“Üstad Az Okurdu(!)” Safsatası
- II. Bölüm –
Hakan Yaman
“TARİH KIYMET HÜKMÜ DEMEKTİR”
Bu bölümde Üstadın mevzuunu tarihten alan eserlerine
eğilmek ve tesbit edebildiğimiz kadarıyla bunların kaynaklarını sıralamak
istiyoruz. Necib Fazıl’ın tarih ilgisi “okuma hastalığına” tutulduğu çocukluk
yıllarına kadar uzanır. 5 Haziran 1978 tarihli “çerçevesinden” okuyalım:
“Okuyup yazmayı (tabiî aslî harflerimizle) beş altı
yaşlarındayken öğrenmiştim... (...)
Okuduğum kitaplar arasında, Osmanlı Tarihine ait
menkıbelerden herhangi bir vezirin budalalığı, devletin aczi, ve zaman-mekâna
hâkimiyetsizliği beni sinirlendirir, dehşetler içinde bırakır; hele yeniçeri
rezaletleri, cinayetleri, isyanları, iliklerime kadar işleyici bir korku
meltemi üflerdi ruhuma...”
(Necib Fazıl, ÇERÇEVE 5, Büyük Doğu Yay. 1.
Basım, 1998, Sayfa: 67)
Çocuk Necib Fazıl’ın bu tarih alâkası ömür boyu sürecek,
tâ çocukken nefretini toplayan her türlü budalalık, sahtekârlık, kaba softalık
ve yeniçeri rezaletleri, günü gelecek, dünya çapında bir muhasebeyi
başlatacaktır kafasında. Doğu ve batı arasında Türk’ü topyekün hesaba çekecek,
bütün oluş ve olamayışlarıyla hükme bağlayacak, en sağlam terkibî hükümler
hâlinde istikbâlin tarihçisine çıkış noktasını gösterecektir.
Bu mevzudaki kitablık çalışmaları dışında, Büyük
Doğu’larda çeşitli müstearlarla (özellikle Prof. Rıdvan Balkır imzasıyla)
yıllar boyu tarihe dair yazılar yazan Üstad Necib Fazıl’ın Toptaşı Cezaevi’nde
de yanından tarih kitablarını ayırmadığını görüyoruz. 1952 yılında tek başına
kaldığı hücresinde “odamın manzarasını noktası noktasına içime nakşetmek
istiyorum” diyerek, çile doldurduğu mekânı tasvir eder:
“Yine masam... Sigara ve kibrit haşereleriyle dolu
tabla... Kapağı sol tarafa eğik, küçük ispirto lâmbası... Yine sola eğik,
mahzun bir kese kağıdı içinde kahve... TARİH KİTAPLARI ve bir sürü kâğıt...”
(Cinnet Mustatili, Sayfa: 49)
Büyük Doğu Mimarı’nın “Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han”
eserine yazmış olduğu önsöz, hem tarihe ve tarihçiliğe bakışta, hem de
yazdığının hesabını verme, yani “hâl izahı” cebhesinden değerlendirildiğinde
tam bir fikir şâheseri olarak çıkar karşımıza.
Üstada göre tarihçiliğin en alt tabakası, onun teknik
bakımından incelenmesidir. Bunlar “malzeme ve hammadde verir ve gerisi için
tasa çekmez.” O, bu usûle rağbet etseydi, yıllarca Büyük Doğu’larda “Prof
Rıdvan Balkır” müstearıyla yazdığı tarih levhaları için “1943-1975 arasında,
kendi imzamı atmayacak ve bu kadar dağılmayı kabul edemeyecek kadar basit fikir
ve tarih işçilikleri...” ifadesini kullanmazdı ve Kadir Mısıroğlu’nun iddia
ettiği gibi tarihe dair kitablarını sırf telif hakkı kaygısıyla yazmış olsaydı,
bahsettiğimiz bu yazıları da kitablaştırırdı. (Zannımızca, Üstadın Büyük Doğu
arşivlerinde kalan bu ve benzeri yazılarının bir an önce kitablaşması,
özellikle araştırmacılar için faydalı olur. Meselâ bahsettiğimiz tarih yazıları
“malzeme ve hammadde” vermekle birlikte, Üstadın hangi kaynaklardan neler
süzdüğünü göstermesi bakımından da önemlidir.)
Okuyucusunu malûmat sahibi yapmak amacıyla dergi sayfaları
için hazırladığı bu ve benzeri yazılar bir yana, kitablık çapta ele aldığı
tarih tezlerinden anlaşılıyor ki, Necib Fazıl’ın tarihe yaklaşımı, çağını
sorgulayan büyük bir fikir adamının tavrıdır.
“Aydın Sorumluluğu”na dair bir başka çalışmamızda
yazmıştık: Tarih ne böbürlenme, ne küfür, ne aşağılama arenasıdır. Bugün bize
ne atalarımızın kahramanlıkları fayda verir, ne de onların yanlışlarına
küfrederek paryalıktan kurtulabiliriz. Tarih, önümüze yığılan meselelerin
KÖKLERİNE inebilmek için “halihazırdaki insan şuuruyla” muhasebe edilmesi
gereken bir ibretler levhasıdır.
Soru sormadan, meselelerin çözüm çekirdeklerini aramadan,
sürü psikolojisi ile tarihe yanaşılmaz. Bugün “sağ” ve “sol” zihniyetlerin,
birinde “övgü”, diğerinde “sövgü” tavrıyla tecelli eden tarih alâkası,
meselelerin çözüm çekirdeklerini buldurucu olmaktan ziyade öldürücüdür.
Aydın, kafasında “düğüm” olan; fikrî, edebî, siyasî ve
sosyal çelişkilerin kaynağını tarihî akış içerisinde takib edebilecek asgarî donanıma,
usûl bilgisine sahib olmalıdır.
Aydın sorumluluğuna dair yazdığımız yukarıdaki satırlar,
Necib Fazıl’ın tarihe yaklaşımından süzebildiğimiz kırıntılardan başka bir şey
değildir aslında.
“Tarihi, hikmet yönünden ele alan” Üstad, “onu, kafasındaki
tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne nisbet eder.” Bu, “cemiyet
hamurkârı büyük fikirci” tavrıdır. Onun öğretmek istediği “vâkıalar değil,
mânâlardır.” Usûlü de “tarihin ikinci ve üçüncü nevinden (ilim ve teknik
bakımından) inşasındaki kanunlara aykırılık göstermeden, üstelik bunlardan
yeteri kadar pay alarak, birinci soya bağlı bir hikmet ve sanat fırçasiyle iç
yüzlere inmek ve (dinamik) çizgiler yolundan, hikâye üstü ruha tırmanmak...”
(Bakınız: Necib Fazıl, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, 5.
Basım)
Onun içindir ki “bibliyografya, endeks, fotokopi, vesika
adresi gibi gerçekliği nisbetinde sahteliği mümkün” zahmetleri, dâvâsının
ırgatlık tarafı olarak görür. “Dış yüzden meçhûlleri malûm kılmak yerine, iç
yüzden malûmları meçhûlden kurtarmak ve sadece fikri getirmek dâvasında”
olduğuna göre, bu O’nun hakkıdır.
Büyük Doğu Mimarı’nın “cemiyet hamurkârı büyük mütefekkir”
misyonu gereği “ırgatlık” kabul ettiği işleri omuzlamak, bugün bizlerin
görevidir. “Üstadın az okuduğu(!)” safsatasını yayanlara karşı, Onun tarihî
tezlerinde de zengin kaynaklara dayandığını, tarihin “ilim ve teknik”
usûllerine aykırılık göstermeden çalıştığını ve hikmetlerini bunların üzerinde
temellendirdiğini, bir parçacık olsun hissettirmek istiyoruz. Bunun en güzel misâli
“MOSKOF” isimli kitabıdır. Bu eserinde en fazla başvurduğu kaynaklar, Prof. Dr.
Akdes Nimet KURAT’ın çalışmalarıdır. “Türk ve Rus münasebetleri üzerinde kaleme
aldığı eserlerle maruf Prof. Dr.Akdes Nimet KURAT...” (Necib Fazıl, MOSKOF,
5. Basım, Sayfa: 20)
İşte bu şahsın, “Moskof”ta kaynak olarak sık sık
başvurulan “Türkiye ve Rusya” kitabını bir vesileyle tedkik ettik. Şu kadarını
söyleyelim: Kalın bir ansiklopedi cildini andıran 600 sayfa civarındaki bu
eserde, mevzuyla ilgili hemen her malzeme var. Devlet arşivlerinden derlenen
yerli ve yabancı belgeler, beyanatlar, uluslararası yazışmalar, antlaşma
metinleri, yüzlerce kaynak... vs. şimdi, bu malzeme ortadayken, Üstadın, hem de
“cemiyet hamurkârı büyük fikirci” sıfatıyla yeniden bu işe soyunması ırgatlıktan
başka ne olurdu ve bir MÜTEFEKKİRİN böyle bir lüksü var mıdır? Üstad kendisine
düşeni yapmış, bu toplu malzemeyi “her örgüsü tezatsız bir dünya görüşüne
nisbet ederek” mânâlandırmış, işin ilim ve tekniği ile uğraşanların hayâl
edemeyeceği tecridlere ulaşmıştır.
Irgatlık ürünü bu ve benzeri malzemeler, ancak soylu bir
fikir adamının elinde mânâ kazanır ve hayatta dinamik bir rol üstlenir. Necib
Fazıl’ın tarihî eserlerinde yaptığı budur ve kimsenin onu “kaynak”
tekerlemesiyle eleştirmeye hakkı yoktur. Üstad, hangi malzemeyi nereden
alacağını herkesten iyi biliyor, işin ırgatlığına dair incelemelere “bir kral
gibi hükmediyordu.”
Üstadın “Moskof”ta faydalandığı bir diğer kaynak, KURAT’ın
“Türkiye ve Rusya”sından birkaç yıl evvel yayınlanan Haluk F. Gürsel imzalı
“Tarih Boyunca Türk-Rus İlişkileri”dir. 250-300 sayfa civarındaki bu çalışma
da, yine işin ırgatlık tarafına ait bilgiler ihtiva etmektedir. Bu arada Prof.
Dr. Akdes Nimet KURAT’ın “Rusya Tarihi” isimli yine ansiklopedik çapta bir
başka eserine rastladık ve Üstadın “Moskof”ta adından bahsetmediği bu kitabdan
da faydalandığını tesbit ettik. Özellikle “Türk Yumruğu Altında Moskof”
bölümünde “Rusya Tarihi”nden epey istifade ettiğini sanıyoruz. Hatırlatalım:
Terkibe mevzu malzemedir bu kaynaklar ve bir mütefekkirden beklenen “terkib”den
başka nedir ki? İşin “ilim” ve “teknik” cebhesinin hakkı olan “takdir” ise,
farklı terazilerin kıymetlendirme derecesine girer. Hassas kuyumcu terazisi ile
toptancı kantarı arasındaki fark misâli...
Yeri gelmişken, bahsimizin bir uzantısı olarak ve
“Moskof”tan başlayarak, Üstadın tarihe dair eserlerinde adı geçen kitab
isimlerini rastlayabildiğimiz kadarıyla ve bahsedildiği şekliyle sıralayalım:
1) Türkiye ve Rusya: Prof. Dr. Akdes Nimet KURAT
2) Prut Seferi ve Barışı: Prof. Dr. Akdes Nimet KURAT (Bu
eserin iki cild olduğunu tesbit ettik.)
3) Tarih Boyunca Türk-Rus İlişkileri: Haluk F. Gürsel
4) Kırım Harbi: Tarihçi Emin Ali
5) Cevdet Paşa Tarihi (Osmanlı tarihçileri arasında Rus
ilişkilerine dair en geniş bilgileri Cevdet Paşanın verdiğini hatırlatmak
istiyoruz.)
6) Raşid Tarihi
8) “Üniversite kütübhânesinin Türkçe yazmaları arasında
bulunan Salih Hayri’nin Manzum Sivastopol tarihi...”
Bu listeye yukarıda bahsettiğimiz, KURAT’ın “Rusya Tarihi”
de eklenebilir. Daha başka kaynaklara da göndermeler var ama bunlara özellikle
KURAT’ın kitablarındaki iktibaslar kanalıyla ulaştığını tahmin ettiğimiz için
listeye almadık.
“YENİÇERİ”de adı geçen kaynaklar:
1) Mufassal Tarihi
2) Solakzade Tarihi
3) Koçi Bey Risâlesi (Latin
harfleriyle de birkaç kez basılmıştır.)
4) Peçevî Tarihi
5) Naima Tarihi (Üstad Necib
Fazıl, bu eserinde en fazla Naima’ya başvurmuştur.)
6) Cevdet Paşa Tarihi
7) Koca Sekbanbaşı Risâlesi. (19.
yüzyılın başlarında kaleme alınan bu risâle, Tercüman’ın “1001 Temel Eser”
serisinden de neşredilmiştir.)
8) Ravza-tül-Ebrar: Şeyhûlislâm
Kara Çelebizâde Abdülaziz Efendi
9) “Külhanbeylerine dair muharrir
Refiî Cevdet Ulunay tarafından yapılmış bir etüd...”
Üstadın, Büyük Doğu’da uzun yıllar
yazan, özellikle devşirmeliğe dair yazılarıyla tanınan tarihçi İsmail Hami
DANİŞMEND gibilerin çalışmalarından da faydalandığı sanılmaktadır “Yeniçeri”de.
“ULU HAKAN II. ABDÜLHAMİD HAN”da
adı geçen kaynaklar:
1) “İttihat ve Terakki Komitesinin
neşrettiği Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı, Hayat-ı Hususiyye ve
Siyâsiyyesi...”
2) Yıldız Hatıraları: Başkâtip
Tahsin Paşa
3) İnkılap Tarihimiz ve İttihat ve
Terakki: Ahmed Bedevi Kuran
4) Sultanın Politikası: (Viktor
Berar)
5) Abdülhamid Devrinde Türkiye:
(Şarl Hekar)
6) Veliahtın Hatıraları: “Bir
Alman Veliahtına ait eser...”
7) “(Joen Haslip) isimli İngiliz
muharririnin Abdülhamid’e dair eseri...”
8) Abdülhamid’in kızı Şadiye
Sultan’ın yazdığı “vaziyeti canlı renkler ve çizgilerle resmeden” hatıraları...
9) Bizzat Abdülhamid’e atfedilen
ve 1917’de kaleme aldığı iddia edilen, “sadrâzamlarından Halil Rıfat Paşa’nın
torunu muharrir Vedat Örfi Bey tarafından 1922 tarihinde neşredilen ve 72 sayfa
tutan” (Laypzig) basması hatıralar...
10) Midhat Paşa’nın, oğlu Ali
Haydar Midhat Paşa Tarafından 1909 tarihinde neşredilen mektubları ve
hatıratı...
11) Avrupa murahhaslarının
(Müşterek Komisyonun), Ermeni hadiselerine dair hazırladığı “Mavi Kitap...”
(Üstad, Abdülhamid’in “ne çapta bir vakar, heybet, haysiyet ve itibar belirten
bir politika sahibi olduğunu” göstermek için bu kitabdan özetlediği birkaç
sayfayı eserine almıştır.
12) Londra Üniversitesi Siyasi
Bilgiler Fakültesi profesörlerinden (Eli Kidor)un 1974 yılında, (Arabic
Political Memories and Other Studies-Arap Siyasi Hatıraları ve sair İnceleme ve
Çalışmalar) isimli kitabı...
13) Tarihçi İsmail Hami
DANİŞMEND’in hazırladığı Abdülhamid kronolojisi...
14) Abdurrahman Şeref Lâç ve
tarihçi Ahmed Refik gibi muharrirlerin bazı yazıları...
Ve daha birçok vesaire vesaire
vesairedir.
Yukarıdaki kaynaklara baktığımızda
bir çoğunun “Abdülhamid aleyhtarı” olduğunu görürüz. Ama onların sahte
mantığını Necib Fazıl’ın tecrid dehâsı ters yüz etmiş ve silahları kendine
dönmüştür. Üstada göre “Abdülhamid’in büyüklüğünü anlamak için onun aleyhine
yazılmış olanları okumak yeter.” (A.g.e, Sayfa: 371) Demek ki, malzeme
nereden gelirse gelsin, önemli olan terkib... Bu eserden Abdülhamid devrinin
ilim ve fikir hayatına dair Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın yazdığı şu
satırları da bahsimiz gereği nakletmek istiyoruz:
«“Kısası Enbiya”, “Tarih-i Cevdet”
ve “Mecelle” gibi ölmez eserlerin sahibi Cevdet Paşa, üstün verim çağını onun
zamanında idrak etmiştir. “Mesnevî” şerhedicisi Âbidin Paşa, onun en küçük
valilerindendir. Birçok ilmî ve dinî eser sahibi Giritli Sırrı Paşa da aynı...»
(Necib Fazıl, a.g.e, Sayfa: 212)
Üstadın Ahmed Cevdet Paşa’ya
ilgisi malûm. 1940 yılında yayınlanan “Nâmık Kemâl” biyografisinden, 1978’de
neşrettiği “Doğru Yolun Sapık Kolları”na kadar birçok dinî ve tarihî eserinde,
onun tarihinden ve “Kısas-ı Enbiya”sından faydalanmıştır. “Kısas-ı Enbiya”dan
özellikle “Doğru Yolun Sapık Kolları”nın ilk bölümlerinde istifade ettiğini
tesbit ettik ve bu tür eserlerinde roman dinamikliğiyle canlandırdığı vak’aları
en emin kaynaklardan süzdüğüne bir kez daha şahid olduk.
Dikkat çekmek istediğimiz bir
başka isim daha var: “Birçok ilmî ve dinî eser sahibi Giritli Sırrı
Paşa”...Diğer deyişle SIRRÎ GİRİDÎ... “İlm-i Kelâm’ın Özü”nü yazan zât...
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun da faydalandığı bu eseri, sayın Kâzım
Albayrak özleştirerek sadeleştirmiş ve Tahkim Yayınları tarafından 1987’de
neşredilmiştir. Giritli Sırrı Paşa’nın bu veya benzeri eserlerinden Üstadın da
haberdar olduğu yukarıdaki iktibastan anlaşılıyor.
“Vatan Haini Değil, Büyük Vatan
Dostu SULTAN VAHİDÜDDİN”de adı geçen kaynaklar:
1) Görüp işittiklerim: Mabeyn Başkâtibi Ali Fuad TÜRKGELDİ
2) Saray ve Ötesi: Halit Ziya UŞAKLIGİL
3) İnkılap ve Milli Mücadele Tarihi: Enver Behnan ŞAPOLYO
4) Anadolu İhtilâli: Sabahattin SELEK
5) Nutuk-1927: (Mustafa Kemâl)
6) T.B.M.M Zabıt Ceridesi- Cilt 1., 2. Basılış, 1940
7) Türkiye ve Tanzimat: Angelhard
8) Osmanlı Sultanları Tarihi: (Yazarının adı verilmemiş.)
9) Kâzım Karabekir’in Hatıraları: (Anladığımız kadarıyla
Kazım Karabekir’e ait satırları bu hatıralara yer veren başka bir eserden
aktarmış.)
10)
Sarıklı Mücahidler:
Kadir Mısıroğlu (Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’ye ait bir beyan vesilesiyle
adını anma lütfunda bulunduğu bu eseri, Üstad elbette baştan sona okumaya
tenezzül etmemiş, şöyle bir karıştırıp atmıştır. İsmini anması da “gönül almak
ve adam kazanmak” için olsa gerek...)
Necib Fazıl’ın çok gürültü koparan
bu eserinin (Büyük Doğu Yayınları, 3. Basım, Ekim 1976) 17. sayfasında
“şark meselesi” muharriri bir Avrupalı’ya ve 55. sayfasında Halide Edip
Adıvar’ın “Yeni Turan”ına göndermeler yapıldığını da belirtelim.
Üstad yine bu kitabında
“Vahidüddin’in Şeyhülislâmları arasında dinî ve ahlâkî vasıflarıyla en üstünü
olan Mustafa Sabri Efendi’nin, Mısır’da neşredilip memlekete sokulması
yasaklanan meşhur ve müthiş eserinden” bahseder: “Vesikaların en ehemmiyetlisi
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin, Mısırda Basılan, adını vermekten bile
çekineceğim eseridir.
Ben bu eseri gözümle görmedim ve
içinden hiçbir parçaya aslı ve tercümesiyle şahit olmadım. Sadece uzaktan
eseri, onun memlekete girmesinin şiddetle yasaklandığını ve taşıdığı tezi
biliyorum.”
(A.g.e., Sayfa: 180, 183, 184)
Üstadın “yasaklanmış yayını yurda
sokmak ve propaganda etmek” gibi ithamlara maruz kalmamak, kısacası “kanun
ağına takılmamak” için bunları yazdığını sanıyoruz. Büyük Doğu’ların çeşitli
sayılarında Mustafa Sabri Efendi’nin bazı eserlerinden parçalar neşredildiğini
düşünürsek, pekâlâ yukarıda bahsedilen eserin de Üstad tarafından temin edilip
okunduğu ileri sürülebilir. Aksi takdirde niye “vesikaların en ehemmiyetlisi”
olarak bahsetsin?..
“İHTİLÂL”de adı geçen ve geçMEyen
kitab ve kaynaklar:
Necib Fazıl’ın “olmuş ve bitmiş”
tarihi vak’aları, yaşayan ve yürüyen, gelişip serpilen bir fikre nasıl yakıt
olarak kullanabildiğinin, bu işte nasıl bir tılsım ustası olduğunun en güzel
misâllerinden birisi de “İhtilâl” adlı kitabıdır. Bir sahafta “İhtilaller ve
Darbeler Tarihi” ismini taşıyan, Cem Yayınevi tarafından 1974 yılında ve
minicik harflerle basılmış, 700 sayfalık bir kitaba rastlamıştık. Mevzuunda
tanınmış birçok yabancı tarih ansiklopedisinden çevrilerek dilimize
kazandırılmış ve bazı ilâvelerle zenginleştirilmiş bu kitabı biraz
karıştırınca, Üstad Necib Fazıl’ın “İhtilâl”de işin malzemeye ve hammaddeye ait
kısmının en az yarısını buradan aldığını farkettik ve elbette hemen o kitabı
satın aldık. Üstadın eserinde, ırgatlık kısmına ait, yani “geldi-gitti”
tarzındaki hadiseler planında bilgi eksikliği olduğunu ileri süren varsa,
gitsin, önce bu “İhtilaller ve Darbeler Tarihi”nin derlendiği dünya
ansiklopedilerini yalanlasın. Bu hadiselerin “sentez” süzgecinden geçerek,
Necib Fazıl tarafından hükümlendirilmesi ise bir dünya görüşüne nisbetledir ve
sonuç itibariyle “bilgi yanlışlığına” değil, BAKIŞ AÇISINA mevzudur.
Necib Fazıl’ın ideolocyasını
benimseyip benimsememeyle ilgili olan bu durum sadece “İhtilâl” için değil,
Üstadın diğer tarihî eserleri için de geçerlidir. Bu eserler her şeyden evvel,
taşıdığı tezle, “bakış açısıyla” mütalaa edilmelidir. Üstad hammaddeyi mevzuun
en yetkin bilinen kişi ve kaynaklarından, hatta bazen karşıtlarından alıp
kullanır. Hem unutulmasın: Yanlış bir bilgi, sıhhatli bir TEZİN etrafında
şifaya vesile olur da; en doğru bilgiler sakat bir kafanın elinde zehire
dönüşür.
Büyük Doğu Mimarı, bahsi geçen bu
“İhtilâller ve Darbeler Tarihi”nin adını anmamıştır eserinde. Zira bir
ansiklopediyi andıran bu kitab, doğruluğu müştereken kabul edilen hadiseler ve
genel geçer bilgilerden ibarettir. Bunlar her dünya görüşünden insanın kendi
bakış açısına göre kullanabileceği hammaddedir.
Üstad özellikle bu eserinde
(Mişle) isimli bir Fransız tarihçisine sık sık gönderme yapar. Bir halk
kütübhanesinde bu isimle yayınlanan iki cildlik “Fransız İhtilâli Tarihi”ne
tesadüf ettik, hatırladığımız kadarıyla 1940’lı yıllarda kazandırılmış
dilimize... Üstad daha başka eserlerinde de adını andığı bu (Mişle)yi
Fransa’nın en büyük tarihçilerinden kabul eder. “İhtilaller ve Darbeler Tarihi”
kadar kesin konuşmamakla birlikte Necib Fazıl’ın faydalandığı kaynaklardan
birisinin de (Mişle)nin “Fransız İhtilâli Tarihi” olduğunu zannediyoruz.
(Üstadın diğer eserlerinde en az
(Mişle) kadar adından ve “Kahramanlar” isimli meşhur eserinden bahsettiği bir
yabancı tarihçi daha var: İngiliz (Tomas Karlayl)... Bu adamın da Fransız
ihtilâline dair bir eseri olduğunu biliyoruz. Fakat Necib Fazıl, sadece
“Kahramanlar” vesilesiyle temas eder bu tarihçiye... İngiliz (Karlayl)’ın
“Fransız İhtilâli”nde yürüttüğü tez, yine bir İngiliz romancısı Charles
Dickens’in “İki Şehrin Hikayesi” romanına da ilhâm kaynağı olmuştur. Bu tez
şudur: Fransız İhtilâli haklı sebeblerden doğar. Fakat ihtilâlden sonra zulüm
yer değiştirir. Bu defa kinlerine yenik düşen ihtilâlciler zulmetmeye başlar ve
akan kan bir türlü durmaz. Hatırlayınız: Necib Fazıl da bu bahiste benzer
şeyler yazmıyor mu?)
“İhtilâl”de bahsedilen İsmail Hami
DANİŞMEND’in “Osmanlı Tarihi Kronolojisi”nden ise Üstadın doğrudan
faydalandığını sanmıyoruz, Necib Fazıl’ın “Şeyh Bedreddin” bahsinde
eleştirilerine muhatab olan Danişmend’e ait satırlara, aynı mevzu ile ilgili
olarak “İhtilâller ve Darbeler Tarihi”nde de yer verildiğini gördük. Üstadın o
iktibasa binaen “Osmanlı Tarihi Kronolojisi”ne gönderme yaptığını sanıyoruz.
Fakat yıllarca Büyük Doğu’larda tarih yazıları yazan Danişmend’in bu dev
eserinden Üstadın habersiz olması düşünülemez. Lâkin mevzuun akışı en azından
“İhtilâl”de doğrudan bu esere baş vurulmadığını gösteriyor.
Bu “Osmanlı Tarihi Kronolojisi”
hariç, “İhtilâl”de adı geçen kaynakları hemen sıralayalım:
1) Fransız Temyiz Mahkemesi âzasından namlı bir ilim adamının
“DANTON’UN KATLİ” isimli kitabı...
2) Harbe Dair: (Von Klâvzviç)
3) Hükümet Darbesi: (Malaparte)
4) Rus İhtilâli Tarihi: Troçki
5) 93 İhtilâli: Victor Hugo
Üstad, 1952 Malatya mahkemesinde,
yukarıda adı geçen “Danton’un Katli” kitabını mahkeme heyetine uzatmış ve
çarpıcı bir savunma yapmıştır.
(Bakınız: Necib Fazıl, İHTİLÂL,
4. Basım, Sayfa: 238)
“Tarih Boyunca BÜYÜK MAZLUMLAR”da
adı geçen kaynaklar:
Necib Fazıl’ın çok zengin bir
malzemeden damıtıldığını her hâliyle hissettiren, fakat kaynak ismi zikretmekte
en tutumlu davrandığı eserlerden birisidir “Büyük Mazlumlar”... Tesbit
edebildiklerimizi sıralayalım:
1) “Bir İngiliz hukuk mütefekkirinin “TARİHİ DÂVALAR” adlı
eseri...
2) Sokrates’in Eflâtun tarafından zabtedilen ve “APOLOCYA”
adıyla kitablaştırılan eseri... (Üstadın özellikle müdafaalarında gönderme
yaptığı kitablardan birisi de bu “Apolocya”dır)
3) Eflâtun’un çeşitli eserlerinden, Sokrates’in diliyle
yazılmış diyalog parçaları...
4) Bir Fransız tarihçisinin “Havariler ve Mazlumların
Kilisesi” adlı eseri...
5) Kalas Ailesine Ait Gerçek Vesikalar: Volter
6) Emil Zola’nın “İtham Ediyorum” yazısı...
7) Hammer’in “Osmanlı Tarihi”... (Necib Fazıl, bu ecnebî
tarihçinin eserine “Büyük Mazlumlar”da sık sık başvurup iktibas yapmakla
birlikte, diğer tarihî eserlerinde aynı ilgiyi göstermez.)
8) Nâima Tarihi
9) Peçevî Tarihi
10)
“Vukuât-ı Sultan Cem”
11)
Tarihçi Ahmed
Refik’in “İki Komite, İki Kıtal” broşürü...
12)
Harb Hatıralarım:
Lüdendorf
Ayrıca Danton’un mazlumluğu ile
ilgili bölümde, “İhtilâl”in kaynakları arasında yer alan ve Malatya dâvâsında
mahkeme heyetine uzattığı “Danton’un Katli” kitabından da faydalandığı
malûmdur.
“SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI”nda adı
geçen kaynaklar:
1) 31 Mart Vak’ası: İsmail Hami Danişmend
2) Şeyh Sait ve İsyanı: Metin Toker
3) Tarihî Hakikatler: İbrahim Arvasî
4) Devrimler ve Tepkileri: Mahmut Goloğlu
5) Frenk Mukallitliği: İskilipli Atıf Efendi (Üstad Necib
Fazıl, bu eser hakkında şunları yazar: “(...) bu eser, şahsiyet ve asliyet
müdafaacısı ve İslâm ruhuna tam uygun bir fikir yapısı arzeder...”(Son
Devrin Din Mazlumları, 12. Basım, Sayfa: 92)
6) Mektubat: Erbilli Şeyh Esad Efendi
7) Divan-ı Esad: Erbilli Şeyh Esad Efendi
(Üstad, Esad Efendi’nin “Mektubat
ve divanına dair şunları yazar: “Şeyh Esad Efendi’nin eserlerinden “Mektubat”
ile “Divan-ı Esad” isimli Farsça ve Türkçe şiir kitaplarını temin ve tetkik
edebildik. Mektupları, hususî münasebet, şeriat ve tasavvuf mevzularında olup
bu bahislerde dinî ölçülere sadık bir irfan sahibinin konuşmakta olduğu hissini
aldık. Şiirlerine gelince, bunlar, Şeyh Esad Efendi’nin nadir bir hassasiyet ve
şiir kabiliyetine mâlik bulunduklarına işaret...” (A.g.e., Sayfa: 169)
Necib Fazıl, daha sonra Şeyh Esad Efendi’nin şiirlerinden birkaç misâl verir.)
8) Kenz-ül İrfan: Erbilli Şeyh Esad Efendi (Üstad, bu esere
dair de şunları yazar: “Bir yakınımızdan sağladığımız “Kenz-ül İrfan” isimli
hadis tercümelerinde ise aslî metne ve Osmanlıca’ya büyük bir sadakat ve
hâkimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız.” (Necib Fazıl, a.g.e.,
Sayfa: 170)
9) “SAİD NURSΔ isimli bir kitab...
10)
“NURCULUK” adlı bir
kitab...
11)
Said Nursî’nin bazı
mektubları...
12)
Kemal Kaçar’ın
kendisine verdiği el yazması notlar...
Üstad Necib Fazıl, bu eserinin
“Said Nursî”ye ayrılan bölümünde şunları yazar:
“Bediüzzaman’ın Kastamonu
mektupları, Nur ve Nurculuk dâvasını ve onun bütün metod ve şahsiyetini izah
eder mahiyettedir.” (A.g.e, Sayfa: 237)
“ “Sözler”, “Mektubat”,
“Lem’alar”, “Şualar” diye dört büyük kısımdan teşekkül eden ve 130 parça
hâlinde bütünleşen Nur Risâlesi, bu büyük ve son derece tesirli eser, Kur’ân
ilhamlarına dayalı bir İslâmî hikmet manzumesidir ve bu ölçüyle ele alınmalı ve
değerlendirilmelidir.” (A.g.e., Sayfa: 265)
Yine Büyük Doğu’ların eski
sayılarında Said Nursî’nin “Gençlik Rehberi” gibi eserlerinden bazı parçalar,
bizzat Necib Fazıl’ın takdimiyle yayınlanmıştır. Tüm bunlar, Büyük Doğu
Mimarının “Risâle-i Nur” diye şöhret bulan eserleri de öyle veya böyle tedkik ettiğini
göstermektedir.
Tarihî eserlerine ait bahsi
kaparken:
Üstad Necib Fazıl, şu noktaya
kadar sıralamaya çalıştıklarımız dışında, “Sahte Kahramanlar” konferansında da
faydalandığı bazı tarihî kaynakları fısıldamıştır. Bunları sıralarsak:
1) Son Sadrazamlar: İbnülemin Mahmud Kemal. (Ansiklopedik
çaptaki bu üç cildlik eser, mevzuunda başka söze hâcet bırakmayacak kadar
zengin bir malzeme ihtiva eder.)
2) Lütfî Tarihi. (Hilmi Ziya Ülken’in “Türkiye’de Çağdaş
Düşünce Tarihi”nden öğrendiğimize göre, Ahmed Cevdet Paşa’dan sonra
vakanüvisliğe bu Lütfi Efendi getirilmiştir. Necib Fazıl’ın özellikle Midhad
Paşa ile ilgili tesbitlerinde başvurduğu bir kaynaktır.)
3) Ahmed Rasim Tarihi.
4) Kahramanlar: (Tomas Karlayl)
5) Türkiye ve Tanzimat: Angelhard
“Sahte Kahramanlar”a böylece temas
ettikten sonra, sıra geldi “Menderes”le ilgili eserine... Necib Fazıl’ın mevzu
ile ilgili şahsî hatıralarını merkeze alarak yakın tarihimize dair ibretlik
bilgiler verdiği “Benim Gözümde MENDERES”te, uzun uzun iktibaslar yapılan üç
kaynak vardır:
1) Başvekilim Menderes: Celâl Bayar
2) Arkadaşım Menderes: Samet Ağaoğlu
3) Menderes’in Dramı: Şevket Süreyya Aydemir
Baş düşmanlarından Ahmet Emin
Yalman’ın “Suikast Devam Ediyor”unu numaralandırmamıza lüzum yok sanırız.
“Tarihî Kaynak bahsini bağlamadan
evvel, temas etmek istediğimiz birkaç husus daha var.
Birincisi: Reşat Ekrem Koçu da
Büyük Doğu’da “Malûmat” türünden tarih yazıları yazan birisidir. Üstadın, işin
ırgatlık cebhesine ait olan ve mecmuasında yayınlanan bu yazılardan da
“malzeme” olarak faydalanması kuvvetle muhtemeldir.
İkincisi: Kadir Mısıroğlu’nun
mâhut eserinden öğrendiğimize göre, Üstad Necib Fazıl’ın tarihî mevzularda
başvurduğu kitablardan birisi de Charles Seignobos’un Ali Kadri Bey tarafından
tercüme edilen “Asr-ı Hazırda Avrupa”sıymış.
Üçüncüsü: Yine Mısıroğlu’nun
karalamalarının 84. sayfasında, Büyük Doğu Mimarının Türkiye’de neşir sahasına
çıkmayan ve galiba Mısır’da Arabça’ya çevrilerek yayınlanan Mustafa Kemâl’le
ilgili eserinden bahsediliyor. Mısıroğlu’nun yazdığına göre, Üstad Necib Fazıl,
bahsi geçen eserinde Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sına, Dr. Rıza Nur’un “Hayat
ve Hatıratım”ına, Şevket Süreyya’nın “Tek Adam”ına atıflarda bulunuyormuş.
Mısıroğlu bunları belirttikten sonra yine kinini kusuyor: “Bilmem ne dereceydi,
ama demek ki o eserlere az-çok bakmıştı.” İfadedeki ardniyeti görüyor musunuz?
O daha belki ortaokul talebesiyken, Üstad Necib Fazıl’ın Ocak 1950 tarihli
haftalık Büyük Doğu’larda Rıza Nur’dan hatıra parçaları neşrettiğini söylersek
ne dersiniz? Asıl üzücü olan, sağcı ve solcu, seven ve sevmeyen hemen herkesin
kültürünün zenginliğinden, fikrî derinliğinden, hem doğuyu, hem batıyı
bilmesindeki ayrıcalığından bahsettiği ve bu müşterekte birleştiği Üstad Necib
Fazıl hakkındaki “az okurdu(!)” safsatası karşısında bazı müslümanların
tereddüde düşmesi, “Büyük Doğu’nun ilmî olmadığı(!)” iddiasına yeltenen
“kaynak” budalalarına geçit vermesidir.
Tarih bahsine dair “araştırmadan
yazardı” diyenlere cevab mahiyetinde, Mehmed Niyazi’nin “DAHİLER VE DELİLER”
adıyla ve Marmara Kahvesi merkezinde romanlaştırdığı hatıralarından bir bölüm
aktarmak istiyoruz:
“Necib Fazıl, son dönem tarihine
dair bir araştırma yapacaktı. Hilmi Oflaz’ın Çengelköy’deki gecekondusunun
ağzına kadar kitap, dergi, gazete dolu olduğunu biliyor, orada malzeme
bulabileceğine inanıyordu.”
(Mehmed Niyazi, Dâhiler ve
Deliler, Ötüken Yayınevi, Sayfa: 226)
Tekrar vurgulayalım: “Araştırmadan
yazardı(!)” dedikleri Büyük Doğu Mimarı, bir ARI gibi hangi balı nereden
süzeceğini hepsinden iyi biliyordu.
DOĞUYLA BATIYI “HAKİKAT”TE BULUŞTURAN KÖPRÜ
Yazımızın bu bölümünde
yorumlarımızı mümkün mertebe azaltıp, Büyük Doğu külliyatının sayfalarında daha
serbest bir gezintiye çıkmak istiyoruz. Umarız “az okuduğu(!)” yalanı bütün
çıplaklığı ile sergilenir. Başlayalım:
-“Tıpkı “Sefiller” romanındaki
“Javer” tipi gibi, vazifeden başka hiçbir şey anlamayan ve ruhundan, başka
hiçbir şey sızmayan, bulanık suratlı bir adam...”
(Cinnet Mustatili, Sayfa: 59)
-“Bu ellibeş altmışlık, kart züppe
tipi, (Monte Kristo) romanı boyunca maceralara sahipti.”
(A.g.e., Sayfa: 199)
-“Yalnızlık Kâbusu”nu o kadar
sudan yazan Bay (Stefan Zvayg) ile bu mustatil içinde biraz dolaşmak ve ona
bazı şeyleri göstermek isterdim.”
(A.g.e., Sayfa: 199)
(Üstad Necib Fazıl’ın şu tarihe
kadar kitablaşmış yazı ve konuşmalarında, ünlü biyografi ve roman yazarı Stefan
Zweig’in adına rastladığımız tek yer, “Cinnet Mustatili”nden aldığımız
yukarıdaki satırlardır.)
Necib Fazıl çeşitli yazı ve konuşmalarında,
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” ve “Kumarbaz” gibi romanlarını okuduğunun
da işaretini veriyor. 1948 yılında, “Nâm-ı diğer Parmaksız Salih” piyesine dair
kendisiyle gerçekleştirilmiş bir röportajda söyledikleri:
-“Dünyada (Dostoyevski)den
itibaren, bu mevzuda yazılmış NİCE PİYES VE ROMAN OKUDUM. Fakat hiç birinin,
kumar ejderhasını tam yakalayıp sımsıkı çerçeveleyebilmiş olduğuna inanamadım.”
(Necib Fazıl, Konuşmalar,
Sayfa: 47)
-“(Dostoyevski), “Karamazov
Kardeşler” romanında, (Rasputin)in kökünü gösteren bir tipi anlatır. Bu, o
zamanki Rusya’da örnekleri pek seyrek olmayan (Starez)dir.
(Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar,
4. Basım, Sayfa: 552)
Yine bir konuşmasından:
-“Meselâ bir (Dostoyevski)yi alın
ele... Bir (Tolstoy)u alın... Hattâ (Turgunyef)i... Ki, Rus edebiyatında
kuvvetli romancılardan biridir. Fakat Rus’tan kaydığı için pek tutulmaz. O
tarihte usta bir Avrupa taklitçisidir... Bizimkilerden daha usta... (Turgunyef)
budur.”
(Konuşmalar, Sayfa: 167)
Üstadın şu tarihe kadar kitablaşan
yazı ve konuşmalarında, meşhur “Babalar ve Oğullar” romanının yazarı
(Turgunyef)ten bahsettiği tek yer yukarıdaki sözleridir. Uzun yıllar Avrupa’da
yaşayan (Turgunyef)in batıcı fikirlerinden dolayı (Tolstoy) tarafından ağır
eleştirilere maruz kaldığı, hattâ bir defasında (Tolstoy)un kendisini silahlı
düelloya davet ettiği bilinmektedir.
Yine Rus romanı ve yine Necib
Fazıl konuşuyor:
-“Meselâ roman... Romanın kökü var
bizde. Halk masallarında vesairede. Ama roman millî bir kisve giyemiyor. RUS
ROMANI GİBİ MESELÂ, RUS ROMANI GARP ROMANINI EZMİŞTİR.”
(Konuşmalar, Sayfa: 216)
Görülüyor ki, Üstad, Rus romanının
özellikle üç büyük ismi (Dostoyevski), (Tolstoy) ve (Turgunyef)i KENDİSİNE
LÂZIM OLDUĞU KADARIYLA okumuştur.
Sıra geldi “başlangıçta roman
dağlarının zirvelerini abideleştiren” Fransız romanına... Konuşan Necib
Fazıl’dır:
-“Evet benim Fransız edebiyatında
takdir ettiğim bir romancı var: (Prust)... (Marsel Prust)...
(Konuşmalar, Sayfa: 167)
-“Kaybedilmiş Zamanı Ararken”
isimli cilt cilt eseriyle ancak Rus romanında ve (Dostoyevski)nin kaleminde
rastlanan şekilde işi ruhî harekete döken (Marcel Proust)...”
(Necib Fazıl, Kafa Kâğıdı,
Sayfa: 18)
Son dönem Büyük Doğu’larda birkaç
hikâyesi de yayınlanan Prof Dr. Durali Yılmaz, “Çölde Bir Çığlık” başlığını
taşıyan yazısında, Necib Fazıl’ın “az okuduğu” yalanına karşı çıkar ve O’nun,
(Prust) başta olmak üzere batı romanının iyi bir okuyucusu olduğuna şahidlik
eder:
“Üstad için, kitab okumaz, derler.
Sohbetlerimizden biliyorum ki, O batı romanını derinliğine biliyordu. Hele
Proust’u âdeta ezberlemişti. Benim hikâye ve romana olan merakımı bildiğinden,
başbaşa kaldığımızda hep bu konulardan söz açardı.”
(Durali Yılmaz’ın yazısı için
bakınız: Ahmed KABAKLI, Sultanüşşüarâ Necib Fazıl, Türk Edebiyatı Vakfı
Yayınları, 1. Basım, 1995, Sayfa: 232)
Aşağıda, Necib Fazıl’ın
“Edebiyat-ı Cedide” romanını tenkid vesilesiyle yazdıkları, aynı zamanda takdir
hissiyle baktığı batılı romancıları topluca ifade bakımından da önemlidir:
-“Düşünün ki, bu roman, Garp
edebiyat ve felsefesinin en olgun dönemlerini kadrolaştıran ve kördüğüm hâlinde
giriftleştiren 19. asır sonları ve 20. asır başlarında, Fransız romanı bir
taraftan cihana hakimiyetini sürdürür, bir taraftan da Rus romanı Fransız
romanını ezmeye başlarken, Batının her türlü ukdesinden gafil, serî malı roman
temsilcisi (Gonkur Biraderler)i model diye almış, ne (Zola)yı, ne (Mopasan)ı,
ne (Prust)u, ne (Dostoyevski)yi, ne (Tolstoy)u, ne (Gorki)yi, ne (Göte)yi, ne
(Oskar Vayld)ı, ne de son Batı fikir cereyanlarını görebilmiştir.”
(Necib Fazıl, Bâbıâli, 4.
Basım, Sayfa: 197)
Bu satırların devamında da Yakup
Kadri, Ömer Seyfettin, Refik Halit, Halide Edip ve Peyami Safa gibi meşhur Türk
hikâye ve romancılarına dair bütün müsbet ve menfilikleriyle kısa ve özlü
değerlendirmeler vardır. “Az okurdu(!)” iftiralarına maruz kalan Üstadın bu
tesbitlerinin ne kadar isabetli olduğunu anlamak için Türk edebiyatıyla
birazcık ilgilenmek yeter.
Üstad, “Bâbıâli”nin bir başka sayfasında, büyük
romancılar arasında (Balzak)ı da sayar; ama –meselâ- Stendhal’ın adını andığına
hiç rastlamadık. Hikâyecileri (Oskar Vayld), (Edgır Elın Po) ve (Mopasan)dır;
ama (Çehov)la hiç ilgilenmemiştir. (Bunun sırrı, hangi mevzuda olursa olsun,
Üstadın, mesâisini “bir numaralara” ayıran mizacı olsa gerek!.. Habersiz olması
mümkün değil... Öyle ki, her bir yazının, elinden geçip adeta O’nun üslûbuyla
yeni baştan yazıldığı 1945-46 Büyük Doğu’larında Vecdî Bürün’ün “Hangi Romanı
Okusam” köşesinde tanıtılan romanlardan birisi de Stendhal’ın “Kırmızı ve
Siyah”ıdır.)
Üstad “İhtilâl”de Balzac’ın bir romanına da
gönderme yapar:
-“Devler gibi eser vermek için
karıncalar gibi çalışmalıdır!
Diyeceği yerde “burjualar gibi çalışmalı tabirini
kullanan (Balzak) nizamı ifadeye çok yaklaşmıştır.”
(Necib Fazıl, İhtilal, Sayfa: 332)
Yine Fransız romanı:
-“Evet; sonra yapı ustaları var...
(Zola)’lar, şunlar, bunlar...”
(Necib Fazıl, Konuşmalar,
Sayfa: 167)
Ya bizde? Üstad yazıyor:
-“Fuzulî’den Şeyh Galib’e kadar
uzanmış bir çizgi olarak manzum bir roman zemini mevcuttu. İşte “Leylâ ile
Mecnun” ve işte “Hüsn-ü aşk”... İşte “Şehnâme” ve işte “Gülistan” ve niceleri.”
(Kafa Kağıdı, Sayfa: 11)
Fuzulî’nin “Leylâ ile Mecnun”u ve Şeyh Galib’in
“Hüsn-ü Aşk”ı Osmanlı devri Türk edebiyatının mesnevî türündeki en güçlü iki
eseri...
Firdevsî’nin “Şehnâme”si ve Şirazlı Sadî’nin
“Gülistan”ı da aynı şekilde Farsça’nın ve doğu edebiyatının en zengin manzum
eserlerinden... Necib Fazıl’ın beslendiği kaynak ve kültür temelleri arasında
bunlara ve benzerlerine verdiği ehemmiyet bir kez daha görülmektedir.
Yine Üstad konuşmaya devam etsin:
“Fuzulî... Su Kasidesi saf şiirin
en güzel numunesidir. Form içinde formu aşmak deyince...”
(Necib Fazıl, Konuşmalar,
Sayfa: 223)
Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl, değişik yazı ve
konuşmalarında “Leyla ile Mecnun” mesnevîsi ile “Su Kasidesi” dışında,
Fuzulî’nin birçok gazelinden de mısra ve beyite yer verir. Hatıralarından
öğrendiğimize göre Fuzulî divânıyla tanışması, daha dört-beş yaşındayken
büyükbabasının dizinin dibinde başlamıştır. Büyükbabası küçük Necib’i yanına
oturtur, arûzun ahengini vurgulayarak, yüksek sesle Fuzulî’yi okurmuş: “Gözüm
canım efendim sevdiğim devletlü sultanım” (Bu mısrâ Fuzulî’nin bir
“murabba”sındandır ve padişah kasidesi filan değildir.)
Diyebiliriz ki Necib Fazıl, Divân edebiyatının
dört-beş ustasını çok sever ve saygıyla anar; ama bunlar arasında belki en
fazla alâkadar olduğu Fuzulî’dir.
Üstad’ın en az Fuzulî kadar sevip kendisine yakın
hissettiği diğer şairimiz, tekke ve halk edebiyatının en büyük ismi Yunus
Emre’dir. Aşk bağının bülbülü bu “bağrı taşlı gözü yaşlı” derviş için iki şiir,
bir piyes yazmış, bir hitâbe vermiş ve birçok yazı ve konuşmasında gerek
mânâsına, gerek şiirlerine göndermelerde bulunmuştur.
Burhan Toprak, tıpkı (Oskar Vayld)ı olduğu gibi
Yunus Emre’yi de Necib Fazıl’dan öğrenmiş, daha sonra bu mevzuda yazdığı
kitabla devrin aydınlarının dikkatini Yunus’un üzerine çekmiştir. Yani, son
altmış yıldır bu ülkede fikir ve sanat adına nerde soylu bir tesbit ve fışkırış
varsa, onun arkasında doğrudan veya dolaylı Necib Fazıl’ın mührünü gören
bizler, ezbere tarafından bile olsa bugünkü Yunus sevgisinin sırrını da Necib
Fazıl’a bağlıyoruz.
Üstad konuşsun:
-“Şiirde varılmaz derece
Yunus’tadır. Hiç kimse ölümü onun kadar duymamıştır... Ve ölüme
sığınmanın cehdini onun kadar varılmaz bir derinlikte ölçememiştir.”
(Necib Fazıl, Konuşmalar, Sayfa:
239)
Yine Necib Fazıl’dan dinleyelim:
-“Yunus Emre, Türk cemiyet
hayatında yetişen bildiğimiz edebî ve dinî tahassüs ve tefekkürün en büyük
örneğidir. Umumiyetle metafizik ürpertisi zayıf olan ırkımızın bu bahisteki
zaafını telafi edecek kudrette bir şahsiyettir.”
(Konuşmalar, Sayfa: 95)
Bunlardan hemen sonra “melankolik şair, büyük
şahsiyet” dediği Şeyh Galib gelir sanırız. “Hüsn-ü Aşk”a bakışını kendi
kaleminden göstermiştik; divânından da birkaç beyite kimi kitablarında
rastlarız. Bakî, Nefî, Nedim ve hatta didaktik şiirleriyle tanınan Nabî de bu
zincirde yer alır. Hülâsalandırırsak:
“Yunus Emre’de maveraî hasret...
Fuzulî’de beşerî rikkat...
Bakî’de sultanî haşmet...
Nefî’de hamâsî
belagat...
Nedim’de garamî hassasiyet...
Şeyh Galip’te bediî zarafet...
Ve hepsinde, teker teker bu
kıymetlerin hepsi...”
(Necib Fazıl, Rapor 7/9, 2.Basım, Sayfa:
201)
Üstad, fazla haşır-neşir olduğu intibâını vermese
de “bu cemiyetin büyükleri” arasında saydığı Mevlâna’yı da (belki yukarıda
sıraladığı isimler kadar değil ama) okumuştur. Dergisinde yayınlanan bütün
yazıları kelimesi kelimesine elden geçiren Üstad, Ağaç mecmuasında Asaf Hâlet
Çelebi’nin Mevlâna’dan çevirdiği rubailere yer vermiştir. Yine bazı yazı ve
konuşmalarında Mevlâna’nın birkaç beyit ve hikmetine temas eder. Aşağıda
söyledikleri, Mevlâna’nın eserine dair kafasındaki intibâın ne kadar sağlam
olduğunu isbatlamaktadır.
-“Mevlana beşerî planda çok
büyüktür. Bu bakımdan Avrupalılar tarafından anlaşılması da çok kolaydır. Fakat
eseri bakımından şöhreti ve kolay anlayışı davet eder. Bu yolun büyüklerinden
öyleleri vardır ki, şöhretten kaçmışlardır. Mevlana’nın bu kolaylığı onu
bugünkü rejim tarafından bir turist terliği gibi kullanmasına bile müncer
olmuştur. Tabiî bu kıyaslamalar tasavvufî gerçeklere ve büyüklere nisbetledir.
Yoksa o, beşerî planın ve kelimelerin götürebileceği en son noktaya kadar
varmış bir büyüktür. Amma tasavvufî marifet bütün bu kelime haşmetinin
ötesindedir. Bu bakımdan Mevlana’yı anlayan Avrupa, İmam-ı Rabbanî ve Şahı
Nakşibendî’nin keyfiyetini anlamaktan uzaktır.”
(Necib Fazıl, Konuşmalar, Sayfa:
94,95)
Necib Fazıl, özellikle şiire ilk başladığı
yıllarda, başta Köroğlu ve Karacaoğlan olmak üzere halk edebiyatıyla da meşgul
olmuştur. İlk şiirlerinde “koşma” tarzının derin izleri hissedilir. Sanırız, Rıza
Tevfik’in halk edebiyatından mülhem yazdığı manzumelerin de bunda payı vardır.
Üstadın çocuk denecek yaştaki şiirlerinde bile Mehmet Emin hececiliğinden uzak
durduğunu görüyoruz. Tahminimizce, O, millî veznimizi ilk olarak halk
âşıklarının eserlerinden benimsemiş ve sevmiştir. Ziya Osman SABA, 1933
yılında, Varlık dergisinin 10. sayısında “Sayıklama” şiirine gönderme yaparak,
Üstad hakkında şunları yazmaktadır:
“Necib Fazıl’dan başka hiçbir şairimiz
HALK ŞAİRLERİMİZİ TETKİK EDİP, meselâ bir Karacaoğlan’ın ancak düşünebildiği
lakin muvaffakiyetle kullanamadığı bir şekli bu kadar yerinde, bu kadar mevzua
uygun kullanmıştır...”
(Bakınız: Osman Selim Kocahanoğlu, Türk
Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek, Ağrı Yayınları, Ekim 1983,
Sayfa: 35)
Üstadın “Köroğlu” diye bir şiir yazdığını,
ayrıca “At’a Senfoni”de Karacaoğlan ve Köroğlu’nun şiirlerinden at tasvirlerine
dair bazı parçalara yer verdiğini hatırlatalım. “Raporlar”da ise bazı halk
şairlerinin hiciv diliyle pahalılığa dair söylediği birkaç manzumeyi iktibas
etmiştir.
Halk âşıklarından sonra, Büyük Doğu
külliyatında bahse mevzu olan bazı batılı şairlere sıranın geldiğini
düşünüyoruz. Necib Fazıl “Eski Yunan”ı anlatıyor:
“En büyük şairleri Omeros... (Homer)
dedikleri... İki büyük eserin sahibidir ki, GARP EDEBİYATININ TEMELİDİR
BUNLAR... Biri (İLYADA), biri (ODİSE)... (İLYADA) dış aksiyonun, (ODİSE) iç
aksiyonun bestecisidir.”
(SAHTE KAHRAMANLAR -İman ve Aksiyon-
7.Basım, Sayfa: 139)
Yine ÇİLE’nin sonuna eklediği poetikasında,
kronolojik tarih sırasıyla da olsa birinci sınıf şairlerin başında sayar
Homeros’un adını. “At’a Senfoni” eserinde yer verdiği at tasvirleri arasında
(İlyada)’dan da parçalar vardır.
“Büyük Muztaribler” arasında saydığı ünlü Alman
şair ve yazarı (Göte)ye ilgisi ise hemen her eserinde hissettirir kendisini.
“Mimar Sinan”la ilgili hitabesinde de “sanattaki zirve noktalar” arasında
gösterir “madde ötesi işaretlerin çilekeşi (Göte)”yi.
Ama asıl üzerine eğildiği batılı şairler, Fransız
edebiyatına ait isimlerdir:
-“Şiirde (Rembo)yu severim.
(Bodler); -tam severim diyemem- şâyan-ı dikkattir. (Valeri) de bunların arasına
girer.”
(Konuşmalar, Sayfa: 168)
Üstad Necib Fazıl, gerçekten de ömrünün son
yıllarına kadar (Rembo)nun şiiriyle irtibatını koparmamıştır. İşte 70 yaşının
üzerindeyken, 1975’de söyledikleri:
-“Geçen gün “Rimbaud”u okurken,
ansiklopedi onun hakkında neler söyledi merak ettim. Şöyle hüküm halinde...
Bayıldım Avrupalı kafasına... Larus diyor ki, Rimbaud için “Bu adam Absolut’yü,
mutlakı arayan bir kafaya mâlik idi, çıldırma hududuna kadar bir kafa.” İşte
Rimbaud böyle anlatılır. Şairdi mairdi diye değil, Absolüt’yü arayan kafa idi
diye.”
(Konuşmalar, Sayfa: 93)
Necib Fazıl, yine (Bodler) ve (Rembo)yu
anlatıyor:
-“(Bodler) ve (Rembo)... “Hafakan ve
İdeal” şiiriyle (Bodler) gelmek üzere bulunan, bütün muvazenelerin kaybolduğunu
haber veren dehşetli bir dünyanın habercisidir. “Fenalık Çiçekleri” ismindeki
eserin sahibi, kötülük ifade eden zehirli ruhu içinde büyük bir haberciydi.
(Rembo) da “Sarhoş Gemi”siyle aynı... (Bodler) her yerde üstün nizamı arıyordu.
“Orada her şey nizam ve güzellik...” Meşhur mısralarından bir tanesi...”
(Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılap Bekliyor, 2.
Basım, Sayfa: 98)
(Rembo)nun 25 dörtlükten oluşan ve dünya şiirinin
şâheserlerinden sayılan “Sarhoş Gemi”si Sabahattin Eyuboğlu tarafından temiz
bir Türkçeyle dilimize kazandırılmıştır. Şair burada kendisini okyanusların
dışına atmak ve dünyadan kaçmak isteyen sarhoş bir gemiye benzetir.
(Bodler)in “Fenalık Çiçekleri” ise (“Elem
Çiçekleri” ve “Kötülük Çiçekleri” diye de çevrildiği olmuştur.) 157 şiirden
oluşup, bugün çağdaş Fransız şiirinin temeli sayılmaktadır. Kendi çağında
yeterli ilgiyi görmeyen bu eser, 20. yüzyıl dünya edebiyatında en çok gürültü
koparan ve derin izler bırakan şiir kitablarının başında gelir. İlk şiirlerini
yazdığında “Türkiye’nin Bodleri” diye alkışlanan Üstad, dilimize defalarca
kazandırılmaya teşebbüs edilen bu “Fenalık Çiçekleri”ni elbette Fransızca
aslından okumuştur. Fakat O’nun (Bodler)le irtibatı “Fenalık Çiçekleri”nden
ibaret olmayıp, nesir sahasındaki bazı eserleriyle de ilgilenmiştir. Aşağıdaki
satırlar Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın 1969 yılında kaleme aldığı “Esrar”
isimli hikâyesinin giriş bölümünden aynen alınmıştır.
-“Sen (Bodler)in “SUN’Ì CENNET” isimli nesir
parçalarını okudun mu?
-Okudum.
-Nasıl buldun?
-Bilmeden Allah’ı aramak
ihtiyaciyle yolunu şeytana saptırmanın destanı...
-Nasıl bir destan?
-Sanatkârca olabilir. Fakat hiçbir
sanatın erişemeyeceği İlâhî hakikat önünde sefil...”
(Necib Fazıl KISAKÜREK, Hikâyelerim, 5.
Basım, Ekim 1992, Sayfa: 251)
Üstad, “şâyan-ı dikkat” bulduğu diğer isim (Paul Valeri)nin
sadece şiiriyle değil, “poetikasıyla” da ilgilenir. O, (Aristo)dan başlayan
“poetik” yazıcılığının batıdaki son önemli halkasıdır ve ortaya attığı “sanatı
üzerinde düşünme” dâvası da bizzat Necib Fazıl tarafından kabul görmüş ve
pratikte en önemli tezahürüne kavuşmuştur. Bahsimiz noktasından şunu görüyoruz:
Büyük Doğu Mimarı, Aristo’dan Valeri’ye kadar birçok büyük kafanın şiir ve
sanata dair görüşlerini okumuş, tahkik etmiş, bunlardan aldığı payla ve
inandığı dünya görüşü zemininde kendi “POETİKA”sını inşâ etmiştir.
Üstadın zaman zaman gönderme yaptığı dördüncü
Fransız şair, (Verlen)’dir. Lâkin şiiri yalnızca musikî telâkki eden ve
muhtevadan yana fakir olan, düşüncede değil, fakat his planında çok sarsıcı
şiirlere imza atan 19. yüzyılın bu ünlü bohem şairini pek tutmaz Büyük Doğu
Mimarı. Cezaevi notlarından okuyalım:
-“Yağmur, yağmur, boyuna yağmur... Kaç gündür
yağmur... Küçük hassasiyet esnafı (Verlen)in:
Kalbim üstüne yağmur yağıyor
Şehrin üstüne yağar gibi.
Mısraını hatırladım. Bende onun
aksi:
Şehrin üstüne yağmur yağıyor,
kalbimin üstüne yağar gibi...”
(Cinnet Mustatili, Sayfa: 30)
Bir konuşmasında ise şunları söylüyor:
-“Şiirde sadece müzik aramaya
gelince: bu gayet bayat bir telâkkidir. Verlaine de:
“De la masique avant toutes
choses” demişti.
Ne müziği bu? Beşinci senfoni mi,
leblebici horhoru mu?
Verlain’in ve onun gibi âhenk
taraftarlarının anladığı müzik, kelimeler arasındaki akrabalığın esrarlı mânâ
ihtizazları değil, gonk sesine benzer dış ve kaba mızıkasıdır. Mızıka, bak bu
tabir iyi! Ben şiirde müzik ararım amma, mızıka değil.”
(Konuşmalar, Sayfa: 29)
Fransız edebiyatının bu isimlerinden ortalama 300
yıl evvel “üstünde güneşin batmadığı bir imparatorluk haşmetine bağlı bir
(Melankoli)nin” ifadecisi, şiirle tiyatroyu birleştirip her iki zaviyeden de
Üstad Necib Fazıl’ın takdirini kazanan, İngilizlerin dünya edebiyatına en büyük
armağanı bir (Şekspir) vardır. Bu vesileyle, Türk edebiyatının en güçlü sahne
eserlerine imza atan “Bir Adam Yaratmak” müellifinin engin tiyatro kültüründen
ufacık bir bölümü seyredebiliriz. Yıl 1939 ve Necib Fazıl, “sevdiğiniz piyes
muharrirleri kimlerdir” sorusunu cevablıyor:
-“Samimi olmak lâzımsa benim seven
tarafım pek o kadar inkişaf etmiş değildir. Meselâ birçoklarının bayıldığı
(Pirandello)yu hiç sevmem. Talaştan çıkarılmış. Alman icadı ipekli kumaşlar
gibi bence onun sun’i bir özü vardır. Fransız tiyatrosunda da beni kapmış ve
sürüklemiş tektük eser hatırlıyorum. (Strindberg) ve (İbsen) usanç verecek
kadar bana tek cepheli ve tek sesli görünürler. Bugün için binbir iptidâîliğine
rağmen Shakespeare’e pes.”
(Necib Fazıl, Konuşmalar, Sayfa: 23)
Tam 40 yıl sonra bir başka “konuşma”... Ve Necib Fazıl’ın
Shakespeare’e bakışı hâlâ değişmemiştir:
-“(Şekspir)i çok beğenirim. Cidden
çok beğenirim onu... “Cins Kafa” tâbiri (Şekspir) için caiz.”
(Konuşmalar, Sayfa: 167)
Birçok eserinde “Hamlet”, “Othello”, “Romeo ve
Jülyet” gibi Shakespeare imzalı ünlü klasiklerden bahseder. Ayrıca “Batı
Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu”nda “Fırtına”ya, “Cinnet Mustatili”nde (Makbet)e,
“Bâbıâli”de ise “Kral Lear”a göndermede bulunmuştur. Hattâ tıpkı “Danton’un
Katli” kitabıyla Sokrat’ın “Apolocya”sı “Othello”nun da bahsini mahkeme
müdafaalarına taşır:
-“Dünya edebiyatında kıskançlığın şâheseri
(Otello)dur. (Şekspir)in meşhur (Otello)su. İmdi; hastalık derecesinde kıskanç
bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse de cebinden (Otello) çıksa,
şu, kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı,
(Şekspir)in iskeletine pranga vurulması için Londra savcılığına müzekkere mi
yazacaktır?”
(Necib Fazıl, MÜDAFAALARIM, 4. Basım,
Sayfa: 187)
Üstad gerek okuyarak, gerek Muhsin Ertuğrul’un
“şehir tiyatrosunda” sergilediği oyunlar vasıtasıyla (Şekspir)i çok iyi
biliyordu. “Nâmık Kemâl”le ilgili eserinde (Şekspir)e dair yazdıklarını
hatırlamamak olmaz:
“Tiyatroda en büyük şiiri, en büyük duyguyu, en aç, titiz
ve obur sahne mizacına göre pişiren büyücü hamurkâr Shakespeare’dir.
Shakespeare, edebiyatın mücerret tefekkür ve tahassüs ufkunu çizerken
kıymetlerini tiyatro âletini patlatacak kadar doldurup da verebilen
kahraman...”
(Necib Fazıl, NAMIK KEMAL, Büyük Doğu Yay., 3.
Basım, Sayfa: 331)
Üstadın, “büyük muztaribler” arasında saydığı isimlerden
(Paskal)a olan alâkası da bilinmektedir. (Şekspir)e yakın bir devirde yaşayan
ve daha çocuk yaşta bazı fizik kanunları keşfeden bu dehânın arayış destanına
ve iman arzusuna bayılır Necib Fazıl. Onun çilesini ve arayıcılığını İmam-ı
Gazâlî’ninkine benzetir; aklın rehberliğinde nereye kadar gidilecekse oraya
tırmandığını, ama kurtuluş gemisinin eşiğinden içeri adım atamadığını belirtir
ve bazı sözlerini sık sık vurgular. (Paskal)ın “Düşünceler” adıyla dilimize
çevrilen eserini biraz inceleyen birisi, Üstad Necib Fazıl’ın “saf tefekkür”
planında bu eserden de istifâde ettiğini hissedecektir
Büyük Doğu Mimarı’nın “20. asrın en büyük filozofu” kabul
ettiği Bergson’a olan ilgisine de değinmek gerekiyor. 15 Mart 1939 tarihli
“çerçeve”den:
“Büyük Filozof Bergson, “DİN VE AHLAKIN İKİ KAYNAĞI”
isimli eserinde, kudretin yalnız (mistik) görüşte bulunduğunu kaydeder. Zira
(mistik) görüş maddeyi aşmak, eşya ve hâdiselerin maverâsına ulaşmak
hamlesidir.”
(Necib Fazıl, Çerçeve 1, Sayfa: 66)
“Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu”ndan:
“(Bergson) “YARATICI TEKAMÜL”, sonra “YARATICI MUHAYYİLE”
eseriyle aklı son hududuna kadar tarif, aklın kifayetsizliğini akılla ispat
etmiştir.”
(A.g.e., Sayfa: 92)
Ve Bergson’un bir başka eserine dair yazdıkları:
“Filozof (Bergson)un dilimize “Gülmek Nedir, Kime
Gülüyoruz?..” başlığı ile çevrilmiş (LE RİRE-GÜLMEK) isimli eseri... Bu eserde
gülmek, gülünç bulmak keyfiyetini bir takım ruhî sebeplere bağlayan filozof,
kitabın son baskısına meşhur güldürücü (Şarlo)yu da almıştır.”
(Necib Fazıl, RAPOR 7/9, 2. Basım,
Sayfa: 53)
Necib Fazıl, Bergson’u “Fransa’da tefekkürün (Eyfel)
kulesi” olarak görür. Tıpkı İmam-ı Gazalî ve (Paskal) gibi, neredeyse bütün
fikrî eserlerinde onunla ilgili bir bahis vardır. Üstadın “Bergson felsefesini”
çok iyi bildiği ve onunla ciddi anlamda meşgul olduğu anlaşılmaktadır. Freud’un
ölümü üzerine yazdığı fıkrada da bunu belirtir:
“Modern filozoflar içinde (Freud), ırkdaşı (BERGSON)DAN
SONRA, üstünde en fazla meşgul olduklarımdan...”
(Çerçeve 1, Sayfa: 254)
Zaten Bergson felsefesinin Türkiye temsilcisi Mustafa
Şekip TUNÇ, Darülfünûn’da Necib Fazıl’ın felsefe hocası ve sonrasında uzun
yıllar arkadaşıdır. Ağaç’ta ve ilk dönem Büyük Doğu’larda değerli yazılar yazmıştır.
Üstad, Bergson’dan sonra, yakın zamanların filozoflarından
(Blondel)i de beğenir. Kendisinden dinleyelim:
“(Blondel) yeni ölmüş bir adamdır, modern bir filozof
kabul edilir... (L’ACTİON) yani (AKSİYON) isimli bir müstakil kitabın
sahibidir. Bu kitabı 1893 senesinde doktora tezi olarak yazdı, fakat bir daha
aşamadı. Ondan sonraki eserler hep onun tekrarı oldu. Meselâ 1936’da “FİKİR”
isimli eseri, bu eserin biraz daha genişletilmiş olmasından ibaret...”
(Necib Fazıl, SAHTE KAHRAMANLAR -İman ve Aksiyon-,
Sayfa: 161)
“Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu”na baktığımızda
büyük filozof Sokrates’i, Eflâtun ve Aristo’nun eserlerini, (Dekart)’tan “Usul
Hakkında Nutuk”u, meşhur dinsiz (Volter)in “Felsefî Hikayeler” ve “Felsefî
Mektuplar”ını, Kant’ın “Saf Aklın Tenkidi”ni, Hegel’in diyalektiğini, Marks ve
Engels’in çıkış noktasını, Nietzsche’yi (“üstün insan” teorisine göndermede
bulunması “Zerdüşt”ü okuduğunun işaretini veriyor), (Durkaym) sosyolojisini,
(Haydeger)in “sıkıntı felsefesi”ni, çağdaşlarından (Jan Pol Sartr)a kadar daha
onlarca düşünce adamı ve felsefesini okuduğunu görüyor, batı fikir tarihine
dair köklü bir kültürü, zengin bir birikimi olduğunu hemen fark ediyoruz. Bir
başka konferansında “çağdışı tekerlemecilerine” şunları sorması boşuna mıdır?
Necib Fazıl soruyor:
“Sen çağın buhranını biliyor musun? Bugün, bu çağ
felsefesinin (angs-filozofi) diye anıldığından haberin var mı? (Rosenberg)i
okudun mu?.. (Haydeger)den malumatın var mı? (Eksistansiyalist)leri biliyor
musun?.. (Blondel)i okudun mu? Ya makinenin insanı nereye götürdüğünü?.. Bir
gün elektronik beynin çıkıp da senin beynini deleceğini biliyor musun?”
(HESAPLAŞMA, Sayfa: 45)
Başlı başına bir “kütübhane” olan “İdeolocya Örgüsü”nde
bazı batılı entellektüellerin “doğu ve batı” mukayesesine dair yazdıklarından
iktibaslar vardır. Üstadın bu iki ayrı dünyanın muhasebesine verdiği önemin
büyüklüğü bilinmekte olup, aynı mevzudaki yayın ve eserleri dikkatle takib
ettiği muhakkaktır.
“Türkiye’nin Manzarası”, “Sosyalizm, Komünizm ve
İnsanlık”, “Rapor” ve “Çerçeve”lerdeki bazı yazılar, Necib Fazıl’ın “iktisad”
ilminden “ÖZ” hâlinde pay aldığının ve bu ilim sahasının temel kavramlarına
dair köklü bir kültüre mâlik bulunduğunun en canlı misâlleridir.
Bilvesile, Necib Fazıl, Türk edebiyatında sinema ile
edebiyat ilişkisini ilk fark edenlerden birisi olup, 1940’lı yıllardan itibaren
yazdığı senaryoları kitablaştırmıştır. Edebiyatımızın övünç kaynaklarından olan
bu senaryolar, Yeşilçam’ın senaristlerine, elbette “mahremiyetine nüfuz
edemeden” yıllar boyu ilham kaynağı olmuştur.
Üstad en dolgun muhtevayla Türkçe’mizin en güzel
eserlerini vermekle kalmamış; dilde sadeleşme, uydurukça, gramer, imlâ gibi
meselelerine de eğilmiştir. Yazdığı “Dil Raporları” bu mevzuda ne kadar sağlam
bir otorite olduğunu göstermektedir. Türkçeye dair fikirlerinden, Ziya Gökalp,
Ömer Seyfettin ve Ali Canip gibilerin bu bahiste yazdıklarını gençlik
yıllarında dikkatle okuduğu anlaşılmaktadır. “Sahte Kahramanlar”da Ziya Gökalp
vesilesiyle şunları söyler:
“Bu sade Türkçe’de hizmeti vardır. Benim neslim, ana
dilimizle yazanlar, o cereyana borçluyuz kendimizi..”
(Necib Fazıl, Sahte Kahramanlar, Sayfa: 87)
Müdafaalarının bir hukuk şâheseri olduğu kabul
edilmektedir. Tıpkı “iktisad” gibi “hukuk” ilminin de temel mantığını
kavradığını, bu ilmin hikmet cebhesine “ÖZ” hâlinde vâkıf olduğunu görüyoruz.
“Tarih Boyunca BÜYÜK MAZLUMLAR” ve “Son Devrin DİN MAZLUMLARI” hukuk
katliamlarına dair yazılmış en sarsıcı fikir ve sanat eserlerinin başında
gelir.
Biz “az okurdu(!)” safsatasını yayan kıskanç
tiplere inad, Büyük Doğu külliyatında dolaşmaya devam edelim:
-“(Peguy), (NOT KONJUANT) isimli eserinde bir fikrin
yakacağı ateş nispetinde doğuracağı hareket ve kavga kabiliyetiyle ölçüleceğini
söyler.”
(N. Fazıl, ÇERÇEVE 1, Sayfa: 208)
-“(Bernard Shaw), bundan yarım asır evvel yazdığı
sosyalist temayüllü bir eserinde kahramanını şöyle konuşturur”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 101)
“(Antonio Aniante) adında bir İtalyan muharriri, (MUSTAFA
KEMAL) isimli eserinin 140-141. sayfasında diyor ki”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 63)
“Bir Fransız papazının (Poesie Pure-SAF ŞİİR) isimli
kitabı vaktiyle bütün dünyada bir sanat hadisesi kabul edilmişti. Bu kitabın
ilk sayfasını açalım”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 188)
“Akıl hastalarına dair bir kitapta da, bir delinin
ağzından çıkmış şöyle bir cümle gördüm”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 188)
-“Türkiye’de, bir zamanlar istidatsız birkaç çömezinin
yaşadığını bildiğimiz, meşhur Fransız fikir adamı (Gustav Lebon), 1914 Cihan
Harbinden sonra yazdığı “DÜNYA MUVAZENESİNİN KAYBOLUŞU” isimli eserinde,
vatandaşlarına sulh anlarında işlenmiş üç tane ağır siyasî hata yükler.”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 208)
“Burhan Toprak “Din ve Sanat” isimli yeni bir kitap
çıkardı. Fransızca’dan tercüme bir etüt serisi...
Tercüme kokan telifler tanırız. Fakat telif kokan
tercümeler var mıdır diye sorulabilse Burhan Toprak’ın tercümeleri derdim. Yeni
kitabında bu incelik daha çok belli”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 257)
Üstad Necib Fazıl bir sonraki yazısında “Din ve Sanat” tercümesinin
muhtevasına ait bilgiler veriyor:
-“Burhan Toprak’ın kitabında beş tane etüd var..
(Massignon), (Moryak), (Groethuysen), (Montherlant) ve (Suares) gibi yazıcılara
ait beş tane etüd... Bunlar batı dünyasının en namlı kalem sahiplerinden...
Birincisi “İslâm sanatları” İkincisi “Roman”, Üçüncüsü “Goethe’nin hayatı”,
Dördüncüsü “Arzu çeşmeleri”, Beşincisi “Don Juan” adlı birer görüş binası
kurmuş...”
(ÇERÇEVE 1, Sayfa: 258, 259)
Yine Büyük Doğu külliyatında dolaşmaya devam
ediyoruz:
-“(...) Büyük İngiliz mütefekkiri (Tomas Karlâyl)a bir göz
atalım. “KAHRAMANLAR” isimli bir eserin sahibi (Tomas Karlâyl)... “Kahramanlar”
isimli eserine Allah’ın Resûlü’nü alıyor; Hazret-i İsa’yı almıyor. Yani
kitabına alamayacak kadar İsa peygambere duyduğu o haşyeti duymuyor; ama büyük
hürmet hissiyle alıyor yine O’nu”
(Necib Fazıl, Sahte Kahramanlar, 7. Basım,
Sayfa: 22)
Aynı kitabında yer alan “İslâm ve Öbürleri”
konferansından:
-“ (...) (J. J. Ruso) meşhur (Kontra Sosyal) “İÇTİMAİ
MUKAVELE” isimli kitabına şöyle başlar”
(Sahte Kahramanlar, Sayfa: 280)
-“Cemiyetin tabiî şeklini istibdat olarak gören
(Emil Fage)nin “LİBERALİZM” isimli eseri şu dövizlerle doludur”
(A.g.e., Sayfa: 280)
Devam ediyoruz:
-“Bir İngilizin yazdığı “İSLAMIN
YAYILMA TARİHİ” isimli eserde ne büyük aşk levhaları var”
(Sahte Kahramanlar
–Özlediğimiz Nesil-, 7.Basım, Sayfa: 210)
Ve yine aynı eserden:
-“(Monteskiyö) Romalıları anlatan
eserinde Roma’nın yıkılışı için şöyle der: “Aşklarını kaybettiler ve kaybolup
gittiler!” ”
(Sahte Kahramanlar
–Özlediğimiz Nesil-, Sayfa: 207)
Sonra... “Babıâli”nin ikinci baskısı için kaleme
aldığı “Bu Eser” başlıklı önsözde de (Jan Jak Ruso)nun iki cildlik
hatıralarından bahsettiğini görüyoruz:
“Temizi ve iyiyi görmeksizin, pislik ve iç bulantısı
şehveti içinde çırpınmanın ihtilâç şiirini getiren (Bodler) ve (Rembo)dan evvel
bir (Jan Jak Ruso) ve sonra (Dostoyevski) misalleri vardır ki, bunlardan ilki
“İTİRAF”larında bir papazın kendisine tasallutunu anlatırken hiç de ahlâkî bir
kaygıya sahip değil, öbürleriyse kötülük ve karanlığa battıkça batmanın ve
teselliyi boyuna batmakta aramanın (mistik) zevkinde ve mesleğindedirler.”
(Babıali, Sayfa: 10)
“Rapor 12”deki “Bayram” yazısından:
-“Meşhur Yunan fikircisi (Ksenefon) “SPARTA VE
ATİNALILARIN CUMHURİYETİ” isimli eserinde şöyle der”
(Necib Fazıl, RAPOR 10/13, Sayfa:
177)
1945 Büyük Doğu’larında, mecmuanın yazar kadrosuyla “Necib
Fazıl’ın evinde, KİTAP ODASINDA” olduğu belirtilen 3. Akademya toplantısında,
Üstadın dudaklarından dökülen cümlelerden birisi:
-“Bir İngilizin, (C. V. Gib)in,
kitabının başında ilân ettiği Hadîs’in meali:
«Allahın sır hazineleri Arş’ın
altındadır ve anahtarları şairlere verilmiştir.»”
(Edebiyat Mahkemeleri, Sayfa: 35)
Sayfalardır Üstad Necib Fazıl’ın “Çerçeve” ismiyle
kitablaştırdığı fıkralardan iktibaslar yapıyoruz. “Sanatı üzerine düşünen” adam
olan Büyük Doğu Mimarı’nın, şiir, roman, felsefe, tarih, tiyatronun yanında,
sadece fıkra yazıcılığına dair kültürünün nerelere uzandığının isbatı halinde,
“Fıkra” başlıklı bir çerçevesinden iki paragrafı zevkle takdim edelim:
“Halis fıkraya Avrupa’da en zengin iki örnek, biri yüksek
aydına, öbürü aşağı takıma hitap eden iki muharrir olarak (Remi dö Gurmon) ile
(Kleman Votel)... Birinde fikir ve şiir, öbüründe espri ve edâ.
Bizde (Remi dö Gurmon) aşık ve taklitçisi Ahmet Haşim,
sadece şiir ve üslûptan ibaret, bulutlar üzerinde gezen mücerret fıkra
üstadı... Ahmet Rasim de, halk esprisini nişanlamayı bilen bir nevî (Kleman
Votel)... Bunlardan sonra yalnız şiir cevherinden yoksun, fakat öbür
unsurlardan yana zengin Peyami Safa’yı hatırlamak lazım..”
(Necib Fazıl, Çerçeve 4, Ocak
1996, Sayfa: 106)
Necib Fazıl, tenkid sahasında da “Lessing” gibi Alman
edebiyatına damgasını vuran bir münekkide takdirini yeri geldikçe belirtir.
Beğendiği ve misâl gösterdiği birkaç münekkid daha vardır, fakat “Lessing”
bunların başında gelir.
Biz külliyatın cildleri arasında dolaşmaya devam edelim.
“Aynadaki Yalan” romanından birkaç satır:
-“(Oskar Vayld)ın (Leydi Sfenks) isimli hikâyesinde,
esrarlı görünmek için arada bir sosyeteden kaçıp Londra’nın ücra bir köşesinde
tuttuğu odaya çekilen kadın”
(Necib Fazıl, Aynadaki Yalan, 4.Basım,
Sayfa: 18)
“Sigara” isimli hikâyesinin giriş kısmı:
-“Bir Fransız hikâyecisi, sigarayı Yeni Çağın en ileri
keşfi diye gösterir.”
(Necib Fazıl, Hikayelerim, 5.Basım,
Sayfa: 257)
Ve ilerleyen bölümde kendisininkiyle aynı adı taşıyan,
Fransız muharririne ait “sigara” hikâyesinin özetini verir.
Hazret-i Ali’yle ilgili eserinde de farklı bir kaynağa
rastlıyoruz:
“Mısırlı bir Hıristiyan tarafından kaleme alınmış
“İSLAMIN ŞOVALYESİ” adlı bir kitapta, İslâm kaynaklarında tesadüf etmediğimiz
harikûlâde bir tablo”
(Necib Fazıl, Hazret-i Ali, Sayfa: 21)
Şimdi de “Hac”la ilgili eserine göz atalım:
“Bu hali anlatmak için ‘’MİRAT-ÜL-HARAMEYN: MÜBAREK
YERLERİN AYNASI” isimli kitabın muharriri merhum Eyüp Sabri Paşa’dan aynen şu
satırları okumak yeter.”
(Necib Fazıl, Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler,
Sayfa: 101)
Ve 24 Nisan 1981 günü Türk Edebiyatı Vakfı’nda yaptığı
konuşmada 77 yaşındaki Necib Fazıl’ın yine kitablarla alâkadar olduğunu
görüyoruz:
“Bir arkadaşım bir İngiliz’in eserini tercüme etmiş
bana gönderdi: “YENİ CEMİYETTE RUH İNHİTATI...” Zavallı muharririn hâli
dikkatimi çekti, adam ıstırabını söylemiyor, süblime edemiyor, edebilse belki
teskin olacak, onun için şiire, teşbihlere kaçıyor.”
(Konuşmalar, Sayfa: 183)
Üstad, “Hücum ve Polemik” adıyla kitablaşan yazılarından
birisinde Peyami Safa’nın tek tarihî romanı “Atila” ile (Marsel Briyon)dan
tercüme yine “Atila” isimli bir başka roman arasındaki benzerlikleri sayfa
sayfa göstermiş, satır satır işaretlemiştir. Ne kadar dikkatli bir okuyucu
olduğu bu “Polemik” yazısından anlaşılabilir.
Önce “Türkiye’nin Manzarası”nda, sonraysa “Doğru Yolun
Sapık Kolları”nda, Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” ile, Mevdudî’nin “İslam’da
İhya Hareketleri” adını taşıyan kitabındaki sapıklıkları, ehl-i sünnet
zâviyesinden madde madde damgalamış, hele Hamidullah’ın eserini en ince
teferruatına kadar ifşâ etmiştir. Onun ne dikkatli bir okuyucu olduğunun başka
misâlleridir bunlar.
Üstad Necib Fazıl’ın özellikle “sahte müçtehitler”,
“reformcular” ve türlü sapıklıklarla ilgili yayınları da takib ettiği fark ediliyor.
1975 yılında, ehl-i sünnet ulemâsından rahmetli Ahmed DAVUDOĞLU’nun “DİNİ TAMİR
DAVASINDA DİN TAHRİPÇİLERİ” adlı eserine çarpıcı bir önsöz yazması da bunu
göstermiyor mu?..
Bu bölümü bir soruyla kapatmak istiyoruz: Necib Fazıl
kendisi hakkında “az okurdu(!)” safsatasına prim verenlerden birisinin herhangi
bir kitabına birkaç satır önsöz yazsaydı, bu yalan karşısında yine aynı ölü
tavrı gösterirler miydi?..
KİMLER VE KİMLERİ
SÜZGECİNDEN GEÇİREN DEV!..
Üstadın kitablarında ismine pek tesadüf edilmeyen, fakat
uzaktan uzağa eserinin büyüklüğünü takdir ettiği bir şair daha hatırlıyoruz:
DANTE.... Evet, şu tarihe kadar kitablaşan yazı ve konuşmalarında sadece birkaç
kez ismine rastladık Dante’nin... “At’a Senfoni”de birçok edebî şöhretle
birlikte “Dante’de At” diye bir bahis açılabileceğine dair dolaylı bir
göndermede bulunuyor. “Abdülhak Hamid Dolayısıyla” verdiği hitabesinde de büyük
sanatkârları uğraştıran meseleler bahsinde “(Dante) bunlardan başka bir şey
görmedi” tesbitini yapıyor. Bunların, paragraf başındaki tesbitimizi
delillendirme noktasında yetersiz olduğunun farkındayız. Ama bu yazıyı
yazdığımız tarih itibariyle hiçbir kitabında yer almayan ve “Dedektif X Bir”
imzasıyla Büyük Doğu Mecmualarında yayınlanan “Yahudilikle” ilgili bir
araştırmasında (DANTE)Yİ “BÜYÜK VE ULVİ” ŞAİRLER ARASINDA (ŞEKSPİR)LE BİRLİKTE
BAŞ KÖŞEYE KONDURUR.
03.01.1968 tarihli 13. devre Büyük Doğu’nun 25. sayısında,
6, 7 ve 8. sayfalarda yayınlanan bu araştırmanın bir maddesini sadece Dante’nin
bahsi geçtiği için değil, bir gazetecilik araştırmasında bile Üstad Necib
Fazıl’ın tecessüsünün nerelere uzandığını ve meseleyi hangi kültür zenginliği
içinde değerlendirdiğini göstermek amacıyla aşağı alıyoruz. “Dedektif X Bir”
imzasıyla yazan, Necib Fazıl’ın ta kendisidir:
-“Gerçekten Yahudi dehâların hepsi (defist)tir. En
muhteşemleri bile... (Aynştayn)dan insanlığa kalacak şey, içinde hiçbir hakikat
yaşamayan korkunç bir izafilik dünyası ile son intihar aleti olan atom
bombasıdır. (Froyd) mukaddesat hissini ve ruhî temelleri berhava etmeye baktı.
(Şarlo), insanlığın sadece acıklı gülüncünü gösteren bir dehâ... Marks ve ona
bağlı komünist aksiyoncuları malum.... (ANATOL FRANS) münkir ve müstehzî...
(PRUST) bedbin ve şevksiz... Ne âlimleri ne kâşifleri arasında (Pastör) gibi
bir tip var... NİÇİN YAHUDİLER ARASINDA (ŞEKSPİR) VEYA (DANTE) GİBİ, BÜYÜK VE
ULVÎ TEK BİR ŞAİR YOK? Onların işi gücü sadece akıl; menfî tarafıyla tepetaklak
edilen ve her an taraflarından yıkılıp, güya taraflarından bina edilen
akıldır.”
Ve aynı araştırmanın bir başka maddesinden:
-“Yüksek Yahudi (elit)i Yahudilere hitap etmez;
içine sokulduğu milletin veya dünyanın entelektüellerine hitap eder. (Bergson)
veya (Froyd) veya (Prust) ile alâkalı kaç Yahudi bulabiliriz?”
Mevzuumuz Yahudi değil, Yahudi mizacını andıran
kimi ağızların “Üstad az okurdu(!)” safsatası... O hâlde Üstadın çeşitli
cebhelerdeki yazıları etrafında biraz daha dolaşalım.
14 Ekim 1949 tarihli 4. devre Büyük Doğu’nun ilk
sayısı... Üstad Necib Fazıl’ın, en sık kullandığı müstearlardan “Prof. Ş. Ü.”
imzasıyla “İslâm Âlemi: PAKİSTAN” başlıklı bir yazısı var. Bahsettiğimiz
mecmuanın 15-16. sayfalarındaki bu çalışmasında Pakistan’ın coğrafyasına,
tarihine, istiklâl hareketlerine, edebiyatına, lisanına, iktisadına, maarifine,
idarî ve içtimaî vaziyetine ait bilgiler veriyor. Bu ve benzeri yazılar, Büyük
Doğu Mimarı’nın sadece Türkiye ile değil, 1949’lu yıllardan itibaren diğer
İslâm ülkeleri ile de yakından alâkadar olduğunu göstermektedir.
20. yüzyılın İslâm dünyasının tanınmış şairlerinden
Muhammed İKBÂL... Üstad Necib Fazıl’ın kitablarına bakanlar, Pakistan’ın bu
büyük şairine dair ne isim, ne bir işaret bulabilir. Ama henüz kitablarında yer
almayan önceki paragrafta bahsettiğimiz “Pakistan”la ilgili yazısında Muhammed
İKBÂL ile ilgili değerlendirmesine de rastlıyoruz. “Prof .Ş. Ü.” imzasıyla
yazan Necib Fazıl’dır:
-“Pakistan istiklâlinin sırayla üç büyük rehberi
yetişmiştir: Seyid Ahmed Gulâm, şair İKBÂL ve M. Ali Cinnah... Bunlardan ilki
dâvayı ilk defa olarak filizlendiren, hamle ve teşkilata kavuşturan, İKİNCİSİ:
ONU EN GENİŞ BİR FİKİR, NAZARİYE VE SANAT HAVASI İLE BESLEYEN; üçüncüsü de tam
bir aksiyon ve tatbik âlemine döken ve gerçekleştirendir.”
Üstad Necib Fazıl, bu yazısının sonunda Muhammed
İKBÂL’in birkaç tane güzel şiirine yer verir. Sonraki yılların Büyük
Doğu’larında da zaman zaman İKBAL’in şiirlerine rastladığımızı belirtelim.
Anlaşılıyor ki, Üstadın kitablarında bazı meşhur fikir ve sanat adamlarının
bahis mevzuu olmaması, onları bilmediği ve okumadığından değildir. İşte (Dante)
ve işte (İkbal)... Bu mesele sanırız “mizaç yakınlığı” ile ilgilidir; okumayla
değil...
Büyük Doğu mecmuaları bu türden bilgi ve belgelerle
doludur. Mesela Mayıs 1969 tarihli aylık Büyük Doğu... Ve yine “Dedektif X Bir”
imzalı bir ifşâ... Üstad bu defa, devrin İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Profesörlerini teşhir masasına yatırmış. Bizi burada o profesörlerin
“zaaflarından” ziyade, Üstad Necib Fazıl’ın kitab dünyasına ve kültür hayatına
hakimiyeti ilgilendiriyor. Meselâ Hilmi Ziya ÜLKEN’e dair yazdıkları... O Hilmi
Ziya ki kütübhanelerde nerdeyse okunmadık kitab bırakmamış, inanılmaz bir
kaynak tarayıcısı... “Dedektif X Bir” imzasıyla ifşâ eden Necib Fazıl’dır:
-“Yirminci Asır Filozofları isimli eserinin
(fenomenoloji) kısmı, (Gurvitch)in (Les tendanees actuelles de la philosophie
Allemande) isimli eserinden, dinî sosyolojisi de (Van Genep)den aparmadır.
(...) “Sosyal Doktrinler” doğrudan doğruya (Moska)dan ve aynen intihaldir.”
(Büyük Doğu, 14. Devre, Mayıs 1969, Sayı:
1, Sayfa: 20)
Aynı ifşâda Üstad Necib Fazıl’ın, Hilmi Ziya’nın
çeşitli dönemlerde tecrübe ettiği fikrî maceralardan ve sonrasında yazdığı
“Tarihi Maddeciliğe Reddiye”sinden de haberdar olduğunu görüyoruz.
Ve Büyük Doğu Mimarı, aynı derginin aynı sayfasında
bir başka profesörü, Mazhar Şevket İPŞİROĞLU’nu da ifşâ ediyor:
-“Bütün eserleri intihal mahsulü... “Rönesans
Sanatı” (Jilet)den aşırma.... “Sanatta Gerçek” Sabahattin Eyuboğlu’nun
hediyesi... Eserin asıl müellifi ise (Volfing)... Eserin adı (Les Principes
fandementaux de l’histoire de l’art)”
Tekrar soruyoruz: Yukarıdaki satırları yazan Necib
Fazıl mı “az okuyor”muş?..
Daha evvel belirttiğimiz gibi 17 sayılık “Ağaç” ve
çeşitli aralıklarla 500’den fazla sayıya ulaşan “Büyük Doğu”lar bu türden belge
ve kaynaklarla doludur.
“Büyük Doğu”nun kapalı olduğu devrede, 1974
Kasım-Aralık ayında Necib Fazıl’ın “BORAZAN” isimli üç sayılık bir mizâh
gazetesi çıkardığı bilinmektedir. Haftalık yayınlanan “Borazan”a dair
yazılardan öğrendiğimize göre Üstadın oldukça zengin bir mizâh kültürü vardır.
“Borazan” bir yana, “Ağaç” ve “Büyük Doğu”ları incelediğimizde de, çok geniş
bir yazı kadrosuna sahib olduğunu görüyoruz. Devrin en ünlü isimleri, hemen her
mevzuda bu mecmualarda yazmış, Necib Fazıl bu yazıları okumakla kalmamış, çoğunu
satır satır elinden geçirmiş, tashih ederek yayınlamıştır. Bunların arasında
yerli ve yabancı imzalara ait kitab hacminde çalışmaları da vardır. “Ağaç” ve
“Büyük Doğu”daki bu yazılar bir araya getirilse herhalde zengin bir
ansiklopediyle karşılaşırız. Üstad, dergisinin yazılarını tashih etmekle de
kalmaz, hangi zâviyeden değerlendirilmesi gerektiğine dair kaleminden çıkma
takdim spotlarıyla neşreder bunları.
Bu vesileyle Türk Edebiyatı dergisinin Mayıs 1993
tarihli sayısında “Mehmet Gökalp” imzasıyla yayınlanan “Ölümünün 10.
Yıldönümünde NECİB FAZIL’DAN NOTLAR...” başlıklı yazıdan birkaç bölüm aktarmak
istiyoruz:
“Yıl 1959... Prof. Dr. Mümtaz Turhan Garplılaşma
hakkında bir kitap yayınlamıştı. “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” Necib Fazıl, Mümtaz
Turhan’ın Garplılaşma taraftarı olduğuna dair bazı söylentiler duymuş, onun
hakkında tenkitlerde bulunmuştu. Bir grup genç Cağaloğlu, Şeref Efendi
Sokak’taki Büyük Doğu idarehanesine gittik. Merhum Mümtaz Turhan’ın kitabını da
beraber götürdük:
“Üstad, Mümtaz Turhan bizdeki batılılaşmayı acı bir
dille tenkid ediyor. Lütfen şu kitaba bir göz atınız,” dedik. KİTABI ELİMİZDEN
KAPMASIYLA HIZLI HIZLI OKUMAYA BAŞLAMASI BİR OLDU. Ertesi hafta Büyük Doğu
dergisinin ikinci sayfasında Mümtaz Turhan’ın kocaman bir sayfalık iktibası
vardı. Tanıtma bölümünde ise: “Fikirlerimiz paralelinde bir fikir adamı olarak
Mümtaz Turhan’ı tebrik ederiz” meâlinde bir cümle vardı. Bir süre sonra Mümtaz
Turhan’ı ziyaret etmiştim:
“Necib Fazıl bütün kitabı dergisinde yayınlayacak
galiba” diyor ve memnuniyetini ifade ediyordu.”
(Türk Edebiyatı, Mayıs 1993, Sayfa: 57)
Gerçekten de 1959 “Büyük Doğu”larında, birkaç sayı
boyunca Mümtaz Turhan’ın eserinin önemli bir bölümü tefrika edilmiştir. Zaten
“Garplılaşmanın Neresindeyiz?” 100-150 sayfa arasında bir kitabtır ve 1959
“Büyük Doğu”ları büyük ebadda basılmaktadır. “Kültür Değişmeleri”ne dair önemli
incelemeleri olan ve “sosyal psikoloji” alanında önemli bir isim olan Mümtaz
Turhan’ın adı, Üstadın kitablaşmış yazı ve konuşmalarında hiçbir şekilde yer
bulmaz. Ama Batının “ilim zihniyetini” öne çıkararak Türkiye’deki batılılaşma
hamlelerini sorguladığı küçük hacimli kitabının önemli bir bölümü Büyük Doğu
sayfalarında neşredilmiştir.
“Ağaç”ta ve “Büyük Doğu”larda kimler yazmamıştır
ki?.. Felsefeci Mustafa Şekip Tunç, romancı Peyami Safa, hikâyeci Sait Faik ve
Sabahattin Ali, ressam Bedri Rahmi, şair Tanpınar ve Ahmet Kutsi Tecer, yine
Fikret Adil, Sabahattin Eyüboğlu, Zahir Güvenli, Asaf Halet Çelebi, Burhan
Belge, Samiha Ayverdi, Falih Rıfkı Atay, H. Nihal Atsız, İsmail Hami Danişmend,
Osman Turan, Cemil Meriç, Abdülhak Şinasi Hisar, Suut Kemâl Yetkin ve bunlara
benzer daha onlarca isim... Bunların bir kısmı sadece “Ağaç”ta, bir kısmı
sadece “Büyük Doğu”da, bir kısmı ise her ikisinde yazmıştır. Bunların verimleri
kelimesi kelimesine Necib Fazıl’ın elinden geçiyor, okunmakla kalmayıp sıkı bir
tashihe tâbi tutuluyordu. Özellikle “Büyük Doğu”larda elinin değmediği yazı
nadirdir.
“Bâbıâli”de devrinin yazar-çizerlerine dair verdiği
hükümler, bunların sadece eserlerini değil, CİĞERLERİNİ de okuduğunun ne güzel
isbatıdır!.. Meselâ Tanpınar ile Ahmet Kutsi’nin şiirini mukayese eden
satırlar... Meselâ Sait Faik ile Sabahattin Ali hikâyeciliğini kıyaslayan
bölüm... Peyami’nin romancılığına dair yazdıkları...
“Bâbıâli”den bahsetmişken... Bu eserden
öğrendiğimize göre Üstad Necib Fazıl, (Moris Meterling)in “ARILARIN HAYATI”,
“KARINCALARIN HAYATI” gibi (etüd)lerini de okumuştur. (Bakınız: Bâbıâli, 4.
Basım, Sayfa: 191) Bunlar, O’nun kitab alâkası ve okuma alışkanlığının
özellikle gençliğinde tâ nerelere kadar uzandığını bir kez daha göstermektedir.
Yine “Bâbıâli”de “kendi dünyasını fikirden ziyade
(plastik) planda bir kadın anlayışı ile” resmeden Münevver Ayaşlı
Hanımefendi’nin “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim” isimli eserinden bazı
iktibaslar yapılmıştır.
Ayrıca “sosyalizm ve komünizm”e dair yazı ve
konuşmalarında Fransız edebiyatının meşhur ismi Andre Gide’nin “DÖNÜŞ” kitabını
yeri geldikçe misâl gösterdiğini nasıl unutabiliriz? Ve sosyalist düşüncenin
köklerini inceleyen Necib Fazıl’ın (Sen Simon) ve (Baböf)ün de öncesine gidip
(Kampenella)nın “Güneş Memleketi” ile (Tomas Mor)un “Ütopya”sına kadar
uzandığını hatırlamamak olur mu?..
KİMDİR KİTAB ALÂKASI
“ASLA” SON BULMAYAN?..
Üstad Necib Fazıl’ın şeker hastalığı sebebiyle
görme güçlüğü çektiği ve şahsî tekâmülü adına harflere-kelimelere ihtiyacının
kalmadığını düşündüğümüz son yıllarında bile içtimâî sorumluluğu uğruna kitab
alâkasını kesmeyip, hâlâ okuduğuna şahid oluyoruz. 1981 yılında O’nunla bir
röportaj yapan gazeteci, önce 77 yaşındaki Necib Fazıl’ın çalışma odasında
gördüklerini yazıyor:
-“Necib Fazıl masası başında... Eşyası bir masa,
birkaç koltuk, bir divan ve bir tabure üzerinde SEÇİLMİŞ KİTAPLARDAN İBARET bu
küçük odada Necib Fazıl bir nevî hücre hayatı geçirmektedir.”
(Konuşmalar, Büyük Doğu Yay. Sayfa: 203)
Bir yıl sonra başka bir gazeteci röportaja gelir ve
1982 itibariyle Necib Fazıl’ın çalışma odasında yine değişen bir şey yoktur.
Gazetecinin tasvirini okuyalım:
-“Eski ve (stil) eşya ile döşenmiş salonlardan
geçtikten sonra beni küçük bir çalışma odasına aldılar. ETRAFI KİTAP ve
dosyalarla doldurulmuş çalışma hücresinde, masası bir kâğıt denizi, Üstad...”
(Konuşmalar, Sayfa: 208)
Ve vefatından birkaç ay evvel, 5 Şubat 1983’te
kendisiyle gerçekleştirilen sohbette söyledikleri:
“(...) “İSTİKBAL İSLAMINDIR” diye GÜVENDİĞİM BİR
GENCE bir etüd yaptırdım. Güzel oldu etüdü...”
(Necib Fazıl, Konuşmalar, Sayfa:
262)
Bilindiği gibi, o “güvendiği genç” Sayın Salih
MİRZABEYOĞLU’ndan başkası değildir. Üstadın “güzel oldu” dediği etüd de, İbda
yayınları tarafından üç defa basılmıştır.
Üstad bu etüdü vefatından birkaç ay evvel o
“güvendiği gence” okutmuş, her kelimesini can kulağı ile dinlemiş, bazı noktalar
üzerinde mütalaalar yürütmüş ve “güzel oldu etüdü” hükmünü vermiştir. “Az
okurdu” diyen fesad tipler yalan söylüyor! O, “İstikbal İslâmındır” örneğinde
olduğu gibi, ömrünün son günlerine kadar kitab alâkasını kesmemiştir; yeter ki
okumaya lâyık bir şey olsun...
Bundan bir yıl evvel de yine aynı “GENCİN” bir
başka kitabını, “KÜLTÜR DAVAMIZ”ı okumuş ve bizzat el yazısıyla hükmünü
vermiştir:
“Bu kitap, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk
ciddi sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir.”
(Bakınız: Salih MİRZABEYOĞLU, KÜLTÜR DAVAMIZ,
İbda Yayınları)
“Rapor 5”te yer alan “Müjdelerin Müjdesi”
yazısından öğrendiğimize göre, 1979 yılında ruhu genç bir mücadele adamı olarak
Necib Fazıl, “Akıncı Güç” dergisini okuyunca heyecanlanmış ve ağlamıştır:
“Gece yatağıma uzanıp dergilerini açtığım zaman ne
görsem iyi?.. Bir baştan öbür başa Büyük Doğu idealinin destanı...”
(Necib Fazıl, RAPOR 4/6, 2. Basım, Sayfa: 186)
Üstadı bir çocuk gibi heyecanlandıran o “destan”,
Salih MİRZABEYOĞLU’nun “AKINCI GÜÇ ÇEVRESİNDE” yazısıdır. Necib Fazıl, daha
sonra bu yazıyı kendi takdim spotlarıyla Ortadoğu gazetesinde yayınlatacaktır.
Görülüyor ki, yaşı yetmişi çoktan aştığı halde Büyük Doğu Mimarı hâlâ kitab ve
dergi tedkik etmekle ve o “genci” aramakla meşguldür.
Üstad Necib Fazıl’ın son günlerine kadar kitablara
olan “alâkadarlık şuurunu” kaybetmeyişi ve gençlere de bunu ihtar edişine misâl
olarak, “Tilki Günlüğü”nün “12 Eylül” tarihli “yevmiye”sini hatırlamak yerinde
olur.
“Sene 1982... Atatürk’ün yüz sayfalık bir hatıra
defteri varmış, kitap olarak basılmış... “Seyyid Ahmed Arvasî, böyle bir
kitabın varlığından Üstadı haberdar etmiş. Bunun üzerine Üstad, “İstikbal
İslâmındır” etüdünü hazırlayan o “güvendiği gence” soruyor: “Bizim bundan niye
haberimiz yok?”
(Bu bahis için bakınız: Salih MİRZABEYOĞLU, Tilki
Günlüğü, Cild: 1 İbda Yayınları, Sayfa: 234)
Soruyoruz: 80 yaşın eşiğine gelmiş bir dâhinin şu
“haberdarlık ve alâkadarlık şuurunu” nasıl görmüyor da, bir takım safsatalara
rağbet ediyorlar?..
YÜZBİNLERCE
“HURDACI”,
AMA TEK BİR
“SİMYACI”:
İŞTE NECİB FAZIL!..
Üstad Necib Fazıl, yazdıklarını şuradan-buradan
iktibas yaparak kıymetlendiren bir derlemeci değildir. Bilakis, iktibas ettiği
en hurda malzeme bile, O’nun kaleminde simyacı eli değmişçesine altuna dönüşür.
“Az okuduğu(!)” korkunç bir yalandır. O, kimi ve
neyi okuyacağını herkesten iyi biliyordu.
İlk gençliğinde, bulduğu kitabı devirmiş, bilgi
adına ne varsa yüklenmiş, sonrasında bunların üstüne sıçramış; fakat kitab
alâkasını “tenkid şuuru”nun SEÇİCİ ve ELEYİCİ vasıflarıyla hep yaşatmıştır.
O, ÜSTÜN DEHÂ VASFIYLA FAYDALIYI FAYDASIZDAN TECRİD
EDEREK İTİDAL SEVİYEDE OKUYAN SAHİCİ BİR MÜNEVVER, DÜNYA ÇAPINDA BİR FİKİR
ADAMIDIR.
Ve eğer OKUYUCU OLMAK SANATI, “bilmeyi bilici”
hassaya ermekse, bu işin en büyük sanatkârlarından başlıcası Necib Fazıl
KISAKÜREK’in tâ kendisidir!..
Hakan YAMAN/ Eylül 2003
Akademya’ya Doğru Arşivi
(2001-2005)