“Proust Bir
Sinirbilimciydi”
Gülçin Şenel
Beynimizin sırlarla
dolu olduğunu biliriz. Nasıl çalıştığı, nasıl uyarıldığı, bütün işlerimizi göz
açıp kapamadan nasıl hallediverdiği çoğu zaman muammadır. Her ne kadar
Nöroloji-Sinirbilim uzmanları pek çok keşif yapmışsa da, hâlâ beyinde ne olup
bittiği laboratuvar ortamında çözülememiştir. İnsan beyni, sırrını (ki sırrı
şuurdur), sanki üzerine gittikçe daha çok gizlemektedir. Çünkü, beyin sadece
bir organsa, “düşüncemizi, hissimizi, irade ve isteklerimizi nasıl yorumluyor?”
suali sinir hücrelerinin elektrik bağlantılarıyla açıklanamamaktadır. Sefine’de
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu bu meselenin altını şöyle çizer:
«“Şuurun
beyindeki yerinin bir beyin cerrahı tarafından bulunamayacağı iyice
anlaşılmıştır; çünkü bu yer, bir organ veya organlarla o kadar alâkalı
gözükmeyip, beyin dahilindeki enerji alanlarının birbirleriyle etkileşim içinde
olmalarıyla ilişkili gibidir. Nöro-fizyologlar, kendi şuurlarının dışında
aradıklarını muhtemelen bulamayacaklardır, çünkü aradıkları şey arayanın tâ
kendisidir.”
Şuuru gözden geçirmek
için tek araç şuurun kendisidir; böyle olunca, bir aynadaki durumu sonsuz kere
yansıtan diğer ayna… Ve müşahede eden, gözlediğini, düşünen de düşünceyi
başkalaştırıyor.» [1]
İşte bu yüzden “kendilerini”
didik didik eden sanatçıların eserleri, bu konuda ilmî keşiflerin önünde
gidiyor. Çünkü teşrih masasında kendileri yatıyor; şuuru, hafızayı, görmeyi,
duymayı, koklamayı, hissetmeyi anlamak için beyin ameliyatı yapmıyorlar;
kendilerini dinliyorlar ve sezgileri onları haklı çıkarıyor.
Meraklı bir
sinirbilimci adayı olan Jonah Lehrer bir gün laboratuvarda Proust okumaya
başlar ve fark eder ki, Proust “hafıza” konusunda ilmî izahlardan çok
daha önce bunları romanlarında dile getirmiştir. Bu keşif merakını kamçılar ve
edebiyat-sanat dünyasından pek çok sanatçıyı inceler. Neticede Sinirbilim’in
yeni keşiflerini yahut cevab veremediği problemleri çok önceleri sezgileriyle
ortaya koyan sanatçılarla ilgili bir kitab kaleme alır: Proust Bir
Sinirbilimciydi. Şöyle diyor Jonah Lehrer kitabının takdiminde:
“Maalesef, bugünkü
kültürümüzün gerçeğin ne olduğuna ilişkin tarifi çok dardır. Eğer bir şey
sayılabilir yahut hesablanabilir değilse, gerçek olamaz. Bu katı ilmî yaklaşım
çok şeyi açıkladığından, her şeyi açıklayabileceğini sanıyoruz. Ama tecrübî
metod da dahil olmak üzere her metodun sınırları vardır. İnsan zihnini ele
alalım. Bilimciler beynimizi fizikî unsurları üzerinden tarif ediyorlar;
elektrikli hücreler ve snaptik (asabî?) boşluklardan oluşan bir dokuma tezgâhından
başka bir şey olmadığımızı söylüyorlar. Ama dünyayı bu şekilde tecrübe
etmediğimizi unutuyorlar. (Makine gibi değil, hayalet gibi hissederiz.) İronik
olabilir ama doğrudur: Sanatın bir şeye ircâ edemeyeceği yegâne gerçeklik bilip
bilebileceğimiz tek gerçekliktir. Tam da bu sebeble sanata ihtiyacımız var.
Sanatçılar gerçek tecrübelerimizi dile getirerek bize bilimimizin eksik
olduğunu, hiçbir madde haritasının şuurumuzun gayri-maddîliğini
açıklayamayacağını hatırlatırlar. Bu kitabın anlatmak istediği, sanat ve
bilimden yapılmış olduğumuzdur. Rüyâların yapıldığı maddeden yapılmışız biz,
ama aynı zamanda yalnızca maddeyiz. Şu anda beyni, sırrının hiçbir zaman
çözülemeyeceğini kavrayacak kadar tanıyoruz. Tıpkı bir sanat eseri gibi
malzemelerimizin toplamından daha fazlasıyız.” [2]
Eserinde, (Proust,
George Eliot, Auguste Escoffier, Walt Whitman, Cezanne,
Stravinski, Gertrude Stein, Virginia Woolf) toplam sekiz
sanatçıdan (ki bunlardan biri de aşçıdır) bahseden Jonah Lehrer, her
birinde, daha önce dikkatimizi çekmemiş hususiyetleri işaretleyerek, bir bilim
adamından ziyade, iyi bir edebiyatçı gibi davranıyor. Zaman zaman Stefan
Zweig’in bir eserini okuyormuş hissine kapıldığımız bile oldu. Bir not
olarak belirtelim; eserin bizce en parlak bölümleri Paul Cezanne, Marcel
Proust ve Virginia Woolf’un incelendiği bölümler. Biz de bu üç
bölümü anlatacağız.
PROUST VE HAFIZA
Kitaba ismini veren Marcel
Proust’la başlayalım ve öncelikle onun filozof Bergson’la hem ailevî
hem de fikrî bağları olduğunun altını çizelim. Bergson, Proust’un
kuzeniyle evlidir ve Proust sanatın gücüne inanmayı Bergson’un o
zamanlar yeşeren sezgi felsefesinden öğrenmiştir. Öyle ki, Jonah Lehrer’e
göre, Kayıp Zamanın İzinde eseri, Bergson’un felsefesini, yani
hakikatin fizikî değil ruhî olduğunu isbatlayan bir roman olmak gayesindedir.
Proust’un Kayıp
Zamanın İzinde isimli eseri, hafızasını harekete geçiren bir “madlen”le
başlar. Ihlamur çayına batırıp yediği madlen keki, birdenbire onu bambaşka bir
ruh hâline büründürür. Proust koku ve tat duygularının hatıralarımızı
saklayan önemli uyaranlar olduğunu düşünür: “Ne var ki, uzak bir geçmişten
geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra,
bir tek, onlardan yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok
uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya,
beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulmayan damlacıklarının üstünde,
bükülmeden, hatıranın devâsâ yapısını taşımaya devam ederler.”
İşte bu noktada şöyle
diyor Jonah Lehrer:
«Sinirbilim
bugün Proust’un haklı olduğunu biliyor. Brown Tıb Fakültesi’nde psikolog
olan Rachel Herz, Proustçu Hipotezi Sınamak gibi kıvrak zekâ
ürünü bir başlığı olan ilmî yazısında, koku ve tat duygularımızın fevkalâde
hissî olduğunu gösterir. Bunun sebebi koku ve tat duygularının hipokampus
(beynin uzun süreli hafıza merkezi) ile doğrudan bir bağa sahib olmasıdır.
Onların bıraktığı iz silinmez.» [3]
Ancak hafızanın insana
oynadığı oyunlar bitmemiştir. Nitekim bazı tatlar ve kokular hafızamızı
harekete geçirir, fakat hatırladıklarımızın çoğunu çarpıtırız. Proust tuğla
kalınlığındaki eserini yazarken bunun farkına varmış ve hafızanın şaşmaz
olmadığını söylemiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde bilim adamları “sadece
bizim hatırlama fiilini değiştirmediğimizi, hatırlama fiilinin de bizi
değiştirdiğini” fark ettiler. Farelerle yaptıkları deneylerde farelerin
hafızalarını silmeyi başardılar. Neticede hafızanın hareketsiz bir bilgi deposu
olmayıp bir süreç olduğunu isbatladılar. Ancak hafızanın bir süreç olduğu ve
çarpıtılabildiği gerçeği, onun yapısı hakkında bir fikir vermez. Nitekim Jonah
Lehrer şöyle demektedir:
“Sinirbilimciler
alınmasın ama hatıralar genelde bu şekilde oluşmaz. Hayat yalnızca bir defa
vuku bulur. Proust Swanların Tarafı’nda keki hatırladığında bunun
sebebi çok fazla kek yemiş olması değildi. Aslında tam tersi doğruydu. Proust’un
hatırası rahatsız edici derecede hususî ve her açıdan beklenmediktir. (…) Proust’un
geçmişi kendisini şok eder.” [4]
Neticede Proust’un
bildiğini ve çoğumuzun da aslında tecrübe ettiğini herhangi bir “delil”
olmadığı müddetçe bilim adamları reddedecektir: Hafıza şuurun bir şubesi gibi
görünmektedir ve beynin herhangi bir yerinde boşuna aranmaktadır. Çünkü her
yerindedir. Karl Pribham hafıza konusunda hologram örneğini kullanarak
bunu dile getirmiştir:
“Beyin bir
hologramdır.”
CEZANNE: GÖRME SÜRECİ
Ressam Paul Cezanne,
çağının empresyonist (intibacı) ressamlarının –ki kendisi de aslında onlardan
biriydi-, “görmek için ışık yeterlidir” tezini post-empresyonist (geç-intibacı)
resimleriyle reddediyordu. Çünkü Cezanne, ışığın yalnızca görmenin
başlangıcı olduğunu düşünüyordu. “Tek başına ışık yeterli değildir, aynı
zamanda düşünmek de gerekir” diyordu. O, gördüklerimizi yorumladığımızı
düşünüyordu; görülenin şahsî bir yorum olduğunu söylüyor, görmenin sadece gözün
bir faaliyeti olduğunu kabul etmiyordu. Şöyle diyor Jonah Lehrer:
“Bugün Cezanne’nin
haklı olduğunu biliyoruz. Görme sürecimiz fotonlarla başlar, ama bu yalnızca
başlangıçtır. Gözlerimizi her açtığımızda, beyin şaşırtıcı bir tahayyül
eylemine girişir ve ışık kalıntılarını anlayabileceğimiz bir biçim ve mekan
dünyasına dönüştürür. Bilimciler kafatasını inceleyerek duyumlarımızın nasıl
oluştuğunu, görme korteksi hücrelerinin nasıl sessizce görme olayını
gerçekleştirdiğini görebilirler. Gerçeklik, biz şahid olalım diye orada öylece
beklemiyor: gerçeklik zihin tarafından oluşturulan bir şeydir. Cezanne’in
sanatı görme olayının nasıl olduğunu ortaya koyar. Tabloları gereksiz derecede
mücerret olmakla eleştirilmiş olsa da, -öyle ki empresyonistler bile Cezanne’ın
tekniğiyle alay etmiştir-, aslında bize dünyayı beyne ilk gözüktüğü şekilde
gösterir. Bir Cezanne tablosunun sınırları yahut bir şeyi başka bir
şeyden ayıran kalın siyah çizgileri yoktur. Onda yalnızca fırça darbeleri ve
tuvalde bir rengin yüzeye sürüldüğünde başka bir renge değiştiği görüntüsünün
olduğu yerler vardır. Görmenin başlangıcı budur: Gerçeklik beyin tarafından
çözülmeden önce buna benzer. Işık henüz biçim haline gelmemiştir. (…) Cezanne’ın
dehası budur: Bizi aynı durağan tuvalde, görüşümüzün başlangıcını ve sonunu
görmeye zorlar. Mücerret bir renk mozaiği olarak başlayan şey gerçekçi bir
tasvire dönüşür. Tablonun doğduğu yer boya yahut ışık değil, zihnimizin içinde
bir yerlerdir.” [5]
Cezanne, resimlerini,
kendi yorumunu katmadan gördüğü gibi çizmeyi deniyordu. Fakat bu imkânsızdı.
Şöyle diyor Lehrer:
«Cezanne,
tabiatı kopyalamaya çalıştığını açıkça itiraf ediyordu. “Ama beceremedim,
araştırdım, dört döndüm, her bir yönden baktım ama nafile.” Cezanne ne
kadar çabaladıysa da, beyninin sinsice müdahalede bulunan yorumlarından
kaçamıyordu. Mücerret resimlerinde bu psikolojik süreci göstermek ve zihnin
gerçekliği nasıl oluşturduğunu fark etmemizi istemişti. Cezanne’ın
resimleri bize göremeyeceğimiz şeyleri, yani nasıl gördüğümüzü gösterir.» [6]
Peki, bilim bu konuda
ne diyor? Görmeyi bir fotoğraf makinesi gibi izah eden metod David Hubel ve
Torsten Weisel’in çalışmalarından sonra geçerliliğini yitirdi. Bu
bilimciler, görme ânını, yorumlanma gerçekleşmeden önceki durumu yakalamaya
çalışıyorlardı. Bu bilim adamlarına göre görme olayı tamamen mücerret bir
süreçti. Beyinde aradıkları iki buudlu resmi bir türlü bulamadılar, görme olayı
gerçekleşirken harekete geçen hücrelere rastlayamadılar ve bu sırrın peşine
düştüler:
“Fakat sonra tamamen
tesadüf eseri, uyarılmış bir hücre, dünyanın gördüğü parçasıyla ilgilenen bir
nöron keşfettiler. Bu hücre neye cevab veriyordu? Hubel ve Weisel’in
hiçbir fikri yoktu. Nöron tam da tepkisiz olması gereken ânda, aktif hâle
gelmişti. Onu uyaracak hiçbir ışık yoktu. Ancak adımlarını geriye doğru
izledikten sonra anlayabildiler. Işık projektörüne bir lam yerleştirdiklerinde,
kedinin retinasında farkında olmadan, donuk ama gözden kaçmayacak bir gölgeye
yol açmışlardı. Bu yalnızca uçucu bir parlaklıktı –tek bir yönde düz bir
çizgiydi- ama hücrenin istediği tam da buydu. Bu keşif Hubel ve Weisel’i
şaşkına çevirmişti. Görmenin ham maddesini bir ânlığına görmüşlerdi ve bu
hammadde tamamen mücerretti. Beyin hücrelerimiz tuhaf şeylerdi, ışık
noktalarının değil, çizgilerin oluşturduğu açıların cazibesine kapılıyorlardı.
Bu nöronlar kontrastı parlaklığa, keskin kenarları eğrilere tercih ediyorlardı.
(…) Dünyanın görülmeden önceki, yani zihnin görme duyusunu oluşturmakta olduğu
dönemdeki hâli buydu. Cezanne’ın resimleri görme korteksi tarafından
farkedilen bu gizli geometriyi hatırlatır.” [7]
Gözlerimizin gördüğü
şeyde ilk önce çizgileri seçmesi şaşırtıcı olduğu kadar bunu fark etmiş bir
ressam için de fazlasıyla ilham verici olmalıdır. Meselâ, Cezanne’dan
etkilenen ressamlarca oluşturulan Kübizm ekolünün çizgilerini hatırlamamak ne
mümkün. Hatta, Hat sanatının bir nevî "çizgilerin resmi" olmasını…
Bir not olarak
belirtelim: Lehrer’in aktardığına göre, Cezanne’ın çok yakın arkadaşı
olan Emile Zola, Eser romanında Cezanne’ı anlatır. Cezanne’ın,
döneminde alay edilen resimlerine o da aynı gözle bakıyordu. Bu roman
yayınladığı zaman Cezanne’la yolları ayrıldı. Cezanne hakkında
son cümle:
“Cezanne tabiat
konusunda mücerrede gidiyordu, çünkü gördüğümüz her şeyin tecrid etme olduğunu
anlamıştı.”
VIRGINIA WOOLF:
“BENLİK”İN PEŞİNDE
Virgina Woolf,
ıstırablı bir zihne sahibti. Sebebi belli olmayan sinir krizleri geçiriyor,
sürekli doktor kontrolünde ilaç kullanıyordu. Bu sebeble zihniyle çok içli
dışlı bir hâle gelmişti, sürekli onu inceliyordu. “Şuur akışı” olarak
adlandırılan bir biçim geliştirerek kaleme aldığı romanları, zamanı ve mekânı
önemsemiyor ve yalnızca insanın zihninden geçirdiklerini anlatıyordu.
(“Yalnızca duygu ve düşünceler olacak, ne fincanlar ne masalar.”) Şöyle
diyordu:
“Bir ân durup sıradan
bir günde sıradan bir zihni inceleyin. Bu değişen, bu bilinmeyen ve ucu bucağı
olmayan ruhu, ne tür bir sapma ve karmaşıklık sergilerse sergilesin, yabancı ve
haricî unsurlardan olabildiğince uzak tutarak aktarmak romancının görevi değil
midir?”
Öyle olduğuna inandı
ve romanlarını da bu şekilde kaleme aldı. Jonah Lehrer onun bu tarzını
“şuuru belgelemek” olarak niteler:
«Bu
teknik ona şuuru bir süreç olarak belgeleme imkânı verir ve bize düşüncemizin
tüm yönlerini gösterir. Gayri şahsî his her zaman sübjektif bir tecrübe hâline
gelmekte ve bu tecrübe her zaman bir sonrakine akmaktadır. İşte bu süreksiz
değişiklikten her şeye rağmen karakter ortaya çıkar. Woolf benliğimizin
bu iki yönünü de görmemizi istiyordu: “Bu hem bir nefes değse kırışıverecek bir
şey hem de atlar koşulsa yerinden kıpırdatılamayacak bir şey olacaktı.”» [8]
Benlik ve şuur
konusunda bilimin kafası karışıktır. Onun beyinde bir yeri olduğuna inanır, iş
nerede olduğunu bulmaya kalmıştır. Cristof Koch isimli bir Nörolog,
benliğin beyindeki yerini keşfetmeye karar vermiştir. Sol ve sağ gözlerin
mütekabil kısımları iki ayrı imaj görürse ne olur? Bu deneyi gerçekleştiren Koch,
sol göze "yatay", sağ göze "dikey" çizgiler gösterdiğinde,
kişi ekose bir model idrak edecektir. Fakat bazen benliğin kafası karışır ve
sadece tek bir göze dikkat eder. Birkaç saniye sonra hatasını anlar ve diğer
göze de dikkat etmeye başlar ve bu iki idrak, Koch’un sözleriyle “sonsuza
dek değişebilir.” Deney sebebiyle kafası karışan benlik, idrakinin altında
yatan dalaverenin farkına varır. İki ayrı şey gören iki ayrı gözün görüntüsüne
sahib olduğunu fark eder. Koch, beyinde görmeye dair hâkimiyet
mücadelesinin nerede gerçekleştiğini bilmek ister. Hangi göze dikkat etmek
gerektiğine hangi nöronlar karar vermektedir. Hangi hücreler bu karmaşıklığa
“birlik” dayatıyor? Koch bu yeri bulduğunda şuurumuzun nöral
karşılıklarından birini bulacağına inanır. Benliğin nerede saklandığını
bulacaktır. Şöyle diyor Lehrer:
«Woolf’un
yazdığı gibi, “Hayat simetrik olarak dizilmiş fayton fenerleri değildir; hayat…
şuurun başından sonuna kadar bizi çevreleyen parıltılı bir hâledir.” Şuurun tek
bir nöral karşılığa –fayton feneri- ircâı tarif gereği bir tecrittir. NCC
(şuurun nöral karşılığı olacağı düşünülen yer) belli idrak tecrübelerinin
nerede gerçekleşeceğini tarif edebilir, ama dikkatin kaynağını ortaya çıkaramaz
yahut benliği çözemez, zira bunlar ortaya çıkan özelliklerdir ve tek bir
kaynağı yoktur. Woolf’un bahsettiği hesablanamaz sır çözülemeyecektir.
Sinirbilim, deneyler yoluyla neleri açıklayabileceği konusunda gerçekçi
olmalıdır. (…) Öz şuurluluk en azından iç kısımlarımızdan hissedildiğinde,
hücrelerin toplamından daha fazlası olduğu hissini uyandırır. Tecrübelerimizi
yalnızca nöronlarımız üzerinden açıklama girişimi asla başarılı olamaz, çünkü
nöronlarımızı tecrübe etmeyiz. Woolf bunu biliyordu, tecrübelerimizi
sadece fizikî terimlerle tarif etmenin –bilim tarihi bu tür başarısız
teorilerle doludur- pek çok eksiklik taşıdığına inanıyordu. Woolf’a göre
bu tür “ircâcı” psikolojiler, “karmaşıklaştırmaktan ziyade basitleştirir,
zenginleştirmekten ziyade değer kaybettirir.” Bu yaklaşımlar özümüzdeki
şahsîliği reddeder ve “tüm karakterleri vak'alara” dönüştürür. Woolf bize
zihnin her zihni aynı hâle getirerek çözülemeyeceğini hatırlatır. Şuuru sadece
“prefrontal korteksteki salınımlarla” tarif etmek sübjektif gerçekliğimizi çöpe
atmak anlamına gelir. Benlik kendini bütün olarak hisseder, ama bilim yalnızca
parçalarını görebilir.» [9]
Virginia Woolf’un Gazalî
okumamış olması büyük talihsizlik. Çünkü bilimde arayıp bulamadığını kendi
iç dünyasında aramış, bulduğu cevablarsa onu hiçbir zaman tatmin etmemiştir.
“Delilikten ve diğer şeylerden bir şeyler kapmadım değil. Hatta bende dinin
yerini bunların aldığından şübheleniyorum.” diyecek kadar derin bir buhranın
içindedir o. “Bir benlik olmadan, görülen bir dünyayı nasıl tarif ederiz?” diye
soruyor, cevabını da kendisi veriyor: “Tek bir kelime bile yoktur.”
Lehrer'in
kitabının bütün bölümlerinde, beynin bir faaliyeti olarak incelenen koku, tad
alma, işitme, görme, konuşma-dil, benlik, hafıza gibi her gün tecrübe ettiğimiz
hisler ve fiillerin asıl sebebinin beyin olmadığı, bunları yorumlayan beyin
olsa bile o yorumu “idrak edenin” ne olduğunun bilinmediği, bilinse de “bilim”
açısından bir “bilinmez” olarak kalacağı vurgulanıyor. Kitabın tanıtımında,
sinirbilimin sanatçıların sezgileri ile bulduklarını yeni yeni keşfettiği ifade
ediliyor. Şimdi kitabı okuyup bitirince anlıyoruz ki, sanatçıların sezgileriyle
ifâde ettiklerini, sinirbilim hâlâ beynin bir köşesinde aramaya devam ediyor.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Sefine’de altını çizdiği gibi:
«Bir
hatırlatma: “Herkesin düşündüğünün tersine, şuuru meydana getiren beyin
olmayabilir, belki de beynin ortaya çıkışını, mekânı, zamanı ve fizikî kâinat
olarak yorumlamaktan hoşnut olduğumuz her şeyi meydana getiren şuurdur,
ruhtur.”» [10]
Sahi, şuur veya ruh
nerede? Cevab bizce apaçık: İçinde "insan" olan her yerde…
[1] Salih
Mirzabeyoğlu, Sefine – Suver-i Hayâl Âlemi-, İBDA Yay., s. 218
[2] Jonah Lehrer,
Proust Bir Sinirbilimciydi, Boğaziçi Üniversitesi Yay., Giriş.
[3] A.g.e., s. 89
[4] A.g.e., s. 100
[5] A.g.e., s. 109
[6] A.g.e., s. 116
[7] A.g.e., s. 118
[8] A.g.e., s. 202
[9] A.g.e., s. 209-210
[10] Salih
Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 304
Aylık Dergisi, Aralık 2009