Gazi Marmara’dan
-Nuh’un Yeni Gemisi-
Büyük Doğu-İbda’ya
Bilgehan Eren
“İnsanlar
ölür, milletler yükselir ve çöker. Ama fikir yaşamaya devam eder.” Bu söz Kennedy’ye ait. Bu
sözü ilk okuduğumda -okuduğum kitabta böyle bir alâka kurulmamasına rağmen-, bana
nedense Yahudileri hatırlatmıştı. Dile kolay, aradan geçen yaklaşık 2500 yıldan
sonra kutsal saydıkları topraklarda yeniden devletlerini kurmuşlardı. Tarih
boyunca paraya hükmetmeleri, kendilerine sadece ekonomiyi değil, siyaseti de
yönlendirme gücü vermişti. Yahudi, bir taraftan borsayı icad edip
teşkilatlandırırken (Antwerpen 1460, Amsterdam 1530, New York borsası da 1772…
ve daha niceleri), diğer taraftan da bunu kullanarak spekülasyonlar yapıyor;
bir yandan Napolyon’a karşı İngiliz ordusunu finanse ederken, bir yandan
da Roma’daki Papalık makamına kendi soyundan gelenleri yerleştiriyordu.
Lâkin
Yahudinin en büyük “artı”sı, ne malî gücüydü ne de illet çapında kurnazlığı… Ne
şu ne de bu… Yahudi, her şeyden önce büyük bir fikre sahibti: Vaad edilmiş topraklara
yeniden dönerek devletleşme. Binaenaleyh, İspanyol kralına -altınlarımızı başka
bir ülkeye götürürüz diyerek- baskı yapan ve Kristof Kolomb’un
kendilerine yeni topraklar bulması için gönderilmesini temin eden Yahudi, Kolomb’un
neticede bulduğu topraklarda bile bu idealini hiç kaybetmedi. Sadece uygun
zamanı kolladı. Tarih boyunca İspanya, Hollanda, Belçika, İngiltere,
Almanya, hatta ABD’ye bile sığamadı…
Evet ABD ki, Prof. Dr. Teoman Duralı’nın ifadesiyle söylersek, “Toprağını
terk eden İngiliz zadegânı ile para işleriyle uğraşan Yahudilerin izdivacından
doğmuştu.”
Yahudi,
tarih boyunca istediği devlet ehramının içine sızmış, üst katlarındaki locaları
kendine ayırmış ama “büyük fikrinden” -idealinden- hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
2500 yıl boyunca devletsiz yaşadılar ama, hep ayakta da kaldılar. Çünkü “büyük
bir fikirleri” -idealleri- vardı daima. Zaten sahib oldukları o “büyük fikir”
-ideal- de, onları önünde sonunda devletleştirdi. İmdi, bu noktada, sanırım
“ideal”i hatırlamamız lâzım: “İdeal, eşya ve hadiseler üzerinde kendi
nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyâk, hayal ve plândır;
ve ideolocya bir beyin ise, ideal de kalb. Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir
arzu ideal olamaz.” [1]
Mütefekkir’in izahının projeksiyonu altında
şunu söyleyebiliriz: “İdeal”in nihaî sonucu, yani eşya ve hadiseleri kendi
tasarrufu altına almak isteyişinin tabiî neticesi, devletleşmesidir. Zira “Devlet,
genişliğine insan oluş ve kuruluşlarının bütününü kuşatıcı, en büyük insanî
aksiyonu temsil eden bir müessese; teessüs etmiş ahlâk fikridir.” [2]
Ezcümle
insan, sırtını büyük bir fikre, bütün bir fikre -ideale- dayamıyorsa, hem
“oluş”ları hem de “karşı oluşları” verimli neticeyle sonuçlanmıyor. Evet karşı
oluşlar da, karşı çıkışlar da, büyük bir fikre -ideale- dayanmalıdır. Yoksa mesele
10 santimlik suda kulaç atarak yüzme tuhaflığına dönebilir. “Gazi Marmara”
vesilesiyle basında yer alan, o soydan yahut bu soydan yapılan yorumları, fikir
(!) beyanlarını düşünecek olursanız, bunlardaki en büyük paradoksun bu noktada
düğümlendiğini teşhis edebilirsiniz. Siyonist İsrail’e karşı olmak sadece bir
boykot meselesi yahut askerî bir mesele değildir. Öncelikle fikrin karşısına
fikirle, ideolocya karşısına da ideolocya ile çıkılma zaruretidir. İdeolocya
ise, Üstad Necib Fazıl’ın ölçülendirmesiyle, meâlen, “Ferdin ve
cemiyetin inşaındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi”dir. İdeolojisini
üretememiş, kendi fikrini kuramamış fertlerin ve onların demeti olan “toplum”un
ilk elde şuurlaştırması gereken budur. Zira ideolojisini üretememiş
milletlerin, teknolojisini de kültürünü de başkaları oluşturur. Hâl böyle
olunca, İsrail’in modernize ettiği M60 tanklarıyla İsrail’e kafa
tutulamayacağına, aynı şekilde, Amerika’dan alınan istihbaratla ABD’nin güdümünden
çıkılamayacağına göre, hâdise fasid daireye girer. Böyle bir noktadaysa, bir
taraftan “One Minute” çekilirken, diğer taraftan da İsrail’in OECD
üyeliğine “hayır” denilemez. Hatta ve hatta çekilen “One Minute”ten
sonra bile askerî anlaşmalar devam eder.
Açıkça
anlaşılıyor ki, bu, bir “büyük fikir” meselesi ve kendini o “büyük fikre” göre
bünyeleştirme işidir. Zaten kişinin var olma mevzuu da, kendi hakkındaki
tasavvuruyla kaimdir. Kişi, “ben” yahut “biz” dediğinde, dışarıda
bıraktıklarını da işaretlemiş olur. “Duygu, düşünce ve iradî faaliyetlerin”
yekûnu olan insan, zaten bu varlık şuuruna, kendi tasavvuruna göre amellerde
bulunur. Bu konuda İsmet Özel şöyle der: “Her insanın kendi
hakkındaki tasavvuru, onun iradî davranışlarına yön veren temel faktördür.
İnsan kendini nasıl kabul ediyorsa hareketlerini ona göre ayarlar. Hapishaneden
kaçması için insanın önce kendinin serbest yaratıldığına inanması gerekir. Bazı
görevleri yüklenebilmek, o görevleri yüklenmeye yaraştığını anladıktan sonra
mümkündür.” [3]
Üstad Necib
Fazıl’dan bir iktibasla yazıyı noktalamadan önce, aylardır süren fakat
“Mavi Marmara” gemisiyle de yeni bir buud kazanan şu “eksen kayması”
tartışmalarına da bir gönderme yapalım. “Kayan eksen” polemiğine, “Kayan Yıldız
Sırrı”ndan bir dörtlük:
Harfi
harfine uygun gözümde tek marifet
Etle
kemik bir bütün çile yükünü sırtlan
Kurtuluş
gemisinin tayfasından vasiyet
Fikir
elinde fikir kölen emrinde kaptan [4]
İmdi, Victor
Hugo’nun “Zamanı gelen bir fikir, dünyanın en güçlü ordularından bile
daha güçlüdür” sözünü hatırlatarak, mir kelâmı Üstad Necib Fazıl’a
bırakıyoruz:
«Bence
en büyük haksız, haklıyken, karşı tarafın eteğine yapışıp, ona: “Gönüldaş! Ne
yapıyorsun?.. Küfür topyekûn üzerimize gelirken takındığın bu ayrılık ve
aykırılık tavrı ne faciadır!” demeyendir!..
Bence
en büyük haksız, her itişe, kakışa, hattâ her hakaret ve acı mukâbeleye
katlanıp sonuna kadar ara bulmaya çalışmayandır.
Taraflar
arasında, küfür ve ihanetten gayrı her, her şey, her şey görmemezlikten
gelinecek, böyle bir şey zuhur ettiği anda da, o taraf, her tarafça, gık
demesine, saflarımızdaki bir anlık boşluğu ilân etmesine bile imkân
bırakılmadan tepelenecektir.
İslâm
hikmeti budur, İslâm siyaseti budur; ve bizim şu zavallı halimiz “ayrılık
çıkaranlar bizden değildir!” hadîsinin kılıcına karşıdır.
İyice
bilmek lâzımdır ki, bu memlekette, bütün şubeleriyle küfrün, boğazlamak üzere
her an bıçağını bilediği, ne şu, ne bu birlik, dernek, ocak, ne Süleymancı, ne
Nurcu, ne İmam Hatipli vardır; sadece Müslüman vardır; Müslümanlık ve Müslüman!..
Esir
kampları halinde Müslümanları depo etmekte kullanılan hangar mânasiyle değil,
kâinata hâkim saray mânasiyle camii ve ruhu kurtarmak isteyenler, birleşiniz!..
Komünistler,
19. Asrın ortalarında yayınladıkları meşhur (Manifest)lerinde şöyle bağırıyorlardı:
“-
Dünya proleterleri birleşiniz!”
Biz
de 20. Asrın sonuna doğru şöyle haykırıyoruz:
“-
Müslüman Anadolu gençliği! Birleşiniz! Gerçek İslâmlığın bu sahada ruhu
kurtarıcı ve muvazeneyi kurucu hakikatini bütün insanlığa arzederek, her
haliyle yeni ve güzel örneği nefsinizde çizgileştiriniz, renklendiriniz,
maddeleştiriniz! Ve dünyaya haykırınız: “Ben İslâmın gerçeğindeyim; ve gerçek
İslâm bende!.. 20. Asır tufanında kurtulmak isteyen, Nuh’un yeni gemisine
buyursun!”
Evet,
ey yeni gençlik! Sana düşen, bu tayfun ve kasırga asrında Nuh’un yeni gemisini
kızağa koymaktır.
Hak
yardımcın olsun!..» [5]
Ülke ve
dünyanın içinde bulunduğu “Nuh Tufanı” şartlarında, tutunulacak fikir bu fikir,
sığınılacak gemi bu gemi: “Nuh’un yeni gemisi”, Büyük Doğu-İbda Sefinesi...
[1] Salih
Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İbda Yayınları, s. 120
[2] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İbda Yayınları, s. 140
[3] İsmet Özel, Üç Mesele, Şule Yayınları, s. 119
[4] Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı, İbda Yayınları, s. 21
[5] Necib Fazıl Kısakürek, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor, Büyük Doğu
Yayınları, 6. Basım, 1998, s. 110-111
Kaynak: Aylık Dergisi, Temmuz 2010