Zeyneb Kâmil Hastahânesi’nin
Bilinmeyen Hikâyesi
Gülçin Şenel
1950-1990
yılları arasında İstanbul Anadolu yakasında doğan pek çok kişinin dünyaya
gözlerini açtığı yer, Üsküdar’daki “Zeyneb-Kâmil Hastahânesi”dir. Üstelik bu hastahâne
bilhassa 1950’li yıllarda fakir halka ücretsiz, zenginlere ise ücretli hizmet
veren, dönemin en önemli kadın-doğum hastahânesidir. Hastahâne, Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın kızı Zeyneb Hanım ve eşi Yusuf Kâmil Bey
tarafından yaptırılmıştır.
İstanbul’un
en eski hastahânelerinden biri olan Zeyneb-Kâmil, 1882 yılında açılmıştır. 40
yataklı bir “nisâ hastahânesi” olarak faaliyetlerine başlayan hastahâne, savaş
zamanlarında fonksiyonu değişse de, bugüne kadar “kadın ve doğum hastahânesi”
olma özelliğini korumuştur. Zeyneb Hanım’ın
bu hastahânede doğan çocuklara göbek adı olarak kız ise “Zeyneb”, erkek ise “Kâmil”
isminin verilmesini vasiyet ettiği söylenir. Hiç çocukları olmayan Zeyneb Hanım ve Kâmil Bey, hastahâneyi
bilhassa bu sebeble “nisâ hastahânesi” olarak vakfetmişlerdir. Ayrıca, ikisinin
de kabri hastahânenin bahçesinde bulunmaktadır.
Zeyneb Hanım, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kızıdır. Yusuf Kâmil Bey ise Malatya
Arapgir’lidir ve Gökbeyi hanedanından İsmail-Beyzade Mehmed Bey’in
oğludur. Biri Mısır’da diğer İstanbul’da yaşayan bu iki insan nasıl bir araya
gelmişlerdir de, İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaptırdıkları hayratla
adlarından hâlâ bahsettirmektedirler?
YUSUF KÂMİL BEY
Yusuf Kâmil Bey, 21 yaşında Divan-ı Hümayun
Kalemi'ne kâtib olarak tâyin edildiği gece bir rüya görür. Rüyasında, Mısır
valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile
bir çimenlikte oturuyordur. Sonra paşa yanından kalkıp gider. Ancak paşa enfiye
kutusunu unutmuştur. Yusuf Kâmil kutuyu alır, Mısır sarayına götürür.
Emaneti içeri gönderip geri döndüğü sırada, peşinden gelen bir görevli, onu
tekrar saraya götürüp, Paşa'nın huzuruna çıkarır. Paşa bu dürüst davranışından
pek memnun olduğunu ve mükâfat olarak kutuyu kendisine bağışladığını söyler. O
sırada uyanır. Rüyadan çok etkilenerek Mısır’a gitmeye karar verir. [1]
Ancak Yusuf
Kâmil Bey’in Mısır’a gidişi kolay olmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti ile
Mısır arasında o sıralarda devam etmekte olan bir gerginlik vardır. Yusuf Kâmil Bey, zorlu bir yolculuktan
sonra 1833 yılında Kahire’ye varır. [2] Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’ya, edebî kabiliyetini de kullanarak bir arzuhal yazar. Bir
süre sonra huzura kabul edilir ve Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın hizmetine girer. İlk olarak Hazîne-i
Mısır kitabetine tâyin olunur. Yedi sekiz ay sonra, kısa sürede güvenini
kazandığı Paşa’nın özel kâtibliğini yapmaya başlar. 1845 yılında da Mehmed
Ali Paşa’nın teklifi ile kızı Zeyneb
Hanım ile evlenir. Bu evlilikten kısa bir süre önce M. Ali Paşa, Yusuf Kâmil Bey’i, kendisinin özel
temsilcisi olarak İstanbul’a, Abdülmecid’in kız kardeşi Âdile Sultan’ın
düğününe göndermiştir. Padişah, Mehmed Ali’nin tebrik ve hediyelerini
damadı vasıtasıyla göndermesinden memnun olmuş ve Yusuf Kâmil Bey’i “Paşa” ünvanı ile ödüllendirmiştir. Ancak Mehmed
Ali Paşa’nın ölümünden sonra, Yusuf Kâmil Paşa’yı sevmeyen ve Zeyneb Hanım’la evlenmesine karşı olan Abbas Paşa, Yusuf Kâmil Paşa’yı
Asvan’a sürgüne gönderir. Üç ay devam eden sürgünde, Zeyneb Hanım’dan boşanması için baskı yapar ve nihayet Padişah
fermanı ile serbest bırakılarak İstanbul’a gönderilir. Ancak Yusuf Kâmil Bey çok sevdiği eşi Zeyneb Hanım’dan vazgeçmez. Zeyneb Hanım’ı Hac yolculuğu sırasında
İstanbul’a getirterek nikâh tazeler. Yusuf
Kâmil Bey İstanbul’da çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş, iki kez de
sadrazamlık görevine getirilmiştir. [3]
İlginç bir nokta da, Türkçe’ye tercüme edilen ilk
roman olarak kabul edilen, François de la Mothe-Fenelon'un, Les aventures de Telemaque isimli
eserinin altında, mütercim olarak Yusuf
Kâmil Bey’in imzası vardır. 1862’de yayınlanan kitab, 1863, 1870, 1877 ve 1881'de olmak üzere beş defa basılmıştır.
Muhtevâ itibariyle siyasetnâmelere benzetilir.
Aslına bakılırsa Tercüme-i Telemak bir roman değildir, ancak hikâye
tarzında anlatıldığı için böyle kabul edilmiştir. Nitekim Cemil Meriç
kitab hakkında şöyle demektedir:
- "Telemak bir roman değil,
bir ahlâk kitabı, daha doğrusu bir siyasetnâmedir. Fenelon, veliahda
devlet idaresini öğretmek için yazar Telemak'ı. Mitolojiyi süs olarak kullanır.
Hikâye bir vesiledir. Kâmil Paşa için Telemak bir fetihdi. Batı'dan
hikmeti alıyordu mütercim. Bütün olarak, kalıb olarak Batı'yı vermek
istemiyordu. Bize en yakın, bizim için en mûnis taraflarını alıyordu eserin.
İlâhları perileştiriyordu. Osmanlı, birçok siyasetnâmeler okumuştu. Kutadgu
Bilig'den Hümayunnâme'ye kadar birçok siyasetnâmeler. Şimdi de bir Avrupalının
yazdığı siyasetnâme sözkonusu idi. Mühim olan zarf değil, mazruftu. Lafız
değil, mânâ idi..." [4]
Bir not olarak söyleyelim ki, Yusuf Kâmil Paşa’nın
bu tercümeyi kendisinin yapmadığı, başkasına yaptırıp altına kendi imzasını
koyduğu yönünde iddialar da bulunmaktadır. Yusuf Kâmil Paşa ile ilgili müsbet
menfî pek çok anekdot anlatılmakla birlikte, bizim en çok ilgimizi çeken, Batılılaşmanın
yavaş yavaş kendini hissettirdiği o günlerde, kendi öz sistemimizi temin
etmenin altını çizdiği şu anekdottur:
- “Abdüllatif Suphi Paşa’nın büyük oğlu Âyetullah
Bey (Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ağabeyi), 1870 Prusya-Fransa harbi
sırasında, başyazarı olduğu ‘Basiret’ gazetesindeki bir yazısında, Osmanlı’nın
ordu ve mekteblerinde Alman terbiye sisteminin uygulanmasını önermişti. Bunun
üzerine Fransız sefiri yazarı şikâyet etmişti. Âyetullah Bey, aynı
zamanda Devlet Şûrası üyelerindendi. Şûranın başkanı Yusuf Kâmil Paşa idi.
Âyetullah Bey’i çağırtarak arabulucu bir yazı yazarak meseleyi tatlıya
bağlamasını istemişti. Âyetullah Bey üzgün ve düşünceli bir hâlde
ayrılırken, Yusuf Kâmil Paşa kendisini durdurup şunları söyler:
- Fransız sefirinin şikâyetini dinledim. Ama yazından asıl
şikâyetçi olan bir Osmanlı olarak benim. Bize, Fransız sistemi yerine Alman
sistemi daha iyidir, demişsin. İyi de, bizim bizi kurtaracak bir sistemimiz yok
mu? Muhakkak bir eloğlunun ardından mı gideceğiz? Sen hakiki Osmanlı münevveri
isen ona bir çare bul! Yâni bizi kurtaracak kendi sistemimizi icad et. Ne zaman
ki bunu başarabilirsin, o zaman elin öpülür.”
Derler ki, Yusuf Kâmil Paşa, Sultan Abdülazîz
Han’ın 1876’da ihtilâlciler tarafından şehid edilmesine çok üzülmüştür.
Zaten kronik bir kalb rahatsızlığı olan Paşa, aynı yıl İstanbul’da vefat eder.
ZEYNEB HANIM
Zeyneb Hanım, Mısır prensesi olması hasebiyle
çok varlıklı bir kadındı ve yaptığı hayır işleri ile şöhret kazanmıştı.
Yakınları onun hakkında şöyle demektedir:
- “Hanımefendi daima sâdeliği tercih
eder, debdebe ve ihtişamdan uzaklaşırdı. Çok defa tanınmayacak surette arkasına
bir yeldirme takar, yakınlarından bir kadını yanına alır, gezintiye çıkardı.
Ekseriya Yakacık Mezarlığı’nda bir sed üzerinde oturur, gelip geçen köylü
kadınlarla konuşurdu. Köylerinde ne gibi şeylerde müşkülât çektiklerini, çeşme
vesaire gibi hayır eserlerine ihtiyaçları olup olmadığını, gelinlik kızlarının
bulunup bulunmadığını sorardı.” [5]
Zeyneb Hanım’ın yaptığı hayır işleri, (Zeyneb Kâmil
Hastahânesi, Kartal Çeşmesi, çeşitli yol yapımları, kütübhaneler, çeşmeler,
cami tamirleri, nakdî yardımlar, savaş zamanlarında yaptığı yardımlar vesaire)
devrin padişahları tarafından nişanlarla taltif edilmiştir. Sultan Abdülmecid tarafından
kendisine nişan makamında murassa Tasvir-i Hümayun verilmiştir. Fakat Zeyneb Hanım’ın aldığı en
anlamlı nişan, 93 Harbi olarak bilinen, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda
yaptığı maddî yardım ve hizmetler vesilesiyle idi. Zeyneb Hanım, savaş esnâsında
ve sonrasında yaralı asker ve muhacir ailelerine büyük maddî yardımlar yapar.
Bu hizmetlerinden dolayı, Sultan II. Abdülhamid tarafından
ihdas edilen “muavenet” nişanının murassa bir kıt’ası kendisine verilir. Abdülhamid
Han,
bu nişanı, onun yardımlarını bir kat daha takdir etmek amacıyla, Mabeyn ve
Hassa Ordusu Müşiri Gazi Osman Paşa vasıtasıyla Zeyneb Hanım’ın Bebek’teki
yalısına göndermiştir. [6]
Bugün İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi olarak bilinen bina, o bir zamanlar “Zeyneb Hanım Konağı” ismini taşıyordu. Bu konakta
yaşayan Zeyneb Hanım, oldukça dindar
ve hayırsever kişiliği, gösterişi sevmeyen sâde hayatı ile dikkat çekiyordu.
Onun hakkında anlatılan anekdotlardan biri de şöyledir:
- “Aksaray’da Yeşil Tulumba’da
oturan bir Emine Hanım vardı ki, bütün kedilere karşı büyük bir
muhabbeti vardı. Evinin etrafı, bahçe duvarının üstü, kapısının eşiği,
pencerelerinin kenarı kedilerle dolu idi. Üniversiteye bir konak hediye eden
Prenses Zeyneb Hanımefendi bir gün
oradan geçerken bu hâli görmüş ve sormuş:
- Bu kediler burada neden
toplanmışlar?
Mahalleliden biri:
- Efendim, burada bir deli Emine
Hanım vardır. Kedileri çok sever. Mahalleli ona “Kedici Emine hanım”
derler, onun kedileridir.
- Bu kadının hâli vakti müsait mi?
Bu kadar hayvanı nasıl besliyor?
- Fakirdir, bekâr çamaşırı yıkar,
tahtaya çamaşıra gider. Eline geçen para ile bunlara işkembe, ciğer alır.
Parası olmadığı zaman Salhaneye gider, öteberi toplar, getirir, onlara yedirir.
Zeyneb Hanımefendi yanında bulunan kâhyası Hafız
Vehbi Efendi’ye döner:
- Kâhya efendi, bu kadının ismini
ve adresini alın. Benim vakfımdan ona ayda on altın tahsis edilsin.
Kedici Emine Hanım, o zaman
için oldukça mühim bir para olan on altın aylığı ölünceye kadar aldı. Öldükten
sonra da bu para vârislerine muntazaman verildi.” [7]
Zeyneb Hanım, Yusuf Kâmil Paşa’nın
vefatından 10 yıl sonra, 1886 yılında, 61 yaşında iken İstanbul’da vefat
etmiştir.
Zeyneb-Kâmil Hastahânesi ise, aslında bir vakıf hastahânesi
olmasına rağmen, onların vefatından sonra
vakfiye hükümlerinin uygulanmasındaki problemlerden doğan maddî
sıkıntılar, mirasçıların hastahâneyi bir hayır kurumu olarak yaşatma çabasının
bulunmaması sebebiyle bir vakıf hastahânesi
olmaktan çıkmış, değişik dönemlerde şahıs ve kurumlara bağlı olarak
faaliyet göstermiştir. Bugün ise bir devlet hastahânesi olarak varlığını
sürdürmektedir.
DİPNOTLAR
2. Mehmed Nermi Haskan, Yüzyıllar
Boyunca Üsküdar, Üsküdar Belediyesi Yayını, İstanbul 2001, c. 3, s.
1480.
Kaynak: Gülçin Şenel, Akademya Dergisi, II.
Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 144-147