Animasyon’dan Masallar
Gülçin Şenel
Animasyon, çizgi veya üç boyutlu
bilgisayar tekniği ile yapılan filmlere verilen isim. Bu filmlerin genel
izleyici kitlesi ise çocuklar. Şöyle de söyleyebiliriz; animasyon filmler
günümüzün çocuk masallarıdır. Çünkü artık çocuklar masal “dinlemiyorlar”,
masalı “seyrediyorlar”. Doğdukları ândan itibaren, o büyülü ekranla muhatab
oluyorlar. Uzmanlar “çocuklarınıza 0-3 yaş arasında televizyon izletmeyin,
zihin ve dil gelişimlerine zararlıdır” diyedursun, çocuk televizyonları bir
kenara, bebekler için televizyon kanalları açılıyor. Tehlikesi şurada ki,
çocukların okuma-yazma öğrenmeye geçiş yapabilmesi için, dilini doğru bir
şekilde öğrenebilmesi, sözlü (şifahî) anlaşma ve konuşma sürecini yaşaması
gerekiyor. Barry Sanders “Öküzün A’sı” isimli kitabında şöyle diyor:
“Tarihî örnekler bize, kültürlerin
önce bir sözellik (şifahîlik) aşamasından geçtiklerini, eğer gireceklerse, daha
sonra okuryazarlık aşamasına girdiklerini gösteriyor. Tüm çocuklar da bu hikayeyi
yaşar. Daha doğrusu yakın geçmişe kadar yaşardı. Artık ülkemizdeki çocukların
gittikçe azalan bir bölümü sözelliği yaşayabiliyor ve bu da hayatları için son
derece korkunç sonuçlara yol açıyor. Ülke çapında (ABD) liseyi terk eden
öğrencilerin oranı yaklaşık yüzde kırk ve bu oran büyük kent merkezlerindeki
liselerde daha da yüksek. (…) Artık çocukların büyük bir çoğunluğu insan sesini
televizyon, sinema, plaklar ve radyo aracılığıyla işitiyor. Bu harika
elektronik aletlerin büyüsü sayesinde son iki kuşak gerçek yaşantıların yerine
elektronik sinyalleri tercih eder oldu.” (1)
Eskiden evlerimizin başköşesinde
oturan babaanne, anneanne ve dedelerimizin yerine koyduğumuz televizyon, şimdi
oturmuş çocuklarımıza animasyondan masallar anlatmaktadır. Üstelik bu animasyon
masallar zannedildiği kadar masum da değil. Hollywood yapımı pek çok animasyon
filmde ideolojik, dinî ve kültürel yönlendirmeler söz konusudur. Yağmur
Dergisi’ndeki bir makalede yazar şöyle diyor:
“Harold Schiffman, animasyon
filmlerin gözden kaçırılmaması gereken diğer bir yanını tespit etmiştir.
Schiffman'a göre bazı animasyonlarda kullanılan aksanlar belli bir tesir
uyandırmak kastıyla gerçek hayata göre abartılmaktadır. Yani çizgi filmdeki
karakterlerin aksanlı konuşmalarının sebebi yabancı kökenli olmaları değildir.
Tam aksine, dil varyasyonları söz konusu tiplemenin iyilerden mi yoksa
kötülerden mi olduğunu belirtme, yani zihinlerde peşin hüküm inşa etme adına
sûiistimâl edilmektedir. Bu fikri destekleyecek müşahhas misaller verebiliriz. Mesela
masalsı bir Arab ülkesinde geçen Alaaddin çizgi filminde etnik stereotipler (peşin
fikir kalıbları) çok bârizdir. Film boyunca gördüğümüz kötü adamların sakallı,
esmer ve sinir bozucu kahkahalar atan tiplemeler olmalarının yanı sıra hepsi de
ağır bir Arab aksanıyla konuşmaktadır. Öte yandan sempatik kahramanlar Alaaddin
ve Jasmine açık tenli ve güzel olup, daha da ilginci, konuşmaları aynı
Amerikalı gibidir. Bu durumu fark eden Güney Koyu İslâmi Birliği eski sözcüsü
Yousef Salem [Yusuf Sâlim] bu filmi Arablara karşı ayrımcılık yapmakla
suçlamıştır: "Çizgi filmdeki bütün kötü adamlar sakallı, kocaman burunlu,
kötü bakışlı, bariz aksanlı ve eli kılıçlı. Alaaddin’in ise öyle kocaman değil,
küçük bir burnu var. Yabancı aksanı hiç yok. Onu sempatik kılan ise Amerikalı
havası verilmiş olması. (...) Arab olduğundan utandığını söyleyen bir kızım var
ve bunun sebebi hep böyle şeyler." Lippi-Green'e göre bu gibi tasvirler,
çocuklara insanları konuştukları aksanın temsil ettiği ırk, etnik köken ve
anavatana göre değer biçmeyi' öğretir. Seçilen aksanlar ise, kesinlikle
tesadüfî değildir.” (2)
Televizyonun yıkıcı etkisinden, Batı
menşeli filmlerden çocuklarımızı korumamız ne kadar mümkündür? Kendi din, dil
ve kültürümüze uygun filmler çekmek bir çözüm müdür? Yaşadığımız çevreden
kendimizi tecrid etmek, mecburen sürdürdüğümüz “hayat tarzı”nı göz önüne
aldığımızda pek mümkün gözükmüyor.
Eğer çocuklarımıza okuma-yazma
öğrenene kadar televizyon izletmeyeceksek, biz yetişkinlerin de televizyon
izlememesi gerekecektir. Kaçımızda böyle bir irade var? Birinci çıkmaz yol!
Haydi, okuma-yazma öğrenene kadar çocuğu
bir şekilde ekrandan uzak tuttuk. Daha sonra, çocuklarımıza seyrettireceğimiz
filmleri itina ile seçeceğiz. Ancak çocuk çevresinden, okuldan, sokaktan duyup
gördüğü şeylere ilgi gösterecek, kendi seçimlerini yapmak isteyecektir. Kim ve
ne derece engelleyebilir bunu? İkinci çıkmaz yol!
Öyleyse okul çocuklarını
televizyondan uzak tutmak için başka şeylere ilgisini çekmemiz gerekecektir.
İlk çözüm olarak öne sürülen kitab okumayı teşvik etmek de zannedildiği kadar
kolay değildir. Şayet evde kitab okunmuyorsa, çocuk da kitaba ilgi
göstermeyecektir. Bu durumda, yetişkinlerin çocukların göreceği yerlerde kitab
okumaları gerekli olmaktadır. Fakat “hakikaten” okumalıdırlar, çünkü çocuklar
sahteliği hemen anlarlar. Kitab “okumama” rekorlarının kırıldığı bir memlekette
yaşadığımız hatırlanırsa: üçüncü çıkmaz yol!
Yaşadığımız “hayat tarzı”nı
değiştirmeden, yani insanca-müslümanca yaşamanın asgarî şartlarını
oluşturmadan, çocuklarımızı insanca-müslümanca yetiştirmemiz de pek mümkün gözükmüyor.
Velhasıl, ya bu deveyi güdeceğiz,
ya bu deveyi keseceğiz!
1) Barry Sanders, Öküz’ün A’sı,
Ayrıntı Yay., s. 43-44
2) Hollywood’un Seslendirme
İdeolojisi, Safiye Ünal, Yağmur Dergisi
Baran Dergisi, 10 Nisan 2010