ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
“Üstad Az “Üstad Az Okurdu(!)” Safsatası (1. Bölüm)
Eklenme: 2011-01-07 | Okunma: 440

“Üstad Az

“Üstad Az Okurdu(!)” Safsatası


- I. Bölüm -

 

Hakan YAMAN

 

Üstad Necib Fazıl etrafında empoze edilmeye çalışılan yanlış kanaatlerin en yaygınlarından birisi O’nun “az okuduğuna” dâir olanıdır. İnsana ve topluma yönelik her meseleyle ilgilenen, fikir için yaşayan, “kâinatı kalburdan geçirircesine” tefekkürün ufuklarına süzülen; dinî, tarihî, siyasî, edebî ve sosyal her alanda kalem oynatan, dev eserlere imza atan ve her yazdığı “olay” olan dünya çapında bir dahinin etrafında buna benzer dedikodular üretmek eğer cahilce ve budalaca değilse “haince” ve “düşmanca” telâkki edilmelidir.

Bahsi geçen zevâta “okumaktan murad nedir” diye sormayı anlamsız buluyoruz., zirâ bir kaçış yolu bulamayacaklarına eminiz. Eğer okumaktan murad, kafa ve ruh olarak zenginleşmek, bir mevzu ve mesele etrafında sağlam kanaatlere varmak, parlak bir muhakeme geliştirmek, hakikatin can damarı olan hükümlere ulaşabilmekse, Necib Fazıl son devrin en çok okuyanlarındandır ve bulunduğu yer bu noktanın kıyas kabul etmez çapta ilerisindedir. Üstelik bu iş bir sayı meselesi değil ve “ârif olana bir harf yeter” hikmeti meydanda... Kaldı ki Necib Fazıl’ın “bir harfle” yetinmediğini, “kafasının içinde kocaman bir kütübhane” taşıdığını ve “arı gibi” hangi çiçeklerden neler süzdüğünü bizzat kendi kaleminden göstermeye çalışacağız.

 

“ARŞİV FARESİ” DEĞİL, SAHİCİ “FİKİR ADAMI”

Üstad “kitab yüklü eşeklerden” ve sentez cehdinden nasibsiz “arşiv farelerinden” nefret ederdi; bir çok eserinde bu hislerini ifade etmiştir. Ama bazı kıskanç tiplerin iddialarının aksine “az okuyan” birisi de değildi, eserlerine şöyle böyle bir göz atan her dürüst idrâk bunu farkeder. O ÜSTÜN DEHÂ VASFIYLA FAYDALIYI FAYDASIZDAN TECRİD EDEREK İTİDAL SEVİYEDE OKUYAN SAHİCİ BİR FİKİR ADAMIYDI. Şübhesiz bu itidallik, düşüncelerinin belli bir olgunluğa eriştiği devreden itibârendir. Yoksa çocukluğunda ifrada varan bir okuma hastalığına tutulduğunu, yine gençliğinde aralıksız, harıl harıl okuduğunu bizzat hatıralarında ifade etmiştir.

Bu noktada Nietzsche’nin meşhur “Zerdüşt”ündeki “Üç Değişim Üstüne” bölümünü hatırlamamak elde değil: “Ruhun üç değişimini anlatacağım size: ruhun nasıl deve, devenin aslan, aslanın da en sonu çocuk olduğunu” der Nietzsche... Galiba Üstad’ın okuma serüvenini en iyi ifade edecek bir üçlemedir bu. Ruh başlangıçta deve gibidir, ne bulursa yüklenir bilgi adına... Necib Fazıl’ın köşe bucak taradığı, harıl harıl okuduğu gençlik çağıdır bu dönem, “Bütün bu en ağır şeyleri yüklenir dayanıklı ruh: ve yükünü alan deve nasıl çöl yolunu tutarsa, ruh da öyle yollanır kendi çölüne.” Sonrasında “ikinci değişim olur: ruh burada aslanlaşır; özgürlüğü ele geçirmek ve kendi çölünde efendi olmak ister.” Yani bilgi yığınlarını taşımak, başkalarının yazdıklarını yüklenmek yetmez olur ruha; bir aslan gibi onların üstüne sıçramak, kavram ve kelimelere pençesini geçirmek, okuduklarına hükmetmek ister. Bu dönem Necib Fazıl’ın büyük bir “nefs muhasebesi” neticesi yolunu çizdiği, artık kitab ve fikir adına abur cubura iltifat etmeyip, faydalıyı faydasızdan tecrid ederek okumaya başladığı çağdır. Zannımızca, İslâm tasavvufu ve batı tefekkürüne dâir temel eserler, bellibaşlı tarih kitabları, yazacaklarına hammadde nevînden kaynak olacak çalışmalardır Necib Fazıl’ın öncelikli tercihleri.

Artık kuru bilginin üstüne sıçramış, aslan pençesini geçirmiştir “malûmatın” ensesine. Bu hâl ve muhasebenin ilk işaretini 1934 yılında verilen “Beklenen Sanatkâr” hitabesinde tesbit edebildik. Ondan öncesini, yani köşe bucak kitab taradığı yılları kendi kaleminden okuyalım: “Tam otuz yaşındaydım... Yedi yaşından beri, çok defa yatağıma yüzükoyun uzanıp bir mum ışığında okuduğum kitaplar uçsuz bucaksız bir sahife...”

(Necip Fazıl, Allah Kulundan Dinlediklerim, 4. Basım, sayfa: 9)

Evet, Üstad Necib Fazıl’ın yukarıdaki satırları, Nietzsche’nin “deve”ye benzettiği bilgileri yüklenme yıllarının kendi kaleminden tasviridir.

Ruhun “aslanlaştığı” bu devrede, Büyük Doğu Mimarı’nın kitablara olan tavrındaki sırrı en harika biçimde mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Marifetname”sinde yer verdiği şu satırlar canlandırır kanaatindeyiz:

“Okuyorsan, ne karşındakileri susturmak ve bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körü körüne inanmak, ne de konuşmalarına mevzu bulmak için oku... (...) KİTAB VARDIR, ANCAK TADINA BAKMAK İÇİNDİR; KİTAB VARDIR YUTULMAK, KİTAB VARDIR ÇİĞNENMEK VE ÖZÜMLEMEK İÇİNDİR... BAŞKA İFÂDEYLE; KİMİ KİTABLARIN ANCAK BİRKAÇ BÖLÜMÜNE GÖZ ATMALI, KİMİSİNİ BAŞTAN SONA ŞÖYLE BİR OKUYUP GEÇMELİ, PEK AZINI DA HER AYRINTI ÜZERİNDE TİTİZLİKLE DURARAK ADAMAKILLI OKUMALI.”

(Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname, İbda Yayınları, sayfa: 39)

Sıradan bir zekâ için “her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak ‘adamakıllı’ okunması gereken” bir eserin, bir dahinin elinde ya “birkaç bölümüne göz atılacak”, yahut “baştan sona şöyle bir okuyup geçilecek” herhangi bir kitab muamelesi görebileceğini unutmamak gerekir. Şuur seviyesi yükseldikçe “her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak” okunacak kitab sayısı azalır. Meselâ bir lise talebesi için “üzerinde titizlikle durulması” gereken fizik dersi kitabı, (Aynştayn) gibi bir dahinin elinde en fazla “birkaç bölümüne göz atılacak” kâğıt yığınından ibarettir. Böyle bir durumda (Aynştayn)ı ayıblamak kimsenin aklına gelmez de, Necib Fazıl etrafında dedikodu kopartılır; yuh olsun!..

Düşmanlarının bile zekâsını ve tecrid yeteneğinin benzersizliğini takdir ettikleri Üstad’ın “alelâdeye” tahammülünün olmadığı bilinmektedir. Böylesine üstün bir kafanın, ruhun “aslanlaştığı” bir çağda eline kitab diye tutuşturulan her şeyi baştan sona okuma sabrı gösteremeyeceği malûm olmalıydı; ama kıskançlığın gözü kör olsun!..

Anladığımız kadarıyla, sıradan bir okuyucunun günlerce üzerinde çalıştığı ortalama seviyede bir kitabın mânâsını süzmek için Üstad’ın tecrid dehâsına aynı eseri şöyle bir karıştırmak yetiyordu. (Lütfü Şehsuvaroğlu, yıllar önce “Yeni Hafta” gazetesinde bu son paragrafta temas ettiğimiz bahse kısacık değinmiştir.)

Ve ruhun son hâli çocukluktur. Nietzsche’den dinleyelim:

“Fakat söyleyin, kardeşlerim çocuğun yapıp da aslanın yapamayacağı şey nedir? Neden yırtıcı aslan çocuklaşmak zorundadır.”

“Suçsuzluktur çocuk ve unutkanlık bir yeni başlangıç, bir oyun, kendiliğinden dönen bir tekerlek...”

Ruhun bu değişimi yaşadığı, “kendiliğinden dönen bir tekerlek” gibi kelimelerin ötesinde bir aşk hâline büründüğü çağdır. O ki; harfler, tuğla kalınlığında kelime yığınları ve her türlü bilgiçlik tiksinti verir dâhiye. Fuzûlî bu çağ için “Aşk imiş her ne var âlemde/ İlm bir kîl-û kaal imiş ancak” demek hakkını bulur kendinde. Ama ilmi “dedikodu, boş söz” telâkki ettiği bu aşk sarhoşluğuna bürünmeden evvel, yine kendi ifâdesiyle “AKLÎ ve NAKLÎ bütün ilimleri” okuyup, onlardan pay almıştır. Tıpkı Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl gibi... Üstad’ın son yıllarındaki bu ulvî “çocukluk hâlini” kendi mısralarından süzelim: “Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hâl oldu / Sonunda bana kalan yalnız ilmihâl oldu.”

Kaldı ki Üstad’ın şahsî tekâmülü adına kitablara, kelimelere ihtiyacının kalmadığı bu çağında bile içtimâî sorumluluğu uğruna kitab alâkasını büsbütün kesmediğini yazımızın akışı içerisinde işaretlemeye çalışacağız.

 

“KAFASI KÜTÜBHÂNE” ADAM!..

Necib Fazıl bir aksiyon adamıydı, ateş hattının içindeydi. Cemil Meriç gibi bütün zamanını kitaba ve okumaya ayıracak lüksü yoktu. Kader çizgisi aynı misyonu Cemil Meriç’e yükleseydi, belki Üstad’ın okuduğunun çeyreğini bile okuyamazdı.

Okuduğu kitablar dışında insanlara anlatacak hiçbir şeyi olmayan Cemil Meriç, “fazla okumazdı, buna zaman bulamazdı” dediği Necib Fazıl’ın doğuya, batıya, tarihe ait bir çok tezini, üstelik kendi malıymış gibi kullanmaktan gocunmamıştır. Rahmetli Meriç’in bu kıskançlığını bir noktaya kadar anlayabiliyoruz; kendisinin tırnaklarını kanatırcasına, sürünerek, gözlerini fedâ ederek tırmanmaya çalıştığı hakikatin yalçın kayalıklarına, Necib Fazıl aşkın sihirli kanatlarıyla bir çırpıda süzülüp yerleşiyor, ideolocyasının mührünü vuruyordu.

Üstad Necib Fazıl dâvâ ve cemiyet meydanına atıldığı günden itibaren öyle belâlarla karşılaşmıştır ki, evine çekilip şahsi kütübhanesini dilediğince zenginleştirme zevkine hasret kalmıştır. Bunu Prof. Dr. Osman TURAN’ın dilinden nakleden de Kadir Mısıroğlu... Evet, Üstad’a dair yazdıkları bir “kıskançlık” ve “ard niyet” şâheseri olan Mısıroğlu... “Üstad Necib Fazıl’a Dair” adını verdiği iğrenç karalamaların arasından bir pırıltı hâlinde naklediyoruz:

“Rahmetli Prof. Dr. Osman Turan Bey’den dinlediğime nazaran Üstad, bir zaman Ankara’da kendilerine misafir olmuş. Yatağını kütüphâneye sermişler. Üstad bu zengin kütüphâneyi görünce:

-“Maşallah Osman, pek zengin kütüphânen varmış. BEN HAPSE GİRİP ÇIKMAKTAN KİTAP BİRİKTİRİP MUHÂFAZA EDEMEDİM!..” demiş.

Osman Turan merhum da biraz O’nu teselli ve biraz da iltifat olmak üzere:

-“Üstad, sen ne yapacaksın kütüphâneyi!.. SENİN KAFAN KÜTÜPHÂNE!” demiş.”

(Sebil Yayınevi, 1993, sayfa: 83-84)

Mısıroğlu’nun Üstad’a karşı yine garazkârane bir tavır sergileyip araya sıkıştırdığı “biraz O’nu teselli ve biraz da iltifat olmak üzere” yorumunu bir yana bırakın, Osman Turan’ın tesbiti hakikatin tâ kendisidir. Sadece “İdeolocya Örgüsü” ile “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” bile şahiddir ki, ÜSTAD NECİB FAZIL, KAFASININ İÇİNDE KOCAMAN BİR KÜTÜBHÂNE TAŞIYAN ADAMDIR.

Üstadın “hapse girip çıkmaktan kitab biriktirip muhafaza edemediğine” gelince... Ergun Göze de bunu yazar. Bilindiği gibi Cemil Meriç’in bir dönem sekreterliğini yapan Halil Açıkgöz, günlük hâlinde tutmuş olduğu notları “Cemil Meriç ile Sohbetler” adıyla yayınlamıştı. 1993 yılında Seyran Yayınevi’nden çıkan bu eserde Cemil Meriç’e ait olarak nakledilen ileri-geri bir sürü safsata vardı Üstad hakkında... Ergun Göze aynı yıl Boğaziçi Yayınları’nın neşrettiği bir eserle kendi çapında cevab vermeye çalıştı bu mide bulandırıcı iddialara... “Üç Büyük Mustarip” adını taşıyan, bu, ismi muhtevasından kat kat büyük eserde Ergun Göze bir avukat ağzıyla Üstadı müdafaa ediyor, kendince Peyami Safa, Necib Fazıl ve Cemil Meriç’e dair mukayeseler yürütüyordu. Bu kitabın 112. ve 113. sayfasındaki “Üç Kütüphane” bölümünden kelimesi kelimesine aktarıyoruz:

“Necip Fâzıl’ın diğerlerininki gibi gelişmiş bir kütüphanesi yoktu. Olamazdı da. Sürekli tevkifler, kira evlerinde semtten semte dolaşmalar buna pek müsaade de etmezdi. O kadar ki zaman zaman “Üstad hiç okumuyor galiba” diye sızlananlarımız da oluyordu. Ama ZAMAN ZAMAN DA KİTABLIĞININ ZENGİNLEŞTİĞİNİ ve kendisinin bazen mucizeye benzer bir şekilde başka şâirlerden de mısralar okumaya başladığını görürdük.”

(Ergun Göze, Üç Büyük Mustarip)

Üstad Necib Fazıl’ın “sürekli tevkifler, kira evlerinde semtten semte taşınmalar” gibi ulvî mücadelesinin sırtına yüklediği çilelerden bir misâli bizzat kendi kaleminden okuyalım da “zaman zaman zenginleşen” kitablığının nasıl yağmalandığını, darmadağın edildiğini görüp, “az okurdu” dedikodusunu yayanların mânâsına bir kez daha tükürelim. Necib Fazıl, 1960 darbesi üzerine tevkif edilişini anlatıyor:

“Evime, düşman karargâhını basmış komandolara mahsus tavırlarla girdiler ve gecenin 9’unda girdikleri evden saat 12’de kollarında ben, ayrıldılar... KÜTÜPHANEMİN BİNLERCE CİLT KİTABINDAN, zevceme ait giyim eşyasının astar içine ve soba deliklerine kadar aramadık, didiklemedik yer bırakmadılar... Bula bula ne ele geçirseler beğenirsiniz: Vaktiyle Türkiye ordu hizmetinde çalışan (Von der Goltz) Paşanın “Silahlı Millet” eseriyle (Karl Marks) ve (Engels)in 19’uncu Asır ortalarında neşrettikleri meşhur (Manifest Komünist-Komünist Beyannamesi)...

Biraz sonra, komünizma karargâhı ve küfür tezgâhı malûm gazete, “Süper Mürşid”in evinde komünistliğe ait eserlerin ele geçtiğini yazacak, bunu da benim, savcılık kanalıyla:

-“Bir bakteriyologun lâboratuvarında mikrop şişelerinin bulunmasından daha tabiî ne olabilir?”

Şeklindeki tekzibim takip edecektir.”

(Necib Fazıl KISAKÜREK, Benim Gözümde Menderes, Büyük Doğu Yayınları, sayfa: 467)

Üstadın “kütüphanemin binlerce cilt kitabından” ifadesini özellikle vurguluyoruz. Haydi “binlerce” olmasın da, seçme ve süzme “yüzlerce cilt” olsun; Kadir Mısıroğlu gibilerin yalanını suratına çarpmıyor mu bu satırlar?..

Büyük Doğu Mimarı, aynı hadiseyi “Cinnet Mustatili”nde şöyle tasvir eder:

“Zevcemin kürk eşyasına kadar jiletle söküp her tarafı aradılar, kitaplarımı delik deşik ettiler...”

(Necib Fazıl KISAKÜREK, Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları, 8. Basım, sayfa: 300)

Bir gazetenin, Üstadı “komünist kitabları okuyor” diye itham etmesi de garib!.. Birileri “az okurdu” safsatasıyla “Büyük Doğu’nun ilmî olmadığını(!)” yaymaya çalışırken, küfür tezgâhı gazetenin, okuduğu kitabdan dolayı suçlamasındaki tezada bakın ve şu ıstırabı görün ki, okusa kabahat, okumasa kabahat!..

Cemil Meriç de, yukarıda bahsettiğimiz sohbetlerinde, “hâlâ Mallarme’ye, Baudelaire’e âşıktır. Necip bir tezatlar mahşeridir.” demek gafletinde bulunuyor. Oldu olacak Üstadın eline bir “okunacak kitablar listesi” tutuştursalardı; komikliği görüyor musunuz? Bu arada bir şerh düşelim: Biz Üstadın bırakın Mallarme’ye âşık olmasını, müsbet veya menfî, ondan bahseden hiçbir ifâdesine rastlamadık. Evet, (Bodler), (Rembo) (Verlen) ve (Valeri) gibi Fransız şairlerine bir şekilde göndermelerde bulunan Necib Fazıl’ın, bu isimlerle bir çeşit kan kardeşliği bulunan Mallarme’yi okumadığı düşünülemez; ama nedense hiç ismini anma ihtiyacı hissetmemiştir yazılarında. Peki Üstadın ona âşık olduğunu nereden çıkarıyor Cemil Meriç? Böyle asılsız spekülasyonlara iltifat etmek yerine, meselâ Yahya Kemal’in meşhur “Sessiz Gemi”sinde Mallarme’nin “Deniz Meltemi”nden derin izler bulunduğunu ifade etseydi, “dedikoduculuğu” edebiyatımız adına bir işe yarardı.

Neyse dağılmayalım ve hemen Üstadın “okuma serüveni”ne dönelim. Onun kitablığına dair bir hatırayı da Rasim Özdenören’den nakletmek istiyoruz. Vefatının 20. yıldönümü münasebetiyle, 2003 Mayısında TRT-2’de yayınlanan ve galiba Talat Sait Halman’ın sunduğu “Sözün Büyüsü” programında “Necib Fazıl” konuşuldu. Programın konuklarından Rasim Özdenören bir hatırasını nakletti. Söylediklerini aklımızda kaldığı kadarıyla aktarıyoruz:

“1960’lı yıllar... Necib Fazıl hapisten yeni çıkmıştı. Arkadaşlarla evine ziyarete gittik. Başka misafirleri de vardı. Cahit (Zarifoğlu), “Üstadım kitablığınıza bakabilir miyim?” diye izin istedi. Üstad izin verdi. KİTABLIĞINDAKİ ESERLERİN BİR ÇOĞU FRANSIZCA İDİ. Bir köşede klasik batı müziğine ait plâklar vardı. Beethoven, filân... Üstad tam bize bir şeyler anlatmaya başlıyor, ayakta kitablığı inceleyen Cahit bir soruyla sohbeti bölüyor: “Bu kitabı nasıl buldun Üstad?”, “En çok hangi müzisyeni seviyorsunuz?” gibi... Birkaç kez böyle tekrar edince Üstad dayanamadı, Cahit’e dönüp aynen şunları söyledi:

-Artist, virtüoz burda konser veriyor, sen orada notaları karıştırıyorsun!”

Aslında üzerinde durduğumuz meselenin özü bu son cevabda gizlidir. Ama madem ki, bazıları konser dinlemek yerine notaları karıştırmayı tercih ediyor; bize de bu yazımızda o “notaları” gücümüz yettiğince göz önüne sermek düşüyor.

 

“BESTE” KADAR, “NOTALAR” DA MUHTEŞEM OYSA!..

Tekrar Ergun Göze’den aktardığımız satırlara dönelim ve Üstadın başka şairlere ait “ezberinden mısralar okumasından” bahsedelim... Burada şaşırtıcı olan Ergun Göze’nin bu durumu “mucizeye(!)” benzetmesidir. Diğer yazı türleri bir yana Homeros’tan (Valeri)’ye, Yunus Emre’den (Rembo)’ya, Fuzûlî’den (Bodler)’e (Şekspir)’den Abdülhak Hamid’e, Bâki’den Yahya Kemal’e, Şeyh Galib’den Ahmed Haşim’e, Namık Kemal’den Mehmet Akif’e kadar yerli ve yabancı şiir kültürüne hakim olan ve bunlar hakkında çarpıcı hükümlere imza atan bir dehânın hafızasının hacimli bir şiir antolojisi kadar dolu olmasında şaşıracak ne var? Asıl hayretle karşılanması gerekenler, Üstad’ın az okuduğu yalanı karşısında tereddüde düşenlerdir.

Mevzu bu noktaya kıvrılmışken, bir taşla iki kuş vuralım ve Üstad’ın “kendisinden başka şairleri okunmaya lâyık görmediği” iddiasının da temelsizliğini gösterelim. Necib Fazıl, belirli bir kalite tesbit ettiği yerli ve yabancı şiir ustalarını okumakla kalmaz, şiir heveslisi gençlere de tavsiye ederdi. İsbat mı? 20.12.1967 tarihli Büyük Doğu mecmuasının “Sizinle Başbaşa” köşesinde Trabzon’dan yazan Yaşar Nuri ÖZTÜRK imzalı (isme dikkat!) okuyucusuna şu cevabı vermiştir:

“Şiirde başarılı olmak için çok okumak, hususiyle Divân Edebiyatından günümüze kadar gelen bütün ekolleri inceden inceye tetkik ve tahlil etmek lâzımdır. Bir Batı diline vâkıf bulunmak da gâyeyi kolaylaştırır. Fakat herşeyden evvel şiir bir Allah vergisi ve hususî bir istidat işidir. Her şeyden evvel şairin kendi kendisini kontrol edebilmesi ve eserini kolayca benimsemek gafletinden uzak bulunması şarttır. Bir tecrübeden 999 tanesini yırtıp ancak birini benimseyen sanatkâr titizlik şartının ilk basamağına ayak atmış demektir.”

Necib Fazıl, yukarıdaki satırlarda bir okuyucuya tavsiyede bulunmanın yanında kendi şiirinin de köklerini işaretlemektedir adeta. O, şiirde başarılı olmak için “çok okumuş, hususiyle Divân Edebiyatından günümüze kadar gelen bütün ekolleri inceden inceye tetkik ve tahlil etmiş”, ilk olarak İngilizce kanalıyla, daha sonra ise Fransızca yolundan “gayeyi kolaylaştırmıştır.” Bütün bunlardan öte “Allah vergisi bir istidada” sahibtir ve ustalık yollarında gençlik çağındaki bazı şiirlerini “benimsemek gafletinden uzak bulunmuştur.”

Onun sadece şiir bahsinde bile geniş çaplı bir antoloji kadar zengin olan hafızasıyla ilgili bir hatırayı da “Kültür Dünyası” dergisinden gösterelim. İlk kez Mayıs 1997’de yayın hayatına atılan bu dergi 1. sayısının büyük bir bölümünü Necib Fazıl’a ayırmıştı. O sayının 47. sayfasında “Üstün İnanç” imzalı bir yazı vardı. Bu adam güya şiir yazan ve dergi çıkaran Güngör isimli solcu bir arkadaşıyla Üstadı ziyarete gitmiş. Gerisini aynen aktaralım:

“Bir yandan çaylarımızı içiyoruz, bir yandan Güngör’le Üstad şiir tartışıyorlar. Buna tartışma da denmez hani. Güngör kem küm ediyor, Üstad konuşuyor. AĞZINDAN SU KASİDESİ ANLATILMAZ BİR TEMPO VE TONLAMA GÜZELLİĞİYLE DÖKÜLÜYOR. Teklemeden, ezbere hepsini okuyor. HEMEN ARDINDAN (BODLER)’İN BALKON ŞİİRİ AYNI BAŞARIYLA GELİYOR.”

Bundan başka, Hasan ÇEBİ, “Bütün Yönleriyle Necib Fazıl’ın Şiiri” isimli kitabında, kendisinin gerçekleştirdiği bir röportajda Üstadın, Fransızca’sıyla birlikte (Valeri)’nin bir şiirinden misâl verdiğini sayfaya dipnot olarak düşmüştür. Üstad’ın dilinden nakledilen mevzu şu:

“Size bir şey nakledeyim. Paul Valery’nin bir mısraı:

«Ayak sesleri benim kalbimdir.» diyor. Birisi çıktı, Ayak Sesleri şiirimdeki; «Artık, atan kalbimde bir ayak sesi oldu» mısraını ondan aldığımı iddia etti. Bir de baktık ki onun şiiri benimkinden iki sene sonra neşredilmiş. Şimdi... (Valery) benden aldı demeye niyetim yok.”

(A.g.e. Sayfa: 140, 141)

Hasan Çebi’nin 1980 yılında gerçekleştirdiğini ifade ettiği, yukarıdaki ilginç satırların da yer aldığı röportaja –ne hikmetse- “Konuşmalar” kitabında yer verilmemiş. İlgililere duyurulur!..)

 

“KİTAB KURDU” DİYE BAŞKA KİME DERSİNİZ?..

Fazla dağılmadan, Üstad’ın “okuma serüvenini” kitablarına yansıdığı kadarıyla bizzat kendi kaleminden işaretlemeye başlayalım; hem de okumayı yeni söktüğü çocukluk günlerinden itibaren:

“Haftada bir broşür halinde çıkan, bitmez tükenmez “Güzel Prenses”... (Mişel Zevako) ve (Aleksandr Düma)’nın bütün eserleri... Kılıcını bir çekişte 5-6 kelle uçuran (Şövalye dö Rogesten), (Lükres Borjiya), (Güliver) filan falan...

Hele, kasketli, minkâri burunlu ve ağzında piposu (Şerlok Holmes)?..

Kahramanlarım bunlar... Henüz hissî eserlere geçmiş değilim... Sedirin üstüne bir yastık koyup romanımı açıyor ve yüzükoyun uzanmış, bir taraftan da bir tatlı atıştırarak madde ve mâna tadını birleştirici şekilde okuyorum.”

(Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, 3. Basım, Sayfa: 94)

Devamını bir başka eserinden takib edelim:

“Oniki yaşıma kadar süren bu ölçüsüz, abur cubur okuma hastalığı bende o hale gelmişti ki, on, onbir yaşıma doğru (Pol ve Virjini), (Graziyella), (Ladam –o- Kamelya), (Zavallı Necdet) gibi hissîlik ve edebîlik iddiasındaki eserlere kadar tırmanan alâkam, nihayet hastalığa dönmüş, gecelerimi ve gündüzlerimi bir ağ gibi sarmıştı. Sonraları (Pol ve Virjini)’yi Heybeliada’da Papaz mektebi tarafındaki çamlar altında sabahtan akşama kadar okuyup gözlerim yaş dolu, oracıkta kaldığımı, güneş battıktan sonra beni arayıp bulduklarını ve zorla eve sürüklediklerini söylersem ne dersiniz?”

(Necib Fazıl, O ve Ben, 8. Basım, Sayfa: 25)

Tekrar “Kafa Kağıdı”na dönüp, aynı bahsi bir de oradan seyredelim:

“Romanlarım arasında bu defa “Zavallı Necdet”, “Ölmüş bir kadının evrak-ı metrukesi”, “Lâdamokamelya”... gibi hissî ve aşkî diye bilinenler de var...

(Margrit)in sevgilisine:

-Az yaşayacağımı biliyorum; onun için çabuk çabuk yaşamalıyım ki, kaybımı kapatabileyim!

Cevabını vermesi, beni hazin hazin düşündürüyor.”

(Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, 3. Basım, Sayfa: 115)

Aynı yıllar:

“(Pol ve Virjini)yi, (Verter)i, (Anna Karenin)i okuyor ve henüz 10 yaşındaki beynimi bunların teknesinde yoğuruyorum. (Mişel Zevako) ve benzerlerinden vazgeçmiş değilim”

(A.g.e, Sayfa: 118)

Dikkatinizi çekeriz, Goethe’nin meşhur aşk romanı (Verter)i ve Tolstoy’un dünya edebiyatının şaheserlerinden sayılan (Anna Karenin) isimli dev klasiğini daha 10 yaşında bir çocukken okumuş “az okuyan(!)” Necib Fazıl.

Yine aynı eserde Leon Cahun adlı yahudinin güya Türk tarihine dair yazdığı bir romandan bahsettiğini görüyoruz:

“Elime ‘Gök Bayrak’ diye bir kitap geçti. Onda da büyücülük hikâyeleri... Fakat daha ziyade kahramanlık...”

(A.g.e. Sayfa: 119)

Üstad’ın bahsettiği bu “Gök Bayrak” romanını, bilmem kaçıncı sınıf çocuk romancısı Yavuz Bahadıroğlu’nun “Buhara Yanıyor” adıyla şamanî unsurlardan ayıklayıp İslâmîleştirerek(!) yeniden yazdığını ve beleş tarafından bir romana imza attığını hatırlatalım; bahsimizle alâkasız bir not olarak...

Üstad aynı çocukluk yılarında, kız kardeşi Selma’nın ölümü üzerine, Boğaziçine bakan pencereler önünde gözyaşı dökerek, Rıza Tevfik’in “Selma sen de unut yavrum!” şiirini okuduğundan da bahseder hatıratında. Uzun sayılabilecek, hissî bir manzumedir bu.

Artık ilk gençlik çağına adım atmış, Bahriye Mektebi’ne yazılmıştır. Hocaları devrin en kaliteli isimleridir. Sonranın meşhur Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki’den din, şair Yahya Kemal’den tarih ve “derin irfan sahibi” diye anlattığı İbrahim Aşkî Bey’den edebiyat dersleri almanın zannımızca bir ayrıcalığı olsa gerek.

Tasavvufla ilk teması bu mektebde ve İbrahim Aşkî Bey vesilesiyledir:

“Sınıfın kapısında ona:

-Ne okuyayım, dedim; ne okumamı tavsiye edersiniz?

-Ben getiririm!

Dedi ve bana iki kitap getirdi: Sarı Abdullah Efendi’nin Semerat-ül-Fuad (Gönül Verimleri) isimli meşhur eseriyle, “Divan-ı Nakşî” diye, sahibini bilmediğim manzum bir kitap...

Tasavvufla, deri üstü bir satıh planında da olsa, ilk temasım başlıyordu.”

(Necib Fazıl, O ve Ben, 8. Basım, Sayfa: 42,43)

“Koltuğumun altında öd ağacı ve gül yağı kokan “Semerat-ül-Fuad” ve yumurta akıyle parlatılmış esmer kâğıt üzerine yazma “Divan-ı Nakşî”, rıhtım boyunda dalgalara karşı derin düşünce... Darağacına çekilen Mansur’un menkîbesi, taç ve tahtını yele veren İbrahim Ethem’in macerası ve dünyayı bütün nakışlarıyle perde üzerindeki gölgelere benzeten Nakşî şair, ruhumu akşam ıssızlığına çevirmişti.”

(Necib Fazıl, O ve Ben, 8. Basım, Sayfa: 44)

Devamlı okur, araştırır, bunun neticesi, “plastik görünüşlere takılan ilk şiir zevki yavaş yavaş istikâmet değiştirmeye” başlar:

“Şeyh Galib’e kadar Divan şiirinin ve Anadolu halk şairlerinin soylu ve köklü hüviyetleri bir tarafa; Abdülhak Hamid’ine ve Tevfik Fikret’ine kadar bütün Tanzimat ve Tanzimat sonrası edebiyatı gözümde her ân kuklalaşmakta...”

(A.g.e, sayfa: 44)

Bu yıllar Necib Fazıl’ın okumaya, öğrenmeğe bir türlü doymadığı, kanmadığı yıllardır. Nietzsche’nin “deve”ye benzettiği, bilgi ve kitab adına ne varsa yüklenilen gençlik yılları... “O ve Ben”den büyük harflerle vurgulayarak aktardığımız aşağıdaki satırlar da bunu işaretlemekte:

“İNGİLİZCE YOLUNDAN GARP EDEBİYATİYLE DE TEMAS KURMUŞ, (ŞEKSPİR)DEN (OSKAR VAYLD)A, (FUZULÎ)DEN (AHMET HAŞİM)E KADAR KÖŞE BUCAK, TARAMAKTAYIM.”

(A.g.e. Sayfa: 48)

Umarız, Üstadın “az okuduğu” yalanına prim verenlerin yüzü hafiften hafife kızarmaya başlamıştır. Bunlar ne ki; diğer eserlerini karıştırınca karşımıza daha neler çıkacak, birlikte göreceğiz.

“İngilizce yolundan Garp edebiyatıyla temas kurduğu” bu yılları, bir Kafa Kâğıdı”ndan okuyalım:

“İngilizcesinden (Oskar Vayld)i, hattâ (Şekspir)i, (Lord Bayrın)ı okuyorum. Amerikan mektebinden aldığım sermayeden ötürü İngilizcem kuvvetli... Gittikçe de kuvvetleniyor.”

(Kafa Kağıdı, Sayfa: 161)

 Necib Fazıl’ın ilk öğrendiği ve batı edebiyatıyla doğrudan temas etme fırsatı bulduğu yabancı dil İngilizce olmasına rağmen Maarif Vekaleti tarafından “felsefe eğitimi” almak üzere Fransa’ya gönderilmiş ve batının düşünce ve edebiyat dünyasıyla “hesablaşma” çapındaki asıl irtibatını Fransızca’nın yardımıyla kurmuştur.

Bahriye Mektebinden sonra “Darülfunun”... Ama fikir ve sanat adına ne varsa yutmak isteyen genç Necib Fazıl hâlâ aç kurt gibi okumaktadır:

“Sonbaharda Darülfunun’a gireceğim. Felsefe şubesine... GÜNDÜZLERİ FELSEFE ve EDEBİYAT OKUYOR, akşam üzerleri de Ok Meydanı’na doğru gezintiye çıkıyorum.”

(O ve Ben, Sayfa: 53)

Necib Fazıl’ın bu yıllarda ilgisini çeken ve dikkatle üzerine eğildiği muharrirlerden birisi de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Üstaddan okuyalım:

“Yakub Kadri üslûbu ve “Edebiyat-ı Cedîde” budalalarına nisbetle zengin dünyasıyle Bahriye Mektebinden beri ruhumu çekenlerden... Hususiyle onun “Erenlerin Bağında” isimli nesirlerine günlerce abandığım olmuştu.”

(A.g.e, Sayfa: 55)

Paris ve onunla birlikte “bohem hayatı...” Yurda dönüşünde aynı yaşantıya devam... Memleketin en önemli sayılan fikir ve sanat adamlarıyla sürekli temas halinde... Edebiyat muhitlerinin gözdesidir. Bir bankada çok güzel bir işe başlar... Okumaya ve düşünmeye de son hızla devamda... Kendisinden takib edelim:

“İşi gücü, banka işleri dışında OKUMAKLA ve düşünmekle geçiyor...”

(Necib Fazıl, Bâbıâli, 4. Basım, Sayfa: 174)

Daha evvel kısa bir askerlik tecrübesi yaşamış, “İhtiyat Zabit Mektebi”nde bile okumaya ara vermemiştir:

“Gündüzleri derslerde sol gözünü öğretmene gösterip, ön sıradaki arkadaşının ensesine sakladığı sağ gözüyle uyuyor, GECELERİ DE KUVVETLİ BİR AMPULÜN ALTINA İSABET ETTİRDİĞİ RANZASININ ÜST KATINDA NAPOLYON’A AİT FRANSIZCA ESERLER OKUYOR.”

(Bâbıâli, Sayfa: 121)

Yukarıda Fransızca eserler okumasından bahsedilen “Genç Şair”, adıyla sanıyla Necib Fazıl’ın kendisidir. Yine “Bâbıâli”den:

“Hatırına askerdeyken okuduğu, “İmparatorluğun Son Günleri” isimli Napolyon’a dair eser geliyor. Bir Fransız (akademisyen)inin yazdığı eser...”

(A.g.e, Sayfa: 177)

Askerde bir ara disiplin cezası alıp hapis odasına da atılmış, ama hiç gocunmamıştır bundan:

“Hapis odası değil bu, konforlu bir revir... OKU OKUYABİLDİĞİN, yaz yazabildiğin kadar...”

(A.g.e, Sayfa: 121)

Yıllar sonra dâvâ ve cemiyet meydanına atılıp, üniversite hayatını geçecek hapislik günlerinde aynı rahatlığı, okuma şevkini bulamayacak ve “yılanlı kuyu”ya düşmüş gibi hissedecektir kendisini.

 

BAŞKALARININ “ZİRVE”Sİ, ÜSTAD İÇİN “BAŞLANGIÇ”!

Zaman, kaderin çarkını döndürmekte ve büyük muhasebenin kapısına doğru sürüklemektedir Genç Şairi... Istırabına kardeş bir ruh aramaktadır. Garb âleminden birkaç isim çıkar karşısına: “Büyük mustariplerden (Paskal), (Bodler), (Göte), (Tolstoy) ve (Rembo)...” Fakat her şeye rağmen bir şeyler yarım kalır iç dünyasında; ve ismini sıraladığı bu “mustaribler” ve benzerleri hakkında genel hükmünü verir:

“Bunların hepsi Allah’ın pervaneleriydi; yol bilmeyen yanık pervaneler... Ve insanda kılavuzsuz, Allah’ı aramanın, bulur gibi olup bulamamanın veya büsbütün kaybetmenin, belki en ileri, fakat ümitsiz cehdini temsil ediyorlardı.

(Sokrat)tan (Bergson)a, (Şekspir)den (Meterling)e, (Epiktet)den (Dekart)a, (Homer)den (Valeri)ye kadar da kol kol, şu veya bu nisbet ölçüsü ve üstelik bir şeye ermiş olmanın mağrur vehmi içinde aynı dalgalanış.

Bunlar beni doyuramıyor, büsbütün acıktırıyorlardı.”

(O ve Ben, Sayfa: 73, 74)

Bu satırları nakletme ihtiyacını niçin hissediyoruz; tekrar hatırlatalım: “İlmi nisbetinde budala” bazı tiplerle, ilmi bile olmayan “kıskanç tekeler” el ele vermiş, Büyük Doğu’nun “ilmî olmadığı(!)”, zaten Üstadın “yeterince okumadığı(!)” şeklinde zırvalarla, yıllardır “mütefekkir Necib Fazıl’ı” genç müslümanlardan saklamaya çalışıyorlar. BİLİNSİN Kİ, NECİB FAZIL MUKADDES KAPININ EŞİĞİNE YÜZ SÜRMEDEN EVVEL, ONLARIN “İLİM VE KİTAB” DEDİĞİ BASAMAKLARI BİRER BİRER TIRMANMIŞ, EN MEŞHUR FİLOZOFLARIN, FİKİR VE SANAT ADAMLARININ POSASINI ÇIKARIP ATMIŞTI. Onların idealleştirip “varış ve bitiş” sandıkları yer, Necib Fazıl’ın iman adına “BAŞLANGIÇ” noktasıydı. Üstelik biz, eserlerine yansıdığı kadarıyla buzdağının sadece görünen kısmını toparlayıp sergilemeye çalışıyoruz; Büyük Doğu-İBDA külliyatının genişliğine ve derinliğine bakarak tahayyül edilsin.

 

İSLÂM İRFANI BİR UMMÂN, O UMMÂNDA BİR KAPTAN!..

Yıl 1934... Efendi Hazretlerinin mübarek nazarı değmiş, büyük muhasebe başlamıştır... Istırabı büyüktür, lâkin hâlâ okumaya devam etmekte... Yine “O ve Ben”den takib edelim:

“Hastayken Mısır Çarşısından ot seçmek yerine, SAHAFLARDAN KİTAPLAR DEVŞİRMEĞE BAKMIŞTIM. Henüz bu kitapları iyi, kötü diye ayırt edebilecek bir müdir fikir ölçüsüne de malik değildim. TASAVVUFA, İSLÂM MÜTEFEKKİRLERİNE, EVLİYA MENKIBELERİNE AİT NE VARSA... Kafamda tamamiyle posalaşmış; hurdalaşmış hale gelen Batı büyükleri bir tarafa; asıl Doğu ve İslâm büyükleri arasında benimkine benzer bir nefs muhasebesinden, fikir çilesinden geçmiş biri var mıdır diye bakıyordum.”

(A.g.e, Sayfa: 123)

Ve aradığı “büyük muztaribi” nihayet bulur: İmam-ı Gazalî... Gerçekten de Büyük Doğu Mimarı’nın o tarihten sonra, Abdülhakîm Arvasî hazretlerinin manevî himayesinde tefekkür ve hikmetlerinden pay devşirmeye baktığı üç İslâm büyüğünden birisi olmuştur Gazalî... Diğer ikisi malûm olduğu üzere, “müessirde derinleşen” ikinci binin yenileyicisi İmam-ı Rabbanî ile “eserde derinleşen” Muhyiddin-i Arabî hazretleridir.

Üstad özellikle konferanslarında İmam-ı Gazalî’den bir şekilde bahsetmenin yolunu bulur ve mevzuu onun “nefs muhasebesi”ne dayandırır. Kitab adı olarak zikretmez ama özellikle “el-Munkızu Mine’d Dalâl” ile “Tehâfütü’l Felâsife”yi okuduğu kolayca anlaşılır; bakışı ve yorumları zâviyesinden... Bir şekilde karıştırma fırsatı bulduğumuz 1959 Büyük Doğu’larında Üstadın takdim spotlarıyla “el-Munkızu Mine’d Dalâl”den bazı bölümler yayınladığını belirtelim de, “kolayca anlaşılır” dediğimiz durum bir “zan” ifadesi olmaktan çıksın. “İman ve İslâm Atlası”nın kaynakları arasında da yine Gazalî’nin adı zikredilir. Kısacası Üstadın titizlikle okuduğu İslâm büyüklerinden birisi de İmam-ı Gazalî’dir.

Üstad, ruhunun “büyük değişim”i yaşadığı yıllardan itibaren hep zirvelere muhatab olmuş, alelâdeye prim vermemiştir. İslâm dünyasındaki diğer kılavuzları İmam-ı Rabbanî ve Muhyiddin-i Arabî’dir. Yıllar boyu Büyük Doğu’larda “Mektubat”tan parçalar neşredilmiştir. Necib Fazıl her vesileyle İmam-ı Rabbanî hazretlerine ait bu eserin “Allah ve Resûlü’nün kitablarından sonra dinin en büyük eseri” olduğunu dile getirir. “Her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak” bir ömür baş ucundan ayırmadığı eserdir “Mektubat”... Bu “mektublardan” bazı parçaları kendi kalemiyle sadeleştirip Büyük Doğu’da yayınlamış ve daha sonra bunları toplayarak kitablaştırmıştır.

Mevzular içerisinde zaman zaman Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin “Füsus”, “Fütuhat” ve “Satranc-ı Urefâ”sına göndermeler yapar. Abdülhakîm Arvasî hazretlerinin “er-Riyazü’t Tasavvufiyye” ve “Râbıta-i Şerife”sini, okumanın yanında bir “aşk disiplini” halinde benimsemiş, fikir ve sanat adına neyi varsa bu iki risâlenin mânâsı içinde eritmiştir. Bununla da yetinmemiş, önce Râbıta-i Şerife’yi, vefâtından bir ay kadar evvel de “er-Riyazü’t Tasavvufiyye”yi “Tasavvuf Bahçeleri”adıyla sadeleştirmiş, inanç ve kültür hayatımıza büyük bir armağan olarak sunmuştur.

Soruyoruz: Hadis okumayan “Nur Harmanı”nı, Siyer okumayan “Çöle İnen Nur”u, Sahabeye dair eserler okumayan “Peygamber Halkası” ve “Hazret-i Ali”yi, İlmihal okumayan “İman ve İslâm Atlası”nı, Fıkıh ilminden pay almayan ve Ehl-i Sünnet ulemâsını okumayan “Doğru Yolun Sapık Kolları”nı yazabilir mi? Yudum yudum okuduğu nur çeşmelerinin en büyük şahidi eserlerindeki manevî berraklıktır.

Onun klasik medrese eğitiminden geçmediği elbette doğrudur; ömrünü fetva kitablarına gömülmekle geçirmemiş, yıllarını ücrâ bir köşede sabit bir ilme adamamıştır. O, “mütefekkir yetiştiren mütefekkir” vasfı gereği bu ilimlerden itidal seviyede aldığı payla insan ve toplum meselelerine sarkmış, cemiyet meydanında “İslâmcı bakışı” misâllendirmiştir.

“Az okuyan(!)” Necib Fazıl’ın yüz civarındaki “cild cild telif eserinin” yanında, inanç ve kültür hayatımıza bir diğer armağanı da İslâm dünyasının en meşhur siyerlerinden olan ve ünlü divân şairi BAKÎ’nin, kendi devrinin diliyle Arabça’dan çevirdiği İmam-ı Kastalanî’ye ait “el-Mevahib-ül Ledünniye”yi “metin ve mânaya hudutsuz bir hürmet ve sadakat içinde, bazı faydasız nokta ve tekrarları çıkararak” ve “bahisleri başlıklandırarak” bugünkü dilimize kazandırmasıdır. “Çöle İnen Nur” ile “İman ve İslâm Atlası”nın da kaynaklarından olan bu hazine kıymetindeki eser, Büyük Doğu Mimarı’nın sadeleştirdiği hâliyle 750 sayfa civarında bir şâheserdir. Üstadın “Gönül Nimetleri” adıyla sadeleştirdiği bu kitaba, parantez içerisinde ve şerh bâbında düşmüş olduğu notlar ayrı bir kıymet katmaktadır.

Tasavvuf menkıbelerine dair de her kitaba iltifat etmez. Bu mevzuda başlıca kaynağı meşhur “Nefahat”tır. İkincisi de daha küçük hacimli olan “Reşahat”... Bu ikincisini bizzat sadeleştirmiş, yine yeri geldikçe parantez içinde çok değerli şerhler düşmüştür. Bu kitabların değerinin anlaşılması için “Reşahat”a yazmış olduğu önsözün ilk paragrafını aynen alıyoruz:

“Tasavvuf hikmetleri ve Evliya menkıbelerinin iki ana eseri vardır: Biri Mevlânâ Camî Hazretlerinin “Nefahat”, öbürü de, Şeyh Safiyüddin Hazretlerinin “Reşahat” isimli kitapları... Bunlardan ilki, “Halkadan Pırıltılar” isimli eserime malzeme kaynağı teşkil eder ve o kaynaktan söz ettiğim zülâl, benim ruh kabımda şekillenir, renklenir ve böylece aldığım, aynen isimlendirdiğim ve sadece özleştirip istiklâlli bir mâna kazanırken, “Reşahat” asliyle sadeleştirdiğim bir nevi tercüme denemesi oluyor. Fakat öyle bir tercüme ki, müellifini benim üslûbumla ifadeye davet eder gibi bir şey...”

(Necib Fazıl, Reşahat-Şeyh Safiyüddin; Büyük Doğu Yay. 2. Basım, ocak 1995, Sayfa: 5 )

Üstad Necib Fazıl’ın “kültürlenme dâvasına” bakışı ile günümüz Türkçesine Osmanlıca’dan sadeleştirerek kazandırdığı bu hazineler arasındaki ilgiye ilerleyen bölümlerde değineceğiz. Şimdi yazılarında zikredilen diğer dinî eserlerin bazılarını sıralayalım. Bunlardan birisi İslâm tarihinde tasavvufa dair kaleme alınan ilk eserlerden birisi olduğu söylenen “Risale-i Kuşeyriye”dir. 01 Ocak 1978 Tarihli “çerçeveye” bakalım:

“Tasavvuf deryasının incilerinden ‘Risale-i Kuşeyriye’ isimli kitapta İbrahim Ethem Hazretlerine ait bir menkıbeye rastladım.”

(Necib Fazıl, Çerçeve 4, Ocak 1996, Sayfa: 214)

Dikkat, yıl 1978’dir. Üstad 74 yaşında... Şeker hastalığı sebebiyle görme güçlüğü çektiği yıllar... Ve hâlâ İslâm büyüklerinin yazdıklarını okumakla meşgul...

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin meşhur “Marifetnâme”sinden de birçok kere bahsetmiştir. İşte onlardan birisi:

“O hâlis bir devirdi. Onun son bakiyelerini “Marifetnâme”de görürsünüz. Sahibi İbrahim Hakkı (kopist) olmakla beraber orijinal bir eser ortaya koymuştur. Zamana ve mekâna göre ilmin ne olduğunu onda bulursunuz”

(Necib Fazıl, Konuşmalar, Sayfa: 191)

“O ve Ben”de, “bana amel noktasından en doğru bilgileri toplamış hangi kitabı tavsiye edersiniz?” sorusuna, Abdülhkîm Arvasî hazretlerinin “Dürr-ü Yekta” şerhini tavsiye ederek cevab verdiğini anlatır. O tarihten itibaren Üstadın bir ömür başvurduğu kaynaklardan birisi de bu eser olmuştur. 1952 mahkûmiyetinde de bu eseri yanından ayırmadığını görüyoruz:

“Burada evimden getirdiğim “Dürr-ü Yekta” isimli “İlmihâl” kitabından başka yalnız iki eser okuyabildim. Biri Milli Eğitim Vekâletinin tercüme serisinden “Füsus”, öbürü de Ataî Hazretlerinin hikmetlerini toplayan “Kenz-ül-Hikem...”

(N. Fazıl, Cinnet Mustatili, 8. Basım, Sayfa 274)

Cezaevi, Necib Fazıl’ın okumaya en fazla yabancılaştığı yerdir. Zaten ruhu bir yangın yerine dönen “cins kafa”, orada kelimelere tahammül edemez. “Cinnet Mustatili”nde bu ıstırab bütün dehşetiyle hissettirir kendisini. Buna rağmen, yukarıdaki iktibasta görüldüğü gibi, Ankara Cezaevindeki o 7-8 aylık cinnet günlerinde bile İslâm büyüklerine ait üç önemli eseri okumaktan geri kalmamıştır.

“İman ve İslâm Atlası”nın kaynaklarına baktığımızda da aysbergin görünen kısmının bile hangi çapta geniş olduğunu ve nerelere uzandığını hissederiz:

“Bu eserin zâhirî ölçüler tarafı, Tahtavî, Halebî, İbn-i Âbidin, Kuturî, Dürr-ü Muhtar, Dürer, Mülteka, Behce, Fetava-yi Hindiyye, ve emsali mehazlara bağlı, NİMET-ÜL İSLÂM, MECMUAT-ÜZ ZÜHDİYYE, MEVZUAT-ÜL ÜLÛM, DÜRR-Ü YEKTÂ, MİR’ÂT-ÜL HAREMEYN, vesaire vesaire vesaireye dayanır.”

(Necib Fazıl, İman ve İslâm Atlası, 4. Basım, Sayfa: 12)

O “vesaire vesaire vesairenin” sırrı, yani Necib Fazıl’ın usûlünün “her mesele ve madde başında şahid gösterircesine allâmelik tavrı takınmak ve bu yoldan itibar kazanmak olmadığı” anlaşılsaydı, bu yazıya gerek kalmaz, biz de konser dinlemek dururken “notaları karıştırmakla” vakit harcamazdık. Büyük Doğu Mimarı’nın ilim ve fikirdeki kuvvet ve kendine güveninin ifadesi olan bu usûlü, kıskanç hokkabazlar tarafından “zaafına(!)”ve “az okuduğuna(!) yorumlanmıştır. Fikre saygısı olan herkes “kitab yüklü eşeklere” ve “ilmi nisbetinde cahillere” duyulan hıncı ve tiksinti tavrını sezmeye baksın o “vesaire vesaire vesairelerden”...

Üstadın usûlü “şifalı meyveyi kimyahane tahlilinden rapor göstermeksizin en canlı hâliyle belirtmek olduğu için selâhiyetlilerin tek tek imzalarını klişeleştirmeye kıymet vermez ve raporlarına çok evvelden hâmil olduğu bu imzaları zâhirî inşa işinde ana madde olarak kullanırken ayrıca faturalaştırmak zahmetini yersiz bulur.”

(Bakınız: İman ve İslâm Atlası, Sayfa: 12)

Âh şunu bir anlasalardı!.. Üstad tenezzül etseydi, dinî ve tarihî eserlerine öyle bibliyografyalar hazırlardı ki, bu “kaynak” tekerlemecilerinin çoğu dilini yutardı.

Toplam sayısı 500’ü aşan ve sadece ufak bir kısmını tedkik edebildiğimiz Büyük Doğu mecmuaları belge ve kaynaklarla doludur.

 

“ALELÂDE”YE TAHAMMÜLSÜZ BİR “FEVKALÂDE”

Necib Fazıl’ın bibliyografya hazırlama zahmetine katlandığı tek eseri, 1940 yılında devrin Milli Eğitim Bakanının ricasıyla yazdığı “NÂMIK KEMÂL”e dair kitabıdır. Daha sonra bu eseri tashihten geçirerek 1966 yılındaki 2. baskısıyla “dava külliyatının içine” almıştır. Bibliyografya bölümünde, “son yüz yıl içinde çıkmış çeşitli mecmua ve gazeteler haricinde” tam 92 adet kaynak sıralanmıştır.

Buna rağmen o yıllarda bile “kaynakçılığa” tenezzül etmediği şuradan bellidir ki, eserin akışı içerisinde adından bahsedilen ve iktibas yapılan kimi kitablara, bibliyografyadaki 92 kaynak arasında yer verilmediği görülür. Meselâ, Süleyman Nazif’in “Namık Kemâl”inden hem 64. hem de 67. sayfada bahsedilip iktibas yapılıyor. Aynı şekilde 94. sayfada da İsmail Hikmet’in “Türk Edebiyatı Tarihi”nden bilgiler sıralanıyor. Lâkin bu iki eser de “bibliyografyaya” alınmamış. Şair NABÎ’den de bahsedilip misâller getiriliyor, fakat Divân kaynakları arasında ismi yok. Bu ve benzerleri göz önüne alınınca 100’ü aşkın eserden süzüldüğü görülür “Nâmık Kemâl” kitabının...

Anlaşılıyor ki, Büyük Doğu bayrağının henüz açılmadığı 1940 yılında bile Üstad Necib Fazıl “kaynakçılığa” merak duymamış, bu yoldan itibar devşirmeğe heves etmemiş, titiz ve eksiksiz bir bibliyografya hazırlama tasası çekmemiştir. O hep terkibe kıymet vermiş, notalara takılıp kalmamıştır. Fakat biz bahsimiz gereği notaları hafiften kurcalayalım ve bibliyografyada neler var, kısacık bakalım: İsmail Habib’in “Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi”nden, Fuat Köprülü’nün “Âşık Tarzının Menşe ve Tekâmülü”ne; İbnülemin Mahmut Kemâl’in “Son Asır Türk Şairleri”nden, Recaizâde Ekrem’in “Talim-i Edebiyat”ına; Saadettin Nüzhet’in “Namık Kemâl-Hayatı ve Şiirleri”nden, İbrahim Necmi’nin “Edebiyat Tarihi Dersleri”ne; Muallim Naci’nin “Islahat-ı Edebiye”sinden, Ebuzziya Tevfik’in “Genç Osmanlılar Tarihi”ne; Raif Necdet’in “Hayat-ı Edebiye”sinden, Mustafa Nihat’ın “Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi”ne kadar neler yok ki!.. Ayrıca Nâmık Kemâl’in bütün eserleri, çeşitli tarih ve tezkere kaynakları, yirmiye yakın “Divan” kaynağı vesaire... Necib Fazıl’ın “az okuduğu(!)” iftirasını yayan Büyük Doğu düşmanlarının bir çoğu bu eserlerin adından bile habersizdir.

Büyük harflerle tekrar edelim: ÜSTAD TENEZZÜL ETSEYDİ DİNÎ VE TARİHÎ ESERLERİNE ÖYLE BİBLİYOGRAFYALAR HAZIRLARDI Kİ, BU “KAYNAK” TEKERLEMECİLERİNİN ÇOĞU DİLİNİ YUTARDI.

Bu eser (Şahsı, Eseri ve Tesiriyle NÂMIK KEMÂL, Büyük Doğu Yayınları, 3. Basım, 1992) sadece Nâmık Kemâl etrafındaki tesbitlerle değil, Necib Fazıl’ın çeşitli vesilelerle birçok meseleye ve (Şekspir)den bazı Divân şairlerine kadar kimi şahsiyetlere bakış açısını göstermesi bakımından da önemlidir. Meselâ Tanpınar gibilerinin çok sevdiği Divân şairi Nailî’nin adını yalnızca bu kitabında anmıştır Büyük Doğu Mimarı. Dedik ya; O hep zirvelerle meşguldür; hele edebiyat bahsinde büyüklüğün “gibi”sine bile tahammül edemez. Habersizliğinden değildir suskunluğu...

 

BÜYÜK DOĞU: “BİNBİR” ÇİÇEKTEN “İRFAN” BALI

Gelelim Üstadın “kültürlenme dâvasına” bakışı ile sadeleştirerek günümüz Türkçe’sine kazandırdığı eserler arasındaki ilgiye... Bu meseleye, Büyük Doğu’nun çıkışından dört yıl önce, 1939 “çerçevelerinde” bir yazı dizisiyle el atmış, memleket çapında bir kültür hamlesine girişmek için takib edilmesi gereken yolları, kuşanılması gereken anlayışı ve kültürümüzün köklerini bir bir sergilemiştir.

Önce “kitaba” bakışını tesbit edelim: Ona göre “YENİ bir görüş ve duyuş mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak TEK VASITA KİTAP”tır.

(Tanrı Kulundan DİNLEDİKLERİM, Sayfa: 31)

Ve sorar: “İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan?”

Necib Fazıl için kitabın ne mühim bir mesele teşkil ettiğini görüyorsunuz değil mi? Zaten, “kültürlenme dâvasında ilk iş olarak, herhangi bir dil çarşafına BÜTÜN DÜNYA KÜLTÜR YEMİŞLERİNİ silkelemek, o dile bütün dünya hakikatlerini konuşturmaktan” bahseden; “KÜLTÜRLENME DÂVASININ İLK VE BAŞ HAMLESİ, DÜNYA KÜLTÜRÜ İLE TEMASA GEÇMEKTİR” diyen ve “METODLU, SİSTEMLİ, GENİŞ ÇAPLI BİR TERCÜME İŞİ, KÜLTÜRLENME DÂVASININ TEMEL DİREKLERİNDEN BİRİDİR” ölçüsünü koyan bir adamdan başka ne beklenebilir ki?

(Bakınız: Çerçeve 1, Büyük Doğu Yayınları, Sayfa: 115)

Üstad beş fıkradan oluşan bu seri yazılarında kültürümüzün “ÜÇ ANA TEMELİ” olduğunu belirtir ve bunları tek tek izah eder.

Bu temellerden birincisi “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a kadar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsülleri”dir. Bir an önce “(Osmanlıca’dan Türkçe’ye) ismiyle geniş bir tercüme faaliyeti açıp, bütün zirve örnekleri günümüz diline, üslûbuna ve alfabesine mal etmek” gerekir. Çünkü “babadan kalma kültüre tabî olmak değil, fakat mâlik olmak şart! Tarih o kültüre mâlik olmaksızın onun fethettiği topraklar üzerinde mülkiyet iddia eden millete güler.”

(N. Fazıl, Çerçeve 1, Sayfa: 116, 117)

Üstteki satırları yazan adam, “babadan kalma kültüre mâlik olan”, yani “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a kadar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsüllerini” kafasında taşıyan, bir MÜTEFEKKİRE lâzım olduğu kadarıyla TANIYAN ve OKUYAN Necib Fazıl KISAKÜREK’in tâ kendisidir!..

İşte bu “yüksek kültür mahsüllerini” üreten kimi şahsiyetlere dair en ÖZLÜ hüküm çekirdekleri:

“Bu cemiyetin:

Dinî mizacı Süleyman Çelebi’de...

Derinlik ve olgunluğu Mevlânâ’da...

Mâverâ humması Yunus Emre’de...

Kahramanlık hayali Battal Gazi’de...

Aksülamel ve isyan psikolocyası Köroğlu’nda...

Nükte ve hiciv Nasreddin Hoca’da...

Halk duygusu kumaşı Karacaoğlan’da...

Hassasiyet cevheri Fuzulî’de...

Edâ ve (estetik) ruhu Bakî’de...

Kuru mantık ve akıl Nabî’de...

Belâgat ve hırçınlığı Nefî’de...

Şive ve zarafeti Nedim’de...

İrfan ve inceliği Şeyh Galip’te...

Usûl ve sistemi Kâtip Çelebi’de...

Tarih ölçüsü Naimâ’da...

Nas ve kalıp bilgisi Ebussuud Efendi’de...

Görgü ve merakı Evliya Çelebi’de...

Mâverâ görüşü İbrahim Hakkı’da...

Dekor zevki Yesarî’de...

(Plastik) fikri Sinan’da...

(Fonetik) fikri Dede Efendi’de...

Ve bütün bunların hepsi, başka başka mikyas ve kıratlarda hepsindedir.”

(Necib Fazıl, Tanrı Kulundan DİNLEDİKLERİM, Sayfa: 166)

Yukarıdaki isimlerin arasından, Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın Osmanlıca kanalıyla süzüldüğü kültür ufuklarını görüyor musunuz? Bunların yanında, (Tanzimat sonrasına ait olmakla birlikte) öz kültürümüze sadakati su götürmeyen, Üstadın bazı eserlerinde kaynak olarak faydalandığı “Tarih-i Vekayi-i Devlet-i Âliye” ve “Kısas-ı Enbiya” muharriri Ahmed Cevdet Paşa’nın da adı pekâla zikredilebilir kanaatindeyiz.

1939 yılında “(Osmanlıca’dan Türkçe’ye) ismiyle geniş bir tercüme faaliyetine” başlanmasını teklif eden Üstad, bunu başkalarından beklemekle kalmamış, önceki sayfalarda bahsettiğimiz birkaç dinî ve tasavvufî eseri bizzat kendi kalemiyle Osmanlıca’dan günümüz Türkçesine kazandırmış, inanç ve kültür hayatımıza hediye etmiştir.

Büyük Doğu Mimarına göre kültürümüzün ikinci temeli “Şark kaynakları”dır: “Doğuyu başta Arab olmak üzere bütün şaheserleriyle dilimize geçirmeğe mecburuz, Garbla Şark arasındaki büyük nefs muhasebesini kavramak ve kendi kaynağımızı tanımak için tek yol bu.”

(Çerçeve 1, Sayfa: 118)

Bu satırları yazan adam, mecmuasında “doğu edebiyatına” dair bir köşe açan ve orayı çoğu zaman kendi kalemiyle tanzim eden; Arab edebiyatının meşhur “Yedi Askı” şairlerinden, Fars edebiyatının zirvesi “Şehnâme” sahibi Firdevsî’ye ve Nizamî, el-Maarî, Hayyam, İbn-i Fâriz, Sadî gibi Doğu’nun diğer şöhretlerine dair özlü bilgiler veren, bunların eserlerinden iktibaslar yapıp okuyucusuna tanıtan Necib Fazıl KISAKÜREK’in tâ kendisidir!.. İlgilenenler “Edebiyat Mahkemeleri” adıyla yayınlanan kitabının “Doğu Edebiyatı” bölümünü tedkik edebilir. Doğuyu asıl temsil mevkiinde olan İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî ve İmam-ı Gazalî gibi din, iman ve tasavvuf cebhesinin büyük isimlerine ise Üstadın ilgisi zaten malûm.

Dikkat edilirse “az okudu(!)” safsatasına inad, hep Üstadın kitaba ve okumaya verdiği ehemmiyetin üzerindeyiz. Kafasındaki eşsiz fikir mimarîsinin temellerine de bu sebeple değiniyoruz. O, sadece tavsiye etmekle kalmamış, itidal seviyede bile olsa bu şark kaynaklarını (doğu edebiyatını) mecmuasında okuyucusuna tanıtmıştır. Hele Hayyam bahsinde, Onu “Maarî” ile mukayese eden satırları mevzua ne kadar hâkim olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir:

“Görülüyor ki, Hayyam da Maarî gibi, bedbinlik ve hiçlik yolunun, oradan ilerisine geçit bulamamış menfî ve müntehir dehâlarından birisidir. Şu farkla ki, Maarî’nin hikmeti daha fikrî ve derin, Hayyam’ınki ise daha telkinî ve hissîdir. Buna rağmen his örgüsü olarak Hayyam’ın ulaştığı ifade iklimleri Maarî’ye nazaran çok daha san’atkârane bir hususiyet belirtir.”

(Necib Fazıl, EDEBİYAT MAHKEMELERİ, Büyük Doğu Yayınları, 1997, Sayfa: 155)

Anlaşılıyor ki, Üstadın kültürümüzün temeli olarak işaretlediği kaynaklar, aslında “bir kütübhane” taşıyan kafasındaki muhteşem fikir mimarîsinin sütunlarından başka bir şey değil! İdeolocyasının beslendiği, terkibe mevzu kültür kökleri de diyebilirsiniz! Bunlardan üçüncüsü de “Garb temeli”dir. Çünkü “bir azametli kütübhanedir” Garb. Yıl 1939 ve Necib Fazıl sorar:

“Nerede Batı fikirciliğinin ağası Yunan felsefesi ve Yunan edebiyatı, nerede (Rönesans) sonrası yeni zaman fikir ve sanat bütünü, nerede klasikler ve modernler, nerede müsbet ilimler, fenler, ideolocyalar?

Garb kültürünü, her şubede ve bütün örnekleriyle dilimize yığma teşebbüsüne girişmek için 24 saatimiz bile kalmamıştır.”

(Çerçeve 1, Sayfa: 119)

Bu satırları yazan adam, “batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken”; şiirde (Homeros)ton (Rembo)ya, felsefede Sokrat’tan Bergson’a uzanan çizgiyi müdir fikir etrafında muhasebe ve muhakeme eden, (Şekspir)i seven, (Bodler)i yutan, “saf tefekkürde” (Paskal)ı beğenen, (Marsel Prust)un roman anlayışına dair ilk kez “İslâmcı bakışı” misâllendiren Necib Fazıl KISAKÜREK’in tâ kendisidir.

Hasan Ali Yücel, birkaç yıl sonrasının Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla ve elbette “mahremiyetine nüfuz edemeden” Necib Fazıl’ın bu serî yazılarından almış olduğu ilhâmla büyük bir tercüme faaliyeti başlatacaktır. Daha sonra (70’li yıllarda) yine Milli Eğitim’in başlatıp, Tercüman gazetesinin devam ettirdiği “bin temel eser” dizisini de bahsi geçen “kültürlenme dâvası” yazılarının oluşturduğu havaya dayandırabiliriz.

Üstad Necib Fazıl’ın bir ân önce dilimize kazandırılmasını istediği Osmanlı, Şark ve Garba dair dev kütübhaneyi gördük. O, kafasında bir fikir sarayı inşa eden adam olarak, hangi kitabın ne zaman ve ne kadar okunacağını herkesten iyi biliyordu. “Kitab” diye yazdıkları harf çuvallarına umdukları ilgiyi bulamayan, bekledikleri iltifatı koparamayanlar, “az okurdu(!)” safsatasını yayarken, aslında şunu demek istiyorlar: “Tenezzül edip, bizim yazdıklarımızı okumazdı.”

 

EDEBİYATIMIZI KARIŞ KARIŞ TARAYAN “PROJEKTÖR”

Sadece doğunun, batının ve Osmanlı büyüklerinin değil, Tanzimat’tan kendi nesline kadar uzanan fikir ve sanat hayatının Türk kütübhanesine yığdığı erzak da, Necib Fazıl’ın “fikir ve ruh bünyesinde kan haline gelen” gıdanın arasındadır. “Nâmık Kemâl” eseriyle ilgili bahiste, zaten Tanzimat devrine ait zengin bir malzemeye sahib olduğunu gördük. 1936 yılında, devrin en tanınmış yazar ve aydınlarını kadrosunda barındıran ve kendi idaresinde yayınlanan “Ağaç” mecmuasının 4 Nisan tarihli 4. sayısından, 30 Mayıs’taki 9. sayısına kadar “Manzara” başlığı ile “Türk sanatkâr ve entellektüeline” bakışını resmetmiştir. Bu altı yazı, daha sonra “Tanrı Kulundan DİNLEDİKLERİM”de “MEKTUP” şeklinde, zenginleşmiş, olgunlaşmış ve yontulmuş olarak yayınlanacaktır.

Üstad bu “manzaralarda” Tanzimat’a kadar gelen devredeki Osmanlı entellektüeline takdirini ifade ettikten sonra, Nâmık Kemâl’in bazı kitablarından başlayarak, Ziya Paşa’nın “Harabat”, Recaizâde Ekrem’in “Zemzeme”, Muallim Naci’nin “Demdeme”, Abdülhak Hamid’in “Makber” gibi eserlerine dair yorumlar yürütür. Ahmet Mithat Efendi’nin romancılığını değerlendirir.

“Manzaralar” devam eder: Tevfik Fikret ve Halit Ziya’dan Cenab Şehabettin’e kadar bütün Edebiyat-ı Cedide şair ve romancılarını, hemen arkasından Şahabettin Süleyman, Rıza Tevfik, Abdullah Cevdet, Ahmet Şuayip, Baha Tevfik gibi isimlere bakışını “hüküm çekirdekleri” hâlinde sıralar. Sonrasında Ziya Gökalp’ten başlayıp, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Hüseyin Rahmi, Refik Halit, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Halide Edip, Ahmed Haşim ve benzeri şöhretler etrafında “Dünya Harbi ve sonrası Türk sanat ve fikir ve adamına” yaklaşımını dile getirir.

Son olarak; Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa, Tanpınar, Ahmet Kutsi, Hilmi Ziya Ülken, Nâzım Hikmet, Reşat Nuri, Vedat Nedim, Sait Faik, Orhan Veli gibi imza sahiblerini değerlendirir. (Not: Biz bu isimleri, Ağaç’taki “manzaralardan” değil, aynı yazıların, “Tanrı Kulundan DİNLEDİKLERİM”deki zenginleşmiş ve olgunlaşmış son hâlinden faydalanarak sıralıyoruz. Çünkü özellikle son paragraftaki isimlerin birçoğu o tarihte Ağaç’ın yazı kadrosundan olup, Üstadın henüz ümidini yitirmediği kişiler vardır aralarında.)

Üstad Necib Fazıl, birkaç paragraftır adını sıraladığımız kalem sahiblerinin hepsini, “Genç Şair” diye anıldığı yıllarda OKUMUŞ, yetişebildiklerinden bir çoğu ile arkadaşlık kurmuş ve sonrasında fersah fersah geride bırakmıştır onları. Gerek “Bâbıâli”de gerek “Edebiyat Mahkemeleri”nde, gerek bu serî yazılarında, verdiği hükümlerin ne kadar isabetli olduğunu anlamak için Türk edebiyatıyla birazcık haşır neşir olmak yeter.

 

KİTABLARIN EFENDİSİ, FİKİR ÜLKESİNİN SULTANI

Stefan Zweig, intiharından evvel kaleme aldığı son eseri “Montaigne” biyografisinde, rönesansın bu unutulmaz hümanistinin kitablarla olan ilişkisini bakın nasıl tasvir ediyor:

“Montaigne için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulunması zor insanlar gibi değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa, onun kapağını açabilir.”

(S. Zweig, Yarının Tarihi, Can Yayınları, Çeviren: Ahmed Cemil, 2. Basım, 1998, Sayfa: 151)

Montaigne’nin “kitaplığım, benim krallığımdır ve burada bir kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum” sözünü naklettikten sonra, devam eder Zweig:

“Kitaplar ona düşündüklerini söylerler; Montaigne de onları kendi düşünceleriyle cevaplar. Kitaplar düşündüklerini dile getirirler ve onda yeni düşüncelerin üremesine sebeb olurlar. Montaigne sustuğunda onu rahatsız etmezler; ancak sorulduklarında karşılık verirler. Evet, Montaigne’nin krallığı burasıdır. Ve kitaplar da ona hizmet etmekle yükümlüdürler.”

(A.g.e, Sayfa: 152)

Montaigne’nin, okumayı İRADÎ BİR FAALİYET olarak sevdiği anlaşılıyor ve bu yönüyle Üstad Necib Fazıl’ın kitablar karşısındaki tavrını bir cebheden aydınlatıyor. Üstad da, gençlik çağındaki “arama ve taramayla geçen” aç kurt gibi okuduğu yıllardan sonra, kitabların arasında hep kral gibi dolaşmış, bilgi hamallığına iltifat etmemiş, hizmetçiliğe yanaşmamıştır. “Kitablar ona düşündüklerini söylemiş, Necib Fazıl da onları kendi düşünceleriyle cevablamış, hizmet etmekle yükümlü” kılmıştır. İradî faaliyetinin neticesi olmak kaydıyla “kitablarına ve kâğıtlarına kapanarak tefekkür etmekten”, yani okuma ve yazma eyleminden müthiş haz almıştır. Kendisinden dinleyelim:

“Tefekkür –ki biricik, hayat hazzım, vücud hikmetimdir- benim için ya başkaları ile halleşerek, yahut İRADÎ FASILALARLA kitablarıma ve kâğıtlarıma kapanarak meydana gelen bir iş...”

(Necib Fazıl KISAKÜREK, Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları, 8. Basım, sayfa: 90)

Cezaevindeyken kitablarla arasına soğukluk girmesinin bir sırrı da budur. Çünkü orada okuma ve yazma iradî bir faaliyet olmaktan çıkıp, “mütemadiyen bu fiile bağlı kalmaya mecburmuş” gibi dayatır kendisini. Oysa iç âleminin hürriyet alanını zindanda bile paylaşmaya yanaşmaz Necib Fazıl...

Bu noktadan sonra Büyük Doğu Mimarı’nın kitablara olan yaklaşımı Montaigne’den ayrılır. Evet, ikisi de okumayı HÜR BİR ÇABANIN ürünü olduğu müddetçe severler. Her ikisi de kitablığının hizmetçisi değil efendisidir. Buraya kadar tamam; lâkin “hürriyet” kavramına yaklaşımları ayrılıklarının başlangıcıdır. Montaigne’nin “kitablığında kral gibi saltanat sürmekten” anladığı, bir çeşit avareliktir. “Kitablar yüzünden ter dökmek gibi bir zorunluluğum yok, canım isterse onları bir yana atabilirim” diyen büyük entellektüelin, sokakları aşındıran bir serseri gibi sorumsuzca dolaştığını görüyoruz kütübhanesinde. Necib Fazıl’ın ise “zorunluluk” ve “sorumluluk” kavramlarına zıd bir hürriyeti benimsemesi düşünülemez. Evet, “kitablarına ve kâğıtlarına iradî fasılalarla kapanır”, fakat okuma ve yazma faaliyetini Montaigne gibi şahsî bir zevk, hayatını renklendiren eğlendirici ve dinlendirici bir meşguliyet olarak telâkki etmez. “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çekmek, tarihi sahte kahramanlardan temizlemek”, kaba softa ve ham yobaz tasallutunu kırmak, reformcu şarlatanların maskesini düşürmek, küfre “dur” demek, iman mihrakına nisbetle doğuyu ve batıyı mânâlandırmak, köklü bir tarih muhasebesine girişmek, “bütün saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açmak” gibi kaderin omuzlarına yüklediği ve HÜR İRADESİYLE kabullendiği sorumlulukları vardır. Bu soylu misyonu icrâ etmek için dinî, tarihî, felsefî ve edebî kaynakları tarar, malzemeyi toplar; zaten bu çileyi kabullendiğinde “kafası bir kütübhane” kadar doludur.

Artık kitablarla irtibatı “soru-cevab” ilişkisine dönüşmüştür. Dinî, fikrî, tarihî bir meseleyi “İslâmcı bakış” zaviyesinden aydınlatma ZORUNLULUĞUNU hissettiği ânda HÜR İRADESİYLE o mevzua el atar, bir efendi gibi kitabların, kaynakların karşısına geçer, “kitablar ona düşündüklerini söyler; Necib Fazıl onları kendi düşünceleriyle cevablar, onda yeni düşüncelerin üremesine sebeb olurlar.” Necib Fazıl sustuğunda rahatsız etmez, ancak sorulduğunda karşılık verirler. Çünkü bilgiye pençesini geçiren “aslanlaşmış” bir ruhun sahibidir O; olgunluk çağından itibaren, kitabların “sıkıntı veren, gevezelik eden, çağrılmadan gelen kurtulunması zor insanlar gibi” zamanını işgal etmesine müsaade etmez. Fildişi kulesini yıkıp ateş hattına atılan ve cemiyet meydanında ulvî dâvâsını heykelleştiren büyük bir AKSİYONCU-MÜTEFEKKİRİN bundan daha tabiî bir hakkı olabilir mi?..

Kadir Mısıroğlu’nun, kötülemek amacıyla “yalnızca, herhangi bir mevzuda yazacağı zaman kitablara bakma ihtiyacı hissederdi” şeklindeki karalamalarının izâhı budur zannımızca. Fikir ve aksiyon (teori ve pratik) öylesine iç içe girmiş ve birbiriyle bütünleşmiş ki; yazacağında okuyor, okuyunca da yazıyor. Hizmetçi gibi peşlerine takılmıyor, kral gibi hükmediyor kitablara. (Karşısında boynunun kıldan ince olduğu dinî temel eserlerin mânâsına duyduğu eşsiz hürmet tavrı, şu ânki bahsimizin dışında...)

Mevzu buraya kıvrılmışken, Peyami SAFA’nın “Okuyucu Olmak Sanatı”na dair yazdıklarını hatırlamadan geçemeyeceğiz:

“Bir yazı ancak kendi malımız olan fikirler doğurmak şartıyla faydalıdır. Yazıyle okuyucunun zekâsı arasındaki çiftleşmeden hiç bir fikir doğmazsa, o mütalaa tamamıyle akimdir. Faydadan ziyade zarar verir, çünkü beynin yükünü çoğaltır.”

“Kitap, adamı beslemezse şişirir, bilgilerin yağıyla şişmanlatır. (...) Bunun için sağlam yapılı bir kafa, dolu bir kafadan üstündür ve düşünmek bir fikre gebe kalmaktan başka bir şey olmadığı için, kitapların en güzelleri, düşündürücü ve doğurucu eserlerdir.”

“Kitapla okuyucunun zekâsı evlenmeli, mahsul vermelidir.”

(Peyami SAFA’dan SEÇMELER, Yağmur Yay.,2. Basım, 1976, Sayfa: 27, 28)

Eğer “okuyucu olmak sanatı” buysa, NECİB FAZIL BU İŞİN EN BÜYÜK SANATKÂRLARINDANDIR. Peyami’nin yazdıklarını Büyük Doğu Mimarı’nın meşhur “irfan-kültür” tarifiyle birlikte düşününce tesbitimize hak verilecektir:

“İrfan, arşın veya okka hesabıyla bir şahsın yüklendiği kuru malûmat değil; sahibinde fikir ve ruh bünyesi hâline gelmiş bilgidir. Gıdanın döne dolaşa damarlarımızda kan hâline gelişi gibi... Kimse bize, kilerdeki erzakını gösterip o mikyasta kan sahibi olduğunu iddia edemez. Kimse de kamûs ezberlemekle irfan sahibi olamaz.

Evet, evet; irfan, bilgi sahibi olmaktan ziyade, bilinen şeyler vasıtasıyla bilme hassasına ermektir. Bilme hassasına eren, bilmediği şeylerin de bir nevi âlimi olur.  Nasıl ki parası olan, satın almadığı şeylerin de bir nevi mâliki sayılır. Demek ki, şu veya bu bilgi malından ziyade, mallar arasında müşterek kıymet vahidi olan manevî paraya, yâni ruh ve akıl kıvamına irfan demek lâzım...”

(Necib Fazıl, Tanrı Kulundan DİNLEDİKLERİM, Sayfa: 116)

“Yazan Necib Fazıl” da, “OKUYAN Necib Fazıl” da, “düşünen Necib Fazıl” da yukarıdaki satırlarda gizlidir.  

(Sürecek)

 

Akademya’ya Doğru Arşivi (2001-2005)

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir