Tarkowsky’nin
Solaris Filmi Üzerine
Fatih Turplu
FİLMİN MEVZUU
Psikolog
Kris Kelvin, anlaşılmaz hâdiselerin yaşandığı Solaris gezegenindeki uzay üssüne
bir meslektaşının yerini alması için gönderilir. Solaris’in kendine has bir
gücü vardır. Bu okyanus-gezegen bir nevî hayâtiyet belirtisi gösteren bir
maddedir. İnsanlar tarafından kavranamayan bu durumun en çıkmaz tarafı,
insanların onunla irtibat kuramamasıdır… Gezegen insanlarla irtibat kurar ve
onların rüyalarını, hatırâlarını ve geçmişte kalan arzularını cisimleştirir.
İstasyondaki çalışanlar bu durumu kaldıramaz ve buhranlar geçirirler. Kelvin,
birinin intihar ettiği ve diğerlerinin garib şekilde hareket ettiklerini görür.
Çok geçmeden Solaris onunla da irtibat kurar ve seneler önce ölen karısı Hari’yi
şekillendirir ve karşısına çıkarır.
SOLARİS ROMANI VE TARKOWSKY
Solaris, meşhur Bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’in aynı
ismi taşıyan romanından uyarlanarak çekilmiştir. Filmin senaryosunu Fridrik
Gorenstein ile beraber yazdılar… Dünya çapında kendine ait bir okur kitlesi
olan Lem’in hayranları, romana sadık kalmadığı iddiasıyla –ki doğrudur!-
Tarkowsky hakkında suçlamalarda bulundular ve bu mevzu etrafında yıllarca
tartıştılar.
Bu
tartışmaların beyhude olduğunu söylemek lâzım; çünkü Tarkowsky, bilinen film
yönetmenlerinin aksine filmlerini genel-geçer beklentilere göre değil, hayatı
kavrayış biçimi üzerinden görür ve bu kavrayışı yansıtma gayesi güder. Tıpkı
Roden gibi “mermerin fazlalığını” alır bir edâ ile, bu dünyanın bizi mahkûm
edici kalıblarını yontarak rûyâvârî atmosferlere davet edici bir hava hâkimdir
eserlerine.
1921
Polonya doğumlu olan Lem’in, çoğu bilimkurgu edebiyâtı olmak üzere 40’a yakın
eseri vardır. Lem, hekimlik, ruhbilim, felsefe, bilim felsefesi ve tarihi,
astrofizik gibi mevzularla uzun yıllar ilgilenir. Oğuzhan Ersümer’in dikkat
çektiği üzere, roman kahramanı Kris Kelvin’i istasyona götüren geminin adı da
Prometheus’tur. Efsaneye göre, Zeus’tan ateşi çalıp insanlara vererek onların
medeniyeti oluşturmasına önayak olan figürdür o. Ve Zeus, insanları
cezalandırmak maksadıyla Pandora ile beraber kötülüklerle dolu bir kutu yollar.
“Pandora’nın kutusu” tâbiri buradan gelmektedir:
“Pandora açınca kutunun kapağını /
Dağıttı insanlara acıları, dertleri. / bir tek ümit kaldı dışarı çıkmadık / kapağı
açılan dert kutusundan / ümit tam çıkacakken / Pandora kapamıştı kapağı…”
Lem,
Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” merkezinde fikirleri olan bir Agnostiktir.
Agnostizm-Bilinemezcilik… Tarkowsky’nin bütün filmlerinde ve söylediklerinde
özellikle altını çizdiği hususlardan birisi de “ümit” tir. O, hakikatin bir gün
gâlib geleceği ve bu kapkaranlık gökyüzünün bir gün ışıl ışıl parlayacağı
ümidini hiç kaybetmemiştir. Allahıszlık değil ama –ki inancını defaatle
açıklar-, “sır idrakı”ndan payını gösterircesine, yani hakikat arayıcılığı
tavrında, o da bir yönüyle agnostiktir:
“Belki ben bir anlamda Agnostiğim,
insanlığın var olan metodlarının yetersiz olduklarını savunup dünya hakkında
ileri sürdükleri her yeni bilgiyi almayı reddediyorum. E=mc² formülü kesinlikle
doğru olamaz. Çünkü pozitif bilgi diye bir şey olamaz.”
Lem’in
romanındaki kahramanını Eski Yunan tanrıları gibi mutlak hâkimiyete sahib
olmayan bir ilâha inandırması bile, Tarkowsky’nin romana sadık kalmaması için
yeter de artar bir sebebtir. Onun kendine has “şaşmaz” ilkeleri ve “hayat ile
olan saf bir irtibâtı” vardır.
Sinemaya
derin bir duyuş ve hâlen bile tam mânâsı ile keşfedilememiş bir bakış açısı
getiren Tarkowsky’den Solaris
romanına sadık kalmasını beklemek tuhaf olurdu; çünkü o, herhangi birisinin
kendine âid olduğunu zannettiği malzemeyi tasarrufu altına alabilecek ve o
malzeme üzerindeki sahibliğini ilân edebilecek nâdir film yönetmenlerinden
birisiydi… “İlkelerine bir kez olsun
ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini kaybeder. Bir insanın kendine
karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi
demektir.”
SOLARİS GEZEGENİ
Solaris
Gezegeni’nin kendine has bir gücü vardır ve filmde “okyanus-gezegen” diye tarif
edilir. Bir nevî “okyanus” değil; “OKYANUS” tabirinin altını çizelim... Bizce
Solaris, bu okyanus-gezegen, şuuru temsil eder.
Filmde
“Solarist”ler vardır; Psikolog Kelvin Kris gibi birçok bilimadamı “Solaris”in
sırrını çözmeye ve onunla irtibat kurmaya çalışır. Bu, “bir nevî yaşayan madde”
olan okyanus, insanlar tarafından bir türlü kavranamaz ve onunla hiçbir şekilde
irtibat kurulamaz. Okyanus, istasyondaki bilimadamları uyuduğu zaman onlarla
irtibat sağlar ve istasyonda bulunan herkesin rüyalarını, hatırâlarını ve
geçmişte kalan arzularını cisimleştirir.
İBDA
Mîmârı’nın Sefîne – Suver-i Hayâl Âlemi-
isimli eserinde geçen şu satırları hatırlayalım:
“‘Nöro-fizyologlar, kendi şuurlarının
dışında aradıklarını muhtemelen bulamayacaklardır, çünkü aradıkları şey
arayanın kendisidir!’
Şuuru gözden geçirmek için tek araç,
şuurun kendisidir; böyle olunca, bir aynadaki durumu sonsuz kere yansıtan diğer
ayna…”
Tam
bu esnâda Tarkowsky’nin şu sözünü hatırlayalım: “İmaj, hakikatin sûretidir. Körlüğümüzden aman bulup, ufacık bir
parıltısını yakalayabildiğimiz hakikatin sûreti…”
Tarkowsky,
ihtiyacımız olan “ayna”yı bir yönüyle “saf şuur” olarak perdeye yansıtma
çabasındadır. Bu açıdan bakıldığında Solaris “şuuraltı” nın sembolize edilmiş
bir hâlidir ve her irtibatta bulunduğu şahsın derinlerdeki sırrını yâhud
arzusunu cisimleştirir. Bu cisimleştirme sayesinde, onlara kendi içyüzlerini
gösterecek bir ayna tutarak hesablaşma imkânı sunar… Proust’un “Geçmiş Zamanın
Peşinde” aradığı ve bir nevî hesablaştığı o bütün “ân”lar gibi, Tarkowsky de
Proust’a benzer bir tecrübe yoluyla okyanusla irtibât kurar ve bu sayede
geçmişi açığa çıkarır.
“Solaris”
için sadece “okyanus” tâbiri bile ne kadar muhteşem aslında!
SOLARİS FİLMİ ÜZERİNE
Bu
film üzerine ne söylenirse söylensin, Tarkowsky’nin şu sözünü en başa almak
lâzımdır:
“Aşksız bir insan, insan değildir!”
Solaris,
bir bilimkurgu filmi değildir. Bizzat yönetmeninin ifâdesiyle “insanın başına vicdânen gelmiş bir mâceradır.” Tarkowsky, uzaya
gönderilen mekikler, füzeler ve dev uzay platformlarıyla doldurulmuş bir film
çekmenin mânâsız olacağını biliyordu. “görüntü” bakımından aldatıcı bu
“oyuncak”lar ona göre bir malzeme olmadı hiçbir zaman. O, yaşadığı dünyayı o
kadar iyi kavramıştı ki, dünyanın kendisinin –zaten- dev bir uzay aracı
sayılabileceğini düşünüyordu.
Psikolog
Kris Kelvin, Solaris üzerine araştırmalar yapılan 85 kişi kapasiteli istasyona
geldiğinde, orada üç mürettebat ile karşılaşır; Astrobiyolog Sartorius,
Sibernetikçi Snaut ve intihar etmiş olan Gibarian…
İlk
olarak Snaut ile karşılaşır ve Snaut ona “Olağanüstü
bir şey görürse, ben yâhud Sartorius’tan başkasını; aklınızı kaybetmemeye çalışın!” der.
“- Ne görebilirim ki?
- Bilmiyorum? Bu size bağlı!
- Hayaller mi?
- Hayır!”
Solaris,
çok geçmeden Kelvin Kris ile de irtibât kurar ve seneler önce ölmüş olan
karısını karşısında bulur. Psikolog Kelvin her şeye rağmen, elinde olmadan bu
varlıkla hissî bir yakınlık kurar.
Bu filmde bir yönü ile AYNA filminde anlatılan pişmanlıktan izler görüyoruz… Tarkowsky’nin
“geçmiş” fikri, sıradan değil Marcel Proust kadar kuvvetlidir. Proust’un bir
anlamda “zamandan öte” olarak gördüğü “zaman”, Tarkowsky için de çilesi
çekilmiş soylu bir bakışı barındırır:
“Zamanın her ân geçip giden bir ânının geçici
olmayan bir gerçekliği bulunduğuna göre, ‘geçmiş’ ne demek oluyor ki?”
Görüldüğü
üzere “ân”ı sezen bu büyük yönetmen için, zaman mefhumu çilesi çekilmiş ve
soylu bir edâ belirtir. Bu “süreklilik”, Tarkowsky filmlerinde ve bu filmde,
onun kahramanlarını, yapılan hatalar, bir daha ele geçmez fırsatlar,
kaybedilmiş sevgililer ve bir daha ele geçmez ânlarla yüz yüze bırakır. Bir
hesablaşma, bir nefs muhasebesiyle!
İnsanlığın
kendini hesâba çekmemesinden dolayı aynı hataları tekrarladığını ve bu durumla
yüzleşmedikçe tekrarlayacağını delillendirmek ister. “Bilgi”nin sadece maddî
iştihalara geçit ve yön vermesinden bıkarak şöyle der:
“Bizim bilgimiz ter yâhud duman
gibidir. O, organizmanın varoluşundan ayrılamaz bir fonksiyonudur ve hakikatle
hiçbir alâkası yoktur.”
Bergman’ın
“Hiçbir zaman anahtarını elde edemediği bir kapının önünde” kendini bulması ve
“her zaman girmek istediği”, Tarkowsky’nin ise “çok kolay hareket ettiği odanın
kapısı” aşkla açılmıştır.
Kelvin,
otuz yıl önce kaybettiği karısı Hari’yi, okyanus’un maddeleştirdiği
“röprodüksiyon”da bulur. Onun, gerçekten karısı olmadığını bildiği hâlde, bu
yüzyüze geliş onu derinden sarsar ve ona bağlanır. Fakat bu mekanik
“röprodüksiyon”, bu kopya, bu kalıb, kendisinin Hari olmadığını ve Kelvin
tarafından sırf bir benzetiliş sebebiyle sevildiğini anladığında intihar eder…
Fakat Kelvin, her intiharın ardından yeni bir “kopya” ile karşılaşır… Bunun
anlamı, bu yaşanmışlığın, hafızada kalan bu sûretin, ruhta yer etmiş bu iz’in,
vicdânına değen bu şey’in ondan hiçbir zaman kopamayacağıdır. Ve bir yönüyle de
şudur ki, biz her zaman kaybedebileceklerimizi severiz; Büyük DOĞU Mimarı’nın
bir şiirindeki “ölümlüyü sevmek ne
korkulu iş!” mısraını hatırlamak lâzım…
Bu
“kopya”lar her birinin birer “parça”sıdırlar. Ve filmde tam kastedilen mânâsı
ile vicdanları, vicdanlarının görüntüleridir.
İki
sene sonra çekeceği (1974’te) Ayna
filminin bir altyapısını görüyoruz bu filmde. Yapmak istediği her şeyi
başardığını söylediği Stalker filmine
dâir izler de gördüğümüz Solaris
filmi, birçoklarınca -nedense?- pek başarılı bulunmamasına mukâbil, Ayna ve Stalker filmine basamak olması bakımından kayda değer ve Tarkowsky
hayranları için iyi bir malzeme kaynağıdır bizce. Ayna’daki pişmanlık hissinin, Stalker’deki
edebî ve felsefî hakikat arayıcılığının bütün ipuçlarını bir bir seyretmek ayrı
bir zevk mevzuudur.
Tarkowsky’nin
“aşk” tarifi, şimdilerde olduğu gibi ayağa düşürülmüş bir “kelime” olmaktan
ziyâde, hayatı kavrayışı ile beliren bir duyuştur.
“Hayat, var olmak için kendine
koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden
başka bir şey değildir ve insan tekâmülünü gerçekleştirmek zorundadır.”
Onun
“aşk” tarifi, Allah’ı hissetmeye çalışma tecrübesidir ve Solaris’te bu durum
“başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek” olarak
belirir…
Tarkowsy’nin
Solaris filminde bir kahramanına
söylettiği bir söz ile bitirelim:
“-
Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir ‘ayna’ya ihtiyacımız var!”
Aylık Dergisi, Şubat 2010