Nurettin Topçu’yu Hatırlamak
Hakan Yaman
Nurettin Topçu ismine ilk defa lise
çağlarımda –serde Ülkücülük vardı- rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’yle ilgili bir yazıda rastlamıştım: “Onun üzerinde Necib Fazıl ve Nurettin
Topçu gibi önemli şahsiyetlerin derin tesiri olmuştu” anlamına gelen
birkaç cümleydi aklımda kalan. Ama Topçu
kimdir, hangi mânâda, ne kadar tesiri olmuştur; kuru bir isim dışında hepsi
muammaydı.
Kısa bir
süre sonra, H. Nihal Atsız’ın Nurettin Topçu ve onun Anadoluculuğunu yerden yere vuran bir makalesiyle
karşılaştım. Atsız, Topçu’nun “Türklüğü reddederek melez ve ucube bir Anadolu milleti kurmak
istediğini” öne sürüyor, Anadolu Selçuklularını, Büyük Selçuklu
İmparatorluğundan ayrı bir devlet gibi görmekle ne kadar büyük bir gaf
içinde olduğunu kendi zaviyesinden tek tek maddelendiriyordu.
Biz gibi
Turan rüyasıyla büyüyen ve Atsız’ın;
“Bir gün olur yılda, ayda / Birleşiriz
hep Altay’da / Güz ayında kurultayda / Başı börklü han görünür” mısralarını
diline dolayıp, pek yakında bir Türk başbuğunun Altay dağlarının eteğinde Türk
birliğini ilân edeceği günlerin hayâlini gören nesiller için, bugünkü tarihî
sınırlar içine hapsolup kalmış ve Bizans artığı Rumlarla karışmış bir Anadolu
milleti fikrinin kabul edilebilir bir tarafı olamazdı.
Yeri gelmişken
bir şerh düşelim: Milliyetçilik esasen bir ideoloji değil, “psikoloji” olduğu
için, bu kavramın üzerinden düşünce üretmeye gayret eden her yazar, kendi mizaç
ve meşrebine göre bir milliyetçilik tarifi yapmış, değişik bir anlayış
benimsemiştir. Öyle ki, milliyetçiler “millet” tanımında bile birleşememiştir.
Aynı şekilde Turancılar “Turan”, Anadolucular ise “Anadoluculuk” üzerinde
anlaşamamıştır. Ne Remzi Oğuz’un, ne
de Nurettin Topçu’nun Anadoluculuğu birbirine benzer.
Bunu
özellikle belirtme ihtiyacı hissediyoruz; çünkü
bağlısı olduğumuz Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün ideolojik vahidlerinden
birisi olan Anadoluculuk fikri ile bu türden Anadoluculukların birbirine
karıştırılmasını istemeyiz. Nasıl ki, “insan” davasını merkez alışımıza bakarak
kimse bize hümanist diyemezse, bütün insanlığa şâmil davamızın mekânda merkezi
olarak Anadolu coğrafyasının seçilmiş olmasından dolayı da, kendisine
Anadoluculuk adı verilen, birbirinden farklı ve çeşitli görüşlerle bir tutulmak
istemeyiz.
Bizim
Anadoluculuğumuz dar bir mekân nazariyesinin ötesindedir ve insan bedeninin
kalbe muhtaç oluşu gibi; Anadolu coğrafyası da, dünya çapındaki davamıza kan
pompalayan ve bir kriz ânında, kalb misâli öncelikle kurtarılması, harekete
geçirilmesi gereken merkezî organ hükmündedir.
Topçu’ya dönecek olursak... Bir süre
sonra yepyeni bir heyecan dalgası hâlinde Necib
Fazıl’ın kitablarıyla yatıp kalkmaya başladığımız dönemde, bu isim yeniden
karşımıza çıktı. Babıali’nin “ek”
bölümünde, eski kahramanım Nihal Atsız’la
yan yana olarak… Üstad’ın neler
yazdığını şu ân tekrar etmeye gerek yok. Sadece, Topçu’nun “İslâm sosyalizmi” davası gütmesi ve şahsına özel
bir “vahdet-i vücud”çuluğa yeltenmesi karşısında, alması gereken tavrı aldığını
ve söylenmesi gerekenleri söylediğini belirtmekle iktifâ edelim.
Nurettin Topçu ismiyle bundan sonraki karşılaşmamız, İBDA Mimarı’nın, düşünce tarihini otopsiye yatırdığı Büyük Muztaribler’in 1998 sonlarında
yayınlanan ilk cildi vesilesiyle oldu. İBDA
Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, “500
yıldır beklenen mütefekkir” vasfıyla, hasretini dillendirdiği “yıldızlar
kuşağına” işaret olarak, “kendi boy ölçüsünün aziz tutulması ve ölçünün de
sadece ondan ibaret olduğunun tahkiken bulunması” emriyle birlikte bazı
kişilerin isimlerini zikrediyordu ve bunlardan birisi Nurettin Topçu’ydu… Ve
onunla birlikte, Hilmi Ziya Ülken,
Cemil Meriç, Mustafa Şekip Tunç ve Sezai Karakoç… Yazan İBDA Mimarı’dır:
«İBDA mihrakının temsil ettiği mânâ önünde,
mücerret bir takdir ölçüsüyle bile “vasat” diye nitelenebilecek başta saydığım
birkaç isim, aç tavuğun kendini buğday ambarında farzetmesi gibi bir salaklıkla
kendi kendini olmadık vasıflar içinde takdime kalkan nohut kafalılar önünde,
Uludağ kadar heybetlidir…» [1]
İBDA Mimarı, yukarıdaki satırlarda, bu
isimlerin akaidini, aksiyonunu, ideolojik temellerini, dinî, siyasî, iktisadî
ve sosyal meseleler karşısında durdukları noktayı değil; mevcut vasata nisbetle
ENTELLEKTÜEL SEVİYELERİNİ ve malzeme zenginliklerini işaretliyor ve bu anlamda
onlardan istifade edilmesi gerektiğine dair bir pencere açıyordu. Ayrıca
-anladığımız kadarıyla-, tahkiken bulmamızı istediği “aziz tutulması gereken o
ölçü” için, bu ve benzeri isimlerin ciddi bir muhasebesini bekliyordu.
Topçu’nun lise yıllarımızda üstünkörü
ve (Atsız’ın makalesi dolayısıyla)
peşin hükümlü olarak karıştırdığımız Milliyetçiliğimizin
Esasları’nı saymazsak, ciddi anlamda okuduğumuz ilk eseri Bergson’la ilgili incelemesidir. Hemen
ardından Mehmed Âkif’le ilgili
kitabı gelir. Sonraki yıllarda Yarınki
Türkiye, Kültür ve Medeniyet, Ahlâk Nizamı, İsyan Ahlakı gibi eserlerine, çeşitli vesilelerle zaman zaman
başvurduğumuz oldu.
Mehmet Âkif isimli eserinde, Âkif’i en hamasî duygularla ve âdeta
derunî bir vecdle göklere çıkarıp, onu “yalnız
yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en
yükseklerde duran terennümcüsüdür.” [2] diye vasıflandıran İslâm sosyalisti
(!), Anadolu milliyetçisi ve felsefe hocası Nurettin Topçu, Bergson’la ilgili kitabında ise şu
ifâdelere yer veriyordu: “Kavramlar
realiteyi bize ancak dışarıdan temaşa ettirir, onun içerisine sokamazlar.
Realitenin kabuğunu delip içine nüfûz ettiren dinamik hayâllerdir.” [3]
Ne kadar
da doğruydu şu son iki cümlede söyledikleri... Bu satırlarda özellikle
edebiyata bakışımızı zenginleştirecek bir çok tedai yakaladık... Şahsımız
adına, (Bodler), (Rembo) gibi kimi şaibeli isimlerin
şiirini –şiir sanatı bakımından- Âkif’in eserinden daha kıymetli ve
okunmaya değer telâkki etmemizin ipucu da burada saklı... (Bodler) ahlâksız bir mizaç, şeytana esir bir ruh... Ölümünden evvel
müslüman olma ihtimali olan (Rembo)
ise marazîlikte daha ileri... Öyle ki, kilise duvarlarına “Tanrıya ölüm”
yazacak kadar muvazenesiz ve şair (Verlen)le
sapık ilişkide bulunan hasta bir mizaç... Mehmed
Âkif ise tam aksine ahlâklı, sağlam karakterli, şiirlerinde insanları Allah
korkusuna, fazilete, adalete davet eden samimi bir müslüman... Topçu’nun tasviriyle: "Vekar dolu bir alın, haya dolu bir
çehre, şiddet dolu bir bakış, imân dolu bir sine.” [4]
Peki o
hâlde niçin Âkif’in şiiri bizi
yeterince cezbetmiyor da, (Bodler)
ve (Rembo)nun şiirleri ruhumuzda
derin ürpertiler uyandırıyor? Elem
Çiçekleri’ni Safahat’a tercih
ettiren nedir? Şu: Âkif’in
kavramlarla dokunduğu “realite”ye diğerleri dinamik hayâllere dalıyor; “gözü açık rüyâ görürcesine” eşyanın
mahrem bölgelerinde dolaşıyorlardı. Nasıl ki, mücerret şiir birtakım mücerret
kelimeleri sıralamak değilse, bazı İslâmî ıstılahları tekerleme gibi yuvarlamak
da onlara nüfuz edildiğini göstermez. “Kavramlar
realiteyi bize ancak dışarıdan temaşa ettirir” ve içinde “İslâm, Allah,
Peygamber” gibi kelimeler var diye herhangi bir şiir İslâmî sanata misâl
gösterilemez.
Bergson felsefesini incelerken
realitenin dinamik hayâllerle yakalanacağından bahseden Nurettin Topçu’nun, Mehmed
Âkif gibi âdeta realiteyi beş duyu organının içine hapseden ve hatta bir
şiirinde “Hayır, hayâl ile yoktur benim
alışverişim / İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim” diyen birisini
göklere çıkarması ve Yunus’ların, Sinan’ların, Fuzulî’lerin yanına oturtması, mevzu ve meseleler arasında irtibat
kurulamayışına ne acı bir misâldi... Hele Nurettin
Topçu gibi belli bir kumaşı olan bir insan bile, sırf Âkif "istibdat" şiirini yazdı diye, düşünmeden
incelemeden Ulu Hakan Abdülhamid’e
saldırılmasındanan gocunmazsa ne demeli?..
Âkif elbette İslâm’ın, müslümanların
şairidir. Büyük Doğu Mimarı’nın bir
hitabesinde ifâde ettiği gibi, yaşadığı devrin şartlarında ve “yokluk”
ortamında bir kahramandır da... Ama ne kahramanlığının çapı, ne de karizması,
bizim nezdimizde Ulu Hakan’a
saldırmasını meşrulaştırabilir. Ondan o günün şartları içinde “Ulu Hakan”ın siyasetini anlamasını
ummuyor ve o hikmet gözüne sahib olduğunu vehmetmiyoruz zaten. Lâkin, Ulu Hakan’ın karşısına çıkarılır ve Abdülhamid düşmanlığına âlet edilirse,
onu hakikat önünde mahkûm etmekte zerre kadar tereddüt etmeyiz.
Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Büyük
Doğu-İBDA’nın tarih tezinde “baş muhabbet” kutbu olarak merkezdedir; ve o günün
şartlarında, muhalifleri arasında Jön Türk züppeleriyle yanyana bulunan bir
isim de maalesef Mehmed Âkif’tir.
Ayrıca Âkif’in İstiklâl Marşı sayesinde kazandığı şöhret, ne tasavvufa karşı
mesafeli duruşunu unutturabilir, ne de “Doğrudan
doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı”
mısrâlarıyla reformacı ve mezhebsiz sapıkların elinde bayrak oluşunu
affettirir. O, “boy ölçüsü” bilindiği ve mübalağa edilmediği müddetçe, hürmet
duyduğumuz, yaşadığı şartların kahramanı, bağrı yanık bir müslümandır. Fakat
tasavvufa, mezheblere, Ulu Hakan’a
saldıranların referansı olursa, bilinsin ki, o referans bizim için hükümsüzdür.
Topçu’nun felsefeciliğinden kaynaklı
bu ve benzeri çelişkileri pek çoktu. O, bir yandan Osmanlı medeniyetini
alkışlıyor, diğer taraftan Divan edebiyatını horluyor, beride ise Fuzulî’yi Türk-İslâm medeniyetinin
zirvelerinde gösteriyordu. Hallac-ı
Mansur’un “enel-hak” deyişini kendince yorumlayıp, “hareket” fikrinin
merkezine yerleştirirken, tasavvufa karşı mesafeli duruşuyla bilinen Âkif’in bayraktarlığını yapmaktan geri
kalmıyordu. Ama bütün çelişki ve zaafları içinde bile entellektüel seviyesini
koruyor ve okuyucularını fikretmeye davet ediyordu.
Onun
hakkındaki şahsî kanaatlerimizi –meselâ bir Cemil Meriç kadar üzerinde yoğunlaşamadığımızı ve kendimizi
kaptıramadığımızı itiraf ederek- şöyle maddelendirebiliriz:
- Nurettin Topçu, Tanzimattan beri
Batının artıklarıyla yetinen ve kendilerine çeşitli Batılı düşünürlerin Türkiye
mümessilliği ile hayat hakkı arayan kopist Türk aydınından farklı olarak, Batı
felsefesine bir şahsiyet kaygısıyla bakabilmiş ve metod olarak değil ama, muhteva
planında orijinallik tasası çekebilmiş üç beş ciddi münevver örneğinden
birisidir.
- O, Blondel’in aksiyon felsefesine
kendisini kaptırmış giderken, buradan aldığı metodolojiyi millî bir
muhtevayla doldurmanın zaruretini duymuş, YERLİ bir fikir adamıydı.
- Topçu, bütün kalitesine rağmen,
felsefeciliğinden kaynaklı şemalaştırmalardan kendisini alamamış ve zaman zaman
İslâm’a da bir “felsefe” gözüyle bakmaktan kurtulamamıştır. Bu tavrının
ardında, metod planında üstadı olan Blondel’in
din ile felsefeyi birbirine yaklaştırma ve böylece pörsümüş Hristiyanlığa bir
şevk kazandırma çabasının izi vardır. Batı rönesansına
iltifat üstüne iltifat yağdırması da, aynı tesirin havasıyladır.
- Bu
alışkanlıklarından dolayıdır ki, çoğu zaman, düşüncelerini İslâmî bir temelde
eritmek yerine, dinî ölçüleri kendisinin öne çıkardığı ıstılahlar içine
oturtmaya kalkar. Özellikle İslâm sosyalizmi, İslâm felsefesi gibi ifadeleri
cömertçe savurması ve belki bütün bir akaid sistemini “hareket” ve “isyan” gibi
iki ıstılahın içine sıkıştırmaya kalkması, hep aynı alışkanlıktandır.
-Onun
hakkında müsbet veya menfi, hangi açıdan ne düşünürsek düşünelim; Topçu halis bir Anadolu’ludur...
Kalemini bu ruhun varoluş idealine adamış ve bu kaygıyla bir çok önemli esere
imza atmıştır. Mevcut vasata nisbetle entellektüel seviyesi bizzat İBDA Mimarı tarafından kabul gören,
okunması, sorgulanması ve istifade edilmesi gereken bir değerdir.
[1] Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler – “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yay., İstanbul
1998, c. 1, s. 343
[2] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Dergah Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 94
[3] Nurettin Topçu, Bergson, Dergah Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 85
[4] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, s. 18
Aylık Dergisi, Şubat 2010