ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Şiirde İki “Yeni” Hastalık
Eklenme: 2011-01-07 | Okunma: 460

 Şiirde İki “Yeni” Hastalık

Hakan Yaman

 

Günlük konuşma dilinin ucuzluğuna sığınarak “içinden geldiği gibi yazmak” şeklindeki hastalık bizim semtimize ayak basamaz. Şu satırlara dikkat:

“...hepimiz biliriz ki, insanın kalemine her zaman “iyi gelmez”. Kaleme iyi gelmesi için, “nasıl geliyorsa” ile yetinmemek lazım. Şiirde yazmak demek, her kelimeyi, her kıt’ayı tartmak, hepsi hakkında hüküm vermek demektir; şairin kulağı kirişte olmalı, sese, mânâya, kelimelerin yerlerine dikkat etmeli.

...bir adamın şair olup olmadığı, içindeki şarkıyı yüksek sesle sölediği zaman belli olur; ama bilirsiniz ki, duymak başka, duyduğunu ifade etmek başkadır... Yüksek sesle şarkı söylemek için insanın sesi olmalı, kulağı olmalı, şarkı söylemesini bilmeli. Kendi kendimize şarkı söylediğimiz zaman sesimiz olmasa da, yanlış da söylesek beğenebiliriz; ama başkaları için mühim olan, şairin içindeki ses değildir. Okuyucu şairin içinde değil ki! Şair yanlış söylerse, söylediği de yanlış duyulur.” (1)

Cumhuriyet döneminde yaygınlaşan ve teşvik gören “içinden geldiği gibi yazma” mikrobunun öncülüğünü “Birinci Yeni” diye vasıflandırılan Garip hareketi yapmıştır. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday etrafında gelişen bu hareket, Türk şiirini “mide gurultusuna” dönüştüren en zehirli virüsü barındırır içinde. Vezinsiz şiirin yaygınlaşmasında payı olan Nazım Hikmet’te, hiç olmazsa ideolocyasını en güzel şekilde ifâde etme arzusundan doğan bir kaygı vardı. Orhan Veli ve arkadaşlarının anlayışı ise şiir adına zerre kadar kaygı gütmeyen tuhaflıklardan ibaret... Şiiri âhenk, vezin ve kâfiye dışında arayan, teşbihe ve istiareye yer vermeyen, şiir dilini reddeden ve kendi ifâdeleriyle “şairânenin” aleyhinde olan, kısacası bütün şiir geleneklerinden uzaklaşan ve Nasreddin Hoca’nın leyleği gibi bir şiir (!) tarif eden bu “garip” akımı, zamanla kendisini çürütmüş, kendi kurallarını kendileri çiğnemişlerdir. Ama saçtıkları pislik bir kere yayılmış ve onlar sayesinde binlerce şair (!) türemiştir. Büyük Doğu Mimarı konuşsun: “Bir iç dünyası olan, şiirin üstün ölçü dokumasına eli yatan, fakat ruhî ve bediî delâleti yüzünden nizamın sırrını anlayamayan, buna rağmen cazip tuhaflılıklar beceren Orhan Veli’den sonra bu anonim şirket, birleşik sermaye olarak hemen iflâs etti; hisse senetleri de kapanın elinde kaldı, enflâsyon paralarına döndü, çoluk çocuğun ceplerini doldurdu ve mekteb kaçaklarına şairlik beratı hizmetini gördü. Bir iflâs ki, keyfiyet mânâsıyla (bir)in sıfıra inmesine karşılık, pay binbire çıkıyor ve yokluk çokluk oluyor.” (2)

İşte Orhan Veli’nin “Zilli Şiir” başlığı ile yumurtladığı karalamalardan birisi:

“Biz memurlar

Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,

Biz bizeyiz caddelerde

Böyle yazmış yazımızı ulu Tanrı;

Ya paydos zilini bekleriz,

Ya aybaşını.”

Hiç utanılmadan şiir diye neşredilen yukarıdaki paçavradan anlaşılacaktır ki, “birinci yeni” yaptıklarından ziyade yıktıklarıyla, bozduklarıyla üzerinde durulması gereken bir akımdır.

**

Aynı yıllarda Garip hareketinin az veya çok tesiri altında kalmakla birlikte, kendilerince bağımsız bir yol izleyen bazı şairler vardır. Orhan Veli benzeri basit bir anlatımla Anadolu’ya ve köye yönelen Cahit Külebi; hemen her mevzuda birşeyler karalamaya çabalayan ve böylece istidadını keyfiyette yoğunlaştırmak yerine kemmiyete dağıtan, son olarak yakalandığı “arı dil” hastalığı ile büsbütün biten Fazıl Hüsnü Dağlarca; çok geniş bir edebiyat kültürü olan ve bu genişlemesine kültürün sentezinden orijinal bir şiir çıkarmaya gayret eden, ama istidadı bu kültürü kucaklayacak çapta olmayan Behçet Necatigil v.s... Necatigil, dilin ifâde imkânlarının bolluğunu göstermesine ve şiir geleneklerinden faydalanmasına rağmen sanatını ekol hâline getirememiş ve diğerleri gibi antolojilerde yer alan herhangi bir isimden ibaret kalmıştır.

Ama artık Türk şiiri, dönüşü çok zor bir viraja girmiş ve önüne gelenin şiir (!) yazdığı, sonu uçurum bir yolun kapıları açılmıştır bir kere... Vücud paramparça olduktan sonra (onun nasıl tekrar adam edileceği bile değil) hangi organların ve uzuvların kurtarılması veya büsbütün yokedilmesi tartışmasına dökülmüştür iş.

“İkinci Yeni” denilen akım bu yıllarda tüylenmeye başlar. Bu, “içinden geldiği gibi yazma” ucuzluğunun zıddı gibi görünen bir başka ucuzluktur ve bizce mânâsı şudur: “İçinden gelMEdiği gibi yazmak...”

Bu “ikinci yeni” yaftası aradan yıllar geçtikten sonra bir “eleştirmen” tarafından takılır. Yani Orhan Veli grubu gibi bir araya gelip ortak bir şiir anlayışı belirlenmiş değil; bir dönem ortaya çıkan, kimisi çok farklı topluluklardan gelme şairlerin arasındaki benzerlikler öne sürülerek ortak bir isimlendirme sözkonusu... Öyle ki, bazıları tarafından bu akımın öncülerinden gösterilmek istenen (Atilla İlhan gibi) kimi şairler buna sert tepki göstermişler ve “ikinci yeni” ile ilgileri olmadığını savunmuşlardır. 60’lı yıllarda yaşanan bu şemalaştırma kaosunun üzerinden yıllar geçmesine rağmen Atilla İlhan’ın “toplumsal gerçekçi şiir” adına “ikinci yeni”ye saldırılarının devam ettiğini hatırlatalım.

“İkinci Yeni Olayı” adlı kitabında bu akımı “toplumsal sorunlardan kaçmakla” itham eden Asım Bezirci gibi birçok sosyalist münekkid de korkaklık ve sorumsuzlukla suçlamıştır bu şairleri. Halbuki asıl üzerinde durulması gereken, aralarında Cemal Süreyya gibi solcuların da bulunduğu bu “ikinci yeni”nin herşeyden önce bir tepki hareketi oluşu... “Birinci Yeni” dedikleri, şiiri edebî sanatların dışında arayan akımın cıvıklığına, müşahhaslığına ve yaygınlığına ters tarafından bir tepki...

Belli başlı öncüleri Edip Cansever, Cemal Süreyya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan, Sezai Karakoç gibi isimler olup, sonraki yıllarda Cahid Zarifoğlu ve benzerleri de “tarz”ın tanınmış imzaları arasına katılmıştır.

Ne kadar “anlaşılmaz” olursa o nisbette kıymet devşireceğini vehmeden ve gittikçe “zor anlaşılır”dan “mânâsız”a doğru sürüklenen bu akımın sayıklamalarına Edip Cansever’den bir misâl:

“Beni seviyorsanız dikkat! Köşe başındaki camcıya sorun

O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla

Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır Günaydın!

Sabahlarınız gibidir beni sevmek, horozun renkleri gibidir

Beni sevdiniz mi yangındır artık parmaklarınız.”

“İkinci Yeni”nin öncülerinden ve en büyük usta(!)larından sayılan Edip Cansever’in yukarıdaki tuhaflıkları bir sayıklamanın ilerisinde, tımarhane duvarına yazılan saçmalık numûnesi kabul edilebilir. Orijinallik uğruna saçmalık yapmak ve derinliği maskaralıkta aramak komik birşey olsa da, bunu yapanların “usta şair” kabul edilmesi ne tiksindirici bir hezeyan?..

Büyük Doğu Mimarı’nın 1939 yılında yazdığı “Kolay Cümle” başlıklı bir çerçevesi, cümlelerdeki basitlik, derinlik ifâdecisi çetrefillik ve derinlik özentisindeki “illetli kafanın deprenişi” arasında mevcut olan fark uçurumlarını göstermesinin yanında, bahsini ettiğimiz şiir hareketlerine de ışık tutabilir:

“Bir Fransız papazının (Poesie pure-Saf şiir) isimli kitabı vaktiyle bütün dünyada bir sanat hadisesi kabul edilmişti. Bu kitabın ilk sayfasını açalım. Kâinatı tek cümleye hapsetmiş bir vecize kadar güzel bir söze rastgeliriz:

“Dümdüz, çırılçıplak, apaydınlık bir vuzuhla konuşan insanlara dikkat ettim. Her defasında karşımda bir aptal vardı.”

Akıl hastalarına dair bir kitapta da, bir delinin ağzından çıkmış şöyle bir sümle gördüm:

“Mavi hattın üstündeki sebep”

Papazın sevdiği girift cümle acaba bu muydu?

İçi hayat dolu bir cümleyle, illetli bir kafanın deprenişi arasındaki fark inceliğini sezmek, o kadar zor olmasa gerek...

BİR ODADA IŞIKLARI KISTIKÇA MESAFELER EBEDİLEŞİR, IŞIK BÜSBÜTÜN SÖNDÜRÜLÜNCE MESAFE KALMAMIŞTIR; AYNI FARK...” (13)

“Dümdüz, çırılçıplak” konuşan “Birinci Yeni” ve slogandan ibaret kalan “toplumcu gerçekçilerle”, onların karşısında saf tutan ve mısraları bir delinin “mavi hattın üstündeki sebeb” cümlesinden daha sağlıklı olmayan “İkinci Yeni”nin gerçekte NE oldukları yukarıdaki iktibastan süzülebilir.

**

Tıpkı felsefenin “birbirinin yanlışını çıkarma sanatı” oluşu gibi, Cumhuriyet dönemi edebiyat akımları da, ancak karşılarındakinin zaafını işaretlemekten ibaret kalmıştır. “İçinden geldiği gibi” yazan birinci yeniye mukabil; “içinden gelMEdiği gibi yazan” ikinci yeni tarzı da bizim şiir semtine ayak basmayacaktır. Duyguyu ve heyecanı bir yana bırakıp, derin ve mücerred şiir yazmayı bir takım anlamsız saçmalıkları sıralamak sanan ve kendi söylediklerinin (olmayan) mânâsını pek tabiî olarak kendileri de bilmeyen bu şair taslaklarının sayıklamalarında, ritim ve estetik gibi sanata can verici damarlar tıkanıktır. Diğerlerinde hiç olmazsa günlük konuşma dilinin alışılmış akıcılığı vardı.

Her kıymete sahtesinin musallat oluşunu bildiğimize göre, şairlik özentisiyle yola çıkan ve sanattaki yeteneksizliklerini gizlemek için “derinliğin” arkasına sığınan, estetik zevkten pay almadan “nasılsa bir mânâsı vardır” anlayışıyla bazı kelimeleri sıralayan ve “şiir” diye takdim edenleri ciddiye almıyoruz. Estetiğin ruha nisbetle ele alınması gereken bir zaruret oluşunu ve onu anlamada “akıl ve mantığın pek az”, bedahet hissinin ise fazlasıyla rolü bulunduğunu hatırlayıp, imânın da herşeyden önce bedahet oluşunu göz önüne alırsak, “doğrunun zerafet ambalajı” olan estetikten mahrumluğun manzarasını büyük bir ürpertiyle farkederiz. Yani estetik ve ritimden kopuşun ruhlarda ne büyük bir gedik açtığı ve kalb zaafını işaretlediği ortada... Bunların yanına “Allah güzeldir, güzeli sever” ölçüsünü de koyunca, Allah’ı, Allah’ın istediği gibi sevebilmenin vasıtalarından birisinin de, estetik zevki geliştirmek olduğu anlaşılır. Tafsilatını İBDA Mimarı’nın “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” isimli eserinden takib edebilir isteyen...

Bu arada soralım: Büyük Doğu-İbda’nın bütün insanlığı doyurmaya tâlib sanat pınarı gürül gürül akarken, “islamî” yaftalı onlarca sanat-edebiyat dergisinde en ağzı açılmadık uydurukça kelimelerle ikinci yeni şairlerinin taklid edilmesi ve saçmalıkta onlara taş çıkartılmasının sebebi nedir? “Benzerler benzerşirler” sırrı mı?

Bizim şairimiz hayatın bütününü kucaklayacak, en derin ve girift maânâlarla, en çetrefil ifâdelerle burun buruna getirecektir okuyucuyu. Ama bunu “nasılsa her kelâm bir mânâya delâlet eder” düşüncesiyle kelimeleri tombaladan sayı çekercesine sıralayarak ve ritimden koparak değil; okuyucunun şuur seviyesi yükseldikçe mânâ meyvalarının boy atacağı bir usûlle başaracaktır. İşte burada okuyucuya önemli bir görev yüklenir ve şiirin ikinci müellifi gibi olur o... Misâl: Ben şiirimde, “sevdiğim kadının gözbebeklerinde bir nur gördüğümü ve o nurun beni sonsuza kanatlandırdığını” söylerim; buradan, “gözde Allah’ın nurunun yuvalandığını” ve kadının, sonsuzluğun sahibi olan Allah’a ulaşmada bir vasıta olduğunu keşfedebilmek ise okuyucunun şuur seviyesine kalmıştır.

Bu tür şiirlere muhatab olan idrak, mânâyı kavradıkça kelimelerin ve mısrâların arasındaki sanatın büyüsünü daha canlı hisseder; mânâ ile birlikte ritim de yükselir. “Kayan Yıldız Sırrı”nın bütün haşmetiyle yaptığı ve “ikinci yeni” şairlerinin (belki yapmak isteyip de) yapamadıkları ve şiiri deli saçmasına dönüştürdükleri ayrılık çizgisi burada başlar. Zaten fikirde söyleyecek sözü olmayan adam, “Şiir dili”nde gizlenecek mânâyı nereden bulsun?

Şiirin “yeni” yaftalı intihar yolculuğunu, Yahya Kemal Beyatlı’nın satırlarıyla noktalayalım:

“Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çevresi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lîsânı çürüdü, vezni bozuldu, ahengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskelet kaldı. Senelerdir en usta sanatkarlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz devirlerinin başlıca fârikasıdır, bir edebiyat ölürse lûgat, vezin, sarf, nahiv hevesleri ortalığı sarar, edebî nazariyeler kaynaşır, yenilik bir ibtilâ olur, ŞİİRİN KENDİ ÖLÜR BİNLERCE ŞAİR ÜRER; tıpkı bir naaş, ruhu olduğu zaman bir vücutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi!” (4)

 

Dipnotlar:

1-    Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1988, s. 213-215

2-    Necib Fazıl Kısakürek, Alllah Kulundan Dinlediklerim, B.D. Yay., 4.basım, İstanbul 1993, s. 201

3-    Necib Fazıl Kısakürek, Çerçeve 1, B.D Yay. 4.basım, İstanbul 1985, s.188

4-    Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dâir, İstanbul 1971, İstanbul Fetih Cemiyeti’nin 63.kitabı, s. 51 

 

 Akademya'ya Doğru Arşiv Yazıları (2001-2005)

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir