“Sen Yıkmazsan Yıkılmaz”
Hakan Yaman
Fazıl Duygun
arkadaşımız gerçekleştirdiği röportajlardan bir bölümünü nihayet derleyip
toparlama fırsatını buldu ve geçtiğimiz ay (Ocak 2010), üç cilt olarak
planlanan serinin ilk eseri, Sen Yıkmazsan Yıkılmaz başlığı ile
kitablaştırıldı ve yayın piyasasında yerini aldı. Röportaj deyip geçmeyelim!
1945 tarihli Büyük Doğu’ları incelerken, kimi isimlerle, çeşitli
hususlarda yapılan bütün mülâkatların “Gazetecilik
Röportaj Demektir” spotuyla özel bir sayfadan verildiğini gördük. Hem
gazetenin misyonu hem gazetecinin mükellefiyeti, üç kelime içinde ancak bu kadar
çerçeve içine alınabilir. Röportaj hamlesi olmadan gazetecilik faaliyetinden
bahsetmenin yadırganacak bir durum olduğu ortada…
Röportajın ne olduğu ve nasıl
olması gerektiğine dair: “Yazarın
okuyucularına bir konuyu inandırmak için kişi, eşya, eser yahut bir yerle
ilgili olarak yaptığı incelemeleri, fotoğraflarla süsleyerek, kendi görüşlerini
de katarak yazdığı gazete ve dergi yazılarına röportaj denir.
Röportaj kelimesinin kökeni, Latincede 'toplamak', 'getirmek' anlamlarında
kullanılan ‘reportare’ kelimesine dayanır.
Röportaj yapacak kişide üstün bir görüş, anlayış ve müşahede
yeteneği olmalıdır. Röportaj, bir çeşit haberdir. Fakat, röportajda bilgiden
başka, yazarın intibâları, düşünceleri, görüşleri de yer alır. Röportajı
hazırlayan kişi, konuyu iyice öğrenmeli, yerinde ve gerekli incelemeleri
yapmalı, gerekli belgeleri toplamalıdır.” (S. Sarıca - M. Gündüz, Güzel
Konuşma Yazma, s. 283)
Fazıl beyin röportajları, şahsî intibâlar gayet sınırlı ve daha
ziyade karşılıklı mülâkatlardan oluşmakla birlikte, bu vasıflardan birçoğuna
sahib. O, bir kere kimden ne isteyeceğini çok iyi biliyor. Bir röportör için bu
çok mühim bir hadisedir. İbda Mimarı’nın
verdiği bir misâli –meâlen- hatırlıyoruz: “Hırdavatçı
dükkanına gidip burası eczane mi diye ilaç istemek...” Eğer röportör
muhatabını tanımıyor, onun kafa yapısı ve kültür seviyesi ile konuşacağı mevzu
arasındaki irtibatı köprülendiremiyorsa, hırdavatçı dükkanının kapısına dayanıp
ilaç istemek gibi bir komiklik ortaya çıkar.
Bu eseri inceleyen
herkes fark edecektir ki, Fazıl arkadaşımız
kiminle ne konuşacağını gerçekten biliyor. Onun taşıdığı gazetecilik kumaşının
en önemli işareti budur.
Gerçi bazen konuşmacının ağzından spotluk bir cümle koparabilmek adına
karşısındaki kişinin söylemek istemediği şeyleri âdeta “zorla” söyletme hamaratlığına
kalkıştığı röportajlar mecraından çıkıyor ve âdeta bir horoz dövüşüne dönüştüğü
oluyor. Özellikle Alev Alatlı ile
yapılan röportajın “konuşmuş olmak için
konuşulmuş” tatsız tuzsuz havası bundan... Diğer taraftan, meselâ Suat Parlar ile yapılan konuşma ise
okudukça okuyasımız gelecek türden bir gazetecilik örneği... Röportör
sorularıyla mevzuun yol haritasını çıkarıyor ve muhatabını o istikamette
serbestçe koşmaya davet ediyor.
İbda Mimarı’nın sık sık vurguladığı hakikatlerden birisi; “konuşmacıya konuşma şevki vermek, onu konuşturabilmek
bir marifet” ifadesidir. Konuşmacıya konuşma şevki öyle kolayca verilecek
bir şey değil. Muhatabın, senin mevzuya hâkim olduğunu hissedecek, oraya laf
olsun diye gelmediğini sorularından anlayacak. Fazıl bey bu noktada
oldukça başarılı bir röportör. İşi bundan sonra daha kolay olacak; çünkü bu kitab
ortadayken ona röportaj veren hiç kimse söylediği sözün orada kalacağını
düşünemeyecek, dersine daha iyi çalışma mecburiyeti hissedecek. Çünkü günün
birinde, konuştuklarının karşısına bir kitab formatı halinde gelebileceğinin
mesuliyeti ile cevab verecek.
Fazıl arkadaşımızla son yıllarda –şahsım adına konuşuyorum- belli mevzuları
çok sık tartıştık. Sabahın ilk ışıkları yüzümüze vurup bize artık uyumamız
gerektiğini ihtar ederken, biz hâlâ muhtemelen yakın tarihe dair bir bahis
üzerinde, karınca kaderince, kapasitemizin müsaade ettiği nisbette birbirimizi
nafile yere ikna çabasıyla çırpınıyorduk. Ona en kızdığım dakikalarda bile, verdiğim
değer ve gösterdiğim saygıda en ufak bir azalma olmadı. Üzerimizden bir
silindir geçmiş, her birimiz bir yere savrulmuş, ortada âdeta bir yangın enkazı
kalmış 2000 senesinin o puslu cenderesinde tek başına bir Haberci rolü üstlenmesi, sadece bir formattan ibaret, maddede
ufacık ama bahsi geçen zaman diliminde anlamı çok büyük mecmuayı çıkarmak için
var gücüyle çırpınması, gözlerimin önünden gitmez. Hele ilk sayının o arka
kapağı: “YARABB! SEN ÜMİTLERİMİZİ KAYIR!” Bu, bir sipahinin “alçaklar; Genç Osman’a ne yaptınız”
çığlığı kadar sade ve bir o kadar yerinde ve derinden bir sesti.
Şübhesiz kim ne
yapıyorsa Allah rızası için yapıyor ve ecrini o makamdan görecek. Değilse zaten
bir anlamı yok. Ama birbirimizi sevdiğimizi ifade etmek hususunda cimri davranmanın
lüzûmuna inanmıyorum. Bu demek değildir ki, birbirimizin her davranışına sahib
çıkacağız ve her şart altında arkasında duracağız. “Tenkid şuuru - ayırd edebilme melekesi” insan varoluşunun olmazsa
olmazlarındandır. İbda Mimarı’nın
bir kütübhane dolusu eser ve ateş hattında aksiyonla geçen hayatında ahbabçavuş
ilişkilerine zerre kadar prim vermediği gerçeği ortada… Zaten iman davası kesintisiz
bir aksiyon ifadesi, sürekli bir oluş hâlidir. Bir yerde durduğun ânda kokmaya
ve pörsümeye başlarsın. Bir vakit önce kıldığımız namaz, bir sonraki kılmamız
gerekenin yerine geçmez. Haberci’ye
yaptığımız vurgu ise mücadele tarihimizdeki bir dönem adına kıymet ifade
ettiğini düşündüğümüz içindir. O dergi, bahsi geçen şartlarda “hiç kimse yoksa,
ben varım!” diye meydan yerine çıkabilmiş bir yayındır.
Tam 10 yıl önce
“haberci”liğe soyunan gönüldaşımız zamanla işi o noktaya getirdi ki, ortaya üç
cilt tutarında bir eser çıktı. Fazıl
Duygun’un bu röportajları bütün hâlinde değerlendirildiğinde, âdeta bir
yakın tarih ansiklopedisi kıvamında olduğu görülecektir. Yayınlandığı zaman,
her birisini tek tek kritik ettiğimizde belki bazıları bize o ân için lüzumsuz
görünmüş, “bu adamla işi ne?” gibi bazı hayıflanmalara neden olmuştur. Ama
şimdi tablonun bütününe bakınca ne kadar faydalı bir hamle olduğunu
anlayabiliyoruz.
Yolda birbirini görse
selâm vermeyecek birçok insanı ortak sorular, benzer kaygılar etrafında
konuşturabilmek ve bunları tek bir şemsiye altında bir araya getirmek ancak İbda düşüncesinden pay alan birisinin
altından kalkabileceği bir misyondur. Fazıl bey genel itibariyle bu yükün
altından kalkmıştır.
Eseri ilk gördüğümde
aklıma Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1918
yılında ilk kez yayınlanan DİYORLAR Kİ
adlı röportaj-kitabı geldi. Devrin en ünlü fikir ve sanat adamlarıyla yapılan
konuşmalardan bir araya gelen bu kitab, Türk yazı hayatında “röportaj sanatı”
adına bir kilometre taşı olup, bir devrin portresini çizmesi bakımından
yıllarca başköşe eserlerinden biri sayılmıştır. Nasıl ki, Abdülhak Hamit Tayflar Geçidi
piyesinde tarihin meşhur simâlarını tek tek konuşturmuşsa, Ruşen Eşref o
dönemin düşünce, sanat ve siyasetine yön veren kalem erbabının düşüncelerini
ana hatlarıyla tek bir kitabta sergilemişse, Fazıl Duygun gönüldaşımızın bu çalışması da aynı şekilde yakın
dönem Türkiye’sinin bir panoramasıdır.
Şahsım adına, böyle
bir eseri gönüldaşımız Fazıl Duygun
değil de, dışımızdaki zümrelerden X kişi yayınlasaydı, mübalağa etmiyorum, yine
gördüğüm ânda satın almak ve kitablığımda bulundurmak isterdim. İleride bir
zaman, 2002-2010 Türkiyesinin tarihini yazmak isteyen her kişi, o devrin hatırı
sayılır aydınlarına dair bir görüntü, bir imaj çizme zorunluluğu hissettiği
dakikada Fazıl beyin bu kitabına ihtiyaç duyacaktır.
Bu kitabın yukarıdaki
genel mânâsı dışında, camia olarak bizim adımıza önemli bir yanı ise, yayın
dünyasında İbdacılara ve İbdacı bakışa uygulanan sansürü aşabilmiş olmasıdır.
Sanırım 1998 yılıydı. TİMAŞ
Yayınları Mustafa Saka’nın Esvedeyn isimli şiir kitabını yayınladı.
Bu bir ilkti. Daha sonra Dr. Hakkı
Açıkalın’ın başka bir imza ile neşrettiği Quantum ve Ötesi ile Selim
Gürselgil’in iki romanı haricinde,
camiamız dışındaki yayınevlerinin İbdacılara kapısını açtığı başka bir kitab
çalışması –bildiğimiz kadarıyla- yok. Gönüldaşlarımızın yayınlanan diğer bütün kitabları,
kendi imkânlarıyla hazırlanıp neşredilmiştir. Üstelik bahsettiğim o şiir kitabı
ve iki roman bile, yayınevlerinin ince eleyip sık dokuyan sansür ağından
kurtulamamıştır. İlk defa Fazıl Duygun’un
Sen Yıkmazsan Yıkılmaz’ıdır ki,
ismiyle müsemma olarak bir sansür duvarını yıkmış, İbdacılara ait soru, mesele
ve yorumlar “olduğu gibi” kitabın dairesinde yerini bulmuştur. Eserin kendi zâtî
kıymeti dışında bu yönü de gözardı edilmemesi gereken bir unsur..
Umarım diğer iki cilt
de bir ân evvel yayınlanır ve kitablığımızda yerini alır. Tamamlandığında
gerçekten son dönem Türkiyesinin bir panoraması olacak.
Aylık Dergisi, Mart 2010