"Kötülük Çiçekleri"nin
Bahçıvanı
Baudelaire'e Dair Birkaç Not
Hakan Yaman
-I-
Kanlı hesaplaşmaların, siyasî
entrikaların birbirini kovaladığı 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1821 yılında
ihtilaller diyarı Paris'te doğan ve "doğrudan 20. yüzyıla seslenen eserleriyle
modern uygarlığın şairi olarak ünlenen"(1) bu muztarib zekâ, altı yaşında
babasını kaybeder; kısa bir süre sonra çok sevdiği annesi genç bir subayla
evlenir. Sartre'a sorarsanız, "Onun ünlü kırılışı bu tarihte başlar
işte." Ve Buison'un bir sözü: "çok nazlı, çok ince, benzersiz ve
yumuşak bir ruhu vardı, hayatın ilk vuruşuyla kırıldı o." (2)
Annesinin ikinci evliliği dayanılmaz
bir acı, telafisi imkansız bir yenilgidir onun için. Sonraki yıllarda en rezil
orospularla, frengili kadınlarla düşüp kalkarken bile annesinin şefkatli
kollarındaki sıcaklığı özler:
"Hatıralar annesi, sevgililer
sultanı,
Ey beni yâr, ey tapındığım kadın!
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O canım akşamları elbette
hatırlarsın.
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı!
....
O yeminler, kokular, sonu gelmez
öpüşler
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak
mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze
güneşler,
Güneşler ki, en derin denizlerde
yıkanır.
O yeminler! kokular! sonu gelmez
öpüşler!"
Ve çocukluğunda bulur gibi olup
kaybettiği o "yitik cennetin" peşindedir:
"Ne kadar uzaksın ey mis kokulu
cennet,
Ey sadece sevincin, aşkın ürperdiği
yer,
Ey her ruhun içinde boğulduğu saf
şehvet,
Ey bir ömür boyunca gönül verilen
şeyler!..
Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu
cennet!"
Aradığı dünya ile yaşadığı arasındaki
farklar onu tezad uçurumlarına yuvarlar, iki yüzlülüğe zorlar. Sartre'ın da
belirttiği gibi, "bu yalnız adam büyük bir korku duyar yalnızlıktan, hiç
yalnız çıkmaz sokağa, bir yuva, bir aile özlemi içindedir; bu çaba övgücüsü,
savunucusu kendini düzenli bir çalışmaya zorlayamayan bir tembeldir; herkesi
gezilere çağırır, insanların yer değiştirmesini ister, bilinmeyen ülkelerin
düşünü görür, ama Honfleur'a gitmeden önce altı ay kararsızlık geçirir ve
yaptığı tek yolculuk uzun bir işkence gibi gelir ona..." (3) Halbuki o
değil miydi "Yolculuk" şiirinde;
"Ama gerçek yolcular gitmek için
giderler
Yürekleri balonlar gibidir,
hafifçecik..."
diyen?
-II-
Baudelaire'de iyi ve kötü, çirkin ve
güzel, doğru ve yanlış birleşip tek bir bütün olmuş gibidir. Kendi içine
daldıkça bütün dehşetiyle cemiyetin buhranlarını duyar, kalabalıklara
karıştıkça iç yalnızlığı büyür; kaçarken bağlanma ihtiyacı duyup, bağlanırken
kaçmanın yollarını tasarlar. Ne cehennemi terkedebilir, ne cennetten vazgeçer.
"Cehennem başkasıdır." Gözleri melek beklerken, elleri "şeytana
övgüler" düzer. Bir şiirinden:
"Hem bıçağım hem de yara!
Hem yanağım hem de tokat!
Hem kurbanım hem de cellat
Ezen ve ezilen çarkta."
Kendisini "kendi kalbinin
vampiri" olarak gören ve böyle olmaktan şeytanî bir zevk alan bu adam her
sahici şair gibi ne kadar kendi "ben"inin etrafında yoğunlaşırsa
yoğunlaşsın, içinde yaşadığı toplumun hastalıklarını mıknatıs gibi iç âlemine
çeker. Bilinmelidir ki, hayatını fabrika gürültüleri ve trafik homurtuları
arasında devam ettiren sahici bir şair, çiçeklerden, kuşlardan bahsetse dahi
okuyucuya bulunduğu şartları fısıldayabilir. Baudelaire böylesi şairlerdendir
işte! Bir şiirinde "şu kahrolası şehrin simsiyah havasından"
bahsederken rastgele bir mısra kuruyor değildir. Çünkü o, Büyük Doğu Mimarı'nın
ifadesiyle "müsbet ilim keşifleri önünde bütün dayanak ve tahakküm hakkını
kaybetmiş va malihulyaya düşmüş bedbin münevverin sesiydi..." (4)
-III-
Ruhî dayanaklarını yitirmiş bir
toplum... Madde ve ruh dengesinin kaybolduğu her "BEN" ve her
cemiyette pek tabiî olarak, o "BEN" ve cemiyetlerin nizâmından
aldıkları pay nisbetinde bir kaos yaşanır. Sanatçı bu kaosu bütün dehşetiyle
duyar, yaşar. 19. yüzyıl Avrupasının maket şehri Paris'te sanatçı olmanın yolu,
bahsi geçen dengesizlikleri yaşamaktan, nizâm adına ne varsa inkâr etmekten,
asliyetini zaten kaybetmiş "din, ahlâk, fazilet, düzen" gibi
kavramlara kafa tutmak ve bunun ızdırabını en usta şekilde dile getirmekten
geçiyordu. İşte Baudelaire ve işte "Kötülük Çiçekleri!.."
"LEŞ" şiirinde iğrenç bir
leşe mistik bir eda ile yaklaşan bu cins zeka, basit bir inkârcı olmayıp,
Allah'ı dinsizlikte, ahlâkı sapıklıkta, nizâmı başıboşluk ve serserilikte,
vecdi afyonda arayan, ölçüleri tepetaklak olmuş bedbaht bir münevverdir.
"LEŞ" şiiri aynı zamanda
bohem hayatını idealleştiren bütün sanatçılara aynadır. Baudelaire bu şiirinde,
"tatlı bir yaz sabahında, patika yolda gördüğü bir leşi" hatırlar ve
onu tasvir eder: "Bu leşin bacakları şehvetli bir kadın gibi havadadır ve
koku dolu karnını utanmadan açmıştır. Güneş, kıvamınca pişirmek ister gibi bu
pisliğin üstündedir. Bir taraftan sinekler vızıldarken, etlerin döküldüğü
parçalar boyunca, koyu bir sıvı halindeki kurtçuklar hücuma geçmiştir."
Aynı şiirden:
"Ve gök bakıyordu bu nefis
iskelete
Onun açılışına, güzel bir çiçek gibi;
Hemen oracıkta düşüp bayılırsınız
Kokusu murdar leşin o kadar ağırdı
ki.
....
Bir garib musikisi de vardı bu elemin
Akarsuyla rüzgarın öz musikisi
gibi."
Bayıltacak kadar iğrenç kokusu olan
murdar leşin "temizi ve iyiyi görmeksizin, pislik ve iç bulantısı şehveti
içinde çırpınmanın ihtilaç şiirini getiren"(5) bu şaire güzel bir çiçek
gibi görünmesi KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ'nden işaret verse gerek. Yaşadığı dünya leş
gibi geliyordu. Elemlerin musikisi benliğini kuşatmış ve ayrılmaz bir parçası
olmuştu; şiirinin tohumu onların üzerinde filizleniyor, "bir çiçek
gibi" serpiliyordu.
-IV-
Baudelaire:
"Ünlü ozanlar şiir ülkesinin
çiçekli illerini çoktan bölüşmüşlerdi. Kötülük'ten Güzellik'i çıkarmak güç mü
güçtü; gene de hoş geldi bana bu durum." (6)
Sabahattin Eyüboğlu:
"Baudelaire'de, eski değerlerini
tüketip yeni değerler arayan Avrupa'nın sıkıntıları, doğurma sancıları
başlar.(...)
Baudelaire'den sonra kafa duyguların
değil, duygular hatta duyular kafanın emrine giriyor. Sanatçı beynini
kurcalıyor, zorluyor, deneylere sokuyor."(7)
Nedim Kula:
"Yeryüzünde sürgün yaşayan
günlerini yitik bir cennetin arayışı içinde geçiren biri olarak çıkar hep
karşımıza. (...)
Bir şair olarak, şiir aracılığıyla,
görünmeyen dünyanın gizlerini çözerek dünyayı yaşanılır kılmayı arzular. (...)
Ruhu çürüten sıkıntıyla, bedeni kemiren zamanın elinde yenik düşmüş insanı
yüceltmek için uğraşır.(...)
İlginç ağaçları, tatlı meyveleriyle
enginlerde kaybolmuş, uyuklayan bir ada getirir hep gözlerinin önüne. Sıcak
ülkelerin denizlerinde yıkanarak günahlarından arınmayı amaçlar. (...)
Kendisini bu dünyada sürgün hisseden
sanatçının yazdığı şiirler bambaşka bir özgürlüğün muştucusudurlar. (...)
Acıyı tanıyarak, acının güzelliğini
doğal bir şekilde ilk o yansıtır. Şiirleriyle bilinçaltını ortaya sererek
yaşadığı toplumun özgün bir yankısı olur." (8)
Necib Fazıl:
"(Bodler), için için
hazırlanmakta olan bir kanser gibi, asrının ve ilerinin buhranını
yaftalayabilmiştir: (Splin ve ideal)... (Splin-Spleen) ingilizce bir kelime...
"Dacret-hafakan" mânâsına... (İdeal) ise belli; ileriyi, öteyi arama
iştiyakı...
O devirde, mücerred ilimler ve müsbet
bilgilerde Batının merkez (metropolis)i olan Paris'te, kapkaranlık gökler ve
fabrika dumanları altında nereye yol verdiği belirsiz kaldırımlar ve başları
dönen çatılar, bu marazî şaire, Batı aydınının ruh ihtilâç ve irtiaşlarını
ilham etmekte bir anten vazifesini görmüştür. Onun (Le flâr dü mal-Fenalık
Çiçekleri) adlı şiir kitabı, (sosyolojik) gözle, iflâsa giden ve ruhî dengesini
kaybetmeye başlayan Batının peşin habercisi mahiyetindedir. Fikirde değil
sanatta... Düşünüşte değil sezişte... Keşfettiği ve maddi faidelere memur
kıldığı makine (robot)larının ileride tutsağı mevkiine düşecek olan Batı,
sanatkârına, henüz ortada hiçbir şey yokken, ruhun yeryüzünden bir güneş gibi
çekilmesiyle doğan boşluğu, korku ve dehşet psikolojisi içinde, bir
(nostalji-gurbet duygusu) ve (melânkoli-hüzün kabusu) aşılayarak ilham
etmiştir. Bu hâl, kaybolmaya yüz tutan bir ruh nizamı ve iman sarsılışının
sanatta canhıraş tecellisinden başka birşey değildir ve bu tecelli aynalarının
neye alet oldukları hakkında şuur sahibi olmaya ihtiyaçları yoktur. Arı bal
yapar, kimyeger hesabı yapmaz." (9)
-V-
Salih Mirzabeyoğlu, Baudelaire'i
"yarıda kalmış Necib Fazıl" (10) diye niteler. Bu ifadeyi anlamak
için O'nun Necib Fazıl'a bakışından pay almak gerekir: "İdeali aramayla
toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını
hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam..."
Baudelaire bu ifadenin neresindedir?
"İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta" kıvranmış, bunun sancısını
duymuş, duyurmuş ama oluş ıztırabını son tecride yanaştıramamış, yani cennet
ile cehennemi ayıramamış, "hakikatin hakikatinden" habersiz, şeytanın
oyuncağı bir münzevi... Şu ifadeler Baudelaire'in:
"Her insanda, her saat, zamandaş
iki dilek vardır; biri Allah'a doğru, öteki şeytana doğru.
Allah'a yahut ruhçuluğa sığınış, bir
basamak basamak yükselme isteğidir; şeytanınki yahut hayvansılığınki ise bir
iniş mutluluğudur."(11)
Baudelaire bu iki dileği
birleştirmiş, "iniş ıztırabını" değil de, "iniş mutluluğunu
tercih etmiştir. Bir şiirinden:
"Ey ölüm, koca kaptan, artık
gitmeliyiz!
Ey ölüm! haydi, bizi boğdu bu
memleket!..
....
Bu girdap, Cennet veya Cehennem,
dalalım
Yeniyi bulmak için Meçhulün
dibine!.."
Bu adam için "cennet veya
cehennem" farketmiyor, sadece meçhulün dibindeki yeniyi merak ediyor ve
arzuluyordu. "Spleen" başlıklı şiirlerinden birisinde kendisini
"bütün hayranlarından bıkmış bir krala" benzeten ve hüküm sürdüğü
yerden memnun olmayan bu şair, buhranlarından, azaplarından sıyrılıp, uzak
ülkelere kaçmak ister:
"Hey trenler, vapurlar, beni
burdan götürün!.."
Baudelaire'in kaçmak istediği ülke,
adını bilmese bile trenlerle, vapurlarla gidilebilecek, bu dünyanın sınırlarına
mahpustur. Necib Fazıl ise fizik alemle yetinmez, "baktığı her ufkun öte
yanına" hasrettir; çünkü Onun asıl özlediği "ötelerde, ötelerin de
ötesinde"dir.
"Çile" şiirinde;
"Kaçır beni âhenk, al beni
birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük
sanatkârlıkta."
Diyen Necib Fazıl nerede; "Hey
trenler, vapurlar, beni buradan götürün!" mısraının sahibi Baudelaire
nerede?..
"Kötülük Çiçekleri"nin
şairi, nizamsızlık içinde bir nizam hasretini dile getiriyor ve o nizamın
olduğu yeri "Seyahate Davet" şiirinde tasvir ediyordu:
"Orda ne varsa nizam,
Şehvet, sükun, ihtişam."
Fransız şairin aradığı nizâm kendi
nefsine endeksli, mekânla sınırlı, arzularıyla çerçeveli ve fikrî değil, hissî
bir nizamdır. Necib Fazıl'ın özlediği ve beklediği "solmaz, pörsümez,
eskimez, yıpranmaz, sendelemez" nizâm ise zaman ve mekan üstüdür ve fikrî
bir anlayış etrafında her sahada kavgası verilmektedir. Kısacası, yanlış
istikametlerde yalpalayan Baudelaire, her hâliyle "yarıda kalmış Necib
Fazıl" olmaktan ileriye geçemez. Necib Fazıl'ın şiiri belki onun ancak
hayâl edebildiği bir tecrid verimliliğindedir.
"Çile" kitabında
"Kötülük Çiçekleri"nden mülhem yazılmış birkaç şiir ve üç beş mısra
elbette var. Ama bazı "entel-bilgiç" tiplerin bunlara bakarak Necib
Fazıl'ı Baudelaire'in "Türkiye temsilcisi" gibi yansıtması en
hafifiyle budalalıktır. Onun Baudelaire alâkası, bir dahinin başka bir cins
kafaya duyduğu ilgi dahilinde olup, Andre Gide'in ifadesiyle "zengin
değişikliği içinde" diğeriyle "aynı sulardan içmesidir."
"Edebiyatta Etki Üzerine"de
Andre Gide'in söyledikleri, hem Necib Fazıl'ın Baudelaire ve Rimbaud gibi
şairlere ilgisinin izahı, hem de onların "etki"sinde kalmakla
suçlayanların cüceliğini sergiler mahiyettedir:
"Kendi kendini yetiştirmek,
yeryüzüne serilip gelişmek, gerçekten kaybolmuş yakınlarımızı bulmak
gibidir.(...)
Etkilerden korkan ve onlardan kaçınan
kimseler ruhlarının fakirliğini kapalı olarak itiraf etmektedirler. Onlarda
keşfedilecek yepyeni hiçbirşey yoktur, çünkü keşiflerine rehberlik edecek
hiçbir şeyle suç ortağı olmak istemezler. Onların kendilerine akraba bulmaya
pek önem vermemeleri bana öyle geliyor ki, bu akrabalığa layık olmadıklarını
bilmemelerindendir.(...)
İşte bunun için, büyük zekâların,
etkilerden hiç de korkmadıklarını, tersine, onları var olmak hırsına benzeyen
bir nevi hırsla aradıklarını görüyoruz." (12)
-VI-
31 Ağustos 1867 yılında kendi mısraı
ile "suda balık gibi son uykusuna salan" şair Baudelaire, asıl
şöhretine ölümünden sonra kavuşmuştur. "20. yüzyıla gelindiğinde
Baudelaire artık geniş çevrelerce 19. yüzyılın en büyük Fransız şairlerinden
biri kabul edilmişti. Hayranları, onun bütün Batı Avrupa'da duyarlılık, düşünme
ve yazma biçimleri açısından bir devrim yaptığını ve Simgeciliğe kaynak
oluşturan estetik kuramının, şiir ve sanat tarihinde bir dönüm noktası olduğunu
ileri sürdüler." (13)
Baudelaire'e dair toparlayıcı ve
noktalayıcı hükmü, Üstad Necib Fazıl'ın "Esrar" isimli hikayesinden
gösterelim:
"-Sen (Bodler)in "Sun'î
Cennet" isimli nesir parçalarını okudun mu?
-Okudum.
-Nasıl buldun?
-Bilmeden Allah'ı aramak ihtiyaciyle
yolunu şeytana saptırmanın destanı...
-Nasıl bir destan?..
-Sanatkârca olabilir. Fakat hiçbir
sanatın yetişemeyeceği İlâhî hakikat önünde sefil..."(14)
-VII-
EK: Baudelaire'in "Naci
Erdel" imzasıyla tercüme edilen bir şiiri:
İNSAN VE DENİZ
Hür adam, denizi seveceksin daima!
Deniz aynandır senin; ruhunu
seyredersin.
Onun sonu gelmiyen coşgun
dalgalarında
Kalbin de onun gibi uçurumdur derin.
Benzerinin koynuna dalmak en büyük
zevkin;
Gözlerin, kollarınla sarılırsın ona
sen.
Ve kalbin dertlerini bir an unutmak
için
Kuvvet alır o vahşi ve yırtıcı
seslerden.
İkiniz de karanlık görünmek
istersiniz;
İnsan! Ölçen olmadı daha derinliğini.
Bilen yok koynundaki servetleri ey
deniz!
Saklayın sırrınızı günahlarınız gibi.
Ama asırlar asrı işte böyle durmadan
Aranızda bitmeyen, insafsız bir savaş
var.
Öyle hoşlanırsınız ölümden ve
vurmadan
Ey ayrılmaz kardeşler, ey sonsuz
kavgacılar.
EK: Baudelaire'in Sabahattin Eyüboğlu
tarafından tercüme edilen bir şiiri:
İÇE KAPANIŞ
Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz
artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam.
Siyah örtülerle sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.
Bırak şehrin iğrenç kalabalığı
gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel
şöyle.
Bak, göğün balkonlarından geçmiş
seneler
Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güler yüzle
sulardan.
Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğruyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.
EK: Baudelaire'in Orhan Veli
tarafından tercüme edilen bir şiiri:
HORTLAK
Canavar bakışlı ruhlar gibi
Yatağına geleceğim tekrar;
Süzüleceğim yanına kadar
Dört yanım gecenin gölgeleri.
Öpecek, öpeceğim esmerim
Seni aydan soğuk öpüşlerle
Nasıl sürünür gibi bir yılan
Çepeçevre, seni öyle seveceğim.
Vakta ki soluk bir gün doğacak
Boş bulacaksın yırttığın yeri,
Ki bütün gün soğuk kalacaktır.
Hayatın, gençliğin üzerinde
Sevgiyle hükmeder başkaları,
Bense hükmedeceğim dehşetle.
DİPNOTLAR
1- Ana Britanica Genel Kültür
Ansiklopedisi, Ana Yay., C. 3, s. 451
2- Jean Paul Sartre, Baudelaire,
(Tercüme: Bertan Onaran), Payel Yay., 2. Baskı, İstanbul 1997, s. 8
3- A.g.e., s. 7
4- Necib Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük
Doğu Yay., 18 Basım, İstanbul 1992, s. 493
5- Necib Fazıl Kısakürek, Babıâli,
Büyük Doğu Yay., 4 Basım, İstanbul 1990, s. 10
6- Baudelaire, Kötülük Çiçekleri,
(Tercüme: Sait Maden), Çekirdek Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 330
7- Baudelaire, İçe Kapanış,
(Derleyen: Şükran Kurdakul), Ataç Kitabevi Yay., İstanbul 1959, Sabahattin
Eyüboğlu'nun önyazısı, s. 7-9
8- Nedim Kula, 19. Asır Fransız Şiiri
Üzerine İnceleme, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, s. 55-59
9- Necib Fazıl Kısakürek, Batı
Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yay., 4 Basım, İstanbul 1991, s. 86
10- Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık, İBDA
Yay., İstanbul 1996, s. 117
11- Jean-Paul Sartre, a.g.e., s. 22
12- Andre Gide, Seçme Yazılar,
(Tercüme: Suut Kemal Yetkin), Milli Eğitim Genç.ve Sp.Bk. Yay., Ankara 1988, s.
26-31
13- Ana Brtitanica, c. 3, s. 453
14- Necib Fazıl Kısakürek,
Hikayelerim, Büyük Doğu Yay., 5 Basım, İstanbul 1992, s. 251
Ayrıca; Cahit Sıtkı Tarancı, Sait
Maden, Ahmet Necdet, Suut Kemal Yetkin, Naci Erdel, S. Eyüboğlu ve Orhan Veli
gibi isimlerin Baudelaire'den yaptıkları tercüme şiirlerden faydanılmıştır.
Akademya’ya Doğru Arşivi (2001-2005)