Şiirde İki “Yeni”
Hastalık
Hakan Yaman
Günlük konuşma dilinin ucuzluğuna sığınarak “içinden
geldiği gibi yazmak” şeklindeki hastalık bizim semtimize ayak basamaz. Şu
satırlara dikkat:
“...hepimiz biliriz ki, insanın kalemine her zaman “iyi
gelmez”. Kaleme iyi gelmesi için, “nasıl geliyorsa” ile yetinmemek lazım.
Şiirde yazmak demek, her kelimeyi, her kıt’ayı tartmak, hepsi hakkında hüküm
vermek demektir; şairin kulağı kirişte olmalı, sese, mânâya, kelimelerin
yerlerine dikkat etmeli.
...bir adamın şair olup olmadığı, içindeki şarkıyı yüksek
sesle sölediği zaman belli olur; ama bilirsiniz ki, duymak başka, duyduğunu
ifade etmek başkadır... Yüksek sesle şarkı söylemek için insanın sesi olmalı,
kulağı olmalı, şarkı söylemesini bilmeli. Kendi kendimize şarkı söylediğimiz
zaman sesimiz olmasa da, yanlış da söylesek beğenebiliriz; ama başkaları için
mühim olan, şairin içindeki ses değildir. Okuyucu şairin içinde değil ki! Şair
yanlış söylerse, söylediği de yanlış duyulur.”
(1)
Cumhuriyet döneminde yaygınlaşan ve teşvik gören “içinden
geldiği gibi yazma” mikrobunun öncülüğünü “Birinci Yeni” diye vasıflandırılan
Garip hareketi yapmıştır. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday
etrafında gelişen bu hareket, Türk şiirini “mide gurultusuna” dönüştüren en
zehirli virüsü barındırır içinde. Vezinsiz şiirin yaygınlaşmasında payı olan
Nazım Hikmet’te, hiç olmazsa ideolocyasını en güzel şekilde ifâde etme
arzusundan doğan bir kaygı vardı. Orhan Veli ve arkadaşlarının anlayışı ise
şiir adına zerre kadar kaygı gütmeyen tuhaflıklardan ibaret... Şiiri âhenk,
vezin ve kâfiye dışında arayan, teşbihe ve istiareye yer vermeyen, şiir dilini
reddeden ve kendi ifâdeleriyle “şairânenin” aleyhinde olan, kısacası bütün şiir
geleneklerinden uzaklaşan ve Nasreddin Hoca’nın leyleği gibi bir şiir (!) tarif
eden bu “garip” akımı, zamanla kendisini çürütmüş, kendi kurallarını kendileri
çiğnemişlerdir. Ama saçtıkları pislik bir kere yayılmış ve onlar sayesinde
binlerce şair (!) türemiştir. Büyük Doğu Mimarı konuşsun: “Bir iç dünyası
olan, şiirin üstün ölçü dokumasına eli yatan, fakat ruhî ve bediî delâleti
yüzünden nizamın sırrını anlayamayan, buna rağmen cazip tuhaflılıklar beceren
Orhan Veli’den sonra bu anonim şirket, birleşik sermaye olarak hemen iflâs
etti; hisse senetleri de kapanın elinde kaldı, enflâsyon paralarına döndü,
çoluk çocuğun ceplerini doldurdu ve mekteb kaçaklarına şairlik beratı hizmetini
gördü. Bir iflâs ki, keyfiyet mânâsıyla (bir)in sıfıra inmesine karşılık, pay
binbire çıkıyor ve yokluk çokluk oluyor.” (2)
İşte Orhan Veli’nin “Zilli Şiir” başlığı ile yumurtladığı
karalamalardan birisi:
“Biz memurlar
Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,
Biz bizeyiz caddelerde
Böyle yazmış yazımızı ulu Tanrı;
Ya paydos zilini bekleriz,
Ya aybaşını.”
Hiç utanılmadan şiir diye neşredilen yukarıdaki
paçavradan anlaşılacaktır ki, “birinci yeni” yaptıklarından ziyade
yıktıklarıyla, bozduklarıyla üzerinde durulması gereken bir akımdır.
**
Aynı yıllarda Garip hareketinin az veya çok tesiri
altında kalmakla birlikte, kendilerince bağımsız bir yol izleyen bazı şairler
vardır. Orhan Veli benzeri basit bir anlatımla Anadolu’ya ve köye yönelen Cahit
Külebi; hemen her mevzuda birşeyler karalamaya çabalayan ve böylece istidadını
keyfiyette yoğunlaştırmak yerine kemmiyete dağıtan, son olarak yakalandığı “arı
dil” hastalığı ile büsbütün biten Fazıl Hüsnü Dağlarca; çok geniş bir edebiyat
kültürü olan ve bu genişlemesine kültürün sentezinden orijinal bir şiir
çıkarmaya gayret eden, ama istidadı bu kültürü kucaklayacak çapta olmayan
Behçet Necatigil v.s... Necatigil, dilin ifâde imkânlarının bolluğunu
göstermesine ve şiir geleneklerinden faydalanmasına rağmen sanatını ekol hâline
getirememiş ve diğerleri gibi antolojilerde yer alan herhangi bir isimden
ibaret kalmıştır.
Ama artık Türk şiiri, dönüşü çok zor bir viraja girmiş ve
önüne gelenin şiir (!) yazdığı, sonu uçurum bir yolun kapıları açılmıştır bir
kere... Vücud paramparça olduktan sonra (onun nasıl tekrar adam edileceği bile
değil) hangi organların ve uzuvların kurtarılması veya büsbütün yokedilmesi tartışmasına
dökülmüştür iş.
“İkinci Yeni” denilen akım bu yıllarda tüylenmeye başlar.
Bu, “içinden geldiği gibi yazma” ucuzluğunun zıddı gibi görünen bir başka
ucuzluktur ve bizce mânâsı şudur: “İçinden gelMEdiği gibi yazmak...”
Bu “ikinci yeni” yaftası aradan yıllar geçtikten sonra
bir “eleştirmen” tarafından takılır. Yani Orhan Veli grubu gibi bir araya gelip
ortak bir şiir anlayışı belirlenmiş değil; bir dönem ortaya çıkan, kimisi çok
farklı topluluklardan gelme şairlerin arasındaki benzerlikler öne sürülerek
ortak bir isimlendirme sözkonusu... Öyle ki, bazıları tarafından bu akımın
öncülerinden gösterilmek istenen (Atilla İlhan gibi) kimi şairler buna sert
tepki göstermişler ve “ikinci yeni” ile ilgileri olmadığını savunmuşlardır.
60’lı yıllarda yaşanan bu şemalaştırma kaosunun üzerinden yıllar geçmesine
rağmen Atilla İlhan’ın “toplumsal gerçekçi şiir” adına “ikinci yeni”ye
saldırılarının devam ettiğini hatırlatalım.
“İkinci Yeni Olayı” adlı kitabında bu akımı “toplumsal
sorunlardan kaçmakla” itham eden Asım Bezirci gibi birçok sosyalist münekkid de
korkaklık ve sorumsuzlukla suçlamıştır bu şairleri. Halbuki asıl üzerinde
durulması gereken, aralarında Cemal Süreyya gibi solcuların da bulunduğu bu
“ikinci yeni”nin herşeyden önce bir tepki hareketi oluşu... “Birinci Yeni”
dedikleri, şiiri edebî sanatların dışında arayan akımın cıvıklığına,
müşahhaslığına ve yaygınlığına ters tarafından bir tepki...
Belli başlı öncüleri Edip Cansever, Cemal Süreyya, Turgut
Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan, Sezai Karakoç gibi isimler olup, sonraki yıllarda
Cahid Zarifoğlu ve benzerleri de “tarz”ın tanınmış imzaları arasına
katılmıştır.
Ne kadar “anlaşılmaz” olursa o nisbette kıymet
devşireceğini vehmeden ve gittikçe “zor anlaşılır”dan “mânâsız”a doğru
sürüklenen bu akımın sayıklamalarına Edip Cansever’den bir misâl:
“Beni seviyorsanız dikkat! Köşe başındaki camcıya sorun
O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır
Günaydın!
Sabahlarınız gibidir beni sevmek, horozun renkleri
gibidir
Beni sevdiniz mi yangındır artık parmaklarınız.”
“İkinci Yeni”nin öncülerinden ve en büyük usta(!)larından
sayılan Edip Cansever’in yukarıdaki tuhaflıkları bir sayıklamanın ilerisinde,
tımarhane duvarına yazılan saçmalık numûnesi kabul edilebilir. Orijinallik uğruna
saçmalık yapmak ve derinliği maskaralıkta aramak komik birşey olsa da, bunu
yapanların “usta şair” kabul edilmesi ne tiksindirici bir hezeyan?..
Büyük Doğu Mimarı’nın 1939 yılında yazdığı “Kolay Cümle”
başlıklı bir çerçevesi, cümlelerdeki basitlik, derinlik ifâdecisi çetrefillik
ve derinlik özentisindeki “illetli kafanın deprenişi” arasında mevcut olan fark
uçurumlarını göstermesinin yanında, bahsini ettiğimiz şiir hareketlerine de
ışık tutabilir:
“Bir Fransız papazının (Poesie pure-Saf şiir) isimli kitabı
vaktiyle bütün dünyada bir sanat hadisesi kabul edilmişti. Bu kitabın ilk
sayfasını açalım. Kâinatı tek cümleye hapsetmiş bir vecize kadar güzel bir söze
rastgeliriz:
“Dümdüz, çırılçıplak, apaydınlık bir vuzuhla konuşan
insanlara dikkat ettim. Her defasında karşımda bir aptal vardı.”
Akıl hastalarına dair bir kitapta da, bir delinin
ağzından çıkmış şöyle bir sümle gördüm:
“Mavi hattın üstündeki sebep”
Papazın sevdiği girift cümle acaba bu muydu?
İçi hayat dolu bir cümleyle, illetli bir kafanın deprenişi
arasındaki fark inceliğini sezmek, o kadar zor olmasa gerek...
BİR ODADA IŞIKLARI KISTIKÇA MESAFELER EBEDİLEŞİR, IŞIK
BÜSBÜTÜN SÖNDÜRÜLÜNCE MESAFE KALMAMIŞTIR; AYNI FARK...”
(13)
“Dümdüz, çırılçıplak” konuşan “Birinci
Yeni” ve slogandan ibaret kalan “toplumcu gerçekçilerle”, onların karşısında
saf tutan ve mısraları bir delinin “mavi hattın üstündeki sebeb” cümlesinden
daha sağlıklı olmayan “İkinci Yeni”nin gerçekte NE oldukları yukarıdaki
iktibastan süzülebilir.
**
Tıpkı felsefenin “birbirinin yanlışını çıkarma sanatı”
oluşu gibi, Cumhuriyet dönemi edebiyat akımları da, ancak karşılarındakinin
zaafını işaretlemekten ibaret kalmıştır. “İçinden geldiği gibi” yazan birinci
yeniye mukabil; “içinden gelMEdiği gibi yazan” ikinci yeni tarzı da bizim şiir
semtine ayak basmayacaktır. Duyguyu ve heyecanı bir yana bırakıp, derin ve
mücerred şiir yazmayı bir takım anlamsız saçmalıkları sıralamak sanan ve kendi
söylediklerinin (olmayan) mânâsını pek tabiî olarak kendileri de bilmeyen bu
şair taslaklarının sayıklamalarında, ritim ve estetik gibi sanata can verici
damarlar tıkanıktır. Diğerlerinde hiç olmazsa günlük konuşma dilinin alışılmış
akıcılığı vardı.
Her kıymete sahtesinin musallat oluşunu bildiğimize göre,
şairlik özentisiyle yola çıkan ve sanattaki yeteneksizliklerini gizlemek için
“derinliğin” arkasına sığınan, estetik zevkten pay almadan “nasılsa bir mânâsı
vardır” anlayışıyla bazı kelimeleri sıralayan ve “şiir” diye takdim edenleri
ciddiye almıyoruz. Estetiğin ruha nisbetle ele alınması gereken bir zaruret oluşunu
ve onu anlamada “akıl ve mantığın pek az”, bedahet hissinin ise fazlasıyla rolü
bulunduğunu hatırlayıp, imânın da herşeyden önce bedahet oluşunu göz önüne
alırsak, “doğrunun zerafet ambalajı” olan estetikten mahrumluğun manzarasını
büyük bir ürpertiyle farkederiz. Yani estetik ve ritimden kopuşun ruhlarda ne
büyük bir gedik açtığı ve kalb zaafını işaretlediği ortada... Bunların yanına
“Allah güzeldir, güzeli sever” ölçüsünü de koyunca, Allah’ı, Allah’ın istediği
gibi sevebilmenin vasıtalarından birisinin de, estetik zevki geliştirmek olduğu
anlaşılır. Tafsilatını İBDA Mimarı’nın “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” isimli
eserinden takib edebilir isteyen...
Bu arada soralım: Büyük Doğu-İbda’nın bütün insanlığı
doyurmaya tâlib sanat pınarı gürül gürül akarken, “islamî” yaftalı onlarca
sanat-edebiyat dergisinde en ağzı açılmadık uydurukça kelimelerle ikinci yeni
şairlerinin taklid edilmesi ve saçmalıkta onlara taş çıkartılmasının sebebi
nedir? “Benzerler benzerşirler” sırrı mı?
Bizim şairimiz hayatın bütününü kucaklayacak, en derin ve
girift maânâlarla, en çetrefil ifâdelerle burun buruna getirecektir okuyucuyu.
Ama bunu “nasılsa her kelâm bir mânâya delâlet eder” düşüncesiyle kelimeleri
tombaladan sayı çekercesine sıralayarak ve ritimden koparak değil; okuyucunun şuur
seviyesi yükseldikçe mânâ meyvalarının boy atacağı bir usûlle başaracaktır.
İşte burada okuyucuya önemli bir görev yüklenir ve şiirin ikinci müellifi gibi
olur o... Misâl: Ben şiirimde, “sevdiğim kadının gözbebeklerinde bir nur
gördüğümü ve o nurun beni sonsuza kanatlandırdığını” söylerim; buradan, “gözde
Allah’ın nurunun yuvalandığını” ve kadının, sonsuzluğun sahibi olan Allah’a
ulaşmada bir vasıta olduğunu keşfedebilmek ise okuyucunun şuur seviyesine
kalmıştır.
Bu tür şiirlere muhatab olan idrak, mânâyı kavradıkça
kelimelerin ve mısrâların arasındaki sanatın büyüsünü daha canlı hisseder; mânâ
ile birlikte ritim de yükselir. “Kayan Yıldız Sırrı”nın bütün haşmetiyle
yaptığı ve “ikinci yeni” şairlerinin (belki yapmak isteyip de) yapamadıkları ve
şiiri deli saçmasına dönüştürdükleri ayrılık çizgisi burada başlar. Zaten
fikirde söyleyecek sözü olmayan adam, “Şiir dili”nde gizlenecek mânâyı nereden
bulsun?
Şiirin “yeni” yaftalı intihar yolculuğunu, Yahya Kemal
Beyatlı’nın satırlarıyla noktalayalım:
“Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur,
bir kemik çevresi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş
yavaş lîsânı çürüdü, vezni bozuldu, ahengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir
iskelet kaldı. Senelerdir en usta sanatkarlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz
devirlerinin başlıca fârikasıdır, bir edebiyat ölürse lûgat, vezin, sarf, nahiv
hevesleri ortalığı sarar, edebî nazariyeler kaynaşır, yenilik bir ibtilâ olur,
ŞİİRİN KENDİ ÖLÜR BİNLERCE ŞAİR ÜRER; tıpkı bir naaş, ruhu olduğu zaman bir
vücutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi!” (4)
Dipnotlar:
1-
Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı
–Estetik ve Ahlâk, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1988, s. 213-215
2-
Necib Fazıl Kısakürek, Alllah Kulundan
Dinlediklerim, B.D. Yay., 4.basım, İstanbul 1993, s. 201
3-
Necib Fazıl Kısakürek, Çerçeve 1, B.D Yay.
4.basım, İstanbul 1985, s.188
4-
Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dâir, İstanbul
1971, İstanbul Fetih Cemiyeti’nin 63.kitabı, s. 51
Akademya'ya Doğru Arşiv
Yazıları (2001-2005)