ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

FATİH TURPLU
Yazıları Paylaş
İhsan Kabil’le Türk Sinemasının Kimlik Bunalımı ve Tarkowski Filmleri Üzerine
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 662

İhsan Kabil’le

Türk Sinemasının Kimlik Bunalımı ve

Tarkowski Filmleri Üzerine

 

Röportaj: Fatih Turplu

 

İHSAN KABİL KİMDİR?

1959 İstanbul doğumlu. Darüşşafaka Lisesi’nde okuduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. B.Ü. Sinema Kulübü’nde faaliyetlere katıldı. Gelişim Sinema, Gösteri, Kinema, Ve Sinema... gibi dergilerde tercüme, derleme ve film eleştirileri yayınlandı. ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde sinema dalında yüksek lisans yaptı. Bilim ve Sanat Vakfı’nda sinema seminerleri, Ayşe Şasa ile Kanal 7’de film yorumları yaptı. Zaman, İzlenim, Yeni Şafak, Dergâh gibi yayın organlarında sinemayla ilgili yazıları çıktı. Star gazetesindeki köşesinde düzenli olarak yine sinema değerlendirmeleri yapmaktadır. İz Yayınlarından çıkmış Düş, Gerçeklik ve Sinema (İ. Kabil, Ayşe Şasa, S. Yalsızuçanlar) adlı bir de eseri olan Kabil, Küre Yayınlarının çıkardığı Yönetmen Sineması: Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz üçlemesi kitablarının da editörüdür. 2005’te Eurimages’in Türkiye temsilciliğine getirildi ve iki yıl bu görevi sürdürdü. Bir yıl sonra da Avrupa Görüntü-Ses Gözlemevi’nin Türkiye temsilcisi oldu. Bu yıllardan başlayarak, Kazakistan Almatı ve İran Fecr Film Festivallerinde jüri üyeliği yaptı ve başka bazı yabancı festivallere katıldı. TRT’de danışmanlık ve film programcılığı yaptı. Hâlen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığına bağlı Kültür A.Ş.’de sinema etkinlikleri yöneticisidir.

 

Sinemayla içiçe bir insansınız. Sinemayla alâkanız nasıl başladı?

Tabiî çocukluğa uzanan bir şey; ben Yakacık Yetiştirme Yurdu’nda okudum. Orada hem Yakacık içindeki sinemalar, hem de okula gelen 16 bin milimetrelik bir projeksiyon makinesi sözkonusuydu. Romalı filmleri, tarih filmleri falan getiriliyordu, bazen eğitici denilen ve Amerikan hayat tarzını gösteren filmler geliyordu. Ama tabiî konulu filmlerdi, çok ilgimizi çekiyorlardı ki, çocuğa bir hayâl dünyası kazandırıyor bunlar. Elbette bütün mahrumluğunuzun içinde siz orada büyük bir dünya görüyorsunuz.

Büyülü...

Şübhesiz; bir yerde hiç ulaşamadığınız coğrafyalar, insanlar, maceralar, kişilikler görüyorsunuz. Meselâ sessiz film oynuyorsunuz veya gördüğünüz filmi anlatıyorsunuz yatakhanede; o tip şeyler. Sinema sizin dünyanızı zenginleştiren bir faktör. Öylesi zengin bir saha. Dolayısıyla ilk orada başlayan bir süreç. Meselâ bazı sinemalar yabancı filmleri, diğer bazısı da eski siyah beyaz Türk filmlerini gösterirdi. Çoğu çocuğa olduğu gibi, bize de o bakımdan çok enteresan, renkli ve hülyâlı gelen bir dünya.

Geçiş hâlini hatırlıyor musunuz? Meselâ çocuk ruhiyatıyla birçok çocuk alâka duyuyor ama, siz kendi geçişinizi hatırlıyor musunuz?

O daha çok sonraki dönemde oldu. Ortaokul ve liseyi Darüşşafaka’da okudum, orada oldu. Orası, Fatih’te, çok özel bir eğitim veren bir kurumdu; şimdi Maslak’a taşındı. Sinema kulübü vardı ve çok seçme filmler getiriyorlardı. Çocuklar için de çizgi filmler, ağaçkakan falan. Çok hoşumuza gidiyordu bir yatılı okul ortamında. Ben de hep yatılı okuduğum için, sinema daha çok bir kaçış sahası oluyordu bizim için, dünyaya oradan açılıyorduk. Ayrıca bazı uzun metraj Rus filmleri, Türk Sineması’ndan iyi filmler, yabancı filmler de getiriyorlardı ama, hep 16 bin milimetre gösteriliyordu. Bilâhare okula 35 bin milimetre projeksiyon makinesi de alındı. Tabiî ondan önce de fen kulübü var. Fen kulübünde de 16 bin milimetre projeksiyonla eğitimler alıyorduk biz. 35 bin milimetre gelince, biz artık büyüdük diyelim, onun makinisti getiriyordu Beyoğlu’ndan. Kaliteli yabancı filmlerdi bunlar ve daha çok altyazılı falan alınıyordu.

Seneyi hatırlıyor musunuz?

Ben Darüşşafaka’ya 1970’de girdim. Bu 1970’den sonra başlayan bir süreç, 1970’den 1978’e kadar. Benim orada 35 bin milimetre sürecine girdiğim yıllar 1975-1976’dır. Sonra bir dönem biz getirdik filmleri Beyoğlu’ndan, film şirketleriyle temasa geçtik, haftada bir gösterim oluyordu veya Çarşambaları öğleden sonra izin günümüzdü, dışarı çıkıyorduk. Daha çok ben ve bir arkadaş yahut 2-3 kişi diyelim; Beyoğlu’na gidiyorduk ve haftanın en iyi filmini seyrediyorduk. O zamanlar Fransız sineması örnekleri seyrettiğimi hatırlıyorum, iyi Amerikan filmleri yine. Bu dönemde, günlük basın olsun, sinema dergileri olsun, elbette bir okuma faslı oldu. Ama zaten hep siyasî dergilerdi. Meselâ ilk tanıdığım sinema dergisi Gerçek Sinema’ydı. 1970’li yıllar çok polarize, kutublaşmış yıllar. Solun içinden geliyordu bu yayınlar ama, biraz da sinemanın esnekliği ile alâkalı biçimde, çünkü sanat ideolojilere bağlı olabiliyor da olmayabiliyor da, bize de biraz nefes alma imkânı tanıyordu. Kendi adıma öyle diyeyim. Günlük basında Cumhuriyet gazetesi, Milliyet gazetesi sinema sayfalarını veya Milliyet Sanat Dergisi’nde film eleştirileri çıkıyordu, onları takib ediyordum. Sonuçta o sırada yayınlanmış kitabları keşfettim, onları okudum veya sahaflardan yavaş yavaş toplamaya başladım. Lise yıllarımda böyle oldu ama, o Çarşambaları gittiğimiz Beyoğlu film seyirleri hakikaten çok özel bir yer tutuyor bende.

Demek ki daha kalın çizgilerle hatıralarınızda yer edinmiş.

Kesinlikle. O seçme filmler bende bir sinema görüşü oluşturmaya başladı, okumalar da onu destekledi. Meselâ 1971’de Dikilitaş’ta bir yılbaşı gecesinde biz film seyretmeye gitmiştik, çok kalabalıktı.

O zamanlar sinemanın bir özelliği vardı.

Yani televizyon falan yok. Sinema çok özel. Yine yazlık sinemalar yerli, yabancı filmler gösterirlerdi. Beşiktaş’ta falan çok vardı sinema salonları, Ortaköy’de bile vardı. Çok zengin bir sinema ortamı vardı ama, tabiî ki her film de öyle çok kaliteli olmayabiliyordu. İşte ben olabildiğince, artık hissî veya tabiî bir meyil diyelim, kalitelilere yöneldim. Oradan da, üniversite yıllarına kadar, bir sinema görüşü, sinema kültürü oluşmaya başladı.

Şimdi çok güzel bir noktaya geldik. Sorularımızın içerisinde şu da var; bugünkü Türk sinema sektörünün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz, özellikle dünya sinemasına nisbetle?

Şimdi çok film çekiliyor, film yapım sayısı arttı, üretimi arttı. Ancak ben Türk Sineması’nda bir kimlik problemi olduğunu düşünüyorum. Bence çoğu film bu coğrafyanın normlarını pek yansıtmıyor açıkçası. İlk afiş dizaynlarından başladı bundan 10-15 yıl evvel. Bir Amerikan Filmi ile Türk Filmi afişini ayırd etmek güç bir noktaya doğru gitti açıkçası. Onu şimdi de daha ziyadesiyle görebiliyoruz zaten; yani orada vizyonda ne tür filmler oynuyorsa, biz de ona göre afişler yapmaya çalışıyoruz. Çoğunluktan bahsediyorum, ara sıra bu çizgiden ayrılmış şahsiyetler çıkmıyor değil, onlar da var. Dolayısıyla, bir sinema sanayi oluşuyor gibi ama, bence çok büyük bir kimlik problemimiz var, bize ait olmayan görüntülü ve sözlü kullanımlar her yeri sarmış durumda. Elbette bu bahis daha açılabilir. O bakımdan, sinemamızın fizikî buudunun yanında, asıl önemli olan mânâ buudu hâlâ zayıf bence.

Türk Sinemasını Batı ile Doğu arasında sıkışmış bir yerde düşünüyorsunuz, diyebilir miyiz? Yani Doğulu ama Batılı gibi görünmeye çalışıyor, onun arasında sıkışmış ve kimliğini bulamamış mı?

Biz kendimizi bir yere oturtamıyoruz. Aslında farklı hasletlere sahibiz, daha yerli, daha otantik olabiliriz ama, yüzümüzü ısrarla Batıya dönüyoruz, Batıdan çok fazla besleniyoruz. Her türlü kültürel normla, televizyondan edebiyatına, günlük basınına, modasına, giyim kuşamına, zihniyet yapısına kadar neredeyse, öylece donanıp buraya da o gözlüklerle bakıyoruz. O zaman da ortaya sahici şeyler çıkmıyor, samimi olamıyoruz, rahatlayamıyoruz açıkçası. Biraz esnemek lâzım, özgüven içinde olmak lâzım, olan hasletlerden ötürü sıkıntı duymamak lâzım, rahatlamak lâzım.

Batı ve Doğu arasında sıkışmış derken, Doğu kültürü bu coğrafyanın kendi kültürüyle bütün, ne var ki kafa olarak Batıya doğru yönelince, İslâmî hassasiyetlerimize, bu kültürün hassasiyetlerine sırtımızı dönünce, neticede Batılı olmaya çalışmanın getirdiği bir sıkışıklık, bir arada kalmışlık çıkıyor ortaya.

Evet, aslında Batı ile Doğunun ortasında gibiyiz.

Ne Batılı gibiyiz, ne de Doğulu. Meselâ Batı sinemasına baktığınız zaman, siz daha iyi bilirsiniz, kendi normları, kendi estetik biçimleri var. Yunan aklı, Hıristiyan ahlâkı, Roma nizamı üzerine bina edilmiş. Ama Doğuda böyle bir bina yok.

Bizde bir zorlama var hakikaten. Bir türlü kendimiz olamıyoruz. Doğudan çok beslensek de, tam Doğulu da diyemiyoruz.

Neden olamıyoruz?

Çünkü, Cumhuriyet’e geçişle birlikte bir kültürel kırılma yaşamışız. Onun bizde yolaçtığı boşluklar büyük olmuş ve o boşlukların yerini de Batılı normlar dolduramamış, yama gibi kalıyor, çok karikatürize bir görüntü çıkıyor ortaya. O zaman da kendimiz olamıyoruz, bir yaratık gibi, ne olduğu belirsiz. Dayatılan bir kültürel sistemin içine itilmişiz ama, bünye de bunu kabul etmemiş açıkçası.

Aynı çerçevede, Türk Sineması için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

Söyleyebiliriz tabiî. Maalesef. Gerçi sinemamızın bazı iyi niyetli çabaları olmuştur, “Yeşilçam” boyunca da olmuştur. Ama o iyi niyetli çabaları da bütün bir sinemaya teşmil edemiyoruz, buna yetmiyor. O bakımdan hep belirsizlikler devam etmiş, biraz karton, derme çatma kalmış sinemamız. Varolanla yetinmiş, statükocu, konformist olmuş, sokaktakini taklid etmiş, bir kimlik derdi olmamış; öyle olunca da işte biraz içi boş olmuş.

Kimlik derdi olmamasının sebebi neydi sizce?

Çünkü o filmleri yapan insanlara verilen kültürel formasyon öyle; yani onlara “sen kendi medeniyetinden, kültürel köklerinden geldiğin gibi olmayacaksın” deniliyor ve bir film yapmaya davranan da başka bir yöne yüzünü çeviriyor. O insanlarda önce köklerden kopuş sözkonusu olunca, tabiî, başka bir yönle de ne kadar irtibata geçerlerse o kadar kimlik (!) oluşturabiliyorlar. Şu veya bu derece bize uzak bir kimlik...

İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri vardı, bilmiyorum takib ettiniz mi? Havaî fişeklerle, Tarkan konserleriyle kutlandı. Sinema için de aynı şeyleri söyleyebilir miyiz; Altın Portakal vesaire? Tabiî illâ reddedelim, olmasın mânâsında değil, mutlaka “etkinlik” olacak, birileri seçilecek. Yine sizin “kimlik bunalımı” tesbitinizin üzerinden gidersek, yeni bir şey icad etmek, yeni bir şey inşa etmek yerine; orada Oscar var burada da bu olsun tarzı mı gidiyor bizim sinemamız, yoksa son zamanlarda kendine has, orijinal bir şey var mı?

Kuşkusuz kopya işi çok fazla var, festivallerimiz öyle, hâllerimiz, tavırlarımız öyle, tanıtımlarımız öyle. Meselâ Antalya’ya karşı Adana Film Festivali çıkmıştı. Çok farklı olabildi mi, sormak lâzım. İstanbul Film Festivali yavaş yavaş yaygınlaştı ve çok Batıcı bir çizgide gelişti. Sonra Ankara, İzmir ve başka şehirlerde film festivalleri çıktı. Ama orijinallik anlamında çok az çalışma var. Aslında bizim kültürel coğrafyamızın da öyle bir problemi var; yani İslâm Dünyası olsun, Türk Dünyası olsun hâlâ bir arayış içerisindeyiz. Tam yerimizi bulamamışız.

Bir başıboşluk mu var?

Başıboşluk var tabiî, yolsuzluk var ve bu konuda en büyük adımı atan da aslında, yapıcı bir anlamda İran, bunu söylemek lâzım.

Neticede herhangi bir ülkeyi, herhangi bir medeniyeti oluşturan ve ona aslî rengini veren de aydınlardır. Sinemamızdaki bu kimlik bunalımı bizim aydınımızın kimlik bunalımı değil mi aynı zamanda?

Doğru tabiî ki. Neticede insanlar, aydınlarımızı okuyarak, onların yönlendirmeleriyle yetişiyor ve böyle ortaya çıkıyorlar.

Şu hâlde bahsettiğiniz kırılma ve asıl kimlik bunalımı aydınlarımızda diyebilir miyiz?

Diyebiliriz tabiî. Neticede sinema, tiyatro, müzik, resim, karikatür, edebiyat gibi sahalarda değişik yansımaları oluyor. Ancak buna direnenler, keşif içinde olanlar, bir arayışa girenler, sorgulayanlar da bize ait, bize has bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorlar. Onun dışında böyle konformist, statükocu bir yönde gidiyoruz büyük bir çoğunlukla.

Aslında böyle söyledikten sonra konuşulacak pek bir şey de kalmıyor. Bu kimlik problemi her şeyden önce geliyor ya, biz yine devam edelim. Şimdi sinema üzerine tenkidler görüyoruz gazete köşelerinde, sinema dergilerinde, televizyonlarda… Alanınızda uzman birisi olarak, nasıl buluyorsunuz bu tenkidleri?

Türk Filmleri konusundaki tenkidleri mi kastediyorsunuz?

Genel olarak çıkan tüm filmler hakkında bizim yazarlarımızın, bizim tenkidçilerimizinkileri…

Aslında çoğu tenkid etmiyor.

İşte o bakımdan nasıl buluyorsunuz?

En son Sinema Yazarları Derneği (SİYAD)  ödüllerine baktığımızda, çok karamsar, kötüyü öne çıkaran filmler ödül almış. Bu durum, bizim sinema tenkidçilerimizin rûhi yapısını da ortaya koyuyor bir yerde. Dünyaya bu kadar ümitsiz bakmak, kısırdöngü içinde yaklaşmak, sanıyorum genel mânâda sinema adına verimi de biraz düşürüyor. Evet ticarî sinemayı eleştiriyorlar, bu iyi bir şey, hani o popüler filmleri, argo filmlerini…

O da ayrı bir moda oldu son zamanlarda.

Evet. Bunlar sinema yazarlarının iyi tarafları, onları muhakkak eleştirmek ve karşı durmak lâzım. Ancak öte yandan, sanki bir çıkmazın içindeymişçesine bir duruş da sergileniyor diye düşünüyorum. Daha farklı bir açılıma doğru yönelmek lâzım; ama işte o da kişinin formasyonuyla ilgili bir şey. Bence o dediğimiz aydın nitelemesi bugünlere kadar sirayet etmiş durumda hâlâ, bugünkü sinema tenkidçi ve yazarlarımıza sinmiş durumda. Bunu biraz kırmaya çalışmalı diye düşünüyorum.

Özellikle Türk Sineması’nda estetik kaygı neredeyse sıfır. Sizin dediğiniz “ayrılmış” filmler hariç.

Çok sıfır değil ama..

Estetik derken, ilmî tabirle değil de, estetiğin ahlâkla olan birebir ilişkisiyle beraber soruyorum. Çünkü estetik deyince ahlâk, ahlâk deyince estetik ayrı bir şey veya ayrı bir yerde değil. İkisi de birbirinin içinde. Bu bakımdan birbirinden ayırd etmeden soruyorum. Böyle bir irtibatsızlık olduğunu düşünüyor musunuz?

Üzüntü verici bir durum. Hakikaten üzülüyorum, Türk Sineması olarak bu noktaya gelmemeliydik. Ediz Hun ile bir iki kere aynı ortamda bulunduk. O bile bazı son dönem filmlerini kıyasıya eleştiriyor, “umuma gösterilmeyecek şeyleri gösteriyorlar” diyor. Sanat yapıyoruz deniyor ya, sanatın tarifine bakmak lâzım, nedir sanat? Hayalî, kurmaca bir dünyadır, burada her şeyi gösteremeyiz. Burada her şeyi gösterirsek, sanat falan olmaz, bir gazete dünyası olur. Oysa sanatın belli düsturları vardır. Bizi müteâl-aşkın olana yönlendirmelidir, ruhumuzu yükseltici bazı temeller üzerinde inşâ olunmalıdır. Bu kadar “gerçekçilik” sanatı kirletmektir; yapılamaz.

Hep menfî taraflarını konuştuk, mutlaka müsbet tarafları da vardır. Meselâ Zeki Demirkubuz olsun, ki sizin editörlüğünü yaptığınız bir kitab var, özellikle oradaki yönetmenler açısından Türk Sinemasının geleceğine dair bir ümit var, değil mi?

Aslında Zeki Demirkubuz’un sineması çok problemli. Ama belli bir sinema düşüncesi var. Görüntü estetiğine bakabiliriz. Ne var ki düsturlar, ahlâkî yön, diyaloglar çok problemli; hiç yenilir yutulur şeyler değil. Derviş Zâim’in bir arayışı var. An’anevî sanatlarımızı sinema diliyle bağdaştırmaya çalışıyor. Bu bence form anlamında çok önemli bir teşebbüs.

Semih Kaplanoğlu?

Semih Kaplanoğlu çok özel bir çizgide. Belli bir mânevî duyarlılıkla sinemaya yaklaşıyor. Dünya gerçekliğine öylesine âşıkane bir buuddan bakıyor. Bence şu ân en ideale yakınını Semih Kaplanoğlu gerçekleştiriyor sinemamızda. O kitablarda bir de Nuri Bilge Ceylan vardı. Üçleme dediğimiz anlamda, yapıcı sinemaya daha yakın filmlerdi fakat, daha sonra o da kısırdöngünün içine sürüklendi. Kesinlikle iyi bir estetik kuruyor görüntü bakımından ama, anlatılan dünya çıkmaz sokak âdeta. Bir de şunu koyalım; galiba burada insanlar etraflarında nasıl bir toplum yapısı görmek istiyorlarsa, sanatlarında da öyle bir icraatta bulunuyorlar. Nasıl bir toplum yapısı görmek istiyorsanız, onu ortaya koyuyorsunuz. Atalay Taşdiken, Kız Kardeşim Mommo ile çok güzel bir film yaptı. Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak İhtimal filmi bana göre çok güzel bir film veya daha önce 120 filmi ile Murat Saraçoğlu, Beynelmilel ile Sırrı Süreyya Önder, Sıfır Dediğimde ile Gökhan Yorgancıgil hatta Beyaz Melek ile Mahsun Kırmızıgül bence belli değerleri olan filmler yaptılar. Bugünlerde (Hüdaverdi Yavuz’un çektiği) Eşrefpaşalılar filmi var, daha göremedim onu ama, temiz bir film olduğunu söylüyorlar.

Bu filmler açısından bakıldığında, Türk Sineması çok öldüm bittim safhasında değil, belli bir hamle var diyebilir miyiz?

O vahamette değil belki ama, iyi filmler bence hâlâ çok azlık belirtiyor, yüzde 15’lerde. Üçte bir bile diyemiyorum; 70 tane film yapılmış, 20 bile diyemiyorum.

Saydığınız filmleri toplasak 6-7 tane yapar, 10 bile yapmaz.

Gerçekler öyle maalesef. Önceki dönemlere falan da gittik ama, yüzde 15 bence.

Tarkowski hakkında ne düşünüyosunuz; sineması, hayatı, vesaire?

Bütün yönleriyle hakiki bir sanatçı. Iztırab çekmiş bir sanatçı; acılı, çileli bir ruh. Dünya üzerine, yeryüzündeki gerçekliğimiz üzerine, varoluşumuz üzerine çok kafa yormuş bir şahsiyet. Bir filozof, mânevî bir şahsiyet, sahici, samimi bir şahsiyet. Sinemasında da olabildiğince bunları ortaya koyabilmiş. Çok değişik katmanlar açmış. Gerçekliği neredeyse dört-beş katmana ayırmış, hatta metafizik olanı muhakkak hesaba katmış, daha küllî bir şekilde yaklaşıyor dünyaya. Tabiî ruh olarak mistik yönü çok fazla. Derdi olan bir sanatçı ve bu derdini sinemayla en iyi şekilde dile getireceğini düşünüyor, öyle çıkıyor yola, öyle de filmler yapıyor. Ama onun filmlerinde dahi yer yer açık sahneler görebiliyoruz, yani o bile böyle bir esneklik sergileyebiliyor. O yüzden, dört dörtlüğe “yakın” bir noktada diyebiliyoruz.

Tarkowski’nin Stalker filmi hakkında birisi sizinle röportaj yazmış ve internete koymuş; bilmem okudunuz mu? 5-10 dakika arasında yapabildim falan diyor. O röportajda Stalker filminin sizde izleri olduğunu söylüyorsunuz. Bunun hakkında konuşabilir miyiz? Şahsî olarak da Stalker filmini çok beğeniyorum çünkü ben.

Gördüğüm birkaç şey: Kierkegaard gibi, Tarkowski de insan varoluşunu üçe ayırıyor. Hem insanın kendi içinde hem de içtimaî tesirler veya tefsirler anlamında. Stalker’de ne var; bir bilim adamı, bir yazar ve bir de mânevî kişilik (rehber, iz sürücü). Şimdi Kierkegaard da insan hayatını üç döneme ayırır; bir “gençlik dönemi” (estetik dönem oluyor), bir “yetişkinlik dönemi” (daha aklî hareket ettiği, etik dönem), bir de “olgunlaşma dönemi” (o da spiritüel, mânevî dönem, bizim anladığımız şekilde insan-ı kâmil, keşke herkes o yönde olabilse).

Ölümün eşiğinde ama “ölmemiş” bir şahsiyete de denk geliyor belki de.

Yok ondan daha önce, o kadar değil.

Şu mânâda söyledim; bir hadis-i şerifte “Size kocakarıların imânı lâzım” deniyor.

Eyvallah…

Çünkü onlar durmadan tesbihte; bu dünyaya gözlerini kapatmış.

Evet doğru, tam imân etmiş, safiyâne bir şekilde.

Tabiî filmde bizim gördüğümüz mânâyı görmemesi de gayet normal.

Ama yine de bizimkine yakın bir görüştür. Tarkowski’de yazar kişilik “estetik dönem” (hassevî-hissî ilk dönem), bilim adamı “aklî dönem” (materyalist), mânevi kişilik de “spiritüel dönem”e karşılık düşüyor.

Acz içinde olanlar, aslında en büyük kuvvetlerdir.

O, kitabında, “Güçlülük, kırılganlıktadır” diyor; muhakkak okumuş olmanız lâzım.

Evet…

Çok muazzam bir kitabtır. Sanat üzerine, felsefe üzerine, varoluş üzerine çok müthiş bir eserdir hakikaten. Dolayısıyla Tarkowski, bu üçlü görevi, bu çok yerinde katmanlaşmayı gerçekleştiriyor filminde. Hâdiseleri çok kolay, çok basit bir çizgide yahut görünüşte ele almıyor. Bizi hemen farklı çerçevelere davet ediyor. Meselâ, bir “bölge”den bahsediliyor filminde, o bölgeye gidiliyor. Biz ilk olarak gerçek hayatla başlıyoruz filme fakat, nasıl bir gerçek hayat bu? Puslu, gri, endüstriyel, hantal, hiç de iç açıcı olmayan müthiş bir kasvet. İnsanın ruhuna, yaradılışına aykırı “tabiî” bir ortam sonuçta. Ama “bölge”ye girdiğimiz zaman, ortalık renkleniyor. Aslında “bölge” öyle gibi, çünkü bir nükleer felâket yaşanmış.

Bir de, iddia ediliyor...

Tabiî, iddia var. Ben onu Çernobil ile bağlantılandırmıştım. Bu film bence Çernobil’in bir nevî kehâneti gibi bir şeydi aslında.

Film biterken, en son sahnede karısı, çocuğu ve arkada bir termik santral gözüküyor zaten.

Hatta Çernobil’den sonra, ben o filmde Çernobil yazısını okudum diye düşündüm, bir dejavu oldu bende. Sonra defalarca filme baktım ama, hiç o kareyi göremedim. Çünkü o Kiril alfabesi bile olsa, ben biraz anlayabiliyorum, okunabilir, anlaşılabilir. Bir de kesinlikle “acziyet” var tabiî. Yine, o “bölge” yaşayan bir organizma gibi hareket ediyor. Bir kudsiyet atfediliyor.

Stalker onu hissetmeye çalışıyor, eğiliyor falan, bir canlı varlık gibi…

Bir hürmet tezahürü var. Öyle bir saygıyla yaklaşıyor.

Dilek odası var orada, çok enteresan.

Bir kere Tarkowski materyalizmden çok itilmiş, çok bunalmış bir insan. Ayrıca materyalizmi düstur edinmiş sosyalizmden de öyle ama, bunun yanında kapitalizme de karşı çıkıyor.

Tarkowski, sosyalizmi reddedip Batıya geldiğinde Le Monde’a bir mülâkat veriyor ve oradaki bir cevabta, “Ben sizin kapitalizminizi de reddediyorum” diyor.

İkisini de materyalist (maddî) sistemler ve pozitivist olarak görüyor. Pozitivizme acaib karşı. Onda her şey mistik, her şey metafizik. Diğer bir filmi Nostalgiya’da “Leonardo’nun kitabı, ne güzel bir kitab” denir. Hep geçmişte, Orta Çağ’da, uhrevî hayatla dünyevî hayatın daha dengede olduğu zamanlarda gönlü. Diyor ya, “İnsanlık tarihin ortasında yanlış bir yöne saptı.” Bir diğer ifadeyle, tekrar oraya dönüp oradan doğruyu aramak lâzım. İnsanın Allah inancıyla bağdaşık yaşadığı bir ortamda bir sapma oluyor ve o inançtan sapıyor. Oysa tekrar geri dönüp o kavşağa gelmesi lâzım. Tekrar o doğru yola girmesi lâzım, Tarkowski hep bunu savunuyor.

Aslında o sapmadan sonra insanlığın hep geri gittiğini söylüyor.

Geri gittiğini, acılar içinde kıvrandığını, kendi fıtratından uzağa düştüğünü; bunu savunuyor.

“Bilim ne kadar ileri giderse gitsin, yeni bir şey icad edemezsiniz” diyor.

Ona da Solaris penceresinden bakıyor; Solaris’te “Bu kadar yukarı çıkıyoruz ama, her şey yeryüzünde mi, önce uzayla uğraşacağıma buradaki problemleri çözelim” diyor uzay gemisindeki bilim adamı. Oysa yeryüzünde alacağımız çok mesafe var daha.

Sizinle Tarkowki ve filmleri üzerine başka bir zaman tekrar sohbet edebilir miyiz?

Evet tabiî.

Son zamanlarda bir kitab okuyor musunuz?

Ben genelde fragmanlar okuyorum. Aslında şimdi Birikim’in son sayısına bakıyorum; “Sol ve İlahiyât” diye bir dosya var. İslâm Estetiği’ni okudum, bayağı da oldu aslında. Kitaba eski ağırlığımı veremiyorum, tekrar bir geri dönüş yapmam lâzım. Edebiyattan ziyâde daha çok sosyal bilimler okurum, tasavvufî eserlere biraz daha ağırlık vermek isterim. Eskisi gibi çok verimli okuyamıyorum.

Son seyrettiğiniz film nedir? Beğendiniz mi?

En son Tahran’daydım. Orada bir sürü güzel film seyrettim.

İran Sineması hakkında kısa bir değerlendirme alabilir miyiz?

Bu sene biraz duraklama gördüm sanki ama, duraklama noktası bile İran Sineması’nda çok sağlam, olgun bir noktadır. O yüzden İran çok iyi bir yerde sinema anlamında. Kendini isbatlamış, ideallerine ulaşmış, samimi ve bir yerde ne yaptığını bilen, kendinden emin, özgüven içinde. Küçücük bir hikâye bile anlatsa, gittiği yönü biliyor. Meselâ, bir köyde geçen bir çocuk filmi seyrettim, biraz mizâhi; inanın küçücük bir hikâye bile o kadar zengin bir şekilde anlatılıyordu ki, mesele budur işte. O küçücük dünyayı bile bir “âlem” yaparak bize sunmak. İnsanı da lâyıkıyla sergilemek, temsil edebilmek. Ahmet Uluçay’ın, Atalay Taşdiken’in, Semih Kaplanoğlu sinemasının yaptığı gibi. Bunlar bizim yüzümüzü ağartanlar.

Son olarak onu soracağım, Semih Kaplanoğlu’nun Süt filmini nasıl buluyorsunuz?

Süt’de ben zorlandım, bazı zayıflıklar buldum. Açıkçası Yumurta’yı daha çok beğenmiştim. Ama belki bir kere daha seyretmek lâzım. Sembolleştirmelere daha fazla başvurmuşlar, semboller kullanmışlar.

Tarkowski sinemasını andırıyor biraz, değil mi?

Tarkowski’nin usûlü yer yer muhakkak var. Ama öyle bir atıf yüklemek fazla büyütmek olur, belki gereği de yok. Veya o kadar katmanlaşma için biraz erken diyebiliriz Semih Kaplanoğlu sineması için. Ama belki Bal daha zengin bir yapım olarak karşımıza çıkacaktır.

Tabiî kendisini zamanla isbat edebilecek.

Muhakkak.

Çok zevk aldığımız ve istifade ettiğimiz bir sohbet oldu, çok teşekkür ediyoruz. Müsaid olduğunuz başka bir zaman sinema hakkında tekrar görüşelim inşallah.

İnşallah.

 

Aylık Dergisi, Haziran 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir