ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Necib Fazıl’ı Anlamak Demek, ‘Büyük Doğu’yu Mirzabeyoğlu Gibi Anlamaktır
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 440

Necib Fazıl’ı Anlamak Demek,

‘Büyük Doğu’yu

Mirzabeyoğlu Gibi Anlamaktır

Hakan Yaman

 

 

Maksim Gorki’nin meşhur bir sözü: “Kuşlar nasıl uçmak için yaratılmışsa, insanlar da mutlu olmak için yaratılmıştır.” Neresinden bakarsanız ayakları havada, yavan ve basit bir ifade… Ancak bir düşünce zemininde temellendirilip, içi doldurulursa yerini ve istikametini bulabilir; diğer türlü kaba hazcılıktan her türlü uç nokta sapkınlığa kadar yol olabilecek ucuz ve kolay bir reklam spotu…

Peki bu sözü ilginç kılan nedir? Hepimizin bildiği gibi “Maksim Gorki” büyük Rus romancısının kendisine müstear olarak seçtiği imzadır. Öyle bir müstear ki, eserleriyle yatıp kalkan çoğu tiryakisi bile bugün onun gerçek adını bilmez. İşin ilginç kısmına gelirsek... Nerede, ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum; “GORKİ” Rusça’da “ACI” demekmiş. Bunu ilk duyduğumda, önce yukarıdaki yavan söz aklıma geldi ve ürperdim. İnsanoğluna mutluluğu yakıştıran, bu duyguyu kuşların uçması gibi insan varoluşunun özü telakki eden adam, kendisine takma ad olarak bula bula “acı”yı layık görüyordu.

Mutlu olmayı insanlık adına temel bir hak kabul eden romancının kendi şöhretini, eserini acıyla özdeşleştirmesidir ki, üzerinde düşünülmesi gereken bir ayrıntı… Hakkının verilip verilmemesi, ismiyle müsemma olunup olunmaması ayrı bahis; çıkış noktası olarak bu bir aydın tavrıdır.

İşte bu noktada İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Necib Fazıl’la Başbaşa adını taşıyan ve bizzat Büyük Doğu Mimarı tarafından, mevzuunda “tek harika kitab” olarak vasıflandırılmış eserinde, Üstad’ın dilinden ifade edilen hakikatin altını çizmek gerek:

-“AYDIN, KENDİ ELİYLE DÜNYAYI KENDİNE ZINDAN EDENDİR!”

 (Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İbda Yay. 2. Basım, s. 73)

İbda Mimarı bu cümleyi nakledip, hemen akabinde mânâsının peşine düşüyor:

“Fethedilen yerde fatihçilik oynayan değil, her ân mevcudun ötesindeki meçhule atılan büyük kahramanlığın çilesini yaşayan insan!..” (a.g.e., s. 73)

Kendi eliyle dünyayı kendisine zından etmek bu!.. Aydın Sorumluluğu denilen dâvâ, her şeyden önce insanlığa layık gördüğün fikir ve ideal yolunda ıztırabı bir imza gibi alnına kazıyabilmek marifetidir. Gorki’nin sadece kitablarına imza olarak kullandığı “acı”yı, Üstad Necib Fazıl ve İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu bir ıztırab haritası hâlinde hayatın merkezine çizmiştir. Onlar “kendi eliyle dünyayı kendine zından etme” mükellefiyetinin hem fikir, hem aksiyonda bizzat şahıslarıyla isbatçısıdır.

Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun düşünce dünyasındaki yerini anlamak ve onlardan nasiblenebilmek için, Büyük Doğu-İBDA külliyatına öncelikle bu pencereden bakılmalı kanaatindeyiz. Aydın nedir, ne olmalıdır? Kime entelektüel denir, vs. Batıda ve Batı uzantısı toplumlarda yüzlerce senedir tartışılan meseledir. Hangi açıdan bakarsanız “yerinde” bir doğruyla karşılaşırsınız ve devamında İbda Mimarı’nın ifadesiyle “yerinde doğrunun genelleştirilmesi” sakatlığına çarpılırsınız.

Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu etrafında “aydın” kavramını konuşmak, tartışmak isteyenlerin ilk üzerinde durması gereken çıkış noktası, “kendi eliyle dünyayı kendine zından etme” ölçüsü olmalıdır. Onlar adına ne büyük bir saadettir ki, aydına dair ortaya koydukları terkibî hükmün en büyük delili şu veya bu eserden önce, bizzat kendi ŞAHSİYETLERİDİR. Kendi koyduğun ölçünün delili, yine kendinsin. Ateş hattında geçen iş, eser ve aksiyon dolu kocaman bir ömürle…

Gorki kendisine müstear olarak “acı”yı seçmiş; ne çıkar? Necib Fazıl en büyük şiirini ÇİLE etrafında kurmuş, Çile’yi bir “senfoni” âhenginde derinden yaşayarak yazmıştır. Salih Mirzabeyoğlu ise, kaleme aldığı dört ciltlik “düşünce tarihi”ni Üstad’ın muradına uygun olarak BÜYÜK MUZTARİBLER diye adlandırmış ve bizlere “ıztırabı olmayanın düşünce tarihinde yeri de yok” mesajını bir de bu şekilde vermiştir. Yine Necib Fazıl’la Başbaşa’dan:

«…aydın olmayı “hadiseleri sadece seyretmek” olarak değil, hadiselere karşı alâkasız olmaya davet eden fildişi kulesine çekilmiş yarım aydın olarak hiç değil, hayata yapıcı ve örgütleyici olarak katılma şeklinde anlıyoruz. Bizim için “aksiyoncu” vasfı olmayan, hele düzen değiştirme iddiasındaki aydın, tırnakları sökülmüş bir arslandan farksızdır; bir fareyi bile yakalamaktan aciz!...» (a.g.e., s. 73)

Büyük Doğu-İBDA’nın bize açtığı tenkid penceresinden Tanzimat sonrası fikir ve sanat hayatımızı seyrettiğimizde, dikkate şâyan bir keyfiyet belirten entelektüel sayısının iki elin parmağını geçemeyeceği bedâhetiyle karşılaşırız. Gorki misâli insanlığa mutluluğu layık görürken kendisine acıyı yakıştıran, “kendi eliyle dünyayı kendisine zından eden” aradığımızda, bu sayının bir elin parmağı kadar bile kalmadığını fark ederiz. Mustafa Sabri Efendi ve belki beraberinde bir-iki haysiyet sahibi ehl-i kalem... Bu “yokluk” Necib Fazıl’a kadar devam edecektir.

Düşünce bir “hesablaşma”nın eseridir. Hiçbir fikir “bozkırda çekirdek” gibi kendi başına doğup, gelişip, serpilmez. Onu yaşatacak hava ve kökünü besleyecek bir tahassüs iklimi şarttır. Bu çerçevede Necib Fazıl’ın Efendi Hazretleri’ni tanıması İslâmcı Türk tefekkürünün başlangıç tarihi olarak, “fikir” adına 500 yıllık tersine gidişin döndüğü noktadır. Sonrası malûm: Efendi Hazretleri’nin üflediği nefes ve İslâm Tasavvufu’nun beslediği “fikir”, Batı tefekkürüyle dünya çapında bir hesablaşmaya girişiyor. Çağımızın fikir, sanat ve aksiyon kutbu Büyük Doğu-İBDA işte bu hesablaşmanın eseridir.

Günümüzde Necib Fazıl “eleştirileriyle” şan ve şöhret devşirme peşinde olan mamacı ve parsacı, sözde “entelektüel”, sözde “İslâmcı” ve hatta sözde “Müslüman” tipleri ekranlarda görünce çıldırmamak elde değil… Bunlar “ılımlı ve olumlu İslâm” projesi adlı emperyalist plânın İslâmî kesime dayattığı yeni İslâmcı (!) entelektüeller… Meksika sınırında yaşarlar… Malûm; bir zamanların Amerika’sında ne kadar kanun kaçağı varsa soluğu bu sınırda alırmış. Kanun kaçağı olmak mesele değil; benim derdim hangi kanundan kaçmak için soluğu Meksika sınırında alıyorsun? Emperyalist Yeni Dünya Düzeni değilse bu sınır, herhalde Necib Fazıl’ın kavgasını verdiği Sünnî İslâm’ın cemiyet plânındaki fikir çerçevesi olmalı… Bu noktada zaten sınır-mınır kalmadı; sizler Meksika’nın diğer ucuna vardınız!

Bu ve benzeri tipler fırsat buldukça Necib Fazıl’ı tartışmak ister. Onlara göre “aydın” olmanın kriteri Necib Fazıl’ı yargılamaktır. Bunlara göre “aydın”ın bir diğer ve daha temel vasfı ise illâ ki, “kendi elinle dünyayı kendine zından değil, güllük gülistanlık” yapmaktır.

Son yıllarda her Mayıs ayında bu “parlak” çocuklar arasında, Necib Fazıl’ı anlatırken birkaç tane de “artık onun modasının geçtiğini” imâ eden ve yeni düzeni meşrulaştırıcı laflar yumurtlama modası türedi. Bize göre bu saldırılar plânlı ve belli merkezler tarafından idare edilmektedir. Saldırının hedefinde bizzat “kendi eliyle dünyayı kendine zından eden” İslâmcı tefekkürün mihrak şahsiyeti Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA Fikriyatı vardır.

Necib Fazıl'ın sağlığında O'nun şahsiyeti altında ezilen ve kalemini kuyruğunun altına sokup sus pus olanlar, her Mayıs ayında pislik yapmanın bir bahanesini buluyor.

İslâm dâvâsının selâmeti adına bu puşt soyunun beslendiği birtakım eski çehreleri hesaba çektiğimizde, hemen önümüze "ölülerinizi hayır ile yâd ediniz" ölçüsünü çıkaran ve nefsaniyetine âlet eden bu hain zümre, işin içinde Necib Fazıl olunca cami duvarına pislemekten gocunmuyor. Demek ki, vefatının üzerinden 27 yıl geçen Büyük Doğu Mimarı'nın, mânâda dipdiri olarak hâlâ İslâmcı Türk tefekkürünün merkezindeki şahsiyet olduğunun farkındalar. Bir adım daha atalım: Büyük Doğu'nun İBDA, Necib Fazıl'ın ise Salih Mirzabeyoğlu sûretinde yaşadığını, hem de domuz gibi biliyorlar. Bütün kıskançlık ve kudurganlıkları bundandır ve Necib Fazıl'ın şahsında saldırdıkları Mirzabeyoğlu'ndan başkası değildir. Öyle ya, vefatının üzerinden bilmem kaç yıl geçen bir fikir ve sanat adamı hâlâ tartışılıyor ve karalanmak isteniyorsa, düşünceleri “yürüyen” bir hareketin yakıtı olduğu içindir.

Ölmüş bir adam niçin tartışılır? Ya, sen bir aksiyon hamlesi üzerindesindir ve o kişinin devr-i zamanındaki duruşu ve ifadesi, tezgâhlamak istediğin toplum projesi ile aranda bir engel teşkil ediyor, senin hedef kitlenin kafasını bulandırıyordur. Bu sebeble dâvânın selâmeti adına o kişiyi hesaba çeker, mânâsını yerli yerine oturtursun. Yani reformculuğun moda olduğu yerde Mehmet Âkif'i, İslâm sosyalizminin zihinleri bulandırdığı noktada Nureddin Topçu'yu yargılamak bir AKSİYON ADAMININ en tabiî hakkıdır. Burada söz konusu olan "ölmüş kişi" değil, dâvâdır.

Yahut sen bir zavallısındır; mevcudu değiştirmek için hiçbir iş ve oluşa cesaret edemez, İslâm'ın iktidarını idealleştiremezsin! Fikirden anladığın küfür düzenine dinî pansuman, stratejiden ise arabuluculuk nevinden sahte dengelerdir. Ruhunda kahramanlık mizacına dair toz kadar olsun bir işaret mevcut değildir. Bu "kitab yüklü eşek" tabirine uygun zavallı hâlinle müslümanlara akıl hocalığı yapmaya yeltenir, ama bir türlü adamdan sayılmazsın. Oysa BİRİSİ vardır ki, vefatının üzerinden yirmi küsur sene geçmesine rağmen, "mezarından konuşuyormuşçasına" hadiselerin resmini çizmeye devam eder; her geçen gün, onun tezlerinin isbatçısıdır. Bilirsin ki, O BİRİSİNİN gölgesi müslümanların üzerinde olduğu müddetçe, "büyük fikir ve sanat adamı" koltuğuna seni oturtmayacaklar. Kıskançlık, karabasan gibi çöker ziftleşmiş yüreğine. Açıkça meydan okumaya, rest çekmeye yetecek cesaretten eser yoktur sende! Öyleyse dost kisvesine bürünür, her fırsatta pislik yapmaya yeltenir, O'nun "yaşayan ve yürüyen" düşüncelerine dil uzatmak için hiçbir fırsatı boşa harcamazsın. Müslüman kisvesiyle Necib Fazıl'ın mütefekkirliğine dil uzatan budala ve münafık soyunun hepsi bu takımdandır.

Yıllardır "ilmi nisbetinde budala" bazı tiplerle, ilmi bile olmayan "kıskanç tekeler" elele vermiş, Necib Fazıl'ın "mütefekkir" vasfını genç müslümanlardan saklamak için, Büyük Doğu'yu dergilerden bir dergi, Üstad'ı şairlerden bir şair gibi gösterme yeltenişi içinde... Bunun için türlü iftiralardan gocunmuyor, hatta kıt akıllarıyla İdeolocya Örgüsü Mimarı'nın kültürünü sorgulama küstahlığında bile bulunuyorlar. Halbuki biliyoruz ki, Necib Fazıl mukaddes kapının eşiğine yüz sürmeden evvel, onların "ilim ve kitab" dediği basamakları birer birer tırmanmış, en meşhur filozofların, fikir ve sanat adamlarının posasını çıkarıp atmıştır. Onların idealleştirip "varış ve bitiş" sandıkları yer, Necib Fazıl'ın iman adına "BAŞLANGIÇ" noktasıydı.

Niye Necib Fazıl'ın mütefekkirliğine dil uzatılır? Çünkü Büyük Doğu yaşayan ve yürüyen, devlet çapında insan ve toplum meselelerini çözmeye talib bir dünya görüşüdür ve İBDA'nın "doğrulayıcılık usûlü" gereği, her gün yeni bir hikmeti meydan yerine dikilmektedir. Büyük Doğu'yu bir dünya görüşü olarak kabul ettikleri ânda, iş, onun cemiyet plânında kavgasının verilmesini tasvib ve nihayetinde İBDA'yı tasdikle neticelenecek. Çünkü her gerçek dünya görüşü, iktidara talibtir. Bu köpek soyunun iddia ettiği gibi Necib Fazıl bir mütefekkir değilse, Büyük Doğu da insan ve toplum meselelerinin çözümüne dair bir ideoloji değildir; öyleyse onun adına iktidar kavgası yapmak boşunadır ve İBDA'ya lüzum (!) yoktur. İşte böylesi bir piç mantıkla saldırıyorlar. Saldırının hedefinde Büyük Doğu'nun "niçin" buudu olarak örgüleşen İBDA vardır. Eğer kemik iliklerine kadar yerleşen bu korku olmasaydı, hiç bu mevzulara girmez, ya sus pus oturur, yahut "alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohlamalarla" günü kurtarmaya bakarlardı.

Tabiî bir de bu mamacı tipin tersi bir başka parsacı güruh var. Her Mayıs ayında onlar da sahne alır. Salih Mirzabeyoğlu’nu yok sayarak, İBDA’yı görmeden Necib Fazıl’ı anlamaya ve güya anlatmaya kalkanlar… Diğerleri sözde “İslâmcı aydın” sıfatıyla Üstad’a saldırır ve onun fikir adamlığını, hatta bu yetmez, yazarlığını ve nesir dilini, hatta bu da yetmez, şairliğini bile sorgulayıp bir yandan “aferin” toplar ve diğer yandan kendi kendilerine “vay be… Biz de aslında ne mühim adammışız” diye egolarını şişirirken, bunlar her zaman olduğu gibi Üstadın ne erişilmez birisi olduğunu, onun yerinin bir türlü dolmadığını, bu cemiyetin ona her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu vs. yazar ve söylerler. Şübhesiz bu ikinci kesimde gerçekten Üstad’ı sevenler de vardır. Ama sevgilerine rağmen öyle bir Necib Fazıl portresi çizerler ki, evlere şenlik… Hiç yazmasalar, hiç sevmeseler beki daha iyi…

Yazımıza Gorki ile başladık madem, onunla bitirelim. Nazım, Lenin’in ölümünden sonra büyük romancı Gorki’nin ona dair anlattıklarını ve devrim yorumlarını beğenmez ve bizzat bu efsane romancıya seslenen Mektup şiirini kaleme alır...

 

“Hayır,

Maksim Gorki hayır...

Hayır ihtiyar usta,

bu hususta

hemfikir değiliz...”

 

Diye başlar bu şiir... Hemfikir olmadıkları husus Lenindir. Halbuki Nazım, pek iyi bilmektedir ki, LeninBeethoven’in sonatlarını, Peşkoven’in evinde Gorki ile beraber dinlemiş” ve yine “Kapri sahillerinin gökyüzü gibi mavi, gökyüzü gibi şeffaf sularının üzerinde, kamışsız oltalarla, onunla birlikte balık avlamıştır.” Onun Lenin’i sevdiğini de çok iyi bilir.

 “Ama sevmek anlamak demek değildir.”

Bu şiirin son bölümü şöyle:

 

“Şuurun

çok uzun

bir köprüsü var,

duymakla anlamanın arasında.

Sen de sevdin onu

onu duydun,

fakat anlamadın.

Lenin’i anlamak demek:

İnkılâbı Lenin gibi anlamak demektir...

Sen inkılâbı anlamadın!

 

Bırak

Maksim Gorki bırak,

onu anlayarak

sevenler anlatsın...

Bırak

onu bizden dinlesin,

Kapri balıkçıları...”

 

Nazım Hikmet’in bu şiiri vesilesiyle, olur olmaz “Necib Fazıl” programları yapan, yazılar döktüren, hatıralarını yayınlayan ama bir defa olsun “kendi eliyle dünyayı kendine zından edici” sahici aydın duruşu gösteremeyen tiplere şöyle demek isterdim:

 

“Necib Fazıl’ı anlamak demek:

Büyük Doğu’yu Mirzabeyoğlu gibi anlamak demektir...

Siz devrimi, Başyücelik’i anlamadınız!..”

 

Bu Mayıs ayında Necib Fazıl’ı samimi olarak seven, ondan istifade eden ve onun dâvâsına bağlılık iddia eden herkes dili döndüğünce, gücü yettiğince, elinden geldiğince İBDA Mimarı’nı okusun, okutsun, onun eserleri üzerinde dursun, onu yazsın, onu anlamaya ve anlatmaya çalışsın. Necib Fazıl’ı sahici plânda anmak ve anlamak dâvâsının ilk adımı budur.

Aylık Dergisi, Mayıs 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir