Andrei Tarkowski’nin
Hayatı ve Sanatı Üzerine
Fatih Turplu
"Bence çağımızın en üzücü
özelliği, sıradan insanın bugün, güzeli ve geçici olmayanı yansıtmakla ilgili
olan her şeyden koparılmış olmasıdır. ‘Tüketicilere’ göre biçilmiş günümüz
kitle kültürü -bir protezler medeniyeti- ruhları sakatlıyor; insanın kendi
varlığıyla ilgili en temel soruları sormasını, bir ruhî varlık olarak
kendisinin şuuruna varmasını giderek artan bir şekilde engelliyor." (1)
Meşhur Rus film yönetmeni
Tarkovski böyle diyor. Tüm dünyada fikir-sanat adamlarının sıkça adını telaffuz
ettiği, İBDA Külliyatında da kendisine yer yer atıfların ve dikkat çekici
müsbet değerlendirmelerin bulunduğu bu sanatçı kimdir peki ve seçkinliği
nereden gelmektedir? Bu yazımızın çerçevesi kalın hatlarıyla işte bu.
Kabaca hayat hikâyesi şöyle: Şu ân
Rusya sınırları içinde bulunan ve Volga Nehri kenarındaki bir şehir olan
Zavrazhe'de dünyaya gelen Andrei Arsenyevich Tarkovsky’nin Annesi Maria
Ivanovna bir oyuncu, babası Arseniy Tarkovsky ise meşhur bir şâir ve
mütercimdir. 4 Nisan 1932’de doğmuş ve 26 Aralık 1986’da (Paris’te) akciğer
kanserinden dolayı bu dünya hayatına gözlerini yummuştur. Hayatı ve sanatına
biraz daha yakından bakalım dilerseniz.
Çocukluğu
Çocukluğunun büyük kısmı 1935’te
ailesiyle birlikte gideceği Moskova’da geçmiştir… Küçüklüğünde zamanının çoğunu
babasıyla birlikte Bach dinleyerek, dînî resimlere ait resimli kitabları
karıştırarak ve babasının şiirlerini ezberleyerek geçirmiştir…
Ara sıra yanına gittiği
büyükannesinin köydeki ‘daça’sını ziyaret ettiğini ve tabiatla orada iç içe
olduğu vakitlerin ruhunda büyük yer tuttuğunu biliyoruz. Tarkovsky 7 yaşında
iken II. Dünya Savaşı başlar; bu savaş ve annesi ile babasının boşanması
çocukluk ve ilk gençlik yıllarına dair üzerindeki en derin izlerdir.
II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla,
babası Arseniy Tarkovsky orduya katılır ve Tarkovsky ile kız kardeşi Marina
1939 yılında küçük bir kasaba olan Yuryevetz'e annesinin akrabalarının yanına
giderler. Babalarının savaştan dönmesiyle birlikte Tarkovsky ailesi 1943’te
tekrar Moskova’ya döner; fakat savaştan tek kolunu kaybetmiş bir kahraman
olarak dönen babası, aileye eskisi gibi uyum sağlayamaz ve neticesinde karısı
Maria’dan boşanır… Bu tarihten itibaren Tarkovsky, annesi, kız kardeşi ve
babaannesi ile birlikte yaşamaya başlarlar…
Gençliği
Okuluna devam eden Tarkovsky’nin
bu sıralar resim ve müziğe karşı ayrı bir hassasiyet taşıdığını görüyoruz…
1951’de Moskova Doğu Dilleri Enstitüsü’ne kayıt olur. Geçirdiği bir hastalık
sebebiyle Enstitü’yü bırakmak zorunda kalır ama bu arada Arabça’yı öğrenmiştir…
1954’te Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’ne (VGIK) başvurur ve burada 1934’te
Sovyet Sineması’nın son sessiz filmini çeviren, hayranlık duyduğu yönetmen
Michail IIych Romm'un öğrencisi olur… Bizce Romm, Tarkovsky’nin üzerinde
bilindiğinden daha çok tesiri olan bir kimsedir; çünkü Romm öğrencilerini ferdî
yeteneklerini geliştirmek yolunda teşvik eden bir entelektüeldir. Romm,
Tarkovsky'nin yeteneğinin nasıl geliştiğinin en yakın şahidi olarak, 1971 yılında
ölene kadar Tarkovski'ye destek verir…
Tarkovski, “Silindir ve Keman –
Katok i Skripka” (1960) isimli tez filmine kadar umumiyetle pek bilinmeyen
“Katiller – Ubijtsi” (1958), “Konsantre – Kontsentrat” (1958) ve “Bugün Kimse
İşten Çıkarılmayacak - Segodnya uvolneniya ne budet” (1959) isimli filmlerine
imza atar…
Ve Meşhur Andrei Tarkowski
1958 yılında ilk yönetmenlik
denemesine okuduğu okulda “Konsantre” isimli kısa filmle başlayan Tarkovsky,
sınıf arkadaşı Vasily Shukskin ile beraber bir Ernest Hemingway uyarlaması olan
“Katiller” filmine de imza atar. Enstitü’de yeterli ekipman olmadığı için
çalışmalarını iki yahut üçerli takımlar hâlinde sürdürmek zorunda olmaları, bir
bakıma kendileri için sanırız daha verimli olur ve bu takım çalışmasının en
mühim ürünlerinden biri olan Andrei Mikhalkov Koncalovsky ile beraber çektiği,
“Silindir ve Keman – Katok i Skripka” (1960) ortaya çıkar… Bu film Enstitü’yü
bitirme ödevi olmakla birlikte meşhur Andrey Tarkovski’nin ileride imza atacağı
filmlere nüve teşkil etmesi bakımından ehemmiyetli bulduğumuz bir filmdir.
Eğitimini tamamlamasının üzerinden
henüz çok vakit geçmemişken, mezuniyetinin hemen iki yıl sonrasında, Vladimir
Bogolovun'un hikâyesini anlattığı ilk uzun metrajlı filmi "Ivanovo
detstvo" (İvan’ın Çocukluğu) isimli dünya çapında ses getiren filmine imza
atar. Moskova'da 1962 yılında gösterime giren İvan'ın Çocukluğu - Ivanovo
Detstvo (1962), Venedik Film Şenliği’nde Altın Aslan ödülünü alır; uluslararası
bir şöhrete kapı aralayan bu film, aynı zamanda o günkü Sovyet yönetiminden
baskı görmesine de sebeb olur… Yedi sene sonra çektiği “Andrey Rublev - Andrei
Rublyov” (1969) gösterime giremez ve sansüre maruz kalır; aynı yıl Cannes Film
Festivali’nde ödül kazanan bu film, Sovyet Film Departmanı’nın sansüründen ancak
1973 yılında geçer…
Zamanı içten içe çok iyi sezen
Tarkovski, bu arada, “Solaris – Solyaris” (1972) ismiyle Stanislav Lem'in
bilim-kurgu eserinden uyarlayarak çektiği bir filme de imza atmıştır.
1975’e gelindiğinde en çok
konuşulan, en çok tartışılan, fakat anlaşılmayan filmlerinden, Tarkovski’nin
ifadesiyle “Salondaki eleştirmenler filmden hiçbir şey anlamadıkları halde,
ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının
pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.” dediği “Ayna – Zerkalo” (1975) isimli
filmini çeker…
Strugatsky kardeşlerin
"Roadside Picnic" isimli eserinden sadece “bölge” fikrini alarak,
yine her zamanki gibi kendine has bir filme imza atar: “İz Sürücü - Stalker”
(1979). Bu film Sovyet Rusya’sında çektiği son filmdir aynı zamanda…
1983 yılında Batı Avrupa’ya
yaptığı bir seyahatten geri dönmez ve aynı yıl içerisinde İtalya’da “Nostalji -
Nostalghia” (1983) filmine imza atar… Yine aynı yıl, Nostalji filminin
senaryosu da elinden çıkan şair Tonino Gurerra ile birlikte çektiği “Tempo di
viaggio” (1983) isimli filmi pek bilinmez… Ve kanser hastalığı ile boğuşan
Tarkovski’nin oğlu Andriyoşa’ya “umut ve inançla” ithaf ettiği ve İngmar
Bergman’ın ekibi ile İsveç’te çektiği son filmi “Kurban - Offret -
Sacrificatio” (1986)… Aynı sene içinde Cannes Film Festivali’nde tam dört ödül
alarak festivale damgasını vurur…
Hâtırâlarını kaleme aldığı “Zaman
Zaman İçinde” ve “sinema”ya estetik açıdan yeni duyuşlar ve renkler kattığına
inandığımız “Mühürlenmiş Zaman”ın müellifi Andrey Tarkovski 57 yaşında ve
yurdundan uzakta, son filmi olan "Kurban - Offret"i çektikten
yaklaşık bir yıl sonra, 26 Aralık 1986'da Paris'te akciğer kanserinden dolayı
bu dünya hayatına gözlerini yumar.
Andrei Tarkowsky ve Filmlerine
Toplu Bakış
“İkinci Dünya Savaşı, Faşizma ve
Nazizma’nın, Batı dünyasını yeni bir ruh müeyyidesine kavuşturma, Greko-Lâtin
medeniyetini yeniden eserine hâkim kılma hamlesidir ve basit siyaset planında
nasıl başlayıp bittiği malûmdur… Buhran ise, bir yandan kafası gûyâ
anti-materyalist hayatı buz gibi materyalist Amerika; bir yandan da kafası
materyalist ve hayatı mistik Rusya; her iki ülkenin hem içlerinde hem de
birbirlerine karşı belirttikleri korkunç tezat ve sahte teselli arasında, ay’a
kadar ayak basma zaferine rağmen en cılk bir müzminlik içinde bugüne kadar
geldi.
İşte en ince ve mahrem
çizgisiyle 20. asrın kıymetler tablosu, istinatsız teknoloji ve makine ve işte
Greko-Lâtin medeniyetinin son merhalesi, imânını arayan mustarib insanlık!” (2)
Tarkovski de aynı yüzyılın
mustaribidir… Kendisi sosyalizme karşı çıktığı gibi, ilticasından sonra “mal
bulmuş mağribî” gibi onu peşinen kapitalizm yandaşı sayan Avrupalı kafası, daha
sonra umduğunu onda bir türlü bulamamıştır… Le Monde gazetesine verdiği bir
beyanatta hem sosyalizmi hem de kapitalizmi reddettiğini ve bu iki dünya
görüşüne de filmlerinin şiiriyeti ile karşı çıktığını söyler…
Andrey Tarkovski ve
filmlerine bir bütün olarak baktığımızda gördüğümüz ilk şey, yukarıda
bahsettiğimiz “buhran”ı çok iyi analiz etmiş ve buna dâir gerek filmleri ve
gerekse yazdıklarından söylediklerine kadar en nitelikli tenkîdleri yapabilmiş
nâdir sanatçılardan olduğudur… O, “Aklî ve mânevî ilgilerimiz o kadar maddî
varlığımızın esiri ki, hiçbir zaman aklımıza bile gelmemesi gereken meselelerle
ilgileniyoruz” derken, şuurunun ne kadar “açık” olduğunu ayrıca izâh eder…
“Sanatı, ruhî hayatın akışından
tecrid ederek ‘parçalayan’ entellektüel analizlere, ‘standartlaştırılmış’
sinematografik formülasyonlara ve kalıblaşmış ‘tür’ tanımlarına da
olabildiğince mesafelidir; mücerret mânâda sanatın unsurüstü ‘bir yakarış, bir
dua biçimi olduğunu’ savunur sanatçı. ‘Bir film yapmanın, bir kitab yazmanın
tüm kurallarını, genelgeçer tüm metodlarını bir kenara bırakabilseydik ne kadar
harika şeyler yapabilirdik. Gözlemlemeyi unuttuk. Gözlemlemek yerine her şeyi
kalıblara uydurmaya çalışıyoruz’ diyen ruhçu yönetmen, bu görüşünü günlüğünde
Goethe'nin bir sözüyle tahkim eder: ‘İyi yazabilmek için gramer kurallarını
unutmalısın’… ” (3)
İngmar Bergman, onun hakkında,
“Tarkovski, sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. Düşvarî mekânlarda bir
uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne
açıklayacaktır ki? Düşlerini, tüm haberleşme araçlarının en zoru, ama bir
anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir gözlemcidir o. Ben tüm
hayatım boyunca, onun büyük bir tabiîlikle dolaştığı kapıları yumrukladım
durdum. Ama bu kapılardan içeri ancak birkaç kez süzülmeyi başarabildim” der…
Filmlerinde klasik Batı
filmlerinden yahut Avrupa filmlerinden ayrı olarak hem tarz ve hem de biçim olarak
apayrı bir dünyanın kapılarını aralamaya ve seyirciyi buna davet etmeye
çalışır. “Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne iğrenç bir şey! Bence filminiz tam
bir fiyasko! Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli unsur
seyirci değil midir?” tenkidine “Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir
ibdâcılık gerilimi içeren bir orijinal sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak
istemiyorum demek değil, ama Spielberg gibi, meselâ genel kitle için bir film
yapamam. Eğer yapabileceğimi keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici
kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Süperman gibi, sanatla hiç ilgisi
olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek
istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam”
cevabını verir…
Tarkovski ve filmlerine
bakıldığında, onun “çağının şâhidi” olduğu hemen sezilir: 1962’de çektiği ilk
film “İvan'ın Çocukluğu - Ivanovo Detstvo” (1962) “savaşın getirdiği
dehşetin çocuk ruhunda yaptığı değişikliği” anlatır. Yönetmenin, genç
yönetmenin böyle bir filmi çekmesi her ne kadar tesadüfî de olsa, ilginç olan,
böyle bir rastlayışa Tarkovski’nin denk düşmesidir… Esasında Tarkovski’nin de
zikrettiği gibi “onunla akran her Rus aynı savaş ve acıyı” yaşamıştır; fakat
içlerinden sadece bir Tarkovski çıkacaktır!
Bir sonraki filmi “Andrey Rublev -
Andrei Rublyov” (1969), “orta çağda yaşamış olan ikona ressamı Andrey Rublev’i”
anlatır… Bu filmi sansürle yasaklanır… Resmî açıklamaya göre, “o günkü
Rusya’nın deforme edilmiş portresi”ni sunmaktadır… Bu film, “15. yüzyılın ünlü
kilise ressamı, ikon ve duvar freski sanatçısı Andrei Rublev”in hayatını ele
alır; fakat Tarkovski’ye göre, “Eğer şimdiye ilişkin değilse, tarihî filmin
benim gözümde bir anlamı yoktur”… Andrey Rublev, “film boyunca
zorbalığın, etnik ayrımcılığın, ırkçılığın hüküm sürdüğü bir çağda, kötülüğün
uç noktadaki yansımalarını görecek ve klasik deyimle çağına şâhidlik
edecektir”…
Bu filmin ardından 1972’de
“Solaris – Solyaris” gelir… Stanislaw Lem’in bilim-kurgu romanının sinemaya
uyarlanışıdır bu film; “insanların, geleceğine ilişkin inançlarını irdeler”…
Bilim adamlarının Solaris isimli gezegeni araştırmaları söz konusudur. Bu
araştırma, geçmişleriyle hesablaşmaya döner; yine her zamanki ve her filmindeki
gibi, Tarkovski dünyanın geleceğine ve yok olmasına dair bir sürü endişesini
dile getirir. Solaris filmi, onun her filmi gibi, anlatmak istediklerine bir
mekân biçmekten ve bunu o mekânda dile getirmekten başka bir gaye gütmez bizce;
çünkü Solaris temelde bir “aşk filmi” gibi gözükse de, aslında onun da ifade
ettiği gibi bu film “Daha çok bir insanın başına vicdânen gelmiş bir
macera”dır.
Solaris’in ardından “Ayna –
Zerkalo” (1975) gelir… “Yıkılmak üzere olan evliliğini kurtarmaya çalışan bir
adamın çocukluk anıları” ile yüklü annesini anlattığı ayna! Ayna’da “1930 ve
1970 yılları arasında Sovyetler’de yaşanan içtimâî ve târihî devrimleri yansıtır. Biz bu film
için o kadar yerinde bir anekdot gördük ki, üzerine başka bir söz söylemek
istemiyoruz:
«TARKOVSKİ: Evet, zaten bu film
Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol açtı. Bir gün filmin gösteriminden
sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından
sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu
boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun
sürdüğünü anlamıyordu. Bize, "Aslında her şey çok basit: Birisi hasta
düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri
hatırlar. Özür dilemek, kendini affettirmek ister" dedi. Bu basit kadın
her şeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları
zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu
çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların hikâyesidir. Pişmanlıklarının
hikâyesi. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbir şey anlamadıkları halde,
ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının
pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.»
Bu filminde “kullandığı geriye
dönüşler ve düş sekansı kavramlarıyla zaman kavramını silikleştirir.” Ayna,
sansür makamlarınca “fazla sübjektif” bulunur!
1979’a gelindiğinde “İz Sürücü-
Stalker”e (1979) imza atar. Bizce Tarkovski’nin en ilginç ve değişik, aynı
zamanda kendisini açıkça ifade ettiği filmdir Stalker! Film, mevzu olarak,
Stalker’in bir “Bilim Adamı” ve bir “Yazar”ı Bölge adı verilen ve içinde
insanların dileklerinin kabul edildiğine inanılan Dilek Odası’nın bulunduğu bir
yere götürmek üzere rehberliğini anlatır… “Stalker - İz Sürücü”, acziyetin
gücünden bahseder… Yine bizce Bilim Adamı’nın şahsında bütün bir bilim
dünyasının ve Yazar’ın şahsında ise bütün bir edebiyat ve felsefe âleminin
temsilini seyrettirir…
Ve ardından İtalya’da çektiği
“Nostalji – Nostalghia” (1983)… Umûmiyetle bilinenin aksine, kendisi, yurduna
duyduğu hasreti dile getirmez bu filmde; ilginçtir bu film hakkında ileri-geri
yorum yapan birçok kimsenin, Tarkovski’nin “Diğer bir deyişle, kendi ülkemizde,
yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü
ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi
anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına
iletememenin acısıdır” şeklindeki sözlerini nasıl da göremediklerine hayret
ederiz! Hâlbuki, zannedildiğinin aksine, Tarkovski bu filmde bizzat aslî
vatanını, -bizce- Allah yurdu’nu arar… “Hayatın mânâsını arayan bir yazar,
yakında batacak olan dünya saplantısıyla aklını bozmuş ve medeniyeti ithâm eden
tuhaf bir adama rastlar” tarzında, hakkında kabaca bir “ilk bilgi” verilebilecek
bu film, bizce –yine Stalker gibi- ayrıca ele alınmaya muhtaçtır…
Son filmiyse, “Kurban - Offret –
Sacrificatio” (1986)… “Issız bir yere çekilmiş olan İsveçli bir aydın, birden
bire bir felaket (nükleer savaş!) haberiyle allak bullak olur. Ertesi gün, her
şeyin eski hâline dönmesi şartıyla kendini fedâ etmeye yemin eder. Bu film,
ürkütücü atmosferine rağmen, sonunda ferdin fedâkârlık etmesi suretiyle, yeni
bir başlangıç ihtimâli doğacağına ilişkin ümitleri kuvvetlendirir…”
Görüldüğü gibi Tarkovski, 20.
Yüzyıl’ın başından bugüne dek doğan bütün bir buhrana “şâhidlik” etmiştir…
Filmlerinin hepsinin ortak noktası ölüm-kalım meselesidir; hepsinde, kendi
kendileriyle hesablaşma içine girmiş ve tüm kaos’a rağmen ümidini kaybetmeyen
karakterler vardır. “İkinci Dünya Savaşı’nı doğuran buhran” ve onun doğurduğu
varoluşçuluk izlerine rastlanır burada…
Tarkovski’nin tüm karakterleri,
diyebiliriz ki, neredeyse Karl Jaspers’in felsefesini ilke edinmişlerdir:
“Varoluşçu Karl Jaspers’e göre
ağır hastalıklar, büyük suçlar, ölüm tehlikesi vesaire gibi varoluşa çarpan
hadiseler ‘sınır-durum’dur”
Ölüm ve dünyanın yok olma
tehlikesi Tarkovski’nin filmlerinde neredeyse “ana tema”lardır…
“Jaspers’e göre kişinin her an
yorumlamak zorunda olduğu tek şey ‘varlığın şifresi’dir” (4)
Tarkovski’nin Andrey Rublev,
Stalker, Solaris ve Kurban’ında hep bu mevzu işlenmektedir… Kurban
filminde, İsveçli aydın, dünyanın varolmasına mukâbil kendini fedâ etmeye yemin eder. Kezâ,
Nostalghia’daki yazar, hayatının mânâsını, bir başka ifade ile “varlığın
şifresi”ni kurcalar…
Bizce Tarkovski, İBDA Mimarı Salih
Mirzabeyoğlu’nun Karl Jaspers’in fikirlerinden bahsederken sözünü ettiği hükmün
tam merkezindedir: “Jaspers’e göre kişinin her an yorumlamak zorunda bulunduğu
tek şey ‘varlığın şifresi’dir. Kişi ancak bununla bilgi edinir, dış dünyayı
algılayarak değil. Peki, bu bilgiyle nereye varır? O, bunu söylemese de,
kestirmek güç değildir. Ama söylüyor: ‘aşkın kendinde varlık’a ki bu da Allah’ı
hissetme tecrübesidir. Doğrudur, şifre çözmekle varılacak yer tam burasıdır…”
(5)
Dipnotlar:
1. Andrey TARKOWSKY, Mühürlenmiş
Zaman, (Çev: Füsun Ant), AFA Yayınları, 2 Basım. s. 48-49, İstanbul 1992
2. Salih MİRZABEYOĞLU, Damlaya
Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yayınları, İstanbul 1997
3. Burak ÇİLELİ, “Sinematografide
Şiiriyet Çevresinde: Tarkowsky ve Sinema Dili”, Akademya Dergisi, Sayı 2, Nisan
1996
4. Salih MİRZABEYOĞLU, Büyük
Muztaribler II, İBDA Yayınları, İstanbul 2004
5. A.g.e.
Bu yazı hazırlanırken başvurulan
kaynaklar:
1. Bir Sineastın portresi:
Tarkovski ile filmleri üzerine, "Les mardis du cinema", France
Culture, Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986, Fransızca'dan Çeviren:
Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul
2. Andrey Tarkovski, Vikipedi,
özgür ansiklopedi
3. Stalker filmi üzerine, Fatih
Turplu, Eylül 2004, Bolu
4.
http://www.biyografi.info/kisi/andrei-arsenyevich-tarkovsky
5.Barry Norman, 100 film, 100
yönetmen, Yeni Yüzyıl gazetesi kitapçığı
Kaynak: Aylık Dergisi, Temmuz 2009