ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Nurettin Topçu’yu Hatırlamak
Eklenme: 2010-12-28 | Okunma: 1174

Nurettin Topçu’yu Hatırlamak


Hakan Yaman

 

Nurettin Topçu ismine ilk defa lise çağlarımda –serde Ülkücülük vardı- rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’yle ilgili bir yazıda rastlamıştım: “Onun üzerinde Necib Fazıl ve Nurettin Topçu gibi önemli şahsiyetlerin derin tesiri olmuştu” anlamına gelen birkaç cümleydi aklımda kalan. Ama Topçu kimdir, hangi mânâda, ne kadar tesiri olmuştur; kuru bir isim dışında hepsi muammaydı.

Kısa bir süre sonra, H. Nihal Atsız’ın Nurettin Topçu ve onun Anadoluculuğunu yerden yere vuran bir makalesiyle karşılaştım. Atsız, Topçu’nun “Türklüğü reddederek melez ve ucube bir Anadolu milleti kurmak istediğini” öne sürüyor, Anadolu Selçuklularını, Büyük Selçuklu İmparatorluğundan ayrı bir devlet gibi görmekle  ne kadar büyük bir gaf içinde olduğunu kendi zaviyesinden tek tek maddelendiriyordu.

Biz gibi Turan rüyasıyla büyüyen ve Atsız’ın; “Bir gün olur yılda, ayda / Birleşiriz hep Altay’da / Güz ayında kurultayda / Başı börklü han görünür” mısralarını diline dolayıp, pek yakında bir Türk başbuğunun Altay dağlarının eteğinde Türk birliğini ilân edeceği günlerin hayâlini gören nesiller için, bugünkü tarihî sınırlar içine hapsolup kalmış ve Bizans artığı Rumlarla karışmış bir Anadolu milleti fikrinin kabul edilebilir bir tarafı olamazdı.

Yeri gelmişken bir şerh düşelim: Milliyetçilik esasen bir ideoloji değil, “psikoloji” olduğu için, bu kavramın üzerinden düşünce üretmeye gayret eden her yazar, kendi mizaç ve meşrebine göre bir milliyetçilik tarifi yapmış, değişik bir anlayış benimsemiştir. Öyle ki, milliyetçiler “millet” tanımında bile birleşememiştir. Aynı şekilde Turancılar “Turan”, Anadolucular ise “Anadoluculuk” üzerinde anlaşamamıştır. Ne Remzi Oğuz’un, ne de Nurettin Topçu’nun Anadoluculuğu birbirine benzer.

Bunu özellikle belirtme ihtiyacı hissediyoruz; çünkü  bağlısı olduğumuz Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün ideolojik vahidlerinden birisi olan Anadoluculuk fikri ile bu türden Anadoluculukların birbirine karıştırılmasını istemeyiz. Nasıl ki, “insan” davasını merkez alışımıza bakarak kimse bize hümanist diyemezse, bütün insanlığa şâmil davamızın mekânda merkezi olarak Anadolu coğrafyasının seçilmiş olmasından dolayı da, kendisine Anadoluculuk adı verilen, birbirinden farklı ve çeşitli görüşlerle bir tutulmak istemeyiz.  

Bizim Anadoluculuğumuz dar bir mekân nazariyesinin ötesindedir ve insan bedeninin kalbe muhtaç oluşu gibi; Anadolu coğrafyası da, dünya çapındaki davamıza kan pompalayan ve bir kriz ânında, kalb misâli öncelikle kurtarılması, harekete geçirilmesi gereken  merkezî organ hükmündedir.

Topçu’ya dönecek olursak... Bir süre sonra yepyeni bir heyecan dalgası hâlinde Necib Fazıl’ın kitablarıyla yatıp kalkmaya başladığımız dönemde, bu isim yeniden karşımıza çıktı. Babıali’nin “ek” bölümünde, eski kahramanım Nihal Atsız’la yan yana olarak… Üstad’ın neler yazdığını şu ân tekrar etmeye gerek yok. Sadece, Topçu’nun “İslâm sosyalizmi” davası gütmesi  ve şahsına özel bir “vahdet-i vücud”çuluğa yeltenmesi karşısında, alması gereken tavrı aldığını ve söylenmesi gerekenleri söylediğini belirtmekle iktifâ edelim. 

Nurettin Topçu ismiyle bundan sonraki karşılaşmamız, İBDA Mimarı’nın, düşünce tarihini otopsiye yatırdığı Büyük Muztaribler’in 1998 sonlarında yayınlanan ilk cildi vesilesiyle oldu. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, “500 yıldır beklenen mütefekkir” vasfıyla, hasretini dillendirdiği “yıldızlar kuşağına” işaret olarak, “kendi boy ölçüsünün aziz tutulması ve ölçünün de sadece ondan ibaret olduğunun tahkiken bulunması” emriyle birlikte bazı kişilerin isimlerini zikrediyordu ve bunlardan birisi Nurettin Topçu’ydu… Ve onunla birlikte, Hilmi Ziya ÜlkenCemil MeriçMustafa Şekip Tunç ve Sezai Karakoç… Yazan İBDA Mimarı’dır:

«İBDA mihrakının temsil ettiği mânâ önünde, mücerret bir takdir ölçüsüyle bile “vasat” diye nitelenebilecek başta saydığım birkaç isim, aç tavuğun kendini buğday ambarında farzetmesi gibi bir salaklıkla kendi kendini olmadık vasıflar içinde takdime kalkan nohut kafalılar önünde, Uludağ kadar heybetlidir…» [1]

İBDA Mimarı, yukarıdaki satırlarda, bu isimlerin akaidini, aksiyonunu, ideolojik temellerini, dinî, siyasî, iktisadî ve sosyal meseleler karşısında durdukları noktayı değil; mevcut vasata nisbetle ENTELLEKTÜEL SEVİYELERİNİ ve malzeme zenginliklerini işaretliyor ve bu anlamda onlardan istifade edilmesi gerektiğine dair bir pencere açıyordu. Ayrıca -anladığımız kadarıyla-, tahkiken bulmamızı istediği “aziz tutulması gereken o ölçü” için,  bu ve benzeri isimlerin ciddi bir muhasebesini bekliyordu.

Topçu’nun lise yıllarımızda üstünkörü ve (Atsız’ın makalesi dolayısıyla) peşin hükümlü olarak karıştırdığımız Milliyetçiliğimizin Esasları’nı saymazsak, ciddi anlamda okuduğumuz ilk eseri Bergson’la ilgili incelemesidir. Hemen ardından  Mehmed Âkif’le ilgili kitabı gelir. Sonraki yıllarda Yarınki Türkiye, Kültür ve Medeniyet, Ahlâk Nizamı, İsyan Ahlakı gibi eserlerine, çeşitli vesilelerle zaman zaman başvurduğumuz oldu.

Mehmet Âkif isimli eserinde, Âkif’i en hamasî duygularla ve âdeta derunî bir vecdle göklere çıkarıp, onu “yalnız yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en yükseklerde duran terennümcüsüdür.” [2] diye vasıflandıran İslâm sosyalisti (!), Anadolu milliyetçisi ve felsefe hocası Nurettin Topçu, Bergson’la ilgili kitabında ise şu ifâdelere yer veriyordu: “Kavramlar realiteyi bize ancak dışarıdan temaşa ettirir, onun içerisine sokamazlar. Realitenin kabuğunu delip içine nüfûz ettiren dinamik hayâllerdir.” [3]

Ne kadar da doğruydu şu son iki cümlede söyledikleri... Bu satırlarda özellikle edebiyata bakışımızı zenginleştirecek  bir çok tedai yakaladık... Şahsımız adına, (Bodler), (Rembo) gibi kimi şaibeli isimlerin şiirini –şiir sanatı bakımından- Âkif’in eserinden daha kıymetli ve okunmaya değer telâkki etmemizin ipucu da burada saklı... (Bodler) ahlâksız bir mizaç, şeytana esir bir ruh... Ölümünden evvel müslüman olma ihtimali olan (Rembo) ise marazîlikte daha ileri... Öyle ki, kilise duvarlarına “Tanrıya ölüm” yazacak kadar muvazenesiz ve şair (Verlen)le sapık ilişkide bulunan hasta bir mizaç... Mehmed Âkif ise tam aksine ahlâklı, sağlam karakterli, şiirlerinde insanları Allah korkusuna, fazilete, adalete davet eden samimi bir müslüman... Topçu’nun tasviriyle: "Vekar dolu bir alın, haya dolu bir çehre, şiddet dolu bir bakış, imân dolu bir sine.” [4]

Peki o hâlde niçin Âkif’in şiiri bizi yeterince cezbetmiyor da, (Bodler) ve (Rembo)nun şiirleri ruhumuzda derin ürpertiler uyandırıyor? Elem Çiçekleri’ni Safahat’a tercih ettiren nedir? Şu: Âkif’in kavramlarla dokunduğu “realite”ye diğerleri dinamik hayâllere dalıyor; “gözü açık rüyâ görürcesine” eşyanın mahrem bölgelerinde dolaşıyorlardı. Nasıl ki, mücerret şiir birtakım mücerret kelimeleri sıralamak değilse, bazı İslâmî ıstılahları tekerleme gibi yuvarlamak da onlara nüfuz edildiğini göstermez. “Kavramlar realiteyi bize ancak dışarıdan temaşa ettirir” ve içinde “İslâm, Allah, Peygamber” gibi kelimeler var diye herhangi bir şiir İslâmî sanata misâl gösterilemez.

Bergson felsefesini incelerken realitenin dinamik hayâllerle yakalanacağından bahseden Nurettin Topçu’nun, Mehmed Âkif gibi âdeta realiteyi beş duyu organının içine hapseden ve hatta bir şiirinde “Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim / İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim” diyen birisini göklere çıkarması ve Yunus’ların, Sinan’ların, Fuzulî’lerin yanına oturtması, mevzu ve meseleler arasında irtibat kurulamayışına ne acı bir misâldi... Hele Nurettin Topçu gibi belli bir kumaşı olan bir insan bile, sırf Âkif "istibdat" şiirini yazdı diye, düşünmeden incelemeden Ulu Hakan Abdülhamid’e saldırılmasındanan gocunmazsa ne demeli?..

Âkif elbette İslâm’ın, müslümanların şairidir. Büyük Doğu Mimarı’nın bir hitabesinde ifâde ettiği gibi, yaşadığı devrin şartlarında ve “yokluk” ortamında bir kahramandır da... Ama ne kahramanlığının çapı, ne de karizması, bizim nezdimizde Ulu Hakan’a saldırmasını meşrulaştırabilir. Ondan o günün şartları içinde “Ulu Hakan”ın siyasetini anlamasını ummuyor ve o hikmet gözüne sahib olduğunu vehmetmiyoruz zaten. Lâkin, Ulu Hakan’ın karşısına çıkarılır ve Abdülhamid düşmanlığına âlet edilirse, onu hakikat önünde mahkûm etmekte zerre kadar tereddüt etmeyiz.

Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Büyük Doğu-İBDA’nın tarih tezinde “baş muhabbet” kutbu olarak merkezdedir; ve o günün şartlarında, muhalifleri arasında Jön Türk züppeleriyle yanyana bulunan bir isim de maalesef Mehmed Âkif’tir. Ayrıca Âkif’in İstiklâl Marşı sayesinde kazandığı şöhret, ne tasavvufa karşı mesafeli duruşunu unutturabilir, ne de “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısrâlarıyla reformacı ve mezhebsiz sapıkların elinde bayrak oluşunu affettirir. O, “boy ölçüsü” bilindiği ve mübalağa edilmediği müddetçe, hürmet duyduğumuz, yaşadığı şartların kahramanı, bağrı yanık bir müslümandır. Fakat tasavvufa, mezheblere, Ulu Hakan’a saldıranların referansı olursa, bilinsin ki, o referans bizim için hükümsüzdür.

Topçu’nun felsefeciliğinden kaynaklı bu ve benzeri çelişkileri pek çoktu. O, bir yandan Osmanlı medeniyetini alkışlıyor, diğer taraftan Divan edebiyatını horluyor, beride ise Fuzulî’yi Türk-İslâm medeniyetinin zirvelerinde gösteriyordu. Hallac-ı Mansur’un “enel-hak” deyişini kendince yorumlayıp, “hareket” fikrinin merkezine yerleştirirken, tasavvufa karşı mesafeli duruşuyla bilinen Âkif’in bayraktarlığını yapmaktan geri kalmıyordu. Ama bütün çelişki ve zaafları içinde bile entellektüel seviyesini koruyor ve okuyucularını fikretmeye davet ediyordu.

Onun hakkındaki şahsî kanaatlerimizi –meselâ bir Cemil Meriç kadar üzerinde yoğunlaşamadığımızı ve kendimizi kaptıramadığımızı itiraf ederek- şöyle maddelendirebiliriz:

- Nurettin Topçu, Tanzimattan beri Batının artıklarıyla yetinen ve kendilerine çeşitli Batılı düşünürlerin Türkiye mümessilliği ile hayat hakkı arayan kopist Türk aydınından farklı olarak, Batı felsefesine bir şahsiyet kaygısıyla bakabilmiş ve metod olarak değil ama, muhteva planında  orijinallik tasası çekebilmiş üç beş ciddi münevver örneğinden birisidir.

- O, Blondel’in aksiyon felsefesine kendisini kaptırmış giderken, buradan aldığı metodolojiyi millî bir muhtevayla doldurmanın zaruretini duymuş, YERLİ bir fikir adamıydı.

- Topçu, bütün kalitesine rağmen, felsefeciliğinden kaynaklı şemalaştırmalardan kendisini alamamış ve zaman zaman İslâm’a da bir “felsefe” gözüyle bakmaktan kurtulamamıştır. Bu tavrının ardında, metod planında üstadı olan Blondel’in  din ile felsefeyi birbirine yaklaştırma ve böylece pörsümüş Hristiyanlığa bir şevk kazandırma çabasının  izi vardır.  Batı rönesansına  iltifat üstüne iltifat yağdırması da, aynı tesirin havasıyladır.

- Bu alışkanlıklarından dolayıdır ki, çoğu zaman, düşüncelerini İslâmî bir temelde eritmek yerine, dinî ölçüleri kendisinin öne çıkardığı ıstılahlar içine oturtmaya kalkar. Özellikle İslâm sosyalizmi, İslâm felsefesi gibi ifadeleri cömertçe savurması ve belki bütün bir akaid sistemini “hareket” ve “isyan” gibi iki ıstılahın içine sıkıştırmaya kalkması, hep aynı alışkanlıktandır.

-Onun hakkında müsbet veya menfi, hangi açıdan ne düşünürsek düşünelim; Topçu halis bir Anadolu’ludur... Kalemini bu ruhun varoluş idealine adamış ve bu kaygıyla bir çok önemli esere imza atmıştır. Mevcut vasata nisbetle entellektüel seviyesi bizzat İBDA Mimarı tarafından kabul gören, okunması, sorgulanması ve istifade edilmesi gereken bir değerdir. 

 

[1] Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler – “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yay., İstanbul 1998, c. 1, s. 343

[2] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Dergah Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 94

[3] Nurettin Topçu, Bergson, Dergah Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 85

[4] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, s. 18

 

Aylık Dergisi, Şubat 2010

Bu Yazı için Gönderilmiş Yorumlar
ben de "iman ve tefekkür" eserinin işaretiyle eğilmiştim nureddin topçu issmine.
ali | 2011-01-20 12:48:33
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir