Maymunlar Müzesinden
Fikrin Füzesine
Bilgehan Eren
“Mesut cürüm”
işlenir, maymunlar müzesinde;
Akıncılar yürüsün,
ol fikrin füzesinde!
Şöyle
bir sualle başlayalım: “Büyük devlet olmak” son teknolojiye sahib olmakla;
topla, tankla, uçakla, füze kalkanıyla; yahut sadece geniş bir ekonomik güçle
olabilecek bir şey midir? Bir bakıma bu suale “evet” diye cevap verebilsek de,
yani “büyük devlet” olmanın (günümüz için) gerek şartları bunlar olsa da,
bunlardan önce olmazsa olmaz bir şey vardır ki, o da büyük bir fikre sahip
olmaktır. Binaenaleyh, ister en ulvisinden, isterse de en süflisinden olsun,
fikirsiz zikir mümkün olmadığına göre, -hatta insan açlık hissini fikretmese
karnını bile doyuramayacağına göre-, fikirsiz devlet mümkün değildir. “Doğru
düşünce olmadan nasıl ki doğru düşünce faaliyeti olamıyor” ise, büyük bir fikre
hâkim olmadan da büyük bir devlet olunabilmesi ihtimal dışıdır. Önce büyük bir
fikir, sonra ise bu büyük fikrin teşkilatlandırılması, bünyeleştirilmesi,
müesseseleştirilmesi…
Viyana bozgunundan
beri çekile çekile Anadolu kıtasına hapsolmuşluğumuzu, aslında sadece
topraklarımızın azalması şeklinde değil de, Müslüman Anadolu’nun Söğüt’ten
zuhur etmiş büyük fikri olan “Nizam-ı Âlem” davasının, kaba softa ve ham yobaz
elinde çürütülmesi sonucu, onun bünyeleştirilmesinde bir gerileme ve bozulma
şeklinde ele almak sanırız isabetli bir tesbit olacaktır. Fikrini kaybeden
aşkını, aşkını kaybeden vecdini, vecdini kaybeden fetih ruhunu, o ruhu kaybeden
de sadece toprağını değil, şerefi dâhil her şeyini kaybeder. Zaten “askerî stratejiler arasında en rağbet
edilmesi gereken yöntem, ‘hiçbir sıcak çatışmaya girmeden belirlenmiş hedeflere
ulaşma’ yöntemidir.” [1] İşte bu, ister kültür emperyalizmi yoluyla olsun,
isterse de başka bir araçla, neticede teşkilatlanmış büyük bir fikrin tezahürüdür.
Bu çerçevede, ABD’nin -hiç savaşmadan- dünya üzerinde isteği doğrultusunda
başka ülkelerde üsler kurmasını, yahut “dolar”ın değeriyle oynayıp, tüm
dünyanın ekonomik dengesini sarsabilmesini günümüz için bir misal sayabiliriz.
Hani
şimdilerde “nerde o Çanakkale ruhu?!” yahut “gençlerde ruh yok!” serzenişleri
var ya, aslında burada üzerinde durulması gereken asıl mevzu şudur: “Nerede
gençlikteki fikir?!.. Şimdiki gençliğin bir fikri var mı, varsa nedir o fikir?
Sadece yemek-içmek, gününü gün etmek, ‘hedonizm-hazcılık’ mıdır büyük fikri?!..
Peki gençleri yetiştirmekle görevli devletin büyük bir fikri var mı?!..” Evet,
yetiştiricilerin fikren yetkin olup olmadığı bir tarafa, yetiştiricilerin
yetiştirilmeye muhtaç olduğu çok açık. Hâl böyle olunca, yetiştiriciler
yetiştiremeyince, yatıştırma misyonunu üstlenir. Çünkü ellerinden başka bir şey
gelmez. Türlü dünyevî oyuncaklarla, teknolojik hokkabazlıklarla, popüler
kültürle, âdeta bir hastalığın semptomlarını baskılar gibi yatıştırırlar ama asla
kesin tedavi edemezler. Halk (ve gençlik de) böyle bir durumda, fikrin
kurtarıcı acısındansa, uyuşukluğun gaflet tadını yeğ tutar.
Ezcümle,
büyük fikir olmadığında büyük ruh da olmuyor, olması gereken oluşlarda! “Eşya ve hâdiseler üzerinde kendi nakşını
görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayal ve plân” [2] olan
‘ideal’ olmayınca da, bırakın cenk meydanında kılıç sallamayı, insan buğz bile
edemez hâle geliyor. İşte şimdi tam bu noktada yeri gelmişken, büyük fikrin
remz şahsiyeti Üstad Necip Fazıl’a gönül
kulağımızı bir verelim:
• Genç
adam, düşün! Evvelâ, insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün!
• Senin
yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu
dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı
olduğunu düşün!
•
Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer.
• Seni
karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık
şiarını
körletmekle işe girişti. Bunu düşün! [3]
Bütün
hayatı boyunca “İslâm’a muhatab anlayışı örgüleştirmeye çalışan” Üstad, genç adama büyük fikri aşılama
tecrübesine girişmiş, onun maya tutması için kaleminden kanına kadar her şeyini
ortaya koymuştur. Yine Üstad, tüm
hayatı boyunca, fikir ve fikir adamı -münevver- kıtlığından dem vurmuştur: “Yüz yıldır derin bir kıtlık çekmekteyiz! Ne
altun, ne petrol, ne fabrika, ne tezgâh, ne maden, ne buğday kıtlığı… Kısaca ve
sadece münevver kıtlığı; gerçek münevver kıtlığı…” [4] Ve aynı Üstad’dır ki; “Yarım aydınlar vardı, eskiden, seyrek seyrek; / Şimdi çil yavruları,
her çeyrekte bir çeyrek…” [5] diye haykırmıştır.
Bunun
hemen bitişiğinde ise bâtın kahramanlarından iki temel ölçüyü hatırlayalım:
Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretleri şöyle buyuruyor; “Dava teveccüh ve murakabe değildir. Dava,
bütün işleri bir gayeye bağlayıp her şeyde hâs ve hususî bir anlayış sahibi
olmaktadır.” [6]
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri ise; “Meclislerin en şereflisi ve en yükseği,
tevhid meydanında fikirle yer almaktır.” [7] diye buyurur.
Netice
itibarıyla fertlerin demetinden müteşekkil toplum, “ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi”
[8] olan bir ‘ideolocya’ya nisbet içinde olmadığında, en büyük insanî
aksiyonu temsil eden devlet de fikirsiz; dolayısıyla ister iktisadî olsun,
isterse de siyasî, tüm dış ve iç meseleler karşısında derinden bir âcziyet
bildirir ki, bu da o topluma bir bumerang gibi her sahada eziyet olarak geri
döner.
HANGİ FİKRİN KALKANI?
İmdi son
haftalarda yaşanan füze kalkanı meselesini işte tam da bu açıdan ele almak
lazım. Bu füze kalkanı, hangi fikre kalkan olacak, hangi fikri savunacak, yahut
hangi fikri savuşturacak?! Anadolu toprağı neyin ve kimin kalkanı olacak?!...
Şimdi
biraz geriye gidip hafızalarımızı tazeleyelim. Malum, hafıza-i beşer nisyan ile
maluldür! Irak’a demokrasi ve özgürlük götürdüğünü söyleyen ABD, aradan geçen
kanlı zulüm yıllarından sonra Nobelli Başkanı Obama’nın ağzından bir açıklama yaptı. 1 Eylül 2010 tarihinde
ajanslara düşen haberde Obama şöyle
diyordu: “Genç erkek ve kadınları olağanüstü fedakârlıkta bulunmak üzere Irak’a
gönderdik, engin kaynaklarımızı ülkemizde bütçe sıkıntısı yaşanan bir dönemde
yurtdışında harcadık, sorumluluklarımızı yerine getirdik. Şimdi sayfayı çevirme
zamanı.” Evet, Nobelli Obama’nın
çevirdiği o sayfanın altında kalanları bir hatırlayacak olursak; “Irak’ta işgalin
başladığı 2003 yılından bu yana meydana gelen saldırılarda 5 milyon çocuk
yetim, 1 milyon kadın da dul kaldı. İşgal sebebiyle 2 milyon Iraklı hayatını
kaybetti. Irak’ta savaşın başlangıcından bugüne ölenlerin % 75’ini siviller
oluşturdu. 10 bin kişiye 6 doktorun düştüğü Irak’ta canlı doğan her bin
çocuktan, 107’si doktor ve hastane sayısının yetersizliği sebebiyle ölüyor.” (14
Temmuz 2010 - Cihan Haber Ajansı) Evet ABD’nin özgürleştirmesinin bedeli,
esaretin bedelinden bile kat kat ağır. İngiliz ve Kanadalı askerlerin
Afganistan’da uyuşturucu ticareti yapmalarından tutun da, bu özgürleştirme (!)
masalıyla ilgili verilebilecek o kadar çok örnek var ki, yazımızı da bu
örneklere boğmak istemiyoruz. George
Orwell “Hayvanlar Çiftliği”nde domuzların hâkimiyet sahibi olduklarında,
adaletin başına neler geldiğini göstermişti. Neticede domuzlar birbirine
benzediği gibi, yedikleri de, yaptıkları da birbirlerine benziyor. Bizim bu
noktada anlayamadığımız ve altını çizmek istediğimiz husus ise, aslan diye
bildiklerimizin, köpeklerle aynı safta yer alması. Öyle ya:
“Muni zalimin dünyada erbab-ı
denaattir;
Köpektir zevk alan sayyad-ı
bîinsafa hizmetten!”
(Dünyada
zalimin yardımcısı alçaklardır / İnsafsız avcıya hizmetten zevk alan köpektir)
DOMUZDAN POST OLMAZ!
“Hafıza-i
beşer nisyan ile maluldür!” demiştik. Şimdi biraz daha geriye gidelim, 1962
yılına… Şu meşhur “Küba Füze Krizi”nde neler olduğunu özetle bir hatırlayalım.
Ekim
1962 yılında ortaya çıkan füze krizinin temeli aslında 1959 yılında Komünist Fidel Castro’nun Küba’da iktidara
gelmesine dayanıyordu. 1960 yılında Castro,
Rusya ile flörte başlamış, bunun neticesinde de ticarî anlaşmalar yapılmıştı.
Küba, Rusya’ya şeker gönderecek, karşılığında da petrol, makine ve nakit yardım
alacaktı. Bu durumu içine sindiremeyen ABD, Küba ile olan tüm ticaretini kesti.
Castro ise karşı hamle yaparak,
ülkesindeki tüm Amerikan şirketlerini millileştirdi. Bu sırada başarısız da olsa
ABD’nin yaptığı “Domuzlar Körfezi” operasyonu Castro’yu oldukça tedirgin etmişti. Çareyi ise Rusya’dan ABD’ye
karşı savunma silahları istemekte bulmuştu. Tabii ki bu teklif Rusya’nın işine
geldi, zira bu Rusya için ABD’nin arka bahçesine yerleşme anlamı taşıyordu.
Tarih 14
Ekim 1962’yi gösterdiğinde bir Amerikan casus uçağı, Küba’da Ruslar tarafından
inşa edilmekte olan nükleer bir füze üssünün fotoğrafını çekti. ABD şok
içindeydi. Bu duruma müdahale etmez, Rusya füzeleri yerleştirirse, Küba’dan
ABD’ye 10 gün içinde füze saldırısı yapılabilecekti. Kaldı ki füzelerin menzili
New York’a kadar kolayca uzanabilirdi.
Türkiye’de
kimsenin olan bitenden haberi olamasa da, Türkiye’nin binlerce kilometre
uzağında olan bir kriz, Türkiye’yi pek de yakından ilgilendiriyordu. Dönemin ABD
Başkanı Kennedy kurmaylarıyla
toplanmış, Küba’ya yapılacak askerî bir müdahale sonucunda Rusya’nın da
Türkiye’ye misilleme yapabileceği ihtimalini değerlendirmişti. Zira Amerika,
Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından sonra imzalanan güvenlik anlaşmaları
çerçevesinde 1960’ta Türkiye’ye nükleer başlıklı 15 Jüpiter füzesi
yerleştirmişti. Ve daha da ilginci Türk kamuoyu, ülkelerinde onlarca füze
olduğunu yıllar sonra öğrenecekti. ABD’nin aklına gelen ilk hamlelerden biri,
Rusya’nın Küba’ya füze koymaması karşılığında, ABD’nin de Türkiye’deki
füzelerini geri alma seçeneği oldu. Zaten Sovyet lider Kruşçev -bir nevi geri adım atarak-, ABD eğer Küba’yı işgal
etmezse, füzelerini koymayacağını da açıklamıştı. Ama Kruşçev de burnunun dibinde Türkiye’deki füzelerden kurtulmak
istiyordu. ABD ile Rusya arasında diplomasi sonuç vermeye başlamıştı. Zira ya
dünya savaşı çıkacak ve her ikisi de zarar görecekti, yahut bir şekilde bir anlaşma
zemini bulunacaktı. Neticede büyük gerginlik uzlaşmayla sonuçlandı.
Türkiye ilk
etapta ABD’nin kararına bozulup karşı çıksa da, füzelerden boşalan yerin F-104
ve F-100 savaş uçaklarının teslimatının hızlandırılacağının vaat edilmesiyle
sesini pek de çıkaramadı. Ama asıl önemlisi ABD’nin Soğuk Savaş esnasında
Türkiye’yi hangi konumda gördüğünün ortaya çıkması olmuştu. Kriz aynı zamanda
Türkiye’ye iki süper güç arasında sıkışmış olduğunu göstermiş, hem coğrafî
konumunun, hem de Amerika ile aynı blokta olmanın kendisi açısından bazen
riskli olabileceğini ortaya koymuştu. Ayrıca, Amerika’nın kriz boyunca NATO
müttefiklerini gelişmelerden haberdar etmemesi ve “one man show” ile yetinmesi,
ABD tarafından NATO şemsiyesi ile Rusya’ya karşı korunduklarını sanan Batı
Avrupa ülkeleri için de manidardı.
NATO’ya
girebilmek adına, ABD’nin sempatisini kazanmaya çalışmak için 1950’de Kore’ye 5
bin Mehmetçiği gönderdiğimizi de tüm bunların yanında hatırlamakta fayda var.
ŞEYTANLA ZİFAFA GİRENİN,
HİÇBİR ŞEYİ BAKİR KALMAZ!
23
Kasım’da Kuzey Kore, Güney Kore’nin Yeonpyeong Adası’nı topçu ateşine tuttu ve
Güney Kore de hemen buna cevap verdi. ABD hem bu durumdan, -çünkü Güney Kore
ABD’nin uzak doğudaki en büyük müttefiki-, hem de İran’ın İsrail üzerindeki
tehdidinden son derece rahatsız… Ayrıca binlerce yıllık bir devlet geleneği
olan Çin’in, ekonomik ve askerî sahada gümbür gümbür gelişi de ABD’yi tedirgin
etmekte.
Şimdi
tarihin derinliklerinden okumaya çalıştığımız meseleyi dilerseniz bir de
gelecek vizöründen bakalım. ABD’nin önde gelen stratejik ilişkiler
uzmanlarından biri olan George Friedman’ı
dinleyelim:
“Amerika Birleşik Devletleri
bölgesel hegemonyalardan korkmaktadır. ABD yalnızca bölgesel rakipler değil
küresel rakipler de istemez. ABD bir dönem sonra Türkiye’ye bu açıdan bakmaya
başlayacaktır. 2020’li yıllarda ABD-Türkiye ilişkileri gitgide artan bir
şekilde huzursuzluk yaratıcı bir boyuta dönüşecektir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin
Türkiye algılaması belirgin bir şekilde değişecektir. 2030’lu yıllarda ABD
Türkiye’yi bölgesel çıkarları için bir tehdit olarak görecektir. Buna ek
olarak, Türkiye’de ideolojik bir değişim olabilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun
yıkılmasından beri seküler bir yapı içinde olan Türkiye dine karşı daha esnek
bir yaklaşım içinde olacaktır. Amerikan karşıtlığı sürecinde Türkiye İslam
dünyasına biraz daha yakınlaşacaktır ve bir İslam süperdevleti oluşturma
girişiminde olacaktır. Bu, bölgedeki Müslümanları Türkiye’nin genişlemesine
karşı daha hoşgörü içinde olmaya itecektir. Sonuç olarak, Amerika Birleşik
Devletleri potansiyel bir İslam devleti olarak gördükleri Türkiye’ye karşı
tavır içinde olacaktır. Bu dönemden sonra ABD, Türkiye’nin gücüne karşı önlem
politikaları yürütecektir.” [9]
Evet, Friedman’ın öngörüsü bu yönde. Şimdi
geçmişte defalarca bizi aldatmış olan ABD ile NATO şemsiyesi altında, Lizbon
kararları doğrultusunda işbirliği yapacağız. Füze kalkanı yerleştireceğiz.
Bizim olmayan bir kalkanı, bizim toprağımıza ekeceğiz. ABD tüm tedirginlikleri
yanında, Friedman’ın da vurguladığı
gibi temelde bir tedirginliği daha var, o da Türkiye! ABD kimilerine füze
göstererek, kimilerine de kalkan kurarak hâkimiyeti altında tutmaya çalışıyor.
ABD’den göbek bağını koparmış ve “Büyük Fikri”ni kuşanmış bir Türkiye, Amerika
için her zaman bir numaralı tehdittir. Amerika bunu görüyor ama maalesef biz
göremiyoruz.
Son sözümüz,
aynı zamanda ilk sözümüzdür:
Ya kuzgun leşe, ya devlet başa!
Ya ceddin gibi ol, ya köpekçe
yaşa!
[1]
Aydoğan Vatandaş, Korku Oyunu, 1.
Basım, Karakutu Yayınları, İstanbul 2007, s 44
[2] Necib
Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 9. Basım,
Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s 483
[3] Necib
Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 9. Basım,
Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s 555
[4]
Necib Fazıl, Rapor 10-13, 2. Basım,
Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s 232
[5]
Necib Fazıl, Öfke ve Hiciv, 7.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2008, s 185
[6]
Salih Mirzabeyoğlu, Kökler -Necib
Fazıl’dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye-, 2. Basım, İBDA Yayınları,
İstanbul 1996, s 104
[7]
Necib Fazıl, Veliler Ordusundan 333
-Halkadan Pırıltılar-, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1996, s 37
[8]
Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la
Başbaşa -İntibâ ve İlhâm-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1989, s 94
[9]
George Friedman, Gelecek 100 Yıl -21.
Yüzyıl İçin Öngörüler-, 1. Basım, Pegasus Yayınları, İstanbul 2009, s.
198-199
Kaynak: Aylık Dergisi, Aralık 2010