ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

BİLGEHAN EREN
Yazıları Paylaş
Bu Aşkın
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 723

Bu Aşkın "Moore"Adı Böyle!

Bilgehan Eren

 

İlk belgesel filmini 1990’lardan önce yapmış olsa da dünya üzerinde geniş halk kitleleriyle buluşması Fahrenheit 9/11 ile oldu. 11 Eylül Saldırıları’na farklı bir bakış açısı getirerek, Bush yönetiminin beceriksizliğini beyazperdeye aktardığı Fahrenheit 9/11'i, ABD’nin sağlık sistemini yerden yere vurduğu Sicko (Hasta) takib etti. Amerikalı muhalif film yapımcısı Michael Moore’un son belgesel filmi ise şu sıralar gösterimde olan Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi.

Hollywood’un çok nadiren setlerine taşıyabildiği konuları ele alan Moore, son belgeselinde yine sokaktaki sıradan vatandaş için çanları çalıyor. Kapitalizme yoğun bir eleştiri getirirken, “Amerikan Rüyasının” riyâsını silmeye çalışarak da madalyonun öteki yüzünü, yani “Amerikan Kâbusunu” ortaya çıkarıyor.

Uluslararası Venedik Film Festivali’nde (Eylül 2009) gazetecilere yaptığı açıklamada; hayatları şirketlerin çıkarları doğrultusunda alınan kararlarla mahvolmuş emekçi insanlardan çok etkilendiğini söyleyen Michael Moore, Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi filmini de şirketlerin kâr hırsı yüzünden hayatları altüst olmuş, bu iyi insanlara adadığını söylüyor.

KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKÂYESİ

Öncelikle hemen belirtmek lâzım ki, kapitalizm eleştirisi yapan bu film, sanırız daha başlangıçta kapitalizmin gazabına uğramış durumda. Niye mi? İstanbul’da iki, Ankara’da ise sadece bir salonda gösteriliyor… Dünyayı yerle bir eden son felaket filmi (bu arada bu tip senaryolardan da bıkkınlık geldi) 2012 kadar gişe yapması muhtemel gözükmese de, -2012'deki gibi- sadece maddî değil, ruhî felaketi de gözler önüne serme teşebbüsünden ötürü, en azından üçten fazla salonda gösterimi hak etmeliydi. Lâkin belgeselde de anlatıldığı üzere, her işin başı kâr (!) ve kârlı olmayacağına inanıldığı için de daha başlangıçta birçok insanın istifadesinden mahrum. Kaldı ki, bir abes de zaten, böyle bir filmi AVM denilen bir “alış-veriş merkezi”nde izlemek zorunda kalmamız. Kapitalizmin “tüketim tapınağı” olan AVM’de, kapitalizm karşıtı bir film… Kısacası, daha en başta Kapitalizm:2, Karşıtı Film:0.

“Alış-veriş merkezi” demişken, hemen belgeselden bir iktibasa yer vererek, bir girizgâh yapalım. Tüm belgesel boyunca kapitalizmin ne olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışan Moore, kapitalizmin bir “alış-veriş sistemi” olduğunun bize kodlandığının altını çiziyor. Fakat Moore’un buna bir itirazı var; ona göre kapitalizm sadece alır, vermez! Belgesel de zaten bunun üzerine kurulu: ABD’deki sistemin tıkanmasından dolayı bankalar tarafından âdeta zorla borçlu duruma düşürülen ve bu borç yüzünden de babadan kalma evleri ellerinden alınan aileler; yıllarca çalıştığı fabrikanın kapanması sonucu haklarını alamadan kapının önüne konulan işçiler… (Belgeseldeki çarpıcı bir istatistik ise, ABD’de her 7 saniyede bir haciz olayının gerçekleşmesi).

 

BU AŞKIN HÂLLERİ

Moore’un belgeseli, Roma İmparatorluğu ile şu ân yaşadığımız dünyanın kıyaslanmasıyla başlıyor. Bir tarafta Roma’daki köleleri gösterirken, diğer tarafta da günümüzdeki varoşları ve fakir insanları ekrana yansıtıyor; bir tarafta "colosseum"daki gladyatörler, diğer tarafta da günümüzdeki F1 yarışları ve diğer spor müsabakaları var. (Burada bir not düşelim: Zaten Roma İmparatorları, gladyatör dövüşlerini Roma halkını uyutmak için de kullanmışlar, "colosseum"u da belki bunun için inşa ettirmişlerdir.) Bu arada Moore, her şeyin Roma ile başladığını söylüyor. (Batı medeniyeti için öyle olsa yahut olabilse dahi, elbette, kadîm doğu medeniyetlerini bunun dışında tutmak gerek.)

Roma İmparatorluğu ve günümüz görüntülerinden sonra Moore, borç yüzünden evinden zorla çıkarılan ve gidecek hiçbir yeri olmayan ailelerin dramına yer veriyor. Tahliye için -aynı ânda- onüç ayrı polis ekibinin bir eve gelmesini ekrana taşıyor. Bu noktadan sonra da, bu ailelerin niçin kapı dışarı edildiklerinin sebeblerini araştırmaya başlıyor. Moore’un karşısına bir taraftan Citibank, Goldman Sachs, Wal-Mart, General Motors, Nestle, Bank of New York gibi "küresel" şirketler çıkarken; diğer taraftan da politikacılar ve bürokratlar çıkıyor. (Kapitalizmin başarılı olabilmesi için devletleşme ve politikaya nüfuz etme ölçüsünün gerekliliğinin hatırda tutulmasında fayda var.) Bush’un bir numaralı muhalifi olan Moore, bu belgeselde de yine Bush’u yerden yere vuruyor ve krizin bu kadar büyümesinin onun yüzünden olduğunun altını çiziyor. Tabiî ki sistem eleştirisi yaptığı kısımlarda geçmişteki ABD başkanlarına da bir hayli dokunduruyor, özellikle de Ronald Reagan’a.

Amerikan halkının geçinemediğini çok çarpıcı sahnelerle aktaran Moore, son dönemde yaşanan uçak kazalarının eşliğinde pilotlara tutuyor kamerasını. Pilotların geçinmek için gıda yardımı aldığını söylemesi ve ek iş yaptıklarını da itiraf etmeleri yansıyor ekranlara.

Bundan sonrasında Moore, poliçelerde “ölü ırgatlar” olarak yer alan kavramın peşine düşüyor. ABD’deki "küresel" şirketlerin işçilerin haberi olmadan hayat sigortası yaptırdıklarını ve işçilerin ölmesinden sonra bu dev şirketlerin sigortadan para aldıklarını saptıyor. Wal-Mart’ta çalışan 26 yaşındaki bir kadının ölümü sonucunda Wal-Mart’ın 81 bin dolar aldığını ve bunun kadının ailesinden gizlendiğini, ölen kadının ailesini ekrana taşıyarak veriyor.

Sıradan vatandaşların yaşadığı bu dramların ardından Moore, artık Amerikan sistemini, yani kapitalizmi sorgulamaya başlıyor. Neresinde kapitalizm var diye önce gidip “Bağımsızlık Bildirgesi”ne bakıyor ve tabiî ki bulamıyor. Demokrat kongre üyelerine nerede yanlış yaptıklarını itiraf ettirtiyor. Ve soluğu rahiblerin yanında alıyor. Katolik rahiblere, “Hz. İsa yaşasaydı kapitalizme izin verir miydi?” diye soruyor. Görüştüğü rahiblerin hepsininin kapitalizmin âdil bir düzen olmadığını söylemesi üzerine de, kapitalizmin dünya üzerindeki merkezi sayılan Wall Street’in yolunu tutuyor. Devletin "küresel" firmaları kurtarmak için açtığı milyar dolarlık paketleri eleştirirken, paranın şirketlere değil insanlara verilmesi gerektiğini söylüyor. Ve bundan dolayı da zırhlı bir kamyonun direksiyonuna geçerek, Wall Street’teki bankaların kapısına dayanıyor: “Bizim olan parayı almaya geldik!” Güvenlik görevlilerinin uzaklaştırdığı Moore, Wall Street’in bir bölümüne, üzerinde “Suç Mahâlli” yazan sarı şeritler çekiyor.

Krizin "türev" piyasalardan çıktığını öğrenen Moore, "türev" işlemlerini Wall Street çalışanlarına soruyor, fakat finans sektöründe çalışanların hiçbiri -tam olarak- bu işlemleri açıklayamıyor.

Michael Moore’un her belgeselinde olduğu gibi, Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi'nde de siyah-beyaz görüntüler, eski programlardan iktibaslar ve bol miktarda kara mizah var. Belgeselin sonu ise, aslında bir nebze hüsranla bitiyor; Moore’da apaçık bir Obama hayranlığı müşahede ediliyor. Obama hakkında çıkan “Bu adam sosyalisttir” tesbitinden sonra oylarının nasıl artmaya başladığının, 4 Kasım’ın ABD için bir dönüm noktası ve halkın isyanı olduğunun altını çiziyor. Ayrıca, kapitalizmin alternatifi olarak da demokrasiyi görüyor.

SON SÖZ

Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi… Her aşkın iki tarafı varsa; bu aşkın da “seveni kapitalistler, sevileni de paradır” demek, sanırız çok fazla mübalağa olmaz. Ve bu aşkın muradından da pek fazla hayır beklenemez. Zira muradı bellidir; sömürü-adaletsizlik-ilkesizlik, yalan-dolan-talan…

Amerikan halkının bir borçlanma sistemiyle yaşadığını anlatan ve bunun kapitalizm yüzünden olduğunu söyleyen Moore, tüm belgesel boyunca “Yalnız ve yalnız kâr amacı güden bir ekonomik düzen âdil midir?” sorusuna cevab ararken, -etkileyici görüntüler eşliğindeki- tesbitlerinde isabetli, lâkin tedavi reçetesinde de bir o kadar âciz ve cılız kalmış. Moore’un, demokrasiyi kapitalizmin alternatifi olarak görmesi başlıca paradokslardan biriyken; ayrıca belgeselin sonunda, "küresel" şirketlerin Obama’yı finanse ettiğine yer vermesi (bunun teferruatına neredeyse hiç girmiyor!), fakat aynı zamanda Obama’yı Amerikan halkının ümidi olarak sunması da bizce ayrı bir paradoks.

Aslında Moore’un mesajı oldukça net: Biz Amerikalılar çok iyi ve insancıl kişileriz, ah bir de şu "küresel" şirketler ve kapitalistler olmasa! Acaba?!

 Aylık Dergisi, Ocak 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir