ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HÜLYA UYAR
Yazıları Paylaş
Mayalar ve 2012 Efsanesi
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 808

Mayalar ve 2012 Efsanesi

Hülya Uyar

 




MAYALARIN KISA TARİHİ

 

“Sancaklar havada gelecekler

Büyük biraderimiz geliyor, ey Tantun’un adamları

Karşılayın konuklarınızı, doğudan gelen sakallı adamları

Efendimizin işaretini taşıyanları”

 

Maya Kahini Chilam Balam böyle diyor. [1]

Muhtemelen “efendimizin işareti” dedikleri şey, kendilerinde olmayan sakal… Araştırmacılar bu kehanetin 1517’de Mayaların vatanı Yucatan’ı ilk keşfettiği iddia edilen Hernandez de Cordoba ile gerçekleştiğine inanır. Ne garibtir ki bu adam, Champoton’un Maya savaşçıları tarafından açılan yaraları nedeniyle can vermiştir…

Mayaların yakın tarihinin araştırılması, bir halkın, bir inanışın ve kültürün, yıllar içinde nasıl asimile edildiğini, tahrib ve tahrif edildiğini öğretir. Hele bu onbinlerce yılla mukayese edildiğinde, destanların (veya mitlerin) orijinal hâllerine kıyasla nerelere kadar gidebileceğini veya götürülebileceğini de gösterir. Bu yüzden, Maya mevzuuna işte bu perspektifle bir giriş yapmak istiyoruz.

Mayaların yakın tarihi, 1519’da İspanyol istilâcı Hernan Cortez’le başladı. Ama açgözlü İspanyollar doğruca Meksika’ya yöneldiğinden, Mayalar’ın anavatanı Yucatan bir süre göz ardı edildi. 1528’de Francisco de Montejo kuzey Maya bölgesindeki ilk istilâyı gerçekleştirdi. Fakat güçlü Mayalar, zannettikleri gibi savaşmıyorlardı. İspanyollara pusu ve tuzak kurup geceleri saldırarak, âdeta orman gerillaları gibi savaşıyorlardı. 16. yüzyıl boyunca bu direniş sürdü. Görünürdeki uysallıklarına rağmen, en zorlu Mezo Amerikan yerlileri Mayalar, Avrupa medeniyetine karşı mücadele etmekten asla vazgeçmediler. [2]

1820 dolaylarında kolonilerin İspanya’dan kopmasıyla, Mayalar için hayat biraz daha katlanılabilir olmuş ve an'anevî dediğimiz Maya hayat tarzı bugünkü biçimini ancak bu dönemden sonra almıştır. Bu dönemi batılılar “ılımlı bütünleşme” olarak tarif ederler.

İspanyol fetihlerinden sonra Mayalar arasında sözkonusu olan "uyum ve bütünleşme" süreçlerini anlamak için, İspanyolların getirdiği ve “yenidünya”nın hiç tanımadığı çiçek, kızamık ve grip gibi bulaşıcı hastalıkların öneminden bahseden Michael D. Coe’nun söylediklerine dikkat etmek yeter. Coe, bu hastalıklar yüzünden dünya tarihinde görülmemiş bir kıyımın yaşandığını söylemektedir. Araştırmacılara göre, bu hastalıklardan, içinde Mayaların da olduğu yerli halkın yüzde doksanı ölmüştür. Guatemala dağlarına çiçek hastalığı, Pedro de Alvaro’dan (istilâcı İspanyol asker) bile önce ulaşmıştır. Araştırmacılar için Mayaların bu hastalıklara nasıl direndikleri hâlâ muammadır.

Michael D. Coe’ye göre bu hastalıklardan muztarib bölgelere İspanyollar kendi kültür modellerini dayatmayı başardılar. Kilisenin ve tahtın emrine göre dağınık nüfus azaltılmakta, yerliler İspanyol denetimindeki kent ve kasabalara getirilerek daha kolay denetlenmekteydi. Bölgeye getirilen yeniliklerden en yıkıcı olanı ise alkol olmuştu. Ladinolar (Ladino; İspanyollarla karışmış, İspanyollaşmış) ve market sahibleri tarafından da teşvik ediliyordu bu alışkanlık.

Yapılan yeniliklerin en ilginci ise Latin alfabesiydi. Bunun tek müsbet yanı, Maya aydınlarının resim yazılarında geçen kendi dinî ve tarihî metinlerini, muhtemelen gizlice bu yazıya geçirmeleri olmuştur. Popol Vuh Kişe (Zamanların Kitabı) destanını bu çabaya borçluyuz. Birkaç kuşak geç kalınsa, belki kendi dillerini bile unutacak bu halk için sonradan kendi eserlerini tercüme etmek çok zor olacaktı. Bugünse, dünyada 6 ilâ 7 milyon Mayanın yaşadığı biliniyor.

Mayalar, ülkelerine yapılan fetihler, İspanyolların getirdiği bulaşıcı hastalıklar, “ılımlı bütünleşme” ve asimilasyon sebebiyle kendi kültür ve inanışlarını taşıyacak insanlarını kaybetmişlerdi. Hükümetin ekim alanlarında çalışmaya zorlanan işçilere dönüştürülen Mayaların, (alkolün yaygınlaştırılması, Ladinoların köy ve arazilerini işgal etmesi, Latin alfabesine geçmeleri gibi sebeblerle), inanış ve düşüncelerinin üzerinde oluşan toz bulutu daha da kalınlaşmış ve artık Mayalar için bile anlaşılmaz semboller yığınına dönüşmüştü.

Mayalar ve Mezo Amerikan yerlileri arasında Hıristiyanlığın kabul görmesinde, baskının rolü çok büyüktür. Ancak iki inanışta da ortak olan yan, “öldükten sonra tekrar dirilerek gelecek bir kurtarıcı”nın olmasıdır. Bu kurtarıcı, İspanyollar için Hz. İsa, Mayalar için de Quetzacoatl’dır.

Quintano Roo’daki Yukatek Maya köylülerinin konuşan haçları, eski yaratılışın binlerce taşlaşmış varlığıyla birlikte Chichen İtza’da bir kralın uyanacağını, taşlaşmış bir tüylü yılanın (Quetzalcoatl) hayata dönüp bu yaratılışın yıkıcı unsurlarını cezalandıracağını, büyük savaşın böyle patlak vereceğini söylüyorlardı.” [3]

Bu tarz fikirler, belli ki Hıristiyan ve Maya inanışlarının karışımından oluşmuştur. Bu yüzden, mukaddes dağlara yerleştirilen haçları ziyaret eden Zinacantan’ın Tzotzil Mayaları’na, bunun bir İspanyol mu, yoksa Maya geleneği mi olduğunu sormak anlamsız olur. Onlar için haç ve ata dağı artık ayrılmaz bir bütün olmuştur. Meselâ birçok köyde tarla ve ormanlarda dört çift haç ve dört balam (jaguar) ruhu vardır ve köy halkını kötülüklerden uzak tuttuğuna inanılır. Buna rağmen bütün araştırmacıların kabul ettiği bir gerçek de şudur ki; Zinacantan Mayaları yani Tzeltallar (Zapotek hareketinin yandaşları) dirençli bir halktır ve Ladino uygarlığının baskılarına teslim olmamıştır. Guatemala hükümeti 29 Mayıs 1978’de, hükümeti, polisi ve ordusuyla eşi görülmemiş şekilde bir devlet terörü uygulamış ve Birleşik Devletler Ulusal Akademisi’ne göre yüzellibin kişi öldürülmüş ve kırkbin kişi kaybolmuştur. Antroplog George Lovel’e göre bir milyon kişi göç etmek zorunda kalmış, birçoğu da Meksika’daki göçmen kamplarına yerleştirilmiştir. Bu, çok büyük çaplı bir kavmî kırımdır, soykırımdır.

Chipas’ın dağlık kesimlerinde Tzeltalların çıkardığı isyanların ardı arkası kesilmez. Tzeltal Mayaları, 1994’teki ilk direnişlerinden bu yana Meksika’ya meydan okuyan Zapatista Millî Kurtuluş Ordusu’nun belkemiğini oluştururlar. 1 Haziran 1994’te kurulan Zapatista Millî Kurtuluş Ordusu (EZLN), kendisini “Kumandanın Yardımcısı Marcos” (Subcomandante Marcos) olarak niteleyen, ünüversite eğitimi almış bir gencin liderlik ettiği bir gerilla gücüdür. Mayalar asla tam olarak fethedilmemiştir, kesintiye uğrayan medeniyetleri yeraltına çekilmiştir. [4]

Zapatista lideri, “Kumandanın yardımcısı” Marcos, taşlaşmış bir yılanın hayata dönüp bu yaratılışın tüm yıkıcı unsurlarını cezalandıracağını, “Büyük Savaş”ın böyle patlak vereceğini ilân ederek yandaşlarını mücadeleye çağırıyor. Batılı araştırmacılar, bu “Mesih beklentilerini” ciddiye almazken, artık yarımadanın bu kesiminde, Maya kültürünü yıkıma götürecek tek tehdidin (2012 efsanesiyle ayyuka çıkan) son 25 yılın çılgın turizm patlaması olduğunu söylemektedirler.

Maya inancı, binlerce yıl önce yaşamış kahraman “ata kral” ve liderlerin “ölü kültü”ne dönüşmesiyle şamanik bir putperestliğe dönüşmüş, günümüzde ise Hıristiyanlıkla harmanlanmıştır. Her Zinacantanlı’nın, ferde eşlik eden bir ruhu ve hayvan karşılığı vardır. Böylece her birinin ikinci bir benliği mevcuttur. Way (vey) denilen bu ikinci benlikleriyle bir şekilde bağlantı kurmaktaydılar geçmişte. Way, Maya dillerinde uyku anlamına geldiğinden, bu türden mistik bağlantıların rüyâ aracılığıyla yapıldığı düşünülmektedir bugün. [5]

Dilbilimciler ve arkeologlara göre, ne an'anevî hikâyeler ne de arkeoloji, Mayaların kökenine ışık tutabilmiştir. Klasik hafızası zayıflamış bu halkın, ne dilleri ne de kökenleri tam olarak çözülebilmiştir. Dillerinin çok az bir kısmı aydınlatılabilmiştir:

Maya kitâbe biliminde dilin çözülmesi anlamında anlaşılan şey, bir işaret veya işaret grubunun bir ses yahut kelimeyle eşleştirilmesi ise, kitâbelerin ancak yarısı deşifre olmuştur.” [6]

“Maya heykelcikleri 'Da Vinci' tahayyülünden çıkmış insan karikatürleri görünümündedir. Kimisi de anatomik derecede kusursuz kadınları tasvir eder. Klasik Maya döneminin toplumu, rahibler tarafından yönetilirdi. Buna rağmen, toplumun, hatta yönetici sınıfın en üstünde sanatçılar bulunurdu.” [7]

Maya tarihi, “erken klasik”, “klasik” ve “klasik sonrası” diye üç bölüme ayrılır. Erken klasik dönem hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemekle birlikte, klasik dönem hakkında çok az şey bilinmektedir. Yucatan ve Guatemala’nın dağlı halklarının sözlü tarihçeleri, sömürge dönemi başlarında İspanyol alfabesine aktarılmıştır. Bu önemli kaynaklar, klasik sonrası dönemin başlarına kadar uzanan bilgiler sunmaktadır. Ancak ister Piskopos Landa’nın (Yucatan misyoner Piskoposu; bulduğu yazılı belgeleri yakmasıyla meşhur!) kendinden, ister soylu yerlilerin anlatımlarından olsun, bu kayıtlara kuşkuyla yaklaşılmalıdır. Her şeyden önce, yerli kuşakların siyasî sebeblerle kendi tarihlerini çarpıtmış olma ihtimali vardır. En zengin ve güvenilir kaynaklar Yucatan’da bulunan Chilam Balam kitablarında yer alan kehanetlerdir. (Yazının başındaki dörtlük, işte bu Chilam Balam’a aittir.) Bu kayıtlardan biri şöyle başlar meselâ:

«Rahibler, kâhinler, Chilam Balam, Ahxupan, Nakubtun, Rahib Nahav, Pech ve Ak Kawil sözlerine dayanarak, tek ve bir tanrının, 13 tanrının, 8000 tanrının nasıl ortaya çıktığını anlatan bir kayıttır bu.” Bazı yerleri mukaddes vahiyler olarak görülen bu belgelerde birbirine dolanmış bir kehanet ve tarih örgüsü çıkar ortaya.» [8]

 

MAYA EFSANESİNE NASIL YAKLAŞMALI?

Bu kadar tarihî bilgiden sonra, gelelim bütün dünyanın Mayalarla ilgili meselesine… Maya takvimine göre 2012’de biten zaman devrinin bütün dünyada yarattığı infiale... Akademisyenler, matematikçiler, astrofizikçiler, şuuraltıyla ilgilenen her türden bilim adamı, medyumlar, sıradan gazeteciler, tarihçiler, dilbilimciler, ezoteristler, new age’ciler, UFO yazarları ve daha sayamadığımız birçok ilim dalıyla uğraşan insanların bu mevzuda bir fikri, bir teorisi, bazılarının milyonlar satan kitabları, hatta cemaatleri var. Bu hâdise öyle bir hâl aldı ki, biraz dilbilimci ukalalığı, biraz bilimkurgu, biraz ezoterik yorum, kuantum sıçrama derken, bir de bakmışsınız iyi satış rakamlarına ulaşmış bir kitabınız olmuş…

Oysa bu yorumlar, çoğunlukla ne ezoteriktir ne de ilmî… “Akademik Olimpos”takilerin bile insan şuuru hakkında “bu veri yüzde yüz doğrudur” diyecekleri bir alan yokken, bu son moda kitabların içinde, ortaya attıkları teoriler ilmîymiş gibi, “yok efendim bu mitolojiler, İNSAN ŞUURUNDA, sonra da sırasıyla kutsal kitablarda evrim geçire geçire tek tanrılı kutsal dinlere dönüşmüş” şeklinde izahlar (!).. Aceleye ne gerek; mitolojiden veya Mayalardan da önce, en baştan başlayıp soralım bunlara: "Şuurda" olan biten nedir hakikaten? Veya, "şuurda" derken, nereyi kasdetmektedirler? Veya, gerçekten de o kasdettikleri yerde midir "şuur"?..

Bununla ilgili (yani bu mevzulara bodoslama psikolojik açılım yapanlar için), Rene Guenon’un yorumu oldukça yerindedir: 

Psikologlar bile zihin ve ferdî düşüncenin (ki bunun ötesine zaten ulaşılamamaktadır) mekân kaydının dışında olduğunu teslim etmektedirler. Meselâ ferdin gayrı cismanî cihetlerini lokalize etmeyi istemek veya ölüm sonrası hâllerin mekânın bir noktasında vuku bulduğunu düşünmek için neo spritüalistlerin muazzam cehaleti gerekecektir. Çünkü batılılar beşerdeki imkânların en aşağı bölümünden ibaret olan cismanî cihetten başkasını pek tanımazlar[9]

Husserl’e göre de, “bütün reel birlikler, mânâ birlikleridir. Mânâ birlikleri, mânâ veren bir şuuru şart koşarlar. Bu şuur tabiatın bir parçası değildir ve bir mânâ verme yoluyla meydana gelmiş değildir.”

Peki ya bu nevî filologların mitolojiler bahsinde yaptıkları sözde "çeviri"lere ne demeli? Bazı kelimeler üzerinden yaptıkları yorumlar, tam anlamıyla mânânın canına okuma cümlesinden. Meselâ güneşin ve ayın neye işaret ettiğini kavrayamayan ve onu fizik anlamıyla alan oryantalistler ve benzerleri, oldukça tuhaf yorumlara girişmekteler. Hâlbuki mevzu edilen mânâ cismanî değil. Eski çağ mitolojilerini ve doğu düşüncesini konu alan batılı yahut o düşünce yapısına sahib tarihçiler, batılı etiketlerin yetersizliğini yahut uygunsuzluğunu kabul etmelerine rağmen, bunları aşma imkânı bulamadıklarından dert yanarlar. Yine de hatalarını aynen tekrar etmekte hiçbir beis görmezler. Evet, batı tarzı eğitimin düşünceyi daha en başından hapsetmiş olduğu “klasik çerçeveleri” aşmanın ne zor olduğunu hepimiz biliriz. Bir farkla ki, biz çözüm adresini de biliriz:

Mitolojiler mevzuunda böylesi dar ve sığ kalıbları aşmanın yolu, “Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu arasında kanatlarını açan İBDA Diyalektiği”ne muhatablıktan geçer. Bunun en güzel örneklerinden biri ise, Mahmud E. Duru’nun Gılgamış Destanı’nda Kusto başlıklı çalışması. Bu çalışmanın takdiminde, kendisini motive eden faktörler sırasında şunları söylüyor Duru:

«İkinci sebeb ise, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin önünde dururken kiminle muhatab olduğumuzun ve O’nun getirdiklerinin öneminin tarihî bir perspektiften kavranmasına dair... Gözleri açılan körün, gördükleri karşısında, “Keşke gözlerim açılmasaydı!” şeklinde önceden işaretlenen hâlin bizde yerleşmemesi ve aşılması için kültürlenmeyi en geniş mânâda anlamağa çalışmanın zaruretini hissetmek-hissettirebilmek... Üçüncü sebeb, ikinciye bağlı olarak; “dünya irfan yemişleri İBDA dil çarşafında hakikatini bulur” iddiasının mübhem ve her tarafa çekilebilir bir tez olmanın ötesinde uygulayıcılarını bekleyen bir mesuliyetin beyanı ve daveti olduğunu, pratikte gösterebilmek...»

Bir destanı en başından sonuna kadar bu şekilde mânâlandırmak ve yorumlamak, bildiğimiz kadarıyla daha önce yapılmamıştır veya pek az yapılmıştır. Batıda olsa büyük yankı bulurdu. Rene Guenon, bu meyanda şöyle diyor:

«Bu konuda şu kadarını belirtelim ki, Arabça’da “tercüme” kelimesi hem “çeviri” hem de "izah" mânâsındadır ve ikisi birbirinden ayırd edilemez. Öyleyse bu kelimenin en doğru karşılığı “rüyâyı yormak” dendiği gibi “yorum” olacaktır. Bir doğu dilinin bir batı diline lafzî çevirisi genel olarak imkânsızdır. Lafza ne kadar sıkı sarılırsan, mânâdan uzaklaşma ihtimali o kadar büyümektedir. Fakat maalesef filologlar bunu anlamaktan âciz görünmektedir. Bu mevzularda eşsiz hazine olan İbn-i Arabî ve Mevlana’yı anlayamadıkları gibi, kendi çarpık düşüncelerine de âlet etmektedirler.» [10]

Mayaların “mistik öğretileri”ne ancak bu bakış açısıyla yaklaşılırsa netice alınabilir ve varsa asıl değeri o zaman ortaya çıkar.

"Mayalar ve 2012 Efsanesi" üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 

 

[1] Michael D. Joe, Mayalar, Tübitak Yay., s. 190

[2] A.g.e., s. 192

[3] A.g.e., s. 242

[4] A.g.e., s. 240

[5] A.g.e., s. 229

[6] A.g.e., s. 197

[7] A.g.e., s. 165

[8] A.g.e., s. 217

[9] Rene Guenon, Vadenta’ya Göre İnsan ve Halleri, Gelenek Yay., 2002

[10] A.g.e.

 Aylık Dergisi, Ocak 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir