Necib Fazıl’ı Anlamak Demek,
‘Büyük Doğu’yu
Mirzabeyoğlu Gibi Anlamaktır
Hakan Yaman
Maksim Gorki’nin meşhur bir sözü: “Kuşlar
nasıl uçmak için yaratılmışsa, insanlar da mutlu olmak için yaratılmıştır.”
Neresinden bakarsanız ayakları havada, yavan ve basit bir ifade… Ancak bir düşünce
zemininde temellendirilip, içi doldurulursa yerini ve istikametini bulabilir;
diğer türlü kaba hazcılıktan her türlü uç nokta sapkınlığa kadar yol olabilecek
ucuz ve kolay bir reklam spotu…
Peki bu sözü ilginç kılan nedir?
Hepimizin bildiği gibi “Maksim Gorki”
büyük Rus romancısının kendisine müstear olarak seçtiği imzadır. Öyle bir
müstear ki, eserleriyle yatıp kalkan çoğu tiryakisi bile bugün onun gerçek
adını bilmez. İşin ilginç kısmına gelirsek... Nerede, ne zaman okuduğumu
hatırlamıyorum; “GORKİ” Rusça’da “ACI” demekmiş. Bunu ilk duyduğumda,
önce yukarıdaki yavan söz aklıma geldi ve ürperdim. İnsanoğluna mutluluğu
yakıştıran, bu duyguyu kuşların uçması gibi insan varoluşunun özü telakki eden
adam, kendisine takma ad olarak bula bula “acı”yı layık görüyordu.
Mutlu olmayı insanlık adına temel
bir hak kabul eden romancının kendi şöhretini, eserini acıyla
özdeşleştirmesidir ki, üzerinde düşünülmesi gereken bir ayrıntı… Hakkının
verilip verilmemesi, ismiyle müsemma olunup olunmaması ayrı bahis; çıkış
noktası olarak bu bir aydın tavrıdır.
İşte bu noktada İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Necib
Fazıl’la Başbaşa adını taşıyan ve bizzat Büyük Doğu Mimarı tarafından, mevzuunda “tek harika kitab” olarak
vasıflandırılmış eserinde, Üstad’ın
dilinden ifade edilen hakikatin altını çizmek gerek:
-“AYDIN, KENDİ ELİYLE DÜNYAYI KENDİNE ZINDAN
EDENDİR!”
(Salih
Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la
Başbaşa, İbda Yay. 2. Basım, s. 73)
İbda Mimarı
bu cümleyi nakledip, hemen akabinde mânâsının peşine düşüyor:
“Fethedilen yerde fatihçilik oynayan değil,
her ân mevcudun ötesindeki meçhule atılan büyük kahramanlığın çilesini yaşayan
insan!..” (a.g.e., s. 73)
Kendi eliyle dünyayı kendisine zından
etmek bu!.. Aydın Sorumluluğu denilen dâvâ, her şeyden önce insanlığa layık
gördüğün fikir ve ideal yolunda ıztırabı bir imza gibi alnına kazıyabilmek
marifetidir. Gorki’nin sadece kitablarına
imza olarak kullandığı “acı”yı, Üstad
Necib Fazıl ve İbda Mimarı Salih
Mirzabeyoğlu bir ıztırab haritası hâlinde hayatın merkezine çizmiştir.
Onlar “kendi eliyle dünyayı kendine zından
etme” mükellefiyetinin hem fikir, hem aksiyonda bizzat şahıslarıyla isbatçısıdır.
Necib Fazıl
ve Salih Mirzabeyoğlu’nun düşünce
dünyasındaki yerini anlamak ve onlardan nasiblenebilmek için, Büyük Doğu-İBDA külliyatına öncelikle
bu pencereden bakılmalı kanaatindeyiz. Aydın nedir, ne olmalıdır? Kime entelektüel
denir, vs. Batıda ve Batı uzantısı toplumlarda yüzlerce senedir tartışılan
meseledir. Hangi açıdan bakarsanız “yerinde” bir doğruyla karşılaşırsınız ve
devamında İbda Mimarı’nın ifadesiyle “yerinde doğrunun
genelleştirilmesi” sakatlığına çarpılırsınız.
Necib Fazıl
ve Salih Mirzabeyoğlu etrafında
“aydın” kavramını konuşmak, tartışmak isteyenlerin ilk üzerinde durması gereken
çıkış noktası, “kendi eliyle dünyayı kendine zından etme” ölçüsü
olmalıdır. Onlar adına ne büyük bir saadettir ki, aydına dair ortaya koydukları
terkibî hükmün en büyük delili şu veya bu eserden önce, bizzat kendi
ŞAHSİYETLERİDİR. Kendi koyduğun ölçünün delili, yine kendinsin. Ateş hattında
geçen iş, eser ve aksiyon dolu kocaman bir ömürle…
Gorki
kendisine müstear olarak “acı”yı seçmiş; ne çıkar? Necib Fazıl en büyük şiirini ÇİLE etrafında kurmuş, Çile’yi bir “senfoni” âhenginde
derinden yaşayarak yazmıştır. Salih
Mirzabeyoğlu ise, kaleme aldığı dört ciltlik “düşünce tarihi”ni Üstad’ın muradına uygun
olarak BÜYÜK MUZTARİBLER diye adlandırmış ve bizlere “ıztırabı
olmayanın düşünce tarihinde yeri de yok” mesajını bir de bu şekilde vermiştir.
Yine Necib Fazıl’la Başbaşa’dan:
«…aydın olmayı “hadiseleri sadece seyretmek”
olarak değil, hadiselere karşı alâkasız olmaya davet eden fildişi kulesine
çekilmiş yarım aydın olarak hiç değil, hayata yapıcı ve örgütleyici olarak
katılma şeklinde anlıyoruz. Bizim için “aksiyoncu” vasfı olmayan, hele düzen
değiştirme iddiasındaki aydın, tırnakları sökülmüş bir arslandan farksızdır;
bir fareyi bile yakalamaktan aciz!...» (a.g.e., s. 73)
Büyük
Doğu-İBDA’nın bize
açtığı tenkid penceresinden Tanzimat sonrası fikir ve sanat hayatımızı
seyrettiğimizde, dikkate şâyan bir keyfiyet belirten entelektüel sayısının iki
elin parmağını geçemeyeceği bedâhetiyle karşılaşırız. Gorki misâli insanlığa mutluluğu layık görürken kendisine acıyı
yakıştıran, “kendi eliyle dünyayı kendisine zından eden” aradığımızda,
bu sayının bir elin parmağı kadar bile kalmadığını fark ederiz. Mustafa Sabri Efendi ve belki
beraberinde bir-iki haysiyet sahibi ehl-i kalem... Bu “yokluk” Necib Fazıl’a kadar devam edecektir.
Düşünce bir “hesablaşma”nın
eseridir. Hiçbir fikir “bozkırda çekirdek” gibi kendi başına doğup, gelişip,
serpilmez. Onu yaşatacak hava ve kökünü besleyecek bir tahassüs iklimi şarttır.
Bu çerçevede Necib Fazıl’ın Efendi Hazretleri’ni tanıması İslâmcı
Türk tefekkürünün başlangıç tarihi olarak, “fikir” adına 500 yıllık tersine
gidişin döndüğü noktadır. Sonrası malûm: Efendi
Hazretleri’nin üflediği nefes ve İslâm Tasavvufu’nun beslediği “fikir”, Batı
tefekkürüyle dünya çapında bir hesablaşmaya girişiyor. Çağımızın fikir, sanat
ve aksiyon kutbu Büyük Doğu-İBDA
işte bu hesablaşmanın eseridir.
Günümüzde Necib Fazıl “eleştirileriyle” şan ve şöhret devşirme peşinde olan
mamacı ve parsacı, sözde “entelektüel”, sözde “İslâmcı” ve hatta sözde
“Müslüman” tipleri ekranlarda görünce çıldırmamak elde değil… Bunlar “ılımlı ve
olumlu İslâm” projesi adlı emperyalist plânın İslâmî kesime dayattığı yeni İslâmcı
(!) entelektüeller… Meksika sınırında
yaşarlar… Malûm; bir zamanların Amerika’sında ne kadar kanun kaçağı varsa
soluğu bu sınırda alırmış. Kanun kaçağı olmak mesele değil; benim derdim hangi
kanundan kaçmak için soluğu Meksika
sınırında alıyorsun? Emperyalist Yeni Dünya Düzeni değilse bu sınır,
herhalde Necib Fazıl’ın kavgasını
verdiği Sünnî İslâm’ın cemiyet plânındaki fikir çerçevesi olmalı… Bu noktada
zaten sınır-mınır kalmadı; sizler Meksika’nın diğer ucuna vardınız!
Bu ve benzeri tipler fırsat
buldukça Necib Fazıl’ı tartışmak
ister. Onlara göre “aydın” olmanın kriteri Necib
Fazıl’ı yargılamaktır. Bunlara göre “aydın”ın bir diğer ve daha temel vasfı
ise illâ ki, “kendi elinle dünyayı kendine zından değil, güllük gülistanlık”
yapmaktır.
Son yıllarda her Mayıs ayında bu
“parlak” çocuklar arasında, Necib Fazıl’ı
anlatırken birkaç tane de “artık onun modasının geçtiğini” imâ eden ve yeni
düzeni meşrulaştırıcı laflar yumurtlama modası türedi. Bize göre bu saldırılar plânlı
ve belli merkezler tarafından idare edilmektedir. Saldırının hedefinde bizzat “kendi eliyle dünyayı kendine zından eden”
İslâmcı tefekkürün mihrak şahsiyeti Salih
Mirzabeyoğlu ve İBDA Fikriyatı
vardır.
Necib Fazıl'ın
sağlığında O'nun şahsiyeti altında ezilen ve kalemini kuyruğunun altına sokup
sus pus olanlar, her Mayıs ayında pislik yapmanın bir bahanesini buluyor.
İslâm dâvâsının selâmeti adına bu
puşt soyunun beslendiği birtakım eski çehreleri hesaba çektiğimizde, hemen
önümüze "ölülerinizi hayır ile yâd ediniz" ölçüsünü çıkaran ve
nefsaniyetine âlet eden bu hain zümre, işin içinde Necib Fazıl olunca cami duvarına pislemekten gocunmuyor. Demek ki,
vefatının üzerinden 27 yıl geçen Büyük
Doğu Mimarı'nın, mânâda dipdiri
olarak hâlâ İslâmcı Türk tefekkürünün merkezindeki şahsiyet olduğunun
farkındalar. Bir adım daha atalım: Büyük
Doğu'nun İBDA, Necib Fazıl'ın
ise Salih Mirzabeyoğlu sûretinde
yaşadığını, hem de domuz gibi biliyorlar. Bütün kıskançlık ve kudurganlıkları
bundandır ve Necib Fazıl'ın şahsında
saldırdıkları Mirzabeyoğlu'ndan
başkası değildir. Öyle ya, vefatının üzerinden bilmem kaç yıl geçen bir fikir
ve sanat adamı hâlâ tartışılıyor ve karalanmak isteniyorsa, düşünceleri “yürüyen”
bir hareketin yakıtı olduğu içindir.
Ölmüş bir adam niçin tartışılır?
Ya, sen bir aksiyon hamlesi üzerindesindir ve o kişinin devr-i zamanındaki
duruşu ve ifadesi, tezgâhlamak istediğin toplum projesi ile aranda bir engel
teşkil ediyor, senin hedef kitlenin kafasını bulandırıyordur. Bu sebeble dâvânın
selâmeti adına o kişiyi hesaba çeker, mânâsını yerli yerine oturtursun. Yani
reformculuğun moda olduğu yerde Mehmet
Âkif'i, İslâm sosyalizminin zihinleri bulandırdığı noktada Nureddin Topçu'yu yargılamak bir
AKSİYON ADAMININ en tabiî hakkıdır. Burada söz konusu olan "ölmüş
kişi" değil, dâvâdır.
Yahut sen bir zavallısındır;
mevcudu değiştirmek için hiçbir iş ve oluşa cesaret edemez, İslâm'ın iktidarını
idealleştiremezsin! Fikirden anladığın küfür düzenine dinî pansuman, stratejiden
ise arabuluculuk nevinden sahte dengelerdir. Ruhunda kahramanlık mizacına dair
toz kadar olsun bir işaret mevcut değildir. Bu "kitab yüklü eşek"
tabirine uygun zavallı hâlinle müslümanlara akıl hocalığı yapmaya yeltenir, ama
bir türlü adamdan sayılmazsın. Oysa BİRİSİ vardır ki, vefatının üzerinden yirmi
küsur sene geçmesine rağmen, "mezarından konuşuyormuşçasına"
hadiselerin resmini çizmeye devam eder; her geçen gün, onun tezlerinin isbatçısıdır.
Bilirsin ki, O BİRİSİNİN gölgesi müslümanların üzerinde olduğu müddetçe,
"büyük fikir ve sanat adamı" koltuğuna seni oturtmayacaklar.
Kıskançlık, karabasan gibi çöker ziftleşmiş yüreğine. Açıkça meydan okumaya,
rest çekmeye yetecek cesaretten eser yoktur sende! Öyleyse dost kisvesine
bürünür, her fırsatta pislik yapmaya yeltenir, O'nun "yaşayan ve
yürüyen" düşüncelerine dil uzatmak için hiçbir fırsatı boşa harcamazsın.
Müslüman kisvesiyle Necib Fazıl'ın
mütefekkirliğine dil uzatan budala ve münafık soyunun hepsi bu takımdandır.
Yıllardır "ilmi nisbetinde
budala" bazı tiplerle, ilmi bile olmayan "kıskanç tekeler"
elele vermiş, Necib Fazıl'ın
"mütefekkir" vasfını genç müslümanlardan saklamak için, Büyük Doğu'yu dergilerden bir dergi, Üstad'ı şairlerden bir şair gibi
gösterme yeltenişi içinde... Bunun için türlü iftiralardan gocunmuyor, hatta
kıt akıllarıyla İdeolocya Örgüsü Mimarı'nın
kültürünü sorgulama küstahlığında bile bulunuyorlar. Halbuki biliyoruz ki, Necib Fazıl mukaddes kapının eşiğine
yüz sürmeden evvel, onların "ilim ve kitab" dediği basamakları birer
birer tırmanmış, en meşhur filozofların, fikir ve sanat adamlarının posasını
çıkarıp atmıştır. Onların idealleştirip "varış ve bitiş" sandıkları
yer, Necib Fazıl'ın iman adına
"BAŞLANGIÇ" noktasıydı.
Niye Necib Fazıl'ın mütefekkirliğine dil uzatılır? Çünkü Büyük Doğu yaşayan ve yürüyen, devlet
çapında insan ve toplum meselelerini çözmeye talib bir dünya görüşüdür ve İBDA'nın "doğrulayıcılık
usûlü" gereği, her gün yeni bir hikmeti meydan yerine dikilmektedir. Büyük Doğu'yu bir dünya görüşü olarak kabul
ettikleri ânda, iş, onun cemiyet plânında kavgasının verilmesini tasvib ve
nihayetinde İBDA'yı tasdikle neticelenecek. Çünkü her gerçek dünya
görüşü, iktidara talibtir. Bu köpek soyunun iddia ettiği gibi Necib Fazıl bir mütefekkir değilse, Büyük Doğu da insan ve toplum
meselelerinin çözümüne dair bir ideoloji değildir; öyleyse onun adına iktidar
kavgası yapmak boşunadır ve İBDA'ya
lüzum (!) yoktur. İşte böylesi bir piç mantıkla saldırıyorlar. Saldırının
hedefinde Büyük Doğu'nun
"niçin" buudu olarak örgüleşen İBDA vardır. Eğer kemik iliklerine kadar yerleşen bu korku
olmasaydı, hiç bu mevzulara girmez, ya sus pus oturur, yahut "alkol
kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohlamalarla" günü kurtarmaya
bakarlardı.
Tabiî bir de bu mamacı tipin tersi
bir başka parsacı güruh var. Her Mayıs ayında onlar da sahne alır. Salih Mirzabeyoğlu’nu yok sayarak, İBDA’yı görmeden Necib Fazıl’ı anlamaya ve güya anlatmaya kalkanlar… Diğerleri sözde
“İslâmcı aydın” sıfatıyla Üstad’a saldırır ve onun fikir adamlığını,
hatta bu yetmez, yazarlığını ve nesir dilini, hatta bu da yetmez, şairliğini
bile sorgulayıp bir yandan “aferin” toplar ve diğer yandan kendi kendilerine “vay be… Biz de aslında ne mühim adammışız”
diye egolarını şişirirken, bunlar her zaman olduğu gibi Üstad’ın ne erişilmez
birisi olduğunu, onun yerinin bir türlü dolmadığını, bu cemiyetin ona her
zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu vs. yazar ve söylerler. Şübhesiz bu ikinci
kesimde gerçekten Üstad’ı sevenler de vardır. Ama sevgilerine rağmen
öyle bir Necib Fazıl portresi
çizerler ki, evlere şenlik… Hiç yazmasalar, hiç sevmeseler beki daha iyi…
Yazımıza Gorki ile başladık madem, onunla bitirelim. Nazım, Lenin’in ölümünden sonra büyük romancı
Gorki’nin ona dair anlattıklarını ve
devrim yorumlarını beğenmez ve bizzat bu efsane romancıya seslenen Mektup
şiirini kaleme alır...
“Hayır,
Maksim Gorki hayır...
Hayır ihtiyar usta,
bu hususta
hemfikir değiliz...”
Diye başlar bu şiir... Hemfikir
olmadıkları husus Lenin’dir. Halbuki Nazım, pek iyi bilmektedir ki, Lenin
“Beethoven’in sonatlarını, Peşkoven’in evinde Gorki
ile beraber dinlemiş” ve yine “Kapri sahillerinin gökyüzü gibi mavi,
gökyüzü gibi şeffaf sularının üzerinde, kamışsız oltalarla, onunla birlikte
balık avlamıştır.” Onun Lenin’i sevdiğini de çok iyi bilir.
“Ama
sevmek anlamak demek değildir.”
Bu şiirin son bölümü şöyle:
“Şuurun
çok uzun
bir köprüsü var,
duymakla anlamanın arasında.
Sen de sevdin onu
onu duydun,
fakat anlamadın.
Lenin’i anlamak demek:
İnkılâbı Lenin gibi anlamak demektir...
Sen inkılâbı anlamadın!
Bırak
Maksim Gorki bırak,
onu anlayarak
sevenler anlatsın...
Bırak
onu bizden dinlesin,
Kapri balıkçıları...”
Nazım Hikmet’in
bu şiiri vesilesiyle, olur olmaz “Necib
Fazıl” programları yapan, yazılar döktüren, hatıralarını yayınlayan ama bir
defa olsun “kendi eliyle dünyayı kendine zından edici” sahici aydın
duruşu gösteremeyen tiplere şöyle demek isterdim:
“Necib
Fazıl’ı anlamak demek:
Büyük
Doğu’yu Mirzabeyoğlu gibi anlamak demektir...
Siz
devrimi, Başyücelik’i anlamadınız!..”
Bu Mayıs ayında Necib Fazıl’ı samimi olarak seven,
ondan istifade eden ve onun dâvâsına bağlılık iddia eden herkes dili
döndüğünce, gücü yettiğince, elinden geldiğince İBDA Mimarı’nı
okusun, okutsun, onun eserleri üzerinde dursun, onu yazsın, onu anlamaya ve
anlatmaya çalışsın. Necib Fazıl’ı
sahici plânda anmak ve anlamak dâvâsının ilk adımı budur.
Aylık Dergisi, Mayıs 2010