ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Roman ve Romancılara Dâir Notlar
Eklenme: 2011-01-07 | Okunma: 522

Roman ve Romancılara Dâir Notlar

Hakan Yaman

 

· Roman belki doğrudan birşey öğretmez; zaten romanı ders kitabı gibi görmek saçmalıktır. Bu doğru, şu yanlışa zemin hazırlıyor; “Roman az şey öğretiyor, yüzlerce sayfanın içinde kayda değer sadece birkaç cümle var; dolayısıyla zaman israfı ve haram...”

 

Yüzlerce sayfalık bir romanı önemli cümlelerin altını çizmek için okuyan ve romanı bunun için okunuyor sanan kişiye ne denir? Altı çizilecek cümle bulmak için okuyanlar, gitsin Cenab Şehabettin’in “Tiryaki Sözleri”ni arasın veya atasözü derlemelerinin üzerine kapansın. Hem kolay akılda kalır, hem zaman israfı (!) olmaz.

 

Halbuki roman “icadçı hayat taklididir” ve “ölmeden önce nefsini hesaba çekmeye” muhatab olan insan, zamanın her ân yeni tecellilerle kesintisiz akışı karşısında hayatı roman kalıpları içinde seyredip otopsiye yatırabilir. Üstelik “iç”e ve “dış”a dönük ortaya koyduğu geniş hayat sahnesiyle fikrî eserleri anlamanın motive edicisidir. Roman okuyan birisinin muhatab olduğu fikirleri daha pratik dinamikleştireceği ve onlara varlığın muhtevasından “misâl-suret” biçerken daha az zorlanacağını sanıyoruz. Bu arada okuyandan okuyana fark olduğunu ve gazete havadisi keyfiyetindeyken “roman” markasıyla pazarlanan karalamaları kasdedmediğimizi işaretleyelim.

 

Hem unutulmasın “Karamazof Kardeşler”de ortaya atılan zamana, sonsuzluğa, kadere, v.s. âit birçok muammaya batı tefekkürü hâlâ dişe dokunur bir cevab verebilmiş değildir.

 

Evet, romanın hafif kaldığı ve kapı dışarı edilmeyi hak edeceği bir yer vardır; “artık roman okumuyorum, ilginç bulmuyorum artık onları” diyen batılının ıstırabını dile getirdiği basamağı kasdediyoruz. Ama bu ıstırab bile romanın sahicisine –Tilki Günlüğü- duyulan ihtiyacın tezahürü değil mi?

 

Şunu da belirtmek mecburiyetindeyiz: Dünya edebiyatının ruhî romanla tanışması Tilki Günlüğü ile başlar. Marcel Proust’un açtığı kapıdan içeriye bütün haşmetiyle Tilki Günlüğü girmiştir. Ruhî roman ile psikolojik roman sık sık birbirine karıştırıldı bugüne kadar. Oysa biliyoruz ki, psikoloji ruhun bir şubesidir sadece. Roman ne?.. “İcadçı hayat taklidi”... Peki ya ruhî roman?.. Taklidi “kopya” değil de “temsil” plânında kullanırsak: Ruhî hayatın taklidi... Ruhun isimlerinden birisi de “kelme-i ehem”... Tilki Günlüğü’nde kelimeler...

 

· Balzac ihtirasın romancısıdır. Zweig’in de belirttiği gibi hep güçlü olmak isteyen kahramanlar vardır romanlarında; zenginlik, makam, şöhret, aşk, v.s... Hepsi kendi hayat gayesinin uç noktasında yaşar; kimisi iflah olmaz bir cimri, kimisi kızlarının sevgisiyle, babalık ateşiyle yanıp tutuşan bir divâne... Onun kahramanlarının (her neye ilgi duyuyorlarsa) arzuları doruk noktasındadır. Onların arzularından pay kapmak ve bunları müsbet yönlere kanalize etmek lâzım... Bir davayı sırtlayan ve büyük eserlere imza atanlar heyecansız, miskin, uyuşuk mizaclar değil, dışına renk vermese bile içi içine sığmayan, bulduğu ile yetinmeyen İHTİRASLI yaradılışlardır.

 

·

 

· Balzac’ın “insanlık komedyası” roman formunda bir şiirdir. Malûm sahici anlamıyla “şair her yerde demektir”. Bu komedyanın rejisörü bütün bir 19. yüzyıl Fransa’sını kucaklamış; elbette belgesel cinsinden değil... Köyde, şehirde, kilisede, kumarhanede, antika dükkanlarında, asilzadelerin yanında, yoksulların arasında, kalabalıkta, yalnızlıkta, heryerde Balzac var. Onun yazdığı şiir, sosyolojiden, psikolojiden, iktisattan, tarihten süzülmüş bir “komedya”...

 

·

 

· Balzac’ı anlamak aynı zamanda Marcel Proust’a kadar uzanan (Dostoyevski dahil) bütün romancıları anlamanın ilk adımı olacaktır. “İnsanlık Komedyası”nın muharriri kendisinden önceki bütün roman anlayışlarından hususî bir pay almış ve kendisinden sonra roman yazan herkese (Marcel Proust roman anlayışlarını alt-üst edene kadar) bir tarafından tesir etmiştir. Şu cesur ifâde Balzac’ın: “Benim burjuva romanlarım sizin en acıklı trajedilerinizden daha acıklıdır.”

 

·

 

· Stefan Zweig, biyografi sanatını kronoloji ve kuru kelime yığını olmaktan çıkarıp, ona şiirin büyüsünü ve romanın dinamikliğini kazandıranların başında gelen bir isim. Ama özellikle Tolstoy’u anlatırken “yahudi mizacı” kendisini ele veriyor. Dostoyevski ile Tolstoy’un birbirine düşman olduğunu, Tolstoy’un Dostoyevski’yi kıskandığı imajını uyandırmak için kalemindeki bütün cazibeyi kullanmış. Rus romanının bu iki devinden birisinin (Dostoyevski’nin) arkasına sığınarak, Tolstoy’un ahlâkçı karakterini lekelemek için her fırsatı değerlendirmiş. Büyük Doğu Mimarı yahudiler için demiyor mu; “hak veya batıl, her birliğe düşmandır. Tek gayesi gizli yahudilik hegemonyasını kurabilmek için inanlığı bölmek, ufalamak, çözmek ve çürütmek...” S. Zweig’in damarlarındaki yahudi kanı bir yerden patlak verecekti...

 

Bu yahudi asıllı yazar, özellikle Tolstoy’un son yıllarında iyice belirginleşen metafizik arayışlarından ve ahlâkçı tavırlarından rahatsız; onları lekelemek için en ufak vesileleri bile değerlendiriyor. Yunan mitolojisindeki Antaios gibi Tolstoy da “bütün gücünü topraktan almakta”ymış. Duyularla algılanabilir dünyaya baktığı sürece bir dahi olarak kalmış; ama “metafizik alanında, büyüklüğünü korkunç derecede yitirmiş.” Güya Tolstoy’un iyiliğini istiyor ve sanatına kıymasından yakınıyor. Halbuki görülen, duyulan, bilinen dünya ile yetinen sanat ilkel insanın sanatıdır. İlkel sanatçı yalnızca gördüğünü anlatır, dünya ve hayat gördüğünden ibaretmiş gibi gözüne çarpanları tasvir etmekle yetinir.

 

Tolstoy, yalnızca toprağa dayalı bir sanatın ilkel olduğunun farkındadır. Bu sebeble “metafizik bulutlara” doğru uçmak, yani “ideali aramak” mecburiyetinde hisseder kendisini. Bu aynı zamanda insan olma memuriyetinin gereğidir. Stefan Zweig’i çıldırtan da bu olsa gerek. O, Tolstoy’un batıya sırt çevirmesine tahammül edemediği için, kaba bir Rus olarak kalmasından yanadır. Halbuki göklere çıkardığı Dostoyevski, daha acımasız bir batı düşmanıdır. Yahudi mizacı işte!..

 

Tolstoy, belki metafiziğin semalarında kanatlarını iyi kullanamıyordu, belki oralara havalandığında iyice yaşlanmış ve yıpranmıştı. Ama ne olursa olsun, nihayetinde “ideali aramayla, toprağa bağlanma arasında bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabı”ndan büyük bir pay kapan Tolstoy’un ilkelliğe sırt çevirmesini takdir etmek durumundayız.

 

·

 

· Tolstoy’un “Diriliş”inde görülmesi gereken yönlerden bazıları: Romanın baş kahramanı Dmitriy’in nefs muhasebesi, iç âlemindeki çatışma, günahıyla böbürlenenlerin aksine kalbini istila eden “küçüklük ve sığınma duygusu”, geçmişteki büyük yanlışını telafi etmek için bir çoğunun “istikbâl” sandığı şeyleri bir çırpıda elinin tersiyle itmesi, zorunluluğu tercih ve böylece gerçek hürriyete (hakikatin hakikatini temsil eden imân mihrakına bağlanmadığı için ters tarafından) yaklaşma hamlesi... Bu romandaki suçluluk duygusu, ruh-nefs çatışması dışa dönük olarak ve zaman zaman vaaza dönüşen bir havada veriliyor. Dmitriy’in vicdanındaki yarayı içine daldığı zamanlardan ziyade, hapishane kapılarında ziyaret için sıra bekleyişinden, sevke giden mahkûmların arkasından günlerce yol yürümesinden, tarlalarını köylülere bağışlamasından anlıyor, iç âlemindeki fırtınanın dehşetini “dış”ta da takib edebiliyoruz. “Suç ve Ceza”nın Raskolnikov’u öyle mi? Dışa kapalı, bütün enerjisiyle soğukkanlı görünmeye, yaptığı işi unutmaya çalışıyor. Dmitriy’in tam tersi... Ruh hâli saniyesinde değişiyor, en şeytanî duygularla boğuşuyor; neredeyse bir deli...

 

·

 

· “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Tanpınar’ın “Huzur”la birlikte en önemli eserlerinden... Üstelik “Huzur”dan çok farklı bir roman... Duygudan ziyade mantığa seslenen bir çalışma... Müthiş bir mizah, ince bir hiciv... Bir estetikçinin bu romanda kullanılan mizah teknikleri hususunda güzel bir tez hazırlayabileceğini sanıyoruz; çünkü roman boyunca mizahın boyutları değişiyor. Mizah dediysek, sakın ayak takımını güldürmeye mahsus soytarılıklar akla gelmesin; anlayabilene acı bir tebessüm, o kadar... En ciddi sanılan bölümlerde çok ince espriler saklı olduğu gibi, en komik pasajların gerisinde de çok önemli meseleler gizleniyor.

 

Semboller üzerine inşa edilen bu esere ismini veren kurum (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) abes ve yalan üzerine kurulan sözde modern hayatı temsil ediyor. Romandaki her bölüm, her insan, hatta her eşya bir devrin, bir hâdisenin, bir anlayışın, bir müessesenin, bir zümrenin karşılığı. Tanzimat, Meşrutiyet, hurafe, kaba softa, anlamsız yeni pragmatizm v.s. her biri bir sembol olarak eserdeki yerini almış. Lâkin, romanı bitirmeden, kimin neyi temsil ettiğini anlamak güç. Tanpınar bu romanda cemiyetimizin hayat fonksiyonlarını süzgeçten geçirip, aksayan yönlerini tenkid etmiş kendi zaviyesinden. Mazi ile batılılaşmanın getirdiği yeni hayat tarzının arasında sıkışan Türk aydınının iç sıkıntılarını dile getiren “Huzur”un baş kahramanı Mümtaz, kendi şahsında hem doğunun hem batının güzelliklerini ön plâna çıkarmaya gayret eden bir tiplemeydi. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün kahramanları ise tam tersine kendi kişilikleriyle doğunun ve batının çürümüş taraflarını yansıtıyorlar.

 

·

 

· Alev Alatlı –şahsımızca- çevresindeki cücelerin arasında Gülüver gibi haşmetle dolaşan ve dikkate değer birkaç çizgiye sahib, üstelik kütüklüğünü kamufle edecek kadar zeki birisi... “Viva La Muerte”ye başladığımızda sarsılmıştık; içinde yaşadığı çevreyi çok iyi değerlendiriyor, sahtelikleri ustaca farkediyor, aydın çıkmazının şahitliğini üstleniyordu... Ama hepsi bu kadar... Sayfalar ilerledikçe kendi kendisini tekrar ediyor, E. Fromm’dan apardığı “ölüseverlik” kavramının arkasına sığınıp, “doğruyu yanlışta kullanmaya” misâl olarak önüne geleni mahkûm ediyordu. Hatırlanırsa, Bergson felsefesinde şuurun dışa dönük yönü kabul edilen zeka “kabuk ben” olarak niteleniyor ve “öz ben”in sezgi vasıtasıyla anlaşılacağı, asıl şahsiyetin sevgilerden, korkulardan v.s kurulu bu “öz ben”de mevcut olduğu ifâde ediliyordu anladığımız kadarıyla. Alev Alatlı’nın bir fikir kuklası hâline getirdiği roman kahramanlarının meselelere yaklaşımı “kabuk ben”le sınırlı... Zeka maddeye muhatab olur; görülen, bilinen, işitilen bir dünyadır bu. Alatlı’nın romanları bu noktada başarılı... Ama görmediği, bilmediği sezgi ve bedahetle anlaşılabilecek dünya ve inançları da şahsiyetinin kabuk tarafıyla idrak etmeye kalkınca, hezeyan başlıyor. Roman romanlıktan çıktığı gibi, meseleler de boşlukta kalıyor.

 

Alev Alatlı’nın anladığı şekliyle “ölüseverlik” ithamı, insanı bedenden ibaret kabul eden ve fizik tarafının varlığı ile ilgilenen kütüklüğün tezahürü... “NECİP FAZIL’LA BAŞBAŞA”dan: “... insanda, sindirim, kan dolaşımı ve ben’e yabancı olan bütün diğer hadiselerin, tek ve açık gayesi, vücudun hayrı olmasına karşılık, ahlâkî ve fikrî hayatta herşeyin bir başka hayrı arzulamakta olduğu açıkça görülür. (...) “ben” kendi gayesine doğru ilerlerken, VÜCUDUN HAYRINI BOZAR VE hattâ BAZI HALLERDE ONU FEDA EDER.” (Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa – İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., İstanbul, s. 234) İnsanı sindirim, kan dolaşımı gibi yalnızca hayvanî taraflarıyla kabullenen, onun “cesediyle” ilgilenen “öz-ben”e yabancı kafaların “ölüseverlik” ithamı ne maskara?..

 

·

 

· İbda Mimarı’nın “Gölgeler” romanında ve Marcel Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde”sinde, zahirdeki dağınıklığın ötesinde, çok sağlam bir ruhî bütünlük var. Günümüzün mantar gibi türeyen postmodern romancıları ise toplamaya çalıştıkça dağıtıyor.

 

·

 

· İbda Mimarı der ki: “Çağdaşlık, eğer dünya çapında geçerli bir kültür ölçeğinin adı ise, hâli hazırda geçerli ve hâkim olana tâbi pasif bir rol kabullenmiş olmayan her kültür tavrı için, kendini teklif edeceği bir mevzudur.” Ve şunları ilave der: “Biz, hâkimiyet kavgası veren bir kültür olarak, “çağdaş uygarlık”a kendimizi teklif edeniz.” (Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar, İBDA Yay., İstanbul, s. 189-190)

 

Türk romanını bu hükmün ışığında değerlendirebiliriz. Çünkü Türk romanı “halihazırda geçerli ve hâkim olana tâbi ve pasif bir rolü kabullenmiş” ve “hâkimiyet kavgası veren” bir mahiyete bürünemediği için “kendisini teklif” edememiştir. Meselâ bir Rus romanı vardır; Fransız romanının en güçlü saltanat yıllarında “kendisini teklif edebilen” ve “hâkimiyet kavgası yapabilen”...

 

İbda Mimarı’nın altı ciltlik ruhî romaı Tilki Günlüğü ise sadece Türk edebiyatının kurtuluşu değil; çıkış kapısı arayan dünya romanının sığınacağı bir keyfiyet... “Hâlihazırda geçerli ve hâkim olana” hâkimiyet kavgası veren bir edâ ile kendisini teklif eden sahici roman, elbette Tilki Günlüğü’nden başkası değil.

 

 Akademya’ya Doğru Arşivi (2001-2005)

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir