Kafa Konforumuzu Bozan
Adam:
SALİH MİRZABEYOĞLU
Bilgehan Eren
Asrın
vicdanı meyyit, darağacında fikir;
Kenan
ilinde Yusuf, kuyuda Mütefekkir!
Yaşadığı
devrin fikir kahramanı olan adam, aynı zamanda o devrin konforunu da bozan
adamdır. Eski Yunan’da “Platon Akademisi”nin
üzerinde şöyle bir levha asılıymış: “Geometri bilmeyen hiç kimse bu kapıdan
içeri giremez.” Evet tıpkı bunun gibi, hak ve hakikat adına asrının konforunu
bozmayan adam da, kahramanlık dairesinin eşiğine tek bir adım bile atamaz. Zira
hakiki mütefekkir, rahatı kaçırmak için vardır; rahata konmak yahud rahata
buyur etmek için değil. Âşikârdır ki, rahata konmayan adam da, rahatına düşkün
olanlara ziyadesiyle rahatsızlık verir.
Sokrates!..
- ‹‹Talebesi Eflâtun’un tâbiriyle, boğa bakışlı,
gözlerini diktiği yeri kezzap gibi oyan, çıkık geniş alınlı, süt beyaz sakallı
bu yetmişlik ihtiyar, birçoklarınca Atina’nın başına belâdır. Onlara belâ gibi
göründüğünü kendisi de bilir. Atina’nın bu dış oluş ve görünüşü içinde rahatını
bulmuş olanların karşısına, en umulmadık anlarda ve yerlerde çıkıverir; asâsını
yollarına bir engel gibi diker, geçip gitmelerini önler ve sorar:
- Söyle bakalım, ne düşünüyorsun?
- Neye dair düşünmeliymişim ki?..
- Kendine dair…
- Kendime dair mi? İnsan kendisini bilmez mi?
- İnsanın en bilmediği, kendisi… Kendi kendini
bil!
- Ya öbür bildiklerim?
- Bilmeyi bilmeden, onun nereden ve nasıl
geldiğini bilmeden, bilmek olur mu?
Hesaba
çekilen adam, suratı ve beyni bumburuşuk, kendisini bu garip ihtiyardan
kurtarıp, kaçarcasına uzaklaşır.›› [1]
“Yaşanmaya
değer hayatı” arayan, insanlara fazileti ve iyiliği öğütleyen Sokrates, Yunan gençlerini yoldan
çıkarma ve Atina tanrılarını kabul etmeme ithamıyla mahkeme karşısındadır.
Meşhur savunmasından iki paragraf aktaralım:
- ‹‹Belki bana denecek ki, “Sokrates ağzını
tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek yaşayamaz
mısın?”… Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmanın
Tanrı’ya karşı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı
söylersem, ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; fazileti, üzerinde hem
kendimi hem başkalarını tecrübe ettiğim daha birçok meseleleri hergün münakaşa
etmenin insan için en büyük iyilik olduğunu, imtihansız bir hayatın yaşanmaya
değer bir hayat olmadığını söylersem bana yine inanmayacaksınız.›› [2]
- ‹‹Müdafaa vardır ki, tenezzül edilen şartlar
bakımından, kurtulmak içindir. Yine müdafaa vardır ki, hakikatten başka hiçbir
şeye boyun eğmemek bakımından, ölmek için… Nasıl ki, insan, cenklerde, er
meydanından kaçarak da hayatını kurtarabilir. Fakat üstün insan bu hale düşmez.
Benim de müdafaam şimdi bu ölçüye göre olacak ve hayatımı kurtarmaktan ziyade
feda etmeye yarayacak… Ben, o türlü kurtulmaktansa bu türlü ölmeyi tercih
ederim!›› [3]
‹‹Tetkik ve tahkik edilmeksizin geçen bir
hayata asla varlık denilemez.›› [4]
şiarını canı pahasına savunan, tefekkür âbidesi bu ihtiyar, baldıran zehri
içirtilerek öldürülür. Yeri gelmişken şu inceliğe de dikkat: ‘Şiar’, ‘şuur’ ve
‘şair’in Arabça aynı kökten gelmeleri yanında, Yunancada ‘şair’ ve ‘deha’nın
aynı kökten olmalarını hatırlamakta da fayda var. Ve, Büyük Doğu’nun “Şair
zamanının nabzını tutan, cemiyetin geliş gidiş yönlerini kestiren, çağının
mesulü ve şahidi ulvî şahsiyettir.” meâlindeki ölçüsünü.
Sokrates Atina tanrılarının konforunu bozdu;
Galileo Roma’da “Dünya dönüyor!”
dediğinde papalığın konforunu bozdu; “Kur’an mahlûk değildir!” hükmü
yüzünden 28 ay zindan hayatı süren İmam
Ahmed bin Hanbel devrin halifesinin konforunu bozdu; Dostoyevski Çarlık rejiminin konforunu bozdu. Üstad Necib Fazıl, zamanın Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e “Allah’a itaat etmeyene, itaat edilmez!”
deyip fikir sahnesine adımını attığı ilk günden son gününe kadar, bütün sahte
oluş ve kahramanları ifşâ ederek ve hadiselerin “nasıl”larını da göstererek tüm
rahatları bozmuştu.
Ezcümle,
tarih boyunca o soydan yahud bu soydan gelen tüm fikir ve aksiyon kahramanları,
âşikârdır ki, asrının rahatını kaçırmış adamlardır. Ve böyle bir durumda da tüm
dünya âdeta üzerlerine gelmiştir. Zira, J.
Swift’in ifadesiyle; “Dünyaya gerçek bir dâhi geldiğinde onu şu
işaretten tanıyabilirsiniz. Tüm ahmaklar ona karşı birleşir.” Yahud Einstein’dan iktibas edersek; “Yüksek
ruhlar her zaman sıradan akılların şiddetli muhalefetiyle karşılaşır.”
Ve
bugün, -asitle bazı ayıran “litmus paper” hakikatince- kafa yormaya değil kafa
çekmeye alışmış sözde aydınından, “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş marka
müslümanı”na; liboş demokratından, nonoş hürriyetçisine; şen sıpa sürüsünün
kumandası altında olup da dâvâ sahibi olduğunu sanan omurgasızlara kadar, tüm sahte
ve kahpeleri ayıklayan, hepsinin rahatını bozan Mütefekkir Mirzabeyoğlu!.. Salih
Mirzabeyoğlu asrın konforunu bozan adamdır. Bundan dolayı da, adam olmanın
sadece iki ayak üzerinde durmak olduğunu zannedenler, onun yaşadıkları
karşısında “kuzuların sessizliği”ni oynamaktadır.
Ahmed Hamdi Tanpınar, Huzur romanının Babıâli
çevresinden ilgi görmemesinden yakınırken, “sükût suikasti”ne maruz
bırakıldığını söyler. Bugün dost derdinden çok, post derdiyle kıvrananların tam
da Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na
uyguladıkları şeydir bu; onu ademe mahkûm etmeye çalışmak. Ünlü sanat adamı Bernard Shaw bu cinayeti şöyle dile
getirir; “İşleyebileceğiniz en büyük günah, başkasından nefret etmek değil,
ona kayıtsız kalmaktır. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil, kayıtsızlıktır.”
Burada
açıktır ki, kayıtsız kalınmaya çalışılan sırf Mütefekkir Mirzabeyoğlu değil, onun fikri, kitablık çapta
külliyatıdır. Tıpkı asırlar öncesinden Sokrates
gibi “zamanı aşmaya çalışma ve yaşanmaya değer hayatı bulma” teklifidir.
Tabiî bu noktada unutulmaması gereken bir hakikat, gözünü yummakla güneşin
kararmayacağıdır. Sokrates’e de
çağının adamları gözlerini yummuşlardı, lâkin yaklaşık 2500 yıldır Sokrates güneş gibi parlarken, gözünü
yuman budalaların bugün esamisi bile okunmuyor. Üstad’ın “Çile”sini, 23 Nisan çocukları gibi, zamanı gelince açılıp
okunacak şiir kitablarından bir kitab gibi belleyenler, ne hikmetse bu kelimeyi
(çileyi) şahsî lûgatlerinden çıkarmışlardır. Üstad haykırıyordu ya: ‹‹Lâfımın
dostusunuz, çilemin yabancısı, / Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?››
[5] Evet, bu söz onlar için
zengin kafiye barındıran, hece ölçüsüyle yazılmış bir mısradır sadece. Ruhsuzun
ruhunda hiçbir şey uyandırmaz. Uyanır gibi olanlar da, sisteme yanaşık düzende yamanma
gayretlerinden ötürü, kafa konforlarını bozmaya pek yanaşmaz.
Bilhassa,
şucusu-bucusu hepsi içinde olmak üzere, Allah’ın huzurunda saf tutanların,
hadiselere artık “pozisyonel” değil “ilke seviyesinde” bakmaları, esen rüzgâra
göre rota belirlememeleri, ifrat boyutunda realist olacaklarına bir parça
idealist olabilmeleri, güç yerine ahlâkı önemsemeleri, süflî zaferler yerine de
ulvî seferler peşinde koşmaları gerekmektedir.
Herkesin
yaptığının şerefi de, şerefsizliği de kendisine aittir. Ancak bu noktada, bir
şeyi önemle hatırlatmak istiyoruz:
Hicrî
birinci asır. Tâbilerin büyüklerinden Hasan Basrî Hazretleri, bir gün
sevdikleriyle sohbet ederken, ona şöyle derler:
‹‹ - Siz, zamanımızda, Allah Resûlünün
Sahabîlerine eşsiniz.
Cevap verdi:
- Hasan Basrî, nasıl Allah
Resûlünün Sahabîlerine eş olabilir ki, siz bu halinizle onları görmüş
olsaydınız, deli derdiniz; onlar da sizi görselerdi, bunlar Müslüman değil,
derlerdi.›› [6]
Ve hemen
ilave edelim, bâtın kahramanlarından birinin sözüdür; ‹‹Bu ümmetin öyle bir zamanı gelecek ki, münafıka dayanmadan mümine geçim
mümkün olmayacaktır!›› [7]
Sözü,
“söz meydanını, er meydanı” bilen Mütefekkir
Mirzabeyoğlu’yla bağlayalım:
‹‹En yüksek umutlarını yitirmiş
kişiler tanıdım ben
gerçi her zaman küçüktüler
bülbül niyetine öten karga
ve sonradan bütün yüksek umutlara
iftira ettiler onlar!
O gün bugündür hayasızca
yaşadılar geçici zevkler içinde
-“biz gerçekçi olduk gerçek
böyle!”
gündelik ömürlerinden öte
hemen hiçbir gaye edinmediler!
Bir zaman kahraman olmayı
kurarlardı
şehvet düşkünleridir şimdi
dert ve dehşettir kahraman
onlarca!
Fakat sen sevgim ve ümidim başı
için yalvarırım
gönlündeki kahramanı bir kenara
atma
kutsal tut en yüksek ümidini
ve Allah için kötüye nefretini!›› [8]
O erlere
selâm olsun!
DİPNOTLAR
[1] Necib
Fazıl, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar,
5. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1998, s. 6.
[2]
Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler I -Düşünce Tarihine Bakış-, 1. Basım, İBDA
Yayınları, İstanbul 1998, s. 311.
[3] Necib Fazıl, Çerçeve IV, 1.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1996, s. 296.
[4] Necib
Fazıl, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar,
5. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1998, s. 23.
[5] Necib Fazıl, Çile, 32.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 433.
[6]
Necib Fazıl, Veliler Ordusundan 333
-Halkadan Pırıltılar-, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1996, s. 56.
[7]
Salih Mirzabeyoğlu, Kökler -Necib
Fazıl’dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye-, 2. Basım, İBDA Yayınları,
İstanbul 1996, s. 204-205.
[8]
Salih Mirzabeyoğlu, Münşeat -Önsöz ● Bayramlık-,
2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2004, s. 151.
Kaynak: Aylık Dergisi, Ocak 2011