Roman ve Romancılara
Dâir Notlar
Hakan Yaman
· Roman belki doğrudan birşey öğretmez; zaten romanı ders
kitabı gibi görmek saçmalıktır. Bu doğru, şu yanlışa zemin hazırlıyor; “Roman
az şey öğretiyor, yüzlerce sayfanın içinde kayda değer sadece birkaç cümle var;
dolayısıyla zaman israfı ve haram...”
Yüzlerce sayfalık bir romanı önemli cümlelerin altını
çizmek için okuyan ve romanı bunun için okunuyor sanan kişiye ne denir? Altı
çizilecek cümle bulmak için okuyanlar, gitsin Cenab Şehabettin’in “Tiryaki
Sözleri”ni arasın veya atasözü derlemelerinin üzerine kapansın. Hem kolay
akılda kalır, hem zaman israfı (!) olmaz.
Halbuki roman “icadçı hayat taklididir” ve “ölmeden önce
nefsini hesaba çekmeye” muhatab olan insan, zamanın her ân yeni tecellilerle
kesintisiz akışı karşısında hayatı roman kalıpları içinde seyredip otopsiye
yatırabilir. Üstelik “iç”e ve “dış”a dönük ortaya koyduğu geniş hayat
sahnesiyle fikrî eserleri anlamanın motive edicisidir. Roman okuyan birisinin
muhatab olduğu fikirleri daha pratik dinamikleştireceği ve onlara varlığın
muhtevasından “misâl-suret” biçerken daha az zorlanacağını sanıyoruz. Bu arada
okuyandan okuyana fark olduğunu ve gazete havadisi keyfiyetindeyken “roman”
markasıyla pazarlanan karalamaları kasdedmediğimizi işaretleyelim.
Hem unutulmasın “Karamazof Kardeşler”de ortaya atılan
zamana, sonsuzluğa, kadere, v.s. âit birçok muammaya batı tefekkürü hâlâ dişe
dokunur bir cevab verebilmiş değildir.
Evet, romanın hafif kaldığı ve kapı dışarı edilmeyi hak
edeceği bir yer vardır; “artık roman okumuyorum, ilginç bulmuyorum artık onları”
diyen batılının ıstırabını dile getirdiği basamağı kasdediyoruz. Ama bu ıstırab
bile romanın sahicisine –Tilki Günlüğü- duyulan ihtiyacın tezahürü değil mi?
Şunu da belirtmek mecburiyetindeyiz: Dünya edebiyatının
ruhî romanla tanışması Tilki Günlüğü ile başlar. Marcel Proust’un açtığı
kapıdan içeriye bütün haşmetiyle Tilki Günlüğü girmiştir. Ruhî roman ile
psikolojik roman sık sık birbirine karıştırıldı bugüne kadar. Oysa biliyoruz
ki, psikoloji ruhun bir şubesidir sadece. Roman ne?.. “İcadçı hayat taklidi”...
Peki ya ruhî roman?.. Taklidi “kopya” değil de “temsil” plânında kullanırsak:
Ruhî hayatın taklidi... Ruhun isimlerinden birisi de “kelme-i ehem”... Tilki
Günlüğü’nde kelimeler...
· Balzac ihtirasın romancısıdır. Zweig’in de belirttiği
gibi hep güçlü olmak isteyen kahramanlar vardır romanlarında; zenginlik, makam,
şöhret, aşk, v.s... Hepsi kendi hayat gayesinin uç noktasında yaşar; kimisi
iflah olmaz bir cimri, kimisi kızlarının sevgisiyle, babalık ateşiyle yanıp
tutuşan bir divâne... Onun kahramanlarının (her neye ilgi duyuyorlarsa)
arzuları doruk noktasındadır. Onların arzularından pay kapmak ve bunları müsbet
yönlere kanalize etmek lâzım... Bir davayı sırtlayan ve büyük eserlere imza
atanlar heyecansız, miskin, uyuşuk mizaclar değil, dışına renk vermese bile içi
içine sığmayan, bulduğu ile yetinmeyen İHTİRASLI yaradılışlardır.
·
· Balzac’ın “insanlık komedyası” roman formunda bir
şiirdir. Malûm sahici anlamıyla “şair her yerde demektir”. Bu komedyanın
rejisörü bütün bir 19. yüzyıl Fransa’sını kucaklamış; elbette belgesel
cinsinden değil... Köyde, şehirde, kilisede, kumarhanede, antika dükkanlarında,
asilzadelerin yanında, yoksulların arasında, kalabalıkta, yalnızlıkta, heryerde
Balzac var. Onun yazdığı şiir, sosyolojiden, psikolojiden, iktisattan, tarihten
süzülmüş bir “komedya”...
·
· Balzac’ı anlamak aynı zamanda Marcel Proust’a kadar
uzanan (Dostoyevski dahil) bütün romancıları anlamanın ilk adımı olacaktır.
“İnsanlık Komedyası”nın muharriri kendisinden önceki bütün roman
anlayışlarından hususî bir pay almış ve kendisinden sonra roman yazan herkese
(Marcel Proust roman anlayışlarını alt-üst edene kadar) bir tarafından tesir
etmiştir. Şu cesur ifâde Balzac’ın: “Benim burjuva romanlarım sizin en acıklı
trajedilerinizden daha acıklıdır.”
·
· Stefan Zweig, biyografi sanatını kronoloji ve kuru
kelime yığını olmaktan çıkarıp, ona şiirin büyüsünü ve romanın dinamikliğini
kazandıranların başında gelen bir isim. Ama özellikle Tolstoy’u anlatırken
“yahudi mizacı” kendisini ele veriyor. Dostoyevski ile Tolstoy’un birbirine
düşman olduğunu, Tolstoy’un Dostoyevski’yi kıskandığı imajını uyandırmak için
kalemindeki bütün cazibeyi kullanmış. Rus romanının bu iki devinden birisinin
(Dostoyevski’nin) arkasına sığınarak, Tolstoy’un ahlâkçı karakterini lekelemek
için her fırsatı değerlendirmiş. Büyük Doğu Mimarı yahudiler için demiyor mu;
“hak veya batıl, her birliğe düşmandır. Tek gayesi gizli yahudilik
hegemonyasını kurabilmek için inanlığı bölmek, ufalamak, çözmek ve çürütmek...”
S. Zweig’in damarlarındaki yahudi kanı bir yerden patlak verecekti...
Bu yahudi asıllı yazar, özellikle Tolstoy’un son
yıllarında iyice belirginleşen metafizik arayışlarından ve ahlâkçı
tavırlarından rahatsız; onları lekelemek için en ufak vesileleri bile
değerlendiriyor. Yunan mitolojisindeki Antaios gibi Tolstoy da “bütün gücünü
topraktan almakta”ymış. Duyularla algılanabilir dünyaya baktığı sürece bir dahi
olarak kalmış; ama “metafizik alanında, büyüklüğünü korkunç derecede yitirmiş.”
Güya Tolstoy’un iyiliğini istiyor ve sanatına kıymasından yakınıyor. Halbuki
görülen, duyulan, bilinen dünya ile yetinen sanat ilkel insanın sanatıdır.
İlkel sanatçı yalnızca gördüğünü anlatır, dünya ve hayat gördüğünden ibaretmiş
gibi gözüne çarpanları tasvir etmekle yetinir.
Tolstoy, yalnızca toprağa dayalı bir sanatın ilkel
olduğunun farkındadır. Bu sebeble “metafizik bulutlara” doğru uçmak, yani
“ideali aramak” mecburiyetinde hisseder kendisini. Bu aynı zamanda insan olma
memuriyetinin gereğidir. Stefan Zweig’i çıldırtan da bu olsa gerek. O, Tolstoy’un
batıya sırt çevirmesine tahammül edemediği için, kaba bir Rus olarak
kalmasından yanadır. Halbuki göklere çıkardığı Dostoyevski, daha acımasız bir
batı düşmanıdır. Yahudi mizacı işte!..
Tolstoy, belki metafiziğin semalarında kanatlarını iyi
kullanamıyordu, belki oralara havalandığında iyice yaşlanmış ve yıpranmıştı.
Ama ne olursa olsun, nihayetinde “ideali aramayla, toprağa bağlanma arasında
bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabı”ndan büyük bir pay kapan
Tolstoy’un ilkelliğe sırt çevirmesini takdir etmek durumundayız.
·
· Tolstoy’un “Diriliş”inde görülmesi gereken yönlerden
bazıları: Romanın baş kahramanı Dmitriy’in nefs muhasebesi, iç âlemindeki
çatışma, günahıyla böbürlenenlerin aksine kalbini istila eden “küçüklük ve
sığınma duygusu”, geçmişteki büyük yanlışını telafi etmek için bir çoğunun
“istikbâl” sandığı şeyleri bir çırpıda elinin tersiyle itmesi, zorunluluğu
tercih ve böylece gerçek hürriyete (hakikatin hakikatini temsil eden imân
mihrakına bağlanmadığı için ters tarafından) yaklaşma hamlesi... Bu romandaki
suçluluk duygusu, ruh-nefs çatışması dışa dönük olarak ve zaman zaman vaaza
dönüşen bir havada veriliyor. Dmitriy’in vicdanındaki yarayı içine daldığı
zamanlardan ziyade, hapishane kapılarında ziyaret için sıra bekleyişinden, sevke
giden mahkûmların arkasından günlerce yol yürümesinden, tarlalarını köylülere
bağışlamasından anlıyor, iç âlemindeki fırtınanın dehşetini “dış”ta da takib
edebiliyoruz. “Suç ve Ceza”nın Raskolnikov’u öyle mi? Dışa kapalı, bütün
enerjisiyle soğukkanlı görünmeye, yaptığı işi unutmaya çalışıyor. Dmitriy’in
tam tersi... Ruh hâli saniyesinde değişiyor, en şeytanî duygularla boğuşuyor;
neredeyse bir deli...
·
· “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Tanpınar’ın “Huzur”la
birlikte en önemli eserlerinden... Üstelik “Huzur”dan çok farklı bir roman...
Duygudan ziyade mantığa seslenen bir çalışma... Müthiş bir mizah, ince bir
hiciv... Bir estetikçinin bu romanda kullanılan mizah teknikleri hususunda
güzel bir tez hazırlayabileceğini sanıyoruz; çünkü roman boyunca mizahın
boyutları değişiyor. Mizah dediysek, sakın ayak takımını güldürmeye mahsus
soytarılıklar akla gelmesin; anlayabilene acı bir tebessüm, o kadar... En ciddi
sanılan bölümlerde çok ince espriler saklı olduğu gibi, en komik pasajların
gerisinde de çok önemli meseleler gizleniyor.
Semboller üzerine inşa edilen bu esere ismini veren kurum
(Saatleri Ayarlama Enstitüsü) abes ve yalan üzerine kurulan sözde modern hayatı
temsil ediyor. Romandaki her bölüm, her insan, hatta her eşya bir devrin, bir
hâdisenin, bir anlayışın, bir müessesenin, bir zümrenin karşılığı. Tanzimat,
Meşrutiyet, hurafe, kaba softa, anlamsız yeni pragmatizm v.s. her biri bir
sembol olarak eserdeki yerini almış. Lâkin, romanı bitirmeden, kimin neyi
temsil ettiğini anlamak güç. Tanpınar bu romanda cemiyetimizin hayat
fonksiyonlarını süzgeçten geçirip, aksayan yönlerini tenkid etmiş kendi
zaviyesinden. Mazi ile batılılaşmanın getirdiği yeni hayat tarzının arasında
sıkışan Türk aydınının iç sıkıntılarını dile getiren “Huzur”un baş kahramanı
Mümtaz, kendi şahsında hem doğunun hem batının güzelliklerini ön plâna
çıkarmaya gayret eden bir tiplemeydi. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün
kahramanları ise tam tersine kendi kişilikleriyle doğunun ve batının çürümüş
taraflarını yansıtıyorlar.
·
· Alev Alatlı –şahsımızca- çevresindeki cücelerin arasında
Gülüver gibi haşmetle dolaşan ve dikkate değer birkaç çizgiye sahib, üstelik
kütüklüğünü kamufle edecek kadar zeki birisi... “Viva La Muerte”ye başladığımızda
sarsılmıştık; içinde yaşadığı çevreyi çok iyi değerlendiriyor, sahtelikleri
ustaca farkediyor, aydın çıkmazının şahitliğini üstleniyordu... Ama hepsi bu
kadar... Sayfalar ilerledikçe kendi kendisini tekrar ediyor, E. Fromm’dan
apardığı “ölüseverlik” kavramının arkasına sığınıp, “doğruyu yanlışta kullanmaya”
misâl olarak önüne geleni mahkûm ediyordu. Hatırlanırsa, Bergson felsefesinde
şuurun dışa dönük yönü kabul edilen zeka “kabuk ben” olarak niteleniyor ve “öz
ben”in sezgi vasıtasıyla anlaşılacağı, asıl şahsiyetin sevgilerden, korkulardan
v.s kurulu bu “öz ben”de mevcut olduğu ifâde ediliyordu anladığımız kadarıyla.
Alev Alatlı’nın bir fikir kuklası hâline getirdiği roman kahramanlarının
meselelere yaklaşımı “kabuk ben”le sınırlı... Zeka maddeye muhatab olur;
görülen, bilinen, işitilen bir dünyadır bu. Alatlı’nın romanları bu noktada
başarılı... Ama görmediği, bilmediği sezgi ve bedahetle anlaşılabilecek dünya
ve inançları da şahsiyetinin kabuk tarafıyla idrak etmeye kalkınca, hezeyan
başlıyor. Roman romanlıktan çıktığı gibi, meseleler de boşlukta kalıyor.
Alev Alatlı’nın anladığı şekliyle “ölüseverlik” ithamı,
insanı bedenden ibaret kabul eden ve fizik tarafının varlığı ile ilgilenen
kütüklüğün tezahürü... “NECİP FAZIL’LA BAŞBAŞA”dan: “... insanda, sindirim, kan dolaşımı
ve ben’e yabancı olan bütün diğer hadiselerin, tek ve açık gayesi, vücudun
hayrı olmasına karşılık, ahlâkî ve fikrî hayatta herşeyin bir başka hayrı
arzulamakta olduğu açıkça görülür. (...) “ben” kendi gayesine doğru ilerlerken,
VÜCUDUN HAYRINI BOZAR VE hattâ BAZI HALLERDE ONU FEDA EDER.” (Salih
Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la
Başbaşa – İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., İstanbul, s. 234)
İnsanı sindirim, kan dolaşımı gibi yalnızca hayvanî taraflarıyla kabullenen,
onun “cesediyle” ilgilenen “öz-ben”e yabancı kafaların “ölüseverlik” ithamı ne
maskara?..
·
· İbda Mimarı’nın “Gölgeler” romanında ve Marcel Proust’un
“Geçmiş Zaman Peşinde”sinde, zahirdeki dağınıklığın ötesinde, çok sağlam bir
ruhî bütünlük var. Günümüzün mantar gibi türeyen postmodern romancıları ise
toplamaya çalıştıkça dağıtıyor.
·
· İbda Mimarı der ki: “Çağdaşlık, eğer dünya çapında
geçerli bir kültür ölçeğinin adı ise, hâli hazırda geçerli ve hâkim olana tâbi
pasif bir rol kabullenmiş olmayan her kültür tavrı için, kendini teklif edeceği
bir mevzudur.” Ve şunları ilave der: “Biz, hâkimiyet kavgası veren bir kültür
olarak, “çağdaş uygarlık”a kendimizi teklif edeniz.” (Salih Mirzabeyoğlu,
Adımlar, İBDA Yay., İstanbul, s. 189-190)
Türk romanını bu hükmün ışığında değerlendirebiliriz.
Çünkü Türk romanı “halihazırda geçerli ve hâkim olana tâbi ve pasif bir rolü
kabullenmiş” ve “hâkimiyet kavgası veren” bir mahiyete bürünemediği için
“kendisini teklif” edememiştir. Meselâ bir Rus romanı vardır; Fransız romanının
en güçlü saltanat yıllarında “kendisini teklif edebilen” ve “hâkimiyet kavgası
yapabilen”...
İbda Mimarı’nın altı ciltlik ruhî romaı Tilki Günlüğü ise
sadece Türk edebiyatının kurtuluşu değil; çıkış kapısı arayan dünya romanının
sığınacağı bir keyfiyet... “Hâlihazırda geçerli ve hâkim olana” hâkimiyet
kavgası veren bir edâ ile kendisini teklif eden sahici roman, elbette Tilki
Günlüğü’nden başkası değil.
Akademya’ya
Doğru Arşivi (2001-2005)