Bir “Erol Güngör” Varmış
Hakan Yaman
Ölecek miyim; tam da söyleyecek çağımda?
Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda…
Necib Fazıl
Türk sosyolojisinin temel
taşlarından ve düşünce hayatımızın köşe başlarından Prof. Dr. Erol Güngör’ün 24 Nisan 1983 yılında
henüz daha 45 yaşında vefat ettiğini hatırlayınca, Üstad Necib Fazıl’ın
yukarıdaki beyitini, özellikle de ilk mısraı mırıldanmamak elde değil:
“Ölecek miyim; tam da söyleyecek çağımda?”
Dile kolay… Daha 37 yaşında
profesörlük ünvanına sahib olmuş, “sosyal psikoloji” dalında -ülkenin bir
numarası demek yanlış olur- o devir itibariyle muhtemelen tek ilim adamını en
verimli çağında yitirmek, “yazdıkları yazacaklarının teminatıdır” zaviyesinden
bakınca ayrı bir hüzün bırakıyor. O, “tam da söyleyecek çağında” Hakka yürümüş
gerçek bir değerdir.
Gençliğe ilk adım attığımız
çocukluk sonrasının o bulanık yıllarında maalesef gözümüzü siyasî
milliyetçiliğin dar kalıbları içinde açmıştık. “Kahrolsun” ve “yaşasın”
sloganları etrafında kendimizi arıyorduk. O yaşlarda bunun mazur görülecek bir
yanı vardır; ama zamanla bu sloganların içi doldurulmaz ve o ateş, o heyecan
bir düşünce lokomotifinin kazanına dökülmek yerine kendi kendine yanmaya terk
edilirse, bir müddet sonra gençlik hevesleri geride kalır ve dumanı bile tütmez
olur.
Yıllar önce Harun Yüksel ağabeyimizden dinlemiştik. İbda Mimarı’nın Gölge
dergisinin temsil ettiği mânâya dair söylediklerini nakletmişti. Aklımızda
kaldığı kadarıyla aktarıyoruz:
“Gölge bir sesti… Vurun diyen bir ses… İş
vurmanın nasılını ve niçinini göstermeye kalıyordu… Ben de bunu yaptım ve
bundan şu kadar eserle İbda Külliyatı doğdu… Bir dairenin başladığı noktada
bitmesi gibi birgün yine vurun diyeceğim… Ama bu defa arkamda işin nasılını ve
niçinini gösteren kocaman bir kütübhane olacak…”
Kendi maceramıza dönersek... İçinde
yer aldığımız siyasî milliyetçilik, her türlü tahkike kapalı, soru sormanın ve
şübhenin yasak olduğu, “söyletmen vurun”dan ibaret bir reaksiyondu sadece. “Anlamayız hayatı,
felsefeyle, ilimle / Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı / Rahat yatakta
ölmek acep olmaz mı çile / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı” diye
şiirler ezberlemek “millî kültür”den pay almak sayılırdı.
Erol Güngör
ismini ilk duyduğumuzda tarih, 1992 Nisan’ıydı. Vefatının 9. yılında çeşitli faaliyetlerle
anılıyor, hakkında makaleler yazılıp, sempozyumlar düzenleniyordu. O günlerde
ya Bizim Ocak yahut Bizim Dergah isimli dergilerden birisinde
okumuş olmalıydık: 1983 yılının bir “göç mevsimi” olduğundan, Müslüman-Türk milletinin büyük
evlatlarının ardarda vefat ettiğinden bahsediyor, “önce Erol Güngör gitti” diyordu; 24 Nisan 1983… “Hemen ardından
25 Mayıs 1983’te Necib Fazıl bizleri
öksüz bıraktı. Ve takvimin yaprağı 10 Kasım 1983’ü gösterirken, büyük mücadele
adamı Osman Yüksel Serdengeçti aramızdan
ayrıldı.” Aynı değil ama benzer ifadelerle uzayıp giden bir mersiye… O
yaşlarda böyle ağıt kokan yazılar ruhlarda pek derin iz bırakır. Sadece o
yaşlarda da değil… Biz nihayetinde Kanunî’nin
kendisinden ziyade, Bakî’nin onun
için yazdığı mersiyeye âşık bir milletin evlatlarıyız.
İşte yıllar sonra fark edecektik
ki, Erol Güngör’ün aşmaya çalıştığı
alışkanlıklardan birisi bu mersiye geleneği idi. O; kendisini sosyal ilimlerde
yetiştiren, üzerinden hiçbir emeği esirgemeyen hocası Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın
ölümü için bile bir mersiye yazmaktan imtinâ etmiş ve aradan yıllar geçtikten
sonra “Mümtaz Turhan’ın Ardından” makalesini kaleme almıştır.
Çünkü ilk vefat ânında böyle bir yazı kaleme alsaydı, hocasının eserinin mânâsı
üzerinde durmak yerine, içindeki ıztırabı anlatmaya kalkacak ve bu da Mümtaz Turhan’ın sağlığında yıllarca ona
kazandırmaya çalıştığı ilim zihniyetinin dışında bir yerde duracağı için bizzat
hocasına saygısızlık olacaktı. Halbuki Erol
Güngör, hocasının hatırasına
o kadar hürmet tavrı içindedir ki, yıllar sonra doğacak oğlunun adını “Turhan”
koyar. Niye “Mümtaz” koymadığını ise; “hocamın adını verirsem kızdığım zaman
bağıramam… Bu sebeble soyadını seçiyorum” diyecek kadar ahde vefa
sahibidir.
Bu arada belirtmek borcundayız ki,
Erol hocanın Mümtaz Turhan’ın
talebesi oluşu her hususta aynı sonuçlara ulaştıklarını ve aynı fikirlere sahib
olduklarını göstermez. Bu talebelik, fikirden çok sosyal ilimlerin metoduna
dairdir. Bir kere Erol Güngör, İslâm
ve tarih konusunda hocasından çok daha ileri bir merhaleyi temsil eder. 1938
doğumlu Erol Güngör, kendisinden tam
30 yaş büyük olan hocasından daha iyi Osmanlıca bilir, İslam harfleriyle not
tutacak kadar mevzua hakimdir. Talebeliği esnasında Osmanlıca bir kelimenin
iştikakına dair bir ihtilaf olunca, Mümtaz
Turhan, harf devrimi
esnasında 20 yaşında olmasına rağmen, “eski-mez yazının” yasaklanmasından tam
10 yıl sonra doğan Erol Güngör’ü hakem tutar ve “bunu bilse bilse
Erol bilir” dermiş. Kültür ve Turizm Bakanlığının yayınladığı
2006 basımı “Erol Güngör” Armağanında
birçok yakınının dile getirdiği ilginç ayrıntılardan birisi…
“Allah” demenin yasak olduğu bir
devirde gözlerini dünyaya açan bu çocuk daha ortaokul yıllarında eski harflere
ve Arabçaya merak salıyor, kendi çabalarıyla o yaşlarda İslâm alfabesiyle hem
okumasını öğreniyor, hem notlarını bu harflerle tutacak kadar iyi yazıyor.
Değme tarihçilerin habersiz olduğu İslâm tarihine dair birçok unutulmuş eseri,
tarihçi olmadığı hâlde Arabça sayesinde ve engin tecessüsünün kamçılamasıyla
yutarcasına okuyor. Hocası Mümtaz Turhan
asla ve asla talebesi Erol Güngör
kadar İslâm’ı ve Osmanlıyı anlamamış, üzerinde de durmamıştır.
Onun eserleri daha ziyade içinde yaşadığımız döneme dairdir. Erol Güngör’deki dinî ve tarihî
altyapıdan mahrumdur. Ama Erol Güngör
eline geçen her malzemeyi sosyal ilimler metoduyla “objektif” olarak tahlil
edebiliyorsa, bunu Mümtaz hocasına borçludur. Bu çerçevede Mümtaz Turhan’ın en önemli eseri ne Garblılaşmanın
Neresindeyiz isimli risalesi; ne de Kültür Değişmeleri adlı, 10 yılına
mâlolan o büyük müşahede verimidir. Onun en önemli eseri Erol Güngör’dür.
Günümüzün en önemli iktisat
tarihçilerinden birisi olan Prof. Dr. Mehmet Genç aynı zamanda Erol Güngör’ün en yakın
dostlarındandır. Daha talebelik yıllarında başlayan ve bir ömür süren seviyeli,
gerçek bir arkadaşlık… Kültür Bakanlığının Armağanında “Arkadaşı Erol
Güngör’ü Anlatıyor” başlığı ile verilen Prof. Dr. Mehmet Genç’in
anekdotlarından bir bölüm:
“Erol, hemen hemen bütün sosyal
ilimlerde söz sahibi oldu. Ayrıca bu kültürümüzün buhranını çözmek üzere,
Türkiye tarihine, Türk tarihine, İslâm tarihine eğildi. Bu alanda hakikaten,
bütün temel kaynakları doğrudan okuyacak, anlayacak, yorumlayacak derecede
bilgi ve ehliyet sahibi oldu. Eski yazıyı, hakikaten, üniversite öğrencisi iken
biliyordu. Çok iyi biliyordu, not alıyordu. Eski yazıyı bilenler bilir. Okumak
başka yazmak başkadır… Ayrıca çok da güzeldi yazısı. Özel bir kaligrafik eski
yazısı vardı. Meslekten tarihçilerin okuyup anlamakta zorluk çekeceği kadar
tarih eserlerini inceliyordu, anlıyordu, yorumluyordu.” (EROL GÜNGÖR, Editör:
Murat Yılmaz, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2006, s. 63-64)
Aynı konuşmanın devamında Sayın Mehmet Genç “küreselleşme”ye dair
önemli bir teferruatın altını çiziyor. Erol Güngör’ün yazdığı çizdiği soğuk
savaş yıllarında “küreselleşme” diye bir kavram olmadığını, ama buna rağmen
onun “kültürel yeknesaklaşma”dan bahsederken aslında bunu
anlatmaya çalıştığını, tehlikeyi sezdiğini ve batı tipi bir “cihanşümûl-küresel”
dayatmaya karşı insanlığı uyardığını belirtiyor:
“Erol’un
yazdıklarının anlaşılması ve değer görmesi, daha sonra, belki ölümünden sonra
mümkün oldu. Türk kültürünün kendi geçmişinden doğan buhranı analiz ederken,
bütün insanlığın karşılaştığı problemi de idrak etti. Bilim ve teknolojiye
dayanan, bundaki güçten insanlığın kültürlerini ezmekte olan Batı medeniyetinin
taşıdığı potansiyel tehlikeleri gördü ve bunları analiz etmeye çalıştı.(…)
Bunun bütün bir insanlık için felaket
olacağının idraki içindeydi. Batı medeniyeti için de korkuları vardı. Çünkü medeniyetin
gelişmesinin, çeşitlilik ve kültürel zenginlikle birlikte olacağını
düşünüyordu. Batı medeniyeti teknolojik üstünlükle başka medeniyetleri sildiği
zaman, yeknesaklık hâkim olduğu zaman, Erol’un
belki vefatından 20 yıl sonra yazan Fukuyama’nın tarihin
sonu dediği şeyin bir felaket olacağını idrak etti. Bunları analiz etmeye
çalıştı.” (a.g.e., s. 65)
Rahmetli Erol Güngör, ömrü boyunca milliyetçilik meselesini bir
“doktrin-ideoloji” mevzuu olmaktan çıkarmaya ve değişen, gelişen, serpilen
sosyolojik bir kültür hamlesi olarak göstermeye çalıştı. Daha öncesinden göçebe
ve dağınık kavimler hâlinde yaşayan ve birçok meziyetine rağmen milletleşme
sürecini tamamlamayan Türklerin ancak İslam sayesinde bu göçebelikten
kurtulabildiğini ve milletleşme sürecine girdiğini yazdığında, milliyetçiliği
“kahrolsun” ve “yaşasın” sloganına ayarlayan fikirden nasibsiz keskinlerin
taaruzuna uğradı. Hangi “milletleşme süreci”ydi bu; Çinlilere akın üstüne akın
yapıp, koskoca Çin Seddini yaptırtan insanlar bir millet ifade etmiyor muydu
yani? Binlerce yıllık büyük bir Türk milleti yok muydu ki, bu adam
milletleşmeyi İslâmla başlatıyor ve bu sürecin zirvesi olarak Osmanlıyı
görüyordu? Halbuki Gökalp Osmanlı hakkında neler yazmamıştı? Bu adam ise
“kozmopolit” Osmanlıyı, Beethoven’in
9. Senfoni’sine benzetiyor ve önceki sekiz beste gibi bütün eski Türk devletlerinin
bu âhengi yakalamak için ön hazırlık olduğunu ileri sürüyordu. Üstelik Ziya Gökalp’ın “kültür-medeniyet”
ayrımını da yerden yere vuruyor, hem de bunu milliyetçi bilinen dergilerde
yapıyordu.
Erol Güngör
hiç bu türden ezbere keskinliklere takılıp kalmadı. Türk Kültürü ve Milliyetçilik ile Kültür Değişmesi ve
Milliyetçilik isimli hakikaten çok mühim iki eserinde bütün bu
konulara ilmî olarak açıklık getirdi. Milliyetçiliğin bir parti proğramına
sığmayacak kadar geniş ve renkli bir kültür cereyanı olduğunun altını çizdi. Kemalist tarihin ne kadar köksüz ve
ezbere olduğunu gösterdi. “1923
Cumhuriyetin ilanı ile Satuk Buğra
Hanın Müslümanlığı kabul ettiği 920 arasını karanlık bir fetret devri”
görme temâyülünü ve bunun tezgahtarlığını yapan sosyolog Ziya Gökalp’ı hem de sosyolojinin verileriyle ciddi biçimde
eleştirdi.
Bazen yanlış ve tartışmaya açık
sonuçlara ulaşmakla birlikte İslâmın Bugünkü Meseleleri ile İslâm
Tasavvufunun Meseleleri adlı çok mühim iki kitaba daha imza attı.
Müslüman bir sosyal ilimci gözüyle objektif olarak İslâm dünyasının yaşadığı
buhranı algılamaya, medresenin tıkandığı süreci kendince izah etmeye çalıştı.
Milliyetçi bir çevreden bilinmesine rağmen “Arab düşmanlığının temelinde İslâm
düşmanlığı vardır” diyebilecek
kadar resmî ideolojinin ve klasik milliyetçi doktrinin dışında ve Müslüman
kardeşlerine düşkündü.
Ama üzerinde durduğu asıl mesele
daima “kültür” ve “medeniyet”
kavramları oldu ki, bizim ona en fazla ihtiyaç duyduğumuz zamanlar, genellikle
bu çerçevede konuşmak gerektiği ânlara denk gelir. Yeri geldikçe üzerinde
duracağız.
Aylık Dergisi, Nisan 2010