ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

BİLGEHAN EREN
Yazıları Paylaş
Maymunlar Müzesinden Fikrin Füzesine
Eklenme: 2011-02-01 | Okunma: 509

Maymunlar Müzesinden

Fikrin Füzesine

 

Bilgehan Eren

 

 

“Mesut cürüm” işlenir, maymunlar müzesinde;

Akıncılar yürüsün, ol fikrin füzesinde!

 

 

Şöyle bir sualle başlayalım: “Büyük devlet olmak” son teknolojiye sahib olmakla; topla, tankla, uçakla, füze kalkanıyla; yahut sadece geniş bir ekonomik güçle olabilecek bir şey midir? Bir bakıma bu suale “evet” diye cevap verebilsek de, yani “büyük devlet” olmanın (günümüz için) gerek şartları bunlar olsa da, bunlardan önce olmazsa olmaz bir şey vardır ki, o da büyük bir fikre sahip olmaktır. Binaenaleyh, ister en ulvisinden, isterse de en süflisinden olsun, fikirsiz zikir mümkün olmadığına göre, -hatta insan açlık hissini fikretmese karnını bile doyuramayacağına göre-, fikirsiz devlet mümkün değildir. “Doğru düşünce olmadan nasıl ki doğru düşünce faaliyeti olamıyor” ise, büyük bir fikre hâkim olmadan da büyük bir devlet olunabilmesi ihtimal dışıdır. Önce büyük bir fikir, sonra ise bu büyük fikrin teşkilatlandırılması, bünyeleştirilmesi, müesseseleştirilmesi…

 

Viyana bozgunundan beri çekile çekile Anadolu kıtasına hapsolmuşluğumuzu, aslında sadece topraklarımızın azalması şeklinde değil de, Müslüman Anadolu’nun Söğüt’ten zuhur etmiş büyük fikri olan “Nizam-ı Âlem” davasının, kaba softa ve ham yobaz elinde çürütülmesi sonucu, onun bünyeleştirilmesinde bir gerileme ve bozulma şeklinde ele almak sanırız isabetli bir tesbit olacaktır. Fikrini kaybeden aşkını, aşkını kaybeden vecdini, vecdini kaybeden fetih ruhunu, o ruhu kaybeden de sadece toprağını değil, şerefi dâhil her şeyini kaybeder. Zaten “askerî stratejiler arasında en rağbet edilmesi gereken yöntem, ‘hiçbir sıcak çatışmaya girmeden belirlenmiş hedeflere ulaşma’ yöntemidir.” [1] İşte bu, ister kültür emperyalizmi yoluyla olsun, isterse de başka bir araçla, neticede teşkilatlanmış büyük bir fikrin tezahürüdür. Bu çerçevede, ABD’nin -hiç savaşmadan- dünya üzerinde isteği doğrultusunda başka ülkelerde üsler kurmasını, yahut “dolar”ın değeriyle oynayıp, tüm dünyanın ekonomik dengesini sarsabilmesini günümüz için bir misal sayabiliriz.

 

Hani şimdilerde “nerde o Çanakkale ruhu?!” yahut “gençlerde ruh yok!” serzenişleri var ya, aslında burada üzerinde durulması gereken asıl mevzu şudur: “Nerede gençlikteki fikir?!.. Şimdiki gençliğin bir fikri var mı, varsa nedir o fikir? Sadece yemek-içmek, gününü gün etmek, ‘hedonizm-hazcılık’ mıdır büyük fikri?!.. Peki gençleri yetiştirmekle görevli devletin büyük bir fikri var mı?!..” Evet, yetiştiricilerin fikren yetkin olup olmadığı bir tarafa, yetiştiricilerin yetiştirilmeye muhtaç olduğu çok açık. Hâl böyle olunca, yetiştiriciler yetiştiremeyince, yatıştırma misyonunu üstlenir. Çünkü ellerinden başka bir şey gelmez. Türlü dünyevî oyuncaklarla, teknolojik hokkabazlıklarla, popüler kültürle, âdeta bir hastalığın semptomlarını baskılar gibi yatıştırırlar ama asla kesin tedavi edemezler. Halk (ve gençlik de) böyle bir durumda, fikrin kurtarıcı acısındansa, uyuşukluğun gaflet tadını yeğ tutar.

 

Ezcümle, büyük fikir olmadığında büyük ruh da olmuyor, olması gereken oluşlarda! “Eşya ve hâdiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayal ve plân” [2]  olan ‘ideal’ olmayınca da, bırakın cenk meydanında kılıç sallamayı, insan buğz bile edemez hâle geliyor. İşte şimdi tam bu noktada yeri gelmişken, büyük fikrin remz şahsiyeti Üstad Necip Fazıl’a gönül kulağımızı bir verelim:

 

• Genç adam, düşün! Evvelâ, insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün!

• Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün!

• Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer.

• Seni karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını
körletmekle işe girişti. Bunu düşün!
 [3]

 

Bütün hayatı boyunca “İslâm’a muhatab anlayışı örgüleştirmeye çalışan” Üstad, genç adama büyük fikri aşılama tecrübesine girişmiş, onun maya tutması için kaleminden kanına kadar her şeyini ortaya koymuştur. Yine Üstad, tüm hayatı boyunca, fikir ve fikir adamı -münevver- kıtlığından dem vurmuştur: “Yüz yıldır derin bir kıtlık çekmekteyiz! Ne altun, ne petrol, ne fabrika, ne tezgâh, ne maden, ne buğday kıtlığı… Kısaca ve sadece münevver kıtlığı; gerçek münevver kıtlığı…” [4] Ve aynı Üstad’dır ki; “Yarım aydınlar vardı, eskiden, seyrek seyrek; / Şimdi çil yavruları, her çeyrekte bir çeyrek…” [5] diye haykırmıştır.

 

Bunun hemen bitişiğinde ise bâtın kahramanlarından iki temel ölçüyü hatırlayalım:

 

Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretleri şöyle buyuruyor; “Dava teveccüh ve murakabe değildir. Dava, bütün işleri bir gayeye bağlayıp her şeyde hâs ve hususî bir anlayış sahibi olmaktadır.” [6]

 

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri ise; “Meclislerin en şereflisi ve en yükseği, tevhid meydanında fikirle yer almaktır.” [7] diye buyurur.

 

Netice itibarıyla fertlerin demetinden müteşekkil toplum, “ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi” [8] olan bir ‘ideolocya’ya nisbet içinde olmadığında, en büyük insanî aksiyonu temsil eden devlet de fikirsiz; dolayısıyla ister iktisadî olsun, isterse de siyasî, tüm dış ve iç meseleler karşısında derinden bir âcziyet bildirir ki, bu da o topluma bir bumerang gibi her sahada eziyet olarak geri döner.

 

HANGİ FİKRİN KALKANI?

 

İmdi son haftalarda yaşanan füze kalkanı meselesini işte tam da bu açıdan ele almak lazım. Bu füze kalkanı, hangi fikre kalkan olacak, hangi fikri savunacak, yahut hangi fikri savuşturacak?! Anadolu toprağı neyin ve kimin kalkanı olacak?!...

 

Şimdi biraz geriye gidip hafızalarımızı tazeleyelim. Malum, hafıza-i beşer nisyan ile maluldür! Irak’a demokrasi ve özgürlük götürdüğünü söyleyen ABD, aradan geçen kanlı zulüm yıllarından sonra Nobelli Başkanı Obama’nın ağzından bir açıklama yaptı. 1 Eylül 2010 tarihinde ajanslara düşen haberde Obama şöyle diyordu: “Genç erkek ve kadınları olağanüstü fedakârlıkta bulunmak üzere Irak’a gönderdik, engin kaynaklarımızı ülkemizde bütçe sıkıntısı yaşanan bir dönemde yurtdışında harcadık, sorumluluklarımızı yerine getirdik. Şimdi sayfayı çevirme zamanı.” Evet, Nobelli Obama’nın çevirdiği o sayfanın altında kalanları bir hatırlayacak olursak; “Irak’ta işgalin başladığı 2003 yılından bu yana meydana gelen saldırılarda 5 milyon çocuk yetim, 1 milyon kadın da dul kaldı. İşgal sebebiyle 2 milyon Iraklı hayatını kaybetti. Irak’ta savaşın başlangıcından bugüne ölenlerin % 75’ini siviller oluşturdu. 10 bin kişiye 6 doktorun düştüğü Irak’ta canlı doğan her bin çocuktan, 107’si doktor ve hastane sayısının yetersizliği sebebiyle ölüyor.” (14 Temmuz 2010 - Cihan Haber Ajansı) Evet ABD’nin özgürleştirmesinin bedeli, esaretin bedelinden bile kat kat ağır. İngiliz ve Kanadalı askerlerin Afganistan’da uyuşturucu ticareti yapmalarından tutun da, bu özgürleştirme (!) masalıyla ilgili verilebilecek o kadar çok örnek var ki, yazımızı da bu örneklere boğmak istemiyoruz. George Orwell “Hayvanlar Çiftliği”nde domuzların hâkimiyet sahibi olduklarında, adaletin başına neler geldiğini göstermişti. Neticede domuzlar birbirine benzediği gibi, yedikleri de, yaptıkları da birbirlerine benziyor. Bizim bu noktada anlayamadığımız ve altını çizmek istediğimiz husus ise, aslan diye bildiklerimizin, köpeklerle aynı safta yer alması. Öyle ya:

“Muni zalimin dünyada erbab-ı denaattir;

Köpektir zevk alan sayyad-ı bîinsafa hizmetten!”

(Dünyada zalimin yardımcısı alçaklardır / İnsafsız avcıya hizmetten zevk alan köpektir)

 

DOMUZDAN POST OLMAZ!

 

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür!” demiştik. Şimdi biraz daha geriye gidelim, 1962 yılına… Şu meşhur “Küba Füze Krizi”nde neler olduğunu özetle bir hatırlayalım.

 

Ekim 1962 yılında ortaya çıkan füze krizinin temeli aslında 1959 yılında Komünist Fidel Castro’nun Küba’da iktidara gelmesine dayanıyordu. 1960 yılında Castro, Rusya ile flörte başlamış, bunun neticesinde de ticarî anlaşmalar yapılmıştı. Küba, Rusya’ya şeker gönderecek, karşılığında da petrol, makine ve nakit yardım alacaktı. Bu durumu içine sindiremeyen ABD, Küba ile olan tüm ticaretini kesti. Castro ise karşı hamle yaparak, ülkesindeki tüm Amerikan şirketlerini millileştirdi. Bu sırada başarısız da olsa ABD’nin yaptığı “Domuzlar Körfezi” operasyonu Castro’yu oldukça tedirgin etmişti. Çareyi ise Rusya’dan ABD’ye karşı savunma silahları istemekte bulmuştu. Tabii ki bu teklif Rusya’nın işine geldi, zira bu Rusya için ABD’nin arka bahçesine yerleşme anlamı taşıyordu.

 

Tarih 14 Ekim 1962’yi gösterdiğinde bir Amerikan casus uçağı, Küba’da Ruslar tarafından inşa edilmekte olan nükleer bir füze üssünün fotoğrafını çekti. ABD şok içindeydi. Bu duruma müdahale etmez, Rusya füzeleri yerleştirirse, Küba’dan ABD’ye 10 gün içinde füze saldırısı yapılabilecekti. Kaldı ki füzelerin menzili New York’a kadar kolayca uzanabilirdi.

 

Türkiye’de kimsenin olan bitenden haberi olamasa da, Türkiye’nin binlerce kilometre uzağında olan bir kriz, Türkiye’yi pek de yakından ilgilendiriyordu. Dönemin ABD Başkanı Kennedy kurmaylarıyla toplanmış, Küba’ya yapılacak askerî bir müdahale sonucunda Rusya’nın da Türkiye’ye misilleme yapabileceği ihtimalini değerlendirmişti. Zira Amerika, Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından sonra imzalanan güvenlik anlaşmaları çerçevesinde 1960’ta Türkiye’ye nükleer başlıklı 15 Jüpiter füzesi yerleştirmişti. Ve daha da ilginci Türk kamuoyu, ülkelerinde onlarca füze olduğunu yıllar sonra öğrenecekti. ABD’nin aklına gelen ilk hamlelerden biri, Rusya’nın Küba’ya füze koymaması karşılığında, ABD’nin de Türkiye’deki füzelerini geri alma seçeneği oldu. Zaten Sovyet lider Kruşçev -bir nevi geri adım atarak-, ABD eğer Küba’yı işgal etmezse, füzelerini koymayacağını da açıklamıştı. Ama Kruşçev de burnunun dibinde Türkiye’deki füzelerden kurtulmak istiyordu. ABD ile Rusya arasında diplomasi sonuç vermeye başlamıştı. Zira ya dünya savaşı çıkacak ve her ikisi de zarar görecekti, yahut bir şekilde bir anlaşma zemini bulunacaktı. Neticede büyük gerginlik uzlaşmayla sonuçlandı.   

 

Türkiye ilk etapta ABD’nin kararına bozulup karşı çıksa da, füzelerden boşalan yerin F-104 ve F-100 savaş uçaklarının teslimatının hızlandırılacağının vaat edilmesiyle sesini pek de çıkaramadı. Ama asıl önemlisi ABD’nin Soğuk Savaş esnasında Türkiye’yi hangi konumda gördüğünün ortaya çıkması olmuştu. Kriz aynı zamanda Türkiye’ye iki süper güç arasında sıkışmış olduğunu göstermiş, hem coğrafî konumunun, hem de Amerika ile aynı blokta olmanın kendisi açısından bazen riskli olabileceğini ortaya koymuştu. Ayrıca, Amerika’nın kriz boyunca NATO müttefiklerini gelişmelerden haberdar etmemesi ve “one man show” ile yetinmesi, ABD tarafından NATO şemsiyesi ile Rusya’ya karşı korunduklarını sanan Batı Avrupa ülkeleri için de manidardı.

 

NATO’ya girebilmek adına, ABD’nin sempatisini kazanmaya çalışmak için 1950’de Kore’ye 5 bin Mehmetçiği gönderdiğimizi de tüm bunların yanında hatırlamakta fayda var.

 

ŞEYTANLA ZİFAFA GİRENİN,

HİÇBİR ŞEYİ BAKİR KALMAZ!

 

23 Kasım’da Kuzey Kore, Güney Kore’nin Yeonpyeong Adası’nı topçu ateşine tuttu ve Güney Kore de hemen buna cevap verdi. ABD hem bu durumdan, -çünkü Güney Kore ABD’nin uzak doğudaki en büyük müttefiki-, hem de İran’ın İsrail üzerindeki tehdidinden son derece rahatsız… Ayrıca binlerce yıllık bir devlet geleneği olan Çin’in, ekonomik ve askerî sahada gümbür gümbür gelişi de ABD’yi tedirgin etmekte.

 

Şimdi tarihin derinliklerinden okumaya çalıştığımız meseleyi dilerseniz bir de gelecek vizöründen bakalım. ABD’nin önde gelen stratejik ilişkiler uzmanlarından biri olan George Friedman’ı dinleyelim:

 

“Amerika Birleşik Devletleri bölgesel hegemonyalardan korkmaktadır. ABD yalnızca bölgesel rakipler değil küresel rakipler de istemez. ABD bir dönem sonra Türkiye’ye bu açıdan bakmaya başlayacaktır. 2020’li yıllarda ABD-Türkiye ilişkileri gitgide artan bir şekilde huzursuzluk yaratıcı bir boyuta dönüşecektir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye algılaması belirgin bir şekilde değişecektir. 2030’lu yıllarda ABD Türkiye’yi bölgesel çıkarları için bir tehdit olarak görecektir. Buna ek olarak, Türkiye’de ideolojik bir değişim olabilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından beri seküler bir yapı içinde olan Türkiye dine karşı daha esnek bir yaklaşım içinde olacaktır. Amerikan karşıtlığı sürecinde Türkiye İslam dünyasına biraz daha yakınlaşacaktır ve bir İslam süperdevleti oluşturma girişiminde olacaktır. Bu, bölgedeki Müslümanları Türkiye’nin genişlemesine karşı daha hoşgörü içinde olmaya itecektir. Sonuç olarak, Amerika Birleşik Devletleri potansiyel bir İslam devleti olarak gördükleri Türkiye’ye karşı tavır içinde olacaktır. Bu dönemden sonra ABD, Türkiye’nin gücüne karşı önlem politikaları yürütecektir.” [9]

 

Evet, Friedman’ın öngörüsü bu yönde. Şimdi geçmişte defalarca bizi aldatmış olan ABD ile NATO şemsiyesi altında, Lizbon kararları doğrultusunda işbirliği yapacağız. Füze kalkanı yerleştireceğiz. Bizim olmayan bir kalkanı, bizim toprağımıza ekeceğiz. ABD tüm tedirginlikleri yanında, Friedman’ın da vurguladığı gibi temelde bir tedirginliği daha var, o da Türkiye! ABD kimilerine füze göstererek, kimilerine de kalkan kurarak hâkimiyeti altında tutmaya çalışıyor. ABD’den göbek bağını koparmış ve “Büyük Fikri”ni kuşanmış bir Türkiye, Amerika için her zaman bir numaralı tehdittir. Amerika bunu görüyor ama maalesef biz göremiyoruz.

 

Son sözümüz, aynı zamanda ilk sözümüzdür:

 

Ya kuzgun leşe, ya devlet başa!

Ya ceddin gibi ol, ya köpekçe yaşa!

 

 

[1] Aydoğan Vatandaş, Korku Oyunu, 1. Basım, Karakutu Yayınları, İstanbul 2007, s 44

[2] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s 483

[3] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s 555

[4] Necib Fazıl, Rapor 10-13, 2. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s 232

[5] Necib Fazıl, Öfke ve Hiciv, 7. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2008, s 185

[6] Salih Mirzabeyoğlu, Kökler -Necib Fazıl’dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1996, s 104

[7] Necib Fazıl, Veliler Ordusundan 333 -Halkadan Pırıltılar-, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1996, s 37

[8] Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa -İntibâ ve İlhâm-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1989, s 94

[9] George Friedman, Gelecek 100 Yıl -21. Yüzyıl İçin Öngörüler-, 1. Basım, Pegasus Yayınları, İstanbul 2009, s. 198-199

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Aralık 2010

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir