Tenkid ve Tenkid Sanatına Dâir
Hakan Yaman
TENKİD
ŞUURU VE İNSANÎ TEPKİ
Kâh sislerin kıvrımları arasında eriyen yolumuzu bulmaya çalışırken, kâh
yıldızlı bir gecede hatıralarla boğuşurken, yahut yaz sabahlarının maviliğinde
istikbâli düşlerken, kimi zaman işyerinde, kimi zaman trafiğe takıldığımızda,
bazen alışverişte, bazen evimizde, etrafımızdaki sayısız uyarana muhatab olur,
binlerce duyum alırız. Ama idrak hassalarımız seçicidir, bu uyaranları süzgeçten
geçirir, büyük çoğunluğunu eler, tepki gösterilmesi gerekenlere “ben” tavrıyla
cevab verir. Tenkidin kapsamı içine giren bu tavır, bu tepki, sadece, menfi bir
karşı koyuş değildir. Tenkidi “kötü”, “yanlış” ve “çirkinin” eleştirisinden
ibaret sanmak, iç güdü sınırının aşıldığı yerde, insanî hakikate bitişik olan
bu hassayı dar bir çerçeveye hapsetmek olur. “Tenkid şuuru, herşeyden önce
“malûm-kendinde obje” mihrakından bir şubeyi, onun yönünü temsil eder; bir
beliriştir... Bu vasfıyladır ki, eşya, hâdise, eser ve yazarı hakkında hüküm
verici, bağlı olduğunun uygulayıcısı ve onun adına inzibattır.” (1) İyiyi
kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, faydalıyı zararlıdan, önemliyi
önemsizden ayırmanın bahis mevzuu edildiği her yerde, farkında olunsun veya
olunmasın tenkidî bir çaba söz konusudur.
Meselâ
bir kitab okurken sayfa üzerindeki bütün harfler, kelimeler gözümüzün görüş
alanındadır, ama biz sadece o ân okuduğumuz cümlenin kapsamındaki kelimeleri
görür, anlam bütünlüğünü sağlamaya çabalarız. Sayfa üzerindeki uyaranlar
vesilesiyle şuurumuzda beliren tavır, onları mânâlandırma faaliyetidir. Eğer
görüş alanımızdaki bütün harflere, kelimelere aynı anda tepki göstermek zorunda
kalıp, şuur süzgecimizi devre dışı bıraksaydık okuduklarımızı
mânâlandıramazdık.
Tenkid de
tıpkı kelâm gibi bir “beliriştir” ve zaten bu vasfıyla dil hikmetiyle bitişik
bir misyonu vardır. Hayvan, dış alemin uyaranlarına içgüdü sınırındaki şuursuz
bir tepkiyle cevab verirken, insan, dil sayesinde arar tarar, seçer,
geliştirir, zenginleştirir, toplar, dağıtır ve mâleder. Zaten dil, “dış
alemin şuuruna varmak demektir.”(2) “Dış âlemin şuuruna varmak”... Seçici,
eleyici olmak... Görülmesi gerekeni görmek... “En önemliyi en öne
almak”... Bu çerçevede “dil” ve “tenkid şuuru” motor ve direksiyon mevkiinde
birbirinin besleyicisi iki şube olarak, şuurlu faaliyetlerimizin akışını temin
eden temel însanî vasıflardandır. Tenkid hassasının objelere karşı geliştirdiği
tepki ve oluşturduğu tavır tamamen insanî olup, kesinlikle hayvanlardaki
içgüdüyle karıştırılmamalı ve dil hikmetiyle bitişikliği unutulmamalı... Bir
dilbilimcinin, tenkid şuuru ile dilin yakın ilişkisini anlamamızdan başka,
bunları hayvanların şuursuz tepkilerinden de ayırmamızı kolaylaştıracak nefis
misâlleri vardır: “Bir fare, deneme-yanılma ile labirentte yolunu bulmayı
öğrenebilir, ama bir haritayı inceleyerek yolculuk planlayamaz.” Aynı şekilde
“hayvanlar yemek, cinsellik veya tehlikeye işaret eden sesler çıkarabilir ve
algılayabilir. Ama bir hayvan, yemeğin mahiyeti üzerinde düşünüp perhiz
yapmanın iyi bir fikir olabileceğine karar veremez.” Çünkü “insan harekete
geçmeden önce uygun tepkileri gözden geçirir. Her uyarıda atlamak, insanı
tavşan düzeyine indirmek demektir.”(3)
Tenkîdî tavrın, yani şuurun eşya ve hâdiseler karşısındaki belirişinin
–ânlık tepkiler dışı- süreklilik hâlinde zaafa uğraması, acı duyma veya üşüme
hassasını kaybeden insan misâli ruhî bir sıhhatsizliğin alâmeti... Kitab okuma
örneğinden hareket edecek olursak: Birbirini takip eden kelimeleri cümle
bütünlüğü içerisinde mânâlandıracak şekilde sırayla okumak yerine, gözümüzün
görüş alanına giren her kelimeyi rastgele söylemek... Bunun toplum ilşkilerine
yansıması saçmalamak, bir nevî uyanıkken sayıklamaktır.
TENKİD ŞUURU VE HÜRRİYET
Yolumuza dikilen içtimaî hayatın onca trafikişareti
karşısında, ucuz bir kazaya kurban gitmemek, çeşit çeşit yön levhasının, farklı
farklı çizgilerin dilini sökmek için çırpınılması gibi, yahut pusulasını
kaybeden denizcinin yıldızlara bakarak istikamatini kestirme çabasını andıran
“iyi”, “doğru”, “güzel” adına yaşama mücadelemizde, tenkid şuurunun seçici,
eleyici vasıflarıyla zorunluluklar karşısında tercih hakkımızı kullanır, ruhun
hürriyet hamlelerinde yön feneri olarak faydalanırız. Bu fenerin ışık kaynağı
ise her ferdin istidadınca içinde yaşattığı inanç ve düşünce sistemidir. Eğer
bu ışık kaynağı sınırlı verilerin üzerinde “mutlak hakikat”se ve şahsiyetimiz
mevkiindeki fenerin camı paslanmamış, küflenmemiş, ışığı yansıtma liyakâtini
yitirmemişse, hiç korkmadan karanlıklar ormanına dalabiliriz.
Zorunluluklar karşısında seçici olmak deyince, kardan bahsedince kış
mevsimini hatırlamak gibi bir tabiîlikle hemen aklımıza hürriyet bahsi geliyor.
Hürriyetin Hakk’a esaret davası oluşunun yanında ve onun açılımı halinde eşya
ve hâdiselerin kontrolünden kurtulan şuuru onların ilerisine sıçratma
hamlesinin bir sonucu oluşu... Demek ki, (İBDA’nın bize öğrettiği) hürriyet
bahsi aynı zamanda şuur gelişimi süreciyle ilişkili ve şuur seviyemiz eşya ve
hâdiseler zeminini fethedebildiği kadar ideal hürriyete yaklaşıyoruz. Kul
planında mutlak hür Allah Resûlü idi; çünkü mutlak mânâda Hakk’a esaretin
hakikati onun şahsında tecelli etmişti. Böylece eşya ve hâdiseler plânının en
ilerisindeki fethedici şuurun Peygamber Efendimiz’de olduğu anlaşılıyor. Bu
arada hâdiseler derken, vak’a plânından başka kendi iç âlemimizdeki
hareketliliği de kastettiğimizi belirtmekte fayda var. Bu iç âlemin fethi
sonucunda ise “kişi kendini bildiğince Rabbini bildi” ölçüsü tecelli eder. Bu da
bir başka yönden ideal hürriyete yönelik hamle...
Yeri gelmişken, eşya ve hâdiseler elinde oyuncak olan sözde İslâmcı(!)
yazarların aksine, bunların ilerisinde yol arayabilen deha çapındaki bazı
batılı fikir ve sanat adamlarını hatırlamamak olmaz. Onlar ters tarafından
hürriyet hamlesini yürüten ve bir noktadan sonra tıkanıp kalanlar... Yürüyebildikleri
mesafe kadar da ilgiye lâyıklar.
Toparlayalım: Hürriyet, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, çirkini güzelden,
faydalıyı zararlıdan ayırabilmek ve bunlar arasında tercih yapabilmek,
şahsiyetimizi müsbetleriyle donatabilmekse, tenkid şuuru hürriyet hamlesinin
“olmazsa olmaz” şartıdır. Hürriyet aracını yürüten yakıttır tenkid...
TENKİD İHTİYACI
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “Damlaya Damlaya” isimli eserinde “kemmiyete
kurban giden keyfiyetten” bahseder ve bu arada Türk soluna bir gönderme yapar:
“Keyfiyetinden habersiz oldukları,
tercüme eserlerin kemmiyet zenginliği ile kof emniyete, rehavete kapılıp,
meselelere burun ucuyla bakıyorlar” meâlinde... Ve onların anlamaya yanaşmadığı
tercüme kalabalığına mukabil, “aramak icab etmeyen şeyleri dahi aradığını”
belirtir. İşte fikir ve sanat plânındaki verimlerini akademik çapta ortaya
koyması gereken bizlerin görmek zorunda olduğu incelik... Üstelik sadece
keyfiyet ifâdecisi tesbitler yetmiyor, bu tesbitleri kemmiyet zenginliği içinde
sergilemek gerekiyor. Mâledici bir gözle, tenkid şuuruyla kaynak taramak,
bulduk sandığımız herşeyi yeni baştan aramak... Herhalde keyfiyetin hakikati bu
noktada görünür ve sıhhati buradan tayin edilir. Kısacası, çalışmak, çalışmak,
daha çok çalışmak, külliyattan aldığımız payla insan ve toplum meselelerinden
birine yönelmek, o saha üzerindeki keşiflerden topladığımız tesbit madenlerini
tekrar külliyatın ocağında pişirmek, dünya görüşümüz ile meseleler arasında
sürekli mekik dokumak... Özetle: zenginleşirken zenginleştirmek...
Günümüzde –ezber bilgisiyle aydın geçinenler başta olmak üzere (sağcı,
solcu, İslâmcı milliyetçi vs...)- tenkid şuuru dumura uğramıştır. Tenkid, bir
nevî OLANIN, OLMASI GEREKENLE MUKAYESESİDİR. Ne acı ki, “olması gereken” yerine
menfî bir dünya görüşünü koyanlar arasında bile tutarlı bir tenkid geleneği
yok. Bu, “idrakları iğdiş etme” politikasının bir neticesidir. İdrak cihazı
sönüp, tenkid hassası körleşince, moda dedikleri garabet çıkmıştır ortaya. Bu
moda bazen “globalleşme” olur, bazen “hoşgörü”, bazen üçüncü sınıf bir Latin
Amerikalı yazarın ucuz bir romanı... Anlaşılıyor ki, tenkid şuuru ruh ambarını
moda faresinden koruyacak en tesirli kapandır.
Sahtelikler bir yana, kendi mevzuunda takdire şâyan bir keyfiyete sahip
bazı fikir ve sanat adamlarında bile hayâle sığmaz bir parçalanmışlık var.
Bütün unsurlar birbirine karışmış, özellikle batıya baktığımızda aslına
bağlanmayı bekleyen zengin bir malzemeyle karşılaşıyoruz. Öyleyse, mütefekkirin
bizden istediği; “düşünceye tenkidî şuurla yaklaşmak...”(4) Aksi
takdirde, ya bu zengin malzemeye sırtımızı dönüp kaba softalığa razı olacağız,
ya o malzemenin içinde kendimizi yitireceğiz. Ya açlıktan öleceğiz, ya
yediğimiz gıdayı bünyeleştiremediğimiz için zehirleneceğiz, yahut ziyafet
sofrasında şaşkın şaşkın dolaşacağız. Eğer tenkid şuuru, muhatab olduğumuz
malzemeyi şuur süzgecimizden geçirmekse, biz bu şuur süzgecini “ideolojik
hâkimiyet alanı” diye çevirebiliriz içtimaî plana...
Tenkid ihtiyacının hayatî boyutuna dikkat çekmek için özellikle son
yüzyılda bütün unsurların birbirine karıştığını işaretledik. “Estetik” ilminden
misâllendirelim: “Bilimsel” maddeci estetiği müdafaa eden ve yeni bakış açıları
getiren, dünya estetik verimini kendi marksist görüşünün tahakkümüne almaya
çalışan ve bunun için yeri gelince idealist estetikçileri bile istismar
etmekten sakınmayan M. Kagan’nın “Estetik ve Sanat Dersleri” isimli eseri... Bu
muazzam derecede sistematik esere dikkat edilirse, maddeci estetiği savunanlar
arasında bile uçurum olduğu farkedilir. Meselâ bizde, –her kesimden çeyrek
aydınlar zümresinde- Freudçuluk, Pozitivizm ve Materyalizm hep birbirine
karıştırılır. Halbuki kazın ayağı hiç öyle değil. Kagan, uydurukçacıların “salt
akılcılık” dediği pozitivizmi “maddenin ezelî akışı” adına eleştiriyor.
Freudçuluğa ise “ferdin şuur altı için toplumsal belirleyicinin önemini geri
plâna itiyor” minvâlinde tavır alıyor. Ama ülkemizde marksist olduğunu sanan
birisi “salt akılcı” olmayı ideolojisinin gereği kabul edebiliyor; kendi
kendisini reddettiğinin farkında değil. Malûm, “idraklar iğdiş edilmiş”.
Bir başka önemli isim, “büyük İtalyan estetikçisi”; Benedetto Croce...
“İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak ESTETİK” adındaki eseri “sanatla
uğraşanların başucu kitabı” olarak işaretlenmiştir. Bu kitab, binlerce malzemeden
damıtılmış “toplu enerji” hüviyetinde... Hegel idealizminden yola çıkarak
“geistçi” bir estetiğin felsefesini yapan Croce, kendi mevzuunda inanılmaz
tecridlere varan birisi... Müslümanlık iddiasındakiler kışır ezberciliği ile
uğraşırken, o, insan ruhunun çeşitli tezahürleri etrafında tefekküre dalmış
cins bir zekâ... Bu insan, sezgi felsefesine inanmasına, hatta “estetik” ile
“sezgi”yi birbirinin aynı görecek kadar ifrata kaçmasına rağmen, ısrarla
metafiziği teorisinin dışında tutuyor ve sezginin hakikatinin dinde, dinin
hakikatinde izâha kavuştuğunu anlayamıyor. Müslümanların boş bıraktığı alanda
kimler ne yapıyor, nasıl oynuyor görülsün ve İBDA mihrakının niçin ısrarla
“düşünceye tenkidî şuurla yaklaşmaktan” ve neden dünya tefekkür verimini “kendi
mânâ dilimize dökmekten” bahsedişi anlaşılsın.
Yalnız dışımıza bakışta değil, kendi öz mirasımız karşısında da şaşkın bir
mirasyediden farksız olduğumuzu söylemeye ne hacet?.. Öz değerlerimizi müzelik
eşya gibi seyrediyor ve bir türlü hayatın içinden bir rol yükleyemiyoruz
onlara. Bildiğimiz kadarıyla sistematik bir “İslâm Sanat Ve Edebiyatı Tarihi”
hazırlanmamıştır. Doğru dürüst, kuru bilgiden ileriye geçen divan edebiyatı
tarihimiz bile yok. Ötede Stefan Zweig gibiler biyografileriyle, Balzac,
Dickens, Dostoyevski, Tolstoy, Stendhal, Hölderlin ve daha başkalarını roman
dinamikliği içinde ele alıp, şahsiyetlerinin mahrem bölgelerinde dolaşırken,
200 yıl öncesindeki Şeyh Galib’in hayatı bile karanlık bizim için. Şahsiyetinin
mahrem bölgeleri bir tarafa, dışyüz bilgisi olarak bile karanlıkta kalmış. Bir
zamanların Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan divan
şairlerimizle ilgili biyografiler incelenirse farkedilir... Meselâ –güya-
Bakî’yi tanıtmışlar... Onunla ilgili kitabın başlangıç kısmına “takvim yaprağı”
cinsinden birkaç sayfa kronolojik bilgi yerleştirip, üçbeş kasîde, 15-20 gazel
ve biraz mersiye, rübaî filan ekledikten sonra olmuş (!) Bakî’nin
biyografisi...
Bütün bir kültür tarihimiz batı formlarında yeniden işlenmeyi, tenkid
süzgecinden geçirilerek hayatın içinde dinamik bir rol almayı bekliyor. Bugün
Shakespeare batı edebiyatı için hâlâ dinamik bir güçtür. Çünkü en az tarihçiler
kadar münekkidler için de bir çalışma alanıdır. Cervantes’in meşhur “Don
Kişot”u da öyle... Üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ tartışılır bu
roman... Niçin yazılmış?.. Her nesil kendi şartları içinde bir mânâ yükler ona
ve her defasında akıp giden hayatla birlikte yeni bir çehre kazanarak yaşamaya
devam eder bu Manş’lı meşhur şövalye... Kimisine göre Cervantes bu romanıyla
şövalyeliğin şahsında kilise ve hıristiyanlığa tavır almış, bazılarına göreyse
şövalyeliğe lâyık olmayan ve ahlâken yozlaşan çağını sorgulamıştır. Her
münekkid kendi çağının hastalığını söyletmiştir Don Kişot’a... Bir felsefe
harmanı olan ve yüzyıllar sonrasının Gogol, hatta Kafka’larına bile ilhâm
verdiği iddia edilen bu roman, usta münekkidler eliyle hep taze, hep yeni
kalmayı başarmıştır. Şüphesiz bu başarı sadece münekkidlerin değil; onların
yaptığı –bir bakıma- tenkid ettikleri eserdeki mevcut cevheri açığa çıkarmaktan
ibaret... Yoksa, ne kadar şişirilirse şişirilsin sabun köpüğünden futbol topu
olmaz. Bizde ise bugün –ne acı- halk hassasiyetinde yaşayan bir tek Yunus Emre
kalmış tazeliğini koruyabilen... Mevlâna Hazretleri bile Üstadımız’ın
ifâdesiyle “turist terliğine” döndürülmüştür... Başta divan şâirlerimiz olmak
üzere doğudan yükselen bir çok yıldızın eserleri müzelik eşya durumunda,
antolojilerin küflü yapraklarında hapis... Bu, bizim cemiyetimizde bugüne kadar
Büyük Doğu Mimarı’nın “insanları imâr eden insanlar” diye vasıflandırdığı büyük
münekkidlerin yetişmediğine en açık misâldir. Oysa Türk cemiyetindeki münekkid
eksikliğini 350 yıl öncesinden görecek kadar basiretli şâirler vardır divan
edebiyatımızda... Bir gazelinde aşağıdaki beyiti söyleyen NÂBÎ bunlardan
birisidir:
“Kadrin
anlar yok bilir yok her dür-i sencîdenin
Çârsû-yi
kabiliyette terâzu kalmamış.”
(Her
değerli incinin kadrini ve kıymetini bilen ve anlayan yok. Kabiliyet çarşısında
terazi kalmamış.)
Bugüne
kadar yukarıdaki beyitte yokluğundan yakınılan “kabiliyet çarşısındaki
terazinin” münekkid ihtiyacını dile getirdiğini ifâde eden bile çıkmamıştır.
Tarihin
hiçbir döneminde, hiçbir neslin ihtiyaç duymadığı kadar tenkide ihtiyacımız var
bizim. Herşeyin BİZCESİNİ göstermekle, isbatlamakla mükellefiz. En basitinden,
bütün kültür tarihimiz batı formlarıyla yeniden işlenmeyi bekliyor. Sadece o
değil, batıdaki mihrakını bulamamış muztarib zekâların “hürriyet maceralarında”
şahid oldukları hikmetlerin asıllarını işaretlemek ve çalınmış malımızı
tanımak, sahiblenmek en az birincisi çapında borç... Yani, illa
“tenkid şuuru”... İç’i dışta takib, dış’ı iç’te toplamak...
Bunun için Andre Gide’den altı çizilen husus: “kelime fikrin önüne
geçmemeli”... Bunun tabiî neticesi şu; “anlamadığın fikirlerin, hissetmediğin
duyguların cakasını satma”... Ve bu da şu demektir; “Anla, hisset, yaşa ve
ifâde et!”.. Yâni “telkinle aldığını tahkikle bul!”.. Demek ki, teorinin
sağlamlığı pratik içinde test edilecek ve pratikten kapılan pay tekrar teoriye
katılacak ve onu daha canlı bir pratik takib edecek, dairevî bir akışta “oluş”
gerçekleşecektir. Bizim burada “teorinin sağlamlığı” ile kasdettiğimiz, terkibî
hükümlerin hangi derecede sindirilip, bünyeleştirilebildiği... Lafzına takılıp
kalma ile bünyeleştirme arasındaki fark meseleler içinde açığa çıkacaktır.
TENKİD
SANATI
Bundan önceki bölümde tenkid sanatının misyonuna
dair işaretler sergiledik. Tenkid hassası her insanda mevcut bulunan bir
vasıftır. Kabul; baştan beri işaretlediğimiz gibi, tenkid şuuru durunca ferdle
ferd, ferdle toplum ve ferdle eşya arasındaki bütün insan faaliyetleri felç
olur. Tenkid şuuru bir nevî “fiilin içine işlemiş işletici sıfat” olan
ahlakîliktir. Zaten insan davranışları bir bütündür, bizim izafîliğe mahpus
aklımız onları kategorileştirir. Bir politikacının beyanatını değerlendiren
birisinin bu yorumları tenkidî mi, ahlakî mi, o ândaki mesele değildir. O
davranış üzerinde düşünenler bu ve benzeri hareketleri izâh edebilmek için
sınıflandırır ve sıfatlandırırlar. Bu kategoriler, bir nevî kaldırım
taşlarıdır, ilim onlara basarak yürür.
“Tenkid sanatı” ifâdesi daha özel bir alanı kapsıyor. Ehliyeti olup araba
kullanmasını bilen herkes şofördür ama özel mânâda şoför denince ticarî amaçla
taksi, otobüs, kamyon vs. kullanan meslekî bir ünvan anlaşılır. Bunun gibi her
insanda dil hikmetiyle bitişik tenkid şuuru bulunur ama “tenkid sanatı” özel
bir alandır ve bu anlamda çok az tenkidçi vardır. Tıpkı herkesin şiir söylemeye
hakkı olmasına karşın gerçek şâirin çok az olması gibi... Sahici şâir davetsiz
bir misafir gibi varlığın, eşyanın içine girer, onun mahiyetini keşfeder, bütün
kâinat onun şiirinin etrafında pervanedir. Ama biz sıradan insanlar da zaman
zaman şâirâneliğin pençesine düşeriz. Ruhun, beş hassenin tahakkümünden
sıyrılmaya çabaladığı her ân bir şiir rüzgârı doldurur gönül yelkenlerimizi...
O hâlde hepimizin şiir söylemeye hakkı var. İşte burası sahteliklerin türediği
ve bu hakkın istismara yeltenildiği noktadır. İfâde “hâl ve makama uygunluktan”
çıkar. Her insanda bulunan tenkid hassası ile tenkid sanatı arasındaki fark
buna benzer...
Sanat kelimesinin lûgatta karşılığının “ustalık, hüner, marifet” mânâları
olduğunu hatırlatıp, “tenkid”in anlamlarına da bir göz atmanın sırası:
“TENKİD: Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana
çıkarmak” (5)
“ELEŞTİRİ: (Tenkid, intikad): Yunanca “kritikos” hüküm vermek, yargılamak,
karar vermek, ayırd etmek kelimesinden gelir. Genel olarak, bir konuyu, bir
eseri, doğru ve yanlış taraflarını tesbit etmek maksadıyla inceleme. Felsefî
bilginin temellerini, değerini, (doğruluğunu) inceleme. Özellikle Kant’ta
aklın, zihnin yani aklî kabiliyetin gücünün ve sınırlarının yargılanması ve
eleştirisi.” (6)
“İNTİKAD: İyi bilineni kötülemek. Seçip ayırdetmek. Kalp parayı
gerçeğinden ayırmak. Tenkid.” (7)
Ve Tilki Günlüğü’nde “tenkid”:
“Tenkit sanatı... Tenkit: Temizleme, fenasını atma... Tenkit: Nakşetme,
nakışlama, işleme, resim yapma... Tenkid: Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü
taraflarını bulup meydana çıkarmak.” (8)
O hâlde geniş anlamıyla tenkid sanatı, herhangi bir mevzuda, (sanat,
edebiyat, siyaset, felsefe vs...), o mevzuun kendi esas ve usûllerine göre,
ehil olanın ileri sürdüğü değerlendirmeler, açığa çıkardığı değer ölçüleridir.
Kısacası yukarıdaki lûgat tariflerinin herhangi bir mevzuda ilim sahibi birisi
tarafından ustalıkla meselelere tatbik edilmesi; bu işin marifetine erilmesi,
hünerinin sergilenmesidir. Bu değerlendirmeye muhatab olan bir sanat eseri
olabileceği gibi, tarihî bir tez, felsefî bir doktrin, herhangi bir idare sistemi
olabilir. Alelâde bir eleştiri, kuru çekiştirme, köylü bilmişliği, tenkid
hassasının bir belirişi olsa bile asla tenkid sanatının kapsamına girmez.
Tenkid sanatını icrâ eden şahıs ele aldığı mevzunun esas ve usûlünü
kavramış, hüküm verme liyâkatinde birisi olmalıdır. Hastalıklar hakkında hemen
herkesin söyleyeceği bir söz, asgari derecede tıp bilgisi vardır, ama teşhis
koyma vazifesi doktorundur. Oğlunun ders çalışmadığından yakınan baba veya
babasının kendisini anlayamadığını iddia eden evlat, tenkidî bir tavır takınsa
bile tenkid sanatını icrâ ediyor değildir. Tarlaya tohumunu atmadan evvel hava
durumunu kritik eden ve bu hususta fikir beyan eden bir çiftçi o ânda tenkidî
bir faaliyette bulunmakla birlikte TENKİDÇİ sıfatına hak kazanamaz. Tenkidçi mevzuunda
özel karar verme liyakatinde, bir yandan değer ölçülerini gösteren, yaptığı
işin kanunlarını heceleyen, yani terazisinin hesabını veren, bir yandan malzeme
toplayan ve bir sistem çerçevesinde çalışan “bilirkişi” mevkiindeki
şahsiyettir.
Kütübhâne denince ilk akla gelenin kitab olması gibi, tenkid sanatından
bahsedilince bu mevzu ile ilgilenenlerin ortak hafızasında uyanan ilk tedaî
“sanat tenkidi”dir ve bu sanatı icrâ eden kişi anlamındaki münekkid kelimesi
başta –ve özellikle- edebiyat olmak üzere çeşitli sanat şubelerine yönelik
tenkid yazıları yazan kimseyi temsilen kullanılır. Yazımızın bundan sonraki
bölümlerinde, biz de tenkid sanatını, “sanat tenkidi” (özellikle de edebiyat
tenkidi) anlamında kullanacağız. Lakin yeri gelmişken, tenkid sanatının sanat
tenkidinden daha geniş bir anlam ifâde ettiğini, bir kez daha işaretleyelim.
Sanat tenkidinin üstünde bir ifâdeyle ve yer yer onu da kuşatıcı bir
genişlikte “tenkid sanatına” misâl bir eser aradığımızda hemen aklımıza
Giovanni Papini’nin “Gog” isimli eseri geliyor. Papini bu eserinde, içinde
yaşadığı medeniyetin ve çağdaşlarının saçmalıklarını gören, onların eksi ve
artılarını ustalıkla farkeden, merak, kızgınlık, hatta şaşkınlıkla ve bunları
boşlukta kalmaktan kurtarıcı muazzam kültürüyle sorgulayan, alaya alan,
maskeleri düşüren, ilim kisvesine bürünmüş üçkağıtçılıkları enseleyen, çağını
hesaba davet eden ince bir zekâya, sivri bir kaleme sahib dehâ çapında bir
TENKİDÇİDİR ve “Gog” hususî ve mizâhî bir edayla yer yer sanat tenkidlerinin de
yapıldığı bir “TENKİD ŞAHESERİ”DİR.
Peki öyleyse, bizim üzerinde durduğumuz anlamıyla, mevzuuna özel usûl ve
esaslara sahib tenkid nedir? “Sanat ve edebiyat tenkidi” deyince ne anlaşılır,
bu kavramları doğuran hangi ihtiyaçtır, bunlar ne işe yarar?
T.S.Eliot’a göre “eleştirinin amacı, gerçek bir sanat eserini değersiz
olandan ayırmak ve bu eserleri büyük insan kitleleri için yorumlayarak onların
zevklerinin gelişmesini sağlamaktır.” (9) Bu çerçevede “edebî eleştiri,
soluk alıp vermek kadar kaçınılmaz bir faaliyettir.”
Tenkid usûlü olarak T.S.Eliot’un (sistemsizliği ve objektif olmadığı
gerekçesiyle karşı çıkıp) “izlenimci eleştiri” diye isimlendirdiği anlayışa
misâl gösterebileceğimiz, değerlendirdiği eserden ziyade şahsî intibâlarına yer
veren ünlü romancı ve “Edebiyat Hayatı” muharriri A. France’a göre; “eleştirme,
felsefe ve tarih gibi akıllı ve meraklı ruhlara uygun gelen bir çeşit
romandır.(...) Eleştirmen kendi dışına çıkmadan insanın fikir tarihini yapar.
Tarih sırası bakımından eleştirme edebiyat nevilerinin sonuncusudur. Belki de
eninde sonunda bütün edebiyat nevilerini kucaklayacaktır. Hâtıraları zengin,
hiç şüphesiz gelenekleri de uzun olan pek uygar bir topluma son derece uygun
düşer. Özellikle meraklı, bilgili, terbiyeli bir insanlığa yaraşır. Gelişmesi için
bütün öteki edebiyat şekillerinin muhtaç olduğu kültürden daha fazla kültür
ister.”(10)
Romancı Peyami Safa’ya göre, “münekkid, âdi bir kantiteyi, değersiz bir
bolluğu değil, yüksek bir kaliteyi seçen ve koruyan insandır.”(11) Demek
ki, sanat tenkidi, “âdi bir kaliteyi, değersiz bir bolluğu değil, yüksek bir
kaliteyi” seçmeye ve korumaya yarıyor. Peki ama yüksek kalitenin ölçüsü ne? Münekkidin
elinde bir “kalitemetre” cihazı mı var? Değeri belirleyen onun şahsî zevki mi,
yoksa eserin eskilere benzerliği, yahut onlardan farklılığı mı?.. Veya bir
ideolocyanın propagandasını yaptığı nisbette mi güzeldir bir eser? Bunların
cevabını ilerleyen bölümlerde yer yer ayırarak, yer yer bitiştirerek vermeye
çalışacağız. Şimdilik “sanat ve edebiyat tenkidi nedir” sorusuna kendimizce
genel bir cevab vermekle yetinelim:
Sanat tenkidi, belirli amaçlar doğrultusunda bir sanat eserini inceleme,
değerlendirme, o eser ve kimi zaman müessiri hakkında bir kanaate varma, güzel
ve çirkin noktaları teşhis ve tecrid etme, keşfetme, tanıtma, tanıştırma,
reddetme, mâletme, mânâlandırma, sınıflandırma ve o eser etrafında yönlendirme
faaliyetinin çeşitli usûl ve tekniklerle gerçekleştirilmesidir. Bizim bu
ifâdemiz, “olandan” hareketle yapılan statükocu bir tariftir. İşin idealist
yaklaşımını, “olması gereken” tarafını “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” sahibi Salih
Mirzabeyoğlu’ndan gösterelim:
“Şair – Geniş bir alana
genel bir bakış açısıyla bakabilmek lüzumu ve bunun için bütün sanat
kollarının kendini izâh şartı birarada düşünülürse, “sanatlar üzerinde sanat
tefekkürü” bakımından “değerlendirici” ve “tenkidî faaliyet”in ne kadar esaslı
ve şart olduğu ortaya çıkar...
Bedî – Sanat eserini değerlendirme olarak “tenkid
faaliyeti” ve münekkid...
Şair – Münekkid, herşeyden önce “kendinde obje” mihrakından
bir şubeyi temsil makamındadır ve bu hüviyetiyledir ki, sanat eserinin veya
sanatkar kumaşının değerlendiricisi, bunun ölçü koyucusu ve uygulayıcısı
olarak, görevi inzibatlık olan bir sanatkârdır... Edebiyat ve diğer sanatlarda
hüküm verme, yani bir eserin ne dereceye kadar ve hangi sebeplerden ötürü iyi
veya kötü olduğuna dair karar verme sanatının sanatkârı...” (12)
Yeri gelmişken önemle belirtelim: Bugün münekkid mefhumu tamamen aslî
mânâsı dışında bir ifâde kalıbına bürünmüştür. Münekkid denince, bir eseri
kuyumcu hassasiyetiyle tartan ve onu yazanın bile farkedemediği noktaları
keşfeden kişi yerine, işine geleni, kendisine yakın bulduğunu basit
tekerlemelerle öven, işine gelmeyeni ise güyâ tenkid eden, yerden yere vuran,
aforoz müessesesini işleten maskaralıklar hatırlanmaktadır. Önce tenkide tâbi
tutulması gereken kendi içinde bir piyasa oluşturmuş bu “tenkid müessesesi”dir.
“Doğru dürüst bir edebiyatımız var mı ki, münekkidi olsun” sorusu da üzerinde
ciddiyetle durulması gereken bir mesele...
Meselenin tam burasında Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın yıllar önce
“Edebiyat Mahkemeleri”nde sahte münekkidliğin, sistemsizliğin, başına
buyrukluğun “sembolü” Nurullah Ataç vesilesiyle yazdıklarını hatırlamamak
mümkün değil: “Bir de bir münekkide düşen vasıfların ulvî mimarîsini
hatırlayalım ve önümüzdeki çerden çöpten çatıyı onunla karşılaştıralım:
Münekkid!.. Bütün bir tarih ve cemiyet çilesi çekmiş ve
şahsî bir kıstasa varmış, akıl ve fikir muztaribi... Münekkid!.. Tâ
başlangıcından bugüne kadar bütün bir fikir ve sanat zincirini teker teker
belli başlı illiyetlere bağlayan ve o zincire ilişik yepyeni bir halkalanışın
muhasebesini kuran üstün yaradılış...
Münekkid!.. Müstesna bir irfan, müstesna bir bilgi,
müstesna bir tahayyül, müstesna müstesna bir tecrit, müstesna bir zevk,
müstesna bir seziş, müstesna bir duyuş, müstesna bir üslûp sahibi insan.” (13)
SANAT TENKİDİ VE OBJEKTİFLİK
Kavram kargaşalığına meydan vermemek için herkesin
kendisine göre yonttuğu "tenkidde objektif olma" meselesi üzerinde
durma ihtiyacı hissediyoruz. "Uzun, uzun, çok uzun sözün hikmet yüklü
kısası:
-"GÖRMEK için evvelâ
GÖRÜLECEK ŞEY, sonra GÖRECEK GÖZ, sonra da IŞIK lâzımdır!”
Bu üçü arasında muhakeme usulü ve peteklerinde bal!.." (14)
Kendi anlayış çapımıza tercüme
ettirip mevzumuza tatbik edersek:
-"Tenkid için evvelâ tenkid
edilecek eser, sonra tenkid etme liyakatinde birisi, sonra da ÖLÇÜ
lâzımdır!"
Sahici bir münekkid, hatta asgarî
derecede samimi bir münekkid, esere içi boş bir tarafsızlık iddiası ile
yaklaşmaz ve peşinen ölçülerini ilân eder. Bu elbette "taassub"
değil, muhakeme usulü ve fikir namusudur. Eğer tam anlamıyla tarafsızlık diye
bir şey olsaydı, aynı esere yine aynı iddia ile, yani "tarafsızlık"
lafları ile yaklaşan herkesin ulaşacağı tesbitler birbirinin tekrarı olurdu. Bu
ise mümkün değil. Demek ki, "obje"yi süjeye arzederken kendi anlayış,
hassasiyet, şuur ve zevk seviyemizin tesirinden kurtulamıyoruz.
Düşünen her insan bilir ki,
"iyi, kötü, çirkin, güzel" gibi vasıflandırmaların başlı başına
hiçbir kıymeti yoktur; hele bunları kullanan kişi münekkidlik iddiasındaysa
büsbütün gülünç olur. Bunların ölçüye en fazla sırt çevirenine bile "neye
göre" diye sorulsa en basitinden "kendi anlayışıma, şahsî zevkime
göre" şeklinde cevab verecek, yani kendisinden taraf olduğunu itiraf
edecektir. Hani tarafsızdı?
Bu "neye göre” sorusunun
cevabı "bağlı olduğum; duygu, düşünce ve şahsiyetimin renklerini
devşirmeye çalıştığım filanca dünya görüşünden mülhem çerçevelenen şu sanat
anlayışına göre” olursa ne alâ!.
Objektiflik ilk ânda anlaşılacağı
gibi "ölçüsüzlük" demek değildir. Bilâkis ölçülere sadakât usûlüdür
objektiflik. Hatta bu sebeble Anatole France gibi şahsî intibâlarıyla yetinen
ve tenkid ettikleri eserden ziyade kendilerini anlatan tanınmış bazı yazarlar
objektif tenkide karşı çıkmışlar ve "objektif sanat olmadığı gibi objektif
eleştirme de yoktur" iddiasını savurmuşlardır. Doğruluk payı olan bu
düşünce "aynı kelimelere farklı anlamlar" yüklenmesine misâldir.
İnsanın kurallarla şifrelenmiş bir robot değil, "şahsiyet" olduğunun
müdafaaası noktasında kabul edilse bile bu hiç kimseye şahsî duygularını
"ölçü" yerine koyma hakkını vermez. Nasıl ki, her insanın
"varoluşunu ferden yaşayan" ayrı bir kişi olması, herkese göre ayrı
bir yasa kitabına imkân tanımıyor ve azamî derecede ortak noktalar etrafında
içtimaî bir sözleşme imzalıyorsa ve toplum vicdanında karşılığı olduğu müddetçe
bu durum şahsiyeti yok etmek değil, bilâkis onun gelişimine fidelik etmekse,
aynı şekilde münekkid de "güzele" âit azamî derecede ortak ölçülerin
çitinde şahsiyetini konuşturur ve hâlis ile sahteyi birbirinden ayırır. Bu
ölçüler sürekli yenileşmeye, zengileşmeye açık olmalı ve bu çit, yeni
tezahürlerin mânâsına kapalı kalmayacak kadar olsun genişleme imkânını
barındırmalıdır. Zaten anlayış ve çıkış noktası sağlam olduktan sonra diğer
unsurlar ufak bir amelelikle yerini bulur.
Subjektif eleştiriye birbirinin
tam zıddı gibi görünen iki tenkid usûlünü misâl gösterebiliriz: "Mutlakçı
teori" ve "izlenimler..."
İzlenimci tenkidin ustalarından Anatole France'ye göre; "usta bir
eleştirici şaheserler ortasında ruhunun maceralarını anlatan insandır." Bu
tenkid usulü bir yönüyle çok kolay olmasına rağmen, muvaffak olabilmek çok
zordur. Bu tür eleştirileri eli kalem tutan herkes yazabilir ama başaranların
sayısı çok küçük bir rakama karşılık gelir.
Hiç düşünmeden "izlenimci
eleştiriye" misâl bir paragraf uydurabiliriz:
"Ruhum hüznün karanlığında
boğuluyordu... Sıkıntı bulutları kaplamıştı içimi... Goethe gibi "ışık,
biraz daha ışık" diye haykırmak üzereydim. Geçen gün postadan gelen ve
masamın üzerinde incelenmeyi bekleyen filancanın şiir kitabı takıldı gözüme ve
isteksizliğin, yılgınlığın umursamazlığı ile elime aldım. Rastgele birkaç sayfa
çevirdim, aralardan üç-beş mısra okudum. O ne; mutluluk güneşinin ilk ışıkları
mıydı, hüznün karanlığını yırtmaya çalışan?.. Bu şiirler kış mevsiminde açan
kardelenler gibiydi; bu sosyal çalkantılar ortasında bunalan insanımıza
uzatılan bir demet papatya... Şairimiz gelenekten bol bol faydalanmış... Ama
hele filan bölümde yeniliklere açık olduğunun da işaretini veriyor. Bu şairi
sevdim, çünkü umut var, çünkü baharları
müjdeliyor, sıkıntıların sıcağında mısra ırmaklarıyla serinletiyor yüreğimizi.
Ama hep aynı sembollerin etrafında dönüyor şiir; ilerisi için yeni semboller
araması lâzım."
Bir saniye bile düşünmeden
uydurduğumuz yukarıdaki pasaj, "izlenimci tenkidin" en atmasyoncu
taraflarına misâldir ve maalesef özellikle ülkemizde popüler olan, şöhret yapan
eleştiri budur. (Bu türden günde birkaç yazı yazabileceğimizi sanıyoruz.
Hünerse...)
Bu izlenimci usûlün zor olan
tarafı "muvaffak" olmaktır. Görüldüğü gibi bu yazılarda bir eseri
akademik bir çapta ele almanın, onlarca kaynak taramanın, bulduğun ve
topladığın malzemeyi yeni bir terkib içinde sunmanın çetinliği yok. Lakin işin
ucunda -mevzuun otoriteleri karşısında- komik olmak var. Yani akademik bir
çalışmadaki sayfalarca tahlil, teşhis, iktibas ve atıfla ulaşılan son noktayı,
izlenimci usûlde bir çırpıda ve ölçüsüzce söyleyivermenin riski... Objektif
usûllerle yapılan akademik (veya sanatkâraneliği de ihtiva eden) bir tenkid
çalışmasında ulaşılan yanlış sonuç, emek verilerek yürütülen muhakeme tarzı
doğruysa mazur görülebilir; tâbir uygun düşerse, problemin formüllerini
terleyerek yerli yerine oturtmuşsundur da, sonucu bulamamışsındır. Ama
izlenimcilikte ölçüsüzce hüküm veriliyor; tutarsa ne âlâ, yanlışsa komik
olunur. Görünüşteki kolaylığının aksine teşebbüs edebilmek için sağlam bir
altyapı, dehâya yakın bir zekâ, ince bir hassasiyet lâzım. T.S. Eliot'un
düşüncesi şu: "Şahsî izlenimlerden kurallar oluşturmak, eğer şahıs
samimiyse, gerçekten büyük bir çaba ister." (15)
Bir de, kurallar içinde kuralları aşan büyük tenkid ustaları var. Aklımıza
ilk gelen isim Stefan Zweig, roman ve hikâyelere de imza atan, ama asıl
başarısını biyografi sanatında sergileyen bir tenkid ustasıdır... Onun elinde
biyografi dış yüzden "hayat bilgisi" olmaktan çıkıp "hayatı
yaşayanlarla yaşama"ya misâl olmuştur. Büyük bir sanatçının "hürriyetiyle
yakınlık kurabilecek" kadar büyük sanatçı olan kişiler; kendi mevzuunda
merdivenin en üst basamaklarına tırmanan bu tenkid ustaları; "Bir dairede
ilk ve son noktanın yanyana gelmesi gibi" bunların usûlü yukarıda
bahsettiğimiz sahte münekkidlikle karıştırılabilir. Halbuki bunlar kurallara
basarak, onların içerisinde pişerek gelmişlerdir o noktaya. Formüller yetmez
onlara... Stefan Zweig dedik... Bu adam biyografi sanatını
kronoloji ve kuru kelime yığını olmaktan çıkarıp, ona şiirin büyüsünü, romanın
dinamikliğini ve tenkidin vazifesini kazandıranların başında gelen bir isim...
Balzac, Dickens ve Dostoyevski'yi anlattığı "Üç Büyük Usta", yahut
Casanova, Stendhal ve Tolstoy'dan bahsettiği "Kendi Hayatının Şiirini
Yazanlar" okunursa farkedilecektir ki, konuşan Zweig mi yoksa biyografiye
mevzu olan kişiler mi, şaşılır. Balzac'ın ihtirasları, Napolyon'un yarım
bıraktığı fetihleri kalemiyle tamamlamak için sabahlara kadar kalem tutan
ellerindeki kabaran damarlar; Dostoyevski'nin buhranları, kumar tutkusu; ihtiyarlığında
maskara olan Casanova; "ideali aramayla toprağa bağlanma arasında
kıvranan" Tolstoy... Bu portreler
Stefan Zweig'in kendince onların eserlerinden süzdüğü hayâller olmaktan çıkar,
gerçeğin tâ kendisiymiş gibi gelir okuyucuya... Zweig'in kaleminden Balzac'ı
okuyan en miskin okur bile ihtiraslanır, "güçlü olma" tutkusuna
kapılır; Dostoyevski'yle birlikte bir çatı katında sefaletin en dayanılmazını
yaşar. Bizce Stefan Zweig, Büyük Doğu Mimarı'nın keşfettiği "insanları
imar eden insanlar" sınıfındandır. Biyografilerindeki büyü, sanat edası,
bu eserlerin objektif mi, subjektif mi olduğu sorusunu düşündürtmez bile;
"öyle veya böyle, ama mükemmel yazmış" dedirtir. Onun ölçüsü kendi
intibâsıdır artık; ama bu şahsî intibâ hiçbir kafa sancısı, sanat edası ve
malzeme bilgisi olmayan "hassasiyet esnaflarının" tenkidine benzemez,
çünkü binlerce sanat eserinin teknesinde yoğrulmuştur o şahsiyet; o intibâ
binlerce unsurdan damıtılmış sağlam bir dokudan oluşur. Zaten sayın Salih
Mirzabeyoğlu'nun işaretlediği gibi "hadiseye yanaşan şuurun
değerlendirici malzemesi olmaksızın olmaz." (16) Stefan Zweig gibiler
büyük bir sanatçıya bakarken, bu bakışa yeni bir sanat eseri doğurtanlardır.
Önemle altını çizelim; "hadiseye yanaşan şuurun değerlendirici malzemesini
toplamaksızın” ve akademik çalışmaların içinde pişmeksizin Stefan Zweig'liğe
soyunmak, çarpım tablosunu bilmeden matematikçiliğe yeltenmek kadar komiktir.
"İzlenimci tenkid"i
bağlarsak: Objektifliğe sırt çeviren, ölçü tasası çekmeyen bu usûl,
sahteliklerin en fazla cirit attığı, görünüşteki kolaylığın aksine muvaffak
olmanın belki en zor olduğu tenkidî yaklaşımdır.
"İzlenimci tenkid"in
zıddı gibi görünen "mutlakçı eleştiri teorileri" de tenkide muhatab
olan esere hürriyet hakkı tanımayan sübjektif bir usûldür. Sınırlı verilerle
kurulan sistemlerin "bütün"ü
kuşatamayacağı, “mutlak hakikat" vasfını kazanamayacağı, kul plânında
bunun gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı, insana düşen borcun, "MUTLAK FİKİR"den
pay almak olduğu baştan sona İBDA Külliyatı’nın yazdığı bir destan... İnsanoğlu
kendi aklıyla yakaladığı "yerinde doğrular"ı her zaman ve mekân için
geçerli GENEL HAKİKAT gibi takdim eder ve her mevzu için çıkış noktası kabul
ederse bir yerde tıkanmaya mahkûmdur.
Mutlakçı tenkid teorileri pek
çoktur; ama bunları birbirine bağlayan ve aynı kılan tavır hiç değişmez: Bir
eser, onların ortaya koyduğu kurallara, türe uygun olduğu kadar iyi, aksi
durumda başarısız, berbat bir eserdir. Bu tavır bazen retorik bir kategori,
bazen tür, bazense muhteva yobazlığı olarak gösterir kendisini. Kimi
devirlerde, "meslekten eleştirmenler, hattâ sanatçılar, eski
sanatçıların erişmiş oldukları, ideal bir güzellik bulunduğu, Aristo’da, daha
da iyisi onun İtalyan yorumcularında bulunan kimi kuralları uygulayınca başka
sanatçıların da şaheserler yaratmaktan geri kalmayacakları düşüncesinde
birleşirler... Bu kuralların önsözleri ve kuramsal yapıtları, ilke açısından
eleştiri yapıtları değildir. Ama yayınlanan kitab ve oyunların değerleri
kurallar adına yargılanabilir."(17) Kimilerine göre klasizmin yahut
romantizm veya realizmin kategorisine giren eser başarılı olabilir. Kimileriyse
bir eseri "toplumsal çelişkiler"den, sınıf çatışmalarından bahsettiği
kadar, bir diğer taraf "uluslarının kahramanlığını” dile getirebildiği
nisbette başarılı bulur. Misâlleri çoğaltabiliriz: "Köy romanı iyi,
şehirleri anlatan roman kötü..." "Divan şiiri çirkin, halk
edebiyatının kurallarına uyan şiir güzel.." vs... "Eleştiri
Kuramları" isimli kitabtan takib edelim: "Kişi yargılayacağım diye
önyargıya düşüp de HER YAPITIN UYMASI GEREKEN İLKELER koymakla yetindi mi, iş
çok kolaydır; yapıtı ilkelerle
karşılaştırmak yeter, ilkelere bağlı kalmışsa, iyi olduğunu söyler, kalmamışsa
yerin dibine geçirirsin. Ama eleştirmenin gerçek görevi bu yazın jandarmalığı
değildir. Kurala bağlamak başka, yargılamak başkadır; tutanak düzenlemek de
hiçbir zaman ANLAMAnın anlamdaşı olmamıştır."(18) Hemen bir şerh
düşelim: Biz Türk Edebiyatı'nın "jandarmalık" yapacak sahici bir
münekkide ihtiyaç duyduğuna inanıyoruz. Ama bu jandarmalık yukarıdaki iktibasta
kastedildiği anlamıyla değil, hâlis ile sahteyi ayırmanın hünerine ermiş
"inzibat" olarak...
Büyük İtalyan estetikçisi B.
Croce'nin bir sanat eserini türüne göre yargılamayı alışkanlık edenler
vesilesiyle yazdıkları, sınırlı verilerle "mutlakçı tenkid teorileri"
kurmaya yeltenen her zümreyi mahkûm edebilecek kadar önemli:
"Sanat ve edebiyat türleri öğretisinden bazı yanlış yargılar ve
tenkit türleri doğar; bu yargı ve tenkit türleri yardımıyla bir sanat yapıtı
karşısında, onun ifâdeye gelip gelmediği, neyi ifâde ettiği, bir şey dile
getirdiği veya kekelediği veyahut hiçbir şey dile geririp getirmediği
bilinemez, tersine bir sanat yapıtı karşısında şunlar sorulur: Epik şiir
kanunlarına veya tragedya kanunlarına uyuyor mu? Sanatçılar; lafta ve
görünüşteki itaatla sanki bu kanunları kabul ediyorlarmış gibi hareket eylemini
daima reddederler. HER HAKİKİ SANAT YAPITI, BELİRLENMİŞ OLAN BİR TÜRÜ YARALAR
ve böylece de türü genişletmeye zorlanan tenkitçilerin düşüncelerini karıştırır;
ve bunu yaparken de, doğal yeni skandalların, yeni tür genişletmelerinin
izlediği yeni sanat yapıtları meydana geldiği zaman, bu derece genişlemiş türün
de kendini çok dar olarak göstermesine aslında engel olamaz." (19)
Anlaşılacağı gibi ne "izlenimcilik", ne de "mutlakçı
tenkid teorileri" bir sanat eseri karşısında objektif davranabilir. Hemen
dikkat çekelim: Objektiflik "ölçüsüzlük" demek değildir... Fakat bu
"ölçüler" mutlakçıların teorileri gibi sanat eserini katı kurallarla
boğan ve onu incelemeye bile ihtiyaç hissettirmeyen bir önyargı değil, ruh ve
anlayış edasının zenginleşmeye açık bir şekilde pıhtılaşmasıdır. Salih
Mirzabeyoğlu “Şiir ve Sanat Hikemiyatı" isimli eserini takdim ederken şu
ifâdelere yer verir:
"Bu eser, anlaşılacağı üzere,
bir fikir ve sanat sistemi vazetmek yerine, bir ruh ve anlayış sisteminin
ürünüdür... Birincisi, bütün tarihte görüldüğü gibi, tökezlemeye mahkûm;
ikincisi ise, "Mutlak Fikrin Gerekliliği" davasına bağlı olarak,
gelişmeye ve zenginleşmeye sonsuz açık bir yol... Yeter ki, yolcuları
ehil olsun!.." (20)
İşte yerinde doğruları genele şamil ölçü
kılmaya yeltenen ve kabuklaştıran sözde "mutlakçı teorilerin" (zaten
sahici anlamıyla MUTLAK olsa "teori" olmaz) tükendiği ve bir
"çıkış noktası"ndan hareketle tenkid ettiği eseri, bütün ihtimallere
açık olarak inceleyip mânâlandıran "ruh ve anlayış sisteminin"
başladığı yer... "Bitişiklikteki uzaklığa" misâl...
"Bütün Fikir"den pay hâlindeki
"muhatab anlayış"ın ÇIKIŞ NOKTASI, münekkidin "ideal
prensiplerini" çerçevelemeli... Çünkü o evvelâ idealindeki prensiplere
objektif olmakla mükelleftir. Bu anlamda objektiflik kendi ölçülerine
sadakattir. Burası hem "izlenimcilerin" hem de sözde
"mutlakçıların" muvazeneye kavuşacağı, "gören göz" ile "görülecek
şey"in hakkının ayrı ayrı teslim edileceği nokta... İBDA Mimarı'nın
"Marifetname" isimli eserinde altı çizilen, aynı doğrunun iki ucunu
da birbirine bağlayıcı, iki ayrı tesbiti aktarmak için fırsat bu fırsat:
"Dedi ki:
-(Hüküm verme, değer biçme, tartma, hep
kanunların, ölçülerin, miyarların varlığına işarettir; münekkidin bunlara
ihtiyacı vardır, açık ve kesin olarak ifâde etmek zorundadır... Meselenin
mahiyeti üzerine eğilmek, tenkid prensiplerinin bazı ifâdelerden meydana
geldiğini farzetmektir. Tabiî ki bu ifâdeler, müzik, mimarî, resim, şiir, piyes
veya herhangi bir eser türünün iyiliği veya kötülüğü üzerinde karar verebilmek
için başvurulacak, istenilen vasıflar veya esasa ait özelliklerle ilgilidir. Bu
bakımdan değer biçişin objektif olması ve münekkidin kendisi için olduğu kadar,
okuyucu için de doğruluk taşıması arzu edilir. Eserin güzelliğine veya
gerçekliğine, bunların öyle oldukları farzedildiği için değil, gerçekten de
öyle oldukları için karar verildiğinden emin olmak isteriz)" (21)
Tekrarlayalım: Objektiflik önce kendi ideal
ölçülerine sadakattir. Eseri bu ölçülerin terazisinde tartarken hile yapmamak
ve onun zatî keyfiyetini ademe mahkûm etmemek...
İşin insanî yönünü gösteren diğer işaret:
"Dedi ki:
-(Edebî tenkitçiliğin nihaî prensipleri ne
olursa olsun, tenkidçi, bir insandır; ölçü âleti değil...)" (22)
Meseleyi buraya getirdikten sonra
objektifliğin daha ziyade pratik yönüne dair T.S. Eliot'un düşüncelerinden bir
işaret serpiştirelim:
"Edebî eserleri bir değerler sistemi
olarak bir sanat geleneğinin içinde bulan Eliot, bu eserlerin objektif bir
yaklaşımla incelenmesinin sonucu olan değerler veya normlar sisteminin,
edebiyat teorisinin eleştirideki fonksiyonuna inanmıştır. Bir eleştiricinin en
önemli görevi, organik bir bütün, bir değerler hiyerarşisi olan bir sanat
eserini objektif bir biçimde incelemek, önce onu en ince ayrıntılarına kadar
tahlil etmek, eserin özünü oluşturan perspektifi ortaya çıkarmak demektir.
Bundan sonra yapılacak iş, eleştiricinin kendi perspektifini başka eleştiricilerin
perspektifleriyle karşılaştırmak ve bu eserin gelenek çizgisindeki yerini tayin
etmektir." (23)
Bu iktibasta bahsedilen
"gelenek" ifâdesinin sanat tenkidi zaviyesinden açılımını ileriye
ısmarlayıp, "objektiflik" adına yapılan önemli bir yanlışa değinerek
meseleyi bağlayalım. Natüralistlerin tesirinde kalarak bir sanat eserini müsbet
ilimlerin kurallarıyla, deney metoduyla anlamaya çalışmak... Bu, objektiflik
adına yapılan bir saçmalıktır, çünkü sanat eseri müsbet ilimlerden çok daha
farklı "esas ve usûllerle” meydana getirilir ve onu anlamanın,
mânâlandırmanın tekniği de kendisine göredir. İlimle sanat arasında gaye
birliği olsa bile, metod birliği yoktur. Dolayısıyla aynı usûllerle
eleştirilemez.
Misâl: Shakespeare'nin
eserlerindeki periler, cadılar, hayâletler, hortlaklar gerçekten var mı; yoksa
bütün bunlar uydurma mıdır? Münekkidi ilgilendiren bu değildir; o eserin edebî
değerini, insan ruhunda kopardığı fırtınaları, ifâde gücünü hesaba çeker ve bu
yönlerini kendi sanat anlayışının terazisinde tartar. Sanatta
objektiflik budur. Çünkü tenkid bir kimya laboratuvarı değil, "sanat
eserlerine dayanarak meydana gelen bir başka sanat eseri"dir.
TENKİD VE RETORİK
Büyük estetikçi B.Croce, pek haklı
sebeplere dayanarak sanat eleştirilerinde retorik kategorileri tenkid ediyor,
"klasik", "romantik", "realist" gibi
vasıflandırmaların sanat tenkidi açısından hiçbir değeri olmadığını belirtiyor.
"Deha"yı kategorilerin
içine hapsetmek çok yanlıştır; dev eserler matematik problemi gibi formüllerin
çerçevesine sığdırılamaz. Balzac gibi çağına sığmayan ve sahici mânâsıyla
"şair" olan bir roman dehâsını "realizmin temsilcisidir"
diye geçiştirmek ve izâh ettiğini sanmak herhalde üçkâğıtçılıktır. Croce'nin
pek nefis formüllendirdiği gibi "başarılı ifâdelerle yarı başarılı veya
hiç başarılı olmayan ifâdeler" vardır ve ayrılık çizgisi budur.
Misâllendirecek olursak: MMeşhur "Sefiller" romanının yazarı Victor
Hugo romantizmin zirvelerinde kabul edilir... Balzac ise realist... Bizden
tarafa geçelim: Başta Namık Kemal olmak üzere ilk dönem Tanzimat edebiyatçıları
Fransız romantiklerinin tesiri altında kalmış ve beceriksizce onları taklid
etmişlerdir. Divan şiirini "klasik" kategoriye yerleştirip,
kendilerini tıpkı Fransız romantikleri gibi klasizme başkaldıran öncüler olarak
gören bu özenti edebiyatının en tanınmış isimlerinden Namık Kemal'i ve daha
ferdî, mistik duyguları terennüm eden Abdülhak Hamid'i "romantik” sınıfına
yerleştirelim. Fabrika işçilerinin patronlar tarafından nasıl ezildiğini bütün
çıplaklığı ile sergileyen Orhan Kemal ve "geri kalmış, ağa baskısı altında
inildeyen köylülerin romancısı" Fakir Baykurt ise “sosyal gerçekçi"
sınıfından... Sanatın romantik olması fikrini müdafaa eden hangi aklı başında
insan bizim Tanzimatçı kuklaları Balzac'a tercih eder veya tersi bir vaziyette
“gerçekçi”liğini öne sürerek Fakir Baykurt'un samanlık hikâyelerini
"Sefiller"in üzerinde görür; bu mümkün mü?
Balzac da, Victor Hugo da, kendi
devrinde söylenmesi gerekeni SÖYLENMESİ GEREKTİĞİ BİÇİMDE söylemişler, içinde
bulundukları işin ruhuna ermişler, hakkını vermişlerdir. Aralarındaki tek fark
bizzat kendi varlıkları, şahsiyetleridir. Hem ufacık, hem de DEV gibi bir
fark... Yani Tolstoy'un Dostoyevski'den tek farkı sadece Tolstoy olmasıdır. O
farkı anlamanın yolu Tolstoy'u anlamaktan geçer ve bunun için de -herhalde-
ciltler dolusu kitabı devirmek gerekir. Yoksa romantiklerle realistlerin
farklarını ezberlemekle Balzac ile Victor Hugo'nun romanları arasındaki farkı
derecelendiremeyiz.
"Bir insanın şahsiyetini anlarsanız eserini de anlarsınız"
hikmeti gereği büyük eserleri anlamanın yolu onların müessirlerinin
“hürriyetiyle yakınlık kurmaya" çalışmaktır. Tolstoy'un
"Diriliş" romanıyla Dostoyevski'nin “Suç ve Ceza"sından birkaç
cümleyle de olsa bahsetmenin yeri: İşe yaramaz, tefeci bir kadını öldüren
Raskolnikov isimli genç üniversite talebesi olan roman kahramanının bu
cinayetten sonra yaşadığı ruhî ısdırablar etrafında "suç" ve “ceza”
kavramlarının sorgulandığı bir büyük roman Dostoyevski'nin eseri... Tolstoy'un
“Diriliş”i de vicdan azabının, bir suçun, bir günahın romanı ve en az diğeri
kadar güçlü bir eser... Bu iki romanın arasındaki fark, hâliyle Tolstoy ile
Dostoyevski arasındaki farkın bir tezahürü... Diriliş’teki suçluluk duygusu ve
vicdan azabı "dış'a dönük" olarak ve zaman zaman vaaza dönüşen bir
havada veriliyor. Bu eserin kahramanı Dmitry’in suçluluk duygusunu iç âlemine
daldığı zamanlardan ziyade hapishane kapılarında ziyaret için sıra
bekleyişinden, tarlalarını köylülere bağışlayışından, sevke giden mahkûmların
arkasından günlerce yol yürümesinden anlıyoruz. “Suç ve Ceza"nın
Raskolnikov'u öyle mi? Dışa kapalı, bütün enerjisiyle soğukkanlı görünmeye,
yaptığı işi unutmaya çalışıyor. Dmitriy’in tam tersi... Ruh hâli saniyesinde
değişiyor, en şeytanî duygularla boğuşuyor; bu karanlık ruhlu adam sanki bir
deli... Biyografi sanatının büyük ustası Stefan Zweig'in ifâdesiyle "Dostoyevski
hem dindar kişilerin en güçlüsüdür, hem de tanrıtanımazların en gözü pek
olanı." (24) Oradaki her kahraman bir Dostoyevski aslında.
Unutulmasın; "realizm, romantizm, klasizm" gibi kategorilerin
edebi tenkiddeki fonksiyonu üzerindeyiz. Bize göre bir dehanın ortaya koyduğu
eserler bütünü başlı başına bir kategoridir. Onların eserlerinden birisini
herhangi bir kategoriyle alâkalandırsak bile, bir diğer eseri, o kuralları
zorlayacak ve taşacaktır. Büyük bir ustanın kitabları, bırakınız başkalarını,
kendi aralarında bile uzun uzun mukayeseye mevzu olabilecek keyfiyette, hep
gelişen, zenginleşen, yenileşen çalışmalardır. İBDA Mimarı'nın "Yaşamayı
Deneme"den, "Gölgeler"e ve sonra altı ciltlik "Tilki
Günlüğü"ne uzanan romancılık macerası düşünülsün. "Yaşamayı
Deneme" bir şekilde herhangi bir retorik kalıba yerleştirilseydi,
"Gölgeler"deki farklılık bu kuralları nasıl zorlardı kimbilir? Haydi
onu da bir şekilde tevil ettik, ya Tilki Günlüğü?.. Onu hangi retoriğe
hapsedebilirdik?
Biraz önce bahsi geçen Dostoyevski'nin son romanı "Karamazof
Kardeşler" bizce en az "Suç ve Ceza" kadar önemlidir. "Suç
ve Ceza"nın avantajı muhteva ile çok çabuk kaynaşılması, hemen romanın
içine girilmesi... "Karamazof Kardeşler"de ise kimin ne olduğunu
anlamak ve hâdiselerin akışını kestirebilmek için en azından ilk cildin bitmesi
gerekiyor. Yazar sanki okuyucu son bölümlerde büyülensin, "çizdiğim ruh ve
hayat plânının içinden çıkamasın" diye yazmış bu romanı... Hâdiselerin
içinde idealize edilen felsefî bahisler, Batı çıkmazı, Rusya'nın şahsında
Doğu'nun hastalıklarının panoraması, insan ruhunun karanlık köşelerine ulaşma
gayreti, ölüm, ölümsüzlük, zaman, Allah'ın varlığı, günah ve daha onlarca
mesele, muamma... Dostoyevski bu son romanında önceki romanlarındaki parça
parça hususiyetlerin hepsini bir araya getirmiş sanki... Aslında onun
romanlarında kimin ne olduğunu anlamak pek mümkün değildir, şahsiyetlerin rengi
bir ânda değişir, en iyiliksever kahramanlar en umulmadık zamanda nefsin
pususuna düşer, en canavarlar merhametin kıvılcımıyla aydınlanır. Ama uzun
sürmez bu; günahın da, faziletin de arkasını getiremezler; herkes kabuğuna
çekilir en kısa sürede... Şahsiyetinin baskın rengine döner... "Karamazof
Kardeşler" bu türden sürpriz çıkışların en dehşetli biçimde yaşandığı
roman...
Diyeceğimiz: "Formda formunu çatlatan" ve
aynı temel üzerinde envaî çeşitliliği üreten bir ustayı bile bütünüyle
kucaklamaya yetmeyen herhangi bir kategorinin kuralları içine birbirinden
farklı birçok büyük sanatçıyı nasıl sığdıracağız? Demek ki, "retorik"
kategori olarak pek anlam ifâde etmiyor. Croce'den takip edecek olursak:
"...aynı kelime (kategori),
bazen kusursuz olanı adlandırmaya yardım eder, bazen de kusurlu olanı mahkûm
etmeye.
Örneğin iki tablo alalım: Birisi, ilhamsız olarak,
ressamın pek az bir zekâ harcayarak doğal objeleri kopya etmesiyle meydana
gelmiş olsun; öteki ise, yüksek bir ilhâmla yapılmış, fakat, var olan objeler
arasında tam bir karşılığı bulunmasın; bu iki resim karşısında birincisini
realist, ikincisini sembolik olarak adlandıran insanlar olacaktır. Başkaları
buna karşılık günlük hayatın bir sahnesini tasvir eden kuvvetle hissedilmiş bir
tabloyu realist ve soğuk bir şekilde allegori edilmiş bir diğer resmi de
sembolik olarak adlandıracaklardır. Birinci halde "sembolik"
kelimesinin, "sanatkârca", "realist" kelimesinin sanatkârca
olmayan anlamına geldiği açıktır: Oysa ki, ikinci hâlde “realist” kelimesi sanatkârcanın
eşanlamlısı (synonima) olarak kullanılmıştır. Bazılarının hakiki sanat
biçiminin "sembolik biçim" olduğunu ve "realist biçim"in
bir sanat biçimi olmadığını ateşli bir şekilde savunmalarına karşı ne denir?
Eğer herbiri bu kelimeleri tamamen birbirinden ayrı anlamlarda kullanıyorlarsa,
birincilere mi, yoksa ötekilerine mi hak vermek lâzım gelecektir?
Klasizm ve romantik deyimleri üzerine yapılan büyük tartışmalar da çoğu bu
çeşitten olan yanlış anlamalar çevresinde döner. Klasizm deyince, zaman zaman
sanat bakımından kusursuz olan, romantik deyince de harmonik olmayan, kusurlu
olan anlaşılmıştır; fakat, başka seferde "klasik" soğuk ve sanatkârca
olmayanı, "romantik" de salt, sıcak, etkili, hakikaten ifâde
edilebilir (expressiv) olanı bildirir. Bunun sonucu olarak da, daima klasik'in
yanında romantik'e ve romantik yanında klasik'e karşı cephe
alınabilmişti." (25)
Gözardı edilmemesi gereken bir nokta daha:
İnsanoğlunun dinamik tasavvurlardan hoşlanmayan ve kelimelerle ifâde edilen
kesin ayrılıkları seven bir AKLI var. Akıl mevzuları kategorileştirmeye
meyilli, kullanana göre değişen "ikiyüzlü bir âlet" ... O halde?
"O halde"si şu: Madem ki, başarı ve başarısızlık Croce’nin belirttiği
gibi "İFADE"de (bir mantık cambazlığı yapmanın sırası), öyleyse bu retorik
isimler de kullanıldığı yere, kullanılış biçimine ve kullanana göre doğru veya
yanlış, gerekli veya gereksizdir. Hazır formüller halinde kullanılması ve sanat
eserlerinin hürriyet alanını daraltması bütünüyle yanlış; Croce tartışmasız
haklı... Ama meselâ genel kabullerden hareketle bir şair hakkında "çok
romantik birisi" denilemez mi? İllâ ki "iç âlemine dalmış, tabiatla
kaynaşmış, hem sevinç, hem de acıda coşmuş, taşmış, `yağmur yağıyor` yerine
`bulutlar ağlıyor`u tercih etmiş" diye tafsilata mı girmek gerekir? Baştan
beri ifâde ettiğimiz gibi dehalar birbirine benzemez, şemalaşmaz; kuluçka
makinesinden çıkmış civcivlerin benzerliği gibi sınıflandırılmaz sanat
eserleri... Fuzulî'nin "gül" ve "bülbül"ü, Bakî'ninkinden
ayrıdır. Ama hazır formül haline getirilmemek kaydıyla "aslı açıcı
teferruat" olarak faydalanılabilir bazı kavramlardan. Bugüne kadar
natüralistlerin iddialarına değinmeden Zola'yı anlatabilen birisine rastlamadık
henüz. Evet, natüralizm diye bir şey olmasaydı Zola yine Zola olurdu; o devrin
binlerce natüralistinden geriye bugün bir tek Zola kalmıştır. Demekki marifet
natüralizmde değil, Zola'da...
Klasizm, romantizm, vs. bir kavramı
merkez alıp herhangi bir sanat eserini onun etrafında bir yere yerleştirmeye
çabalamak dehşet verici bir yanlıştır şüphesiz. Ama müessiri
veya eseri merkez alıp, onlar üzerinde derinleşmeye yardımcı olacak teferruat
ve ipucu nevinden faydalanılabilir bu tür kavramlardan diye düşünmekteyiz. Hani
Büyük Doğu Mimarı, Ahmet Haşim için "sembolizmanın Fransa'da bile ileri
bir mensubu derecesinde yeni bir şahsiyet" ifâdesini kullanıyor ya..
Zannımızca buradaki "sembolizma" kelimesi sanatçının hürriyet alanını
kısıtlayan retorik bir kategoriden ziyade tasavvura yol verici bir kelime
olarak kullanılmıştır. Herhalde önemli olan neyi, nerede, nasıl kullanacağını
bilmek...
DİPNOTLAR:
1-Salih
Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1995, s. 201
2-Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, İBDA Yay., 2 Basım,
İstanbul 1990, s. 33
3-John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, Çev: Murat Çiftkaya,
İnsan Yay., 2 Basım, Temmuz 1998, s. 18-20
4-Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, s. 201
5-Abdullah Yeğin, Yeni Lûgat, Hizmet Vakfı Yay., 1997, s. 715
6-Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, Prof. Dr. Süleyman Hayri
Bolay, Akçağ Yay., 8.Basım, s. 136-137
7-Abdullah Yeğin, a.g.e., s. 281
8-Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c. 3, İBDA Yay., s. 389
9-T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Çev. Doç. Dr. Sevim
Kantarcıoğlu, Kültür ve Turizm Bak.
Yay., Ağustos 1983, s. 16 (Not: Bu iktibas mütercimin takdiminden alınmıştır.
İkinci cümle için bkz: s.19)
10-Anatole France, Edebiyat Hayatı, Çev: Nebil Otman, M.E.B Yay.,
1997 s. 10-11
11-Peyami
Safa, Sanat-Edebiyat-Tenkit, Ötüken Yay., 5. Basım, İstanbul 1990 s. 332
12-Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, İBDA Yay., 2
Basım, İstanbul 1998, s. 120-121
13-Necip Fazıl Kısakürek, Edebiyat Mahkemeleri, Büyük Doğu Yay.,
İstanbul 1997, s. 70
14-Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, s.192
15-T.S. Eliot, a.g.e., s.
29
16-Salih Mirzabeyoğlu, İBDA
Diyalektiği, s. 202
17-J.C.
Carloni-J.C. Filloux, Eleştiri Kuramları, çev. Tahsin Yücel, Kuzey Yay., Eylül
1984, s.3
18-A.g.e.,
s. 18-19
19-Benedetto
Croce, İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik, çev. İsmail Tunalı,
Remzi Kitabevi, 2.Basım, İstanbul 1983, s. 146-147
20-Salih
Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, s. 8-9
21-Salih
Mirzabeyoğlu, Marifetname -Süzgeç ve Şekil, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 163
22-A.g.e.,
s. 178
23-T.S.Eliot,
a.g.e., s. 16 (Not: Mütercimin takdiminden alınmıştır.)
24-Stefan Zweig, Üç Büyük Usta, çev. Dr. Ayda Yörükan, İş Bankası
Yay., 4.Basım, Nisan 1995, s. 197
25-Benedetto Croce,
a.g.e., s. 178
Akademyaya Doğru Arşiv Yazıları (2001-2005)