ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
“Altüst Oluşun Sebebleri”
Eklenme: 2010-12-28 | Okunma: 439

“Altüst Oluşun Sebebleri”


Hakan Yaman

 

Ne kadar tekrar etsek az: Bu ülkede nerede ciddi bir mesele konuşuluyorsa; nerede üzerinde durulması gereken dikkate şâyan bir tesbit ve tahlil varsa, orada doğrudan veya dolaylı, ama bir şekilde Necib Fazıl ve Büyük Doğu’nun mührü vardır. Çünkü bütün meselelerin kıvrıldığı geçit noktasında, İslama Muhatab Anlayış Diyalektiğinin karargâhında Üstad ve İBDA Mimarı oturmaktadır. Bir gün gerçek bir Türk düşüncesi tarihi yazılacaksa, çıkış noktası muhakkak Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu olacaktır. 

Türkiye’de hâkim bir edâ ile Doğu ve Batıyı ilk kez hesaba çeken Büyük Doğu Mimarı’dır. Tarih muhasebemizi hâle nisbetle ve tenkidî bir şuurla misâllendiren yine O’dur. 

Batılı bir entellektüel, “Tarihçi, bilen kişi değildir. Arayan kişidir. Biz de arıyoruz” diyor. İBDA bize “aradığının ne olduğunu bilmeyen, bulduğunu anlayamaz” hikmetini öğretti. Ne arıyorsun ki, ne bulacaksın? 

Necib Fazıl“henüz gerçek Türk tarihi yazılmamıştır” diyor. Tarih, bir fikirdir. Fikrin hakikati olmadan, tarihin de mânâsı yoktur. Büyük Doğu-İBDA’sız Türk tarihi yazılmaz. Büyük Doğu-İBDA’sız Kürt tarihi de yazılmaz. Bu coğrafyaya ait hiçbir hakikat konuşulmaz. 

Büyük Doğu-İBDA Anadolu’nun tarihî, siyasî ve iktisadî şartlarında ortaya çıkmış, tarih muhasebesini bu noktadan yapmış, Doğu ve Batıyı bu merkezden hesaba çekmiş ve bunu yaparken İslâm’ın “saffet ve asliyetinden” zerre fedâ etmemiş, bilakis ne yaptıysa İslâm’ın “saffet ve asliyeti” için yapmış biricik dünya görüşüdür. 

İslâm, zaman ve mekan üstüdür; o, hiçbir içtimaî realiteye göre eğilip bükülemez; hiç bir kavmin, hiç bir insanın keyfine göre değiştirilemez. Bilakis, “içtimaî realiteler”, kavim ve şahıslar ona göre şekillenecek, kendilerini ona nisbetle değiştirecektir. MUTLAK HAKİKAT olan İslâm, bütün insan ve toplum meselelerinin kendisine nisbetle çözüme ve izaha kavuşacağı biricik “kurtuluş yolu”dur.

Büyük Doğu-İBDA, işte bu misyonun, bu kavganın eseridir. Üstad meydan yerine dikildiğinde yirmi yıllık bir küfür iktidarı söz konusuydu ve Necib Fazıl o buzdağını eritmek için “ciğerinden kalemine kan çekerek” yola koyuldu. 

Büyük Doğu-İBDA bir zorunluluktu. Tarih bunun için dönüyor, zamanın geldiği nokta bunu dayatıyordu. Eğer Üstad Necib Fazıl, “Doğsun BÜYÜK DOĞU benden doğarak” haykırışıyla meydan yerine dikildiğinde iktidarda jakoben Kemalistler değil de, sözde İslâm iddialı bir rejim olsaydı da, Büyük Doğu bir zorunluluk olarak devam edecek, yine YENİ DİL, YENİ ANLAYIŞ, YENİ İNSAN kavgası verilecekti. Ama İBDA Mimarı’nın da belirttiği gibi, mücadelenin böylesi, kâfir rejimle mücadeleden çok daha kolay olacaktı. Gerçek Türk tarihi yazılırken çıkış noktalarından birisi de bu olacaktır. 

Tarih, önümüze yığılan meselelerin köklerine inebilmek için, “halihazırdaki insan şuuruyla” muhasebe edilmesi gereken ibretler levhasıdır. Soru sormadan, meselelerin çözüm çekirdeklerini aramadan sürü psikolojisiyle tarihe yanaşılmaz. Çözüm bekleyen fikrî, siyasî, iktisadî, edebî ve sosyal çelişkilerin kaynağını tarihî akış içerisinde takib etmek gerekir. Kısacası, ideolojisiz tarih olmaz. Öyleyse bu topraklarda Necib Fazıl’sız tarih yazılmaz. Bakmayın, Necib Fazıl tarihçi değildir” diyen zavallılara!.. İBDA Mimarı’nın bir şiiri vardır: 

“Hatıra... ne antika ne mumyalar

Zaman değişse de elbisesini

Yeni çekirdekte eski dünyalar

Tarih bende yaşar hikâyesini!” (*)

 Bu zavallılar, “zaman idraki” ve “hâl muhasebesinden” yoksun, antika ve mumyalara hayran, “eski çekirdeğe” mahpus ve “tarih bende yaşar hikâyesini” anlayışındaki HÜRRİYET HAMLESİ yerine, kafasında “ben tarihte yaşarım hikâyemi” gibi bir çarpıklığı yaşatan masalcı teyzelerdir. 

Tarihi “hikmet” cebhesiyle ele alan ve “kıymet hükmü” olarak tarif eden Üstad Necib Fazıl, “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” çığlığı ile “balığın tırmandığı kavaktan” bahseden yalancı tarihi paçavraya çevirmiş ve kimsenin konuşmaya cesaret edemediği meseleleri fikir hayatımıza taşımıştır. 

Cümle âlemin “Kızıl Sultan” diye karaladığı Abdülhamid Han’ın “Ulu Hakan”lığını ilk kez o dillendirmiş, bugün “büyük tarihçi” sıfatıyla o mesele etrafında gevezelik edenlere ise parsayı toplamak düşmüştür. Aynı şekilde, son yıllarda mazlumluğu ve vatan dostluğu kabul gören Vahdeddin meselesinde de telif hakkı doğrudan Necib Fazıl’a âittir. 

Daha önce çeşitli vesilelerle defalarca dile getirmeye çalıştığımız bütün bu gerçekleri yeniden hatırlama ve hatırlatma şevki duyduk. Bize bu şevki veren; gönüldaşımız Selim Gürselgil’in henüz neşir sahasına çıkmayan ve ALTÜST OLUŞUN SEBEBLERİ adını verdiği son kitabını görme ve inceleme fırsatı bulmak oldu. 

Kayan Yıldız Sırrı için yazmış olduğu “şerh”i bir türlü tamamlayıp kitablaştıramadığı ve o kadar emeği tozlanmış dergi raflarında unutulmaya terk ettiği için, bu son eseri matbaadan alınıp, okuyucunun karşısına çıkacağı gün şu iddiayı rahatça savurabilirim: “Gürselgil’in bugüne kadar yayınlananlar içinde bizce en mühim kitabı...”

Son yıllarda “aykırı tarih” yazmanın moda olduğu, herkesin bir şekilde Büyük Doğu’nun muradına ve istikametine ters bir amaçla Necib Fazıl’dan “tez” yürüttüğü ve “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misâli, bir de Üstad’ın tarihî eserlerine bazen imâ yoluyla, bazen açıkça dudak büküp dil uzattığı bir anarşi ortamında, ilhâmını, ölçülerini Büyük Doğu-İBDA’dan alan birisinin böyle belâlı bir işe soyunması gerekiyordu. 

Tarihe ait bazı ince sırların yasaklarla örtbas edilmesi kadar, hatta daha fazla, onların sulandırılmasından korkmak lâzım. Nitekim son yıllarda “Sabetaycılık-Selanikli Yahudi dönmeleri” bahsinin nasıl sulandırıldığı ve içinin boşaltıldığını biliyoruz. Halbuki, yeri ve değeri bilinmek kaydıyla dönmeliği, Sabetay Sevi’yi, Şemsi Efendi’yi, Lozan görüşmelerine katılan Osmanlı’nın son hahambaşı Haim Nahum’u ve benzerlerini yazmadan, yakın tarihe sağlıklı bir bakış mümkün olmaz. 

Bundan birkaç yıl evvel, sayın Fikret Başkaya’nın öncülüğünde hazırlanan Resmi İdeoloji Sözlüğü için Aylık dergisine bir yazı yazmış ve başta kendimize, şu minvalde bir özeleştiri yapmıştık: 

“Resmî ideolojiyle hesablaşma hamlesini kendi içimizde değil de, sol bir zümrenin çabası olarak görmek, İslâmcı kitleyi bir hâl muhasebesine davet etmelidir. Resmî tarih, resmî ideolojiyle hesablaşılacak arenaların en güzelidir. Bu ve benzeri bir eserin İslâmcı bir bakışla yeni baştan yazılması çok mühimdir.” 

Selim Gürselgil’in eseri belki bu sebeble şahsımızda derin bir heyecan uyandırdı. O, nihayetinde Üstad Necib Fazıl’ın omuzlarımıza yüklediği bir mesuliyeti ifâ etmek için bir adım attı: 

“Bize kalan aziz borç, asırlık zamanlardan;

Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan.” 

Gürselgil, kendi payına bize “kurtarıcı” diye dayatılan İttihat Terakki artıklarından başlayarak “sahte kahramanları” tarihimizden temizlemeye dair bir emek vermiş, bir eser üretmiştir. Kitab yayınlandıktan sonra şu veya bu bilgiler noksan bulunabilir, çeşitli noktalar tenkide tabi tutulabilir. Hiç mühim değil. O, en azından “eleştirilecek bir şey” koymuş olacaktır ortaya. Zaten, biz, arkadaşlığı ve eleştiriyi birbirinden ayırmayı birgün mutlaka öğreneceğiz, öğrenmek zorundayız. Sistemli bir tenkid kültürünün oluşmadığı yerde, dedikodu ve çamur atma alır başını gider. Öyleyse bırakalım insanlar hakkını vermek kaydıyla, apaçık eleştirilerini dile getirsin. Ama önce eleştirilecek bir veri koymak lâzım ortaya. Gürselgil’i bunun için tekrar tebrik ediyoruz. 

İşine gelince İttihatçılığı kimseye bırakmayan, şartlara göre de reddeden Kemalist kadrolar; bir dünya imparatorluğunun tasfiyesine önayak olan ajan ruhlu sahte kahramanlar... Dönmesi, dinsizi, haini, gafili... Oldukça zengin bir malzemeyle sergilenmiş.

Bu kitab, göçüp giden, çalınan, gasbedilen devletimizin ardından tutulmuş bir yas, bir ağıt değildir. Bu kitab, yarına dair, kendi öz devletimizin rüyası adına atılmış, “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” çığlığıdır. 

«“İnanmıyorum bana öğretilen tarihe”: 2487=1488.

Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+126+1302=1487=488.» (**)

 

“İnanmıyorum bana öğretilen tarihe” haykırışı, İBDA Mimarı’nın “seçilmiş kurtarıcı” misyonunu idraktir. Tersinden söyleyelim: İBDA Mimarı’nın “beklenen ve seçilen kurtarıcı” olduğunu kabul ve tasdik, “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” haykırışına ortak olmaktır. Ebced hesabı bile bunu söylüyor.

Bu ruhtan payına düşen hassasiyettir ki, Selim Gürselgil’e Altüst Oluşun Sebebleri’ni yazdırmıştır.

 

(*) Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı - “Şah Eser-Şaheser”, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1986, s. 153

(**) Salih Mirzabeyoğlu, İnsan - “Büyük Doğu-İbda”, İBDA Yay., İstanbul 2009, c. 2, s. 333 

 

Aylık Dergisi, Şubat 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir