Elif Şafak’ın “Aşk” İsimli
Romanı Üzerine…
Gülçin Şenel
“Gerçek, Kurgu’dan daha acayibtir, çünkü Kurgu, olabilirlikleri
gözetmek durumundadır; gerçeğin öyle bir zorunluluğu yoktur!”
Mark Twain
Elif Şafak’ın “Aşk” isimli romanı,
iki Allah dostunun, Mevlana ve Şems’in kelimelerin ifâdede aciz kaldığı dostluk
ve aşkını tasvir ediyor. Buna paralel olarak devam eden başka bir hikâye daha
anlatıyor roman; günümüzde yaşayan Amerikalı, Yahudi, evli, çocuklu, kocası
tarafından aldatılan bir kadının, sonradan Müslüman olmuş bir sufi ile aşkını…
Aslında roman tam tersi şekilde
kurgulanmış, Ella ve Zahara’nın ilişkisi içinden geçen bir roman olan “Aşk
Şeriatı”nda Mevlana ve Şems anlatılmış. Fakat roman bittiğinde aklınızda ne
Ella ne de Zahara kalıyor, sadece Hz. Mevlana ve Hz. Şems’in muhayyilemizdeki
büyülü dostluğunu sadeleştiren kekremsi bir tat kalıyor.
Oysa bir romanın muhayyilemizdeki
büyüyü bozmasını değil, onu daha da derinleştirmesini bekleriz, halbuki bu
romanda öyle olmuyor. Meselâ, ortadan nasıl kaybolduğunu, öldürülüp
öldürülmediğini bilmediğimiz (belki de bilmek istemediğimiz) Şems, öldürülüyor.
Roman bittiğinde Mevlana ve Şems’in karşılaşmaları, dostlukları ve ayrılmaları,
sebeb-sonuç kafesinde cereyan ederek son buluyor. Romancı, “zamanüstü gayesine”
mıhlı, zamanı aşmış velileri, zamanımıza indirip sınırlarımızla kuşatıyor.
Biz, eğer Mevlana ve Şems mevzu
ise bir romana, o romanın klasik kalıbları kırmasını, bambaşka bir forma
bürünmesini beklerdik; ama olmuyor. Klasik aşk, nefret ve entrikalarla süslü
roman, roman kahramanlarının hakkını veremiyor. Velhasıl, Doğu’nun (İslâm’ın)
aşkını, Batı’nın aşk anlayışına “muhteva vermek” için (Mevlana ve Şems
üzerinden) kullanmış gibi bir hisse kapılıyoruz…
Kitabı yayınlayan yayınevinin
yazarın fizikî albenisinden faydalanarak yaptığı reklâm kampanyalarına yazarın
“gönüllü” modellik yapması, pembe kapaklı bir kitab olması, Sinan Çetin’in
sinemaya uyarlayacak olması, İngilizce yazılıp Türkçeye tercüme edilmesi gibi
konularda tenkid ediliyor roman. Bu tenkidlerin de kitabın satış rakamlarına
katkısı oluyor ve “çok satan kitablar listesi”nden inmiyor. Elbette yalnızca bunlar
Elif Şafak’ın kitabının değersiz olduğunu göstermez, sadece kitabın satılması
için kullanılan kapitalist metodun kitabı umum nazarında değersizleştirdiğini
gösterir.
Bizim bu roman için
söyleyebileceğimiz şeyler, şu cümlenin teferruatı olacaktır: Elif Şafak, bu
romanı bize değil, Batılı okuyucuya yazmış. Bunu sadece, romanı İngilizce
kaleme aldığı için söylemiyoruz, muhteva da buna işaret ediyor, kitabı yazarken
yararlandığı kaynaklar da… Peki, bu tenkid edilecek bir şey midir? Yakından
bakalım.
Eğer Elif Şafak, kendisinin
kurguladığı, hayalî karakterlerin yaşadığı bir hikâye anlatıyor olsaydı, roman
için söyleyebileceğimiz bir şey olmaz, bu yazıyı da kaleme almazdık. “Batılı
okur için yazılmış, İslâm’ın bâtını tasavvufun insan ruhunu iyileştirici yönünü
vurgulayan vasat bir roman” deyip geçerdik. Bunlardan bolca var çünkü. Ancak
hikâye edilen kişiler “gerçek” kişiler, hem de Hz. Mevlana ve Hz. Şems gibi iki
büyük velî olunca iş değişiyor. İslâm’ın hiçbir zerresinden (Şeriat ve
Tasavvuf) taviz vermeyen bâtın yolu kahramanlarını bir roman kahramanı haline
getirmek, sanki onları İslâm’ın şer’î kısmı ile ilgilenmeyen ve Batıda bugün
çokça yaygınlaşmış “Şeriatsız Tasavvufçular” gibi sakat bir karaktere
büründürmek, “benim anladığım budur” kolaycılığı ile izah edilemez olsa gerek.
Elif Şafak’ın bu romanla Batılı
okura söylemek istediği “şey”, özetle, romanda geçen şu cümlelerde saklı:
«Şu
dünyada yaşanan çatışma ve savaşların bir "din sorunu" değil,
"dil sorunu" olduğuna inanıyordu. İnsanlar sürekli birbirlerini
yanlış anlıyor, birbirleri hakkında yanlış hükümlere varıyordu. “Yanlış çevirilerle" yaşıyorduk.
Böyle bir dünyada herhangi bir konuda ısrarcı olmanın ne anlamı vardı? En güçlü
kanaatlerimiz dahi basit bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor olabilirdi. Zaten
hayatta hiçbir konuda sabit fikirli ve katı olmanın gereği yoktu; zira yaşamak
demek habire değişmek demekti.» (1)
İyi
niyetli görünen bu cümledeki “yanlış anlama” ve “yanlış çeviriler” ile neyi
kasdettiğini ise romanın bütününden çıkarabiliriz. Roman bittiğinde şöyle bir
düşünce beliriyor zihninizde:
“İslâm
Şeriatı ve İslâm Tasavvufu birbirinin aynı değildir; Tasavvuf bütün dinlerden,
bütün inanışlardan ve düşüncelerden insana açıktır ve Aşk, ortak dilimiz olan
ruhumuza şifadır. Bakmayın siz Şeriatçılara, İslâm’da “Aşk Şeriatı” diye de bir
şey var”.
Halbuki
İslâm’ın zahiri Şeriat, bâtını ise Tasavvuftur. Bunları birbirinden ayırmak,
ruha şifa değil, olsa olsa zehirdir. Nitekim Allah dostlarının sözleri ve
tecrübeleri, İslâm’dan ayrıymış gibi olur olmaz yorumlanırsa, uzakdoğu
inanışlarından ve onların tecrübelerinden bir farkı kalmaz. “Aşk Şeriatı” tabirine
itirazımız yok; çünkü İslâm baştan sona aşktır.
Elif Şafak günümüz Mevlevîliğine
bakarak Hz. Mevlana’yı ve dönemini anladığını zannetmiş ki, yanılmış. Meselâ, Hz.
Mevlana’nın bir aşk ânında kendinden geçerek dönüşünü (semâ), sanki Hz. Şems ve
Hz. Mevlana bunu planlı bir merasim (ritüel) olarak hazırlamış gibi anlatmış
ki, bizce yanlış. Semâ’nın günümüzde bir “gösteri” hâline gelmesinden yola çıkarak
böyle bir kurguya varılamaz. Bu ancak Batılıların “Sema” gösterisi ile aynîleştirdiği
Mevlana imajını pekiştirir.
Diğer yandan, romanda tasvir
edilen Şems de bizce Batılı okura göre tasvir edilmiş. Hani şu “Simyacı” tarzı
romanlarda anlatılan “gezgin dervişler” türünde bir karakter. Dilimiz varmıyor
ama neredeyse -hâşâ!-“hippi derviş” diyeceğiz.
Son olarak, Ömer Tuğrul İnançer, romanda
geçen bazı tarih ve usul hatalarına temasla kitabı eleştirmiş ki, bizce
tenkidinin en can alıcı noktası şu:
“Siyasetin ve ticaretin yani
menfaatin olduğu yerde ne ilim olur ne sanat. Dolayısıyla bugünkü yazılan kitablar
ticari amaçlı kitablardır. Ne yazık ki dünyanın ölçüsü ve bize de tâ Islahat
döneminden beri Batıdan gelen bu zihniyet, meseleleri doğru tartamaz hâle
gelmiştir. Başarı maddi kazançla ölçülür hale gelmiştir. Adam ilmihal bilmiyor,
Mesnevi okuyorum ben diyor. Ne anlayacaksın? Bu neye benzer? (…) Nasıl anayasayı
okuyup hukuk, anatomi kitabı okuyup tıb öğrenilmezse, (zahiren) Kur’an okuyup
Müslümanlık da öğrenilmez. Kur’anı öğrenmek için evvel tahsil lazım. Kezâ
Mesnevi-i Şerif’i, Fütuhat-ı Mekkiye’yi, Füsusul Hikem’i okumak için de evvel
tahsil lazımdır. O evvel tahsil olmadan olmaz, böyle saçmalıklar ortaya çıkar.”
(2)
Her önüne gelenin Tasavvufî
metinlere, sanki bir edebiyat eserine bakıyormuş gibi el atmasına neredeyse
alıştık; ancak bu kadar ayağa düşmesine itiraz etmek de hakkımız. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “İnsan-Erkek
ve Kadın” isimli eserinde şöyle bir misâl verir:
“Gezip
gördüğü yerlerin haritasını, gezip görecekler için çıkarmış adamlarla, haritaya
bakıp da gezmiş görmüş gibi tasvire yeltenen adam arasındaki fark… Bu fark
anlaşılırsa, o haritanın bulunduğumuz yere nisbetle filân yerdeki dağ, nehir,
göl, denizi işaretinin, bizim muradımıza göre yön tâyini işine yarayacağını
anlamak, fazla zekâ istemese gerek.”
Elif Şafak’ın üç-dört romanını
beğenerek okumuş, dilini ve üslubunu takdir eden bir okur olarak, yazarın bu
romanında haddini aştığını ve dersine çalışmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
1) Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, İstanbul 2009, s. 204
2) Ömer Tuğrul İnançer ile Söyleşi, Gerçek Hayat Dergisi, Nisan 2009
3) Salih Mirzabeyoğlu, İnsan – Erkek ve Kadın, İBDA Yay., İstanbul 2008,
s. 43
Baran Dergisi, 8 Mayıs 2010