Amerikan İstihbarat Belgelerinde
Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi
Derleyen: Gülçin Şenel
TAKDİM
Dr. Armen Victorian, İngiltere’de yaşayan bir
araştırmacı-yazar. Yıllardır zihin kontrolü, şuur yönlendirme, insan zekâsı ve
benzeri konularda çalışıyor. Çeşitli insan hakları örgütlerinde, yeni
geliştirilen zihin kontrolü silahlarına karşı protesto kampanyaları yürütüyor. Kitabta
şöyle bir ithaf yazısı var:
- «Bu kitabı, hangi bayrağın altında yaşıyor olurlarsa
olsunlar, devletleri tarafından şuuru ve bedenleri suistimal edilerek,
üzerlerinde işkence yapılan, psikolojik ve fizikî acılara maruz bırakılan masum
kurbanlara ithaf ediyorum. Yaşadıklarını açıkça ifade eden cesur şahsiyetlere
teşekkür ederim. Ve yine masumların yanında insan hakları -ki hâlâ bu hakların
çoğu devletler tarafından millî güvenliğin korunması bahanesiyle ihlal
ediliyor- adına yer alan kurumlara da saygılarımı sunarım. Şuurun öldürülmesi
yahud iğfal edilmesini hiçbir şey telafi edemez.»
Dr. Victorian, İstihbarat’ta Beyin Yıkama
isimli kitabını, “Bilgi Edinme Hürriyeti Yasası”ndan faydalanarak, ilgili
kurumlara yaptığı başvurulardan, taradığı kaynaklardan ve ilgili kişilerle
yaptığı görüşmelerden yola çıkarak hazırlamış. Bu anlamda kitab, başvurduğu
“kaynaklar” bakımından çok önemli. Bu kaynaklar, yazarın, konuyla ilgili kurum
ve şahıslarla yaptığı yazışmalardan elde ettiği mektublar veya telefon
görüşmeleriyle beraber, ulaşılan çeşitli arşivleri de kapsıyor. Kitab da, bir bakıma,
bu kaynakların “gövde gösterisi” mahiyetinde. Tabiatiyle çoğu eski tarihli
belgelere-bilgilere dayalı bu kaynak taraması, hâlihazırda gelinen safhanın (TELEGRAM’ın)
da bir kısım temellerini ve ipuçlarını barındırıyor.
İBDA
Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası / B-Yedi isimli –hâlen Baran
dergisinde haftalık olarak tefrika edilen- eserinde, kendisine uygulanmakta
olan TELEGRAM (Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi) işkencesini anlattığı ve
izahını yaptığı meseleler, bu açıdan, Zihin Kontrolü teknikleri ve teknolojisinde
gelinen noktayı da göstermektedir. Bu husus önemlidir, çünkü bu konuda yapılan
araştırmalar sıklıkla “faraziyeler” üzerinden yürümektedir ki, Mütefekkir Mirzabeyoğlu
Ölüm Odası / B-Yedi isimli eseri vasıtasıyla bu “faraziyeler”i ortadan
kaldırmaktadır. İlgililerine ve uzmanlarına, başka hiçbir yerde bulamayacakları
fikrî, ilmî ve tecrübî bir hazine sunmaktadır.
Tekrar Dr. Victorian’a
dönersek, Timaş
Yayınları’ndan çıkan İstihbarat’ta Beyin Yıkama adlı eserden yaptığımız
bu derlemede yer alan bilgiler, Amerikan istihbarat ve askerî servislerindeki
zihin kontrolü deney ve uygulama örneklerinin, kaynaklara dayanarak sunulan bir
sergisi mâhiyetinde. Türkiye’de “bilgi edinme hürriyeti yasası”nın varlığı bile
tartışmalı olduğundan, böyle bir kaynak taraması yapmamız veya herhangi bir
istihbarat birimine bu konuda başvuru yapmamız pek mümkün görünmüyor. Gerçi
Amerika’da ifşâ olunanlar da “bugün sürmekte olanlar”ın değil, çoğunlukla
geçmiş araştırma ve tecrübelerin belgeleri. Kitabta Türkiye’ye yapılan
göndermelerse, ancak resmî makamların aydınlatabileceği şeyler. Türkiye
şartlarında, Zihin Kontrolü’nün, Salih
Mirzabeyoğlu’nun literatüre geçirdiği şekliyle TELEGRAM’ın varlığı hemen herkesin
malûmu olduğu hâlde, bu konuda resmî bir mercîden herhangi bir bilgi veya belge
istemek yahud soru sormak, koskoca bir sükût ile karşılanacaktır. Ölüm Odası
/ B – Yedi isimli eserinde şöyle diyor Salih
Mirzabeyoğlu:
- «Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra birşey yapılıp
yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına
göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne
de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor.
Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola
başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini
olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı,
kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin
bunu böylece kabul etmesinde.» [1]
Bu
derlemeyi, Mirzabeyoğlu için “gereken” veya “mümkün olan” herşeyin bir
ân önce yapılması şuur ve ihtiyacını uyarması amacıyla, değerlendirmenize
sunuyoruz. Metin içindeki büyük veya koyu harfle vurgular bize aittir.
TELEPATİ, PSİŞİK ARAŞTIRMALAR
- «Sovyetlerin
kozmonot eğitiminde telepatik yöntemler kullanması daha başından CIA’nın
dikkatini çekmişti. Bu yöndeki girişimler 1967 Mart’ında kodlanmış bir telepati
mesajının Moskova’dan Leningrad’a gönderilmesiyle (ışınlanarak) başlamıştı.» [2]
- «Sözü
geçen çalışmalar arasında, Maimonides Tıb Merkezi Rüya Laboratuvarı’nın yaptığı
uykuda telepati çalışması da vardı. Çalışmalar uyanık durumda bulunan bir
kişiden rüya gören birisine telepati yoluyla iletilen kavram ve imajlarla
rüyaların dışarıdan etkilenebileceğini ortaya koyuyordu. Sovyetler de benzer
doğrultuda çalışıyordu.» [3]
- «CIA
bu konuda çift yönlü bir metod takib etti. Sürekli olarak bu konuda (Psişik
Araştırmalar) yeterli bilgi olmadığını iddia ederek, psişik araştırmaları
önemsiz göstermişler, fakat gizli olarak 16 yıllık bir zaman dilimi içerisinde
psişik çalışmalar için 20 milyon doların üstünde para harcamışlardı.» [4]
- «Stanford
Araştırma Enstitüsü telepati çalışmalarını Uzaktan Görme (UG-remote viewing)
diye adlandırdı. Bu terim, ilk defa 8 Aralık 1971’de bir toplantıda Newyork’lu homoseksüel artist Ingo Swann ve Dr. Janet Mitchell, Dr. Karlis Osis ve Newyork Psişik Araştırmalar Derneği’nden Dr. Gertrude Schmeidler tarafından kullanılmıştı.» [5]
BİR CİHAZ: ELİPTON
- «DIA (Defence
Intelligence Agency–Savunma İstihbarat Ajansı) Raporu:
“Sovyet
ve Çeklerin psikotronik silahları mükemmelleştirmeleri, düşmanlarının askerî,
elçilik ve güvenlik fonksiyonlarına şiddetli bir tehdit yöneltmekte. Çıkarılan
enerji sessiz ve elektronik cihazlarla izlenmesi güç. Sovyetler tesirli
biyolojik enerji algılayıcıları geliştirdiklerini ve gerekli enerji kaynağının
sadece insan operatörden ibaret olduğunu iddia ediyor.”
Kaynak: “Elektromanyetik Radyasyonun Biyolojik
Etkileri (Radyo dalgaları ve kısa dalga) - Avrasya Komünist Ülkeleri”, Savunma
İstihbarat Ajansı, Ekim 1976.
Yakın
zamanda bulunmuş böyle bir cihaz, Elipton olarak adlandırılmıştır. Bu cihaz
hakkında Profesör Vlail Kaznacheyev şunları söylüyor:
“Elipton’un
alıcıları göz ve kulaklara tesir eder. Görüntüleri ve sesleri, uzaya, kozmik regülâtörlere
doğru ileterek bio-akımlara dönüştürür. Bu sinyaller, hassas alıcı ve
dekoderlere (çözücülere) odaklanarak, askerî, ilmî yahud politik istihbarat
toplamada kullanılabilir. Hedef (bir insan), bir kere bir istihbarat toplama
sistemine veya silahın herhangi bir başka safhasına dahil edilince, onun kölesi
olur. Bu onu, intihar dahil, her emri icraya hazır olma hâline sevk eder.
Elipton’un işte böyle bir gücü vardır.”» [6]
- «Yunuslar üzerinde çalışan ve duyuların
bastırılması ve ilaçlar üstüne araştırma yapan Doktor John Lily, Millî
Zihin Sağlığı Enstitüsü’nün yöneticisine mühim bir çelişkiyi şöyle dile
getiriyordu:
“Dr. Antoine Remond, bizim Paris’teki tekniğimizi kullanarak beyni
uyarma metodunun insanlara nörolojik operasyon olmaksızın tatbik edilebildiğini
göstermiştir; o, bunu nörocerrahi denetimi olmaksızın Paris’teki ofisinde kendi
başına yapıyor. Bu demektir ki, uygun cihazı olan her kişi, bu işi gizlice bir
insan üzerinde görünüşte hiçbir iz bırakmayan elektrodlarla yapabilir. Öyle
hissediyorum ki, bu teknik, gizli servis ajanlarının ellerine geçecek olursa,
bunlar insanoğlunu kontrol edecekler ve yaptıkları hakkında çok az bir iz
bırakarak son derece hızlı bir şekilde insanların inançlarını
değiştirebilecekler.”» [7]
HİPNOZ
«Eski
bir FBI ajanı olan Arthur J. Ford,
büroyu terk edip Lincoln Lawrence adı altında gazetecilik yapmaya başladıktan
sonra 1965 yılında yazdığı “Biz Kontrol
Edilmiş miyiz?” adlı kitabında, RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol)
projesini gün ışığına çıkardı. Sistemin nasıl işlediğini şöyle açıklıyordu:
“Bu,
radyo nakli ile ortak istekle tetiklenen bir hipnoz seansı sonrası telkinin
hayata son derece uyarlanmış bir uygulamasıdır. Bu yenilenen hipnoz durumu aynı
radyo kontrol sistemi aracılığıyla kendi kendine yeniden tekrarlanabilir. Kişi
hipnoz etkisi altına girer. Bu birçok şekilde hayata geçirilebilir. Bu kişi
sonra radyo sinyal üzerinde belirli davranış ve belli tavırlar sergilemesi için
programlanır.”» [8]
- «Gazeteci
James Moore ve RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası
Kontrol) hakkında kaleme alınmış el yazması 350 sayfalık bilgiyi yine bir CIA
kaynağından aldığı 1963 tarihli başka bir projeyi sakladığını öne sürdü. Yazıya
göre: “Tıbbî olarak bu sinyaller beynin belirli kısımlarına
yönlendirilmişti. Beynin bir kısmı, görme, işitme gibi herhangi bir dış
kaynaktan küçük bir elektrik akımı aldığında, ortaya bir duygu çıkıyordu.
Mesela yaşlı kadını döven birtakım gençlerin görülüşündeki öfke ele alınacak
olursa, bu öfkeye benzer bir duygu, dış kaynak tarafından beyninize gönderilen
sunî radyo sinyali ile meydana getirilebiliyordu. Ve âniden ortada bir sebeb
bulunmaksızın, aynı acı öfkeyi hissetmeniz mümkün oluyordu.”» [9]
«Stimoceiver’i
(uyarıcı-alıcı çip) icad eden Dr. Jose Delgado’ya göre:
“Hymgdala
ve hippocampus’taki çeşitli noktaların radyo sinyali ile canlandırılması, dört
değişik hasta arasında farklı etkileşimlere sebeb oldu. Hoş duygular, neşe,
derin düşünceli odaklanma, tuhaf duygular, aşırı rahatlama, renkli görünümler
ve başka etkileşim gözlendi.” Bütün bu etkiler, dışarıdan yapılan yönlendirmelerle
ortaya çıkarıldı. Delgado’nun
1966’da dediği gibi, daha önceki araştırmalar ve deneylerle beraber bu
çalışmalar; “nihayetinde hareket, duygu ve davranışları elektronik güçler
ile yönlendirebilmenin hoş olmayan sonuçlarını ortaya seriyor; ve insanların
robot gibi tuşlarla kontrol edilebilir olduğu görüşünü destekliyordu.”» [10]
HAFIZA SİLME
- «Bunlar
yetmezmiş gibi EDOM (Hafızanın
Elektrikle Eritilmesi), RHIC’nin (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol)
yeni bir şekli olarak ortaya çıkmıştı. EDOM bir kişide “kayıp zaman” duygusu
oluşturuyor veya hafızanın kısmî olarak silinmesine sebeb oluyordu. Bu sonuca,
aşırı dozda acetochaline vasıtasıyla bir kısım beyin hücrelerinin bazılarının
basit bir şekilde engellenmesiyle veya elektronik “kitleme” ile ulaşmak mümkün
olabiliyordu. Yine bu metodla, metabolizmada gerçekleşen kimi kimyevî
oluşumların meydana getirmesi gereken sinir sistemi hareketleri
durdurulabiliyor. Bu kimyevî tekniğin yanısıra, elektromanyetizma ve
mikrodalgalar da “kayıp zaman” etkisi doğurmak için kullanılabiliyor. Ve yine
EDOM, uzaktan hipnotizma etkisi oluşturulmasında kullanılan araçlardan biri
olarak göze çarpıyor.
Lincoln Lawrance’in CIA’deki kaynağı, EDOM hakkında
bazı korkutucu bilgileri ifşâ etmişti:
“Artık
insan vücudu içinde kolayca gezinebilir küçük bir EDOM jeneratör-verici
kullanılmaktadır. Bu bir insanla en küçük bir temas esnasında –sıradan bir el
sıkışma ve hatta sadece bir dokunma- dokunan kişinin kısa bir süre için zaman
algılamasını bozacak küçük bir elektronik yükü ve son derece hızlı bir sinyal
tonu nakledilir.”
Bu
metodlar sayesinde –RHIC ve EDOM- bir insanın zihnine istenilen her türlü
telkin iletilebilir veya kişinin hafızasında kayıtlı bulunan herhangi bir olay
hakkındaki bilgiler silinebilir. Bu sonuçlar belli kelimelerle (veya basit
davranış dizisiyle) hafızada yüklü “komut-emirler” ile elde edilebilmektedir.
İlgili anahtar komut-emirler ise, kişinin zekâ derecesine bakılmaksızın ve
emrin uygunluğu veya mantıklı olup olmadığı hakkında herhangi bir sorgulama
gerçekleştirilmeden belirlenmektedir. Sonuç itibariyle, dışarıdan böylesi bir
etkiye maruz bırakılan insan, hareket ve davranışlarını körü körüne
denilebilecek tarzda, herhangi bir tehlikeyi dikkate almaksızın
sergileyebilmektedir.
CIA kaynaklı
başka bir belgeye göre, insanlar bu tarz sistemli yönlendirmelerle intihar
(kendini imha etme) emirlerine dahi itaat edebilirler. Böylesi emirler ve
onlara gösterilen itaat, genellikle insanın önceden programlanmış görevinin
sona ermesi durumunda sözkonusu olabiliyordu. Ama herhangi bir sebebten dolayı
kişi kontrolden çıkarsa, “kendi kendini yok etme” mekanizması, görevi sona
erdirilmeden önce de tetiklenebilirdi. Bu metod profesyonelce planlanır ve
hayata geçirilebilir ve uzman istihbaratçılara hiçbir ipucu
bırakılmayabilirdi!» [11]
İNSAN DAVRANIŞININ DEĞİŞTİRİLMESİ
- «1950’den
beri tekrarlanan çalışmalar sonucunda, insan davranışlarının, işitme korteksinin
uyarılması, tehlikesiz doku ısınması oluşturulması, beyin ritminin modifiye
edilmesi ve mikrodalgaların başka birçok biyolojik uygulamalarıyla
değiştirilebileceği ve istenen tarzda yönlendirilebileceği tesbit edilmişti.
Bunun başarılabilmesi için gerekli olan enerji miktarı, 1 km’den daha fazla
uzaklıkta ve 600 metre yükseklikte duran bir böceği bile
algılayabilen radarlarda kullanılan enerji miktarına eşitti. İşte bunun için
radar tipi enerjinin bir kişi veya kalabalık üzerine odaklanabilen bir silah
olarak kullanılması mümkün olabilirdi.
Elektromanyetik
(EM) enerjinin biyobilimlerde kullanılması oldukça yeni sayılabilecek bir
gelişme sayılsa da, biyoelektirik araştırmalarının tarihi, Galvani ve Volta’nın
kurbağanın ayaklarını elektrik akımıyla uyarmayı hedefleyen araştırmalar
yaptıkları 1786 tarihine kadar uzanıyor. Direkt olarak elektrotları kullanan
ilk bilim adamı olan Von Zeyneck
tarafından yüksek frekans akımıyla vücudun ısıtılması anlamına gelen “diatermi”
terimi ise 1908’de üretilmişti.» [12]
- «1946
yılına gelindiğinde, J. E. Nyrop,
ısıtma etkisi olmadığı hâlde kısa vuruşlu elektromanyetik (EM) radyasyon
oluşturulmasıyla bakterilerin, virüslerin ve dokuların üzerinde özel bir etki
oluştuğunu kaydetmişti. Elektromanyetik enerjisi kullanarak insan zihnini
manipüle etme yönünde ilk adımı atan öncüler, kendilerinden sonra geleceklere
daha ayrıntılı araştırmaların sürdürüleceği yeni bir dönemin kapısını
açmışlardı. Daha henüz 1961’e gelinmemişti ki, Dr. Ellen H. Frey’in ortaya koyduğu bir
araştırma, bilim çevrelerini radyo frekans (RF) enerjisinin doku kültürünün
ısıtılmasından çok daha ileri maksatlar için kullanılabilir olduğuna ikna etti.»
[13]
- «Sinir
cerrahı W. Penfield, Hess’in bulduklarını bir adım daha
ileriye taşıdı. Elektrik akımını, beyin ameliyatları esnâsında beyin dışındaki
bölgeyi uyarmak için kullandı. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Bu metodun kullanıldığı
epilepsi hastaları, geçmişte yaşadıklarının tamamını yeniden hissetmişlerdi.» [14]
- «Radiestezi,
insanların elektromanyetik enerji meydana çıkartabilme kabiliyetinin ifade
edilmesinde kullanılan bir terimdir. Olağanüstü olaylar üzerinde çalışan
NASA’nın uzay uçuşları merkezinden James
Beal, hepimizin bedenimizde oluşan elektromanyetik enerji noktalarını
ayarlayacağımıza inanmaktadır. Beal,
dışarıdan bize gelen enerjinin şiddetli etkilere sahib olduğuna inanıyor; çünkü
ona göre, bedenimizdeki hücre, sinir gibi mikro yapıların her biri, kendi
çapında küçük ve karmaşık bir elektrik sistemidir.» [15]
- «Ordu
için çok geniş uygulama sahası olan yeni bir haberleşme şekli keşfedildi: Radyo
dalgaları aracılığıyla beyinle doğrudan haberleşme. 1961 yılında
gerçekleştirilen deneyler, radyo frekans (RF) enerjisine yönelik duyma
tepkisinin etkisi ve ölçüsünün yüzlerce metreye kadar varabildiğini isbat etti.
Taşıyıcı yayının uygun şekilde ayarlanmasıyla, RF enerjisi, “karıncalanma”, baş
dönmesi, bulantı ve kusma dahil, hedef insan üzerinde çeşitli biyolojik etkiler
doğurabiliyordu.
RF
enerjili elektrotlar kullanılarak, beynin elektrikle uyarılması (BEU) önündeki
engeller ortadan kaldırılmış oldu. Şimdi radyo dalgaları kullanılarak BEU ile
yapılanlara benzer sonuçları elde etmek mümkün olabilecekti. Bu keşif, Mançurya
Adayı’nın oluşturulmasını daha inandırıcı ve gerçekçi kılıyordu. Nabız sayısına
ayarlı sinyal gönderici cihazların, gönderilen sinyalle istenilen bilgiyi
nakletmeleri artık hayâl olmayacaktı. Hatta beyine herhangi bir kelimeyi
göndermek mümkün olabilecekti.» [16]
- «1974
yılına gelindiğinde, California Melano Park’taki Stanford Araştırma Enstitüsü
elektronik mühendisi ve sinir fizyoloğu Lawrance
Pinneo, elektroensefalografta (EEG) özel komutlarla beyin dalgalarını
orantılı ilişki içine koyarak bir kişinin AKLINI OKUYABİLECEK bir bilgisayar sistemi geliştirdi. Günümüzün
daha da gelişmiş imkânlarıyla ilerlemiş BEU radyo tekniklerini kullanarak bu fonksiyonu
tersine çevirmek de mümkündür. Aklı okuyan bilgisayarlar kavramı artık bir
bilim kurgu malzemesi değil. Big Brother hükümetleri tarafından kullanımları da
öyle. PsiTech’te görevli Binbaşı Edward Dames, Nisan 1995’te NBC’nin
“Diğer Taraf” programında şöyle diyordu: “ABD hükümeti insanlara dışarıdan
telkinde bulunan bir sistem geliştirdi.” Dames daha fazla açıklama yapmaktan kaçınmıştı.» [17]
ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR
- «22
Nisan 1993’te, BBC Televizyonu’nun en önemli akşam haberi, öldürücü olmayan bir
silah hakkındaydı. Savunma Bakanlığı muhabiri David Shukman, düşmanı belli bir fizikî zarara uğratmadan,
dengesini kaybetmesini sağlama ve herhangi bir saldırıya karşı koyamaz hâle
getirme anlayışının iki savunucusu (emekli) ABD Ordusu Albayı John B. Alexander ve Janet Morris ile röportaj yapmıştı.
(Janet Morris’in) tezine göre, öldürücü
olmayan silahların faydalı olabileceği sahalar, “mahallî ve az şiddetli
çatışmalar”dı. (Mahallî tehlikeler, isyanlar, etnik şiddet, terörizm, narkotik
suçlar, mahallî olaylar.) Morris
ayrıca “taktik ve stratejik planlamayı belirleyerek Amerikan menfaatlerinin
dünya üzerinde yayıldığı çok kutublu bir dünyada” ABD’nin kendi askerî
kabiliyetinin, “önceden tesbiti zor tehditleri karşılamak için” yeniden
şekillendirilmesi gerektiğine inanıyordu.» [18]
- «Texas’taki,
Vaco Hâdisesi’ndeki kuşatma esnâsında şuuraltı mesajları gönderen “öldürücü
olmayan” bir teknik, sapık tarikat lideri David
Koresh’i etkilemek için kullanıldı. Başarısız olundu.» [19]
- «1979 yılında Prague Üniversitesi'nde yapılan değişim programına katılan
bir Amerikan biyofizikçi bana şöyle demişti:
"Ben Batı Almanya'ya gitmeden hemen önce, bir üniversite
öğrencisi süper-kondoktor dalga örnekleri üzerinde (büyük isabetle radyo
dalgaları dizen ve hedefe yönelten kriyojenik olarak soğutulan bir cihaz) çalışırken
öldürüldü. Şaşırtıcı olan, ardından meydana gelenlerdi. Sovyetler, fizik
laboratuvarı duvarını kökten sökerek kriyo-teçhizatını, dalga örneklerini ve
başka cihazları Çek-SSCB sınırına yakın bir kaleye yolladılar. Projeye yardım
eden diğer profesörlerden, birkaç ay sonra Sovyet bilim adamlarının, bir
kilometreden fazla uzaklıktaki keçilerin kafalarında görünüş açılarına bağlı
olarak iki kilometre uzaklıktan denge kaybetme ve güçsüz bırakma etkilerini
meydana getirebildiklerini öğrendim.”» [20]
ZİHİN KONTROL DENEYLERİ
- «Gaibten sesler duyduklarını iddia eden zihin kontrolü programlarının
bütün muhtemel kurbanları, psikiyatrik yardım almaları tavsiyesi ile
oyalanmıştır. Fakat elde edilen deliller, "zihinde sesler" üretebilen
teknolojinin var olduğunu söylüyor. Uzun zamandan bu yana geliştirilen
teknolojiler vasıtasıyla insan zihnini değiştirme veya etkileme teknikleri, Batıda,
özellikle ABD'de askerî ve istihbarat teşkilatlarının çeşitli proje ve
programlarının konusu oldu. Şimdi bununla ilgili örneklere bir göz atalım.» [21]
- «Savunma Bakanlığı, artık, çeşitli projeler ve programlar sayesinde şuur
değiştirme teknolojisini elde etmiş durumda. Bu tür programların birinin
özetinde şöyle denilmektedir: "İnsan zihninin yapısını değiştirme
sistemi, tercihen ses gibi farklı frekans ve dalga şekilleri olan çeşitli uyarıcıların
eş zamanlı olarak kullanılmasını ihtivâ ediyor."
Başka bir programın değerlendirme yazısında ise; "araştırmalar,
beynin özel dalga ritimlerini ortaya koyarak ferdin şuur durumunu değiştirmek
için beyni uyaran farklı sistemler geliştirmişlerdir." denilmekteydi. Şuuraltına
gönderilen “sessiz mesajlar” da olumlu sonuç alınan faaliyetlerdendi. Dr. Oliver M. Lowry, ABD hükümetinin bazen SQUAD olarak da bilinen
orduda ve istihbarat birimlerinde Alçak Ses Yayma Tayfı (SSSS) olarak
isimlendirilen çeşitli gizli projelerinde görev almıştır. Alçak Ses
Ortaklığı'nın Başkanı Edward Tilton,
bana yazdığı mektubta; "Sistemin hayli başarılı bir şekilde Çöl
Fırtınası Harekâtı’nda (Irak) kullanıldığını” ifâde ediyordu. Lowry, böyle bir teknolojinin
kullanımına yönelik bir perspektif de sağlamış oluyordu: "Çok alçak
veya çok yüksek radyo frekans derecelerinde veya çok yakındaki bir insan kulağının
dahi duyamayacağı derecelerde frekans tayfının söz konusu olduğu sessiz haberleşme
sistemlerinde, işitilir olmayan gereçlerle frekans yahud sesin, seçilmiş
beyinlere ekstra bir uyarıcı oluşturma amacıyla, mesajların güçleri artırılır veya
frekansları istenilen şekilde ayarlanır ve böylece ses dağılımı veya titreşim
ile haberleşmenin yayılması sağlanır. Ayarlanmış bu nakil cihazlarıyla, istenen
mesaj doğrudan gerçek zamanda yayınlanabilir veya dinleyiciye geciktirilmiş
veya sonradan tekrarlı yayın yapabilmek için rahat bir şekilde mekanik,
manyetik yahud optik haberleşme araçlarına kaydedilip saklanabilir."
İnsanların zihinlerine anlaşılabilir sesleri "enjekte etmek"
için, âlet ve uygulama biçimlerinin pek çok yolu denenerek kullanılmıştır. 100
ile 10.000 Mhz dereceleri arasında özel bir dalga çeşidiyle ayarlanmış
mikrodalgalar içeren radyo dalga yayıcıları ile, sesler herhangi birinin
zihnine odaklanabilir. Bu dalga türü, frekans ayarlı patlamalardan oluşuyor.
Her patlama on veya yirmi kez, sıkıca birbirine bağlı tek tarz vuruşlardan
meydana geliyor. Patlama genişliği 500 nano-saniye ile 100 mikro-saniye
arasında gerçekleşiyor. Vuruş genişliği ise 10 nano-saniye ile 1 mikro-saniye
arasında meydana geliyor. Patlamalar, zihnine ışın gönderilen kişide duyma kabiliyetini
harekete geçirmek için radyo girdisiyle sık sık ayarlanıyor.
Sunî korku oluşturulması ve zihin kontrolü teknolojisinin son safhası,
seçilmiş herhangi bir kurbanın veya gerçek bir grubun beyin dalgalarının veya
insan EEG'sinin kopyalanmasıdır. Kuvvetli bilgisayarların kullanımıyla, öfke,
acı, kaygı, küçümseme, umutsuzluk, şiddet, sıkıntı, kıskançlık, hayâl kırıklığı,
üzüntü, suçluluk, nefret, pişmanlık, dargınlık, üzüntü, utanç, aldırışsızlık,
kızgınlık, acıma, hiddet, hasret, kin ve şiddet gibi insan duyguları belirlenip
EEG sinyalleri içinde "duygu ifade grubları" olarak ayrıldılar.
İlgili frekans ve genişlikleri ölçüldü, uygun ve ayrı bir şekilde etiketlendikten
sonra, frekans/genişlik grubları birleştirilip başka bir bilgisayarda saklandı.
Sonuç olarak, bu duygu kalıbları alçak ses taşıyıcı frekansların içine
yerleştirilip, başka bir insanın zihninde aynı duyguların oluşturulması için
kullanılabilecek safhaya gelindi.» [22]
MAHKÛM, TUTUKLU, HASTA, ASKER
KOBAYLAR ÜZERİNDE YAPILAN DENEYLER
- «86 numaralı diğer bir alt projede ise, Dr. Wallace Chan, yalan makineleri ve konuşulanların
doğruluğunu test edebilen benzer sistemlerin kurulabilmesi için CIA fonlarından
yararlanmıştı. Kayda alınan tarihsiz bir andıçta Dr. Chan, net kimlik oluşturulmasında
gizli işaretleme olarak bilinen sunî yollar öneriyordu. Bu metodlar arasında
insanlı radyasyon deneyleri de telaffuz ediliyordu! Daha net bir ifadeyle, yarı
ömrüne kadar indirgenmiş radyoizotoplar, insan vücudundaki önceden belirlenmiş bölgelere
ışınlanacak yahud enjekte edilecekti. Yine CIA fonlarıyla desteklenen ve
sonraları MKSEARCH-3 olarak isimlendirilen MKULTRA 140 nolu alt projesinin CIA
danışmanı Dr. James Hamilton, teorik olarak “uyuyanlar
laboratuvarı” (sleeperlaboratory) denilen sistemi kurup çalıştırmaya
başlayacaktı. Fakat Hamilton bunun
yerine, inisiyatifine verilen fonları Vaceville Kaliforniya CEZAEVİ Tıbbî
Yardım Enstitüsü'nde, MAHKÛMLAR üzerinde deneyler yapabileceği bir laboratuvarı
açmakta kullandı. 30 Mart 1965 tarihli bir mektubta Hamilton,
Geschichter Enstitüsü'ne parayı nasıl harcadıklarının ayrıntılı bir dökümünü sunarak
şöyle diyordu: "100 MAHKÛM kobay üzerinde yeni bir deney serisini
sürdürüyoruz. Kobaylarda radyoaktif iyodin troidi, T-4 ise kandaki kırmızı
hücrelerin sayısını artırıyor. Ve daha geliştirmekte olduğumuz pek çok
ölçümlerle önceki çalışmalardaki değişkenler arasındaki oran ve ilişkileri
ortaya koymaya gayret ediyoruz." Bugün bile Hamilton, MAHKÛMLAR üzerinde yapılan deneyler hakkında kendisine
soru sorulduğunda, hiçbir hatırasından söz etmeyerek, olan biteni inkâr yolunu
tercih ediyor.» [23]
- «1993 Kasım'ının ortalarında, 42 yaşındaki Eileen Welsome, altı yıllık bir araştırma sonucunda beş insanın
hayatını ve ölümünü konu alan bir seri makale yayınladı. Bu beş kişiden biri demiryolu
taşıyıcısı, biri inşaat boyacısı, biri marangoz, biri politikacı ve en
sonuncusu ise bir inşaat ustasıydı. Hepsi de Amerikan Enerji Bakanlığı
tarafından çeşitli ilmî deneylerde para karşılığı kobay olarak
kullanılmışlardı. Makaleler, 35 bin tirajı olan ve New Mexico'da çıkartılan Albuquer-que
Tribune gazetesinde yayınlanır yayınlanmaz, pek çok millî gazetenin de ilgi
odağı hâline geldi.
7 Aralık 1993'de Enerji Bakanı Hazel
O'Leary, ilgililere, savaştan bu yana ilmî deneylerde kobay olarak insanların
kullanıldığı gizli proje dosyalarının ortaya çıkartılması talimatını verdi.
Bakan, programların sayısının inanılmaz derecede fazlalığından ve arkalarında
bıraktıkları acılardan tamamen habersizdi. Konuyla ilgili tam OTUZ İKİ MİLYON
GİZLİ BELGENİN gün ışığına çıkarılarak yeniden gözden geçirilmesi ve sözkonusu kurbanların
kayıplarının telafi edilmesi talimatını verdi. O'Leary, çoğu zihnen hasta yahud ölümcül bir hastalığa yakalanmış
800 civarında kişinin başvuracağını tahmin ederken, daha birinci haftada
bakanlığı arayanların sayısı ON BİNE ulaşmıştı.» [24]
- «Bir başka deneme serisinde, ASKERÎ PERSONELİN yanısıra çok sayıda
sivil de radyasyonun insan bedeni üzerindeki etkisini araştıran deneylerde
kobay olarak kullanılmıştır. 1963 ve 1976 yılları arasında, Oregon and Pacific
Northwest Foundation Üniversitesi'ne mensub Dr. Carl Heller, Oregon
Eyalet TUTUKEVİ'nden 67 MAHKÛMUN hayaları üzerinde iyonlanmış radyasyon deneyi
yapmıştı. Benzer denemeler, Washington Üniversitesi'nden C. Alvin Paulsen tarafından 1963-70 yılları arasında radyasyonun
üreme üzerine etkisini müşâhede etmek için Washington Eyalet HAPİSHÂNESİ’nde
tutulan 64 TUTUKLU üzerinde de gerçekleştirildi. Kaynaklara göre, Birleşik
Devletler Hükümeti, Soğuk Savaş süresince gazi ve emeklilerin tedavi edildiği
33 farklı HASTAHÂNEDE sayısız radyasyon deneyi gerçekleştirdi. Gazi ve Malûller
Dairesi, alaycı bir üslubla, "deneylerin amacı, radyasyonun ASKERÎ
PERSONEL üzerindeki etkisini belirlemek ve bazı hastalıkların teşhis ve tedavilerine
yardımcı olmak" şeklinde bir açıklama yapmıştı. Aslında aynı kurumdan
bazı yetkililer, 1993 Aralık ayında yaptıkları açıklamada, en az on dört
kişinin bu tür deneylerde hayatını kaybettiğini açıklamışlardı.» [25]
- «Millî Atom Enerjisi Gaziler Birliği Başkanı Oscar Rosen, nükleer denemelerde kullanılan ASKERÎ PERSONEL sayısının
450 BİN İLÂ 500 BİN arasında değiştiği tahmininde bulunmakta. Buna EK olarak,
sayıları YÜZ BİNLERLE ifade edilen KOBAYLAR, Nevada'da Washington Hamford'da ve
Idaho Millî Mühendislik Laboratuvarları'nda yürütülen şuurlu radyasyon sızdırma
deneylerinin sadece elli mil uzağındaki bölgelere yerleştirilmişti.
Ek 7'de iki belge göze çarpıyordu: 13 Mayıs 1966 tarihli Dr. Charles L. Dunham tarafından “Biyomedikal Çalışmalarda Gönüllü
Kobay Kullanımı” başlığı altında hazırlanmış andıç ve Lloyd Bruton'dan AEC'ye yazılmış 26 Mart 1953 tarihini taşıyan bir
mektub. Mektubta Llyod Bruton, kobay
olarak denemelerde görev almaya gönüllü olduğunu ifade ediyordu. 8 nolu ek belgedeyse,
“Bombardıman ve Radyolojik Karşı Ölçümler” koduyla, Stanford Araştırma
Enstitüsü'nün insanlı deneyler yaptığına işaret ediliyordu. Enerji
Bakanlığı'nın iddialarına rağmen sözkonusu deneyler, sadece 40'lı ve 50'li
yıllarda gerçekleştirilmemişti. 1973 yılında bile Federal araştırmacılar,
yüksek radyasyonlu çevre şartlarında oluşabilecek riskleri müşâhede etmek
amacıyla Washington ve Oregon Eyalet HAPİSHÂNELERİ'nde tutulan MAHKÛMLARI yüksek
dozlarda radyasyona maruz bırakan deneylere imza atmışlardı. Maryland Eyaleti
sınırları içinde Takoma Park'da bulunan Enerji ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü
personelinden Argus Makhijiani'nin açıklamasına
göre, "Bu tür denemelerin Birleşik Devletler’in radyolojik saldırı
gücünü geliştirmek için tasarlandığına dair sayısız delil ve belge mevcuttur.”»
[26]
- «İngiltere'nin yahud diğer ülkelerin denemelerdeki rolleriyle ilgili
fazla bir şey bilinmiyor. Atomik Radyasyon Çalışmaları Merkez Başkanı Daniel Burnstein'e göre, "Birleşik
Devletler Enerji Bakanlığı'nın bu araştırmalara olan ilgi ve katılımı, tatmin
edici bir sonuca ulaşabilmek için olmazsa olmaz şartlardan." Enerji
Bakanlığı birimlerince ne maksatlarla kullanıldığı pek belli olmasa da, başka
ülkelere pek çok kez radyoaktif izotoplar gönderildiği bilinmekte. AEC
belgelerine göre, sözkonusu izotopların gönderildiği ülkeler arasında Arjantin,
Avustralya, Belçika, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba, Danimarka, Mısır, Finlandiya,
Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Pakistan, Peru, İspanya, İsviçre, TÜRKİYE, Güney Afrika, İngiltere ve
Uruguay yer almakta. Konuyla ilgili bilgi istediğimde, İngiliz Atom Silahları
Kurumu, İngiltere'nin herhangi bir insanlı radyasyon deneyi yapmadığını ifade
etti.» [27]
- «1 Haziran 1951'de, Montreal'daki Ritz Carlton Hotel'de düzenlenen gizli
bir toplantı esnâsında Kanada ve İngiltere, CIA ile güçlerini birleştirme
kararı aldı. Birlikteliğin temelini psikolojik zorlama, fikir ve davranış
değişikliği, itiraflar, insan zihnine müdahale, zihnin yok edilmesi, vb.
kavramlarla ilişkili araştırmalar oluşturacaktı. Toplantıya katılanlar, askerî,
haberalma ve ilmî kurumların oldukça yüksek dereceli temsilcileriydi: Dr. Haskins, Dr. Donald Hebb (Kanada'daki Savunma Araştırma
Platformu Üniversite Danışmanı), Dr. Ormon Solandt (Başkan, Savunma
Araştırma Platformu, Kanada), Dr. Dancy (MI6-İngiltere), Dr. N. W. Morton (Kanada Savunma Araştırma personelinden), Dr. Tyhurst, Komutan Williams ve Sir Henry Tizar (İlmî Politika ve Savunma Araştırma Politikası
Komitesi Başkanı, İngiltere Savunma Bakanlığı).
Bu toplantı BLUEBIRD, ARTICHOKE ve MKULTRA projeleri süresince devam ede
gelen yakınlaşmanın başlangıcı olmuştu. Bir şekilde gözden kaçıp imha edilmemiş
çeşitli MKULTRA ve diğer programlara ait belgelere göre, Kanada Hükümeti,
kesinlikle bu programlara iştirak etmişti. Bununla birlikte, İngiltere'nin
katılımı, İngiliz Hükümeti’nin gizlilik politikası sebebiyle hep belirsiz
kaldı. Ritz Carlton
toplantısının hemen başında ele alınan problemli konularla ilgili olarak
katılımcıların hepsi görüşlerini belirtti ve sonuçta ortaya aşağıdaki ifadeler
çıktı:
Düşünce değişimi konusu esasıyla fertlere has olarak ele alınırken,
topluma bakan yönü, sadece davranış değişikliklerine yol açabilecek bir
propaganda yahud kamuoyu değişikliği sözkonusu olduğunda değerlendirilmeye
alınacaktır. Metodları, uygulama vasıtaları; fizikî, nörofizikî, psikolojik yahud
fertte fikir ve davranış değişikliği oluşturabilecek diğer tüm araçlardır. 1975
yılına ait bir CIA raporuna göre, bu çok gizli toplantıdan hemen sonraki üç ay
içerisinde BLUEBIRD projesi yeniden tasarlandı: Ağustos 1951'de BLUEBIRD
projesine ARTICHOKE ismi verildi ve projenin yürütülmesi, OSI yetkililerinden
alınıp, Güvenlik Ofisi organizasyon sorumlularına devredildi. Organizasyonun
dış haber alma değerlendirilmesi sorumluluğu OSI'nin üzerine kalıyordu; OSI,
1953'te LSD denemelerinin gönüllü ajanlarla yürütülmesi teklifinde bulundu.» [28]
TECRİT
- «Gönüllü öğrencilerin deney koşullarıyla, diğer SD (His İptali) deneyleri
kurbanlarının içinde bulunduğu şartlar gözle görülür biçimde farklıydı.
Gönüllülere klimalı bir oda, rahat yataklar ve deneyler süresince kaliteli beslenme
imkânı veriliyordu; ayrıca deneyi sona erdirmeyi istemeleri durumunda
basabilecekleri bir imdat düğmesi de vardı. Gözlerine loş ışıkta görmelerini
sağlayan kar gözlükleri takıyorlardı: "Kobay, kaydedilen propaganda konuşmasını
duyup duymadığının kendisine sorulması yahud birtakım önemsenmeyecek minik
testler hariç, konuşma hakkına sahib değildi. Diğer bir deyişle, uzun süreli
bir mutlak tecrit, kobayı kuşatıyordu.”» [29]
- «Gönüllülere politik yahud dinî inançlarını ters yönde etkileyebilecek
hiçbir propaganda programı uygulanmadı: Bunun akılcı olmadığı düşünülmüştü ve ferdin
korunması maksadıyla, kısmen zararsız hayâletler, his ötesi algılama yahud Lamark’ın tekâmül teorisi gibi konular,
propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu. Bu tavizlere rağmen, birkaç gönüllü,
alışılmamış görülür ve işitilir halüsinasyonlar görmeye başladı. Ve yine çoğu,
uyanma ve uyuma safhalarını artık ayırd edemez olduklarını ifade etmeye
başladılar. Cambridge'deki Sağlık Araştırma Merkezi'ne bağlı Uygulamalı
Psikoloji Birimi'nde çalışan Dr. Macworth'ün çalışmaları ciddiyetle ele
alındı. Macworth, monotonluğun ve
sıkıcılığın tecrid ortamında kalan fertlerdeki etkisi üzerine çeşitli veriler
elde etmeyi başarmıştı. Daha başka benzer programların varlığı ve üç ülke arasındaki
işbirliğinin ileri seviyede olduğu, Dr. Solandt tarafından teyid edilmişti.
Böylesi bir doğrulamayı gerçekleştiren Kanadalılar, onlara Amerika ve
İngiltere'den bilgi sağlamada yardımcı olmuş olabilirler. Solandt, bir mektubunda şöyle diyordu: “Hebb'in araştırmasının ortaya koyduğuna göre, tecrid edilmiş kişilere
propaganda uygulanması, davranışlarda ciddi derecede değişikliklere yol
açabilmektedir. Ek olarak, Hebb, bu tarz şartlar altında şahsî baş
etme kabiliyetinde ciddi düşüşler gerçekleşirken, halüsinasyon ve şübheci
algılama oranlarında kayda değer artışlar meydana geldiğini de ortaya
koymuş."» [30]
- «Resmî belgeler, daha ileri seviyedeki SD (His İptali) araştırmalarının
bellibaşlı üç hedefi olduğunu göstermekte. İlk olarak, uyku hâli ve his iptali
etkileşiminin ileri seviyede araştırılabilmesi için daha fazla deneye gerek
duyulmakta ve hemen sonra, bu tekniklerin sorgulamada aktif kullanımı
gelmektedir. Son olarak da, özel birliklerce yine özel savaş hâli tekniklerinde
kullanıma uygun olup olmadıklarının belirlenmesi sözkonusu oluyor. İlgili
bilginin toplanması askerî birimler sayesinde gerçekleşmiş ve bu birikim, daha
sonraki modern psikolojik operasyonlara zemin hazırlamıştır. Meselâ, 9 Ağustos
1971'de İngiliz Hükümeti, epeydir sürdürülen kapsamlı araştırma denemelerinin
önündeki tüm engelleri kaldırmıştır. Değişik aralıklarla bu tarz denemelerin
terörizm karşıtı olarak politik amaçlarla gerçekleştirildiği hükümet tarafından
yalanlansa da, ele geçirilen İrlandalı bağımsızlık yanlılarına, çeşitli deneylerde
farklı işkencelerle birlikte “his iptali” testi de uygulanmıştır. Buna ek olarak,
bazıları başları üzerinde durdurulurken, kulaklık ve ses kolonlarından yüksek
seste gürültüye maruz bırakılıyorlardı. Çıplaktılar, kötü muamele görüyorlar ve
yarı aç bırakılıyorlardı. Lord Parker,
İrlandalı bağımsızlık yanlılarına uygulanan SD (His İptali) metodlarının, iç
güvenliğin de dahil olduğu bir seri durumla baş edebilmek için savaştan bu yana
geliştirilen teknikler olduğunu kabulleniyordu. Sözkonusu metodların çoğu,
Filistin, Malezya, Kenya, Kıbrıs ve daha sonraları Britanya Kamerun’u (1960-1961),
Brunei (1963), Britanya Guyana’sı (1964), Aden (1965-1966) ve İran Körfezi
(1970-1971) bölgelerinde gerçekleştirilen iç isyan karşıtı operasyonlarda
kullanılmışlardı.» [31]
- «1963 yılında Amerikan Savunma Bakanlığı, İngiltere'nin de katılımcı
olarak yer aldığı, psikolojik operasyonlar konulu ilk uluslararası konferansı
düzenledi. Konferansta 28 ana başlık incelendi. Âniden patlak veren ve insan hakları
örgütlerinin yayınladıkları makalelerle kamuoyunun dikkatini üzerine çektikleri
Kuzey İrlanda operasyonları, Uluslararası Af Örgütü'nün, Kanunî Adalet
Birliği'nin, Kuzey İrlanda Adalet Temsilciler Meclisi'nin ve Avrupa Topluluğu
İnsan Hakları Mahkemesi'nin operasyona müdahale etmesini sağladı. Kurbanların şikâyetleri
de dinlenecek ve zararlarının telafisi yoluna gidilecekti. İnsanlık dışı pek
çok denemeye tâbi tutulduktan sonra terörizmle suçlanan çok sayıda bağımsızlık
yanlısı, hiçbir cezaya çarptırılmadan serbest bırakıldılar. İlk safhada kobay olarak
kullanılan kurbanların ondördüne, sorgulama esnasında kendilerine yapılan
muameleyle ilgili hiçbir şikâyetleri olmadığına dair belgeler
imzalattırılmıştı. Kurbanlar bunu çok korktukları yahud kâğıtlardaki muhtevâyı
tam kavrayamadıkları için yaptıklarını imâ eden sözler söylediler. Bu kişilerin
çoğu, yıllarca devam eden psikolojik rahatsızlıklar çektiler ve hâlâ da
çekiyorlar. Bir kısmı denemelerden kısa süre sonra öldü, birkaçı da tutukluyken
ve sorgulama sürerken intihara teşebbüs etti. Sonraları düzenlenen bir
Uluslararası Af Örgütü raporu, konuya şöyle yaklaşıyordu: "Soruşturmanın
sonucunda, komisyon tüm sorgulamalarda gerçekleştirilen kötü muamelenin
derecesinin neredeyse barbarlık düzeyinde olduğuna hükmetmektedir. Ve resmî soruşturma
birimi olan Kompton Komitesi’nin kötü muamele soruşturmalarında zalimâne
tacizlere rastlanmadığı şeklindeki hükmüyle derin bir fikir ayrılığı içindeyiz."»
[32]
- «1970'de, Japonya'nın Kyoto şehrinde gerçekleştirilen Dünya Din ve
Barış Konferansı’nda, -her dinden temsilciler hazır bulunmuşlardı-, aşağıdaki
deklarasyon tüm dünyaya ilan edilmişti:
"Mahkûmlara resmî yönetim organları eliyle gerçekleştirilen
işkence ve kötü muameleler, sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlardan
sayılmayacak, failler aynı zamanda ahlakî kanunlara da karşı gelmiş kabul
edileceklerdir."
İngiltere, kısa zamanda psikolojik operasyonlarda uzman ülke sayılarak,
değişik yapıda sunumlar ve askerî nitelikli seminerler vermek üzere düzenli
olarak başka ülkelere davet edilmeye başlandı. Programların gerçekleştirildiği
dikkat çekici yerler arasında Carolina Eyaleti'ndeki Fort Bragg, Arizona'daki
Fort Huachuca ve Almanya'daki Rad Tolz bulunuyordu. İngiliz yetkililer, kısa
süre için de olsa, PIDE'ye (Portekiz Gizli Polisi) de farklı bilgilendirme
programları sunmuşlardı. Bu arada ilginçtir, Latin Amerikan gerillalarına da iç
isyan ve işkence tekniklerine yönelik eğitim verildiği ortaya çıktı. Portekiz
ordusunun komünist üyeleri, bu grublar içersinde oldukça aktifti.
Parlamento Soruşturması’na cevaben, İngiltere Savunma Bakanı Archie Hamilton, aralarında Portekiz'in
ve insan hakları ihlalleriyle bilinen Çin, Şili, Irak, Uganda, Güney Kore,
Mısır, TÜRKİYE gibi ülkelerin de bulunduğu yüz ülkeye İngiltere'nin değişik
türde askerîi eğitim sağladığını ifade etmiştir. Bakan'ın Kamboçya'yı da
listeye dahil etmesi gerekiyordu. Bkz. John Pilger'in Kamboçya: Sene
19 adlı kitabı.» [33]
- «HİS İPTALİ DENEMELERİ Wakefield ve Wormwood Scrubs MAHKÛM KONTROL
ÜNİTELERİ tarafından da kullanılmışlardı. İngiliz İçişleri yetkilileri, işin
özünü ve varlığını çok gizli bir şekilde MAHKÛMLARDAN saklamışlardı. Ağustos
1974'te Wake Field’teki kontrol birimi, ilk görev alan ünite olmuştu.
Belirlenen konsept, HAPİSHÂNE yönetimine sürekli sorun çıkaran mahkûmların his iptali
DENEYLERİYLE dirençlerinin kırılmasıydı. Kasım 1974'te The Sunday Times
iç haberler grubu, bu birimleri hedefleriyle birlikte ifşâ eden yayınlar yaptı.
Kamuoyunun yoğun baskı ve eleştirisi nedeniyle İngiliz hükümeti, bu birimleri
dağıtmak zorunda kaldı. Kişilerin hislerinin iptal edilmesine yönelik deneyler,
genel olarak iki safhada gerçekleştiriliyordu. Odaktaki hedef, hissin tamamen
iptal edilmesiydi. İlk 90 gün boyunca, kobaya neredeyse hiçbir haberleşme imkânının
tanınmadığı bir tecrit rejimi uygulanıyordu. Mahkûm ve gardiyanlar arasında
konuşmak yasaklanmıştı; sadece el ve yüz hareketleriyle anlaşabilmelerine izin
vardı. Kurban bunda başarıya ulaşırsa, sınırlı ölçüde bir haberleşme imkânına
kavuşuyordu. Başarısızlık hâlinde, ilk safha sürekli tekrar ediliyordu. Tutukevleri
Sağlık Hizmetleri eski müdürlerinden Dr. Pcikering, onca kurbanın psikolojik
olarak yaralanıp elle tutulur hiçbir neticeye ulaşılamaması sonucu, 20 Mayıs
1976'da BBC'de kendisiyle yapılan bir söyleşi programında kontrol birimlerinin
bir hatâ olduğunu söyleyecekti. 1974'te ilk kurban olan John Manterson işkenceye maruz kalırken Dr. Pickering'in
görevde olduğunu hatırlarsak, bu sözlerin ne kadar ironik olduğu ortaya çıkar.
Hâlbuki o zamanlar içişleri sekreteri olan Roy
Jenkins, bu birimleri ve gerçekleştirilen operasyonları açıkça
destekliyordu. “Ben” diyordu, “ilgili görevlilerin ve prosedürlerin kontrol
birimlerindeki tutukluları en iyi şartlarda gözettiklerine dair hiçbir kuşku
duymadım. Wakefield'in iyi
eğitim görmüş kadrosu, bu işi kusursuz halletmiştir.” Bir yıl sonra bile
inatla, “vali ve ilgililerin dikkatle yaptıkları incelemeler sonucunda his
iptali, zulüm yahud şiddet uygulamasına dair kamuoyuna yansıdığı üzere herhangi
bir müşahhas veriye rastlanmadığı hususunda huzur içindeyim, herkes üzerine düşeni
profesyonelce yerine getirmiştir.” diyebiliyordu. 1951'de Ritz Carlton
Oteli'nde atılan tohumlar 1971'deki Ulster Deneyi kobaylarıyla tam meyvesini
vermişti. Robert Daly'nin vurguladığı
şekliyle, “Kuzey İrlanda bölgesinde yürütülen his iptali uygulamaları bir
paket programdı ve kendi içinde bir bütünlüğe sahibti. Gece yarısı âniden uyandırılarak
dövülme, bulunulan yer ve zamanın meçhulleştirilmesi, yalan ve küfüre maruz
bırakılma, ‘çözülme işlemi’nin parçalarıydı; dehşete düşürme ve küçük düşürme
uygulamalarıyla tüm psikolojik savunma mekanizmalarının devreden çıkarılması
öngörülüyordu. Şahsın çırılçıplak resimlerinin çekilmesi, kaçarken idrarını çıkarmaya
zorlama, tuvalete gitmeye izin verilmemesi, değişik sadizm uygulamaları ve cinsî
tacizin her çeşidi sözkonusu olabiliyordu.”» [34]
- «İngiltere de, CIA gibi, ZİHİN KONTROL OPERASYONLARINDA, GÖNÜLLÜ
OLMAYAN KOBAYLAR ÜZERİNDE LSD GİBİ HALÜSİNASYON OLUŞTURUCU MADDELER
KULLANMIŞTI. Uluslararası Af Örgütü'nün görüştüğü, bir zamanlar TUTUKLU olan
İrlandalı bağımsızlık yanlıları ile ilgili raporlarda şöyle ifadeler vardı: “Mr. Murphy kendisine ikram edilen çayı içtikten sonra duvarda kimi
imajlar gördüğünü söyledi.”, “Mr. Bradley de bir fincan çay içtikten sonra
çeşitli halüsinasyonlar gördüğünü ifade etmişti.» [35]
- «NÜRNBERG MAHKEMELERİ, NAZİ ALMANYASI'NIN, YAHUDİ TOPLAMA
KAMPLARINDA TUTULAN YAHUDİLER KADAR DİĞER ÜLKELERE AİT SAVAŞ ESİRLERİNİ DE
ÇEŞİTLİ ZİHİN KONTROL DENEYLERİNDE KOBAY OLARAK KULLANDIĞINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI.
Mahkemelerin sonucunda, 23 Alman doktor suçlu bulundu ve bir daha asla bu tür
deneylerde insanların kobay olarak kullanılmaması hükme bağlandı. Açıkça
görüldüğü gibi, ne Moskova mahkemelerinde işlemedikleri suçları itiraf eden mahkûmların
ne de Kore Savaşı'ndan sonra yargı önüne çıkarılan ve kendilerine POW adı
verilen sanıkların durumu, yeterince uyarıcı olmuştu. Tam tersine, bu tür
mahkeme ve davalar, Batılı istihbarat servislerinin insan zihnini kontrol
edebilme ve değiştirebilme metodlarını araştırma ve geliştirme konusuna yönelik
ilgisini daha da arttırmıştı.» [36]
- «Amerikan Gizli Servisi’ne ait dosyalardan biri, [kobay] Verney’lerin
düştüğü kötü durumla ilgili olarak (...) şu yorumları yapıyordu: “Kendisine,
modül ayarları iyi yapılmış düşük güçte mikrodalgalar gönderilen kişilerin
başlarının içinde veya tam ortasında vızıltı, tik-tak, yahud tıslama duygusu
oluştuğu bildirilmektedir. Sözkonusu oluşumun gerçekleşmesi için 0.4-3.0 Ghz
frekansında santimetreye göre ayarlanan ortalama güç yoğunluğunda dalgaların gönderilmesi
yeterli olmaktadır. Hattâ vuruş ve ritim ayarları iyice netleştirildiğinde,
anlamlı bir konuşma duygusu bile sağlanabilmektedir. Bu tekniklerin, uygulama sahasının
genişletilerek askerî amaçlara hizmet edecek tarzda kullanılabilmesi için temel
prensiblerin geliştirilmesi gerekli. Buna götüren en önemli sebebler arasında, metodun
kamuflaj yahud hedef saptırma operasyonlarındaki kullanım imkanı sayılabileceği
gibi, böylesi bir mikrodalga uygulamasına maruz kalındığında ne tür güvenlik tedbirlerinin
alınabileceğinin de netleştirilmesi ihtiyacıdır.” (Oscar, Kenneth J.
Amerikan Ordusu Manevra Teçhizat Araştırma ve Geliştirme Komutanlığı - Fort
Belvoir, VA) Bay ve bayan Verney
kendilerinin oldukça uzun bir süre, bir seri iyonlamasız zararlı radyasyon
ışınlarına ve çok düşük frekansta mikrodalgalara (VLF) maruz bırakıldıklarına
inandılar. Aynı zamanda 7-8 kez hedef olarak kullanıldıkları elektromanyetik dalga
saldırıları gerçekleştirildi.
(…)
Verney'ler, 1984 Ocak'ında Dargle Kulübesi'nden ayrıldıktan sonra
doğruca İskoçya’ya geçtiler. Kendilerini o kadar yoğun miktarda radyasyona
maruz kalmış hissediyorlardı ki, âdeta artık radyoaktiviteye karşı bir tür özel
duyarlılık geliştirmişlerdi. Öyle ki Bay Verney, vücudunun bir mil uzaklıktaki
bir jeneratörü bile algılayabildiğini söylüyordu: "GARİP BİR ŞEY BU. BAZEN ÖYLE OLUYOR Kİ, BEDENİNİZİ CAYIR CAYIR
YANIYOR SANIYORSUNUZ" şeklinde
duygularını ifade ediyordu.» [37]
- «ZIHİN, ruh, nefis gibi fizikî olmayan şeylerin varlığına
inanmayanların, bunların varlığıyla ilgili sağlam deliller sunulana kadar duyu
ötesi algılamaya (Extrasensory perception-ESP) da inanmamaları gerekir. Duyu
ötesi algılama (DÖA) ile insanın gelecek, geçmiş veya şimdiki zaman hakkında,
bilinen beş duyu kullanılmaksızın bilgi edinebilmesine işaret edilmektedir. (DÖA)
terimi ilk defa, bir zamanlar dünyanın ilk parapsikoloji bölümü başkanı J. B. Rhine tarafından kullanılmıştı. Rhine, İnsan Tabiatını Araştırma
Vakfı'nı (İTAV) ve buna bağlı olarak New Durham, NC'de, kampüs dışında bir parapsikoloji
enstitüsü kurmuştu. Bu enstitü, Durham
1980'de öldükten sonra da faaliyetine devam etmiştir.» [38]
SONUÇ YERİNE
Tüm bu anlatılan hâdiseler, teknik tabirler, “belgelendirilebilmiş”
vak’alar, Zihin Kontrolü’nün farklı açılardan değerlendirilmesine imkân
veriyor. Nitekim yazar anlattığı her şeyi “belge”ye dayandırmaya çalıştığı için,
“belgelendirilemez, isbat edilemez” olana, yâni bu işkence uygulanan kişilerin
“yaşadıklarına” kitabında yer veremiyor. Diğer taraftan, yukarda anlatılan pek
çok tablonun benzerini, Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu’nun kendisine uygulanan TELEGRAM işkencesini anlattığı ve izah
ettiği Ölüm Odası / B-Yedi isimli eserinde okuduk-okuyoruz. Ancak Mütefekkir’in
eserinde, “böyle oldu, şöyle oldu”dan ziyâde, üzerinde teknolojik bir baskıyla
hükümranlık kurma hevesindekilere karşı, O’nun tüm insanlık adına verdiği ruhî,
fikrî ve fizikî savaşın destanını okuyoruz.
Mütefekkir, bu savaşta, (biz elimiz kolumuz bağlı bir şekilde
seyrederken), TELEGRAM’ın “kodlarını” çözüyor ve İNSAN denen “sırrın” -tâbiri
caizse- şifrelerini kırıyor. Bu açıdan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram Cihazı” bahsinde söylediklerinin
önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Ortaya konulması gereken şey sadece “teknik”
bir cihaz tarifi değil, bu cihazın oturduğu “fikrî altyapı”nın da tahlilidir
ki, TELEGRAM Cihazı’nı “makine bilmecesinin” çıktığı en yüksek merhale olarak
değerlendirirsek, O’nun yazdıkları, hem “makine bilmecesi”nin hem de makine
karşısındaki “İNSAN”ın en yüksek merhalede tahlilidir. Bu sebeble, son söz
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun:
- «TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine
uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu
cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile
ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni
algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme
idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden
algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza
yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü
cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve
idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın
nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı.
Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını
gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini
idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu
algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kullananda
“telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen
münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM
CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim
belli düşünceme, hareketime, heyecan - neşe - korku gibi hislerime nisbetle,
meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme
benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı
kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi,
hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu,
yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve
onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir
nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit.» [39]
1 Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi- (31),
Baran Dergisi, Sayı 205.
2 Dr. Armen Victorian, İstihbaratta
Beyin Yıkama -Beyin Kontrolü-, Tercüme: Mustafa Mencütekin, 6. Basım, Timaş
Yayınları, İstanbul 2007, s. 119.
3 A.g.e., s. 119.
4 A.g.e., s. 118.
5 A.g.e., s.121.
6 A.g.e., s. 127.
7 A.g.e., s. 158.
8 A.g.e., s. 168-169.
9 A.g.e., s. 169.
10 A.g.e., s. 170.
11 A.g.e., s. 171.
12 A.g.e., s. 174.
13 s. 175.
14 s. 176.
30 s. 65.
15 s. 177.
16 s. 178.
17 s. 180.
18 s. 184.
19 s. 184.
20 s. 199.
21 s. 211-212.
22 s. 213-214.
23 s. 29.
24 s. 49-50.
25 s. 56.
26 s. 58.
27 s. 59.
28 s. 62-64.
29 s. 64.
30 s. 65.
31 s. 68.
32 s. 68-69.
33 s. 70.
34 s. 72-73.
35 s. 73.
36 s. 75.
37 s. 103-104.
38 s. 113.
39 Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası
-B-Yedi- (30), Baran
Dergisi, Sayı 204.
Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 2, Mayıs 2011.