Mayalar ve 2012
Efsanesi
Hülya Uyar
MAYALARIN KISA TARİHİ
“Sancaklar havada
gelecekler
Büyük biraderimiz
geliyor, ey Tantun’un adamları
Karşılayın
konuklarınızı, doğudan gelen sakallı adamları
Efendimizin işaretini
taşıyanları”
Maya Kahini Chilam
Balam böyle diyor. [1]
Muhtemelen
“efendimizin işareti” dedikleri şey, kendilerinde olmayan sakal… Araştırmacılar
bu kehanetin 1517’de Mayaların vatanı Yucatan’ı ilk keşfettiği iddia edilen Hernandez
de Cordoba ile gerçekleştiğine inanır. Ne garibtir ki bu adam, Champoton’un
Maya savaşçıları tarafından açılan yaraları nedeniyle can vermiştir…
Mayaların yakın
tarihinin araştırılması, bir halkın, bir inanışın ve kültürün, yıllar içinde
nasıl asimile edildiğini, tahrib ve tahrif edildiğini öğretir. Hele bu
onbinlerce yılla mukayese edildiğinde, destanların (veya mitlerin) orijinal
hâllerine kıyasla nerelere kadar gidebileceğini veya götürülebileceğini de
gösterir. Bu yüzden, Maya mevzuuna işte bu perspektifle bir giriş yapmak
istiyoruz.
Mayaların yakın tarihi,
1519’da İspanyol istilâcı Hernan Cortez’le başladı. Ama açgözlü
İspanyollar doğruca Meksika’ya yöneldiğinden, Mayalar’ın anavatanı Yucatan bir
süre göz ardı edildi. 1528’de Francisco de Montejo kuzey Maya
bölgesindeki ilk istilâyı gerçekleştirdi. Fakat güçlü Mayalar, zannettikleri
gibi savaşmıyorlardı. İspanyollara pusu ve tuzak kurup geceleri saldırarak,
âdeta orman gerillaları gibi savaşıyorlardı. 16. yüzyıl boyunca bu direniş
sürdü. Görünürdeki uysallıklarına rağmen, en zorlu Mezo Amerikan yerlileri
Mayalar, Avrupa medeniyetine karşı mücadele etmekten asla vazgeçmediler. [2]
1820 dolaylarında
kolonilerin İspanya’dan kopmasıyla, Mayalar için hayat biraz daha
katlanılabilir olmuş ve an'anevî dediğimiz Maya hayat tarzı bugünkü biçimini
ancak bu dönemden sonra almıştır. Bu dönemi batılılar “ılımlı bütünleşme”
olarak tarif ederler.
İspanyol fetihlerinden
sonra Mayalar arasında sözkonusu olan "uyum ve bütünleşme"
süreçlerini anlamak için, İspanyolların getirdiği ve “yenidünya”nın hiç
tanımadığı çiçek, kızamık ve grip gibi bulaşıcı hastalıkların öneminden
bahseden Michael D. Coe’nun söylediklerine dikkat etmek yeter. Coe,
bu hastalıklar yüzünden dünya tarihinde görülmemiş bir kıyımın yaşandığını
söylemektedir. Araştırmacılara göre, bu hastalıklardan, içinde Mayaların da
olduğu yerli halkın yüzde doksanı ölmüştür. Guatemala dağlarına çiçek
hastalığı, Pedro de Alvaro’dan (istilâcı İspanyol asker) bile önce
ulaşmıştır. Araştırmacılar için Mayaların bu hastalıklara nasıl direndikleri
hâlâ muammadır.
Michael D. Coe’ye
göre bu hastalıklardan muztarib bölgelere İspanyollar kendi kültür modellerini
dayatmayı başardılar. Kilisenin ve tahtın emrine göre dağınık nüfus
azaltılmakta, yerliler İspanyol denetimindeki kent ve kasabalara getirilerek
daha kolay denetlenmekteydi. Bölgeye getirilen yeniliklerden en yıkıcı olanı
ise alkol olmuştu. Ladinolar (Ladino; İspanyollarla karışmış, İspanyollaşmış)
ve market sahibleri tarafından da teşvik ediliyordu bu alışkanlık.
Yapılan yeniliklerin
en ilginci ise Latin alfabesiydi. Bunun tek müsbet yanı, Maya aydınlarının
resim yazılarında geçen kendi dinî ve tarihî metinlerini, muhtemelen gizlice bu
yazıya geçirmeleri olmuştur. Popol Vuh Kişe (Zamanların Kitabı)
destanını bu çabaya borçluyuz. Birkaç kuşak geç kalınsa, belki kendi dillerini
bile unutacak bu halk için sonradan kendi eserlerini tercüme etmek çok zor
olacaktı. Bugünse, dünyada 6 ilâ 7 milyon Mayanın yaşadığı biliniyor.
Mayalar, ülkelerine
yapılan fetihler, İspanyolların getirdiği bulaşıcı hastalıklar, “ılımlı
bütünleşme” ve asimilasyon sebebiyle kendi kültür ve inanışlarını taşıyacak
insanlarını kaybetmişlerdi. Hükümetin ekim alanlarında çalışmaya zorlanan
işçilere dönüştürülen Mayaların, (alkolün yaygınlaştırılması, Ladinoların köy
ve arazilerini işgal etmesi, Latin alfabesine geçmeleri gibi sebeblerle),
inanış ve düşüncelerinin üzerinde oluşan toz bulutu daha da kalınlaşmış ve
artık Mayalar için bile anlaşılmaz semboller yığınına dönüşmüştü.
Mayalar ve Mezo
Amerikan yerlileri arasında Hıristiyanlığın kabul görmesinde, baskının rolü çok
büyüktür. Ancak iki inanışta da ortak olan yan, “öldükten sonra tekrar
dirilerek gelecek bir kurtarıcı”nın olmasıdır. Bu kurtarıcı, İspanyollar için Hz.
İsa, Mayalar için de Quetzacoatl’dır.
“Quintano Roo’daki
Yukatek Maya köylülerinin konuşan haçları, eski yaratılışın binlerce taşlaşmış
varlığıyla birlikte Chichen İtza’da bir kralın uyanacağını, taşlaşmış bir tüylü
yılanın (Quetzalcoatl) hayata dönüp bu yaratılışın yıkıcı unsurlarını
cezalandıracağını, büyük savaşın böyle patlak vereceğini söylüyorlardı.” [3]
Bu tarz fikirler,
belli ki Hıristiyan ve Maya inanışlarının karışımından oluşmuştur. Bu yüzden,
mukaddes dağlara yerleştirilen haçları ziyaret eden Zinacantan’ın Tzotzil
Mayaları’na, bunun bir İspanyol mu, yoksa Maya geleneği mi olduğunu sormak
anlamsız olur. Onlar için haç ve ata dağı artık ayrılmaz bir bütün olmuştur.
Meselâ birçok köyde tarla ve ormanlarda dört çift haç ve dört balam (jaguar)
ruhu vardır ve köy halkını kötülüklerden uzak tuttuğuna inanılır. Buna rağmen
bütün araştırmacıların kabul ettiği bir gerçek de şudur ki; Zinacantan Mayaları
yani Tzeltallar (Zapotek hareketinin yandaşları) dirençli bir halktır ve Ladino
uygarlığının baskılarına teslim olmamıştır. Guatemala hükümeti 29 Mayıs
1978’de, hükümeti, polisi ve ordusuyla eşi görülmemiş şekilde bir devlet terörü
uygulamış ve Birleşik Devletler Ulusal Akademisi’ne göre yüzellibin kişi
öldürülmüş ve kırkbin kişi kaybolmuştur. Antroplog George Lovel’e göre
bir milyon kişi göç etmek zorunda kalmış, birçoğu da Meksika’daki göçmen
kamplarına yerleştirilmiştir. Bu, çok büyük çaplı bir kavmî kırımdır,
soykırımdır.
Chipas’ın dağlık
kesimlerinde Tzeltalların çıkardığı isyanların ardı arkası kesilmez. Tzeltal
Mayaları, 1994’teki ilk direnişlerinden bu yana Meksika’ya meydan okuyan Zapatista
Millî Kurtuluş Ordusu’nun belkemiğini oluştururlar. 1 Haziran 1994’te kurulan
Zapatista Millî Kurtuluş Ordusu (EZLN), kendisini “Kumandanın Yardımcısı Marcos”
(Subcomandante Marcos) olarak niteleyen, ünüversite eğitimi almış bir
gencin liderlik ettiği bir gerilla gücüdür. Mayalar asla tam olarak
fethedilmemiştir, kesintiye uğrayan medeniyetleri yeraltına çekilmiştir. [4]
Zapatista lideri,
“Kumandanın yardımcısı” Marcos, taşlaşmış bir yılanın hayata dönüp bu
yaratılışın tüm yıkıcı unsurlarını cezalandıracağını, “Büyük Savaş”ın böyle
patlak vereceğini ilân ederek yandaşlarını mücadeleye çağırıyor. Batılı
araştırmacılar, bu “Mesih beklentilerini” ciddiye almazken, artık yarımadanın
bu kesiminde, Maya kültürünü yıkıma götürecek tek tehdidin (2012 efsanesiyle
ayyuka çıkan) son 25 yılın çılgın turizm patlaması olduğunu söylemektedirler.
Maya inancı, binlerce
yıl önce yaşamış kahraman “ata kral” ve liderlerin “ölü kültü”ne dönüşmesiyle
şamanik bir putperestliğe dönüşmüş, günümüzde ise Hıristiyanlıkla harmanlanmıştır.
Her Zinacantanlı’nın, ferde eşlik eden bir ruhu ve hayvan karşılığı vardır.
Böylece her birinin ikinci bir benliği mevcuttur. Way (vey) denilen bu ikinci
benlikleriyle bir şekilde bağlantı kurmaktaydılar geçmişte. Way, Maya
dillerinde uyku anlamına geldiğinden, bu türden mistik bağlantıların rüyâ
aracılığıyla yapıldığı düşünülmektedir bugün. [5]
Dilbilimciler ve
arkeologlara göre, ne an'anevî hikâyeler ne de arkeoloji, Mayaların kökenine
ışık tutabilmiştir. Klasik hafızası zayıflamış bu halkın, ne dilleri ne de
kökenleri tam olarak çözülebilmiştir. Dillerinin çok az bir kısmı
aydınlatılabilmiştir:
“Maya kitâbe
biliminde dilin çözülmesi anlamında anlaşılan şey, bir işaret veya işaret
grubunun bir ses yahut kelimeyle eşleştirilmesi ise, kitâbelerin ancak yarısı
deşifre olmuştur.” [6]
“Maya heykelcikleri
'Da Vinci' tahayyülünden çıkmış insan karikatürleri görünümündedir. Kimisi de
anatomik derecede kusursuz kadınları tasvir eder. Klasik Maya döneminin
toplumu, rahibler tarafından yönetilirdi. Buna rağmen, toplumun, hatta yönetici
sınıfın en üstünde sanatçılar bulunurdu.” [7]
Maya tarihi, “erken
klasik”, “klasik” ve “klasik sonrası” diye üç bölüme ayrılır. Erken klasik
dönem hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemekle birlikte, klasik dönem
hakkında çok az şey bilinmektedir. Yucatan ve Guatemala’nın dağlı halklarının
sözlü tarihçeleri, sömürge dönemi başlarında İspanyol alfabesine aktarılmıştır.
Bu önemli kaynaklar, klasik sonrası dönemin başlarına kadar uzanan bilgiler
sunmaktadır. Ancak ister Piskopos Landa’nın (Yucatan misyoner Piskoposu;
bulduğu yazılı belgeleri yakmasıyla meşhur!) kendinden, ister soylu yerlilerin
anlatımlarından olsun, bu kayıtlara kuşkuyla yaklaşılmalıdır. Her şeyden önce,
yerli kuşakların siyasî sebeblerle kendi tarihlerini çarpıtmış olma ihtimali
vardır. En zengin ve güvenilir kaynaklar Yucatan’da bulunan Chilam Balam
kitablarında yer alan kehanetlerdir. (Yazının başındaki dörtlük, işte bu Chilam
Balam’a aittir.) Bu kayıtlardan biri şöyle başlar meselâ:
«“Rahibler, kâhinler, Chilam Balam,
Ahxupan, Nakubtun, Rahib Nahav, Pech ve Ak Kawil
sözlerine dayanarak, tek ve bir tanrının, 13 tanrının, 8000 tanrının nasıl
ortaya çıktığını anlatan bir kayıttır bu.” Bazı yerleri mukaddes vahiyler
olarak görülen bu belgelerde birbirine dolanmış bir kehanet ve tarih örgüsü
çıkar ortaya.» [8]
MAYA EFSANESİNE NASIL
YAKLAŞMALI?
Bu kadar tarihî
bilgiden sonra, gelelim bütün dünyanın Mayalarla ilgili meselesine… Maya
takvimine göre 2012’de biten zaman devrinin bütün dünyada yarattığı infiale...
Akademisyenler, matematikçiler, astrofizikçiler, şuuraltıyla ilgilenen her
türden bilim adamı, medyumlar, sıradan gazeteciler, tarihçiler, dilbilimciler,
ezoteristler, new age’ciler, UFO yazarları ve daha sayamadığımız birçok ilim
dalıyla uğraşan insanların bu mevzuda bir fikri, bir teorisi, bazılarının
milyonlar satan kitabları, hatta cemaatleri var. Bu hâdise öyle bir hâl aldı
ki, biraz dilbilimci ukalalığı, biraz bilimkurgu, biraz ezoterik yorum, kuantum
sıçrama derken, bir de bakmışsınız iyi satış rakamlarına ulaşmış bir kitabınız
olmuş…
Oysa bu yorumlar,
çoğunlukla ne ezoteriktir ne de ilmî… “Akademik Olimpos”takilerin bile insan
şuuru hakkında “bu veri yüzde yüz doğrudur” diyecekleri bir alan yokken, bu son
moda kitabların içinde, ortaya attıkları teoriler ilmîymiş gibi, “yok efendim
bu mitolojiler, İNSAN ŞUURUNDA, sonra da sırasıyla kutsal kitablarda evrim
geçire geçire tek tanrılı kutsal dinlere dönüşmüş” şeklinde izahlar (!)..
Aceleye ne gerek; mitolojiden veya Mayalardan da önce, en baştan başlayıp
soralım bunlara: "Şuurda" olan biten nedir hakikaten? Veya,
"şuurda" derken, nereyi kasdetmektedirler? Veya, gerçekten de o
kasdettikleri yerde midir "şuur"?..
Bununla ilgili (yani
bu mevzulara bodoslama psikolojik açılım yapanlar için), Rene Guenon’un
yorumu oldukça yerindedir:
“Psikologlar bile
zihin ve ferdî düşüncenin (ki bunun ötesine zaten ulaşılamamaktadır) mekân
kaydının dışında olduğunu teslim etmektedirler. Meselâ ferdin gayrı cismanî
cihetlerini lokalize etmeyi istemek veya ölüm sonrası hâllerin mekânın bir
noktasında vuku bulduğunu düşünmek için neo spritüalistlerin muazzam cehaleti
gerekecektir. Çünkü batılılar beşerdeki imkânların en aşağı bölümünden ibaret
olan cismanî cihetten başkasını pek tanımazlar[9]
Husserl’e
göre de, “bütün reel birlikler, mânâ birlikleridir. Mânâ birlikleri, mânâ veren
bir şuuru şart koşarlar. Bu şuur tabiatın bir parçası değildir ve bir mânâ
verme yoluyla meydana gelmiş değildir.”
Peki ya bu nevî
filologların mitolojiler bahsinde yaptıkları sözde "çeviri"lere ne
demeli? Bazı kelimeler üzerinden yaptıkları yorumlar, tam anlamıyla mânânın
canına okuma cümlesinden. Meselâ güneşin ve ayın neye işaret ettiğini
kavrayamayan ve onu fizik anlamıyla alan oryantalistler ve benzerleri, oldukça
tuhaf yorumlara girişmekteler. Hâlbuki mevzu edilen mânâ cismanî değil. Eski
çağ mitolojilerini ve doğu düşüncesini konu alan batılı yahut o düşünce
yapısına sahib tarihçiler, batılı etiketlerin yetersizliğini yahut
uygunsuzluğunu kabul etmelerine rağmen, bunları aşma imkânı bulamadıklarından
dert yanarlar. Yine de hatalarını aynen tekrar etmekte hiçbir beis görmezler.
Evet, batı tarzı eğitimin düşünceyi daha en başından hapsetmiş olduğu “klasik
çerçeveleri” aşmanın ne zor olduğunu hepimiz biliriz. Bir farkla ki, biz çözüm
adresini de biliriz:
Mitolojiler mevzuunda
böylesi dar ve sığ kalıbları aşmanın yolu, “Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu
arasında kanatlarını açan İBDA Diyalektiği”ne muhatablıktan geçer. Bunun en
güzel örneklerinden biri ise, Mahmud E. Duru’nun Gılgamış Destanı’nda
Kusto başlıklı çalışması. Bu çalışmanın takdiminde, kendisini motive eden
faktörler sırasında şunları söylüyor Duru:
«İkinci sebeb ise, Büyük
Doğu-İBDA Mimarisi’nin önünde dururken kiminle muhatab olduğumuzun ve O’nun
getirdiklerinin öneminin tarihî bir perspektiften kavranmasına dair... Gözleri
açılan körün, gördükleri karşısında, “Keşke gözlerim açılmasaydı!” şeklinde
önceden işaretlenen hâlin bizde yerleşmemesi ve aşılması için kültürlenmeyi en
geniş mânâda anlamağa çalışmanın zaruretini hissetmek-hissettirebilmek...
Üçüncü sebeb, ikinciye bağlı olarak; “dünya irfan yemişleri İBDA dil çarşafında
hakikatini bulur” iddiasının mübhem ve her tarafa çekilebilir bir tez olmanın
ötesinde uygulayıcılarını bekleyen bir mesuliyetin beyanı ve daveti olduğunu,
pratikte gösterebilmek...»
Bir destanı en
başından sonuna kadar bu şekilde mânâlandırmak ve yorumlamak, bildiğimiz
kadarıyla daha önce yapılmamıştır veya pek az yapılmıştır. Batıda olsa büyük
yankı bulurdu. Rene Guenon, bu meyanda şöyle diyor:
«Bu konuda şu kadarını
belirtelim ki, Arabça’da “tercüme” kelimesi hem “çeviri” hem de
"izah" mânâsındadır ve ikisi birbirinden ayırd edilemez. Öyleyse bu
kelimenin en doğru karşılığı “rüyâyı yormak” dendiği gibi “yorum” olacaktır.
Bir doğu dilinin bir batı diline lafzî çevirisi genel olarak imkânsızdır. Lafza
ne kadar sıkı sarılırsan, mânâdan uzaklaşma ihtimali o kadar büyümektedir.
Fakat maalesef filologlar bunu anlamaktan âciz görünmektedir. Bu mevzularda
eşsiz hazine olan İbn-i Arabî ve Mevlana’yı anlayamadıkları gibi,
kendi çarpık düşüncelerine de âlet etmektedirler.» [10]
Mayaların “mistik
öğretileri”ne ancak bu bakış açısıyla yaklaşılırsa netice alınabilir ve varsa
asıl değeri o zaman ortaya çıkar.
"Mayalar ve 2012
Efsanesi" üzerinde durmaya devam edeceğiz.
[1] Michael D. Joe, Mayalar,
Tübitak Yay., s. 190
[2] A.g.e., s. 192
[3] A.g.e., s. 242
[4] A.g.e., s. 240
[5] A.g.e., s. 229
[6] A.g.e., s. 197
[7] A.g.e., s. 165
[8] A.g.e., s. 217
[9] Rene Guenon, Vadenta’ya
Göre İnsan ve Halleri, Gelenek Yay., 2002
[10] A.g.e.
Aylık Dergisi, Ocak 2010