Holywood Filmlerinde Mitoloji ve Semboller
Hülya Uyar
TİTANLARIN SAVAŞI
Hollywood ve mitoloji yanyana
geldiğinde, bütün hikâyenin fedâ edildiği, bol aksiyona dayalı, hemen
tüketilen, eğlencelik, çerezlik yapımlar ortaya çıkıyor. Özellikle Titanların
Savaşı (Clash of the Titans) bu furya arasında çıkan filmlerin neredeyse en
kötüsü.
Mitolojik bir kahraman
olan Perseus’un hikâyesinden yola çıkan bu filmin seyirciyi sarsması
gerekirken, bol aksiyondan (ki o da 3. sınıf bir aksiyon) başka bir şey
sunamıyor. Fransız Louis
Leterrier filmin senaryosunu yazmış ve yönetmenliğini yapmış. "Amacım
gerçekçi bir öykü anlatmaktı" diyor ve ekliyor yönetmen:
“Evet, sonuçta büyük canavarlı bir dövüş sahnesi
çekmek gerçekten ilgimi çekiyordu; ama asıl ilgilendiğim, bunun insanî yönüydü.
Yarısı Tanrı, yarısı insan olan ama bu durumdan hoşlanmayan Perseus sınırlarını
ne kadar zorlayabilir? Bunlara dikkat ettim."
Hikâye,
Zeus'un, Girit kraliçesi Danae'ye göz koyup kocası Kral Acrisius'un şekline
bürünerek onu elde etmesiyle başlıyor. Acrisius olup bitenin farkına varınca
hamile Danae'yi bir tabuta kapatıp denize atıyor. Bir balıkçı ve karısı, doğan
çocuğu kurtarıp kendi evlatları gibi yetiştiriyor. Perseus büyüyüp yıllar sonra
Argos'a gittiğinde, Acrisius'un yaptıkları karşısında Zeus'un gazabına
uğradığını ve Zeus'un yolladığı şimşekle Calibos denen bir yaratığa dönüştüğünü
öğreniyor. Perseus, başta yeraltı dünyasının Tanrısı Hades olmak üzere diğer
Tanrılara da karşı savaş açarak, Argos kentini kurtarmak için bir savaşa giriyor.
Ona savaşçılar da eşlik ediyor. Leterrier, Perseus’un hikâyesindeki,
onun iki dünya arasında aracı rolünü filmdeki iki kadın olan Argos şehrinin
prensesi Andromeda ve Perseus’un âdeta koruyucu meleği olan yarı-tanrıça İo ile
temsil ettiğini iddia ediyor ve iki kadın arasındaki farkı şöyle tavsif ediyor:
“Bana göre, onlar Perseus’un arasında kaldığı iki dünyayı temsil
ediyorlar: İçinde büyüdüğü insanların dünyası ile gerçekte âit olduğu
tanrıların dünyası. Ve şimdi bir seçim yapması gerekecek”.
Bu filmin en çarpıcı sahnesi, şübhesiz, Zeus’un
devâsâ heykelinin alaşağı edildiği sahnedir. Argoslular bozuk giden düzenden
tanrıları sorumlu tutuyor ve otoritenin artık kendilerinde olmasına karar
veriyor, Zeus’un heykelini yıkarak isyan ediyorlar. Bu hikâyede, “işte tam da
Fransız bakış açısı” dediğimiz nokta...
Zeus’a otorite veya
devlet babanın sembolü olarak baktığınızda, Perseus’un onun gayrı meşru çocuğu,
Hades’in de derin devlet olması icab etse gerektir. İnsanoğlunun bu otoritelere
başkaldırması, Hades’i öfkelendirir ve Olimpos’a çıkarak Zeus’a, “onları cezalandırayım
ki sana tekrar dua etsinler” teklifinde bulunur. Aslında amacı kendi hâkimiyetini
sağlamaktır. Burada asıl kahraman rolündeki Perseus ise, hem Zeus’un imajını
hem de Argosluları kurtarır. Ama bunları yaparken, hem Argos’un kahraman
savaşçılarını, hem de Zeus’un ona gönderdiği Pegasus atını, kılıcı ve altın
parayı kullanır. Hatta cinler bile bu yolculuğunda ona yardım eder. Filmin
başından beri yarı-tanrı yönünü, onlar gibi olmamak için reddeden Perseus, Zeus’un
ona gönderdiği Pegasus’la uzak diyarlara giderken, Zeus onun yanına gelir ve
Argos şehrini kurtardığı için insanların gözünde zamanla kendisinin de
tanrılaşacağını söyler. Kendini hiçbir yere âit görmeyen kimlik arayışındaki
oğluna, yarı-tanrıça İo’yu getirir ve film biter.
“Babam sağolsun,
insanım ama gururluyum” gibi alaycı yorumlara maruz kalan film, hem hikâyedeki
zenginlik hem üç buudlu görüntü imkânlarını kullanmasına rağmen, seyirciyi
aksiyona boğan, iki ay sonra unutulacak bir film olarak sinema tarihine geçecek
görünüyor.
Sinemanın son
zamanlarda kullandığı “kurtarıcı” rolündeki figürler, genelde mitolojik
kahramanlardan yola çıkılarak yapılıyor. Ve bunun bizde önceden var olan bir
bilgiyi hatırlattığını ve bizi belli bir yönde davranmaya sevkettiğini
düşünürsek, bunun ne amaçla yapıldığını da anlayabiliriz. Zira bu sembolik
dünya, “açıl susam açıl”sa; bir sembolün “sembolize ettiği” fikir, duygu,
hakikatler üzerinden yapılan tahribatın buudları da anlaşılabilir. Çünkü
sembollerin fonksiyonu, önceden var olan bilgiyi hatırlatmak, belli bir
zamandaki eylem hakkında tedaîler uyandırmak ve toplumu belli bir biçimde
davranmaya sevketmektir. Bir iktibasla bitirelim o hâlde:
“Semboller insanlar
tarafından icad edilemezlik üzerine kurulmuştur. Tabiî olarak bu ayırım,
sembollerin kökenini insanî plâna ircâ eden her türlü yaklaşımı reddedecektir. Misâl
olarak Burckhardt, sembolün kökenini C.G. Jung’un kolektif şuur
olarak adlandırdığı şeyde, yani insan şuurunun kaotik alt tabakasında bulunabileceği
görüşünü reddeder. Bu yönüyle sembol, akıldışı değil, akıl ötesidir. Hakikat
yönünden açılan bu kapı kapandığında, o kapının zihindeki yüzü olan semboller de
anlamlarını yitirirler.” (Paul Tillich, Teoloji ve Sembolizm)
AVATAR
Aynı şekilde Avatar
filmi, yine tam bir görüntü şöleni olarak, şimdiye kadar çekilen en pahalı film.
İsveç’te yaşayan 17
yaşındaki Ivar Hill adlı
bir gencin internetteki Avatar forumuna attığı mesaj, filmin doğurduğu
hisleri çok güzel özetliyor:
“Avatar’ı izlediğimin ertesi sabahı, dünya
bana çok renksiz geldi. Gri bir dünyaya uyandım. Tüm hayatım, yaptığım ve
uğruna çaba harcadığım her şey benim için değerini yitirdi. Her şey çok
anlamsız geliyor. Artık en ufak bir şey yapmak için bile sebeb görmüyorum. Ölen
bir dünyada yaşıyorum."
Avatar, görüntü cazibe ve
kalitesi bakımından yapılacak bir filmin zirve noktası niteliğinde görünüyor.
500 milyon dolarlık bir bütçe ile 19 yıl üzerinde çalışılmış. Filmin her karesi o kadar teferruatlı işlenmiş ki, yapım safhasının
bu kadar uzun sürmesine şaşmamalı.
Filmdeki en can alıcı argüman,
“Seni görüyorum”, yahut “Na'vi” dilinde; “Oel ngati kameie”...
Navi dili, dilbilimci Paul Frommer tarafından Avatar filmi için
geliştirilmiş sunî bir dil. Tıpkı “Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi”
serisi için yine bir dilbilimci olan yazar J.R.R. Tolkien tarafından
geliştirilen “Elf” dili gibi…
Filmdeki kahramanımız,
ancak kızıl bir ejderhayla Navi halkına göründüğünde, Navi halkı onun kurtarıcı
olduğuna inanır. Ve o, yaşadığı dünyadan tabut benzeri (teknolojik olarak tasarlanmış)
bir şeyin içine girerek Navilerin dünyasına geçiş yapıyor. İki dünyanın
bilgisine de sahib olan kurtarıcı, âşık olduğu kız için, yarı felçli bedenini
terk edip bir Navi olmaya karar veriyor. Filmdeki kutsal ağaç, onların tanrıyla
temas kurmalarına yardım ediyor. Zengin maden kaynaklarına gözünü dikmiş Amerikalılar,
bu ağacı yok ederek onların inançlarıyla bağlarını koparmak istiyorlar.
Avatar, James Cameron’dan
pek beklenmeyecek bir felsefî kaziyeyi de muhtevî: “İnsanlığın kurtuluşu,
artık bilinen şekliyle insan olmamaktan geçer... Filmin kahramanı, hikâyenin
sonunda insan olmaktan vazgeçip bir Navi’ye dönüşür.”
Gündelik dilde Pandora'nın
Kutusu "bütün kötülükler"i ifade etmek için kullanılırken, James
Cameron, Pandora'ya “ümid” açısından bakıyor. Pandora gezegeninin
birçokları tarafından canavar ve kötülüklerle dolu bir yer gibi görüldüğünü ama,
Jake oraya gittiğinde ve Pandora'ya bir Na'vinin gözünden baktığında, oranın
kendisine cennet gibi göründüğünü belirterek; "Filmde biraz da bakış
açısını değiştirmekten bahsediliyor" diyor. Naviler ise, ona göre,
bizim sahib olmak isteyip de tabiattan uzaklaştıkça kaybettiğimiz beceriklilik,
maneviyat ve bilgeliğin sembolü.
Avatar filminde neredeyse
her şey sembolik ve -bizce bu yönüyle- seyreden herkesi bir yerinden yakalamış
olsa gerek. Navilerin, filmin kahramanına “bedensiz” demeleri, aslında Hint
mitolojisindeki bir efsanede şöyle geçer: Nimi isminde bir avatar geride varis
bırakmadan ölünce, onun bedenini çalkalayıp ondan bir prens meydana getirirler
ve ona “bedensizin oğlu” derler. Avatar, Sanskritçe “inmek” demektir ve Güneş-akıl
Vişnu’nun bedenlenmesi yani avatarları çok meşhurdur.
DR. PARNASSUS
Dr. Parnassus filmi ise “gözleriniz
ne kadarını görebilir?”, yahut “hayâllerinize, rüyâlarınıza paha
biçebilir misiniz?” sloganıyla dikkat çekmekte… Günümüzde geçen hikâyede,
gezgin bir tiyatro kumpanyasını idare eden 1.000 yaşındaki Doktor Parnassus,
seyircilerine, sihirli bir ayna vasıtasıyla gerçeğin ötesine, hayâl âlemine
gitme şansı sunmaktadır.
Parnassus, izleyicilere,
sihirli bir aynadan geçip sınırsız bir hayâl gücüne ulaşmalarını sağlayan
fantastik bir kâinata girerek, dünyevî gerçekliği aşma şansı sunuyor. Filmde
kullanılan “ayna” sembolü ve onun aracılığıyla hayâl âlemine yapılan geçiş,
gerçekten sembolik açıdan çok derin olmasına rağmen, filmin senaryosu bu
derinlikten çok uzak. Şeytanla insanın pazarlığı üzerine dayalı senaryo, klasik
Hıristiyan teolojisinin dışına çıkamamış.
Oysa “berzah” fikri ve “ayna” sembolü arasında
kurulan ilişki, aslında bilgiye ulaşma ile ilgili. Berzah, İslâm tasavvufunda,
sembolik anlamda iki tarafı da ayna olan bir cisme benzetilir. Dolayısıyla bir
kimse böyle bir aynaya baktığında, her iki âlemin, aynanın her iki tarafındaki âlemin
bilgisini edinecektir. Çünkü berzah, her iki taraf için bir ayna mevkiindedir.
İbni Arabî, “berzah” kelimesini, Rahman
Sûresi 20. âyette geçen “iki denizin birbirine kavuşmasını ve karışmasını
önleyen bir engel” olarak görür. Hayâl ile ayna sembolü arasında şöyle bir alâka
kurar İbni Arabî:
“Marifet ilimlerinden
birisi de hayâl ilmi ve hayâlin bitişik ve ayrık âlemlerinin ilmidir. Bu,
berzah ilmi ve kendisinde ruhanî varlıkların zahir olduğu cesetler âlemi
ilmidir. O, ölümün koç suretinde görünmesinde olduğu gibi, kendi başına
cesetleşemeyen mânâların zuhuru ilmidir. Ona duyular yükselir ve mânâlar iner. O,
sahibi iksirdir ve onu mânâya yükler. O mânâyı hangi surette isterse o surette
cesetleştirir.
İbni Arabiye göre
tecelligâhlık vazifesine en uygun kişi İnsan-ı Kâmildir ve o âlem aynasının
cilası mertebesindedir.” (İbni Arabi’de Sembolizm, s. 33)
Bu üç filmin de, “kurtarıcı”, “berzah”, “ayna”
gibi semboller üzerinde durması ayrıca dikkat çekici…
Kaynak: Aylık Dergisi, Mayıs 2010