Gorki’nin Bir Hikâyesi…
Hakan Yaman
SANATÇIYI SANATÇI KILAN: ŞAHSİYET
19.
yüzyılın meşhur İngiliz münekkidi Taine, tenkid ölçüsü olarak “soy,
çevre ve ân” faktörlerini temel alıyor ve edebiyatı “belli bir iklimde,
belli şartlar içinde, belli bir kavmin eseridir” diye tarife yelteniyordu.
Şübhesiz insan, “tesir edici eser” vasfıyla çevresini hem etkileyen, hem
de sürekli uyarı bombardımanına tutulan, değiştirirken değişen, mekâna bağlı,
zaman idrakına sahib bir mahlûktur.
Bunun
yanında, “zamana sığmayan bir şey var
insanda, o da ruh! Çünkü o zamansızlık âleminin hatıralarını taşıyor.” [1] Sahici bir sanat adamı, ruhun bu
zaman üstü iştiyakını toprak seviyeli insan keyfiyetleri arasında en
derinlemesine hissedenlerdendir. Demek ki, bir sanatçıda “soy, çevre ve ân”
faktörlerinin ötesinde, onun ferdî varoluşunda saklı bir kıvılcım, bir enerji
mevcuttur. Bir sanat eserinin şekillenmesinde aslan payının ferdî varoluşa âit
olduğunu idrak eden ünlü estetikçi Benedetto
Croce şunları yazar: “Sanat sezgidir,
sezgi ferdîliktir, ferdîliktir kendini tekrarlamaz.” [2] Anlaşılacağı gibi, sanat adamını “soy,
çevre ve ân” faktörlerinin pasif bir yansıtıcısı olarak görmüyoruz biz.
Bugün aynı şartları hazırlasalar başka bir İngiliz’den Shakespeare çıkar
mı? Bu cevabı belli sorumuza “peki ya ân faktörü?” diye itiraz edenlere de, “o
çevre ve zamanda niye başka bir İngiliz Shakespeare olamadı?” diye
sormak isteriz. Büyük Doğu Mimarı’nın
bir konferansındaki ifadelerini hatırlıyoruz: “Ben insancıyım ve
şahsiyetçiyim. Bir şahsiyet en kötü yerden çıkabilir… En iyi yerden de hiçbir
şey çıkmayacağı gibi…” [3]
Tarihî
ve sosyolojik faktörler sanatçıya malzeme verir, âlet seçme imkânı tanır, o
sanatçının zuhurundaki mânâyı anlamamıza yardım eder, şahsiyette saklı
keyfiyetin bürüneceği kalıbların şekillenmesinde rol oynar. Misâl bu ya; Shakespeare,
hurafelerin itibarda olduğu bir çevre ve zamanda değil de, pozitivizmin baş
tacı edildiği bir devirde yaşasaydı, herhâlde malzemelerini masallardan ziyade
aklî ve ilmî verilerden toplar, ama eserlerinden tüten keyfiyet yine dâhice
olurdu.
Marksistlerin
yanıldığı nokta burasıdır. Onlar sanatçı için “ideal” olanı maddî ihtiyaçların
belirlediğini sanmaktadır. Zamanı düz bir çizgi kabul eden determinist bir
ideolojiye sahib olmaları büyük tezatlara düşmelerine sebeb olmuştur. Sanatçı
için “ideal” olanı maddî-iktisadî zaruretlerin belirlediğini sanmak kadar sanat
adına sanatı alçaltıcı bir tavır olabilir mi? Bunlar, “güzel” hissinin
kaynağını sınıf ve toplum şuuruyla açıklamaya kalkınca, çocukları hayvanların
benzeri sanmak gibi komikliklere düşerler. “İnsanın kökeni bakımından
estetik algılama istidadı yokmuş, bu istidat toplum hayatında oluşurmuş… vs.”
Halbuki söylenmesi gereken şu: “İnsan, oluş içinde kendisini idrak eder.”
Toplum, fertte mevcut cevherin açığa çıktığı zemin… Yoksa “jimnastik
yaparak, OLMAYAN organlar geliştirilemez”. Demek ki, estetik algılama istidadı,
insanoğlunun yaradılışında mümkün olma özelliğiyle mevcut… Uzun söze ne hacet:
Büyük Doğu-İBDA bağlılarının Kültür
Davamız, hattâ Bütün Fikrin Gerekliliği’nden
beri âşina olduğu bahisler… Fakat birazcık kafası çalışan ve ruhunda halis bir
sanat kumaşı bulunan her yazar, “bilimsel maddeci teviller” için ne kadar
çırpınırsa çırpınsın, estetiğin “ruha
bağlı bir zaruret” oluşunu itiraftan kaçınamaz. Çünkü son tecritte “açlık, cinsiyet, kazanç hırsı” gibi
duygular da, ruha bağlı bir varoluş isteğinin belirtisi…
Marksistlerin
ideal kabul ettiği ve sanatın kaynağı olarak gösterdiği unsurlar, bizim için
bir malzeme, bir basamaktan ibarettir ve “şuuru maddeye irca eden” görüşün
aksine, ruhçuluğumuzun gereği, asıl kıymeti tüttürülen mânâya, tahassüse
biçeriz. SANATÇI MALZEMESİNİ NEREDEN BULURSA BULSUN; AMA ESERİ RUHÎ BİR
İHTİYACIN KARŞILIĞI OLSUN.
SANAT
ALLAH’I ARAMAKTIR
Yıllardır
sözde edebiyat muhitlerinde geyik muhabbetlerine mevzu olan ve bir anlayış
sistemi çerçevesinde ele alınmadığı için (ki NİSBET MİHRAKLARIMIZ dışında böyle
bir derdi olan da yoktu) muğlakta kalan meselelerden birisi de “sanat kimin
içindir” sorusudur. Kimine göre “sanat sanat için”miş, kimine göre “toplum
için”... Bize göre ise “toplum nedir?”, “derinliğine ve genişliğine insan
nedir?”, “ferd toplumun neresindedir?”, “toplum ferdin neresindedir?”, “ihtiyaç
nedir?”, “güzel nedir?”, “neye göre güzel?” gibi birçok soru üzerinde kafa
patlatmadan, “ferdiyetçi”, “toplumcu” gibi tartışmalara girmek abestir.
İBDA’dan öğrendiğimize göre, şuurun biri ferde, diğeri ise topluma dönük iki
ritmi vardır ve sürekli bu iki ritim arasında hâlden hâle geçeriz. Ve yine
biliyoruz ki, insan, “derinliğine fert, genişliğine ise toplumdur.” İşte
bu noktada edebiyat iki kanatlı bir kuştur ki, bir kanadı toplumken, diğer
kanadı da ferddir. “Toplum” ve “ferd” kanatlarını takınan bu sanat kuşu,
uçuşundaki âhenkle, görünüşündeki ihtişamla itibarlansa da, ona asıl kıymetini
uçtuğu yön verir. Ve bu kuş bilerek veya bilmeyerek MUTLAK YÖNÜ arar. Lâkin o
yöne, o “yön”ün istediği zarafetle uçması zarurîdir.
Edebiyatın
kökleri insan ruhunun derinliklerindedir. İnsanı bütün sıcaklığı ile duymanın,
bütün realitesiyle yaşamanın yolu edebiyattan geçer. Edebiyat, insan ruhunun
derinliklerinden aldığını yeni bir terkib içinde ona iade eder ve şahsiyeti
beslemenin, insanı tanımanın ve zenginleştirmenin başlıca unsurlarından birisi
olur. Soylu, hâlis edebiyat budur.
Gerçek
edebiyat, laf kalabalığı değil, “güzellik usulüyle” mesele konuşmanın
ilmidir. İnsanın her meselesi edebiyatın meselesidir. İnsan, “Allah’ı arayış
çilesi” çekiyorsa, edebiyatçı da arayacaktır. Buna bağlı olarak kendisini ve
kâinatı anlamlandırma kaygısı taşıyacaktır. İnsanın, çocukluğu, ailesi,
çevresi, hatıraları, coğrafyası, memleketi, tarihi, içtimaî ve iktisadî
şartları vardır. Edebiyatçı, bunları hususî bir tarz etrafında, bütün
samimiyetiyle yaşıyor ve yaşatıyorsa ona saygı duyarız. Biz, klasikleri bunun
için seviyoruz.
İnsan;
cesaret, coşku, öfke, hasret, korku, ıztırab, ihtiras, imân, şübhe, yalnızlık,
neşe ve komiklik hissi gibi şahsiyet unsurlarından oluşan bir yumaktır. Büyük,
soylu eserler bu duygu damarlarından beslenir. Homeros’tan Shakespeare’e,
Yunus’tan Fuzulî’ye, Goethe’den Necib Fazıl’a, Balzac’tan
Salih Mirzabeyoğlu’na kadar hangi dehânın eserine el atarsanız, bütün
realitesiyle insanı anlamaya ve çözmeye çalıştıklarını, belli bir ahlâk
telâkkisi etrafında ona hakettiği değeri vermeye dönük bir hamle üzerinde
bulunduklarını görürsünüz!
GORKİ’NİN
SAKLANAN HİKÂYESİ: OKUYUCU
Bütün bu
malûmları niçin yeniden hatırlatma ihtiyacı hissettik? Kenan Duru
gönüldaşımız, büyük Rus romancısı Maksim Gorki’nin “Okuyucu”
başlıklı bir hikâyesini dilimize çevirmiş. İlginç olan, Gorki’nin
binlerce sayfalık yazı verimi, özel mektublarına varıncaya kadar Türkçeye
kazandırılmış olmasına rağmen (hoş, o tercümelerin çoğuna Türkçe demek, Üstad’ın
tabiriyle “kurbağaları” bile güldürür; ayrı mevzu), bu nefis hikâye ilk defa
dilimize kazandırılıyor.
Maksim
Gorki... Bu büyük
romancıyı şahsımız adına ilginç kılan hususlardan birisiyle başlayalım. Bu da,
bizzat romanlarında müstear olarak kullandığı “Gorki” ismi-imzasıdır.
Niçin mi?
Önce Maksim
Gorki’nin meşhur bir sözü: “Kuşlar nasıl uçmak için yaratılmışsa,
insanlar da mutlu olmak için yaratılmıştır.” Neresinden bakarsanız ayakları
havada, yavan ve basit bir ifade… Ancak bir düşünce zemininde temellendirilip,
içi doldurulursa yerini ve istikametini bulabilir; diğer türlü, kaba
hazcılıktan her türlü uç nokta sapkınlığa kadar yol olabilecek ucuz ve kolay
bir reklâm spotu…
Peki bu
sözü ilginç kılan nedir? Hepimizin bildiği gibi “Maksim Gorki”, büyük
Rus romancısının kendisine müstear olarak seçtiği imzadır. Öyle bir müstear ki,
eserleriyle yatıp kalkan çoğu tiryakisi bile bugün onun gerçek adını (Aleksey
Maksimoviç Peşkov) bilmez. İşin ilginç kısmına gelirsek... Nerede, ne zaman
okuduğumu hatırlamıyorum; “GORKİ” Rusça’da “ACI” demekmiş. Bunu ilk duyduğumda,
önce yukarıdaki yavan söz aklıma geldi ve ürperdim. İnsanoğluna mutluluğu
yakıştıran, bu duyguyu kuşların uçması gibi insan varoluşunun özü telakki eden
adam, kendisine takma ad olarak bula bula “acı”yı lâyık görüyordu.
Mutlu
olmayı insanlık adına temel bir hak kabul eden romancının kendi şöhretini,
eserini acıyla aynîleştirmesidir ki, üzerinde düşünülmesi gereken bir teferruat…
Hakkının verilip verilmemesi, ismiyle müsemmâ olunup olunmaması ayrı bahis;
çıkış noktası olarak bu bir “aydın” tavrıdır. Başkalarına mutluluğu lâyık
görürken kendisine acıyı yakıştırmak…
Bilindiği
gibi Gorki, Marksist dünya görüşüne bağlı bir romancıdır; meşhur 1 Mayıs
Marşı’nın sözlerine imza atacak kadar Bolşevik devriminin bir parçasıdır. Lenin’le
özellikle devrim öncesi ne kadar yakın dost olduğu, onunla saatlerce sanat ve
ideoloji sohbetleri yaptığı, gümüş sularda balık avlamakla geçen zamanlarda bir
yandan dünyayı, edebiyatı, hayatı muhasebe ettikleri, ortak bir amaç uğrunda
kenetlendikleri bilinmektedir.
Fakat Gorki
mütercimleri tarafından sansürlenen ve Türkçeden esirgenen bu hikâyede öyle bir
nefs muhasebesi ve kişinin kendi beniyle hesablaşması var ki, çarpılıp kaldık.
Bu hikâye, Necib Fazıl’ın heykelleştirip meydan yerine diktiği ve
aslında her büyük sanatçının hamurunu yuğuran “sanat Allah’ı aramaktır”
ölçüsüne yazılmış bir destan, kişinin kendi “ben”iyle yüzleşmesidir. Büyük Yunus’un
asırlar önce ”bir ben vardır benden içeri” şeklinde ifade ettiği
hakikati nefsinde duyan hikâye muharririnin, yüzünü bir ân için bile olsa aynaya
çevirmesidir bu hikâye… Bunu yazan kişinin Marksist olduğuna inanmak, bir
maymunun tuvale rastgele fırça darbeleri vurarak “tesadüfen” Mona Lisa
tablosunu yapması kadar zor ve imkansızdır. Ne garibtir ki, Gorki bütün
dünyada Marksist bir romancı olarak bilinir ve maalesef bu doğrudur. Fakat aynı
Gorki özellikle devrimden sonra Marksizmden soğumuş, bu dönemden
itibaren ömrünün büyük bölümünü Rusya dışında geçirmiş ve ülkesine sadece yaz
aylarında uğramıştır. [4]
Bir
ilginç teferruat daha: Bukharin’in savunmalarında, Gorki’nin bizzat
politbüro tarafından öldürüldüğü söylenir. Sanırım pratikte Marksizmin insan
fıtratına ne kadar ters olduğunu öğrenmenin bedelidir bu… Bukharin de
kim diyeceksiniz? Çocukluk yıllarımızda bile olsa, “soğuk savaş” denilen dönemin
sonuna yetiştik. O dönemde anti-komünist cebhenin çok okuduğu bir roman vardı; Sıfır
ve Sonsuzluk… Yazarı Arthur Koestler de tıpkı Gorki gibi eski
bir komünisttir, fakat Marksizmden dönüşü Gorki gibi sessiz ve muğlak
değil, keskin ve berrak olmuştur. Kaldı ki Gorki'nin durumu Marksizmden
tam bir dönüş değil, bir çeşit soğuma ve uzak durmadır. SSCB tarafından bahsi
geçen romanı sebebiyle ölüm listesine konuyor Koestler, 1983 yılında da karısıyla
birlikte Londra’da intihar ediyor. İşte bu Sıfır ve Sonsuzluk’taki başkahraman
Rubaçov, bahsettiğimiz Bukharin’dir, Bir Numara olarak
bahsedilen kahraman ise Stalin… Aynı romandaki Tatar Suratlı Adam
ise Lenin’dir. Bukharin Bolşevik devriminin en önemli
liderlerinden birisi olmasına rağmen, Stalin iktidarında tıpkı Troçki
ve birçoğu gibi infaz edilir. Bahsi geçen roman onun mahkeme sürecini anlatır.
İşte o Bukharin, savunmalarında Gorki’nin de öldürdüldüğünü
söylemiş; her ne kadar romanda geçmese de… [5]
Meselemize
dönecek olursak… Gorki’nin bu hikâyesi bize şu iki hakikatin altını
çizme görevi veriyor:
1. Her
büyük sanat adamı ve romancı, kafasında metafizik bir istidat ve ruhunun
derinliklerinde mistik bir arayıcılık taşır.
2. Bazıları
Maksim Gorki gibi bu metafizik temâyüllerini ve Allah’ı arama
ideallerini bir ömür saklamış ve bastırmış olsa da, eğer büyük sanatçıysa,
hayatının belli bir dönemecinde mutlaka bu “nefs muhasebesi”nden geçmiş, bu
kıldan ince kılıçtan keskince köprüde yürümüştür. Bizzat büyük bir edebiyatçı
olması [6] bunun şâhidi olmaya yeterken (çünkü “maddeci de maddeciliğini
ruhî çabayla kurar”; bir Büyük Doğu-İBDA terkibidir), üstüne üstlük bir de Kenan
Duru tercümesine kadar Türkçeden saklanan “Okuyucu” hikâyesi meydana
çıkınca, Gorki’nin iç dünyasındaki Allah’ı bulma ideali bütün berraklığı
ile görünüyor ve niçin bu hikâyenin Türkçeden saklandığını da ilân ediyor.
Çünkü bu hikâyenin şahsında –hâşâ- sanatı Allah’tan kaçırmaya ve uzak tutmaya
çalışıyorlar. Ama dediğimiz gibi, ortada büyük bir yazar varsa, hayatının belli
bir döneminde olsun, mutlaka o büyük SIR’la yüzleşmiş ve ebediyetin kapısını
çalmıştır.
Bu büyük
yazarın Kenan Duru’nun harika Türkçesiyle ve ilk defa olarak dilimize
kazandırılan hikâyesini okumanın ayrıcalığını tadarken bunları da hatırlamakta
fayda var kanaatindeyiz. Bu hikâyenin İslam estetik idrakının taliblilerine
söyleyeceği çok şey var. Şahsımız adına, bu saatten sonra edebiyat listemizde
kesinlikle başucu eserlerinden birisi olacak. Tadını çıkara çıkara, yudum yudum
okuyun derim.
DİPNOTLAR
1. Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor, Büyük
Doğu Yayınları, İstanbul 1991, s. 12.
2. Benedetto Croce, İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak
Estetik, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul 1983, s. 239.
3. Necib Fazıl, Hesaplaşma,
Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1991, s. 53
4. Vladimir
Pozner isimli Rus yahudisi bir gazetecinin Gorki’nin Yaşamı adıyla
dilimize tercüme edilen 1973 basımı kitabta belirtilir ancak, Marksizmden
soğuduğuna pek değinilmez. Gorki, devrimden sonra ülkesinden uzak
duruyor, burası kesindir.
5. Daha
sonra Arthur Koestler’in bir romanını daha bulduk; Gün Ortasında
Karanlık… Okumaya başlayınca gördük ki, Sıfır ve Sonsuzluk’la aynı
roman… Meğer İngilizce aslından Gün Ortasında Karanlık diye, Fransızca tercümesinden
ise Sıfır ve Sonsuzluk adıyla dilimize kazandırılmış. Yâni her iki roman,
isimleri farklı da olsa, aynı.
6. Üstad
Necib Fazıl, Bâbıâli adlı eserinde Gorki’yi büyük
edebiyatçılar arasında sayar:
-
«BENİM malûm fikrim; Türk romanı yoktur. Çünkü Türk romanı denilen, evvelâ Batı
örneklerine nispetle ilk okul yazı emeklemelerinden daha iptidaî eserler son
yüz yıl içinde ola ola, meselesiz, çilesiz ve ukdesiz, kartondan adamların
gidip geldiği, yollarında eğlencelik yemişler satılan bir panayır yerinden
başka birşey olamamıştır. Tanzimat devrinin, çocuklara giydirilen paşa
elbiselerine benzer biçare romanı, "Edebiyat-ı Cedide" çığırında gûya
ilerileye ilerileye, nihayet zavallılıktan ahmaklığa terakki edebilmiş; Halid
Ziya başta olmak üzere bu çığırın romancıları, yeni moda Batı taklitçiliği
enayilerinin âdi sokak zamparası ve "onbaşı kültürü"yle techizatlı
tiplerinden öteye geçememiştir. Düşünün ki, bu roman, Garp edebiyat ve
felsefesinin en olgun demlerini kadrolaştıran ve kördüğüm halinde
giriftleştiren 19 uncu Asır sonları ve 20 nci Asır başlarında, fransız romanı
bir taraftan cihana hâkimiyetini sürdürür, bir taraftan da rus romanı fransız
romanını ezmeye başlarken, Batının her türlü ukdesinden gafil, seri malı roman
temsilcisi (Gonkur Biraderler)i model diye ele almış, ne (Zola)yı,
ne (Mopasan)ı, ne (Prust)u, ne (Dostoyevski)yi, ne (Tolstoy)u,
ne (Gorki)yi, ne (Göte)yi, ne (Oscar Vayld)ı, ne de son
Batı fikir cereyanlarını görebilmiştir.
Ondan sonraki "Fecr-i Âti" zemininde ve biraz ilerisinde romana ilk
defa mesele getirir gibi olan bir Yakup Kadri varsa da onun fert ve
cemiyet üzerinde açabildiği, derinlik, "Edebiyat-ı Cedide"nin açtığı,
küçük su birikintilerine mahsus oyuklara nispetle ancak diz kapağına gelen çukurları
aşmaz. Ömer Seyfeddin ve Refik Halid birer usta satıhçı; Halide
Edip ise zaten büyük mesele ve idrake istidatsız; başta işe zarif bir kadın
mizaç ve üslûbiyle girişip sonda işi fecî bir ukalâlıkta bitiren ve -dönmeliği
icabı- içinde yaşadığı cemiyetin bütün ananelerine karşı nefretini kusan,
sanatta hiçbir zaman küçük çapın üstüne çıkamayan kişi veya dişi... Türk
romanında mesele ve ukde ilk defa Peyami ile kımıldamaya başlıyor
denilebilir.»
Necib
Fazıl, Bâbıâli, 4. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1990, s. 196-197,
koyu harflerle vurgular bize âit.
Kaynak: Hakan Yaman, Akademya Dergisi, II.
Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 42-46