'Zamanı Bütünlemek' Üzerine
Kenan Duru
'İdeal değerler ile
aktüel değerleri, zamanı bütünlemek mânâsına bir sentezde birbirine
kavuşturmak, "cemedici" vasfıyla insanın varlık borcudur.
İdeal değerler, bir
"olması gereken" olarak gelecekte erişilecek bir vaziyet-hâl değil;
zaten halihazırda var olan ve tâbi olunması gereken Mutlak Hakikat yönünden,
"bulunanın aranmasına" mevzu olandır.
Aktüel değerler ise,
ahlâkla bağlantılı bir yerde “ 'fail' olmak yerine 'münfail' sıfatta, yani
'fiilin içine işlemiş ve işletici sıfat' “a (1) mevzu olandır.
İdeal değerlere,
aktüel değerlerin tekemmül ettiricisi; aktüel değerlere de, ideal değerlerin
taşıyıcısı nazarıyla bakabiliriz.
Bunun yanıbaşında pay
alınması gereken ölçü:
“'İslâma uygun
olma'nın zamanı bütünlemek mânâsında bir mesuliyet belirttiğini anlamıyorlar.”
(2)
Zamanı bütünlemek;
“Dış oluş vasıtalarını (aktüel değerler, K.D) iç oluş destekleriyle (ideal
değerler, K.D) beraber kuşatmak” (3) demektir.
Bütün fikrin
yansıtıcısı dünya görüşünü de bu çerçevede mütâlaa etmek gerekir. Dünya görüşü,
çoğu kez sanıldığı gibi kendinden menkul bir kurgu, yakıştırma işi değildir. O,
kök alâkası çerçevesinde, küfre sed çekme tavrı olarak hayata seyirci kalmayı
reddetmektir. Bunun yanısıra, dört bir koldan üstümüze üstümüze akıp bizi
peşisıra sürükleyen hayatı, istikâmet üzere “esas”a bağlamak dâvâsıdır. Diğer
bir deyişle, dünya görüşü, hayata ilişkin tasavvur tarzı olmanın ötesinde, ona
meydan okumadır; “akıcı özelliğiyle târife gelmeyen hayatı” inhisarına alma
tavrıdır.
Dünya görüşü bir
kurgu, yakıştırma değildir, dedik. Hem de, hayatın akışı içinde eşya ve
hâdiselerin her ân yeniliğine rağmen!
Bakış açısını Batı
tarih perspektifinden devşirenler için böyle bir iddia kaale alınmayabilir.
Ancak şu bilinmelidir ki, Batı düşünce çizgisinde tarih, kronolojik olarak
tekâmül eden, "iyi"den "daha iyi"ye doğru gelişen bir
süreçtir. Ortega Y Gasset’nin “İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır” deyişi de
bu yaklaşımın tipik bir ifadesidir. Halbuki insan tabiatı-malûmu, tarihe bizzat
değer verendir. Gasset’nin sözü Batı insanı için doğru olabilir. Nitekim başka
bir Batılı düşünür, “Batı insanı” diyor, “eşitlik ve hürriyet yolunda
kaydettiği mesâfe kardeşlik temelinden mahrum olduğu için kendini imha
aşamasına varmıştır” tesbitini yaparken, Batı insanının, hükmüne tâbi bir
tabiata sahip olmadığını vurgulamaktadır.
Varlık muhasebesinin İslâm nokta-i nazarından
hem ifadesi hem de delili İbda Diyalektiği, insanı “tesir edici eser” (4) diye
niteler. Buradan hareketle diyebiliriz ki tarih, insanın tesir edici
hüviyetinden neş'et eden faaliyetlerinin tezâhürüdür.
İnsan, kul mânâsına
bir "eser"dir denildiğinde; "fail yerine münfail sıfatta, fiilin
içine işlemiş işletici sıfat" yönüdür dile gelen.
Sıfat, "bir şeye
değerini veren" mânâsınadır; ve değer, mahiyetin kendisi olarak erozyona
uğramadıkça, halihazırdaki insan faaliyeti, bugünü “daha iyi” ve geçmişi
"miadını tamamlamış-müzelik" bir “iyi” şeklinde tasnife yeltenmez.
`Tarihi insan
tabiatından hareketle okumak yerine, insanı tarihte mihraksız arayışların
tesadüfünde mevkîlendiren Batı tarih anlayışının zıttı olarak ve onu berhava
edici bir istikâmette başa alınması gereken hakikat, Allah Resulü'nün Veda
Haccındaki: “İşte zaman yaratıldı yaratılalı devrini yapa yapa nihayet gaye
noktasına erişti” (5) beyanlarıdır.
“İslâma uygun olma
zamanı bütünlemek mânâsına bir mesuliyettir" müteârifesinden-peşin
hükmünden, bu hakikatin ışığında pay almak gerekir. Allah Resulü'nün Veda Haccı
sırasında buyurdukları beyanın daimî ihtarcısı olarak Kâbe’yi mihrak diye
işaretlersek, "tesir edici eser" hüviyetiyle "insan"
faaliyetlerinin toplamı halinde "gelecekten-meçhulden" devşirilen
bilgiyi "iyi" ve "daha iyi" şeklinde tasnife ihtiyaç
duyulmaz; “zamanın gaye noktası”, “Kıble anlamının yön vericisi” Kâbe mihrakında,
“oluş sırasına riayet” ve bunun "edeb tavrı" da sağlanmış olur.
"İmam-ı Rabbani
Hazretleri, Kâbeyi, madde dünyasının tükenip ruh âleminin başladığı nokta diye
târif eder." Bu harikulâde târifi aktaran Üstad, yine harikulâde bir târifle,
Kâbe’nin mânâsını şu ifade ile pekiştirir:
“Yakınına varınca
istikâmeti de istihlâk eden, harcayan toplayıcı sır noktası...” (6)
İmdi bu zaviyeden
diyebiliriz ki, Batının "fütürist-gelecekçi" tarih anlayışına
nazaran, İslâm tarih anlayışı ir(ti)câcıdır.
Oluşlar dizisi
boyunca zamanın "tecellisinde-ifadesinde" ortaya çıkan teferruatlara,
Batı bakış açısı, asıl gerçeklik pâyesi yükleyerek, problemlerin hâllinde temel
kriter diye kullanıyor. Teferruat, mahiyeti gereği "sınırlı tecrübe"dir.
Eşyâ ve hadiseleri mânâlandırmada sınırlı tecrübenin yetersizliği ayan beyan
bilinmesine rağmen, bu bakış açısı terk edilmediğinden dolayı; yeni arayışlar,
idealize olunan bir "üst gerçeklik" değeri kazanıyor.
Buna mukabil, İslâm
tarih anlayışı, dünya görüşünü de temin eden "nihâî gâye noktası-Mutlak
Hakikat" ölçülendirmesine tâbi bir "bakış açısı-şuur"la, zamanın
tecellisinde ortaya çıkan teferruatı "asıl-üst gerçeklik"e bağlama
merkezlidir.
Mevzuyla alâkalı
güzel bir mîsal:
“Genellikle kendimize
açık kılmamız gereken şey," diyor E. Cassirer, "suje ve obje
kavramlarının aklın düpedüz verilmiş ve kendiliğinden anlaşılan bir malı
olmadığı, tam tersine, gerçekten yaratıcı bir dönemin, bu kavramları kendi
emeğiyle edinmek ve bunlara kendine özgü anlam damgasını kendi çabasıyla vurmak
zorunda olduğudur.” (7)
Batı bakış açısından,
suje-obje arası ilişkinin doğurduğu “anlam” için, kendinden menkul her yeni
arayış dönemine bir milad özelliği atfedilmesi, altı çizilecek bir husustur.
Aynı pasaja bir de,
Hazreti Ali’nin söylediği ve bizim meâlen nakledeceğimiz şu ölçüyle, tâlim ve
terbiye konusunda altın çivi değerindeki “Siz siz olun çocuklarınızı gelecek
zaman için yetiştirin, çünkü onlar sizin yaşamayacağınız bir zaman dilimi için
yaratılmışlardır.” hikmetinden pay alarak bakarsak; “zamanın ucunda” yaşayan
insanın, zamanın gerisine düşmeden paralelliği sürdürebilmesi ve “esasa bağlı
muhtevanın kesintisiz temini” için ibdaî bakışın şart olduğu neticesi ortaya
çıkar.
“Varlığın, zamanın
muhtevası olarak imkân ve ihtimaller”ini (8) kendi dünya görüşünün verimi
hâlinde tablolaştırmak; veya “fikrin eşya ve hadiseler üzerinde
pıhtılaştırılması olan aksiyon” (9) tavrıyla, aktüel değerleri
"yaşanan-canlı gerçeklik" hâline getirmek; işte ibdaî bakış dâvâsı!..
Hazır,
"ibda" ve "aksiyon" vurgusu yapmışken; fikir mesailerini
birtakım “entelektüel mahfil” veya “epistemik cemaat” çevrelerinde-çerçevesinde
tatmin olma duygusuyla yürütenlerin, savunduklarının kavgasına, aksiyon
açılımlarına yanaşamamalarındaki acziyet, bunların, "dünya görüşü
şartı"nı, kabul edilmesi gereken bir peşin fikir olarak göremediklerini
ispatlamaktadır.
Dünya görüşü için
dedik ki, o, hayata ilişkin bir tasavvur tarzı olmanın ötesinde, hayata bir
meydan okumadır. Hayatı “murad menzilinde istikamete” (10) bağlama dâvâsıdır.
Dolayısıyla nihâî gâye noktası, devlet olmaktır.
“Devlet,” diyor İbda
Mimarı, “genişliğine insan aksiyonunun en büyük kuruluşudur.” (11)
Bir de onun, devletin omurgasını teşkil eden
"nizam" hakkındaki tesbiti:
(Nizam:) “Hem mümkün
olma özelliğiyle varolan keyfiyetin 'yapmak'la gerçekleşen muhteva düzeni, hem
de 'yapmak' ifadesinin belirttiği hareket düzeni olarak (bizzat) 'kanun'
"dur. (12)
Hâsılı, dünya görüşü,
hakikati etkin kılmanın hem şuuru hem de bu şuura bağlı “yapmak” mükellefiyetini
deruhte eden EL’dir.
İman-tefekkür-ibda-aksiyon
bütünlüğünde, "murad menzilinde istikamet"in "kendinden zuhur
diyalektiği" hâlinde, varoluşla ayniyet kesbedici bakış açısının
temsilcisi BD-İBDA, "fiilin içine işlemiş işletici sıfat" olarak
yürüyen hakikattir.
Dipnotlar
1) SM, Kültür
Davamız, İbda Yayınları, 3 Basım, İstanbul, 1993, s. 85
2) SM, İslama Muhatap
Anlayış, İbda Yayınları, 2 Basım, İstanbul, 1987, s.17
3) SM, İbda
Diyalektiği, İbda Yayınları, 3 Basım, İstanbul, 1995, s.22
4) SM, Kültür Davamız,
s. 58
5) SM, İbda
Diyalektiği, s. 33
6) NFK, İman ve İslam
Atlası, BD Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 1985, s. 84
7) Ernst Cassirer,
(Aktaran: Nermi Uygur, Kuram-Eylem Bağlamı, Y.K.Y., 1996)
8) SM, Kültür
Davamız, s. 128
9) A.g.e. s. 100
10) SM, Büyük
Mustaribler, İbda Yayınları, 1 Basım, İstanbul, 1998, s. 31
11) SM, Kültür
Davamız, s. 144
12)
SM, Necip Fazıl’la Başbaşa,
İbda Yayınları, 2 Basım, İstanbul, 1989, s. 47
Akademya
Dergisi, 11. Sayı, 1999
Akademya’ya
Doğru Arşivi (2001-2005)