Mehmed
Âkif ve Yahya Kemal
Fikrî ve Edebî Tenkid Potasında İki Şairin Kısaca Hikâyesi
Hakan Yaman
I- Cüceler Diyarının Güliver’leri
20. yüzyıl Türk edebiyatının iki şairi... İkisi de Büyük
Doğu “edebiyat mahkemelerinin” sanıklarından... İkisi de oluş ve olamayışlarıyla
hükme bağlanan, çağımızın fikir, sanat ve aksiyon kutbu Büyük Doğu-İBDA
tarafından hak ettikleri madalya göğsüne iliştirildikten sonra, panayır
soytarısı münekkidlerle ucuz anlayışların taktığı sırma saçlardan, cilalanmış
teneke süslemelerinden arındırılıp temizlenen ve âdeta “siz cüceler diyarının
Güliver’isiniz, sahici boyunuz budur” hitabıyla boy ölçüsünü alan iki
“kıymet”... Birbirini tamamlayan, birindeki eksiği, öbürünün kapattığı iki
yarım elma; birisi nakış, diğeri muhteva ustası... Ortak ustalıklarıysa, her
ikisinin de, çok temiz bir Türkçeyle “Aruz” vezninde şiir yazılabileceğini
göstermiş olmaları...
İkisi de, çatırdayan temellerine ve
yıkılan kubbelerine ölüm mevsiminin kızıllığı düşmüş yaşlı ve yorgun bir
imparatorluğun çocuğu... Ve sonrasında 600 yıllık cihan devletinin enkazını
yaşlı gözlerle seyredendir onlar; yani düşene “oh olsun” diye bir tekme savuran
nankör evlatlardan değil... Mehmet Âkif ve Yahya Kemal... Birisi
haykırıyor; şiirini bir savaş âleti hâline getirmiş, cebheden cebheye koşuyor,
dövüşüyor. Diğeri hiç aceleci değil; doğum yeri olan Üsküp için yazdığı
“Kaybolan Şehir” şiirinde onbir yaşında vefat eden annesinin hatırasını “Ben
girmeden hayatı şafaklandıran çağa / Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa”
mısrâlarıyla yâd eden şair, tıpkı çok sevdiği annesinin cenaze merasimindeki
şaşkınlığı ile yas tutup dövünmek yerine onunla yaşadığı güzel günlerin
hayâline dalarcasına, mahzun bir yürekle Devlet-i Âliye’nin enkazı altındaki
güzellik hazinelerini toparlama ve en titiz mısrâlarla sahiblenme derdinde...
Âkif:
“Görünmez âşina bir çehre olsun
reh-güzârında
Ne gurbettir çöken İslâma İslâmın
diyarında” (1)
Diye feryad ederken, Yahya Kemal
daha soğukkanlı ve mütevekkil:
“Ölenler öldü, kalanlarla muztarib
kaldık.
Vatanda hor görülen bir cemâatiz
artık.
Ölenler en sonu kurtuldular bu
dağdağadan
Ve göz kapaklarının arkasında eski
Vatan
Bizim diyâr olarak kaldı tâ kıyâmete
dek.” (2)
Âkif, Büyük
Doğu’nun hükümlendirdiği gibi “tebliğ”de kalmış, şiiri bir propaganda vasıtası
olarak görmüş, yüksek bir sesle içtimaî yaraları ve kendisince çözüm yollarını
haykırmış, tecrid çilesine yanaşmamış ve esasen böyle bir kaygısı da olmamış,
bir mısraında ifâde ettiği, “sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
anlayışında... Yahya Kemal ise geniş bir kültüre sahib hassas bir duygu
adamı olarak bütün cehdini güzel mısrâ kurmaya harcamış, hep büyülü bir sesin
peşinde koşmıştur. Âkif “söz”, diğeri “ses” derdinde... Yahya Kemal’in
bir rubaîsinden:
“Yarab ne müsavâtı ne hürriyeti ver
Hatta ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yarab bana bir SES yaratan kudreti
ver.” (3)
Tanpınar’a göre “Yahya
Kemal’in bütün estetiği bu son mısrâdadır.”(4)
II-
Edebî Tenkid Usûlleri ve Usûlümüz
Birçok benzerliklerine rağmen
birbirinin zıddı iki şiir anlayışının sahibi olan bu şairleri tanımaya
çalışmak, onlar vesilesiyle çöken büyük medeniyetin son ışıklarının alaca
karanlığındaki sanat faaliyetlerinin mecraını –kısmen de olsa- seyretmek, enkaz
sonrası curcunayla, günümüze kadar kademe kademe devam eden iniş ve bitişin
sebeblerini anlamaya çalışmak, bu iki şairi karşılıklı birer ayna mevkiine
geçirip, birbirlerinin çehresinde oluş ve olamayışlarını mukayese usulüyle
görmek ve Necib Fazıl’ın çıkışından önce ona duyulan ihtiyacı şiddetle hissettiren
şartları bilmek, Büyük Doğu Mimarı’nın hangi yokluk ortamında neleri
doldurduğuna bir kez daha şahid olmak ve ayrıca Yahya Kemal ve Âkif mevzuunda
külliyatımızın bize “telkinle verdiğini tahkikle yeniden bulmak”... Muradımız
budur.
Yahya Kemal ve Mehmed
Âkif’in şahsında bir yangın ormanında çılgınca savrulan fikrî ve edebî
nazariyeleri hatırlamak, alevlerin avuçlarındaki aydınların şaşkınlığını sathî
de olsa bir kez daha göz önüne sermek, kendi çapında soylu sayılabilecek
çıkışların bile nerelerde tıkandığını işaretleyebilmek... Bütün bunlar sonraki
yıllarda Büyük Doğu Mimarı’nın çıkışındaki mânâyı, varlığının önemini,
nasıl bir CEM edici misyona sahib olduğunu yeniden idrak etmemize vesile olursa
ne mutlu!.. O nasıl bir vasatta doğmuş, hangi şöhretlerin arasında yer bulmuş,
kimlerin parça parça temas edip de toparlayamadığını bir “bütün”e nisbet inşâ
etmiş?.. Bir yandan Mehmed Âkif ve Yahya Kemal’i daha yakından
tanımaya çabalarken, diğer yandan bunların mânâsını süzmeye çalışacağız. Çünkü Âkif
ve Yahya Kemal, Büyük Doğu Mimarı’ndan bir evvelki neslin en
önemli sembollerinden ikisidir. (Diğerleri Ahmed Hâşim, Yakup Kadri, Ziya
Gökalp v.s.) Necib Fazıl nesli onların şekillendirdiği iklimde ayak
basmıştır edebiyat toprağına ve başlangıçta zırhlarını, silahlarını o iklimin
şartlarına göre belirlemiştir. Daha sonra her nesil gibi değişirken
değiştirmişler, değiştirirken değişmişlerdir. Şapşal bir “değişim şakşakçısı”
olmadığımız için nelerin ne şekilde ve nereye kadar, hangi hızla değişmesi
gerektiğini önce his halinde sezip, sonra da düşüncede idrâk eden tek kişinin Büyük
Doğu Mimarı olduğunu, Yakup Kadri’nin “saman ekmeği nesli” dediği
diğerlerinin çirkini teşhisteki kimi hünerlerine rağmen ya tamamen yahut ufacık
bir iz bırakarak silinip gittiklerini hatırlatalım.
Yanlış anlaşılmasın, bir edebiyat
sosyolojisi derdinde değiliz ve parça doğrularını kabullenip zaman zaman
faydalanmakla birlikte determinist bir tenkid anlayışına sahib olduğumuz da
iddia edilemez. Bilindiği gibi 19. yüzyıl meşhur İngiliz münekkidi Taine,
tenkid ölçüsü olarak “soy, çevre ve ân” faktörlerini temel alıyor ve edebiyatı
“belli bir iklimde belli tarihi şartlar içinde, belli bir kavmin eseridir.”(5)
diye tarife yelteniyordu. Şüphesiz insan “tesir edici eser” vasfıyla çevresini
hem etkileyen, hem de sürekli uyarı bombardımanına tutulan, değiştirirken
değişen, mekâna bağlı, zaman idrakına sahib bir mahlûktur. Bunun yanında
“zamana sığmayan birşey var insanda, o da ruh! Çünkü o zamansızlık âleminin
hatıralarını taşıyor.” (6) Sahici bir sanat adamı ruhun bu zaman üstü
iştiyakını toprak seviyeli insan keyfiyetleri arasında en derinlemesine
hissedenlerdendir. Demek ki, bir şairde “soy, çevre ve ân” faktörlerinin
ötesinde, onun ferdî varoluşunda saklı bir kıvılcım, bir enerji mevcuttur. Bir
sanat eserinin şekillenmesinde aslan payının ferdî varoluşa âit olduğunu idrak
eden ünlü estetikçi Benedetto Croce şunları yazar: “Sanat sezgidir;
sezgi, bireyliktir, bireylik kendini tekrarlamaz” (7) Anlaşılacağı gibi sanat
adamını “soy, çevre ve ân”ın faktörlerinin pasif bir yansıtıcısı olarak
görmüyoruz biz. Bugün aynı şartları hazırlasalar başka bir İngiliz’den
(Şekspir) çıkar mı? Bu cevabı belli sorumuza “peki ya ân faktörü?” diye itiraz
edenlere de “o çevre ve zamanda niye başka bir İngiliz (Şekspir) olamadı?” diye
sormak isteriz. Büyük Doğu Mimarı’nın bir konferansındaki ifâdelerini
hatırlıyoruz: “Ben insancıyım ve şahsiyetçiyim. Bir şahsiyet en kötü yerden
çıkabilir... En iyi yerden de hiç bir şey çıkmayacağı gibi...” (8)
Bütün bunları açıklama ve mevzuumuzun
akışını bölme ihtiyacımızın sebebi; ne Necib Fazıl, ne Yahya Kemal,
ne Âkif, ne de başka birisinin keyfiyetini tarihî ve sosyolojik
faktörlerle sınırlı tutacak kadar dar düşünülmemesi gerekliliğini işaretlemek
için...
O hâlde rahatlıkla tarihî ve
sosyolojik faktörlerin sanatçıya malzeme verip, âlet seçme imkânı tanıdığını, o
sanatçının zuhurundaki mânâyı anlamamıza yardım edip, şahsiyette saklı
keyfiyetin bürüneceği kalıpların şekillenmesinde rol oynadığını iddia
edebiliriz. Misâl bu ya; (Şekspir) hurafelerin itibarda olduğu bir çevre ve
zamanda değil de, pozitivizmin baştacı edildiği 19. yüzyılda yaşasaydı herhalde
malzemelerini masallardan ziyade aklî ve ilmî verilerden toplar, ama
eserlerinden tüten keyfiyet yine dahice olurdu. En azından –aynı malzemeyi
kullansa bile- tekniğinde farklılık olurdu.
Bir yanlışı işaretlemek için
kullandığımız yukarıdaki ifâdenin bizi karşı yanlışa düşürmemesi için kısa bir
şerh ihtiyacı daha hissediyoruz: Marsistler sanatçı için “ideal” olanı maddî
ihtiyaçların belirlediğini sanmaktadır. Marksist estetikçi Kagan’ın
“Estetik ve Sanat Dersleri” ismiyle dilimize çevirilen eserini hatırlamak
yeter... İlkçağ sanatçıları avcılıkla geçindikleri için geyik resimleri
yapıyormuş, çiftçiliğe başladıktan sonra güneşteki, yağmurdaki estetiği
farketmişler vs... Ne ucuz mantık! Sanayileşme çağı kabul edilen 19. yüzyılda Knut
Hamsun gibi usta bir romancının “Pan”, “Victoria”, “Toprak Yeşerince” gibi
eserlerinde hâlâ tabiatın güzelliklerinden bahsetmesi hangi maddeci estetikle
açıklanabilir? “Burjuva hastalığı” deyip geçmek kolay... Üstelik Hamsun
açlık duygusunu en iyi bilenlerden olup, “Açlık” isimli meşhur kitabı bu
mevzuda yazılmış dünya edebiyatının en başarılı romanıdır.
Yukarıda yazdıklarımız bir önceki
paragrafta ifâde ettiğimiz düşüncelerle tezat teşkil ediyor sanılmasın.
Marksistlerin ideal kabul ettiği ve sanatın kaynağı olarak gösterdiği maddi
unsurlar bizim için bir malzeme, bir basamaktan ibarettir ve “şuuru maddeye
irca eden” görüşün aksine ruhçuluğumuz gereği asıl kıymeti tüttürülen mânâya,
tahassüse biçeriz. Sanatçı malzemesini nereden bulursa bulsun, ama eseri ruhî
bir ihtiyacın karşılığı olsun. Zaten son tecridde “açlık, kazanç, hırs,
cinsellik” gibi insan varoluşunda karşılığı olan hisler de ruha bağlı bir
ihtiyacı işaretlemez mi? Yoksa Kagan’ın bahsettiği “yıldızlı bir
gökyüzünün güzelliğinden” veya “bir ceylanın kıvrak yürüyüşünden” haz duymanın
temelli bir izahı olamaz.
Şerh üstüne şerh düşerek mevzuumuzdan
biraz kayar gibi görünmemizin sebebi, edebî tenkidi metin aktarmacılığından ve
kuru bilgi sıralamadan ibaret sananlara zıtlığımız ve tahlil açımızı, tenkid
ölçülerimizi meseleler içerisinden (karınca kararınca da olsa) gösterip, bir
işi niçin yaptığımızın hesabını verme mükellefiyeti...
O hâlde bizim tenkid usulümüzde Şiir
ve Sanat Hikemiyatı’nda işaretlendiği gibi “sanat ve edebiyat eserlerinin
kendilerinin obje olarak alındığını” hatırlatıp, o eserin (veya sanatçının)
sahici boy ölçüsünü anlamada tarih ve
çevre faktörlerinin de yardımcı yahut yerine göre yanıltıcı olduğunun misâlini Yahya
Kemal’den vererek esas mevzuumuza dönmenin bahanesini bulalım:
“Sofya kaplıcalarına gitmiştim. Orada
bulunduğum sırada Bulgarlar’ın en büyük millî şâiri İvan Vazof öldü. Komşu
memleketin bir şâiri olmak sıfatiyle ben de birçok Türkler’le birlikte cenaze
merasimine iştirak ettim. Vatandaşlardan birisi merâsim esnâsında kulağıma
eğilerek: “Kemal bey, dedi, bizde böyle büyük bir şâir çıkmamış ya.” Güldüm ve:
“Bizde böyle büyük bir şâir olamaz ki” diye cevap verdim, çünkü bizim arkamızda
Nedîm’ler, Fuzulî’ler, Bâkî’ler var. Onlarla boy ölçüşecek bir deha lazım.
Bulgarlar’ın yarım asırlık edebiyatlarında İvan Vazof’un büyük olmasına
şaşmam.” (9)
III-
İçtimaî ve Edebî Kaos Ortasında
Âkif ve Yahya
Kemal’in şiirimizdeki yerinden evvel, en kaba hatlarıyla Tanzimat’tan
itibaren Türk şiirinin genel seyrini, işaret taşlarını hatırlamak ve iki
şairimizi tazelenmiş bir hafızayla anlatmak daha uygun olur kanaatindeyiz.
Zamanının mânâsına mutabık olan divan
şiiri, 19. yüzyılla birlikte bu vasfını yitirdi ve cemiyetteki çözülüşün,
batılılaşma hareketlerinin habercisi olamadı. “Zaman ândan ibarettir” ve
“sanatçı çağının şahididir” anlayışlarını hatırlarsak, tıpkı eski musîkimiz
gibi çok büyük bir medeniyetin sesi olan divan şiirinin tekâmülde yetersiz
kaldığı için günümüz insanını tamamen doyuramayacağını kabulleniriz. Tezadsız
bir cemiyetin içinde yoğrulan o şiir, yine tezadsız bir cemiyete sesleniyor;
muhatablarını iç âlemlerinde hür bir yolculuğa davet ediyordu.
Tanzimattan itibaren ise bir medeniyet
değiştirme hamlesi başlamıştı. İçtimaî yapı safha safha tezad uçurumlarına
yuvarlanıyor, aydınlar karmaşıklığın pençesinde avallaşmış, halk şaşkın...
Böyle bir zamanı kuşatacak, hasrına alacak ve nizamlayacak şiir elbette daha
farklı olmalıydı. Nedense “Safahat”a almadığı bir dörtlüğünde “tebliğci şair” Mehmet
Âkif bu mecburiyeti şu mısrâlarla ifâde eder:
“Viranelerin yascısı baykuşlara
döndüm
Gördüm de hazanında bu cennet gibi
yurdu!
Gül devrini bilseydim onun, bülbül
olurdum;
Ya Rab, beni evvel getireydin ne
olurdu?..” (10)
Bu tür bir bakış açısından hareket
etmek, zamanını kuşatacak, hasrına alacak ve nizamlayacak bir anlayışa götürür
üstün vasıflı sanatçıyı. (Âkif’in kendisi ayrı bahis ve ona biraz sonra temas
edeceğiz.) Bu zamane insanlarının seviyesine düşmek ve onların çapı kadar eser
vermek değil; aksine bir doktorun tedavi edeceği hastaya dokunma mecburiyeti
gibi, çağını ve toplumunu nizamlayacak sanatçının, nizamlayacağı toplumun
kaosuna ortak olma, hatta o kaosu bütün şiddetiyle yaşama zaruretidir. Büyük
Doğu Mimarı’nın diliyle:
“Otomobillerin 250, teyyarelerin 1000 kilometre hızla
aktığı, bir düğmeye basar basmaz, hesap makinelerinin muhasebe hülasalarını
çıkardığı, camdan kumaş yapıldığı ve ölü gözünden, körlere göz uydurulduğu bir
cemiyette bütün bunların yeni hassasiyetini getirecek yeni bir şiir lâzımdır.
Sırasiyle buharın, motorun,
elektiriğin ve atom bombasının ve füzenin şairlerini aramaya mecburuz.
(Bodler), müsbet ilim keşifleri
önünde bütün dayanak ve tahakküm hakkını kaybetmiş ve malihulyaya düşmüş bedbin
münevverin sesiydi... (Rembo) bu sesi, buhran ve marazîlikte daha ileri
götürdü. (Valeri) ise aynı sesi, şiire sonsuz bir tecrid mizacı aşılamak
yoluyla muvazeneye kavuşturmak istedi. Fakat kimse, müsbet ilimlerin atlı
karıncasında sarhoş hale gelen insanın YENİ ÜMİT ŞARKISINI besteleyemedi.” (11)
Kısacası, (Bodler), (Rembo),
(Fuzulî), (Yunus Emre) gibi ulvî şairler, cemiyetin nabzını yakalamış, çağının
şahidi bir keyfiyete sahibtirler. Yeri gelmişken, Büyük Doğu Mimarı’nı
şiirindeki metafizik ürperti sebebiyle “dindar bir şair” kabul etmeyen, dindar
şairin “Yunus Emre gibi, huzurlu” olacağını söyleyen salakları hatırlamamak
olmaz. Ne bilsinler, üstün sanatçı, çağının şahidi ve yerine göre ya dâvâcısı,
ya müdafaacısıdır; yani sürekli alışveriş halindedir yaşadığı “ân”la!..
Tanzimat şairi, çağının sosyal
meselelerini kucaklamaya talib olur ama onların altından kalkamaz; zamanın
kendilerine yüklediği mükellefiyetin altında ezilirler. Hem sanat keyfiyetleri
ve kültürel bünyeleri de buna müsait değildir. Sonra hedefledikleri batıyı bile
geriden takib ettikleri bilinen bir gerçek... Tanzimat şairleri, Namık
Kemal’ler, Ziya Paşa’lar eliyle şiiri bir propaganda âletine
dönüştürürken, aynı yıllarda Fransız şiiri (Bodler), (Rembo), (Verlen) gibi şairler
eliyle bir sembol diline dönüşüyor ve adeta bizim divan şairlerinin birkaç
yüzyıl önce yakaladığı saf şiire doğru yol alıyorlardı kendilerince. Kısacası
bizimkiler çağın nabzını yanlış zeminlerde arıyorlardı.
Zamanın ihtiyacına cevab vermek
demek, onları aynen mısrâlaştırmak değildir. İbda Mimarı’nın müzik
vesilesiyle işaretlediğidir marifet: “Gökgürültüsünü taklid etmek değil, fakat
gökgürültüsünü dinlerken duyulan duyguyu uyandırmak...” Meselâ (Bodler)in
şiirlerinde 19. yüzyıl Avrupasında makinalaşmanın doğurduğu hafakanlar
hissedilir; şair bunlardan bahsetmese de, okuyucu bunları hisseder. Çünkü şair,
“Şu kahrolası şehrin simsiyah havasından” bahsederken rastgele bir mısrâ
kuruyor değildir. Anlaşılacağı gibi iyi bir şairin soluklandığı, tahassüs yaşadığı
günlerin ifâdecisidir aynı zamanda. Hayatını fabrika gürültülerinin ve trafik
homurtularının arasında devam ettiren sahici bir şair, çiçeklerden, kuşlardan,
bahçelerden bahsetse dahi, okuyucuya nasıl bir zaman ve mekânda yaşadığını
fısıldayabilir. Tanzimat şairi ise gökgürültüsünü taklid etmekten ileriye
gidememiş ve günümüze kadar (kimi zaman şiddetlenerek) uzanan bir hastalığı
bulaştırmıştır Türk şiirine.
Tanzimat’ın son dönem şairlerinden
başlayan ve Servet-i Fünun’la iyice belirginleşen yeniden ferde ve duyguya
dönüş ise toplumu kuşatacak çapa erişememiş, üstelik bunlar eliyle Türk şiiri
köksüzleşme yolunda tehlikeli bir adım atmıştır. Sevet-i Fünun’cular dilin
sadeleşmesine engel oldukları gibi; mısrâları kırarak şekle vurdukları
darbelerle (farkında olmadan) kendilerinden 30-35 yıl sonra mantar gibi türeyen
vezinsiz şiirin tohumlarını atmıştır. Üstadımız Necib Fazıl’ın “Edebiyat
Mahkemeleri” adıyla kitablaştırılan eserinin harika bir kaynak olduğunu
hatırlatıp, Servet-i fünun edebiyatının Fransız şiirinin adi bir taklidi
olduğunu gönül rahatlığı ile iddia edebiliriz.
Servet-i Fünun’un hemen ardından ve
bu akıma karşı saygılı ifâdeler kullanan Fecr-i Âti edebiyatçılarını
görmekteyiz. Ve bu arada güçlü bir şiir dili kuran Ahmed Haşim’i... Bu
yazımızın ana muhtevasını teşkil eden iki şairden biri olan Yahya Kemal,
bir medeniyet karşısında takındığı tavır neticesi Mehmed Âkif’le
mukayeseye ne kadar uygun düşüyorsa, saf şiiri misâllendirme noktasında da Ahmed
Haşim’le birlikte ele alınmaya o nisbette müsait bir isimdir. Sembolizmin
büyük ustası Haşim, devrinin siyasî çalkantılarını bir kenara bırakıp,
“altın kuleden kuşlar uçurmuş”, başka bir iklimde ve batılı bir sanatkâr
edasıyla adeta divan edebiyatının gül ve bülbülünü yeniden canlandırmıştır.
Tıpkı Yahya Kemal gibi
Cumhuriyet dönemi şairleri üzerinde derin bir tesir bırakan Ahmed Haşim,
ondan farklı olarak ilhâmını, kubbeleri sönmeye yüz tutan mahzun şarkın bir
zaman göz kamaştıran cümbüşlü hatıralarından değil; en ferdî ürperişlerden
süzmüş; Süleymaniye’yi, Itrî’yi motif olarak kullanmak yerine, tabiatın içinden
ruhunda karşılığı olan sembolleri çıkarmıştır. Yani, “güneş rengi bir yığın
yapraktan”, “akşam olurken seyrettiği kızıl havalardan” bir şiir dünyası
kurmuştur. Bu sembolleri maddi dünya ile oyalanıyor intibaı vererek değil,
kendisine ulvî duygular, derin ürperişler uyandıracak şekilde kullandığını
hatırlatalım. Haşim’in en büyük zaaflarından birisi ise, dilde
sadeleşmeye uzun süre direnmesidir. Kurduğu şiir güçlü olmasına güçlüdür ama bu
yapı için taşıdığı kelimeler mevsim şartlarına uygun değildir. Bütün
sahiciliğine rağmen Haşim’i Âkif’ten, Yahya Kemal’den
ayıran çok önemli bir sınır çizgisi vardır. Haşim hem tarihle, hem
cemiyetle alâkasız adamdır. O kendi kendisinin sözcüsüdür. Halbuki Âkif
cemiyetin, Yahya Kemal ise Osmanlı medeniyetinin şairi olarak
çıkmaktadır karşımıza.
Bu arada, yirminci yüzyılla birlikte
asırlardır aruzun gölgesinde silik bir hayat yaşayan ve üst tabakalara
ulaşamayan hece vezni, devrin aydınları arasında ilgi görmeye başlar. Mehmed
Emin Yurdakul, monoton şekil ve ifâdelerle, hiçbir estetik kıymeti olmayan,
ama hamasî duygulara seslendiği için kısmen tutulan şiirlerle ilk hece
örneklerini sergiler. Aynı şekilde, Ziya Gökalp’in hece denemeleri de Mehmed
Emin’den daha az monoton değildir.
Fikir ve sanatta başıboşluğun
numûnesi Rıza Tevfik, diğerlerinden hemen sonra “hece” kalıplarıyla
şiirler yazmış ama halk şiiri özellikle tekke edebiyatından faydalanarak Mehmed
Emin ve Gökalp’ten daha sağlıklı sayılabilecek eserler vermiştir.
(Bizce “Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sümbül vardır/
Ormanlar koynunda bir serin dere/ Dikenler içinde sarı gül vardır.” dörtlüğü
ile başlayan koşma tarzındaki şiiri buna misâldir.)
Ciddi mânâda ise bu ilk çırpınışlar
acemiliklerle doludur. Ziya Gökalp’ın izinden giden ve “beş hececiler”
diye adlandırılan grup, hecenin şeklini, tekniğini kısmen sağlamlaştırmış ve bu
vezni monotonluktan bir nebze kurtarmış ama kütük ile muhtevayı birbirine
meczetme adına hiçbir şey verememiş ve sevgili Üstadımız’ın ifâdesiyle
“parmak hesabından” ileriye geçememişlerdir. “…bu grup içinde Faruk Nafiz’i,
hemen tükeniveren arkadaşlarından birkaç arpa boyu ilerlemiş ve bugünlere kadar
ulaşmış görüyoruz.” (12) Üstadımız’ın belirttiği gibi, Faruk Nafiz’in
“Han Duvarları”, “Çoban Çeşmesi” gibi bazı şiirlerinde sathî de olsa bir
şairânelik mevcuttur. Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhan
gibilerin ise saf şiirden neredeyse zerre kadar nasibi yoktur. Anadolu’nun
ihmal edilmişliğini öne sürerek “memleket edebiyatına” soyunan ve kendilerince
millî duygulara seslenen bu topluluk, basmakalıplığı, hitabet üslubunu
aşamamış, yer yer mahallî söyleyişlere, hatta argoya sığınmış ve tükenip
gitmişlerdir.
IV-
Âkif: Realist mi, Pozitivist mi?
Böyle bir hengâmede “veremli
çocukların, küfecilerin, mahalle kahvelerinin, yağmalanmış hanümanların, başsız
ümmetin, perişan memleketin” realist tablolar çizen keskin gözlü bir şairi
çıkıyor karşımıza: Mehmed Âkif…
“Sultan Aziz’in devrilmesinin arefe yıllarında, Balkanlar,
makyavelist batılıların elbirliğiyle, karıştırmalarıyla allak bullak olur; köy
köy, şehir şehir, Osmanlılar’ın çekilişi, Rumeli’nde bir medeniyetin yıkılışı,
saadet dolu evlerin kan gölüne dönüşü, köy öğretmeni kadınların kraliçeliğe ve
dağ eşkiyası çetelerin krallık ve devlet adamlığına özenişi, Rus baskınının
bizi, boğuntudan boğuntuya sürükleyişi, Batı hilesinin İstanbul’da kazan
kaynatışı, Devletin bütün yivlerinin çözülürken bir eski zaman şatosunun demir
kapısından daha çok hıçkırışı… ve daha neler nelerle sosyal yapının
umutsuzluktan sünger gibi delik deşik olduğu o yıllarda, imparatorluğun
gözbebeği İstanbul’un kalb noktasında bir çocuk doğdu: Mehmed Âkif. Baba soyu
Rumeli’li, ana soyu Buhara’lı, doğuş yeri Fatih. Yani tam bir Doğu
İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslâmlığının bir sentezi bir
çocuk.(…)
Fatih semti, İstanbul’un içinde
ikinci bir İstanbul’dur. Yüzde yüz Fatih şehridir. Fatih Camiî, İslâm-Türk
kültürünün bu ölmez âbidesinin çevresinde halka halka Fatih medreseleri ve
semti, en saf müslüman Türk heyecanının ördüğü bir toplumdur. Yüzyıllar
boyunca, devletin her başarısı burda en gurursuz ve en vekarlı sevinçlerle
kutlanmış, bayramlarla donanmış, ana fethin bir seri uzantısı fetih haberleri
geldikçe, bu cami, bu medreseler ve bu semtte, temiz yüreklerin dindar sesleri
ve duaları, hamdleri göklere yükselmiştir. Ve acı günlerin yasaları en çok
burada, bu semtte yüzlerde okunurdu. Devletin yürek halkı, yürek köşesi
burasıydı.” (13)
Âkif’in doğduğu
semti ve o semtin insanlarını tasvir eden bu satırlar, aslında “Safahat”ın
tasviridir. Orada safha safha bir imparatorluğun çöküşü sergilenmiş, acılar,
gözyaşları, mazlum yüreklerden yükselen feryadlar ve kuyruklu yıldızlar gibi
pek nadir görülen zafer coşkuları levha levha sıralanmıştır.
“Âkif, okulda seçtiği branş
çerçevesinde (veterinerlik H.Y.), tabiata, realist bakışa, gerçeği olduğu gibi
görme, olanı olduğu gibi gözlemeye alıştı. Ve hayat ve sanatı boyunca bunu
uyguladı.” (14)
Âkif’in şiiri
hakkındaki peşin kanaatimizi hemen ifâde edelim: O şiiri manzumeye dönüştürmüş,
bu manzumelerin içinde zaman zaman lirizmin doruklarına ulaşan parçalar, çok
güçlü pasajlar olsa bile, genel itibariyle şairâneliğe kıymıştır. Onun şiiri
muhtevasıyla ilgi toplar. Zaten sanat anlayışını “Fatih Kürsüsü”nde açıkça ilân
eder:
“Hayır, hayal ile yoktur benim
alışverişim
İnan ki her ne demişsem görüp de
söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim
meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun
tek.” (15)
Yine “Safahat”ın başında okuyucuya
seslenirken “bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri” diyen Âkif’in
“hakikat” anlayışına değinmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Yukarıdaki
mısrâlardan anlıyoruz ki, Âkif’in “hakikat” kavramından anladıkları
“görüp de söyledikleri”nden ibarettir. Halbuki “gerçek” ve “hayat”
gördüklerimizle sınırlı değil… İnsanın hissettiği, onun hayâllerini dolduran,
içinde sevinç veya hüzün rüzgârlarının esmesine vesile olan herşey insanla
ilgilidir ve geniş mânâsıyla hayatın bir parçasıdır. Dünyamızda kanatları
gökkuşağından, bakışları mehtabın ışığından kızlar vardır; yıldızlardan gelen…
Vardır, çünkü âşık olan her delikanlı bunu bilir. Bilir, çünkü sevdikleri kız
öyledir. Ve her insan bu tür hisleri hayatının belli dönemlerinde az çok
yaşamıştır. Yani bu tür ifâdelerle dolu olan bir şiirde öyle veya böyle kendi
hayatından birşeyler yakalayabilir. Hakikat ve hayat, Âkif’in sandığı
gibi “mahalle kahvesi”nden, sokaktaki manavdan ibaret değil ki… Hem o mahalle
kahvesindeki insanların ve sokaktaki manavın, en azından bir zamanlar aynı
hisleri tatmadığını kim iddia edebilir? Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz”
şiirinden bir misâl:
“Körfezdeki dalgın suya bir bak,
göreceksin;
Geçmiş gecelerden biri durmakta
derinde;
Mehtâb… iri güller… ve senin güzel
aksin…
Velhâsıl o rüya duruyor yerli
yerinde!” (16)
Şimdi bu şiire nasıl “hayatla alâkası
yok, hakikat dışı” diyebiliriz. “Dalgın su” ve “körfez” olması şart değil, her
insanın bir yerlerde görebileceği “geçmiş gecelerden birisi” vardır. Demek ki,
geniş mânâsıyla hayatla irtibatlı, insanla ilgili ve gerçek ifâdecisidir “yerli
yerinde duran rüyâ…”
Misâlleri zenginleştirelim:
Tanpınar’ın “Hatırlama” şiirinden iki mısra:
“Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı, kırılmış dal uçlarından.”
(17)
Gerçekten de mehtab “bir masal
meyvası” gibi paylaşılabilir ve bu hakikat dışı birşey değildir. Madem ki
tasavvur ediliyor, en azından tasavvur edilirken yaşanıyor; o hâlde insanla
ilgili… “Hayâl ile yoktur alışverişim” diyerek hayâl melekesini “hakikat”in
karşısına onun zıddıymış gibi yerleştirmenin ve böylece bilerek veya bilmeyerek
realiteyi “beş duyu organı” ile sınırlamanın yanlışlığına Büyük Doğu-İBDA
Kütübhanesi’nde şu tokat yapıştırılır: “Hissin hayâle üstünlüğü yoktur.”
Bahsi uzatalım… Ahmed Haşim’in
bir şiirinden:
“Bir gamlı hazanın seherinde
Isrâra ne hâcet gene bülbül?
Bil, kalbimizin behçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül.” (18)
Hangi insanın “kalbinin bahçelerinde”
bilmem kaç tane gül can vermemiştir? Hangi birimiz “ürkek bir ceylanın peşine
düşmüş bir canavar” olmamışızdır dağlarda? Anlaşılacağı üzere, tasavvur edilen
birşey insanla ilgisiz değildir ve insanla ilgili olan bu şeyler gerçeğin
sınırları dışında görülemez. Fakat şunlar sorulabilir:
-“Gül zamanı” ile “harb zamanında”
yaşayan iki ayrı insanın “yerli yerinde duran rüyası” aynı mıdır; mehtabı aynı
şekilde mi paylaşırlar ve “kalplerinin bahçelerindeki gül” farksız bir biçimde
mi can verir?
Âkif, bu soruyu
sormak ve hakikate uygunluğu bu noktada aramak yerine, insan fıtratının
ayrılmaz bir parçası olan “hayali” büsbütün reddetmiş, hakikati zahiri âlemle
sınırlayarak bizzat hakikat adına hakikatı zedelemiştir. Türk şiirinin en sefil
örneklerini sergileyen ve “şairâneliğe” düşman olan Orhan Veli nesli,
belki bu düşmanlıklarının ilhâmını kısmen de olsa Mehmed Âkif’ten almış
olabilir; en azından başlangıç itibariyle… Yanlış anlaşılmasın, tabiî ki kalite
olarak Âkif onlarla mukayese esilemez. Fakat SOKAKTAKİ ADAMIN MESELESİNİ
ŞİİRE YÜKSELTECEĞİ YERDE, ŞİİRİ SOKAKTAKİ ADAMIN YANINA İNDİRMİŞ ve “hüneri
samimiyetinden ibaret” bir yığın sözle eserini doldurmuştur. Daha evvel ifâde
ettiğimiz gibi zaman zaman çok güçlü sesler yakaladığını ise reddetmiyoruz.
Âkif’in çağının
sorumluluğunu omuzlamaya talib oluşunu takdirle andığımızı tekrar hatırlatalım.
Büyük Doğu Mimarı, onu, “saf şiir” zaviyesinden değil, muhteva plânında
değerlendirirken takdir eder: “(Edebiyat-ı Cedide)den beri eskimeden,
pörsümeden, ekşimeden devam eden ve münferit münzevî bir yıldız gibi hergün
daha canlı ışıklar dağıtan Mehmed Âkif’i ben, şiirinin nesci,
hakikiliği, samimiliği, hayat mutabakatı, tezatsız ideolocyası bakımından,
hürmete layık birkaç eski çehreden en parlağı telâkki ederim. Fakat o da nefesi
büyük kahramanlara göre çok küçük buutludur.” (19)
Kendi ifâdesiyle “viranelerin
yascısı” olan bu şair, yalnızca içinde yaşadığı viraneyi tasvir etmiş, gördüklerini
anlatmış ve tamiratın nasıl olması gerektiğini belirtmiştir. Ama o harabeler
arasındaki insanın iç dünyasına inmemiş, ruhların mahrem çizgilerini görmeye
yanaşmamıştır. Kan ve gözyaşının ortasında bir insanın nasıl âşık olacağı,
mehtabı nasıl paylaşacağı, ne şekilde “yerli yerinde duran bir rüyâ” göreceği,
“viranelerin yascısı” olan şairin mısrâlarındaki yerini bulmalıydı. Cemiyet
sözcüsü olmayı hayâlden kopmak ve gördüklerini fotoğraflaştırmak sanan Mehmed
Âkif, ömrünün son demlerinde yazdığı ve Safahat’ın yedinci bölümü
“Gölgeler”de mevcut birkaç şiiri saymazsak, iç âlemin ufuklarından habersiz
yaşamış, zamanı kuşatacak, hasrına alacak ve nizamlayacak üstün vasıflı şair
olamamıştır. Zaten, “Mehmed Âkif, o harikulâde kolaylığı, açıklığı, akıcılığı içinde,
büyük Fransız şairi (Bodler)in ifâdesiyle, devlere mahsus kanatlardan mahrumdu
ve toprağa, damlara çok yakın mesafeden uçmaya mahkûmdu.
O, bütün kuvvetini imânından aldı; ve
birbirine dayalı kalas gibi, imânını şiiriyle taşırken, şiirini imânı sayesinde
ayakta tutabildi.” (20)
V-
Kahramanlığı ve Çelişkileriyle Mehmet Âkif
“Mehmet Âkif” isimli eserinde Âkif’i
en hamasî duygularla ve âdeta derunî bir vecdle göklere çıkarıp, onu “yalnız
yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en
yükseklerde duran terennümcüsüdür.” (21) diye vasıflandıran İslâm sosyalisti
(!), Anadolu Türk milliyetçisi ve felsefe hocası Nureddin Topçu, “Bergson”la
ilgili başka bir kitabında şu ifâdelere yer verir: “Kavramlar realiteyi bize
ancak dışarıdan temaşa ettirir, onun içerisine sokamazlar. Realitenin kabuğunu
delip içine nüfûz ettiren dinamik hayâllerdir.” (22)
Ne kadar doğru... Şahsımız adına,
(Bodler), (Rembo), gibi kimi şaibeli isimlerin şiirini Âkif’in eserinden daha
kıymetli ve okunmaya değer telâkki etmemizin ipucu da burada saklı... (Bodler)
ahlâksız bir mizaç, şeytana esir bir ruh... Ölümünden evvel müslüman olma
ihtimali olan (Rembo) ise marazîlikte daha ileri... Öyle ki, kilise duvarlarına
“Tanrıya ölüm” yazacak kadar muvazenesiz ve şair (Verlen)le sapık ilişkide
bulunan hasta bir mizaç... Mehmet Âkif ise tam aksine ahlâklı, sağlam
karakterli, şiirlerinde insanları Allah korkusuna, fazilete, adalete davet eden
samimi bir müslüman... Topçu’nun tasviriyle: “Vekar dolu bir alın, haya
dolu bir çehre; şiddet dolu bir bakış, imân dolu bir sine.” (23)
Peki o hâlde niçin Âkif’in
şiiri bizi yeterince cezbetmiyor da, (Bodler) ve (Rembo)nun şiirleri ruhumuzda
derin ürpertiler uyandırıyor? “Elem Çiçekleri”ni “Safahat”a tercih ettiren
nedir? Şu: Âkif’in kavramlarla dokunduğu “realite”ye (sanırız o cümlede
“realite”yle kasdedilen mânâ varlığın hakikati, özü) diğerleri dinamik
hayâllere dalıyor; “gözü açık rüyâ görürcesine” eşyanın mahrem bölgelerinde
dolaşıyorlardı. Nasıl ki, mücerret şiir bir takım mücerret kelimeleri sıralamak
değilse, bazı İslâmî ıstılahları tekerleme gibi yuvarlamak da onlara nüfuz
edildiğini göstermez. “Kavramlar realiteyi bize ancak dışarıdan temaşa ettirir”
ve içinde “İslâm, Allah, Peygamber” gibi kelimeler var diye herhangi bir şiir İslâmî
sanata misâl gösterilemez.
“Bergson” felsefesini incelerken
realitenin dinamik hayâllerle yakalanacağından bahseden Nureddin Topçu’nun
Mehmet Âkif gibi adeta realiteyi beş duyu organının içine hapseden
birisini göklere çıkarması ve Yunus’ların, Sinan’ların, Fuzulî’lerin yanına
oturtması, mevzu ve meseleler arasında irtibat kurulamayışına ne acı bir
misâl... Hele Nureddin Topçu gibi belli bir kumaşı olan insan bile sırf Âkif
“istibdat” şiirini yazdı diye düşünmeden incelemeden Ulu Hakan Abdülhamid’e
kuduzca saldırmaktan gocunmazsa ne demeli?..
Âkif elbette İslâm’ın, müslümanların şairidir. Büyük
Doğu Mimarı’nın bir hitabesinde ifâde ettiği gibi, yaşadığı devrin
şartlarında ve “yokluk” ortamında bir kahramandır da... Ama ne kahramanlığının
çapı, ne de karizması, bizim nezdimizde Ulu Hakan’a saldırmasını
meşrulaştırabilir. Ondan o günün şartları içinde “Ulu Hakan”ın siyasetini
anlamasını umuyor ve o hikmet gözüne sahib olduğunu vehmetmiyoruz zaten. Lâkin,
Ulu Hakan’ın karşısına çıkarılır ve Abdülhamid düşmanlığına âlet edilirse, onu
çiğnemekte zerre kadar tereddüd etmeyiz.
Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Büyük
Doğu-İBDA’nın tarih tezinde “baş muhabbet” kutbu olarak merkezdedir ve o günün
şartlarında muhalifleri arasında Jön Türk züppeleriyle yanyana bulunan Mehmed
Âkif, Said Nursî gibi isimlerin mevcudiyeti umurumuzda bile
değildir. Ayrıca Âkif’in “İstiklâl marşı” sayesinde kazandığı şöhret, ne
tasavvufa karşı mesafeli duruşunu unutturabilir, ne de “Doğrudan doğruya
Kur’ân’dan alıp ilhâmı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısrâlarıyla
reformacı ve mezhepsiz sapıkların elinde bayrak oluşunu affettirir. O, “boy
ölçüsü” bilindiği ve mübalağa edilmediği müddetçe saygı duyduğumuz, yaşadığı
şartların kahramanı, bağrı yanık bir müslümandır. Fakat tasavvufa, mezheblere,
Ulu Hakan’a saldıran haşeratın referansı olursa, bilinsin ki, o referans bizim
için hükümsüzdür.
Bütün bu menfîlikler meydandayken
sorulabilir: Peki o hâlde nereden geliyor Âkif’in kahramanlığı? Cevabını Büyük
Doğu Mimarı versin: “ Masonluk ve kozmopolitliğin mikrop yuvalarını devlet
ve cemiyet mafsallarına yerleştirdiği, ortalığı “Jön Türk” isimli pembe kıçlı
ve tek gözlüklü batı hayranı maymunların kapladığı, İslâm vecdi yerine başka
bir heyecan tedariki içinde kabuk ve posa milliyetçiliğinin tezgahlanmaya doğru
gittiği, olanca gerilik suçunun İslâmiyetten bilinmeye başlandığı ve bütün
bunların modalaştığı, kibarlaştığı, salonlaştığı, bankalaştığı,
edebiyatlaştığı, politikalaştığı, mektebleştiği ilk devirde, ismine meşrutiyet
dedikleri ve yalanı 56 yılıdır süren o sahte hürriyet çığırında, ortalıkta
âlim, mütefekkir, sanatkâr, hiç kimse boy gösteremezken, tek başına binbir yol
ağzına çıkıp:
“Durun!.. Hiç kimse yoksa ben varım!
Sadece imân ve İslâm! Başka yol tanımıyorum.”
Diye haykırmış olmasından geliyor
Âkif’in kahramanlığı.” (24)
VI-
Yahya Kemal: Satıhta Çalkalanan Zarafet
Yahya Kemal... 1884
yılında bir Balkan şehri olan Üsküp’te doğmuş, “Rakofça kırlarının hür havasını
almakla” ve “akıncı cedlerinin ihtirasını” duymakla geçen çocukluğunda, dindar
bir hanım olan annesi ona “Muhammediyye” okumuş ve sık sık; “oğlum dünyada iki
insanı sev: Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murad efendimizi.” diye
nasihatlerde bulunmuştur. Bu manevî hava sebebiyle daha o yıllarda benliği
şekillenmeye başlar.
Üsküp’te başlayıp, Selanik’te devam
eden tahsil hayatı, İstanbul Vefa Lisesi’nde tamamlanıp, oradan 9 yıl aralıksız
kalmak üzere 1903 yılında Paris’e gider; daha doğrusu kaçar. O dönemde az buçuk
mürekkep yalayan hemen herkes gibi, Avrupa, şairimizin de gözünü büyülemiş,
muhteşem bir rüyâ gibi benliğini sarsmıştır. Kendi toprağından kopuş ve
“meyvesi fuhuş” olan medeniyet ağacının gölgesine sığınış...
Bu kaçış vesilesiyle Batıyı tanıyan
ve “Siyasî İlimler Mektebi”ni bitiren Yahya Kemal, Paris’te kaldığı süre
zarfında değişik fikir ve sanat akımlarının etkisinde kalarak inanç buhranları
geçirmiş, sosyalizmden Turancılığa kadar, sonradan dönüp yüzüne bile
bakmayacağı çeşitli oyuncaklarla avunmuş, nihayet tarihçi Albert Sorel’in
öğrencisi olduktan sonra “tarih içinde Türklüğü aramak ve bulmak” hevesine
kapılarak gerçek şahsiyetini kavuşmanın ilk adımlarını atmıştır. Bu adım adım
öze dönüş yolculuğunda bir ara Yakup Kadri’yle birlikte “Nev Yunanîlik”
macerası yaşadığı da unutulmasın.
Yurda döndükten sonra tarih öğretmenliği
görevinde bulunmuş, (talebeleri arasında Büyük Doğu Mimarı’nın da bulunduğunu
hatırlatalım), ayrıca medeniyet tarihi ve Batı edebiyatı tarihi kürsülerinde
müderris olarak vazife yapmıştır.
Türk’ün madede kurtuluşunu
sağlamasına mukabil, mânâ plânında büsbütün helak olmasına sebeb-sonuçları
doğuran hareketi destekleyen yazılar yazmış; bu bahisteki iddiamızı doğrulayan
en önemli vesikalardan birisi olan Lozan Andlaşması’nda, Lozan Konferansı
Heyeti’ne seçilmiştir.
Nihayet –malûm bir şekilde-
Cumhuriyet ilân edilir. Bu dönemden sonra siyasî mevzularda Yahya Kemal’in
sustuğuna şahid oluyoruz. Yeni rejimle uyuşamayan Âkif, Mısır’a gider; Yahya
Kemal ise susar, müsbet veya menfi hiçbir renk vermez, işin içinden
birtakım nüktelerle sıyrılmayı kâr bilir. (İlgilenenlere Akademya Dergisi’nin
10. sayısında neşredilen “Yahya Kemal’e Farklı Bir Bakış” isimli kısa
makalemizi tavsiye edebiliriz.) Yurdun değişik illerinde milletvekili görevinde
bulunan Yahya Kemal’in suskunluğundan olsa gerek, sık sık Polonya,
İspanya, Portekiz ve Pakistan gibi ülkelere elçi olarak atandığına ve çok
sevdiği memleketinden ayrı bırakıldığına şahid oluyoruz.
1949 yılında emekli olan şairimizin
ruhu, takvimler 01 Kasım 1958’i gösterirken, “limandan sessizce demir alan bir
gemi” gibi asıl vatanına doğru süzülmüştür. Son sözü ise BÂKİ’nin meşhur bir
gazelinde “Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız” mısra’ı olmuştur.
Milletinin dinini, tarihini,
musikisini, mimarisini, velhasıl bütün değerlerini “olgun bir zevk” olarak
nakışlandırmaya çabalayan Yahya Kemal’in şiirlerini, genellikle
kullandığı dili esas alarak tasnif ederler:
a- Eski Türkçe ile Yazdıkları:
Bunlar vefatından sonra “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı bir kitabta toplanmış
olup, adeta divan edebiyatına “sizin son büyük halkanız benim” diye selam
gönderdiği şiirlerdir. Başka bir eserde toplanan rubaîleri de bu çerçevede
değerlendirilebilir.
b- Yaşayan Türkçe ile Yazdıkları:
“Kendi Gök Kubbemiz” adı altında toplanan bu şiirler, Yahya Kemal’i hâlâ
Yahya Kemal yapan ve tazeliğini muhafaza ettiren çalışmalardır. Bunu
demekle diğer şiirlerinin başarısız olduğunu değil, sadece bugünkü dili ve
“idrakı iğdiş edilmiş” nesiller tarafından anlaşılmasının güç olduğunu
kasdettiğimiz, elbette zeka sahibleri tarafından farkedilecektir.
Yahya Kemal sağlığında
“kitaplık çapta” görünmeye yanaşmamış, bir şairin en önemli
mükellefiyetlerinden birisi olan bu işten kaçmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz
eserler vefatından sonra yayınlanmış ve bu kitablara, ölmeden önce seçtiği ve
kendi el yazısıyla bir vesika olarak bıraktığı isimler verilmiştir.
Şiirlerinde müthiş bir mazi hasreti
hissedilir. Ki bu, yaşadığı zamandaki içtimaî hayatın ve kültür atmosferinin
onu doyurmadığına işaret sayılabilir. “Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle” uçar,
akıncı cedleriyle akına çıkar. Bazen “zamanımızdan hicret edip”, İstanbul’u
fethettiğimiz günlerde yaşar, “bazen Niğbolu’da, Varna’da, Kosova’dadır.” Onun
maziye duyduğu bu büyük hasreti tenkid eden ve “Harabîsin, harâbati değilsin/
Gözün mazidedir, âti değilsin” diye hicvetmeye kalkan posa Türkçülüğünün
tezgahtarı Osmanlı düşmanı, Ziya Gökalp’a verdiği güzel cevab, mazi ve istikbâl
arasında kurduğu köprüyü göstermesi açısından dikkate değer:
“Ne harâbî, ne harabâtiyim
Kökü mazide olan âtiyim” (25)
Bu hoş cevab, onun tarih ve dünya
görüşünün yanında, sanatı hakkında da kısmen fikir vermektedir. Çünkü şiirleri
maziden devraldığı mirasın yeni bir anlayışla sentezinden oluşmuş ve ortaya
orjinal bir “SES” çıkmıştır. Ama maalesef “ses” olarak... Yoksa muhteva ve “ruh
çizgisi” olarak “kökü mazide olan âtiye” uzanamamıştır. Mazi bir sığınaktır
onun için; istikbâle dönük bir dövüş malzemesi değil...
Tanpınar’a sorarsanız
Yahya Kemal bizim klasiğimizdir: “Yahya Kemal’e klasik veya
neoklasik deyişimizin sebebi, Tanzimat’tan beri gelen nesillerde olduğu gibi
eski şiirden ayrılma, uzaklaşma imkânları arayacağı yerde, onun arasından, ona
yaklaşma çareleri arayarak eserini vücuda getirmesinde, hattâ eski dilde
yazdıklarında onu kendi bütünlüğünde yenilemesindedir. Garip şeydir ki, Yahya
Kemal bunu, o kadar inkâr edilen nesri yenilemiştir. O KIRILAN ZİNCİRİ
YENİDEN BAĞLAMASINI BİLİYORDU.” (26)
“Hakikaten Yahya Kemal’in
şiirinin asıl aksiyonu da bu toplama ve bir araya getirme değil midir? Bu
eserde sadece bugünkü vatan, dünkü İmparatolukla beraber değildir. Aynı zamanda
cemiyetimizin, tarihin ve hâdiselerin böldüğü iki ayrı zaman ve ikiye bölünmüş
dilde birleşir. Bazı gazellerde ve bilhassa rubaîlerin bazılarında Yahya
Kemal dilin yüz senelik tecrübesi üzerinden atlayarak bugünkü Türkçe’yi
doğrudan doğruya eskiden çekip çıkarır gibidir.” (27)
Yahya Kemal, Tanzimat
neslinden kendi devrine kadar uzanan zaman dilimi içinde, şiirin meselelerine
“saf şiir” kaygısıyla yaklaşan ilk Türk şairidir. Ondan evvelkiler şiirin parça
mevzularıyla ilgilenmiş, parçadan bütüne varmaya çalışmışlardır. Kimisi şiirin
muhtevasının ne olması gerektiğini tartışmış, kimisi vezin, kimisi lisân
nazariyeleriyle vakit öldürmüştür. Şüphesiz, “muhteva”, “vezin”, “lisan” gibi
unsurlardan bağımsız bir şiir olmaz; bunlar şiirin maddesidir. Ama şiir “şiir”
olmadıktan sonra muhtevasının ne olduğu, hangi vezinle yazıldığı nasıl bir
lisân telâkkisiyle hareket edildiği kimi ilgilendirir?
Yahya
Kemal’e
göre “Türk şiirinin ruhu çekilmiştir” ve ne olduysa bundan sonra olmuş, “lisân
çürümüş, vezin bozulmuş, ahenk çetrefilleşmiştir.” Öyleyse Türk şairi için boş
nazariyelerle zaman harcamak yerine Türk şiirne kaybolan ruhunu iade etmeye
bakmalıdır. Divan ve halk edebiyatımız gücünü o ruhtan almaktaydı. Halbuki
Tanzimat’tan günümüze: “Şair, şiiri ruhunda bulamadığı için, vezinden,
kelimeden çıkarmağa çabalıyor; “Fikrimi anlatmak için kelime bulamıyorum; bu
lisân çok dar!” diyor, kamûsun köşelerinde yeni kelimeler buluyor, bazan da
uyduruyor: “Duyduğum âhenkleri ifâde etmek için bu vezinler çok katı!” diyor, vezni
yumuşatmağa kalkışıyor, âhengi histen çıkaramadığı için vezinlerden çıkarıyor!
Zannediyor ki, bu vezin, yağmuru, o vezin fırtınayı çok güzel ifâde eder.
Hasılı şiir bir zaman sırf maneviyken, şimdi maddileşiyor.” (28)
Yahya Kemal,
Tanzimat’tan sonra genellikle muhteva plânında aranan yeniliğe adeta bir
reaksiyondur; divan şairlerimizin bazı mısra ve beyitlerinde yakaladığı o
harikulâde “DERÛNÎ AHENGİN” bir reaksiyonu... Ruhlarda şiir zevkini uyandırmak
ve “saf şiir”i duyurmak için kendi ifâdesiyle “kuğu nağmesi” gibi bir sesin
peşinde koşmuştur hep. Belki bu “ses” kaygısı yüzünden, Büyük Doğu Mimarı’nın
meâlen ifâde ettiği gibi “şiirinin muhteva tarafını zayıf bırakmıştır.”
İlk bölümde ifâde ettiğimiz gibi Âkif
“söz” derdindedir, Yahya Kemal “ses”... Âkif, bu yönüyle Namık Kemal’le
başlayan ve Tevfik Fikret’le devam eden bir zincirin halkasıdır. Yahya Kemal’in
ise (Tanpınar’ın da ifâde ettiği gibi) bu şairlere olan borcu divan edebiyatına
olan borcunun yanında “hemen hemen bir hiçtir.” Cemil Meriç, “Bu Ülke”sinde,
“dahi hocasını iyi seçendir” der. Bir kefeye Namık Kemal ve Tevfik Fikret’i
koyun, diğerine Bâki ve Nedim’i... Fark anlaşılacaktır...
Fakat unutulmasın: Yahya Kemal’in
“Türk şiirinden çekildiğini” ileri sürdüğü ve kazandırmaya çalıştığı ruh, derûnî
âhenkle sınırlı bir sesten ibarettir. Bize göre Yahya Kemal’in ruhtan
yani “şiirin ruhu”ndan anladığı ve kasdettiği mânâ budur. Halbuki derûnî ahenk
ve his köpürüşü işin “zevk” kısmına girer ve asıl ruh; “kütükle nakışı
birbirine meczeden”, “duygunun düşünceden ve düşüncenin duygudan süzülmesi”
halinde “unsurüstü mânâ”dır. Bunlar ise Yahya Kemal’in zayıf olduğu
noktalar olup, daha sonra Büyük Doğu-İBDA şiirinde tamlığa
kavuşmuşlardır. Üstad’ın kaleminden:
“Yahya Kemal, etrafında kalabalık bir hayranlar zümresi,
Sultanahmet bahçelerinde ve şadırvan karşılarında, herkese yeni bir dil, yeni
bir (estetik), yeni bir nefes hâlinde görünen bir edâyı yaşatıyordu. Şarkı
Yahya Kemal’den dinleyen, onu ilk defa anlamış, bir camie Yahya Kemal’le giren,
onu ilk defa görmüş, tarihi ondan okuyan, onu ilk defa öğrenmiş sanılıyordu.
Yahya Kemal cemiyetlerinde, böyle bir telkin ve sihir kabiliyetini yaşatıyordu.
Fakat ne bir fikir, ne bir (sentez), ne bir (sistem)... İstanbul’un en iyi
konuşanlarından biri farzedilen bir sanatkârın, sanat davası üzerinde,
hikâyeden, nükteden, (paradoks)dan gayri bildirecek tek kelimesi olmamasına ne
buyrulur?
Yahya Kemal şiirde, birinci unsur olan ruh ve fikirde
değil, fakat ikinci unsur olan zevkte bir erginliktir.
Uzun yıllar içinde yuğrulduğu
Paris’te, zevkini ferdi ve millî şartların örsünde döve döve inceltmiş, sonra
vatanına dönmüş ve bütün mazi ile hali başka türlü görmeğe ve göstermeğe
başlamıştır. Batıyla Doğu arasındaki dünya çarpışmasından, yavaş yavaş
kandilleri sönmeye başlayan Şark kubbesinin bu acıklı kaderi, genç şairin içini
ürpertilerle doldurmuş, o mahzun ve dilsiz serencamın kahramanı Şark, artık
harap ve revnaksız sebilleri ve saraylarıyla, kalyonları ve akıncılarıyla,
bahçeleri ve ziyafetleriyle bu teessür çekmecesini ağzına kadar doldurmuştur.
Yahya Kemal Garbı, (plastik) hadleri içinde kavrayabilmiş
ve bu kavrayışla da, Şarkı, yine (plastik) hadler içinde yaşanmaya ve yaşatmaya
başlamıştır.
Onun içindir ki, şiiri yine eşya ve
hâdiseleri kavramakta (plastik) hadlerden ileriye varamamış, bir sanat dünyası
bina edememiş, bir şahsiyet temeli atamamış ve büyük hiçliği yakalayacak bir ağ
örememiştir.” (29)
VII-
Eve Dönüş İradesi, Varamayış Tehlikesi
Tanzimat’tan sonra içtimaî ve siyasî hayatla paralel
olarak edebiyatımızın meselelerini de batıya olan hayranlık idare etmiştir. Bu
hayranlık bazen açık, bazen gizli olmakla birlikte, baskın hususiyeti eskiyi
inkâr, yeniyi ise batıda karşılığı olduğu müddetçe benimsemektir. İslâmcı şair Mehmet
Âkif bile eskiden kaçış yollarını aramış ve Fuzulî, Bakî, Şeyh Galib, Nefî,
Nâbi, Nedim, Şeyhülislâm Yahya gibi ustalar eliyle medeniyetimize mührünü vuran
divan şiirine, bir manzumesinde “Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarap” diye
acımasızca saldırmıştır.
Âkif’in “eski şiirimizi bir oyun olmaktan
kurtaran ve hayatiyet kazandıran tasavvufla ise arası hiç hoş değildir.” (30)
O, ilhamını “doğrudan doğruya Kur’ân’dan almak” istediği için, 1300 yıl boyunca
yetişen büyük müçtehid ve mücedditlerin en titiz şeriat hassasiyetiyle
örgüleştirdiği birikimin üzerinden atlayarak ve adeta onları yok sayarak “ana
kaynaktan” feyzlenebileceğini sanır. Tabiî her meseleyi yeni baştan yorumlamaya
gücü yetmeyeceği için, (yahut samimiyetinden dolayı böyle bir edebsizliğe
cesaret edemediğinden), müsbet ilimlere sığınmış, batının büyük mesafeler
katettiği bu alanda, asıl müslümanların ilerlemesi gerektiğini, İslâm’ın bilim
ve teknolojiye büyük önem verdiğini, zaman içinde hurafelere gömülen
müslümanların bunu anlamadığını, hurafelerden, miskinlikten, cehaletten arındırılır
ve “kaynağa” dönerlerse yeniden kalkınacaklarını, dünyanın en ileri milleti
olacaklarını ileri sürmekle yetinmiştir.
Tekrarlayalım: O dönemde
meselelerimizi batıya olan hayranlık idare ediyor, kavramlar, batıda karşılığı
olduğu müddetçe ehemmiyet arzediyordu.
O dönemin fikrî akımlarını belirten
malûm bir şema vardır: a-Garbçılar b-Türkçüler c-İslâmcılar. Bunların batı
karşısında takındığı tavır, birbirinden zannedildiği kadar uzak değildir. Adı
üzerinde “Garbçılar”ın ne olduğu malûm zaten. Posa Türkçülüğü’nün ideoloğu Ziya
Gökalp ise klişe hâlinde sunduğu “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”
formulüyle, muasırlıktan batıyı anladığını göstermiş ve içindeki aşağılık
kompleksini sergilemiştir. Ona göre hars (kültür) milli, medeniyet ise
beynelmineldir. “Türk milletinden, İslâm ümmetinden, Batı medeniyetinden”
olduğunu iddia eden bu sahte ideolog, böylece bilerek veya bilmeyerek,
BEYNELMİLEL KABUL ETTİĞİ MEDENİYETİN, ADIYLA SANIYLA BATI MEDENİYETİ OLDUĞUNU
İFADE ETMİŞTİR.
O yıllarda İslâmcılık fikrinin önderi
kabul edilen Mehmet Âkif’in de, siyasî tavırlarını “tek dişi kalmış
canavar” diye vasıflandırdığı batı medeniyetinin teknolojik gelişimleri
karşısında daha vakur bir eda taşımadığını hatırlatalım. Berlin’in ışıklı
caddeleri, onun da başını döndürmüş ve şarkın harabelerle dolu olmasını batılı
gibi çalışkan olmayışımıza bağlamıştır.
“Mehmed Âkif ve onun gibi
düşünenlerin hatası, ilmi ve teknolojiyi, Batı’nın sosyal, kültürel ve ekonomik
gelişiminin dışında bir süreç olarak görmeleri, ilerlemeyi sırf çalışkanlığa ve
benzeri motiflere bağlamalarıdır. (...) Âkif’i hakiki bir müslüman olduğu için
savunmak yerine, müsbet ilimler hakkındaki fikirlerin arkasına sığınarak öne
sürmek hayli düşündürücü bir tavırdır. Aslında müsbet ilimler hakkındaki
fikirleri Âkif’in en zayıf tarafıdır. O ve çağdaşları, şüphesiz, ilerlemenin dinamiklerini pek
bilmiyorlardı ve farkında olmadan pozitivizmin kollarına atılmışlardı.” (31)
O dönemde batı karşısında komplekse
kapılmayan, batının ideolojik hakimiyet alanının dışına çıkabilen, şarklı
olmaktan utanmayan, yıllarca içinde yaşadığı batıya vedâ edip, kendi öz kültür
ve medeniyetine dönebilen tek edebiyatçımız Yahya Kemal’dir. Tanpınar’ın
ifâdesiyle: “O kaçış kapıları arayan insan değil, EVE DÖNEN ADAMDIR.” (32)
Bir şiirinde: “Bir gün veda edip o
diyarın hayatına / Döndüm bütün bütün vatanın kâinatına” diyen Yahya Kemal,
“veda ettiği diyarı” MEKTEB olarak görür ve o mektebe giden her Türkün duygu,
düşünce ve ruh olarak, hiç bozulmadan memlekete dönmesi gerektiğine inanır ve
bunu “MEKTEBTEN MEMLEKETE” diye formüllendirir. Tanpınar’dan okuyalım: “Avrupa
ile kültür alış verişimiz başladığı andan itibaren hiç kimse o kadar şey borçlu
olduğumuz (ya Garbın Şarka olan borcu? H.Y.) garb âleminin karşısında Yahya
Kemal kadar tam bir eşitlik içinde konuşmağa muvaffak olmamıştır.” (33)
Yahya Kemal, meselâ
(Şekspir)in Fuzulî’den, Dante’nin Mevlana’dan, (Mikelanj)ın Sinan’dan daha
büyük ve önemli olmadığını biliyor, Fransız sembolistlerinin şiire katkıları
kadar, sebk-i hindi tarzını divan edebiyatına sokan Şeyh Galib’le de
ilgileniyordu. (Yabancı bir ideolojiyi kemalizm teknesinde pişirerek güya
millîleştirmeye (!) çalışan Attila İlhan gibilerin onlarca yıl sonra benzer
tesbitlere ulaştıklarını ve günah çıkarttıklarını (!) düşünürsek, Yahya Kemal’in
1920’li yıllardaki bu tavrının önemini daha iyi anlarız.)
O, terkedilen ve yok sayılan Osmanlı
medeniyetinin güzelliklerini görüyor ve onları sahiblenmekten sakınmıyordu. Yahya
Kemal’i önemli kılan başlıca hususlardan birisidir bu... Lakin o, Büyük
Doğu Mimarı’nın mealen ifâde ettiği gibi, “ulvî hakikatlerin yalnızca
yaldızlı kısmını görebilen” şairimizdir.
VIII-
Ancak Öze Dönerek “Eve Dönmek”
Âkif, nasıl “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı / Asrın
idrakine söyletmeliyiz İslâmı” mısralarıyla, bilerek veya bilmeyerek,
kendisinden sonra türeyen mezhepsiz ve reformist haşeratın yolunu (açmasa bile)
kolaylaştırdıysa; Yahya Kemal de 1920’lerde ortaya attığı “Türk
müslümanlığı” tabiri ile bir başka sapıklığa çanak tutmuştur.
Yahya Kemal, Âkif’in
aksine, İslâm’ın ana kaynaklarıyla değil, Osmanlı toplumundaki tezahürleriyle
ilgilenmiş, müslümanlığı şiirimizde, mimarimizde, Itrî’nin tekbirinde,
“İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’nin” hâlet-i ruhiyesinde aramıştır. O, buna
“içtimaî realite” der.
Mehmed Âkif ve arkadaşlarına göre bu
“içtimaî realite” denilen şey, aslında “hurafe yığınıdır” ve gerçek İslâm’ı
bulmak için bunlardan sıyrılmamız gerekir. “Bir Rüyada Gördüğümüz Eyüp
yazısının çıktığı günlerde, Ahmed Naim (o devrin İslâmcılarından... H.Y.) bu
yazısından bahisle, Yahya Kemal’i islâmî efsaneler üzerine kurulmuş bir
din olarak göstermekle suçlar ve cemiyette ölülere ibadet, mezarlara muhabbet,
ölmüş insanları falan yahut filan semtte hazır ve nazır zannetmek gibi
itikatlara” yer olmadığını söyler. Ahmed Naim’in bu sözlerine sert bir şekilde
cevap veren Yahya Kemal, “milletlerin dinleri kendi yaratılışlarına
uygun olarak benimsediklerini, başka türlü almalarına da zaten imkân olmadığını
söyledikten sonra, Türklerin de İslâmiyeti kendi mizaçlarına göre kabul ettiklerini
ve onun uğruna yalnız bu sebeble öldüklerini iddia eder.” (34)
İşte Büyük Doğu-İBDA’nın önem ve
inceliğine birkez daha şahid olunacak bir bahis... İslâm, zaman ve mekan
üstüdür; o hiçbir içtimaî realiteye göre eğilip bükülemez; hiçbir kavmin, hiçbir
insanın keyfine göre değiştirilemez. Bilakis, “içtimaî realiteler” kavim ve
şahıslar ona göre şekillenecek, kendilerini ona nisbet değştireceklerdir.
MUTLAK HAKİKAT olan İslâm, bütün insan ve toplum meselelerinin kendisine nisbet
çözüme ve izaha kavuşacağı biricik “kurtuluş yolu”dur.
İslâm pazarlık kabul etmez. Yahya
Kemal’in ileri sürdüğü “Türk milletinin inandığı İslâmiyet’e inanmak” gibi
laflar dini edep dairesinin dışındadır. Bir müslümana düşen mükellefiyet,
İslâm’ın hakikatı neyse ona imân etmektir.
Âkif, ve arkadaşları İslâm’ın
asliyetine dönme arzularıyla elbette takdire değer bir tavır içindeler. Lâkin
büyük âlim ve veliler eliyle nakışlandırılmış 1300 yıllık birikimi ve ruhunu
İslâm’dan alan bir medeniyetin tecrübelerini atlayarak, kuru akılla vasıtasız
olarak ana kaynağa yönelmek, İslâm asliyetini bulma adına dine vurulan bir
darbedir. Büyük Doğu-İBDA’nın ciltler boyu ifâdecisi olduğu üzere, şeriat,
Kur’ân’ı, hadis, icma ve kıyas olarak, bir bütündür. Kısacası, Âkif’in İslâm’ın
asliyetini bulma iddiasıyla tuttuğu yol sağlıklı değildir.
Yahya Kemal’in ise her
kültür ve medeniyetin kendisine has bir dokusu olduğu, her milletin tarihî ve
coğrafî şartlarına göre hayata bir yorum getirdiği iddiası sosyolojik bir
gerçektir. Türk’ün gerçek tarihini 1071’den başlatan, İstanbul’un fethiyle
(Anadoluyla birlikte başlayan) tekevvününün kemale erdiğini ileri süren Yahya
Kemal, ittihad fikrine inanmış birisi olarak milletinin hayat
tecrübelerine, tarih içinde ortaya koyduğu güzelliklere sahib çıkılması ve bunların
zamanın şartlarını dikkate alarak yeni bir yorumla yaşatılması gerektiğini
müdafaa etmiş, şiiriyle bunu misallendirmiştir de... Lakin bu işi yaparken
ölçümüz İslâm olmalı; bir eser, bir gelenek, bir fikir, bir iş, bir oluş,
İslâm’a uygunluğu nisbetinde benimsenip takdir edilmeli... İçtimaî realiteye
göre bir İslâm değil, İslâm’a nisbetle şekillenecek bir “içtimaî realite”.. Yahya
Kemal’in böyle bir kaygısı olmamış, ÖLÇÜ derdinden azade yaşamış ve “Türk
Müslümanlığı” gibi saçma ifâdelerle birikimini heba etmiştir. Bugün, bilhassa
rejim tarafından kullanılan bu “Türk Müslümanlığı” tâbiriyle İslâmcı
mücadelenin önü kesilmeye ve zihinler bulandırılmaya çalışılmakta, hatta yine
bu tabirler alevîliğe ve bektaşîliğe itibar kazandırmaya uğraşılmaktadır.
Aslında Âkif’in de, Yahya Kemal’in
de anlaması gerekip de anlayamadığı, yıllar sonra Büyük Doğu-İBDA’nın
yaptığıdır: “İslâm’ın saffet ve asliyetinden zerre feda etmeksizin onu yeni
zaman ve mekânlarda eşya ve hadiselere tatbik edebilmek...”
Büyük Doğu-İBDA Anadolu’nun tarihî,
siyasî ve içtimaî şartlarında ortaya çıkmış, tarih muhasebesini bu noktadan
yapmış, doğu ve batıyı bu merkezden hesaba çekmiş ve bunu yaparken “İslâm’ın
saffet ve asliyetinden” zerre feda etmemiş, bilakis ne yaptıysa “İslâm’ın
saffet ve asliyeti” için yapmış biricik dünya görüşüdür.
İslâm “zaman ve mekan üstü biricik
rejimdir.” Zaman ve mekân üstünün yeni zaman ve mekânlarda tecellisi... Suyun
büründüğü kabın şeklini rengini alması gibi... Lakin önemli olan suyun “saffet
ve asliyetine” zerre kadar zarar gelmemesi... Yahya Kemal’in “içtimaî
realite” dediği, suyun büründüğü kabın şeklini ve rengini almasıysa ne âlâ;
zaten Büyük Doğu-İBDA İslâm’ın, (Çağlar üstü Mutlak Fikrin) asliyetinden zerre
feda etmeksizin, Anadolu kabındaki şekil ve rengidir. Ve o kabın muhtevasını
bütün insanlığa teklif etmektedir. Fakat anladığımız kadarıyla Yahya Kemal
için belirleyici olan “içtimaî realite”dir, yani su değil, kap... Asıl kıymeti,
mazrufa değil, zarfa verir. Suyun bulanıp bulanmaması umurunda bile değildir.
Anlaşılacağı gibi, hem Âkif, hem Yahya
Kemal satıhta kalmış, parça doğrularından hareketle üstün idrake yol
bulamamış, tenkid ettiğimiz eksiklik ve yanlışları bir tarafa, o “yokluk”
ortamında herşeye rağmen “sahiciliklerini” koruyabilmiş iki şairimizdir.
IX-
Büyük Doğu Edebiyat Mahkemesi’nin Kararı
“Büyük Doğu Edebiyat Mahkemesi”nin
Âkif ve Yahya Kemal hakkında verdiği TEMYİZİ OLMAYAN hükümlerini
hatırlatarak bahsimizi noktalayalım:
Sanık: Memed Âkif...
“Karar:
İcabı düşünüldü:
Mahkeme hey’eti rey birliğiyle mucip
sebeblerini “vukuf ehli” raporuna istinat ettirerek, Mehmet Âkif’e,
temsil ettiği mücahede ve hamle hedefindeki aslî değer bakımından bir çelenk
vermeğe, fakat çelengin üzerine şu kaydın yazılmasına karar verdi: “Doğru yolun
kifayetsiz mütefekkirine, küçük şairine, fakat hayatiyle büyük feragâtkâr ve
namuskârına Allah rahmet etsin...” (35)
Sanık: Yahya Kemal
“-İcabı düşünüldü:
Yahya Kemal, yaşadığı
devrin bilhassa sanatta baştan başa sathî ve sahte oluşları ve bu oluşların
mukallit ve aşağılık örnekleri arasında, kelimenin bütün mes’uliyetiyle gerçek
bir şairdir. Şu kadar ki, bu gerçekliği, Türkün, cemiyetinden edebiyatına kadar
sarsılan binasında, şiir köşesiyle de olsa, bir temel kuracak büyük terkip ve
cevhere ulaşamamıştır. Bu bakımdan, Yahya Kemal’i en kısa bir ifâde
içinde özleştirebilecek bir cümle aramak lazım gelirse, denebilir ki, O:
“dünyaları kavramakta en ileri (plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına
çekilmiş ve buradan büyük idrake yol bulamamış san’atkâr...”dır. Kendisine,
Tanzimat başından beri benzeri olmayan tek cepheli şairliğine karşılık, defne
dallarından bir çelenk takdim edilmesine, çelengin üstüne de yukardaki kısa
hükmün yazılmasına karar verilmiştir:
“Dünyaları kavramakta en ileri
(plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına çekilmiş ve buradan büyük idrake
yol bulamamış san’atkâr!..” (36)
DİPNOTLAR
1- Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Huzur
Yay., İstanbul 1990, s. 534
2- Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz,
MEB Yay., 2 Basım, 1995, s. 73
3- Yahya Kemal, Rubaîler, İstanbul
Fetih Cemiyeti Yay., 50. Kitabı, 1963, s. 33
4- Ahmed Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal,
Dergah Yay., 3 Basım, 1995, s. 142
5- Cemil Meriç, Kırk Ambar, İletişim
Yay., 2 Basım, 1998, s. 440
6- Necip Fazıl Kısakürek, Dünya Bir
İnkılap Bekliyor, Büyük Doğu Yay., ;stanbul, 1991, s. 12
7- Benedetto Croce, İfade Bilimi ve
Genel Linguistik Olarak Estetik, Remzi Kitabevi, 2 Basım, 1983, s. 239
8- Necip Fazıl Kısakürek, Hesaplaşma,
Büyük Doğu Yay., 2 Basım, 1991, s. 53
9- Yahya Kemal, Edebiyata Dair,
İstanbul Fetih Cemiyeti Yay., 63. Kitabı, 1971, s. 291
10- Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 639
11- Necip Fazıl Kısakürek, Çile,
Büyük Doğu Yay., İstanbul 1994, s. 493
12- Necip Fazıl Kısakürek, Allah
Kulundan Dinlediklerim, Büyük Doğu Yay., 4 Basım, s. 180
13- Sezai Karakoç, Mehmet Âkif,
Diriliş Yay., 4 Basım, 1979, s. 8-9
14- A.g.e., s. 13
15- Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 298
16- Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz,
s. 132
17- Ahmed Hamdi Tanpınar, Bütün
Şiirleri, Dergah Yay., İstanbul 1994, s. 38
18- Ahmed Haşim, Haz. Yüksel Kenar,
Morpa Kültür Yay., 1992, s. 98
19- Necip Fazıl Kısakürek, Allah
Kulundan Dinlediklerim, s. 182
20- Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler,
Büyük Doğu Yay., 1989, s. 123-124
21- Nureddin Topçu, Mehmet Âkif,
Degah Yay., 2 Basım, 1998, s. 94
22- Nureddin Topçu, Bergson, Dergah
Yay., 2 Basım, 1998, s. 85
23- Nureddin Topçu, Mehmet Âkif, s.
18
24- Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler,
s. 125-126
25- Yahya Kemal, Aziz İstanbul, MEB
Yay., 4. Basım, 1995, s. 123
26- Ahmed Hamdi Tanpınar, Yahya
Kemal, s. 77
27- A.g.e., s. 199
28- Yahya Kemal, Edebiyata Dair, s.
56
29- Necip Fazıl Kısakürek, Allah
Kulundan Dinlediklerim, s. 182-183
30- Beşir Ayvazoğlu, Eve Dönen Adam (Yahya Kemal), Ötüken
Yay., 2 Basım, 1996, s. 58
31- A.g.e., s. 59-60
32- A. Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal,
s. 52
33- A.g.e., s. 49
34- Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 44
35- Necip Fazıl Kısakürek, Edebiyat
Mahkemeleri, Büyük Doğu Yay., 1997, s. 62
36- A.g.e., s. 50
Akademya'ya Doğru Arşiv Yazıları (2001-2005)