BORSA
Global Firavunların
Çıfıt Çarşısı
Bilgehan Eren
Sinemanın
özü bir hikâye anlatmak üzerine kuruludur ki, bu kurgu en başta senaryo
üzerinde gerçekleştirilir. Sinema, âdeta görüntülü ve gürültülü bir roman
gibidir. Aralarındaki en büyük farklardan biri ise, roman okuyucusunun, sinema
izleyicisine göre daha müessir olmasıdır. Zira okuyucu, okuduklarını zihninde
canlandırırken, izleyiciye ise bu beyazperdede hazır sunulur. Okuyucu istediği
zaman, okuduğu kitabın yanına notlar düşebilir, kitabı kapatıp yeni bir fikrin
okyanusunda gezebilir. Sinemada bu oldukça zordur. Siz daha yeni bir fikre
konsantre olmadan, filmin akışı devam eder ve genellikle sizi kendi fikir
sahilinde hapsetmeye çalışır. Zaten daha ziyade seyirlik bir durum olan
sinemaya bu açıdan baktığımızda da, izleyicinin okuyucuya göre daha az zihnî
çaba gerektiren -daha tembel- bir tecrübeye giriştiği aşikârdır. Ama tüm bunlar
sinemanın, âdeta görüntülü ve gürültülü bir roman olması hakikatini
değiştirmez. Sinemanın romana göre belki sadece “sunumu” farklıdır. Peki roman
nedir? Roman, Üstad’ın ifadesiyle -mealen-
söylersek, “Fikirlerin
hadiseleştirilmesi, yahut hadiselerin fikirleştirilmesidir.” Muhtevâsı
ister siyasî, ister tarihî, ister askerî, isterse de iktisadî olsun, ezcümle,
her film, neticede bir fikrin takdimidir. Bir film, bir fikir demektir!..
Sinema
üzerine -istidadımızca- getirmeye çalıştığımız hükmümüzden sonra, imdi film
(fikir) kritiğimize geçebiliriz.
BORSA: PARA ASLA UYUMAZ
Yönetmen
Oliver Stone ve -geçtiğimiz günlerde
gırtlak kanseri olduğu açıklanan- aktör Michael
Douglas, 1987 yılında vizyona giren “Borsa” filminin devamı niteliğindeki
“Borsa: Para Asla Uyumaz” ile yeniden karşımızdalar. Sanırım bu kararı
almalarında, yani bir devam filmi çekmelerinde, 2008 ekonomik krizinin
etkilerinin atlatılamadığı bir dünya konjonktürünün önemi büyük. Yoksa neden 15
yahut 18 değil de, 23 yıl beklenmiş olsun?!.. Kendisi başlı başına kriz olan ve
krizlerden beslenen kapitalizm, yine her fırsatta “krizlerin fırsata çevrilmesi”
gerektiğini söyler. Evet, devam filmi de bir bakıma kendi pazar payı için işte
aynen bunu yapıyor; krizi kendince fırsata çeviriyor.
Kısaca
filmi özetlemek gerekirse, ilk filmde “insider trading” (*) yaptığı için hapsi
boylayan Gordon Gekko (Michael
Douglas), devam filminde hapisten yeni çıkmış eski bir borsacıdır. Bütün hayatı
altüst olmuştur. Ailesinden sadece kızı kalmış, onunla da münasebeti kopmuştur.
Kızı ise çaylak bir borsacı olan Jacob
(Shia La-Beouf) ile bir ilişki yaşamaktadır ve Gekko’yu babalıktan reddetmiştir.
Gekko, Wall Street’te geçirdiği yılların muhasebesini -güya- hapiste yapmış, çıktığında
ise tecrübelerini bir kitabta toplamıştır; ve Wall Street’in aşağılık yüzü üzerine,
büyük bir ilgiyle takib edilen konferanslar vermektedir. Kitabının ismi oldukça
ilginçtir: “Is greed good – Hırs iyi midir?” Hırsın legal olduğunu söyleyen
Gekko, lâkin bunun toplumu ve insanı büyük bir kaosa sürüklediğini vurgular.
Spekülasyonun her türlü kötülüğün anası olduğunu dile getirir. Ahlâkî tehlikeye
sürekli dikkat çeker. Ve piyasanın bir oyun olduğunu dile getirir. Jacob, Gekko
ile bir konferans sonrası irtibata geçer. Jacob’un amacı Gekko’nun kendisine
yardım etmesidir. Çünkü Jacob, hem patronu hem de akıl hocası olan adamı
intihar sonucu kaybetmiştir ve bu intiharın sebebi de çalıştığı yatırım
bankasının başka bir yatırım bankasınca batırılması, patronunun da bunu kendine
yediremeyip intihar etmesidir. Amacı eski patronunun intikamını almaktır. Gekko,
Jacob’a yardım edeceğini söyler, çünkü onun da Jacob’dan isteyeceği bir şey
vardır; tekrar kızıyla arasının düzelmesi. Kısaca film bu hikâye çerçevesinde
ilerler.
Bir film
aynı zamanda bir fikirdir demiştik. “Hadiseye yanaşan insan şuuru” hakikatince,
her izleyici kendine göre, filmlerden bir şeyler çıkarır. Kendine göre
çıkardığı şeyler de, şahsî şuur süzgeci ile ilgili olduğuna göre, bir filmin
bir dünya görüşüne nisbeti gibi, “çıkarımlar” da bir dünya görüşüne
nisbetledir. “Duygu, düşünce ve iradî faaliyetlerin” bütünü olan insanoğlunun,
tüm yapıp ettikleri bir ahlâk belirttiğine göre, aklı kullanmanın da bir ahlâk
işi olduğu açıktır. Yazının bundan sonraki bölümünde okuyacağınız “tedaî ve
düşünceler”in bu perspektiften değerlendirilmesini öncelikli olarak rica ediyoruz.
Ve hemen yeri gelmişken bir not; belli bir sayfa sınırı sebebince, “tedaî ve
düşüncüler”in hepsine yer veremeyeceğimizi ifade etmek isteriz.
FİLM VESİLESİYLE TEDAÎ VE
DÜŞÜNCELER
●
“Borsa: Para Asla Uyumaz” öncelikle isminden dolayı bize Üstad’ın “Para” isimli, ilk defa Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konmuş ve 1941-1942 kışında
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanmış olan eserini hatırlattı. Sonrasında ise,
filmde ihtikâr (vurgunculuk) yapmaya çalışan tüm karakterler de “Para”
oyunundaki adamı hatırlattı. Şöyle bir diyalog geçer oyunda:
“O – Bana bak!.. Bu yarım milyon,
bir sene sonra tam on milyon edebilir. Yüzde iki bin kâr...
Hususi Kâtibi – Ya umduğunuz gibi
çıkmazsa?
O – Yani, ya harp patlamazsa, öyle
mi? Seni hâlâ istediğim kıvama getiremedim. Hâlâ ezici sermayenin ne demek
olduğunu anlamaya niyetin yok. Sen bu parayla çakıltaşı toplasan, çakıltaşı
pahalılaşır. Sonra ustalıkla, sindire sindire satmayı bilirsen, nasıl olsa kâr
hazır. Amma işler umduğumuz gibi gider de harp patlarsa, kâr bire yirmi, yüzde
iki bin…” [1]
●
“Borsa: Para Asla Uyumaz” yine hem ismi, hem de muhtevâsı vesilesiyle yolumuzu Mütefekkir’in “Parakutâ’ - Para’nın
Romanı”na çıkardı. Ve ilk elde, Mütefekkir’in
“kulağıma küpe” dediği Üstad’ın şu
ikazına:
- “Ben iktisatçı değilim; ama
iktisat ilminden pay almak lâzım… İktisattan pay almamış olan, fikir adamı
olamaz!” [2]
Bu noktada, Şah-ı
Nakşibendî Hazretleri’nin, “Talib, mürşidin rıza nazarının hangi noktalar üzerinde olduğunu
anlamak ve ona göre amellerde bulunmak borcundadır!” ölçüsünü hatırlamakta fayda var. Bunun
hemen bitişiğinde ise şu hikmeti: “Vakit
olur ki, mürid murad olur!” [3] “Murad” ile “mürid”in aynı kökten gelmeleri bir
tarafa; Mütefekkir’in ilk
eserlerinden birinin “İktisad ve Ahlâk” olması!…
● İsim
üzerinden devam edelim. “Borsa: Para Asla Uyumaz” Burada aşikârdır ki, “su
uyur, düşman uyumaz” sözüne bir atıf yapılmak istenmiş. Bizdeki ilk tedaîsi Nizamülmülk oldu: “Paraya düşman gözüyle bak, halk sana dost gözüyle baksın!” Tabiî filmde
böyle bir bakış falan yok. Zaten filmde bir sistem eleştirisi değil, sistemi “etik”
kullanmayanlara yönelik bir eleştiri(!) var. Filmin isminde dikkat çekici
ikinci konu, mecazdan çok, gerçek bir anlam. Evet, para asla uyumaz!
Örneklendirmek gerekirse, normal bir işlem gününde, İstanbul’da borsa
açıldığında, Asya piyasaları yeni kapanmış olur. Siz burada İstanbul’da işlem
yaparken öğle saatleri gelmeden Avrupa’da borsalar açılır. İstanbul’da işlem
vaktinin kapanmasına doğru da ABD’deki işlemler başlar. Gece de ABD bu görevi
tekrar Asya’ya devreder. Dünya üzerinde 24 saat nasıl ezan okunuyorsa, paranın
da 24 saat bir hareketliliği vardır. Ve internetin bu kadar yaygınlaştığı bir
dünyada, insanlar bir tuşla milyon dolarları bir ülkeden bir ülkeye kolayca
transfer ederler. Kısacası, para asla uyumaz! Tıpkı şeytanın da kıyamete kadar
hiçbir zaman uyumayacağı ve insanı 24 saat hükmü altına almaya çalışması gibi...
● Yahudi
icadı olan borsanın, Çıfıt soyu tarafından “kurumsallaştırılarak” dünya üzerine
yayılması:
- “Âlemde para mefhumunu ve bu izafî kıymetin manevralarını yahudi kadar bilen
hiç bir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir yahudi olan (Karl
Marks) gibi kapitalizma düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden
şudur ki, o yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı ve kendi
nefsini intihara zorlayıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği
teşrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir yahudi olmuştur.
İktisadî ölçüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet
üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden
yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve
hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini
temsil eder. Sermayeyi dahhâme (ur) haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran,
sonra da aynı müesseseyi komünizmaya tahrip ettiren onlardır. Peşinden de
komünizmayı fikirde yıkan yine onlar... İhtikâr, sahte "arz-ü taleb"
dalaverası ve stokçuluk işinin kurmayları hep yahudi.” [4]
- “Yahudi, yegâne ve en eski
beynelmilel kapitalisttir; fakat o, bunu bildirmez. Kendisine âlet olarak, çok
yerde, Yahudi olmayanları kullanır. Borsanın keşfine dünya, Yahudi’nin iktisadî
istidadına müteşekkirdir. Berlin, Paris, Londra, Frankfurt ve Hamburg’da borsa,
Yahudi tesirinin hâkimiyeti altındadır. İngiltere bankası, Hollanda Yahudileri
sayesinde kurulmuştur. Amsterdam ve Hamburg bankaları teşekküllerini Yahudi
tesirine medyundurlar.” [5]
● Gekko’nun
filmin başlarında ısrarla “spekülasyonun her türlü kötülüğün anası!” olduğunu
söylemesi bir Kızılderili hikâyesini hatırlamamıza yol açtı. “Nedir
spekülasyon?”, bu hikâyeden aktaralım:
Sonbaharın
gelmesiyle birlikte Kızılderililerde bir telaş başlar. Kışın soğuk geçip
geçmeyeceğini merak ederler. Zihinlerini meşgul eden bu suali Büyük Şef’e
iletirler. Çok net bir bilgisinin olmadığını söyleyen Büyük Şef, en yakın
telefon kulübesine giderek Millî Hava Durumu Servisi’ni arar ve “Bu kış soğuk
geçecek mi?” diye sorar. Telefona cevab veren meteoroloji uzmanı, bu kışın çok
soğuk geçeceğini bildirir. Büyük Şef, kabilesinin yanına gelerek bu kışın çok
soğuk geçeceğini ve odun toplamaya başlamaları gerektiğini söyler. Bir hafta
sonra Şef tekrar Millî Hava Durumu Servisi’ni arar; “Kış çok mu soğuk geçecek?”
der. Telefondaki uzman cevab verir; “Evet, bu kış gerçekten oldukça soğuk
olacak.” Böylelikle Şef geri dönüp adamlarına bulabildikleri bütün odun
parçalarını dahi toplamalarını söyler. Kabilesine verdiği emirden emin olmak
isteyen Şef, bir hafta sonra tekrar Millî Hava Durumu Servisi’ni arar; “Bu
kışın çok soğuk geçeceğinden kesinlikle emin misiniz?”. Telefondaki uzman;
“Kesinlikle!” der, “Çünkü Kızılderililer deli gibi odun topluyor!”
● Gekko,
filmin bir sahnesinde duvarda çerçeve içinde görünen laleyi, çaylak borsacı
Jacob’a işaret edip şöyle der; “Her şey işte ilk bununla başladı. Lale
kriziyle…” Filmde atıfta bulunulan, ama hikâyesi anlatılmayan “lale krizi”ne
sebeb olan tohumlar, ilginçtir ilk defa Kanuni
devrinde atılmıştır:
- “Hadise 1562 yılında,
Hollanda’nın Antwerp Limanı’ndan ülkeye giren lalelerle başlar. Bir sandık
dolusu laleyi, Hollanda kralına hediye olarak gönderen ise Batılıların
“Muhteşem Süleyman” dedikleri Kanuni’dir. 1630’lu yıllara gelindiğinde, Hollanda’nın
sömürgecilik ve denizaşırı ticaret sayesinde zenginleşmesiyle, rafine zevkler
yaygınlaşır. Lalenin 160 türü arasından özellikle birinin, kırmızı
beyaz çiçeği ve maviye çalan sapıyla “Semper Augustus”un yıldızı parlar. Tek
bir lale soğanı, servet karşılığı alıcı bulmaya başlar. Lale bir sosyal fenomen
hâline gelir. Hollanda’nın her şehrinde, pahalı şaraplar ve yemekler eşliğinde
lale soğanı ticaretinin gerçekleştiği kulübler açılmıştır. “Semper Augustus”
adı verilen tek bir lale soğanına; 4 buğday yükü, 8 arpa yükü, 8 öküz, 16
domuz, 24 koyun, 4 fıçı şarap, 8 fıçı bira, 4 fıçı tereyağı, 1 ton peynir, 2
yatak, 4 takım elbise, 2 gümüş ibrik ve 1 binek arabası verilerek sahib
olunabilir. 1637’de köpük patlar; herkes aynı anda satışa geçer, fiyatlar dibe
çakılır. Hem soylular, hem baca temizleyicileri, hem de çiftçiler “lale
mağduru” olmuştur. Henüz toprağın altından güneş ışığına çıkmamış lale
soğanları üzerine sözleşmeler düzenlenmiş, mahsul bile alınmadan bu kâğıtlar
defalarca el değiştirmiştir. Ama artık kimse sözleşmelerin gereğini yerine
getirmeye yanaşmamaktadır. Kısa sürede kendi zenginlerini doğuran bu alımlı
çiçek, zamanla iflasların sorumlusu hâline gelir.
2008
Krizi’nde önemli etkisi bulunan “options, futures” gibi türev enstrümanlar, ilk
kez işte bu “lale çılgınlığı” sırasında keşfedilmiştir. Global oyuncu Warren Buffet’in
“finansal kitle imha silahları” diye nitelediği bu enstrümanları, bizce en iyi
açıklayansa bir Anadolu deyimidir: “Doğmamış çocuğa don!” [6]
● Filmin
sonunda yer alan balonlar ise aslında çok şey tedaî ettirdi. Haddinden fazla
şiştiği için patlayan balonlar. 2008 Krizi’nin önemli sebeblerinden biri ABD’deki
“mortgage” meselesiydi, ve bunun etkileri hâlâ hissediliyor. Şöyle ki, Anadolu
Ajansı’nın 14 Ekim’deki bir haberine göre, ABD’de mortgage mesken piyasasının
büyüklüğü yaklaşık 11 trilyon dolar. Ocak 2007’den Ağustos 2010’a kadar,
bankalar 3 milyon kadar meskene el koydular. Sadece bu yılın Eylül ayında, el
konulan hane sayısı 100 bin; ve yıl sonuna kadar bankaların toplamda el koyduğu
hane sayının 1,2 milyon olması öngörülüyor. Şu sıralar bizde ise hangi gazeteyi
çevirseniz sayfalarca ev ilanı ve hangi TV kanalını açsanız bir mesken
reklamıyla karşılaşıyorsunuz. Bankaların kredi verme yarışı da cabası. Üstad’ın 1979’da iktisadî bir reçete
yazdığı bu mevzuu (o dönemin istatistikleri bir tarafa) aynı hâlin bugün de
geçerli olduğuna işaret etmek için dikkatinize sunuyoruz:
Öncelikle
imalat ve inşaat: “Bütün sahte üretim ve
haddini tefritten ifrata kaçıcı özenti davranışları kesilecek ve her istihsal
işinde, tırnağın bünye içinden uzayışı ve kerpetenle çekilerek uzatılamayışı
hikmetine uygun bir iktisadî idrak, getirilecektir. En başta, paraya yalancı
bir deveran sür’ati sağlamak için girişilen gülünç ve lüzumsuz inşaat ve imalât
yankesiciler gibi tutuklanacaktır.” [7]
Ve
bankalar: “Kuş uçmaz, kervan geçmez
yerlerde şube açan, faiz haddini suratını buruşturmadan yüzde 39,5’a kadar
yükselten, topladığı mevduat mevcut parayı misillerle geçen, böyleyken kasa
mevcutları borçlarının ancak yüzde onuna yetişebilir veya yetişemez olan umumî
olarak % 12’lik bir talep olsa topu atacağı şüphe götürmeyen ve olanca
faaliyetleri patlayasıya zengin zümreleri besleyip halkı kendi eliyle intihara
sevkeden bankalar furyasının karşısına çıkılacaktır. Bunların rolleri
anlaşılarak, ortalığı bataklığa çeviren (enflâsyon) sellerini sarnıçlarında
toplayıp bellibaşlı servet sahiplerine ve sermaye azmanlarına sermaye
aktarmaları, sun’î bir deveran sür’ati doğurmaları ve 40 milyonun haklarını
belki 40, belki 400, belki 4000 ferde tasarruf ettirmeleri cinayeti
önlenecektir.” [8]
Bu noktada
günümüzden de hemen bir istatistik verelim: Banka batıran patronların faiz
hariç borcu 25,7 milyar dolar. TMSF’nin tahsil ettiği ise sadece 12,7 milyar
dolar. Yani yarısından fazlası duruyor. Ve daha ilginci, banka batırana rekor
hapis cezası olmasına rağmen hiç kimse cezaevinde değil. Cem Uzan yurtdışına kaçmış, Halis
Toprak “zaman aşımı”ndan yırtmış, Yurtbank’ı zarara uğratan Ali Balkaner 16 yıl cezası olmasına
rağmen, sağlık durumu gözönünde bulundurulduğu için(!) salıverilmiş… Sanırız
bazı ülke hapishaneleri sadece fikirciler-fikir adamları için kuruluyor!
● Bir
diğer balon da sıcak para! Gelişmiş ülkelerden gelişen ülkelere doğru akan
(bunun içinde Türkiye de var), konsomasyona çıkmış para. Konsomatrisler nasıl
ki parası olanın masasına otururlarsa ve parası biten müşteriyi terk ederlerse,
işte bu sıcak para da aynen öyledir. Kâr getireceğini düşündüğü ülkeye girer,
kâr etmesi durunca da çıkar. 8 Ekim tarihli Radikal gazetesinin ekonomi
sayfalarından: “Türkiye’deki
piyasaların özellikle referandumun ardından büyük ralli yapmasıyla ‘iyi’ kazanan yabancılar ‘kâr
realizasyonu’na başladı. Japon finans devi Nomura, yatırımcılarına dün,
“Türkiye’de yeterince kâr ettik, çıkma zamanı” notu geçti. Yatırımcılara
geçtiği notta ayrıca, “Yavaş geçen Eylül ayından sonra Ekim ayına iyi bir
başlangıç yaptık... Risk pazarlarının tarihinde Türk lirasında en büyük üç
günlük kazanç... Artık masanın üzerinden parayı yavaş yavaş toplama zamanıdır”
denildi.”
Buna konsomasyon değil de ne diyebiliriz ki?!.. Bu arada “balonlar”
hakkında yazabileceğimiz çok şey var ama, yer sıkıntımızdan dolayı onları da
başka bir yazı konusu olarak değerlendiririz inşallah.
●
İdeolocya Örgüsü’nde “İktisadî Nizâm Bahsi”: “İslâm inkılâbında iktisadî nizam, bugün insanlığın başlıca ızdırabını
teşkil eden ferdî mülkiyet ve serbest kazanç hakkiyle (kapitalizma), içtimaî
tevazün ve iştirak zarureti (Sosyalizma) arasındaki bütün tezatları barıştırıcı
ilâhi bir ahenk ifadesidir. Öyle bir ahenk ifadesi ki, bu, kendi başlarına ayrı
ayrı bâtıl sistemlerden herbirinin kendi başlarına erişemiyeceği gaye ve
hakikati, onlardan hiçbirine vücut ve istiklâl vermeksizin sağlıyacaktır. (…)
Cemiyete rağmen tek tek kabarmaya mezûn fert hakkiyle, tek tek ferde rağmen
bütün fertlere pay vermeye mecbur cemiyet hakkı arasındaki iki zıt kutbu, bir
hamlede telif edici ilâhî ahenk... Bu ahengin ilk kutbunda, ticaretin helâl ve
ferdî mülkiyet ve kazancın hak olması; ikinci kutbunda da faizin haram ve
zekâtın farz olması vardır. [9]
●
“Borsa: Para Asla Uyumaz”, önceden işaret ettiğimiz gibi, sisteme değil,
sistemi etik olarak kullanmayanlara -kendince- bir eleştiri getiriyor ki bizce
bu umumhanede namuslu kadın arama, yahut onlara “hepiniz çok namuslu
olmalısınız!” ihtarı yapma tuhaflığına benziyor. Tam bir aldatmaca! Nefs-i
emmarenin sistemi olan kapitalizm, günah çıkarmaya çalışsa da, çok şey
söylermiş gibi yapıp, aslında hiçbir şey söyleyemiyor, haddizatında söyleyecek
bir şey de bulamıyor… Filmin ilk yarısında hırsın, spekülasyonun kötülüğüne
vurgu yapan, ahlâkî tehlikeye dikkat çeken Gekko, filmin ikinci yarısında eski
işinin başına türlü dalaverelerle tekrar geri dönüyor. Global firavunların
Çıfıt çarşısı olan borsada, yaptığı spekülasyonlar sonucu hızlı bir şekilde
para kazanıyor ve sahib olduğu şirket de çok büyüyor. Hâl böyle olunca, babamın
bazı durumlarda söylediği bir söz, son söz olarak hatırıma düşüyor: Orospunun
tövbesi harabayı (harabeyi) görene kadardır!
Üst
satırlarında bir Kızılderili hikâyesine yer verdiğimiz yazımızı, şimdi de bir
Kızılderili atasözüyle noktalayalım:
“Son ırmak kuruduğunda,
Son ağaç yok olduğunda,
Son balık öldüğünde;
Beyaz adam paranın yenmeyen bir
şey olduğunu anlayacak!”
(*) Insider
trading: Sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek, henüz kamuya
açıklanmamış bilgileri, kendisine veya üçüncü kişilere menfaat sağlamak
amacıyla kullanarak sermaye piyasasında işlem yapanlar arasında fırsat
eşitliğini bozacak şekilde haksız yarar sağlamak veya bir zararı bertaraf
etmektir.
[1] Necib Fazıl, Para, 13.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s 17
[2] Salih Mirzabeyoğlu, Parakutâ’ -Para’nın
Romanı-, 1. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1997, s 11
[3] Salih Mirzabeyoğlu, Kökler
-Necib Fazıl’dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye-, 2. Basım, İBDA Yayınları,
İstanbul 1996, s 31
[4] Necib Fazıl, Yahudilik-Masonluk-Dönmelik
-Büyük Doğu’lardan Derleme-, 2. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2008,
s 50-51
[5] Necib Fazıl, Yahudilik-Masonluk-Dönmelik
-Büyük Doğu’lardan Derleme-, 2. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2008,
s 63
[6] S. Bilge, “Kurtlukta Düşeni Yemek Kanundur”, Genç
Dergisi, Sayı: 41, Şubat 2010, s 43
[7] Necib Fazıl, Rapor 4-6, 2.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s 228-229
[8] Necib Fazıl, Rapor 4-6, 2.
Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s 227-228
[9] Necib Fazıl, İdeolocya
Örgüsü, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s 220
Kaynak: Aylık Dergisi, Kasım 2010