ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
“Sen Yıkmazsan Yıkılmaz”
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 636

“Sen Yıkmazsan Yıkılmaz”

Hakan Yaman

 

Fazıl Duygun arkadaşımız gerçekleştirdiği röportajlardan bir bölümünü nihayet derleyip toparlama fırsatını buldu ve geçtiğimiz ay (Ocak 2010), üç cilt olarak planlanan serinin ilk eseri, Sen Yıkmazsan Yıkılmaz başlığı ile kitablaştırıldı ve yayın piyasasında yerini aldı. Röportaj deyip geçmeyelim! 1945 tarihli Büyük Doğu’ları incelerken, kimi isimlerle, çeşitli hususlarda yapılan bütün mülâkatların “Gazetecilik Röportaj Demektir” spotuyla özel bir sayfadan verildiğini gördük. Hem gazetenin misyonu hem gazetecinin mükellefiyeti, üç kelime içinde ancak bu kadar çerçeve içine alınabilir. Röportaj hamlesi olmadan gazetecilik faaliyetinden bahsetmenin yadırganacak bir durum olduğu ortada…

Röportajın ne olduğu ve nasıl olması gerektiğine dair: “Yazarın okuyucularına bir konuyu inandırmak için kişi, eşya, eser yahut bir yerle ilgili olarak yaptığı incelemeleri, fotoğraflarla süsleyerek, kendi görüşlerini de katarak yazdığı gazete ve dergi yazılarına röportaj denir. Röportaj kelimesinin kökeni, Latincede 'toplamak', 'getirmek' anlamlarında kullanılan ‘reportare’ kelimesine dayanır.

Röportaj yapacak kişide üstün bir görüş, anlayış ve müşahede yeteneği olmalıdır. Röportaj, bir çeşit haberdir. Fakat, röportajda bilgiden başka, yazarın intibâları, düşünceleri, görüşleri de yer alır. Röportajı hazırlayan kişi, konuyu iyice öğrenmeli, yerinde ve gerekli incelemeleri yapmalı, gerekli belgeleri toplamalıdır.” (S. Sarıca - M. Gündüz, Güzel Konuşma Yazma, s. 283)

Fazıl beyin röportajları, şahsî intibâlar gayet sınırlı ve daha ziyade karşılıklı mülâkatlardan oluşmakla birlikte, bu vasıflardan birçoğuna sahib. O, bir kere kimden ne isteyeceğini çok iyi biliyor. Bir röportör için bu çok mühim bir hadisedir. İbda Mimarı’nın verdiği bir misâli –meâlen- hatırlıyoruz: “Hırdavatçı dükkanına gidip burası eczane mi diye ilaç istemek...” Eğer röportör muhatabını tanımıyor, onun kafa yapısı ve kültür seviyesi ile konuşacağı mevzu arasındaki irtibatı köprülendiremiyorsa, hırdavatçı dükkanının kapısına dayanıp ilaç istemek gibi bir komiklik ortaya çıkar.

Bu eseri inceleyen herkes fark edecektir ki, Fazıl arkadaşımız kiminle ne konuşacağını gerçekten biliyor. Onun taşıdığı gazetecilik kumaşının en önemli işareti budur. Gerçi bazen konuşmacının ağzından spotluk bir cümle koparabilmek adına karşısındaki kişinin söylemek istemediği şeyleri âdeta “zorla” söyletme hamaratlığına kalkıştığı röportajlar mecraından çıkıyor ve âdeta bir horoz dövüşüne dönüştüğü oluyor. Özellikle Alev Alatlı ile yapılan röportajın “konuşmuş olmak için konuşulmuş” tatsız tuzsuz havası bundan... Diğer taraftan, meselâ Suat Parlar ile yapılan konuşma ise okudukça okuyasımız gelecek türden bir gazetecilik örneği... Röportör sorularıyla mevzuun yol haritasını çıkarıyor ve muhatabını o istikamette serbestçe koşmaya davet ediyor.

İbda Mimarı’nın sık sık vurguladığı hakikatlerden birisi; “konuşmacıya konuşma şevki vermek, onu konuşturabilmek bir marifet” ifadesidir. Konuşmacıya konuşma şevki öyle kolayca verilecek bir şey değil. Muhatabın, senin mevzuya hâkim olduğunu hissedecek, oraya laf olsun diye gelmediğini sorularından anlayacak. Fazıl bey bu noktada oldukça başarılı bir röportör. İşi bundan sonra daha kolay olacak; çünkü bu kitab ortadayken ona röportaj veren hiç kimse söylediği sözün orada kalacağını düşünemeyecek, dersine daha iyi çalışma mecburiyeti hissedecek. Çünkü günün birinde, konuştuklarının karşısına bir kitab formatı halinde gelebileceğinin mesuliyeti ile cevab verecek.

Fazıl arkadaşımızla son yıllarda –şahsım adına konuşuyorum- belli mevzuları çok sık tartıştık. Sabahın ilk ışıkları yüzümüze vurup bize artık uyumamız gerektiğini ihtar ederken, biz hâlâ muhtemelen yakın tarihe dair bir bahis üzerinde, karınca kaderince, kapasitemizin müsaade ettiği nisbette birbirimizi nafile yere ikna çabasıyla çırpınıyorduk. Ona en kızdığım dakikalarda bile, verdiğim değer ve gösterdiğim saygıda en ufak bir azalma olmadı. Üzerimizden bir silindir geçmiş, her birimiz bir yere savrulmuş, ortada âdeta bir yangın enkazı kalmış 2000 senesinin o puslu cenderesinde tek başına bir Haberci rolü üstlenmesi, sadece bir formattan ibaret, maddede ufacık ama bahsi geçen zaman diliminde anlamı çok büyük mecmuayı çıkarmak için var gücüyle çırpınması, gözlerimin önünden gitmez. Hele ilk sayının o arka kapağı: “YARABB! SEN ÜMİTLERİMİZİ KAYIR!” Bu, bir sipahinin “alçaklar; Genç Osman’a ne yaptınız” çığlığı kadar sade ve bir o kadar yerinde ve derinden bir sesti.

Şübhesiz kim ne yapıyorsa Allah rızası için yapıyor ve ecrini o makamdan görecek. Değilse zaten bir anlamı yok. Ama birbirimizi sevdiğimizi ifade etmek hususunda cimri davranmanın lüzûmuna inanmıyorum. Bu demek değildir ki, birbirimizin her davranışına sahib çıkacağız ve her şart altında arkasında duracağız. “Tenkid şuuru - ayırd edebilme melekesi” insan varoluşunun olmazsa olmazlarındandır. İbda Mimarı’nın bir kütübhane dolusu eser ve ateş hattında aksiyonla geçen hayatında ahbabçavuş ilişkilerine zerre kadar prim vermediği gerçeği ortada… Zaten iman davası kesintisiz bir aksiyon ifadesi, sürekli bir oluş hâlidir. Bir yerde durduğun ânda kokmaya ve pörsümeye başlarsın. Bir vakit önce kıldığımız namaz, bir sonraki kılmamız gerekenin yerine geçmez. Haberci’ye yaptığımız vurgu ise mücadele tarihimizdeki bir dönem adına kıymet ifade ettiğini düşündüğümüz içindir. O dergi, bahsi geçen şartlarda “hiç kimse yoksa, ben varım!” diye meydan yerine çıkabilmiş bir yayındır.

Tam 10 yıl önce “haberci”liğe soyunan gönüldaşımız zamanla işi o noktaya getirdi ki, ortaya üç cilt tutarında bir eser çıktı. Fazıl Duygun’un bu röportajları bütün hâlinde değerlendirildiğinde, âdeta bir yakın tarih ansiklopedisi kıvamında olduğu görülecektir. Yayınlandığı zaman, her birisini tek tek kritik ettiğimizde belki bazıları bize o ân için lüzumsuz görünmüş, “bu adamla işi ne?” gibi bazı hayıflanmalara neden olmuştur. Ama şimdi tablonun bütününe bakınca ne kadar faydalı bir hamle olduğunu anlayabiliyoruz.

Yolda birbirini görse selâm vermeyecek birçok insanı ortak sorular, benzer kaygılar etrafında konuşturabilmek ve bunları tek bir şemsiye altında bir araya getirmek ancak İbda düşüncesinden pay alan birisinin altından kalkabileceği bir misyondur. Fazıl bey genel itibariyle bu yükün altından kalkmıştır.

Eseri ilk gördüğümde aklıma Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1918 yılında ilk kez yayınlanan DİYORLAR Kİ adlı röportaj-kitabı geldi. Devrin en ünlü fikir ve sanat adamlarıyla yapılan konuşmalardan bir araya gelen bu kitab, Türk yazı hayatında “röportaj sanatı” adına bir kilometre taşı olup, bir devrin portresini çizmesi bakımından yıllarca başköşe eserlerinden biri sayılmıştır. Nasıl ki, Abdülhak Hamit Tayflar Geçidi piyesinde tarihin meşhur simâlarını tek tek konuşturmuşsa, Ruşen Eşref o dönemin düşünce, sanat ve siyasetine yön veren kalem erbabının düşüncelerini ana hatlarıyla tek bir kitabta sergilemişse, Fazıl Duygun gönüldaşımızın bu çalışması da aynı şekilde yakın dönem Türkiye’sinin bir panoramasıdır.

Şahsım adına, böyle bir eseri gönüldaşımız Fazıl Duygun değil de, dışımızdaki zümrelerden X kişi yayınlasaydı, mübalağa etmiyorum, yine gördüğüm ânda satın almak ve kitablığımda bulundurmak isterdim. İleride bir zaman, 2002-2010 Türkiyesinin tarihini yazmak isteyen her kişi, o devrin hatırı sayılır aydınlarına dair bir görüntü, bir imaj çizme zorunluluğu hissettiği dakikada Fazıl beyin bu kitabına ihtiyaç duyacaktır.

Bu kitabın yukarıdaki genel mânâsı dışında, camia olarak bizim adımıza önemli bir yanı ise, yayın dünyasında İbdacılara ve İbdacı bakışa uygulanan sansürü aşabilmiş olmasıdır. Sanırım 1998 yılıydı. TİMAŞ Yayınları Mustafa Saka’nın Esvedeyn isimli şiir kitabını yayınladı. Bu bir ilkti. Daha sonra Dr. Hakkı Açıkalın’ın başka bir imza ile neşrettiği Quantum ve Ötesi ile Selim Gürselgilin iki romanı haricinde, camiamız dışındaki yayınevlerinin İbdacılara kapısını açtığı başka bir kitab çalışması –bildiğimiz kadarıyla- yok. Gönüldaşlarımızın yayınlanan diğer bütün kitabları, kendi imkânlarıyla hazırlanıp neşredilmiştir. Üstelik bahsettiğim o şiir kitabı ve iki roman bile, yayınevlerinin ince eleyip sık dokuyan sansür ağından kurtulamamıştır. İlk defa Fazıl Duygun’un Sen Yıkmazsan Yıkılmaz’ıdır ki, ismiyle müsemma olarak bir sansür duvarını yıkmış, İbdacılara ait soru, mesele ve yorumlar “olduğu gibi” kitabın dairesinde yerini bulmuştur. Eserin kendi zâtî kıymeti dışında bu yönü de gözardı edilmemesi gereken bir unsur..

Umarım diğer iki cilt de bir ân evvel yayınlanır ve kitablığımızda yerini alır. Tamamlandığında gerçekten son dönem Türkiyesinin bir panoraması olacak.

Aylık Dergisi, Mart 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir