Mitlerin Özellikleri
Gülçin Şenel
Yıllar önce gördüğümüz bir rüyanın
tabiri gibi bir kitabla haşır neşiriz bir süredir: Mircae Eliade imzalı Mitlerin
Özellikleri. Mitlere umumi bir bakış sunan önemli bir eser.
Eliade, “mit” kelimesine yüklenen
anlamlardan bahsederek başlıyor eserine:
«Yarım yüzyıldan daha uzun bir
süredir, Batılı bilginler mitlerin incelemesini, sözgelimi 19. yüzyılınkiyle
açıkça çelişen bir bakış açısı içine yerleştirmişlerdir. Tıpkı kendilerinden
öncekilerin yaptığı gibi, miti, kavramın yaygın anlamıyla yani “fabl”,
“uydurma”, “kurmaca” olarak ele almak yerine, onu, arkaik toplumlarda
anlaşıldığı biçimiyle benimsemişlerdir; bu gibi toplumlarda mit, tersine,
“gerçek bir hikaye”yi belirtir, üstelik de kutsal sayıldığı, örnek oluşturduğu
ve anlamlı olduğu için son derece değerlidir. Ancak “mit” kelimesine yüklenen
bu yeni mânâ değeri, onun gündelik dildeki kullanımını oldukça anlaşılmaz
kılar. Nitekim, bu kelime günümüzde “kurmaca” ya da “hayal” anlamında olduğu
kadar, özellikle etnologlar, toplumbilimciler ve din tarihçileri arasında
yaygın olan “kutsal gelenek, en eski vahiy, örnek gösterilecek model” anlamında
da kullanılır.» [1]
Haklı olarak bu noktaya dikkat
çekiyor, çünkü eseri boyunca “mitolojinin” bir gerçeklik olarak tarihte, sanatta,
psikanalizde, hatta felsefede izlerini sürüyor. Zaten eserinde altını çizdiği
üzere, mitin henüz yaşamakta olduğu toplumlarda yerliler, mitleri yani “gerçek hikâyeleri”
ve yalancı hikâyeleri yani masalları birbirinden net bir şekilde ayırıyorlar. Eserde
mitolojiyi tarif etme denemesi de yapıyor ve şöyle diyor:
«Bana göre en geniş şümûllü olduğu
için en az kusurlu olan tarif şudur: Mit kutsal bir hikâyeyi anlatır; en eski
zamanda, “başlangıçtaki” masallara has zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır.
Bir başka deyişle mit, Tabiatüstü Varlıklar’ın başarıları sayesinde, ister
eksiksiz olarak bütün gerçeklik yani Kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir
parçası (sözgelimi bir ada, bir bitki türü, bir insan davranışı, bir kurum) olsun,
bir gerçekliğin nasıl hayata geçtiğini dile getirir. Demek ki mit, her zaman
bir “yaratılış”ın hikâyesidir: Bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl varolmaya
başladığını anlatır. Mit ancak gerçekten olup bitmiş, tam anlamıyla ortaya
çıkmış olan şeyden sözeder.» [2]
Eliade mitlerin gerçekliğinden
bahsederken, miti, bir başka deyişle kutsal olan herşeyi, başka ilim
şubelerinin tasdikine ihtiyacı olmayan “bağımsız” bir alan olarak görür. Der
ki, “ancak kendi seviyesinde
anlaşılırsa tanınabilir, yani; dinî bir şey olarak çalışılırsa. Böyle bir
fenomeni, fizyoloji, psikoloji, sosyoloji, iktisat, dilbilim, sanat yahut başka
bir tür çalışmayla anlamaya çalışmak yanlıştır: Bu çabalar, dinî olana has ve
ircâ edilemez olanı kaçırırlar; kutsal unsuru.”
Bu sebeble, Eliade
eserinde mitlerden bahsederken, onun inananları tarafından nasıl idrak
edildiğini, yaşandığını anlamaya ve anlatmaya gayret göstermiş, üstelik modern
insanla “ilkel” insanın, zaman, tarih, bilgi, düşünce hakkındaki düşüncelerini
karşılaştırmayı da ihmal etmemiştir:
«Modern bir insan, kendini Âlemşümûl
Tarih’in akışının bir sonucu olarak görmekle birlikte, bu Tarih’i bütünüyle öğrenmek
zorunda olduğunu düşünmez; ama arkaik toplumların insanı, kabilesinin mitik
hikâyesini hatırlamak zorunda olmanın yanısıra, onun oldukça büyük bir bölümünü
de dönem dönem yeniden gerçekleşme safhasına getirmek durumundadır. İşte
arkakik toplumların insanı ile modern insan arasındaki en önemli ayrım da bu
noktada kavranır: Modern insana göre Tarih’in sunduğu ayırt edici açıklama
sayılan “olayların geriye dönüşlü olmaması” olgusu, arkaik toplum insanı için
bir gerçeklik oluşturmaz. (...) Demek ki ona göre önemli olan şey, mitleri
öğrenmektir. (...) Mitleri bilmek demek, nesnelerin kökenindeki sırrı
öğrenmektir. Bir başka deyişle, yalnızca nesnelerin nasıl varolma safhasına
geldiği değil ama aynı zamanda, ortadan kaybolduklarında nerede bulunacakları
ve nasıl yeniden ortaya çıkarılabilecekleri bu yolla öğrenilir.» [3]
Nesnelerin
kökenini mitler aracılığıyla bilen ve “çünkü atalar bu tohumu böyle ekti”,
yahut “çünkü atalar bu ilacı böyle yaptı” şeklinde açıklamalarla
“başlangıçların kutsallığı”na vurgu yapan arkaik toplum insanı... Eliade,
Batı kültürünün de belirgin bir niteliğinin “nesnelerin kökenini bilmek”
olduğunu söyler.
Diğer taraftan Eliade,
arkaik toplum insanının zaman anlayışının bu çerçevede “dairevî” olduğunu
söyler. Her yokoluş yeni bir başlangıcın müjdesidir; bu sebeble arkakik toplum
insanı yıkımların yeni bir başlangıca gebe olduğuna inanarak bu yıkımları
bekler ve hatta ister.
İlginç bir tesbit
olarak, felsefe ve mitoloji ilgisini de vurgular Eliade:
«Dindar insana (homo religious)
göre “öz olan” varoluştan önce gelir. Bu görüş, “ilkel” ve doğulu toplumların
insanı için olduğu kadar Yahudi, Hristiyan, Müslüman için de geçerlidir. (...)
Görülüyor ki, “öz olan”a inanılmaz bir geriye dönüşle ulaşılır. Bu, ritler
yoluyla elde edilen bir geriye dönüş değil ama, fikrî bir çabayla
gerçekleştirilen bir “geriye dönüştür.” Bu bakımdan ilk felsefî spekülasyonların
mitolojilerden kaynaklandığı söylenebilir. Sistemli düşünce, Kozmogonilerin sözettiği
“mutlak başlangıç”ın ne olduğunu anlamaya ve kavramaya, Dünyanın Yaratılışı ile
ilgili sırrı, kısacası Varlık’ın ortaya çıkışındaki sırrı aydınlatmaya
çalışır.» [4]
HATIRLAMANIN VE
UNUTMANIN MİTOLOJİSİ
Rüya: Mütefekkir
Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram işkencesinden kurtulmasının formülü
olarak bir görüntü; helezon-daire şeklinde kıvrılmış bir yılan ve başını dairenin
orta yerinden çıkarıyor. “Başlangıç durumuna dönmek” diye birşeyler söyleniyor.
(G.Ş., 2004)
Mitlerin Özellikleri isimli kitabı okurken sürekli
hatırımıza bu rüyanın gelmesi boşuna değilmiş. Mitlerdeki, “başlangıç durumuna
dönmek”, dairevî zaman, yılan ve yenilenme gibi sembol ve inanışların rüyamızda
üstelik Telegram bahsiyle ilgili olarak görünmesi bunları daha önce
bilmediğimiz için şaşırttı bizi. Ancak belki daha ilginç olanı, Mircae
Eliade’nin “Hatırlamanın ve Unutmanın Mitolojisi” başlıklı bölümde
anlattıkları:
«Hafıza’nın kişileştirilmiş biçimi
ve Kronos ile Okeanos’un kızkardeşi olan tanrıça Mnemosyne, Musaların
(müzlerin) anasıdır. O herşeyi bilir; Hesiodos’a göre O, “olmuş olan
herşeyi, olmakta olan herşeyi, olacak olan herşeyi” bilir. Şair, Musaların
etkisine girmişse, doğrudan doğruya, Mnemosyne’nin bilgisiyle yani özellikle
“kökenler”, “başlangıçlar”, soy soplara ilişkin bilgiyle beslenir. Gerçekten de
Musalar şarkılarını, en baştan, dünyanın ortaya çıkışından, tanrıların
oluşundan, insanın doğuşundan başlayarak söylerler. Bu yolla ortaya çıkan
geçmiş, şimdinin geçmişinden öte birşeydir; onun kaynağıdır.» [5]
«Yunanistan’da hafızanın iki
değerlendirmesi vardır: 1- En eski olaylara (kozmogoni, teogoni, jenooloji)
başvuran hafıza; 2- Önceki varoluşların yani tarihî ve şahsî olayların
hafızası. Lethe, yani “unutma” bu iki çeşit hafızaya da karşı çıkar. Ancak
Lethe (unutma) birkaç ayrıcalıklı kişi karşısında güçsüz kalır: 1- Musalardan ilham
alan yahut bir “geriye doğru kehanette bulunma” sayesinde en eski olayların
hafızasını yeniden bulmayı başaranlar; 2- Pythagoras yahut Empedokles
gibi önceki varoluşlarını hatırlayanlar. Bu iki ayrıcalıklılar kategorisi
unutmayı dolayısıyla da bir bakıma ölümü yenilgiye uğratırlar. (...) Platon’a
göre öğrenmek, neticede hatırlamak anlamına gelir.» [6]
KİTABIN TECRÜBEYİ ALTETMESİ
Eliade, yazılı kültürün, mitolojileri,
bugün bildiğimiz mitolojik hikâyeler hâline getirdiğini, fakat bu esnâda, bu
mitlerin dayandığı dinî muhtevadan da kopardığını söyler:
«Kültür sayesinde kutsallığı
kalkmış bir dinî kanaat ve mitleri yıkılmış bir mitoloji, örnek gösterilebilecek
tek medeniyet olmayı başaran Batı medeniyetini oluşturmuş ve ve beslemiştir.
Burada Logos’un Mythos’a karşı kazandığı zaferden de öte birşey vardır. Burada
kitabın sözlü geleneğe karşı kazandığı zafer, belgenin özellikle de yazılı
belgenin, elinde yazım öncesi anlatım araçlarından başka bir şey olmayan
yaşanmış bir tecrübeye karşı kazandığı zafer sözkonusudur. (...) “Klasik” Yunan
mitleri, daha o dönemde edebî eserin dinî inanışa karşı kazandığı zaferi temsil
eder. Kendi kült çerçevesiyle birlikte bize ulaşmış hiçbir Yunan miti yoktur.
Bizler mitleri, bir rite bağlı dinî bir tecrübenin kaynakları olarak değil de,
edebî ve sanat vasıflı belgeler olarak öğreniriz. (...) Sebebi de kesinlikle,
sistemli bir şekilde yazılı olarak tasvir edilmiş olmasıdır.» [7]
Mitlerin bu şekilde
orijinalliklerini yitirmeleri ve akıl karşısında hezimete uğramaları, Eliade’ye
göre, yok oldukları anlamına gelmiyor:
«Mitolojik düşünceye has klasik
biçimlerin akılcı eleştiri tarafından “gözden düşürülmüş” olması, sözkonusu
düşüncenin kesin olarak ortadan kaldırılmış olması anlamına gelmez.» [8]
Ortadan kaldırılamayan bu düşünce
biçimini Marx’ın komünizminde tesbit ediyor meselâ:
«Biz yakın bir tarihte Marx’ın,
Asya-Akdeniz dünyasının büyük eskataloji (dünyanın sonu) mitlerinden birini
almış olduğunu farkettik; bu, Tanrı’nın sevgili kulunun, Adil’in (İsa), (bunu
çağdaş dünyada proleterya ile özdeşleştirmiştir) kurtarıcı rolüdür; onun
çektiği acıların dünyanın ontoloji statüsünü değiştirmesi beklenir.» [9]
Diğer taraftan, kitle haberleşme
araçlarının da mitolojik ve folklorik kahramanların modern benzerlerini
oluşturarak, insanı etkileri altına aldıklarından bahsediyor Eliade.
Meselâ, diyor, bir film kahramanında, toplumun büyük bir bölümünün idealini
öyle müşahhas şekilde canlandırırlar ki, herkesin sempatisini kazanırlar. Bu
bahiste bizim verebileceğimiz aktüel bir örnek olarak, son dönemde çekilen Avatar
filminin izlenme rekorları kırmasının önemli bir sebebi de bu olsa gerek. Çünkü
film, Maya mitolojisinden Hind mitolojisine kadar, hemen bütün mitolojilerin
ortak sembollerinden faydalanarak hazırlanmıştı. Toplumların kahraman ihtiyacı
da acaba böylesi mitolojik bir hatıra mıdır?.. Yahut, mitolojik gerçeklik, Jung’un
dediği gibi, şuuraltı dünyamızın bir karşılığı mıdır?
MODERN SANATTA “DÜNYANIN SONU”
Eserde modern sanatın, kendi
dünyasının sonunu kendi elleriyle hazırlar gibi bir yıkım sürecinde olduğunu
söylüyor Eliade. Bu durumu da, mitlerin “dünyanın sonu” inanışlarına
benzeterek, tıpkı arkaik insanın yaptığı gibi, yeni bir başlangıç için
sanatçıların kendi dünyalarını yıkmaya giriştiklerini ifade ediyor:
«Özellikle Batı sanatının tarihini
düşünüyorum. Yüzyılın başından beri, plastik sanatlar kadar edebiyat ve müzik
de öylesine köklü değişikliklere uğradı ki, artık bir “sanat dili yıkımı”ndan
sözedilebilir duruma gelindi. (...) Son zamanlarda ortaya konan bazı eserlere
bakıldığında, sanki sanatçının bütün resim tarihini bir tabula rasa hâline
getirmek istediği intibâına kapılır insan. (...) Günümüzde hiçbir büyük
sanatçı, sanatının yozlaşacağına ve pek yakında yok olacağına inanmaz. Bu bakış
açısından, onların tutumu, ilkellerinkine benzer: Bir başka dünya doğurmak için
Dünyanın yıkılmasına –yani kendi dünyalarının, kendi sanat âlemlerinin- katkıda
bulunmuşlardır. Oysa bu kültür olgusu son derece önemlidir, çünkü bir medeniyetin
yahut bir toplumun gerçek ibdâcı güçlerini özellikle sanatçılar temsil eder.
Sanatçılar eserleriyle, toplum ve kültür hayatının öbür kesimlerinde kimi zaman
bir yahut iki kuşak sonra olacakları önceden sezerler. (...) Bugünkü sanatta da
Dünyanın Sonu mitinin yeniden değerlendirilmesi sürecini yakından incelemek son
derece ilginç olacaktır. (...) Modern insanlar arasında da ön sırada yer alan
sanatçılar, içinde insanın var olabileceği, seyre dalabileceği ve düş
kurabileceği bir sanat âlemini yeniden kurmak amacıyla kendi dünyalarını gerçek
anlamda yıkmaya giriştiler.» [10]
Eserin sonunda Eliade,
Hristiyanlığın, “mitoloji”yi din dışına sürerek, onun bir masal veya hikâyeden
ibaret olduğunu ortaya koyarak, kendi inançlarındaki “benzer” hikâyelerden
ayrıştırmaya çalıştığını, fakat bir yandan da kendi inançlarını anlatmak için
mitlerden faydalandığını tartışıyor:
«Hristiyanlar Tanrı’nın
Cisimleşmesi, Dirilmesi ve Göğe çıkmasını ilân etmekle yeni bir mit sunmadıklarına
inanmışlardı: Gerçekteyse mitik düşüncenin kategorilerinden faydalanıyorlardı.» [11]
Eliade şu önemli noktaya da dikkat
çekiyor:
«Büyük dinî kişiliklerle,
özellikle de reformcular ve peygamberlerle ananevî mitoloji taslakları
arasındaki bağlantılar üstüne bir araştırma yapılmalıdır.» [12]
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun
Mitoloji ve Esatir – Güneş ve Ay isimli eseri bu gözle de okunmalıdır
bizce...
Sonuç olarak, Mitlerin
Özellikleri, üzerinde durduğu meseleleri gayet sarih bir şekilde anlatıyor;
mevzuya hiç ilgisi olmayanlar için bile oldukça öğretici ve şaşırtıcı bir eser.
[1] Mircae Eliade, Mitlerin
Özellikleri, Om Kuram Yay., s. 11
[2] A.g.e., s. 16
[3] A.g.e., s. 23
[4] A.g.e., s. 144
[5] A.g.e., s. 157
[6] A.g.e., s. 159
[7] A.g.e., s. 197
[8] A.g.e., s. 198
[9] A.g.e., s. 224
[10] A.g.e., s. 95
[11] A.g.e., s. 211
[12] A.g.e., s. 187
Aylık Dergisi, Nisan 2010