Oryantalizm ve Oryantalist Ressamlar
Gülçin Şenel
Oryantalizm yani şarkiyatçılık,
Doğu kültürleri, dilleri ve hayat tarzları üzerine “Batı merkezli ve Batı kökenli” araştırma alanlarının tümüne verilen
ortak ad. Oryantalizmin, 1312’de Viyana Kilisesi’nin Paris, Oxford, Bologna,
Avignon ve Salamanca’da, Arabça, Yunanca, İbranice ve Süryanice’yle ilgili bir
dizi kürsü kurulmasına ilişkin kararı ile ortaya çıktığı kabul edilir. Modern Oryantalist
cereyanın doğuşunun da,
Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgal etmesinden itibaren başladığı, bu tarihten
sonra uzun yıllar İngiltere ve Fransa’nın hakimiyetinde kaldığı tesbit edilir.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, artık ABD’dir Oryantalizmin bayraktarı.
Oryantalizmin Doğu topraklarında
yaptığı, sadece müslüman Doğuluları yakından tanıma ve hakikati bulma arayışı
olsa idi, çok farklı bir netice ile karşılaşabilirdik belki. Fakat “tipik” Oryantalisler,
Doğuyu buldukları veya gördükleri gibi resmetmek yerine, gerçekleri çarpıtma ve
küçük düşürüp aşağılama anlayışıyla yaklaşırlar Doğuya. Böylece Batılıların
zihninde bir “bedevî Müslüman” tipi oluşturulur; kaba-saba bir “Müslüman dünya”
portresi çizilir; ve bu da, Müslümanlara has manevî değerler çarpıtılıp, kimi
tâlî kültürel motifler abartılarak sunulur. İlk Oryantalistler, Müslümanların medeniyet
fikri ve kültür kökleri ile alâkalı olarak neredeyse tek bir “hakiki” fikir
serdetmemiş; haremden, köle pazarlarından, hamamlar ve tellaklardan öteye geçmemiş
veya geçememişlerdir. Mahut emellerini özellikle Oryantalist edebiyatçı veya
ressamlar eliyle gerçekleştirmişler; özetlemek gerekirse, mevzuun “magazin” buudunu
aşmamaya dikkat etmişlerdir. (Diğer taraftan, Descartes’ten Dante’ye, Batılı
pekçok mütefekkir ve sanatçının üzerindeki İslâm tefekkür ve tasavvufunun
etkisi malûm ve meşhurdur ki, şu ân
mevzuumuz bu değil.)
Bu çizgide Oryantalizm, Batının
Doğuya biraz daha yakından bakma, ama bu vesileyle ona hakim olma ve yıpratma
yollarını araştırdığı bir sahadır diyebiliriz. Edward Said’in dillendirdiği
şekliyle o, “Sömürgeciliğin Keşif Kolu”dur.
Diğer yandan, Oryantalistlerin
illâ Batılı olmaları da gerekmemektedir. Batı kökenli ve merkezli bir saha olsa
bile, Müslüman kimliğine sahib ülkelerden de pekçok Oryantalist çıkmıştır.
Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve yıkılması sürecinde pek çok Oryantalist
edebiyatçı, ressam ve (güya!) fikir adamı, bu topraklardan çıkar maalesef. Örnek
vermek gerekirse, “Batı tarzı” resmi ilk uygulayan ressamlardan Osman Hamdi
Bey, zamanının Oryantalist ressamlarından etkilenerek, yaşadığı toprakların gerçeklerine,
“Batı merkezli” bir bakışla yaklaşır. İşte bu Osman Hamdi Bey’in ismi ve eserleri,
hâlen, Batılı Oryantalist ressamlarla aynı hizada zikredilmektedir. Hâlihazırda
Türkiye Cumhuriyeti’nin ekseri aydın veya aydın geçineni de, işte bu bakışla ve
aslında birer Oryantalisttir. Kendi kültür ve medeniyetlerine bakış açıları “Batı
merkezli”dir. Hemen bir parantez açarak diyebiliriz ki, bugün “ılımlı İslâm”
denilen şeyin tohumları daha o günlerde ve böylece atılmaya başlanmıştır.
Batının “toplum bahsinde” İslâm
dünyasında görmek istediği veya güya gösterdiği manzara, Oryantalist
ressamların çizdikleri “harem” görüntüsüdür meselâ: Sere serpe yatan ve
efendisinin kendisini ziyaret edeceği ânı beklemekten başka bir işi olmayan cariye!
“ABD cariyesi” hâline getirilen bugünün Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, sözkonusu
“Oryantalist” emellerin belki en müşahhas ifadesi ve artık kıvamını bulmuş
numûnesi olsa gerektir. Geçenlerde gazetelerde yer alan bir haber, bu noktayı
tedaî ettiren çarpıcı bir misal değerinde gözüktü bize: «Le Figaro dergisi,
ünlü Fransız ressamı İngres’in 82 yaşında iken gerçekleştirdiği “Türk Hamamı”
tablosunu, “19. yüzyılın en erotik resmi” ilan etti.» Bize sorarsanız, o anadan
üryan kadın figürlerinin kafalarını bugünün sözde Müslüman ülke liderlerininkilerle
değiştirince, tablo çok daha anlamlı ve “bu kez” çok daha gerçekçi hâle
gelecektir.
İşte tüm bu yukarıda
söylediklerimizi yazmamıza vesile olan husus, son zamanlarda İstanbul’da arka
arkaya açılan “Oryantalist ressamlar ve resimleri”ni ihtiva eden sergiler oldu.
Eczacıbaşı Müzesi ve Pera Müzesi bunların başını çekenlerden. Pera Müzesi’ndeki
“Doğu’nun Cazibesi” konulu sergiyse hâlen devam etmekte.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Oryantalist
ressamların Osmanlı (Doğu) ile alâkalı çoğu resminden hazzetmek, hassaten
bazılarını hazmetmek pek mümkün değil. Hemen hepsinin bir “harem” veya “hamam”
tablosu yahut Osmanlı kadınlarını münasebetsizce resmettikleri portreleri mevcut.
Elbette olanı değil de olmasını tahayyül ettikleri harem tablosunu çizer hepsi;
hatta model olarak Batılı kadınları kullanıp, onları tahayyül ettikleri Osmanlı
kadınları gibi giydirerek veya çoğu giydirmeyerek resmederler vehimlerini.
Böylesi tabloların ressamları bile
bilinmez; ismi bilinenlerin de resim sanatında çığır açan ressamlar olmadıkları
ortada. Velhasıl, sanatta en başta aranacak olan “samimiyet” unsuru eksiktir bu
Oryantalist ressamların çoğunda. İçlerinde az çok dikkate şâyan isimlerin bulunması
da hakikati değiştirmez; adı üstünde “Oryantalist” bir bakıştır çünkü bu
resimlerden tüten. Bizim Oryantalist resimlere bakarak hissedebileceğimiz nedir
ki, derin bir haddi tecavüz ve aşağılanma duygusundan başka?
Böylesi resimler zımnında,
Oryantalist ressamların Osmanlı medeniyetinden öyle çok etkilendiklerini filan
da söyleyemeyiz. Çünkü, meselâ Osmanlı mimarisinden, hattından, minyatüründen
etkilenmiş bir ressam, yani mücerret sanatın kokusunu almış bir ressam, oturup
köle pazarlarını, harem hayatını, hamam sefalarını tasvir etmez. Yine bu
resimlere bakıp “biz de” Batı tefekkür ve sanatını “okuyamayız”. Bunlar daha
ziyade bir fotoğrafçı edâsıyla çizilmiştir ki, tarihî bir belge ve arşiv kaydı addedilebilir
en iyimser bakışla.
Kısacası, “tesir” bu şekilde
olmaz. En büyüklerinden Batılı bir ressamın, yani Picasso’nun, Cezayirli bir
hattattan hat dersi aldığını biliyoruz misâl bâbında. “Tesir” meselesini
aydınlatmaya Picasso ile alakâlı şu anekdot kâfîdir:
«1948’de bir Türk ressamı,
Paris’teki bir sergide Picasso ile karşılaşır ve kendini tanıtır… Aldığı cevab
şu: “Peki burada senin işin ne? Senin memleketinde, senin işine yarayacak ne
çok şey var, biliyor musun?”… Bizim ressam da şu güzel cevabı veriyor:
“Biliyorum! Buraya anahtarları almaya geldim!..» (SM, Elif –Resim Redd Kökündendir-, s. 14)
Ancak bizim Türk ressamları o
malzemeyi bir Picasso kadar dahi sindiremediği için, eserleri onun bunun
taklidi olmaktan öteye geçmez. Doğrusu, kendi kültür ve medeniyetine bir Oryantalist
kadar bön bakan sanatçı ve aydınlar(!) ülkesinde, bu kadar çok “Oryantalist
resim” sergisi açılması da hiç şaşırtıcı değil.
İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun
şu tesbit ve dileğiyle bağlıyoruz sözü:
«Bir not: “Fikirde şahsiyeti
olmayanın, üslûbunda şahsiyet olmaz!” diyor Üstadım. İşte işin bütün hulâsası
da bu. O, bütün bir kâinat muhasebesi içinde, varlık ve varoluş davasının
–hangi sırdan bahsediyorum ben?- temellendirilmesi sürecinde doğar, “geliştikçe
gelişen prensipler” hâlinde bünyelendirme işidir. Fikre dair bu hususu, resme
tatbik ederseniz, üslûb sahibi olmayla, “üslûb numarası yapma” arasındaki fark
anlaşılır. Fethedilen alanda fatihçilik oynayanlar bir yana; kendi usul, esas
ve kurallarıyla tecelli edecek yeni resmin, Büyük Doğu-İbda anlayışından
doğacağını umarız.» (SM, Elif, s. 48)
Baran Dergisi 5 Aralık 2009