ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

BİLGEHAN EREN
Yazıları Paylaş
Bolluk Çağının Yokluğu
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 394

Bolluk Çağının Yokluğu

Bilgehan Eren

 

Mevzuya, Büyük Doğu Mimarı’nın 20 Şubat 1967 tarihli bir yazısından iktibas yaparak başlamak istiyorum:

“Ortalık, ruh tahlili eserlerinin en büyüklerinden biri olan (Hamlet) piyesindeki (Polonyüs)lerle dolu… Bunlara, zamanenin prensi, eliyle bulutları gösterip şöyle der:

-   Polonyüs, şu bulut neye benziyor?

-   Deveye benziyor efendimiz!

-   Bana kalırsa kıpkırmızı bir gelincik çiçeğine benziyor!

-   Evet, evet, efendimiz; tıpkı bir gelincik!

-   Hayır, hayır! Bir pancar!

-   Evet, evet! Bir pancar!

Tanzimat başından beri bir iple uçurumlara indiriliyoruz. Bu iniş bizi, ruhî ve ahlâkî sukutların en derin kuyusuna attı. Bu kuyunun dibinden göklere baktığımız zaman, heyhat ki, ışık, 5 kuruşluk Cumhuriyet sikkeleri kadar küçük bir daire…

Her eserin, her hamlenin, her insanın takdirinde biricik ölçü samimiyetten tamamiyle mahrumuz. Cumhuriyet devri boyunca muvafakat, Beyoğlunun izbe sokaklarındaki pansiyon odaları gibi kiralık hücrelerden ibaret… Parasını verdiniz mi derhal kiralarlar. Bir gün evvel Yahudi hahamına kiralanmış olan oda, bir gün sonra İspanyol (engizitör)’e aktarılır; ve pansiyon sahibi, iki kiracının şahsiyeti arasındaki tezad ifadesiyle zerrece alâkalanmaz.” [1]

Bugün her şeyin misliyle olduğu çevremizde, sanırım en fazla hasret çektiğimiz şeylerin başında işte bu “samimiyet” geliyor. Sahici samimiyet!.. Bugün bir alışveriş merkezine gittiğimizde, Japon televizyonunu da, Alman DVD oynatıcısını da, Amerikan sigarasını da, İspanyol moda markalarını da, kısacası, her şeyi bulmamız mümkün. Hele bir de AVM’lerin içindeki, milletlerarası perakende marketlerine girdiğimizde, basit bir sütün bile onlarca farklı markası olduğunu görüyoruz; zira “bolluk çağı”nda yaşıyoruz.

Tüm bu -sözde- “bolluk” içindeki “yokluk” ise: Samimiyet! Adamlığın bir barometresi olsa, herhâlde ölçü birimi “samimiyet” olurdu diye düşünüyorum. Samimiyet meselesine, Mütefekkir Mirzabeyoğlu da -birçok eserinde- dikkat çeker: “Ahlâk, fedakârlık ve samimiyet… En hassas teleskopların bile gösteremediği yıldızlardan daha da uzak düştüğümüz mefhumlar. Bir günlük beylik beyliktir dünyasında ahlâk, fedakârlık ve samimiyet de o kadar…” [2]

Evet, Mütefekkir’in izahının çerçevesinde, sanırım, -bir başka açıdan- şunu da söyleyebiliriz: Bir günün beyliği beyliktir dünyasında, samimiyet de, beyliğe göre bina edilir. Daha doğrusu bina edilmeye çalışılan şeye samimiyet denir. Eğer kapı komşusu, örneğin ‘kariyer’ sahibi biriyse, kendisine kariyerine göre bir samimiyet geliştirilir; hani olur da bir gün lâzım olur düşüncesiyle… Neticede, “beylik”ler yıkıldığı ânda, samimiyetler de yıkılır. Binâenaleyh, çağımızda samimiyet; kariyere, mala, mülke, şahsî çıkara endekslidir.

Aşikârdır ki sahici samimiyetin olmadığı yerde, dostluktan da bahsedilemez. Her ne kadar günümüzün insanı; birçok farklı araç vasıtasıyla, binlerce kilometre ötelerle irtibat kurabilme kabiliyetine sahib de olsa; anlaşma başka bir şeydir, dostluk ise bambaşka. Bugün görüntülü cep telefonları, ‘wireless’ internet bağlantıları, ‘netbook’lar, ‘I-phone’lar, ‘chat’ programları, hattâ ve hattâ yüzlerce arkadaşlık sitesi, ‘facebook’lar şunlar bunlar var… Yani anlaşmak için her şey var… Yalnız ne hikmetse, bu tarz haberleşme arttıkça da, anlaşmanın kalitesi yerlerde gezer. Nereden mi biliyorum? Sahici samimiyetin ve harbî dostlukların azlığından. Misâl; günümüzde şöyle bir levha ile karşılaşabilir misiniz?

“Bir gün Tebriz’de bir Yahudi, Şems’in karşısına dikiliverdi:

- Müjde yâ Şems, Mevlâna geliyor!..

Ve Şems, ne kadar malı mülkü varsa bu yahudiye hediye etti. Biraz sonra başka biri Şems’e dedi ki:

- Yahudi seni aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlâna var, ne bir şey… Gelen giden yok… Yahudi sana yalan söyledi!..

Biliyorum, dedi Şems; ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı vermek lâzımdı.” [3]

Evet, çağın insanı, tüm “iletişim” becerisine rağmen, böyle bir dostluk kuramıyor. Hattâ, hemen hemen herkesin şahsî gelişim kitabları okuduğu, bunların başında da Hazreti Mevlâna’yı anlatan kitabların geldiğini ve bunların da ‘best-seller’ olduğunu düşünürsek, yine de olmuyor. Bunun bir sebebi, Hz. Mevlâna’yı -haşa!- “kişisel gelişim uzmanı” olarak görmek olabilir mi?!.. Üstad’ın ifadesiyle, meâlen, “Kavanozu yalayanlara, içindeki baldan tad yok!”

Ezcümle, bu bolluk çağında pazarda her şey var… Olmayan şey ise samimiyet ve dostluk… Bunlar da tarlada yetişmiyor elbet. Menfaate dayanan, dünyevî çıkarların terkibi hâline gelen dostluk, -tarihte hiç olmadığı kadar- sırıtıyor. “İçinde pazarlık olan işte dostluk ve samimiyetten bahsedilemez; iki insan böyle sonsuza kadar taklit edemez” [4] diyor ya Mütefekkir; evet, öküzler ölüyor, ortaklıklar bitiyor… Modern dünyanın putları gibi, dostluklarının da bir fiyatı oluyor… “Biz bundan sonra hep beraberiz, ölene kadar” diyerek namus sözleri verenler, o namuslarını -ilk aldıkları teklifle- ayda bilmem kaç paralık maaşa satıyor; ağızdan çıkan sözlerini de bir yerlerine gömüyor. Dostsuz kaldığını iddia edenler ise, dostluk kurulmaya lâyık mıdırlar diye hiç düşünmüyor; yahud dost kazanmak için ne gibi fedakârlıklara hazır olduklarının hiç muhasebesine girişmiyor. Başka biri, dostunun zor gününde karşısına geçip, yeni aldığı arabasından bahsedebiliyor… Bir başkası, yiyip içtiklerini, gezip gördüklerini büyük bir pişkinlikle anlatıyor… Kimi uçkurunun, kimi bulgurunun derdinde…

Allah bizleri kabak keyfiyetli dostluklardan korusun. Allah bizi başta kendisine, Resûlü’ne ve sevdiği dostlarına, hem bu dünyada, hem öte âlemde, dost eylesin.

Yazımıza son noktayı Mütefekkir Mirzabeyoğlu ile koyalım:

 

Hanginiz yeterlisiniz dostluğa?

yazık sizin züğürtlüğünüze

ve ruh cimriliğinize – kafa?

dostunuza verdiğiniz kadarını sizin

düşmanıma veririm ben

hem de züğürtleşmem de!

 

-“O kadar insanla dostluk kurdum ki

ellerim dolu sanıyordum

başıma bir belâ geldiğinde – dostlarımın ihaneti

kimseye acımayan zamandan şiddetliydi!”

dedi Şâfiî…

 

-“Zor günde faydası olmayan arkadaş

düşmanına yakındır kıyaslanırsa

hangi asırda yaşarsa yaşasınlar

gerçek dostlar ve kardeşler

ortaya çıkar o kederli anlarda!”

dedi Şâfiî…

 

-“Güvenilir bir dost aramaya adasam da ömrümü

hoşgörüm oyaladı durdu beni yollarda

beldeler ve halkları suret değiştirmişlerdi

sanki insanları insan değildi!”

dedi Şâfiî… [5]

 

 

DİPNOTLAR:

[1] Necib Fazıl, Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 1. Basım, İstanbul 1996, s. 63

[2] Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İbda Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1989, s. 127

[3] Necib Fazıl, Veliler Ordusundan 333, Büyük Doğu Yayınları, 9. Basım, İstanbul 1996, s. 225

[4] Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İbda Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1989, s. 157

[5] Salih Mirzabeyoğlu, Münşeat, İbda Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2004, s. 154-155

Aylık Dergisi, Eylül 2010
Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir