ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Baudelaire"e Dair Birkaç Not
Eklenme: 2011-01-07 | Okunma: 788

"Kötülük Çiçekleri"nin Bahçıvanı

Baudelaire'e Dair Birkaç Not

Hakan Yaman

 

-I-

Kanlı hesaplaşmaların, siyasî entrikaların birbirini kovaladığı 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1821 yılında ihtilaller diyarı Paris'te doğan ve "doğrudan 20. yüzyıla seslenen eserleriyle modern uygarlığın şairi olarak ünlenen"(1) bu muztarib zekâ, altı yaşında babasını kaybeder; kısa bir süre sonra çok sevdiği annesi genç bir subayla evlenir. Sartre'a sorarsanız, "Onun ünlü kırılışı bu tarihte başlar işte." Ve Buison'un bir sözü: "çok nazlı, çok ince, benzersiz ve yumuşak bir ruhu vardı, hayatın ilk vuruşuyla kırıldı o." (2)

Annesinin ikinci evliliği dayanılmaz bir acı, telafisi imkansız bir yenilgidir onun için. Sonraki yıllarda en rezil orospularla, frengili kadınlarla düşüp kalkarken bile annesinin şefkatli kollarındaki sıcaklığı özler:

 

"Hatıralar annesi, sevgililer sultanı,

Ey beni yâr, ey tapındığım kadın!

Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,

O canım akşamları elbette hatırlarsın.

Hatıralar annesi, sevgililer sultanı!

....

O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler

Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?

Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler,

Güneşler ki, en derin denizlerde yıkanır.

O yeminler! kokular! sonu gelmez öpüşler!"

 

Ve çocukluğunda bulur gibi olup kaybettiği o "yitik cennetin" peşindedir:

 

"Ne kadar uzaksın ey mis kokulu cennet,

Ey sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer,

Ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet,

Ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler!..

Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet!"

 

Aradığı dünya ile yaşadığı arasındaki farklar onu tezad uçurumlarına yuvarlar, iki yüzlülüğe zorlar. Sartre'ın da belirttiği gibi, "bu yalnız adam büyük bir korku duyar yalnızlıktan, hiç yalnız çıkmaz sokağa, bir yuva, bir aile özlemi içindedir; bu çaba övgücüsü, savunucusu kendini düzenli bir çalışmaya zorlayamayan bir tembeldir; herkesi gezilere çağırır, insanların yer değiştirmesini ister, bilinmeyen ülkelerin düşünü görür, ama Honfleur'a gitmeden önce altı ay kararsızlık geçirir ve yaptığı tek yolculuk uzun bir işkence gibi gelir ona..." (3) Halbuki o değil miydi "Yolculuk" şiirinde;

 

"Ama gerçek yolcular gitmek için giderler

Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik..."

 

diyen?

 

-II-

Baudelaire'de iyi ve kötü, çirkin ve güzel, doğru ve yanlış birleşip tek bir bütün olmuş gibidir. Kendi içine daldıkça bütün dehşetiyle cemiyetin buhranlarını duyar, kalabalıklara karıştıkça iç yalnızlığı büyür; kaçarken bağlanma ihtiyacı duyup, bağlanırken kaçmanın yollarını tasarlar. Ne cehennemi terkedebilir, ne cennetten vazgeçer. "Cehennem başkasıdır." Gözleri melek beklerken, elleri "şeytana övgüler" düzer. Bir şiirinden:

 

"Hem bıçağım hem de yara!

Hem yanağım hem de tokat!

Hem kurbanım hem de cellat

Ezen ve ezilen çarkta."

 

Kendisini "kendi kalbinin vampiri" olarak gören ve böyle olmaktan şeytanî bir zevk alan bu adam her sahici şair gibi ne kadar kendi "ben"inin etrafında yoğunlaşırsa yoğunlaşsın, içinde yaşadığı toplumun hastalıklarını mıknatıs gibi iç âlemine çeker. Bilinmelidir ki, hayatını fabrika gürültüleri ve trafik homurtuları arasında devam ettiren sahici bir şair, çiçeklerden, kuşlardan bahsetse dahi okuyucuya bulunduğu şartları fısıldayabilir. Baudelaire böylesi şairlerdendir işte! Bir şiirinde "şu kahrolası şehrin simsiyah havasından" bahsederken rastgele bir mısra kuruyor değildir. Çünkü o, Büyük Doğu Mimarı'nın ifadesiyle "müsbet ilim keşifleri önünde bütün dayanak ve tahakküm hakkını kaybetmiş va malihulyaya düşmüş bedbin münevverin sesiydi..." (4)

 

-III-

Ruhî dayanaklarını yitirmiş bir toplum... Madde ve ruh dengesinin kaybolduğu her "BEN" ve her cemiyette pek tabiî olarak, o "BEN" ve cemiyetlerin nizâmından aldıkları pay nisbetinde bir kaos yaşanır. Sanatçı bu kaosu bütün dehşetiyle duyar, yaşar. 19. yüzyıl Avrupasının maket şehri Paris'te sanatçı olmanın yolu, bahsi geçen dengesizlikleri yaşamaktan, nizâm adına ne varsa inkâr etmekten, asliyetini zaten kaybetmiş "din, ahlâk, fazilet, düzen" gibi kavramlara kafa tutmak ve bunun ızdırabını en usta şekilde dile getirmekten geçiyordu. İşte Baudelaire ve işte "Kötülük Çiçekleri!.."

"LEŞ" şiirinde iğrenç bir leşe mistik bir eda ile yaklaşan bu cins zeka, basit bir inkârcı olmayıp, Allah'ı dinsizlikte, ahlâkı sapıklıkta, nizâmı başıboşluk ve serserilikte, vecdi afyonda arayan, ölçüleri tepetaklak olmuş bedbaht bir münevverdir.

"LEŞ" şiiri aynı zamanda bohem hayatını idealleştiren bütün sanatçılara aynadır. Baudelaire bu şiirinde, "tatlı bir yaz sabahında, patika yolda gördüğü bir leşi" hatırlar ve onu tasvir eder: "Bu leşin bacakları şehvetli bir kadın gibi havadadır ve koku dolu karnını utanmadan açmıştır. Güneş, kıvamınca pişirmek ister gibi bu pisliğin üstündedir. Bir taraftan sinekler vızıldarken, etlerin döküldüğü parçalar boyunca, koyu bir sıvı halindeki kurtçuklar hücuma geçmiştir." Aynı şiirden:

 

"Ve gök bakıyordu bu nefis iskelete

Onun açılışına, güzel bir çiçek gibi;

Hemen oracıkta düşüp bayılırsınız

Kokusu murdar leşin o kadar ağırdı ki.

....

Bir garib musikisi de vardı bu elemin

Akarsuyla rüzgarın öz musikisi gibi."

 

Bayıltacak kadar iğrenç kokusu olan murdar leşin "temizi ve iyiyi görmeksizin, pislik ve iç bulantısı şehveti içinde çırpınmanın ihtilaç şiirini getiren"(5) bu şaire güzel bir çiçek gibi görünmesi KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ'nden işaret verse gerek. Yaşadığı dünya leş gibi geliyordu. Elemlerin musikisi benliğini kuşatmış ve ayrılmaz bir parçası olmuştu; şiirinin tohumu onların üzerinde filizleniyor, "bir çiçek gibi" serpiliyordu.

 

-IV-

Baudelaire:

"Ünlü ozanlar şiir ülkesinin çiçekli illerini çoktan bölüşmüşlerdi. Kötülük'ten Güzellik'i çıkarmak güç mü güçtü; gene de hoş geldi bana bu durum." (6)

Sabahattin Eyüboğlu:

"Baudelaire'de, eski değerlerini tüketip yeni değerler arayan Avrupa'nın sıkıntıları, doğurma sancıları başlar.(...)

Baudelaire'den sonra kafa duyguların değil, duygular hatta duyular kafanın emrine giriyor. Sanatçı beynini kurcalıyor, zorluyor, deneylere sokuyor."(7)

Nedim Kula:

"Yeryüzünde sürgün yaşayan günlerini yitik bir cennetin arayışı içinde geçiren biri olarak çıkar hep karşımıza. (...)

Bir şair olarak, şiir aracılığıyla, görünmeyen dünyanın gizlerini çözerek dünyayı yaşanılır kılmayı arzular. (...) Ruhu çürüten sıkıntıyla, bedeni kemiren zamanın elinde yenik düşmüş insanı yüceltmek için uğraşır.(...)

İlginç ağaçları, tatlı meyveleriyle enginlerde kaybolmuş, uyuklayan bir ada getirir hep gözlerinin önüne. Sıcak ülkelerin denizlerinde yıkanarak günahlarından arınmayı amaçlar. (...)

Kendisini bu dünyada sürgün hisseden sanatçının yazdığı şiirler bambaşka bir özgürlüğün muştucusudurlar. (...)

Acıyı tanıyarak, acının güzelliğini doğal bir şekilde ilk o yansıtır. Şiirleriyle bilinçaltını ortaya sererek yaşadığı toplumun özgün bir yankısı olur." (8)

Necib Fazıl:

"(Bodler), için için hazırlanmakta olan bir kanser gibi, asrının ve ilerinin buhranını yaftalayabilmiştir: (Splin ve ideal)... (Splin-Spleen) ingilizce bir kelime... "Dacret-hafakan" mânâsına... (İdeal) ise belli; ileriyi, öteyi arama iştiyakı...

O devirde, mücerred ilimler ve müsbet bilgilerde Batının merkez (metropolis)i olan Paris'te, kapkaranlık gökler ve fabrika dumanları altında nereye yol verdiği belirsiz kaldırımlar ve başları dönen çatılar, bu marazî şaire, Batı aydınının ruh ihtilâç ve irtiaşlarını ilham etmekte bir anten vazifesini görmüştür. Onun (Le flâr dü mal-Fenalık Çiçekleri) adlı şiir kitabı, (sosyolojik) gözle, iflâsa giden ve ruhî dengesini kaybetmeye başlayan Batının peşin habercisi mahiyetindedir. Fikirde değil sanatta... Düşünüşte değil sezişte... Keşfettiği ve maddi faidelere memur kıldığı makine (robot)larının ileride tutsağı mevkiine düşecek olan Batı, sanatkârına, henüz ortada hiçbir şey yokken, ruhun yeryüzünden bir güneş gibi çekilmesiyle doğan boşluğu, korku ve dehşet psikolojisi içinde, bir (nostalji-gurbet duygusu) ve (melânkoli-hüzün kabusu) aşılayarak ilham etmiştir. Bu hâl, kaybolmaya yüz tutan bir ruh nizamı ve iman sarsılışının sanatta canhıraş tecellisinden başka birşey değildir ve bu tecelli aynalarının neye alet oldukları hakkında şuur sahibi olmaya ihtiyaçları yoktur. Arı bal yapar, kimyeger hesabı yapmaz." (9)

 

-V-

Salih Mirzabeyoğlu, Baudelaire'i "yarıda kalmış Necib Fazıl" (10) diye niteler. Bu ifadeyi anlamak için O'nun Necib Fazıl'a bakışından pay almak gerekir: "İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam..."

Baudelaire bu ifadenin neresindedir? "İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir  berzahta" kıvranmış, bunun sancısını duymuş, duyurmuş ama oluş ıztırabını son tecride yanaştıramamış, yani cennet ile cehennemi ayıramamış, "hakikatin hakikatinden" habersiz, şeytanın oyuncağı bir münzevi... Şu ifadeler Baudelaire'in:

"Her insanda, her saat, zamandaş iki dilek vardır; biri Allah'a doğru, öteki şeytana doğru.

Allah'a yahut ruhçuluğa sığınış, bir basamak basamak yükselme isteğidir; şeytanınki yahut hayvansılığınki ise bir iniş mutluluğudur."(11)

Baudelaire bu iki dileği birleştirmiş, "iniş ıztırabını" değil de, "iniş mutluluğunu tercih etmiştir. Bir şiirinden:

 

"Ey ölüm, koca kaptan, artık gitmeliyiz!

Ey ölüm! haydi, bizi boğdu bu memleket!..

....

Bu girdap, Cennet veya Cehennem, dalalım

Yeniyi bulmak için Meçhulün dibine!.."

 

Bu adam için "cennet veya cehennem" farketmiyor, sadece meçhulün dibindeki yeniyi merak ediyor ve arzuluyordu. "Spleen" başlıklı şiirlerinden birisinde kendisini "bütün hayranlarından bıkmış bir krala" benzeten ve hüküm sürdüğü yerden memnun olmayan bu şair, buhranlarından, azaplarından sıyrılıp, uzak ülkelere kaçmak ister:

"Hey trenler, vapurlar, beni burdan götürün!.."

Baudelaire'in kaçmak istediği ülke, adını bilmese bile trenlerle, vapurlarla gidilebilecek, bu dünyanın sınırlarına mahpustur. Necib Fazıl ise fizik alemle yetinmez, "baktığı her ufkun öte yanına" hasrettir; çünkü Onun asıl özlediği "ötelerde, ötelerin de ötesinde"dir.

"Çile" şiirinde;

 

"Kaçır beni âhenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta."

 

Diyen Necib Fazıl nerede; "Hey trenler, vapurlar, beni buradan götürün!" mısraının sahibi Baudelaire nerede?..

"Kötülük Çiçekleri"nin şairi, nizamsızlık içinde bir nizam hasretini dile getiriyor ve o nizamın olduğu yeri "Seyahate Davet" şiirinde tasvir ediyordu:

 

"Orda ne varsa nizam,

Şehvet, sükun, ihtişam."

 

Fransız şairin aradığı nizâm kendi nefsine endeksli, mekânla sınırlı, arzularıyla çerçeveli ve fikrî değil, hissî bir nizamdır. Necib Fazıl'ın özlediği ve beklediği "solmaz, pörsümez, eskimez, yıpranmaz, sendelemez" nizâm ise zaman ve mekan üstüdür ve fikrî bir anlayış etrafında her sahada kavgası verilmektedir. Kısacası, yanlış istikametlerde yalpalayan Baudelaire, her hâliyle "yarıda kalmış Necib Fazıl" olmaktan ileriye geçemez. Necib Fazıl'ın şiiri belki onun ancak hayâl edebildiği bir tecrid verimliliğindedir.

"Çile" kitabında "Kötülük Çiçekleri"nden mülhem yazılmış birkaç şiir ve üç beş mısra elbette var. Ama bazı "entel-bilgiç" tiplerin bunlara bakarak Necib Fazıl'ı Baudelaire'in "Türkiye temsilcisi" gibi yansıtması en hafifiyle budalalıktır. Onun Baudelaire alâkası, bir dahinin başka bir cins kafaya duyduğu ilgi dahilinde olup, Andre Gide'in ifadesiyle "zengin değişikliği içinde" diğeriyle "aynı sulardan içmesidir."

"Edebiyatta Etki Üzerine"de Andre Gide'in söyledikleri, hem Necib Fazıl'ın Baudelaire ve Rimbaud gibi şairlere ilgisinin izahı, hem de onların "etki"sinde kalmakla suçlayanların cüceliğini sergiler mahiyettedir:

"Kendi kendini yetiştirmek, yeryüzüne serilip gelişmek, gerçekten kaybolmuş yakınlarımızı bulmak gibidir.(...)

Etkilerden korkan ve onlardan kaçınan kimseler ruhlarının fakirliğini kapalı olarak itiraf etmektedirler. Onlarda keşfedilecek yepyeni hiçbirşey yoktur, çünkü keşiflerine rehberlik edecek hiçbir şeyle suç ortağı olmak istemezler. Onların kendilerine akraba bulmaya pek önem vermemeleri bana öyle geliyor ki, bu akrabalığa layık olmadıklarını bilmemelerindendir.(...)

İşte bunun için, büyük zekâların, etkilerden hiç de korkmadıklarını, tersine, onları var olmak hırsına benzeyen bir nevi hırsla aradıklarını görüyoruz." (12)

 

-VI-

31 Ağustos 1867 yılında kendi mısraı ile "suda balık gibi son uykusuna salan" şair Baudelaire, asıl şöhretine ölümünden sonra kavuşmuştur. "20. yüzyıla gelindiğinde Baudelaire artık geniş çevrelerce 19. yüzyılın en büyük Fransız şairlerinden biri kabul edilmişti. Hayranları, onun bütün Batı Avrupa'da duyarlılık, düşünme ve yazma biçimleri açısından bir devrim yaptığını ve Simgeciliğe kaynak oluşturan estetik kuramının, şiir ve sanat tarihinde bir dönüm noktası olduğunu ileri sürdüler." (13)

Baudelaire'e dair toparlayıcı ve noktalayıcı hükmü, Üstad Necib Fazıl'ın "Esrar" isimli hikayesinden gösterelim:

"-Sen (Bodler)in "Sun'î Cennet" isimli nesir parçalarını okudun mu?

-Okudum.

-Nasıl buldun?

-Bilmeden Allah'ı aramak ihtiyaciyle yolunu şeytana saptırmanın destanı...

-Nasıl bir destan?..

-Sanatkârca olabilir. Fakat hiçbir sanatın yetişemeyeceği İlâhî hakikat önünde sefil..."(14)

 

-VII-

EK: Baudelaire'in "Naci Erdel" imzasıyla tercüme edilen bir şiiri:

 

İNSAN VE DENİZ

Hür adam, denizi seveceksin daima!

Deniz aynandır senin; ruhunu seyredersin.

Onun sonu gelmiyen coşgun dalgalarında

Kalbin de onun gibi uçurumdur derin.

 

Benzerinin koynuna dalmak en büyük zevkin;

Gözlerin, kollarınla sarılırsın ona sen.

Ve kalbin dertlerini bir an unutmak için

Kuvvet alır o vahşi ve yırtıcı seslerden.

 

İkiniz de karanlık görünmek istersiniz;

İnsan! Ölçen olmadı daha derinliğini.

Bilen yok koynundaki servetleri ey deniz!

Saklayın sırrınızı günahlarınız gibi.

 

Ama asırlar asrı işte böyle durmadan

Aranızda bitmeyen, insafsız bir savaş var.

Öyle hoşlanırsınız ölümden ve vurmadan

Ey ayrılmaz kardeşler, ey sonsuz kavgacılar.

 

EK: Baudelaire'in Sabahattin Eyüboğlu tarafından tercüme edilen bir şiiri:

 

İÇE KAPANIŞ

Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;

Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam.

Siyah örtülerle sardı şehri karanlık;

Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

 

Bırak şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,

Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte

Toplasın acı meyvesini nedametin

Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

 

Bak, göğün balkonlarından geçmiş seneler

Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;

Hüzün yükseliyor, güler yüzle sulardan.

 

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi

Ve uzun bir kefen gibi doğruyu saran

Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

 

EK: Baudelaire'in Orhan Veli tarafından tercüme edilen bir şiiri:

 

HORTLAK

Canavar bakışlı ruhlar gibi

Yatağına geleceğim tekrar;

Süzüleceğim yanına kadar

Dört yanım gecenin gölgeleri.

 

Öpecek, öpeceğim esmerim

Seni aydan soğuk öpüşlerle

Nasıl sürünür gibi bir yılan

Çepeçevre, seni öyle seveceğim.

 

Vakta ki soluk bir gün doğacak

Boş bulacaksın yırttığın yeri,

Ki bütün gün soğuk kalacaktır.

 

Hayatın, gençliğin üzerinde

Sevgiyle hükmeder başkaları,

Bense hükmedeceğim dehşetle.

 

DİPNOTLAR

1- Ana Britanica Genel Kültür Ansiklopedisi, Ana Yay., C. 3, s. 451

2- Jean Paul Sartre, Baudelaire, (Tercüme: Bertan Onaran), Payel Yay., 2. Baskı, İstanbul 1997, s. 8

3- A.g.e., s. 7

4- Necib Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yay., 18 Basım, İstanbul 1992, s. 493

5- Necib Fazıl Kısakürek, Babıâli, Büyük Doğu Yay., 4 Basım, İstanbul 1990, s. 10

6- Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, (Tercüme: Sait Maden), Çekirdek Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 330

7- Baudelaire, İçe Kapanış, (Derleyen: Şükran Kurdakul), Ataç Kitabevi Yay., İstanbul 1959, Sabahattin Eyüboğlu'nun önyazısı, s. 7-9

8- Nedim Kula, 19. Asır Fransız Şiiri Üzerine İnceleme, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, s. 55-59

9- Necib Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yay., 4 Basım, İstanbul 1991, s. 86

10- Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık, İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 117

11- Jean-Paul Sartre, a.g.e., s. 22

12- Andre Gide, Seçme Yazılar, (Tercüme: Suut Kemal Yetkin), Milli Eğitim Genç.ve Sp.Bk. Yay., Ankara 1988, s. 26-31

13- Ana Brtitanica, c. 3, s. 453

14- Necib Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, Büyük Doğu Yay., 5 Basım, İstanbul 1992, s. 251

Ayrıca; Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Maden, Ahmet Necdet, Suut Kemal Yetkin, Naci Erdel, S. Eyüboğlu ve Orhan Veli gibi isimlerin Baudelaire'den yaptıkları tercüme şiirlerden faydanılmıştır.

Akademya’ya Doğru Arşivi (2001-2005)

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir