ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

FATİH TURPLU
Yazıları Paylaş
Tarkowsky’nin Solaris Filmi Üzerine
Eklenme: 2010-12-28 | Okunma: 646

Tarkowsky’nin Solaris Filmi Üzerine

Fatih Turplu

 

FİLMİN MEVZUU

Psikolog Kris Kelvin, anlaşılmaz hâdiselerin yaşandığı Solaris gezegenindeki uzay üssüne bir meslektaşının yerini alması için gönderilir. Solaris’in kendine has bir gücü vardır. Bu okyanus-gezegen bir nevî hayâtiyet belirtisi gösteren bir maddedir. İnsanlar tarafından kavranamayan bu durumun en çıkmaz tarafı, insanların onunla irtibat kuramamasıdır… Gezegen insanlarla irtibat kurar ve onların rüyalarını, hatırâlarını ve geçmişte kalan arzularını cisimleştirir. İstasyondaki çalışanlar bu durumu kaldıramaz ve buhranlar geçirirler. Kelvin, birinin intihar ettiği ve diğerlerinin garib şekilde hareket ettiklerini görür. Çok geçmeden Solaris onunla da irtibat kurar ve seneler önce ölen karısı Hari’yi şekillendirir ve karşısına çıkarır.

 

SOLARİS ROMANI VE TARKOWSKY

Solaris, meşhur Bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’in aynı ismi taşıyan romanından uyarlanarak çekilmiştir. Filmin senaryosunu Fridrik Gorenstein ile beraber yazdılar… Dünya çapında kendine ait bir okur kitlesi olan Lem’in hayranları, romana sadık kalmadığı iddiasıyla –ki doğrudur!- Tarkowsky hakkında suçlamalarda bulundular ve bu mevzu etrafında yıllarca tartıştılar.

Bu tartışmaların beyhude olduğunu söylemek lâzım; çünkü Tarkowsky, bilinen film yönetmenlerinin aksine filmlerini genel-geçer beklentilere göre değil, hayatı kavrayış biçimi üzerinden görür ve bu kavrayışı yansıtma gayesi güder. Tıpkı Roden gibi “mermerin fazlalığını” alır bir edâ ile, bu dünyanın bizi mahkûm edici kalıblarını yontarak rûyâvârî atmosferlere davet edici bir hava hâkimdir eserlerine.

1921 Polonya doğumlu olan Lem’in, çoğu bilimkurgu edebiyâtı olmak üzere 40’a yakın eseri vardır. Lem, hekimlik, ruhbilim, felsefe, bilim felsefesi ve tarihi, astrofizik gibi mevzularla uzun yıllar ilgilenir. Oğuzhan Ersümer’in dikkat çektiği üzere, roman kahramanı Kris Kelvin’i istasyona götüren geminin adı da Prometheus’tur. Efsaneye göre, Zeus’tan ateşi çalıp insanlara vererek onların medeniyeti oluşturmasına önayak olan figürdür o. Ve Zeus, insanları cezalandırmak maksadıyla Pandora ile beraber kötülüklerle dolu bir kutu yollar. “Pandora’nın kutusu” tâbiri buradan gelmektedir:

“Pandora açınca kutunun kapağını / Dağıttı insanlara acıları, dertleri. / bir tek ümit kaldı dışarı çıkmadık / kapağı açılan dert kutusundan / ümit tam çıkacakken / Pandora kapamıştı kapağı…”

Lem, Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” merkezinde fikirleri olan bir Agnostiktir. Agnostizm-Bilinemezcilik… Tarkowsky’nin bütün filmlerinde ve söylediklerinde özellikle altını çizdiği hususlardan birisi de “ümit” tir. O, hakikatin bir gün gâlib geleceği ve bu kapkaranlık gökyüzünün bir gün ışıl ışıl parlayacağı ümidini hiç kaybetmemiştir. Allahıszlık değil ama –ki inancını defaatle açıklar-, “sır idrakı”ndan payını gösterircesine, yani hakikat arayıcılığı tavrında, o da bir yönüyle agnostiktir:

“Belki ben bir anlamda Agnostiğim, insanlığın var olan metodlarının yetersiz olduklarını savunup dünya hakkında ileri sürdükleri her yeni bilgiyi almayı reddediyorum. E=mc² formülü kesinlikle doğru olamaz. Çünkü pozitif bilgi diye bir şey olamaz.”

Lem’in romanındaki kahramanını Eski Yunan tanrıları gibi mutlak hâkimiyete sahib olmayan bir ilâha inandırması bile, Tarkowsky’nin romana sadık kalmaması için yeter de artar bir sebebtir. Onun kendine has “şaşmaz” ilkeleri ve “hayat ile olan saf bir irtibâtı” vardır.

Sinemaya derin bir duyuş ve hâlen bile tam mânâsı ile keşfedilememiş bir bakış açısı getiren Tarkowsky’den Solaris romanına sadık kalmasını beklemek tuhaf olurdu; çünkü o, herhangi birisinin kendine âid olduğunu zannettiği malzemeyi tasarrufu altına alabilecek ve o malzeme üzerindeki sahibliğini ilân edebilecek nâdir film yönetmenlerinden birisiydi… “İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini kaybeder. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.”

 

SOLARİS GEZEGENİ

Solaris Gezegeni’nin kendine has bir gücü vardır ve filmde “okyanus-gezegen” diye tarif edilir. Bir nevî “okyanus” değil; “OKYANUS” tabirinin altını çizelim... Bizce Solaris, bu okyanus-gezegen, şuuru temsil eder.

Filmde “Solarist”ler vardır; Psikolog Kelvin Kris gibi birçok bilimadamı “Solaris”in sırrını çözmeye ve onunla irtibat kurmaya çalışır. Bu, “bir nevî yaşayan madde” olan okyanus, insanlar tarafından bir türlü kavranamaz ve onunla hiçbir şekilde irtibat kurulamaz. Okyanus, istasyondaki bilimadamları uyuduğu zaman onlarla irtibat sağlar ve istasyonda bulunan herkesin rüyalarını, hatırâlarını ve geçmişte kalan arzularını cisimleştirir.

İBDA Mîmârı’nın Sefîne – Suver-i Hayâl Âlemi- isimli eserinde geçen şu satırları hatırlayalım:

“‘Nöro-fizyologlar, kendi şuurlarının dışında aradıklarını muhtemelen bulamayacaklardır, çünkü aradıkları şey arayanın kendisidir!’

Şuuru gözden geçirmek için tek araç, şuurun kendisidir; böyle olunca, bir aynadaki durumu sonsuz kere yansıtan diğer ayna…”

Tam bu esnâda Tarkowsky’nin şu sözünü hatırlayalım: “İmaj, hakikatin sûretidir. Körlüğümüzden aman bulup, ufacık bir parıltısını yakalayabildiğimiz hakikatin sûreti…”

Tarkowsky, ihtiyacımız olan “ayna”yı bir yönüyle “saf şuur” olarak perdeye yansıtma çabasındadır. Bu açıdan bakıldığında Solaris “şuuraltı” nın sembolize edilmiş bir hâlidir ve her irtibatta bulunduğu şahsın derinlerdeki sırrını yâhud arzusunu cisimleştirir. Bu cisimleştirme sayesinde, onlara kendi içyüzlerini gösterecek bir ayna tutarak hesablaşma imkânı sunar… Proust’un “Geçmiş Zamanın Peşinde” aradığı ve bir nevî hesablaştığı o bütün “ân”lar gibi, Tarkowsky de Proust’a benzer bir tecrübe yoluyla okyanusla irtibât kurar ve bu sayede geçmişi açığa çıkarır.

“Solaris” için sadece “okyanus” tâbiri bile ne kadar muhteşem aslında!

 

SOLARİS FİLMİ ÜZERİNE

Bu film üzerine ne söylenirse söylensin, Tarkowsky’nin şu sözünü en başa almak lâzımdır:

“Aşksız bir insan, insan değildir!”

Solaris, bir bilimkurgu filmi değildir. Bizzat yönetmeninin ifâdesiyle “insanın başına vicdânen gelmiş bir mâceradır.” Tarkowsky, uzaya gönderilen mekikler, füzeler ve dev uzay platformlarıyla doldurulmuş bir film çekmenin mânâsız olacağını biliyordu. “görüntü” bakımından aldatıcı bu “oyuncak”lar ona göre bir malzeme olmadı hiçbir zaman. O, yaşadığı dünyayı o kadar iyi kavramıştı ki, dünyanın kendisinin –zaten- dev bir uzay aracı sayılabileceğini düşünüyordu.

Psikolog Kris Kelvin, Solaris üzerine araştırmalar yapılan 85 kişi kapasiteli istasyona geldiğinde, orada üç mürettebat ile karşılaşır; Astrobiyolog Sartorius, Sibernetikçi Snaut ve intihar etmiş olan Gibarian…

İlk olarak Snaut ile karşılaşır ve Snaut ona “Olağanüstü bir şey görürse, ben yâhud Sartorius’tan başkasını; aklınızı kaybetmemeye çalışın!” der.

“- Ne görebilirim ki?

- Bilmiyorum? Bu size bağlı!

- Hayaller mi?

- Hayır!”

Solaris, çok geçmeden Kelvin Kris ile de irtibât kurar ve seneler önce ölmüş olan karısını karşısında bulur. Psikolog Kelvin her şeye rağmen, elinde olmadan bu varlıkla hissî bir yakınlık kurar.

 Bu filmde bir yönü ile AYNA filminde anlatılan pişmanlıktan izler görüyoruz… Tarkowsky’nin “geçmiş” fikri, sıradan değil Marcel Proust kadar kuvvetlidir. Proust’un bir anlamda “zamandan öte” olarak gördüğü “zaman”, Tarkowsky için de çilesi çekilmiş soylu bir bakışı barındırır:

“Zamanın her ân geçip giden bir ânının geçici olmayan bir gerçekliği bulunduğuna göre, ‘geçmiş’ ne demek oluyor ki?”

Görüldüğü üzere “ân”ı sezen bu büyük yönetmen için, zaman mefhumu çilesi çekilmiş ve soylu bir edâ belirtir. Bu “süreklilik”, Tarkowsky filmlerinde ve bu filmde, onun kahramanlarını, yapılan hatalar, bir daha ele geçmez fırsatlar, kaybedilmiş sevgililer ve bir daha ele geçmez ânlarla yüz yüze bırakır. Bir hesablaşma, bir nefs muhasebesiyle!

İnsanlığın kendini hesâba çekmemesinden dolayı aynı hataları tekrarladığını ve bu durumla yüzleşmedikçe tekrarlayacağını delillendirmek ister. “Bilgi”nin sadece maddî iştihalara geçit ve yön vermesinden bıkarak şöyle der:

“Bizim bilgimiz ter yâhud duman gibidir. O, organizmanın varoluşundan ayrılamaz bir fonksiyonudur ve hakikatle hiçbir alâkası yoktur.”

Bergman’ın “Hiçbir zaman anahtarını elde edemediği bir kapının önünde” kendini bulması ve “her zaman girmek istediği”, Tarkowsky’nin ise “çok kolay hareket ettiği odanın kapısı” aşkla açılmıştır.

Kelvin, otuz yıl önce kaybettiği karısı Hari’yi, okyanus’un maddeleştirdiği “röprodüksiyon”da bulur. Onun, gerçekten karısı olmadığını bildiği hâlde, bu yüzyüze geliş onu derinden sarsar ve ona bağlanır. Fakat bu mekanik “röprodüksiyon”, bu kopya, bu kalıb, kendisinin Hari olmadığını ve Kelvin tarafından sırf bir benzetiliş sebebiyle sevildiğini anladığında intihar eder… Fakat Kelvin, her intiharın ardından yeni bir “kopya” ile karşılaşır… Bunun anlamı, bu yaşanmışlığın, hafızada kalan bu sûretin, ruhta yer etmiş bu iz’in, vicdânına değen bu şey’in ondan hiçbir zaman kopamayacağıdır. Ve bir yönüyle de şudur ki, biz her zaman kaybedebileceklerimizi severiz; Büyük DOĞU Mimarı’nın bir şiirindeki “ölümlüyü sevmek ne korkulu iş!” mısraını hatırlamak lâzım…

Bu “kopya”lar her birinin birer “parça”sıdırlar. Ve filmde tam kastedilen mânâsı ile vicdanları, vicdanlarının görüntüleridir.

İki sene sonra çekeceği (1974’te) Ayna filminin bir altyapısını görüyoruz bu filmde. Yapmak istediği her şeyi başardığını söylediği Stalker filmine dâir izler de gördüğümüz Solaris filmi, birçoklarınca -nedense?- pek başarılı bulunmamasına mukâbil, Ayna ve Stalker filmine basamak olması bakımından kayda değer ve Tarkowsky hayranları için iyi bir malzeme kaynağıdır bizce. Ayna’daki pişmanlık hissinin, Stalker’deki edebî ve felsefî hakikat arayıcılığının bütün ipuçlarını bir bir seyretmek ayrı bir zevk mevzuudur.

Tarkowsky’nin “aşk” tarifi, şimdilerde olduğu gibi ayağa düşürülmüş bir “kelime” olmaktan ziyâde, hayatı kavrayışı ile beliren bir duyuştur.

“Hayat, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan tekâmülünü gerçekleştirmek zorundadır.”

Onun “aşk” tarifi, Allah’ı hissetmeye çalışma tecrübesidir ve Solaris’te bu durum “başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek” olarak belirir…

Tarkowsy’nin Solaris filminde bir kahramanına söylettiği bir söz ile bitirelim:

“- Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir ‘ayna’ya ihtiyacımız var!”

Aylık Dergisi, Şubat 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir