İhsan Kabil’le
Türk Sinemasının Kimlik Bunalımı ve
Tarkowski Filmleri Üzerine
Röportaj: Fatih Turplu
İHSAN KABİL KİMDİR?
1959 İstanbul doğumlu.
Darüşşafaka Lisesi’nde okuduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden
mezun oldu. B.Ü. Sinema Kulübü’nde faaliyetlere katıldı. Gelişim Sinema, Gösteri, Kinema, Ve Sinema... gibi dergilerde
tercüme, derleme ve film eleştirileri yayınlandı. ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde sinema
dalında yüksek lisans yaptı. Bilim ve Sanat Vakfı’nda
sinema seminerleri, Ayşe Şasa ile Kanal 7’de film yorumları yaptı. Zaman, İzlenim, Yeni Şafak, Dergâh gibi
yayın organlarında sinemayla ilgili yazıları çıktı. Star gazetesindeki köşesinde düzenli olarak yine sinema
değerlendirmeleri yapmaktadır. İz Yayınlarından çıkmış Düş, Gerçeklik ve Sinema (İ. Kabil, Ayşe Şasa, S. Yalsızuçanlar)
adlı bir de eseri olan Kabil, Küre Yayınlarının çıkardığı Yönetmen Sineması: Derviş Zaim, Nuri Bilge
Ceylan, Zeki Demirkubuz üçlemesi kitablarının da editörüdür. 2005’te
Eurimages’in Türkiye temsilciliğine getirildi ve iki yıl bu görevi sürdürdü.
Bir yıl sonra da Avrupa Görüntü-Ses Gözlemevi’nin Türkiye temsilcisi oldu. Bu
yıllardan başlayarak, Kazakistan Almatı ve İran Fecr Film Festivallerinde jüri
üyeliği yaptı ve başka bazı yabancı festivallere katıldı. TRT’de danışmanlık ve
film programcılığı yaptı. Hâlen İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığına bağlı Kültür A.Ş.’de sinema
etkinlikleri yöneticisidir.
Sinemayla içiçe bir insansınız. Sinemayla alâkanız nasıl başladı?
Tabiî çocukluğa uzanan bir şey;
ben Yakacık Yetiştirme Yurdu’nda okudum. Orada hem Yakacık içindeki sinemalar,
hem de okula gelen 16 bin milimetrelik bir projeksiyon makinesi sözkonusuydu.
Romalı filmleri, tarih filmleri falan getiriliyordu, bazen eğitici denilen ve
Amerikan hayat tarzını gösteren filmler geliyordu. Ama tabiî konulu filmlerdi,
çok ilgimizi çekiyorlardı ki, çocuğa bir hayâl dünyası kazandırıyor bunlar.
Elbette bütün mahrumluğunuzun içinde siz orada büyük bir dünya görüyorsunuz.
Büyülü...
Şübhesiz; bir yerde hiç
ulaşamadığınız coğrafyalar, insanlar, maceralar, kişilikler görüyorsunuz.
Meselâ sessiz film oynuyorsunuz veya gördüğünüz filmi anlatıyorsunuz
yatakhanede; o tip şeyler. Sinema sizin dünyanızı zenginleştiren bir faktör.
Öylesi zengin bir saha. Dolayısıyla ilk orada başlayan bir süreç. Meselâ bazı
sinemalar yabancı filmleri, diğer bazısı da eski siyah beyaz Türk filmlerini
gösterirdi. Çoğu çocuğa olduğu gibi, bize de o bakımdan çok enteresan, renkli
ve hülyâlı gelen bir dünya.
Geçiş hâlini hatırlıyor musunuz? Meselâ çocuk ruhiyatıyla birçok çocuk
alâka duyuyor ama, siz kendi geçişinizi hatırlıyor musunuz?
O daha çok sonraki dönemde oldu.
Ortaokul ve liseyi Darüşşafaka’da okudum, orada oldu. Orası, Fatih’te, çok özel
bir eğitim veren bir kurumdu; şimdi Maslak’a taşındı. Sinema kulübü vardı ve
çok seçme filmler getiriyorlardı. Çocuklar için de çizgi filmler, ağaçkakan
falan. Çok hoşumuza gidiyordu bir yatılı okul ortamında. Ben de hep yatılı
okuduğum için, sinema daha çok bir kaçış sahası oluyordu bizim için, dünyaya oradan
açılıyorduk. Ayrıca bazı uzun metraj Rus filmleri, Türk Sineması’ndan iyi
filmler, yabancı filmler de getiriyorlardı ama, hep 16 bin milimetre
gösteriliyordu. Bilâhare okula 35 bin milimetre projeksiyon makinesi de alındı.
Tabiî ondan önce de fen kulübü var. Fen kulübünde de 16 bin milimetre
projeksiyonla eğitimler alıyorduk biz. 35 bin milimetre gelince, biz artık
büyüdük diyelim, onun makinisti getiriyordu Beyoğlu’ndan. Kaliteli yabancı
filmlerdi bunlar ve daha çok altyazılı falan alınıyordu.
Seneyi hatırlıyor musunuz?
Ben Darüşşafaka’ya 1970’de girdim.
Bu 1970’den sonra başlayan bir süreç, 1970’den 1978’e kadar. Benim orada 35 bin
milimetre sürecine girdiğim yıllar 1975-1976’dır. Sonra bir dönem biz getirdik
filmleri Beyoğlu’ndan, film şirketleriyle temasa geçtik, haftada bir gösterim
oluyordu veya Çarşambaları öğleden sonra izin günümüzdü, dışarı çıkıyorduk.
Daha çok ben ve bir arkadaş yahut 2-3 kişi diyelim; Beyoğlu’na gidiyorduk ve
haftanın en iyi filmini seyrediyorduk. O zamanlar Fransız sineması örnekleri
seyrettiğimi hatırlıyorum, iyi Amerikan filmleri yine. Bu dönemde, günlük basın
olsun, sinema dergileri olsun, elbette bir okuma faslı oldu. Ama zaten hep
siyasî dergilerdi. Meselâ ilk tanıdığım sinema dergisi Gerçek Sinema’ydı. 1970’li yıllar çok polarize, kutublaşmış yıllar.
Solun içinden geliyordu bu yayınlar ama, biraz da sinemanın esnekliği ile
alâkalı biçimde, çünkü sanat ideolojilere bağlı olabiliyor da olmayabiliyor da,
bize de biraz nefes alma imkânı tanıyordu. Kendi adıma öyle diyeyim. Günlük
basında Cumhuriyet gazetesi, Milliyet gazetesi sinema sayfalarını
veya Milliyet Sanat Dergisi’nde film
eleştirileri çıkıyordu, onları takib ediyordum. Sonuçta o sırada yayınlanmış
kitabları keşfettim, onları okudum veya sahaflardan yavaş yavaş toplamaya
başladım. Lise yıllarımda böyle oldu ama, o Çarşambaları gittiğimiz Beyoğlu
film seyirleri hakikaten çok özel bir yer tutuyor bende.
Demek ki daha kalın çizgilerle hatıralarınızda yer edinmiş.
Kesinlikle. O seçme filmler bende
bir sinema görüşü oluşturmaya başladı, okumalar da onu destekledi. Meselâ
1971’de Dikilitaş’ta bir yılbaşı gecesinde biz film seyretmeye gitmiştik, çok
kalabalıktı.
O zamanlar sinemanın bir özelliği vardı.
Yani televizyon falan yok. Sinema
çok özel. Yine yazlık sinemalar yerli, yabancı filmler gösterirlerdi.
Beşiktaş’ta falan çok vardı sinema salonları, Ortaköy’de bile vardı. Çok zengin
bir sinema ortamı vardı ama, tabiî ki her film de öyle çok kaliteli
olmayabiliyordu. İşte ben olabildiğince, artık hissî veya tabiî bir meyil diyelim,
kalitelilere yöneldim. Oradan da, üniversite yıllarına kadar, bir sinema
görüşü, sinema kültürü oluşmaya başladı.
Şimdi çok güzel bir noktaya geldik. Sorularımızın içerisinde şu da
var; bugünkü Türk sinema sektörünün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz,
özellikle dünya sinemasına nisbetle?
Şimdi çok film çekiliyor, film
yapım sayısı arttı, üretimi arttı. Ancak ben Türk Sineması’nda bir kimlik
problemi olduğunu düşünüyorum. Bence çoğu film bu coğrafyanın normlarını pek
yansıtmıyor açıkçası. İlk afiş dizaynlarından başladı bundan 10-15 yıl evvel.
Bir Amerikan Filmi ile Türk Filmi afişini ayırd etmek güç bir noktaya doğru
gitti açıkçası. Onu şimdi de daha ziyadesiyle görebiliyoruz zaten; yani orada
vizyonda ne tür filmler oynuyorsa, biz de ona göre afişler yapmaya çalışıyoruz.
Çoğunluktan bahsediyorum, ara sıra bu çizgiden ayrılmış şahsiyetler çıkmıyor
değil, onlar da var. Dolayısıyla, bir sinema sanayi oluşuyor gibi ama, bence
çok büyük bir kimlik problemimiz var, bize ait olmayan görüntülü ve sözlü
kullanımlar her yeri sarmış durumda. Elbette bu bahis daha açılabilir. O
bakımdan, sinemamızın fizikî buudunun yanında, asıl önemli olan mânâ buudu hâlâ
zayıf bence.
Türk Sinemasını Batı ile Doğu arasında sıkışmış bir yerde
düşünüyorsunuz, diyebilir miyiz? Yani Doğulu ama Batılı gibi görünmeye
çalışıyor, onun arasında sıkışmış ve kimliğini bulamamış mı?
Biz kendimizi bir yere
oturtamıyoruz. Aslında farklı hasletlere sahibiz, daha yerli, daha otantik
olabiliriz ama, yüzümüzü ısrarla Batıya dönüyoruz, Batıdan çok fazla
besleniyoruz. Her türlü kültürel normla, televizyondan edebiyatına, günlük
basınına, modasına, giyim kuşamına, zihniyet yapısına kadar neredeyse, öylece
donanıp buraya da o gözlüklerle bakıyoruz. O zaman da ortaya sahici şeyler
çıkmıyor, samimi olamıyoruz, rahatlayamıyoruz açıkçası. Biraz esnemek lâzım,
özgüven içinde olmak lâzım, olan hasletlerden ötürü sıkıntı duymamak lâzım,
rahatlamak lâzım.
Batı ve Doğu arasında sıkışmış derken, Doğu kültürü bu coğrafyanın
kendi kültürüyle bütün, ne var ki kafa olarak Batıya doğru yönelince, İslâmî
hassasiyetlerimize, bu kültürün hassasiyetlerine sırtımızı dönünce, neticede
Batılı olmaya çalışmanın getirdiği bir sıkışıklık, bir arada kalmışlık çıkıyor
ortaya.
Evet, aslında Batı ile Doğunun
ortasında gibiyiz.
Ne Batılı gibiyiz, ne de Doğulu. Meselâ Batı sinemasına baktığınız
zaman, siz daha iyi bilirsiniz, kendi normları, kendi estetik biçimleri var.
Yunan aklı, Hıristiyan ahlâkı, Roma nizamı üzerine bina edilmiş. Ama Doğuda
böyle bir bina yok.
Bizde bir zorlama var hakikaten.
Bir türlü kendimiz olamıyoruz. Doğudan çok beslensek de, tam Doğulu da
diyemiyoruz.
Neden olamıyoruz?
Çünkü, Cumhuriyet’e geçişle
birlikte bir kültürel kırılma yaşamışız. Onun bizde yolaçtığı boşluklar büyük
olmuş ve o boşlukların yerini de Batılı normlar dolduramamış, yama gibi
kalıyor, çok karikatürize bir görüntü çıkıyor ortaya. O zaman da kendimiz
olamıyoruz, bir yaratık gibi, ne olduğu belirsiz. Dayatılan bir kültürel
sistemin içine itilmişiz ama, bünye de bunu kabul etmemiş açıkçası.
Aynı çerçevede, Türk Sineması için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz tabiî. Maalesef.
Gerçi sinemamızın bazı iyi niyetli çabaları olmuştur, “Yeşilçam” boyunca da
olmuştur. Ama o iyi niyetli çabaları da bütün bir sinemaya teşmil edemiyoruz, buna
yetmiyor. O bakımdan hep belirsizlikler devam etmiş, biraz karton, derme çatma
kalmış sinemamız. Varolanla yetinmiş, statükocu, konformist olmuş, sokaktakini
taklid etmiş, bir kimlik derdi olmamış; öyle olunca da işte biraz içi boş
olmuş.
Kimlik derdi olmamasının sebebi neydi sizce?
Çünkü o filmleri yapan insanlara
verilen kültürel formasyon öyle; yani onlara “sen kendi medeniyetinden,
kültürel köklerinden geldiğin gibi olmayacaksın” deniliyor ve bir film yapmaya
davranan da başka bir yöne yüzünü çeviriyor. O insanlarda önce köklerden kopuş
sözkonusu olunca, tabiî, başka bir yönle de ne kadar irtibata geçerlerse o
kadar kimlik (!) oluşturabiliyorlar. Şu veya bu derece bize uzak bir kimlik...
İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri vardı, bilmiyorum takib ettiniz
mi? Havaî fişeklerle, Tarkan konserleriyle kutlandı. Sinema için de aynı
şeyleri söyleyebilir miyiz; Altın Portakal vesaire? Tabiî illâ reddedelim,
olmasın mânâsında değil, mutlaka “etkinlik” olacak, birileri seçilecek. Yine
sizin “kimlik bunalımı” tesbitinizin üzerinden gidersek, yeni bir şey icad
etmek, yeni bir şey inşa etmek yerine; orada Oscar var burada da bu olsun tarzı
mı gidiyor bizim sinemamız, yoksa son zamanlarda kendine has, orijinal bir şey
var mı?
Kuşkusuz kopya işi çok fazla var,
festivallerimiz öyle, hâllerimiz, tavırlarımız öyle, tanıtımlarımız öyle.
Meselâ Antalya’ya karşı Adana Film Festivali çıkmıştı. Çok farklı olabildi mi,
sormak lâzım. İstanbul Film Festivali yavaş yavaş yaygınlaştı ve çok Batıcı bir
çizgide gelişti. Sonra Ankara, İzmir ve başka şehirlerde film festivalleri
çıktı. Ama orijinallik anlamında çok az çalışma var. Aslında bizim kültürel
coğrafyamızın da öyle bir problemi var; yani İslâm Dünyası olsun, Türk Dünyası
olsun hâlâ bir arayış içerisindeyiz. Tam yerimizi bulamamışız.
Bir başıboşluk mu var?
Başıboşluk var tabiî, yolsuzluk
var ve bu konuda en büyük adımı atan da aslında, yapıcı bir anlamda İran, bunu
söylemek lâzım.
Neticede herhangi bir ülkeyi, herhangi bir medeniyeti oluşturan ve ona
aslî rengini veren de aydınlardır. Sinemamızdaki bu kimlik bunalımı bizim
aydınımızın kimlik bunalımı değil mi aynı zamanda?
Doğru tabiî ki. Neticede insanlar,
aydınlarımızı okuyarak, onların yönlendirmeleriyle yetişiyor ve böyle ortaya
çıkıyorlar.
Şu hâlde bahsettiğiniz kırılma ve asıl kimlik bunalımı aydınlarımızda
diyebilir miyiz?
Diyebiliriz tabiî. Neticede
sinema, tiyatro, müzik, resim, karikatür, edebiyat gibi sahalarda değişik
yansımaları oluyor. Ancak buna direnenler, keşif içinde olanlar, bir arayışa
girenler, sorgulayanlar da bize ait, bize has bir şeyler ortaya koymaya
çalışıyorlar. Onun dışında böyle konformist, statükocu bir yönde gidiyoruz
büyük bir çoğunlukla.
Aslında böyle söyledikten sonra konuşulacak pek bir şey de kalmıyor.
Bu kimlik problemi her şeyden önce geliyor ya, biz yine devam edelim. Şimdi
sinema üzerine tenkidler görüyoruz gazete köşelerinde, sinema dergilerinde,
televizyonlarda… Alanınızda uzman birisi olarak, nasıl buluyorsunuz bu
tenkidleri?
Türk Filmleri konusundaki
tenkidleri mi kastediyorsunuz?
Genel olarak çıkan tüm filmler hakkında bizim yazarlarımızın, bizim
tenkidçilerimizinkileri…
Aslında çoğu tenkid etmiyor.
İşte o bakımdan nasıl buluyorsunuz?
En son Sinema Yazarları Derneği
(SİYAD) ödüllerine baktığımızda, çok
karamsar, kötüyü öne çıkaran filmler ödül almış. Bu durum, bizim sinema
tenkidçilerimizin rûhi yapısını da ortaya koyuyor bir yerde. Dünyaya bu kadar
ümitsiz bakmak, kısırdöngü içinde yaklaşmak, sanıyorum genel mânâda sinema
adına verimi de biraz düşürüyor. Evet ticarî sinemayı eleştiriyorlar, bu iyi
bir şey, hani o popüler filmleri, argo filmlerini…
O da ayrı bir moda oldu son zamanlarda.
Evet. Bunlar sinema yazarlarının
iyi tarafları, onları muhakkak eleştirmek ve karşı durmak lâzım. Ancak öte
yandan, sanki bir çıkmazın içindeymişçesine bir duruş da sergileniyor diye
düşünüyorum. Daha farklı bir açılıma doğru yönelmek lâzım; ama işte o da
kişinin formasyonuyla ilgili bir şey. Bence o dediğimiz aydın nitelemesi
bugünlere kadar sirayet etmiş durumda hâlâ, bugünkü sinema tenkidçi ve yazarlarımıza
sinmiş durumda. Bunu biraz kırmaya çalışmalı diye düşünüyorum.
Özellikle Türk Sineması’nda estetik kaygı neredeyse sıfır. Sizin
dediğiniz “ayrılmış” filmler hariç.
Çok sıfır değil ama..
Estetik derken, ilmî tabirle değil de, estetiğin ahlâkla olan birebir
ilişkisiyle beraber soruyorum. Çünkü estetik deyince ahlâk, ahlâk deyince
estetik ayrı bir şey veya ayrı bir yerde değil. İkisi de birbirinin içinde. Bu
bakımdan birbirinden ayırd etmeden soruyorum. Böyle bir irtibatsızlık olduğunu
düşünüyor musunuz?
Üzüntü verici bir durum. Hakikaten
üzülüyorum, Türk Sineması olarak bu noktaya gelmemeliydik. Ediz Hun ile bir iki
kere aynı ortamda bulunduk. O bile bazı son dönem filmlerini kıyasıya
eleştiriyor, “umuma gösterilmeyecek
şeyleri gösteriyorlar” diyor. Sanat yapıyoruz deniyor ya, sanatın tarifine
bakmak lâzım, nedir sanat? Hayalî, kurmaca bir dünyadır, burada her şeyi
gösteremeyiz. Burada her şeyi gösterirsek, sanat falan olmaz, bir gazete
dünyası olur. Oysa sanatın belli düsturları vardır. Bizi müteâl-aşkın olana
yönlendirmelidir, ruhumuzu yükseltici bazı temeller üzerinde inşâ olunmalıdır.
Bu kadar “gerçekçilik” sanatı kirletmektir; yapılamaz.
Hep menfî taraflarını konuştuk, mutlaka müsbet tarafları da vardır.
Meselâ Zeki Demirkubuz olsun, ki sizin editörlüğünü yaptığınız bir kitab var,
özellikle oradaki yönetmenler açısından Türk Sinemasının geleceğine dair bir
ümit var, değil mi?
Aslında Zeki Demirkubuz’un
sineması çok problemli. Ama belli bir sinema düşüncesi var. Görüntü estetiğine
bakabiliriz. Ne var ki düsturlar, ahlâkî yön, diyaloglar çok problemli; hiç
yenilir yutulur şeyler değil. Derviş Zâim’in bir arayışı var. An’anevî
sanatlarımızı sinema diliyle bağdaştırmaya çalışıyor. Bu bence form anlamında
çok önemli bir teşebbüs.
Semih Kaplanoğlu?
Semih Kaplanoğlu çok özel bir
çizgide. Belli bir mânevî duyarlılıkla sinemaya yaklaşıyor. Dünya gerçekliğine
öylesine âşıkane bir buuddan bakıyor. Bence şu ân en ideale yakınını Semih
Kaplanoğlu gerçekleştiriyor sinemamızda. O kitablarda bir de Nuri Bilge Ceylan
vardı. Üçleme dediğimiz anlamda, yapıcı sinemaya daha yakın filmlerdi fakat,
daha sonra o da kısırdöngünün içine sürüklendi. Kesinlikle iyi bir estetik
kuruyor görüntü bakımından ama, anlatılan dünya çıkmaz sokak âdeta. Bir de şunu
koyalım; galiba burada insanlar etraflarında nasıl bir toplum yapısı görmek
istiyorlarsa, sanatlarında da öyle bir icraatta bulunuyorlar. Nasıl bir toplum
yapısı görmek istiyorsanız, onu ortaya koyuyorsunuz. Atalay Taşdiken, Kız Kardeşim Mommo ile çok güzel bir
film yaptı. Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak
İhtimal filmi bana göre çok güzel bir film veya daha önce 120 filmi ile Murat Saraçoğlu, Beynelmilel ile Sırrı Süreyya Önder, Sıfır Dediğimde ile Gökhan Yorgancıgil
hatta Beyaz Melek ile Mahsun
Kırmızıgül bence belli değerleri olan filmler yaptılar. Bugünlerde (Hüdaverdi
Yavuz’un çektiği) Eşrefpaşalılar
filmi var, daha göremedim onu ama, temiz bir film olduğunu söylüyorlar.
Bu filmler açısından bakıldığında, Türk Sineması çok öldüm bittim
safhasında değil, belli bir hamle var diyebilir miyiz?
O vahamette değil belki ama, iyi
filmler bence hâlâ çok azlık belirtiyor, yüzde 15’lerde. Üçte bir bile
diyemiyorum; 70 tane film yapılmış, 20 bile diyemiyorum.
Saydığınız filmleri toplasak 6-7 tane yapar, 10 bile yapmaz.
Gerçekler öyle maalesef. Önceki
dönemlere falan da gittik ama, yüzde 15 bence.
Tarkowski hakkında ne düşünüyosunuz; sineması, hayatı, vesaire?
Bütün yönleriyle hakiki bir
sanatçı. Iztırab çekmiş bir sanatçı; acılı, çileli bir ruh. Dünya üzerine,
yeryüzündeki gerçekliğimiz üzerine, varoluşumuz üzerine çok kafa yormuş bir
şahsiyet. Bir filozof, mânevî bir şahsiyet, sahici, samimi bir şahsiyet.
Sinemasında da olabildiğince bunları ortaya koyabilmiş. Çok değişik katmanlar
açmış. Gerçekliği neredeyse dört-beş katmana ayırmış, hatta metafizik olanı
muhakkak hesaba katmış, daha küllî bir şekilde yaklaşıyor dünyaya. Tabiî ruh
olarak mistik yönü çok fazla. Derdi olan bir sanatçı ve bu derdini sinemayla en
iyi şekilde dile getireceğini düşünüyor, öyle çıkıyor yola, öyle de filmler yapıyor.
Ama onun filmlerinde dahi yer yer açık sahneler görebiliyoruz, yani o bile
böyle bir esneklik sergileyebiliyor. O yüzden, dört dörtlüğe “yakın” bir
noktada diyebiliyoruz.
Tarkowski’nin Stalker filmi
hakkında birisi sizinle röportaj yazmış ve internete koymuş; bilmem okudunuz
mu? 5-10 dakika arasında yapabildim falan diyor. O röportajda Stalker filminin sizde izleri olduğunu
söylüyorsunuz. Bunun hakkında konuşabilir miyiz? Şahsî olarak da Stalker filmini çok beğeniyorum çünkü
ben.
Gördüğüm birkaç şey: Kierkegaard
gibi, Tarkowski de insan varoluşunu üçe ayırıyor. Hem insanın kendi içinde hem
de içtimaî tesirler veya tefsirler anlamında. Stalker’de ne var; bir bilim adamı, bir yazar ve bir de mânevî
kişilik (rehber, iz sürücü). Şimdi Kierkegaard da insan hayatını üç döneme
ayırır; bir “gençlik dönemi” (estetik dönem oluyor), bir “yetişkinlik dönemi”
(daha aklî hareket ettiği, etik dönem), bir de “olgunlaşma dönemi” (o da
spiritüel, mânevî dönem, bizim anladığımız şekilde insan-ı kâmil, keşke herkes
o yönde olabilse).
Ölümün eşiğinde ama “ölmemiş” bir şahsiyete de denk geliyor belki de.
Yok ondan daha önce, o kadar
değil.
Şu mânâda söyledim; bir hadis-i şerifte “Size kocakarıların imânı lâzım” deniyor.
Eyvallah…
Çünkü onlar durmadan tesbihte; bu dünyaya gözlerini kapatmış.
Evet doğru, tam imân etmiş,
safiyâne bir şekilde.
Tabiî filmde bizim gördüğümüz mânâyı görmemesi de gayet normal.
Ama yine de bizimkine yakın bir
görüştür. Tarkowski’de yazar kişilik “estetik dönem” (hassevî-hissî ilk dönem),
bilim adamı “aklî dönem” (materyalist), mânevi kişilik de “spiritüel dönem”e
karşılık düşüyor.
Acz içinde olanlar, aslında en büyük kuvvetlerdir.
O, kitabında, “Güçlülük, kırılganlıktadır” diyor; muhakkak okumuş olmanız lâzım.
Evet…
Çok muazzam bir kitabtır. Sanat
üzerine, felsefe üzerine, varoluş üzerine çok müthiş bir eserdir hakikaten.
Dolayısıyla Tarkowski, bu üçlü görevi, bu çok yerinde katmanlaşmayı
gerçekleştiriyor filminde. Hâdiseleri çok kolay, çok basit bir çizgide yahut görünüşte
ele almıyor. Bizi hemen farklı çerçevelere davet ediyor. Meselâ, bir “bölge”den
bahsediliyor filminde, o bölgeye gidiliyor. Biz ilk olarak gerçek hayatla
başlıyoruz filme fakat, nasıl bir gerçek hayat bu? Puslu, gri, endüstriyel,
hantal, hiç de iç açıcı olmayan müthiş bir kasvet. İnsanın ruhuna, yaradılışına
aykırı “tabiî” bir ortam sonuçta. Ama “bölge”ye girdiğimiz zaman, ortalık
renkleniyor. Aslında “bölge” öyle gibi, çünkü bir nükleer felâket yaşanmış.
Bir de, iddia ediliyor...
Tabiî, iddia var. Ben onu Çernobil
ile bağlantılandırmıştım. Bu film bence Çernobil’in bir nevî kehâneti gibi bir
şeydi aslında.
Film biterken, en son sahnede karısı, çocuğu ve arkada bir termik
santral gözüküyor zaten.
Hatta Çernobil’den sonra, ben o
filmde Çernobil yazısını okudum diye düşündüm, bir dejavu oldu bende. Sonra
defalarca filme baktım ama, hiç o kareyi göremedim. Çünkü o Kiril alfabesi bile
olsa, ben biraz anlayabiliyorum, okunabilir, anlaşılabilir. Bir de kesinlikle
“acziyet” var tabiî. Yine, o “bölge” yaşayan bir organizma gibi hareket ediyor.
Bir kudsiyet atfediliyor.
Stalker onu hissetmeye çalışıyor, eğiliyor falan, bir canlı varlık
gibi…
Bir hürmet tezahürü var. Öyle bir
saygıyla yaklaşıyor.
Dilek odası var orada, çok enteresan.
Bir kere Tarkowski materyalizmden
çok itilmiş, çok bunalmış bir insan. Ayrıca materyalizmi düstur edinmiş
sosyalizmden de öyle ama, bunun yanında kapitalizme de karşı çıkıyor.
Tarkowski, sosyalizmi reddedip Batıya geldiğinde Le Monde’a bir mülâkat veriyor ve oradaki bir cevabta, “Ben sizin
kapitalizminizi de reddediyorum” diyor.
İkisini de materyalist (maddî)
sistemler ve pozitivist olarak görüyor. Pozitivizme acaib karşı. Onda her şey
mistik, her şey metafizik. Diğer bir filmi Nostalgiya’da
“Leonardo’nun kitabı, ne güzel bir kitab”
denir. Hep geçmişte, Orta Çağ’da, uhrevî hayatla dünyevî hayatın daha dengede
olduğu zamanlarda gönlü. Diyor ya, “İnsanlık
tarihin ortasında yanlış bir yöne saptı.” Bir diğer ifadeyle, tekrar oraya
dönüp oradan doğruyu aramak lâzım. İnsanın Allah inancıyla bağdaşık yaşadığı
bir ortamda bir sapma oluyor ve o inançtan sapıyor. Oysa tekrar geri dönüp o
kavşağa gelmesi lâzım. Tekrar o doğru yola girmesi lâzım, Tarkowski hep bunu
savunuyor.
Aslında o sapmadan sonra insanlığın hep geri gittiğini söylüyor.
Geri gittiğini, acılar içinde
kıvrandığını, kendi fıtratından uzağa düştüğünü; bunu savunuyor.
“Bilim ne kadar ileri giderse
gitsin, yeni bir şey icad edemezsiniz” diyor.
Ona da Solaris penceresinden bakıyor; Solaris’te
“Bu kadar yukarı çıkıyoruz ama, her şey
yeryüzünde mi, önce uzayla uğraşacağıma buradaki problemleri çözelim” diyor
uzay gemisindeki bilim adamı. Oysa yeryüzünde alacağımız çok mesafe var daha.
Sizinle Tarkowki ve filmleri üzerine başka bir zaman tekrar sohbet
edebilir miyiz?
Evet tabiî.
Son zamanlarda bir kitab okuyor musunuz?
Ben genelde fragmanlar okuyorum.
Aslında şimdi Birikim’in son sayısına
bakıyorum; “Sol ve İlahiyât” diye bir
dosya var. İslâm Estetiği’ni okudum,
bayağı da oldu aslında. Kitaba eski ağırlığımı veremiyorum, tekrar bir geri
dönüş yapmam lâzım. Edebiyattan ziyâde daha çok sosyal bilimler okurum,
tasavvufî eserlere biraz daha ağırlık vermek isterim. Eskisi gibi çok verimli
okuyamıyorum.
Son seyrettiğiniz film nedir? Beğendiniz mi?
En son Tahran’daydım. Orada bir
sürü güzel film seyrettim.
İran Sineması hakkında kısa bir değerlendirme alabilir miyiz?
Bu sene biraz duraklama gördüm
sanki ama, duraklama noktası bile İran Sineması’nda çok sağlam, olgun bir
noktadır. O yüzden İran çok iyi bir yerde sinema anlamında. Kendini isbatlamış,
ideallerine ulaşmış, samimi ve bir yerde ne yaptığını bilen, kendinden emin,
özgüven içinde. Küçücük bir hikâye bile anlatsa, gittiği yönü biliyor. Meselâ,
bir köyde geçen bir çocuk filmi seyrettim, biraz mizâhi; inanın küçücük bir
hikâye bile o kadar zengin bir şekilde anlatılıyordu ki, mesele budur işte. O
küçücük dünyayı bile bir “âlem” yaparak bize sunmak. İnsanı da lâyıkıyla
sergilemek, temsil edebilmek. Ahmet Uluçay’ın, Atalay Taşdiken’in, Semih
Kaplanoğlu sinemasının yaptığı gibi. Bunlar bizim yüzümüzü ağartanlar.
Son olarak onu soracağım, Semih Kaplanoğlu’nun Süt filmini nasıl buluyorsunuz?
Süt’de
ben zorlandım, bazı zayıflıklar buldum. Açıkçası Yumurta’yı daha çok beğenmiştim. Ama belki bir kere daha seyretmek
lâzım. Sembolleştirmelere daha fazla başvurmuşlar, semboller kullanmışlar.
Tarkowski sinemasını andırıyor biraz, değil mi?
Tarkowski’nin usûlü yer yer
muhakkak var. Ama öyle bir atıf yüklemek fazla büyütmek olur, belki gereği de
yok. Veya o kadar katmanlaşma için biraz erken diyebiliriz Semih Kaplanoğlu
sineması için. Ama belki Bal daha
zengin bir yapım olarak karşımıza çıkacaktır.
Tabiî kendisini zamanla isbat edebilecek.
Muhakkak.
Çok zevk aldığımız ve istifade ettiğimiz bir sohbet oldu, çok teşekkür
ediyoruz. Müsaid olduğunuz başka bir zaman sinema
hakkında tekrar görüşelim inşallah.
İnşallah.
Aylık Dergisi, Haziran 2010