“Altüst Oluşun Sebebleri”
Hakan Yaman
Ne kadar
tekrar etsek az: Bu ülkede nerede ciddi bir mesele konuşuluyorsa; nerede
üzerinde durulması gereken dikkate şâyan bir tesbit ve tahlil varsa, orada
doğrudan veya dolaylı, ama bir şekilde Necib
Fazıl ve Büyük Doğu’nun mührü vardır. Çünkü bütün meselelerin kıvrıldığı
geçit noktasında, İslama Muhatab Anlayış Diyalektiğinin karargâhında Üstad ve
İBDA Mimarı oturmaktadır. Bir gün gerçek bir Türk düşüncesi tarihi yazılacaksa,
çıkış noktası muhakkak Necib Fazıl
ve Salih Mirzabeyoğlu
olacaktır.
Türkiye’de
hâkim bir edâ ile Doğu ve Batıyı ilk kez hesaba çeken Büyük Doğu Mimarı’dır. Tarih muhasebemizi hâle nisbetle ve tenkidî
bir şuurla misâllendiren yine O’dur.
Batılı bir
entellektüel, “Tarihçi, bilen kişi
değildir. Arayan kişidir. Biz de arıyoruz” diyor. İBDA bize “aradığının ne olduğunu bilmeyen, bulduğunu
anlayamaz” hikmetini öğretti. Ne arıyorsun ki, ne bulacaksın?
Necib Fazıl, “henüz gerçek Türk tarihi yazılmamıştır” diyor. Tarih, bir
fikirdir. Fikrin hakikati olmadan, tarihin de mânâsı yoktur. Büyük
Doğu-İBDA’sız Türk tarihi yazılmaz. Büyük Doğu-İBDA’sız Kürt tarihi de
yazılmaz. Bu coğrafyaya ait hiçbir hakikat konuşulmaz.
Büyük
Doğu-İBDA Anadolu’nun tarihî, siyasî ve iktisadî şartlarında ortaya çıkmış,
tarih muhasebesini bu noktadan yapmış, Doğu ve Batıyı bu merkezden hesaba
çekmiş ve bunu yaparken İslâm’ın “saffet ve asliyetinden” zerre fedâ etmemiş,
bilakis ne yaptıysa İslâm’ın “saffet ve asliyeti” için yapmış biricik dünya
görüşüdür.
İslâm,
zaman ve mekan üstüdür; o, hiçbir içtimaî realiteye göre eğilip bükülemez; hiç
bir kavmin, hiç bir insanın keyfine göre değiştirilemez. Bilakis, “içtimaî
realiteler”, kavim ve şahıslar ona göre şekillenecek, kendilerini ona nisbetle
değiştirecektir. MUTLAK HAKİKAT olan İslâm, bütün insan ve toplum meselelerinin
kendisine nisbetle çözüme ve izaha kavuşacağı biricik “kurtuluş yolu”dur.
Büyük
Doğu-İBDA, işte bu misyonun, bu kavganın eseridir. Üstad meydan yerine dikildiğinde yirmi yıllık bir küfür iktidarı
söz konusuydu ve Necib Fazıl o buzdağını eritmek için “ciğerinden kalemine kan çekerek” yola
koyuldu.
Büyük
Doğu-İBDA bir zorunluluktu. Tarih bunun için dönüyor, zamanın geldiği nokta
bunu dayatıyordu. Eğer Üstad Necib Fazıl,
“Doğsun BÜYÜK DOĞU benden doğarak”
haykırışıyla meydan yerine dikildiğinde iktidarda jakoben Kemalistler değil de,
sözde İslâm iddialı bir rejim olsaydı da, Büyük Doğu bir zorunluluk olarak
devam edecek, yine YENİ DİL, YENİ ANLAYIŞ, YENİ İNSAN kavgası verilecekti. Ama İBDA Mimarı’nın da belirttiği gibi,
mücadelenin böylesi, kâfir rejimle mücadeleden çok daha kolay olacaktı. Gerçek
Türk tarihi yazılırken çıkış noktalarından birisi de bu olacaktır.
Tarih,
önümüze yığılan meselelerin köklerine inebilmek için, “halihazırdaki insan
şuuruyla” muhasebe edilmesi gereken ibretler levhasıdır. Soru sormadan,
meselelerin çözüm çekirdeklerini aramadan sürü psikolojisiyle tarihe
yanaşılmaz. Çözüm bekleyen fikrî, siyasî, iktisadî, edebî ve sosyal
çelişkilerin kaynağını tarihî akış içerisinde takib etmek gerekir. Kısacası,
ideolojisiz tarih olmaz. Öyleyse bu
topraklarda Necib Fazıl’sız tarih
yazılmaz. Bakmayın, “Necib Fazıl tarihçi değildir” diyen zavallılara!.. İBDA Mimarı’nın bir şiiri vardır:
“Hatıra... ne antika ne mumyalar
Zaman değişse de elbisesini
Yeni çekirdekte eski dünyalar
Tarih bende yaşar hikâyesini!” (*)
Bu
zavallılar, “zaman idraki” ve “hâl muhasebesinden” yoksun, antika ve mumyalara
hayran, “eski çekirdeğe” mahpus ve “tarih bende yaşar hikâyesini” anlayışındaki
HÜRRİYET HAMLESİ yerine, kafasında “ben tarihte yaşarım hikâyemi” gibi bir
çarpıklığı yaşatan masalcı teyzelerdir.
Tarihi
“hikmet” cebhesiyle ele alan ve “kıymet hükmü” olarak tarif eden Üstad Necib Fazıl, “inanmıyorum bana
öğretilen tarihe” çığlığı ile “balığın tırmandığı kavaktan” bahseden yalancı
tarihi paçavraya çevirmiş ve kimsenin konuşmaya cesaret edemediği meseleleri
fikir hayatımıza taşımıştır.
Cümle
âlemin “Kızıl Sultan” diye karaladığı Abdülhamid
Han’ın “Ulu Hakan”lığını ilk kez o dillendirmiş, bugün “büyük tarihçi”
sıfatıyla o mesele etrafında gevezelik edenlere ise parsayı toplamak düşmüştür.
Aynı şekilde, son yıllarda mazlumluğu ve vatan dostluğu kabul gören Vahdeddin meselesinde de telif hakkı
doğrudan Necib Fazıl’a âittir.
Daha
önce çeşitli vesilelerle defalarca dile getirmeye çalıştığımız bütün bu
gerçekleri yeniden hatırlama ve hatırlatma şevki duyduk. Bize bu şevki veren;
gönüldaşımız Selim Gürselgil’in
henüz neşir sahasına çıkmayan ve ALTÜST OLUŞUN SEBEBLERİ adını
verdiği son kitabını görme ve inceleme fırsatı bulmak oldu.
Kayan Yıldız Sırrı için
yazmış olduğu “şerh”i bir türlü tamamlayıp kitablaştıramadığı ve o kadar emeği
tozlanmış dergi raflarında unutulmaya terk ettiği için, bu son eseri matbaadan
alınıp, okuyucunun karşısına çıkacağı gün şu iddiayı rahatça savurabilirim: “Gürselgil’in bugüne kadar yayınlananlar
içinde bizce en mühim kitabı...”
Son
yıllarda “aykırı tarih” yazmanın moda olduğu, herkesin bir şekilde
Büyük Doğu’nun muradına ve istikametine ters bir amaçla Necib Fazıl’dan “tez” yürüttüğü ve “yavuz hırsız ev sahibini
bastırır” misâli, bir de Üstad’ın
tarihî eserlerine bazen imâ yoluyla, bazen açıkça dudak büküp dil uzattığı bir
anarşi ortamında, ilhâmını, ölçülerini Büyük Doğu-İBDA’dan alan birisinin böyle
belâlı bir işe soyunması gerekiyordu.
Tarihe
ait bazı ince sırların yasaklarla örtbas edilmesi kadar, hatta daha fazla,
onların sulandırılmasından korkmak lâzım. Nitekim son yıllarda
“Sabetaycılık-Selanikli Yahudi dönmeleri” bahsinin nasıl sulandırıldığı ve
içinin boşaltıldığını biliyoruz. Halbuki, yeri ve değeri bilinmek kaydıyla
dönmeliği, Sabetay Sevi’yi, Şemsi Efendi’yi, Lozan görüşmelerine
katılan Osmanlı’nın son hahambaşı Haim
Nahum’u ve benzerlerini yazmadan, yakın tarihe sağlıklı bir bakış mümkün
olmaz.
Bundan
birkaç yıl evvel, sayın Fikret
Başkaya’nın öncülüğünde hazırlanan Resmi
İdeoloji Sözlüğü için Aylık
dergisine bir yazı yazmış ve başta kendimize, şu minvalde bir özeleştiri
yapmıştık:
“Resmî ideolojiyle hesablaşma hamlesini kendi
içimizde değil de, sol bir zümrenin çabası olarak görmek, İslâmcı kitleyi bir
hâl muhasebesine davet etmelidir. Resmî tarih, resmî ideolojiyle hesablaşılacak
arenaların en güzelidir. Bu ve benzeri bir eserin İslâmcı bir bakışla yeni
baştan yazılması çok mühimdir.”
Selim Gürselgil’in eseri belki bu
sebeble şahsımızda derin bir heyecan uyandırdı. O, nihayetinde Üstad Necib Fazıl’ın omuzlarımıza yüklediği
bir mesuliyeti ifâ etmek için bir adım attı:
“Bize kalan aziz borç, asırlık zamanlardan;
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan.”
Gürselgil, kendi payına bize “kurtarıcı”
diye dayatılan İttihat Terakki artıklarından başlayarak “sahte kahramanları”
tarihimizden temizlemeye dair bir emek vermiş, bir eser üretmiştir. Kitab
yayınlandıktan sonra şu veya bu bilgiler noksan bulunabilir, çeşitli noktalar
tenkide tabi tutulabilir. Hiç mühim değil. O, en azından “eleştirilecek bir
şey” koymuş olacaktır ortaya. Zaten, biz, arkadaşlığı ve eleştiriyi birbirinden
ayırmayı birgün mutlaka öğreneceğiz, öğrenmek zorundayız. Sistemli bir tenkid
kültürünün oluşmadığı yerde, dedikodu ve çamur atma alır başını gider. Öyleyse
bırakalım insanlar hakkını vermek kaydıyla, apaçık eleştirilerini dile
getirsin. Ama önce eleştirilecek bir veri koymak lâzım ortaya. Gürselgil’i bunun için tekrar tebrik
ediyoruz.
İşine
gelince İttihatçılığı kimseye bırakmayan, şartlara göre de reddeden Kemalist
kadrolar; bir dünya imparatorluğunun tasfiyesine önayak olan ajan ruhlu sahte
kahramanlar... Dönmesi, dinsizi, haini, gafili... Oldukça zengin bir malzemeyle
sergilenmiş.
Bu
kitab, göçüp giden, çalınan, gasbedilen devletimizin ardından tutulmuş bir yas,
bir ağıt değildir. Bu kitab, yarına dair, kendi öz devletimizin rüyası adına
atılmış, “inanmıyorum bana öğretilen
tarihe” çığlığıdır.
«“İnanmıyorum bana öğretilen tarihe”: 2487=1488.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+126+1302=1487=488.»
(**)
“İnanmıyorum bana öğretilen tarihe” haykırışı,
İBDA Mimarı’nın “seçilmiş kurtarıcı”
misyonunu idraktir. Tersinden söyleyelim: İBDA
Mimarı’nın “beklenen ve seçilen
kurtarıcı” olduğunu kabul ve tasdik, “inanmıyorum
bana öğretilen tarihe” haykırışına ortak olmaktır. Ebced hesabı bile bunu
söylüyor.
Bu
ruhtan payına düşen hassasiyettir ki, Selim
Gürselgil’e Altüst Oluşun Sebebleri’ni
yazdırmıştır.
(*) Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı - “Şah Eser-Şaheser”, İBDA Yay., 3 Basım,
İstanbul 1986, s. 153
(**) Salih Mirzabeyoğlu, İnsan - “Büyük Doğu-İbda”, İBDA Yay., İstanbul 2009, c. 2, s.
333
Aylık
Dergisi, Şubat 2010