Akira Kurosawa
Resimleri ve Sineması
Gülçin Şenel
Akira Kurosawa deyince ilk akla
gelen şey sinemasıdır elbette fakat bugünlerde İstanbul’da ilginç bir sergisi
var usta Japon yönetmenin: “Kurosawa Desenleri”. Pera Müzesi’nde sergilenen
desenler, Kurosawa’nın filmlerini çekmeden önce çizdiği resimlerinden oluşuyor.
26 Nisan’a kadar sürecek sergide, Kurosawa’nın Ran, Düşler, Kagemusha, Yume,
Madadayo ve Umi Wa Miteita filmleri için çizdiği 87 desen sergileniyor.
Film çekiminden önce hadiselerin
veya karakterlerin resimlerini çizmek, fantastik bir durum gibi görülebilir. Oysa
İBDA Mimarı’nın dikkatimizi çektiği üzere, meâlen, sinema dediğimiz şey “hayat
filmi”nden bir “kesit” ve yine “film” dediğimiz de binlerce resmin veya
fotoğrafın “ardı ardına akışı-akıtılışı” değil mi? Hayat, film ve resim arasındaki bu “temel”
alâka sebebiyledir ki, filmlerinden önce karakterlerinin karikatürünü çizerek
bu karikatürlere uygun oyuncu arayan Fellini gibi yönetmenler de var. Ancak
Kurosawa’nın farkı, zannederiz onun resim sanatındaki ustalığı. Bahsin
uzmanlarına göre resimlerinde Van Gogh, Cézanne ve Chagall gibi ressamların
etkisi hemen fark edilen Kurosawa, neden bu resimleri çizdiğini şöyle
açıklıyor:
“Resimleri (story board) çizerken
bir sürü şey düşünüyorum. Yerin çerçevesi, kişilerin psikolojisi ve duyguları,
hareketleri, bu hareketleri yakalamak için gereken kamera açısı, ışık,
kostümler ve aksesuarlar… Tüm bunların özelliklerini düşünmezsem, görüntüyü
çizemem. Hatta resimleri bunları düşünebilmek için çiziyorum desem, neredeyse
daha doğru olacak. Bu şekilde, açıkça görmeden önce, bir filmdeki her sahnenin
görüntüsünü saptıyor, verimli kılıyor ve kavrıyorum. Ancak o ânda gerçek
anlamda film çekimine girişiyorum.”
Bu yönüyle Kurosawa’nın “sanatçı”
kişiliği de ön plana çıkıyor. Onun gençlik yıllarında resimle ilgilendiğini,
hatta bir ara ressam olmak istediğini de hatırlatalım. Filmlerindeki bir
tabloyu andıran karelerde, kullandığı parlak renklerde ve sinema tekniğinde
onun bu “ressam” yönünün etkisi olduğu açıktır.
Kurosawa 1960-1970 yılları
arasında maddî imkânsızlıklar ve Japonya’nın siyasî ortamı sebebiyle film
çekemediği için intihara teşebbüs edecek kadar sanatının divanesi bir adamdır. Şöyle
diyor:
“Sanat bir haberleşme değil, ölüme karşı bir dirençtir. Sanat bilgi
vermez. Sanat bir enformasyon türü değildir.”
Sinema tarihinde önemli bir yere
sahib olan Kurosawa, Amerikan film endüstrisince senaryoları ve filmleri belki en
çok taklid edilen yönetmendir de. Kurosawa’nın en önemli hususiyeti ise, bizce,
batılı formlarda gelişen sinemayı, o formları neredeyse yıkarak kendi sesini ve
dilini sinemaya sirayet ettirme gücüdür. Bu öyle bir güçtür ki, hâlâ pek çok
batılı yönetmen, sinema tekniği yönünden onu taklid etmekten kendini
alamamaktadır. Meselâ Mel Gibson “Cesur Yürek” filmindeki savaş sahnelerini,
onun filmlerini defalarca izleyerek çektiğini, George Lucas “Star Wars” filmini
çekerken Kurosawa’dan etkilendiğini söyler. Taklidçilikten nefret eden
Kurosawa, bizdeki ümid vaadeden sinemacıların da sindirmesi gereken önemli bir
noktaya dikkat çekiyor:
“Genç Japon sineması yabancı
sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir
tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki
aşk ilişkileri, Fransa yahut İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa
genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde kopya
ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek hayatlarında özenti duyuyorlar.
Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu duruma karşı koyamadı. Ben
işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle
nô) temeline sahibtim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim.
Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızın değerlendirmemi,
bana en iyi gelenini, en uygun düşenini kendi sinemama mâletmemi sağladı.
Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden
tamamıyla yoksundurlar. Oysa, bana göre, şahsî bir eser meydana getirmekte en
önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak. Kök salmış olmak.”
İşin ilginç tarafı sinemayı
anayurdu olan batıdan daha derinlikli olarak kavrayan ve muhtevasını sarsıcı
bir dille değiştiren de, “kendi iç âlem düzeni”nin peşinden giden Kurosawa,
Tarkovsky gibi yönetmenlerdir. Bu noktada Kurosawa’nın neden önemli bir sinemacı
olduğu ve tıpkı Tarkovsky gibi sinemanın anayurdu olan batıda büyük bir
hayranlıkla karşılandığı anlaşılıyor. “Mahallîlik-yerellik” zeminine akseden
“cihanşümûllük-evrensellik”… Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun şu tesbitini
hatırlatırcasına:
«Bahis, bana, sinema dünyasına ait
bir hâl izahını davet ediyor ve geniş mânâsıyla “suret”in inceliklerini de
çerçeveliyor… Şu: Aslında anlaşmanın bir başka şekli ve dili daha vardır;
duygular ve görüntüler… Böyle bir bağla ayrılıklar gideriliyor, sınırlar yıkılıyor;
istek, duygu ve taşkınlıklar, bugüne kadar aynanın her iki tarafında duran,
kapının önünde ve arkasında bulunan insanların arasındaki engelleri temizliyor…»
(Şiir ve Sanat Hikemiyatı, -Estetik ve Ahlâk-, İBDA Yay., s. 129)
Nitekim Kurosawa, Rus yönetmen
Tarkovsky’den övgüyle bahsederken, onunla sinemaya dair ortak görüşler
taşıdığını su sözlerle belirtiyor:
“Tarkovsky'yi çok özlüyorum. 54
yaşında iken vefat etti. Bana çok parlak gözlerle bakardı. Bakışlarındaki
hayranlığı asla unutmayacağım. Hayata ve sinemaya dair ortak düşüncelerimiz
vardı. (...) Biz Tarkovsky ile birçok meseleyi konuşurduk. Sinemanın bir şeyi
anlatmaya kalkışmaması konusunda hemfikirdik. Sinema bir şeyleri anlatmak için
kullanılacak bir araç değil. İnsanlar onun muhtevasını istedikleri gibi
hissetmeliler. Sinema birçok yoruma açık olmalıdır. Tarkovsky asla bir şey
açıklamazdı. Onun doğrudanlığı muhteşemdi.”
Kurosawa’nın isminin dünyaca
duyulması ve “imparator” lakabı ile anılması süreci, Venedik Film Festivali'nde
Altın Aslan ödülü kazandığı filmi “Rashomon (Gizli Kale)” ile olmuştur. “Rashomon”,
1952'de Oscar adayı olduğunda batılı sinemacıların dikkati Japon sinemasına
çekilmişti. Bir haydutun ormanda bir samurayı öldürüp karısına tecavüz etmesi
sonrası, haydutun, samurayın, tecavüze uğrayan kadının ve tüm bunları izleyen
oduncunun olayı farklı açılardan anlattıkları film, gerçekliğin izafîyetine
dikkat çekiyordu. Filmin yardımcı yönetmenleri bu senaryodan bir şey
anlamadıklarını söylediklerinde şöyle cevab veriyor yönetmen: “Bu, insanoğlunun
iç dünyasının anlaşılmazlığından olsa gerek.”
“Rashomon”un ardından yıldızı
parlayan Kurosawa, bazı edebiyat uyarlamaları yaptı, meselâ, Dostoyevski’nin
Budala isimli romanını, Shakespeare’in Macbeth’ini filme çekti. “Yedi Samuray”
isimli filmini çektiğinde sanatının zirvesindeydi. Rus bir subayla Moğol bir
avcı arasında geçen bir dostluk öyküsünü anlattığı “Dersu Uzala”, 1976 yılında “En
İyi Yabancı Film Oscarı”nı kazandı.
1998’de Tokyo’da ölen Kurosawa,
ardında onlarca film bırakırken, “derdi olan” bir sanatçı portresi çizmiş,
gerek çağdaşlarına gerekse geleceğin sinemacılarına değerli bir hazine hediye
etmiştir. Şöyle diyor usta yönetmen fikirsizliğe vurgu yaparak:
“Şu soruyu sormak isterdim:
Sinemada fikri olmak ne demek? Eğer biri sinema yapmayı umuyorsa bu ne
demektir? Ama bir fikri olmak ender bir olaydır. Neredeyse bir tür bayramdır.
Ve bir fikri olmak, genel olarak bir fikre sahib olmak demek değildir. Bir
fikir her zaman bir şeylere adanmıştır. Bir fikir bazen resimde, bazen romanda,
bazen felsefede, bazen ilimde, bazen de sinemada olabilir. (…) Fikirler gizli
güç kaynaklarına benzer, bu yüzden ifade edildikleri tarzlardan ayırt
edilemezler.”
Kaynaklar
Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı -Estetik ve Ahlâk-, İBDA
Yay., İstanbul 1998
Akira Kurosawa, Kurbağa Yağı Satıcısı, Agora Kitaplığı, İstanbul 2006
Nijat Özön, Türk Dili Sinema Özel sayısı Ocak 1968 Sayı: 196 s.
435–437
Baran Dergisi, 27 Şubat 2010