Okuyucu
Maksim
Gorki
Rusçadan Türkçeye
İlk Kez Tercüme Eden:
Kenan Duru
Can dostlarıma yeni basılan hikâyemi okuduğum evden ayrıldığımda gece
olmuştu. Hayli övgü almıştım. Boş caddeyi tatlı bir heyecan eşliğinde ağır
adımlarla arşınlarken hayatımda ilk kez böylesine bir var olma sevinci
yaşıyordum.
Aylardan şubattı, ancak aydınlık bir gece vardı; daha yeni yağmaya
başlayan karla muhteşem bir şala bürünen yeryüzüne hınca hınç yıldızlarla
kaynaşan bulutsuz gökyüzünden sert ve soğuk bir rüzgâr esiyordu. Duvarları aşan
dallardan düşen gölgeler yolumun üstüne hayli tuhaf, şaşırtıcı desenler
çiziyor; ayın yumuşak, mavimsi parıltısında kar tanecikleri sevinçle
parlıyordu. Etrafta hiçbir canlıdan en ufak bir iz görülmeyen o unutulmaz,
aydınlık gecede, huşû içindeki sessizliğin tek ihlâli ayaklarımın altında
ezilen karların çıkardığı sesti… Düşündüm:
“Bir şeylere ehil biri olarak şu hayatı yaşamak ne kadar güzel!”
Ve geleceğimi parlak renklerle çizmede muhayyilemin cimriliğinden eser
yoktu…
— Doğru, kelimelerle ortaya çıkardığınız tablo muhteşem!.. Hiç
abartmıyorum! dedi biri arkamdan, kendi kendine düşünürcesine.
Bu beklenmedik ses karşısında ürperdim ve dönüp sesin sahibine baktım.
Ufak, siyah giyimli bir adamdı, adımlarını benimkilere denk getirip
gözlerini yukarı doğru dikerek yüzüme baktı ve sert bir kahkaha attı. Bakışı,
elmacık kemikleri ve çene sakalıyla onda her şey sıradışıydı; küçük, donuk
gözleri tuhaf göz yuvarlarından fırlayacakmış gibi delici bir bakışa sahibti.
Adımları öyle hafif ve sessizdi ki sanki karda kayıyor gibiydi. Hikâyemi
okuduğum evde görmemiştim onu, sesiyle ürpermem tabiîydi. Neyin nesiydi bu
adam, nereden çıkmıştı?
— Siz… de mi oradaydınız? diye sordum.
— Evet, dinlemek zevkti.
Davudî bir sesle konuşuyordu. İnce dudaklarından yayılan gülümsemeyi,
ince, siyah bıyıkları gizlemeye yetmiyordu. Gülümsemesinde beni hedef alan
iğneli, alaycı bir düşüncenin açıktan açığa sırıttığını görebiliyordum. Fakat
uzun zamandır beklediğim okuyucu değerlendirmesini nihayet bu siyah giyimli
adamdan alabileceğim için kendimi oldukça keyifli hissettim ve kapıldığım âni
hoşnutsuzluk, içimde kabaran sevinç karşısında bir gölge gibi yok oluverdi.
Gecenin o vaktinde yaşadığım zevkli dakikaları uzatmasını içimden ümid ederek
onunla aynı hizada yürümeyi sürdürdüm. Acaba ne diyecekti? Kaderin yüzlerine
nâdiren güldüğü insanların sınır tanımaz ihtirasları vardır.
— Müstesna biri olduğunu hissetmek güzel bir duygu, değil mi? diye
sordu yol arkadaşım.
Sorusunda hiçbir fevkalâdelik görmemiştim, onunla hemfikir olduğumu
belirttim düşünmeksizin.
— Ha, ha, ha! Alaylı bir kahkaha attı, ince parmaklı küçük ellerini
sinirli sinirli ovuşturarak.
— Sanırım neşeli birisiniz, dedim soğuk bir ifadeyle; kahkahasından
alınmıştım.
— Ya, öyleyim, dedi gülümseyerek, kafasıyla da tasdik etti.
— Ve ayrıca mütecessis biriyim, hem de çok… Biricik vasfım
öğrenmektir, her şeyi bilip öğrenme tutkusudur beni böylesine dinç, böylesine
diri tutan. Şimdi ise şunu öğrenmek istiyorum: Başarınızı neye borçlusunuz?
Yüzüne baktım ve sorusuna isteksizce cevab verdim:
— Bir ayı bulan çalışma, hatta daha fazla…
— İşte, dedi hemen araya girerek, biraz emek ve her zaman bir şeyler
kazandıracak küçük bir hayat tecrübesi… Fakat şu ân bile birkaç bin kişinin
eserinizi okuyarak düşüncelerinizle hemhâl yaşadıklarının o müstesna duygusuna
sahib olduğunuzu hesaba kattığımızda, hiç de pahalı bir bedel değil bu. Ve daha
sonrası için bel bağladığınız, belki zamanı geldiğinde… ha, ha!... öldüğünüzde…
ha, ha, ha!.. bütün bunların karşılığını fazlasıyla, hem de bize
verdiklerinizden kat kat fazlasıyla almanız da mümkündür, yanılıyor muyum
acaba?
Yine kesik kesik, müstehzî kahkahalar attı, keskin bakışlı siyah
gözleriyle bilgiççe süzdü beni. Ben de benzer bir tavırla ona tepeden bakarak
dargın ve soğuk bir sesle sordum:
— Affedersiniz… bu güzel sohbeti kime borçluyum acaba?
— Kim miyim ben? Tahmin edemiyor musunuz? Ama şimdilik kim olduğumu
söylemeyeceğim size. Yoksa sizin için muhatabınızın kimliği onun size
söyleyeceklerinden daha mı önemli?
— Elbette değil… Fakat bütün bunlar öyle tuhaf ki! diye cevab verdim.
Nedense, paltomun kolundan tuttu ve hafifçe gülümseyerek konuşmaya
başladı:
— Varsın garib kaçsın! İnsanlar alışkın oldukları davranış
kalıblarından çıkma iznini, arada bir de olsa niçin vermesinler ki
kendilerine?.. Şayet buna itirazınız yoksa, haydi açık yürekle konuşalım! Farz
edin ki bir okurum ben… bilgiye aç ve kitabların neler va’dettiklerini öğrenmek
için yanıp tutuşan tuhaf bir okur… Sizinkiler meselâ? İzin ver de konuşalım.
— Oo, elbette, dedim, memnuniyetle… böyle karşılaşmalar ve fikir
teatîleri… her gün yakalanacak fırsatlar değil. Aslında yalandı söylediklerim,
zira bütün bunlar benim için can sıkıcı bir hâl almıştı. Düşündüm: “Ne istiyor
bu adam? Münazara heveslisi tanımadığım insanların sokak ortasında yoluma
çıkmalarına hangi yazımla izin vermiştim böyle?”
Her şeye rağmen yol arkadaşıma karşı nazik bir yüz ifadesi takınarak,
ağır adımlarla da olsa onunla birlikte yürümeyi sürdürdüm. Bunu zorlanarak
başardığımı hatırlıyorum. Fakat keyifli hâlim hâlâ sürdüğünden konuşma talebini
reddederek onu kırmak istemiyordum; isteğine boyun eğdim.
Arkamızda kalan ayın ışığında gölgelerimiz ayaklarımız altına
serilivermişti. Önümüz sıra kaynaşmış iki siyah leke gibi karda uzayan
gölgelerimize bakarken, içimde gölge gibi karanlık, ele geçmez bir şeylerin var
olduğunu, tıpkı önümde uzayan gölgeler gibi onların doğmakta olduğunu
hissettim.
Sessizlikle geçen bir dakikanın ardından, yol arkadaşım,
düşüncelerinden emin insanların tavrıyla:
— İnsan davranışlarının sebeblerinin öğrenilmesinden daha önemli ve
meraka değer hiçbir şey yoktur hayatta… Ne dersiniz?
Kafamla evet işareti yaptım.
— Demek hemfikirsiniz!.. O hâlde, açık yürekle konuşalım, böyle bir
fırsatı henüz gençken kaçırmayınız!
“Tuhaf bir adam!” dedim içimden, sözleri merakımı çekmişti, gülerek
sordum ona:
— İyi de, ne konuşacağız?
Bana keskin bir bakış fırlatarak, kadîm bir dostun laubali tavrıyla
haykırdı:
— Konuşmamız edebiyatın görevi konusunda olacak!
— Ben de çok isterdim, fakat hayli geç oldu…
— Yoo! Sizin için henüz geç sayılmaz!
Kelimeleri öylesine kesin bir ciddiyetle telaffuz etmişti ki,
sözlerinin çarpıcılığı beni durdurdu. Birer istiare gibi çınlamıştı onlar. Soru
sormama fırsat vermeden kolumdan tutup hafifçe çekerek ısrarla yürümemi istedi
ve konuşmasını sürdürdü:
— Durmayınız öyle, zira benimle güzel bir yoldasınız… Bu kadar
girizgâh yetişir! Evet, nedir edebiyatın gayesi? Siz ki ona hizmet
etmektesiniz… Cevabı da sizde olmalı.
Yaşadığım şaşkınlık soğukkanlılığımı yitirmeme sebeb olmuştu. Neydi bu
adamın benden istediği? Kimdi?
— Lütfen dinleyin, dedim, tamam kabul, bütün bu aramızda geçenler…
— Gerekli temel oluştu, inanın bana! Dünyada temelsiz hiçbir şey
bulunamayacağı gibi… Acele ediniz; fakat sathî değil, derinlemesine…
Bu tuhaf adam kuşkusuz ilgi çekiciydi, fakat sinirime dokunuyordu.
Sözünü bitirme sabrı göstermeksizin yoluma devam ettim, fakat arkamdan yetişip
sakin bir sesle:
— Sizi anlıyorum, dedi, edebiyatın açıklanmaya muhtaç görevini
tanımlamak şu ân size zor geliyor, o hâlde ben deneyeyim…
Derin bir nefes çektikten sonra sevecen bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
— Edebiyatın görevini şu sözlerle açıklamam hâlinde siz de benimle
hemfikir olacaksınız: İnsanın kendisini anlamasına yardımcı olmak, inancına
kuvvet vererek onun kendi hakikat arayışını kemâle erdirmek, insanlara ârız
bayağılıklarla savaşmanın yanısıra, onları iyi haslet sahibi kılmak ve
insanların soylu bir güce erişebilmesi ve güzelliğin kudsî ruhuyla hayatlarını
yüceltebilmeleri için insan ruhundaki utancı, öfkeyi, cesareti açığa
çıkarmaktır. İşte benim formülüm bu; elbette eksik ve şematik… Hayata soyluluk
katacak fikirlerle desteklenmeye ihtiyacı var. Ee, hemfikir misiniz benimle?
— Evet, dediğiniz gibi!.. Aşağı yukarı öyle, karşılığını verdim;
edebiyatın, genel mânâda gayesinin insanları asilleştirmek olduğunu düşünmek
güzeldir…
— İşte hizmetinde olduğunuz ulvî görev! dedi inandırıcı bir üslubla ve
hemen akabinde sökün eden müstehzî kahkahası:
— Ha, ha, ha!
— İyi de, bütün bunları söylemenize hacet ne? diye sordum ona, alaycı
tavrından etkilenmemiş bir yüz takınarak.
— Peki, sizin düşünceniz ne?
— Açık yürekle konuşmak gerekirse… diye başladım söze, fakat acı acı
düşünüp sustum. Ne demek açık yürekle konuşmak? Muhatabım hiç de ahmak birine
benzemiyordu, insanın açık yürekliliğinin belli bir sınırdan öteye asla izin
vermeyeceğini ve izzetinefsini korumak için onun neleri göze alabileceğini
bilmemesine imkân yoktu… Yol arkadaşımın yüzüne baktığımda, gülüşünün beni
derinden derine yaralayıcı olduğunu hissettim, öylesine tahkir doluydu! Anlam
veremediğim, ama oradan derhal uzaklaşmam gerektiğini ihtar eden bir korkuya
kapıldım.
— Bana müsaade! dedim soğukça ve adımlarımı hızlandırdım.
— Sebeb ne? diye sordu o, kısık bir sesle haykırarak.
— Ölçüsüz şakalardan hiç hazzetmem.
— Ve çekip gideceksiniz?... Zaten işiniz bu… Eğer giderseniz, biliniz
ki beni bir daha asla göremeyeceksiniz.
“Asla” sözünü öyle bir vurguyla söylemişti ki sanki kulaklarımda ölüm
sûru çınlamıştı. Nefret ettiğim ve korktuğum bir kelimeydi o; kaderin
insanların umutlarını paramparça etmeye mahsus elinde tuttuğu ağır ve soğuk bir
çekiç gibi tahayyül etmişimdir her zaman onu. O kelime beni durdurdu.
— Derdiniz ne? diye sordum öfke ve hışımla.
Yeniden alaycı bir gülümsemeyle:
— Şuraya oturalım, dedi ve kolumdan sıkıca tutarak beni kendine doğru
çekti.
O sırada parka uzanan ağaçlı yolda, dalları buz tutmuş ve kımıltısız
duran akasya ve leylakların ortasında duruyorduk. Ayın aydınlığında tepemde
asılı duran dallar, kırağı ve buzdan katılaşmış hâlleriyle adeta göğsümü
parçalayıp kalbime saplanıyordu.
Yol arkadaşımın tavırlarından şaşkına dönmüş hâlde, cevab vermeden ona
bakmakla yetindim.
“Hasta biri” diye düşündüm, biraz cesaret bulmak ve onun
davranışlarına bir izah bulma arzusuyla. Fakat o, aklımdan geçenleri okur gibi
oldu.
— Normal olmadığımı mı düşünüyorsun? Sil, at onu. Öyle berbat ve
zararlı bir düşünce ki bu! Sırf bizden daha orijinal fikirli insanları anlamayı
reddetmek için kullandığımız bir maske bu ve böylesine katı bir hüküm
insanların ancak birbirleriyle olan ilişkilerini örselemeye hizmet eder!
— Ne demezsin! karşılığını verdim. Kendimi bu adam karşısında büsbütün
gülünç hissediyordum.
— Fakat maalesef gitmem gerek, gidiyorum…
— Nasıl istersen, dedi, omuzlarını silkeleyerek; durma git… Fakat bil
ki kendini yitireceğin günler pek uzakta değil.
Elimi bırakınca onun aksi istikametinde yürümeye başladım.
Parkın Volga nehrine bakan tepesinde kalmıştı o, beyaz bir kar
perdesiyle örtülen tepeden nehre siyah şeritler hâlinde patikalar uzanıyordu.
Önünde, nehrin öte yakasında uzayan ovanın sessiz ve hüzünlü manzarası
açılmıştı. Banklardan birine oturup tenha uzaklıkları seyre koyuldu o adam,
bense ağaçlı yolda yürümemi sürdürürken ondan ayrılmamam gerektiği düşüncesine
kapıldım, fakat yine de yürümeye devam ettim. Yürürken “onun -arkamda bir
başına bıraktığım insanın- benim için pek bir mânâ ifade etmediğini ona
göstermek için ya çok yavaş ya çok hızlı yürümem gerekir” diye düşündüm.
Birden, bana tanıdık gelen bir şarkıyı ıslıkla usul usul çalmaya
başladı… Körlere rehberlik etmeye soyunan bir körün hikâyesini anlatan o gülünç
ve acıklı şarkıyı biliyordum. “Niçin, tam da bu şarkıyı söylüyor?” diye sordum
kendime.
Ve bu ufak tefek adamla karşılaşmamın daha ilk dakikasından itibaren,
son derece istisnaî ve tuhaf duyguların karanlık alanına adım atmış olduğumu
idrak ettim. Deminki keyifli ruh hâlim ciddi ve o derece ağır bir şeylerin
tehdidiyle kuşatılmıştı.
Mümkün mü olabilmek rehber
Hiç bilmezken yol nereye gider
Adamın ıslıkla çaldığı şarkının sözlerini hatırlamıştım.
Dönüp ona baktım. Dizine dayalı koluna çenesini yaslamıştı, gözlerini
bana dikerek ıslık çalıyordu, siyah bıyıkları ay ışığında kıpır kıpırdı.
Felakete sürüklenme pahasına dönüp gerisin geri gittim. Hızlı adımlarla ona
yaklaşıp yanına oturdum, sakin ama kararlı bir sesle:
— Dinleyiniz, dedim, sadece konuşacağız…
— İnsana gerekli olan budur, dedi, kafasıyla da evet işareti yaparak.
— Üzerimde güçlü bir tesir uyandırdığınızı hissediyorum ve besbelli ki
bana söyleyecekleriniz var… ha?
— Nihayet kendinde dinleme cesareti buldun! dedi, kahkahayla karışık
gülerek; fakat gülüşü bu sefer müşfik bir tondaydı, hatta onda sevince yakın
bir hava vardı.
— Buyurunuz, sizi dinliyorum, dedim, fakat mümkünse tuhaflığı bir
kenara bırakın…
— Oo, pekâlâ! Tuhaflıkların sırf senin dikkatini celbetmeye matuf
olduğunu sanırım anlamışsındır? Günümüzün şuuru öyle soğuk ve katı ki, basit ve
açık olana karşı tamamen körelmiş, bir şeyleri ısıtıp yumuşatmaktan o yüzden
mahrumuz; biz kendimiz de soğuk ve katıyız. Sanırım bizlerin yeniden güzel
düşlere, hayallere ve tuhaflıklara ihtiyacı var, zira berbat renklerle
kurduğumuz hayat cansız ve sıkıcı! Bir zamanlar tutkuyla inşa ettiğimiz
gerçeklik çöktü çünkü ve çökerken bizi de ezdi… Peki, nedir çare? Bir de hayal
gücünden yararlanmayı deneyelim, belki insanın kısa bir süreliğine tekrar
doğrulmasına ve dünyada yitirdiği yeri –yitirmemiş midir?- yeniden gözden
geçirmesine yardımcı olur. Ne yazık ki, insan, artık dünyanın efendisi değil,
hayatın kölesi, yeryüzünün biricik aslî varlığı olmanın gururunu kaybetmiş, realitenin
dayatmalarına saygıyla boyun eğer hâle gelmiştir, öyle değil midir sence de?
Kendi imâl ettiği gerçekliği ise -matah bir şeymiş gibi- değişmez kanun ilan
etmiştir! Bu kanunun boyunduruğuna girmekle insan, hayatın hür ibdâcılığına
giden yolda önüne engel koyduğunu, ibdâ etmek için onu kırıp parçalama hakkına
sahib olduğunu idrak etmiyor. Zaten o artık savaşmıyor, sadece uyum gösteriyor…
Hem, ne için savaşacak? Uğruna kendini kahramanca fedâ edebileceği idealleri
nerede? İşte budur onun can sıkıntısının ve içler acısı hayatının yegâne
sebebi, işte budur insandaki ibdâcı ruhun pörsümesinin yegâne sebebi… Bazı
körler aklı coşturarak bir şeyler arıyorlar; bari insanlarda yeniden inanç
tesis etselerdi. Genellikle tuttukları yol her şeyi ebediyen muhafaza eden ve
insanları birleştiren Allah’ın yolu değil… Hakikate yanlış yollardan ulaşmaya
çalışanlar helâk olacaklardır! Onları yollarından alıkoymak için çırpınmaya ve
onlar için üzülmeye değmez, insandan çok ne var! Ruhun biricik hasreti, biricik
arzusu Allah’ı bulmaktır ve şayet Allah’a kavuşma hasretiyle yanıp tutuşan ruh
hâlâ terk etmemişse hayatı, onlara eşlik edecek ve onları diri tutacaktır, zira
onun ebedî arzusu tam kemâle ermektir… Ne dersin?
— Dediğiniz gibi, karşılığını verdim; öyle…
— Sen ise olur demesini biliyorsun, dedi sohhbettaşım, istihzâyla
gülerek. Sonra sessizliğe bürünerek uzaklara daldı. Uzun süren bir sessizlik
gibi geldi bana, nefes alış verişim hızlanmıştı. Derken, yüzüme hiç
bakmaksızın, bakışları uzakları seyre dalarken şunu soruverdi:
— Allah inancın var mı?
Bu soruya kadarki konuşması munis ve müşfik bir tondaydı ve onu
dinlemek beni mest etmişti; tefekkür ehli her insan gibi yüzüne biraz hüzün
çökmüştü. Ona yakınlık duymuş ve onu anlamıştım. Karşısında yaşadığım sıkıntı
tümden silinip yok olmuştu. Ve işte birden, kendisine karşı dürüst olması
şartıyla günümüz insanının zor cevablayacağı hayatî bir soruya muhatab kılmıştı
beni. Allah inancım var mıydı benim? Keşke bilebilseydim bunu!
Sorusuyla serseme dönmüştüm, yerimde olup da muvazenesini
koruyabilecek kim vardı? O ise delici bakışlarıyla bana bakmaktaydı, cevabımı
beklerken gülümsüyordu.
— Cevab bekleyen biri için, suskunluğun oldukça uzun sürdü. Belki bana
bir cevabın olur, şayet sana şöyle bir soru soracak olursam: Yazdıklarını binlerce
kişi okuyor, tam olarak neyin davasını güdüyorsun? Akıl öğretmeye hakkın olup
olmadığını hiç düşündün mü?
İç dünyamın derinliklerine hayatımda ilk kez dikkatle baktım.
İnsanların dikkatlerini sırf üzerime çekmek için nefsimi yücelttiğim veya
aşağıladığım sanılmasın, zira dilencilerden sadaka dilenmez. Genel kabul gören
pek çok iyi haslete kendimin de sahib olduğunu keşfettim; fakat bütün hayat
hadiselerini kavrayıcı ve kuşatıcı, düzgün ve sarih bir fikir duygusuna sahib
olmadığımı fark ettim. Ruhum için için yanmakta olan, hatta zaman zaman öfkenin
kızıl aleviyle tutuşan bir nefretle doluydu, fakat ondan da fenası ruhumdaki
şübhelerdi. Onların her ikisiyle zihnim öyle çarpılmış, kalbim öyle bir eziyet
kıskacına kıstırılmıştı ki, nice zamandır içi viraneye dönmüş bir varlıktım
ben… Beni hayata karşı ihtiraslı kılacak hiçbir şey yoktu, kalbim bir ölü gibi
soğuk, zihnim baygın bir uykuda gibiydi, muhayyilemin sundukları ise sadece
birer kâbustu. Nicedir, günler ve geceler boyu kör, sağır ve dilsiz biri gibi
yaşamıştım, ne bir şey arzulamış ne de hissetmiştim. O ân bana öyle geldi ki
bir ölüydüm ben, bir yanlış anlama sonucu hâlâ gömülmeyi bekleyen bir ölü.
Böyle korkunç bir hayat sürmekten daha beteri ise yaşamanın çok daha güçlü bir
iradeyi gerektiriyor olmasıdır, zira ölüde daha az anlam, daha çok karanlık
vardır… Muhtemelen, nefretin verdiği hazzı bile terk etmiştir o …
Sahi uğruna çırpındığım bir davam var mıydı benim? Neyim ki ben?
İnsanlara söyleyecek neyim var? Uzun zamandır şunu diyenler var, her zaman da
söylenecektir: Eser okurunu bulur - ya insanları olduğundan daha iyi
yapmıyorsa? Eğitimini aldığım düşünce ve mefhumların davet ettiği istikametin
sık sık hilâfına davranan biri olarak, insanlara onların talim ve terbiyesini
vermeye hakkım var mıydı? Onlara muhalif yaşamam, onlardaki hakikatin, “ben”ime
temel olmuş inanıştan daha yüksek bir samimiyet ihtivâ ettiğini göstermez mi?
Yanımda oturmakta olan şu adama diyecek neyim vardı?
Cevab beklemekten yorulmuştu o; yeniden söze başladı:
— İkbalperestliğe olan zaafının senin şeref ve haysiyetini henüz silip
yok etmediğini görmeseydim, önüne bu sorularla dikilmezdim. Beni dinleme
cesareti gösterebiliyorsun… Bundan, kendine duyduğun makûl bir sevgi sonucunu
çıkarıyorum, zira onu güçlü kılmak için, evet, sırf onun için bile işkence ve
ıztırabtan kaçınmıyorsun. Bu yüzden, karşımda içine düştüğün müşkül durumu
biraz hafifletmek niyetindeyim; seninle bir câniyle konuşur gibi değil, bir
suçluyla konuşur gibi konuşacağım:
— Bir zamanlar aramızda varlığı mükemmelleştirmek için çırpınan büyük
kelâm üstadları, gerçek hayat erbabı, yüce ruhlu insanlar yaşardı, insana derin
inanç aşılayan büyük ruhlardı onlar. İbdâ ettikleri eserler asla ihmale
gelmeyecek türdendi, zira ebedî hakikatler içeren o kitabların sayfalarından
ölümsüz güzelliğin rayihası yayılırdı. İmaj ve tasvirleri ilhamla dopdolu
eserlerdi onlar. O eserlerde mertlik de, öfkenin yanan alevi de vardı. Onlarda
hakikat ve hürriyet aşkının sesi çınlardı, tek bir gereksiz söz bile
barındırmazlardı. Senin kendi ruhundan beslenen biri olduğunu bilmiyor değilim…
Anlaşılan, ruhun kötü tecrübeler edinmiş; zira doğruluk ve aşk üstüne
yazdıkların birer sahtekârlık ve riyakârlık numunesi. Kendini zorlamadan o
konulardan konuşamadığına eminim. Sen de tıpkı Ay gibisin, başkasının ışığıyla
parlıyorsun; fakat hüzünlü ve donuk bir parıltı bu, çok gölge üretiyor ve az
ışık verdiği gibi kimseyi de ısıtmıyor. Gerçek bir kıymeti haiz şeyleri
insanlara vermekten mahrumsun; verdiklerine gelince, onları güzel düşünce ve
sözlerle hayata zenginlik katmak gibi yüce bir zevk için değil, daha çok
varlığının tesadüfî keşiflerini insanlara gerekli fenomen derecesine yükseltmek
için veriyorsun. Hayattan ve insanlardan kat kat fazlasını almak için
veriyorsun. Kimseden hediye almaya layık değilsin, basit bir tefecisin sadece:
Verdiğin bir gram tecrübeyi, ilgi ve dikkatleri üstüne çekerek faiziyle
birlikte geri alıyorsun. Kalemin hakikati irdelemekten âciz, günlük hayatın
ıvır zıvırlarını didiklemekle meşgul. Sıradan insanların sıradan duygularını
tahlil etmeyle insanın zihin dünyasını keşfe çalışıyorsun, belki de sayısız
basit keşif elde ediyorsun; peki, ruhlarını aldanmanın tasallutundan kurtarmaya
çalışanlara, ufacık da olsa sunabildiğin ne var? Günün süprüntülerini eşelemeyi
yararlı bulduğuna hiç kuşkum yok, fakat oradan bulup çıkaracağın şey, her zaman
zâhirde sürü güdüsüne bağlı yaşayan insanın sadece zalim, aptal ve düzenbaz
olduğunu teyid eden basit acı gerçekler olacaktır; hâlbuki kendisiyle bir
başınayken âciz ve zavallıdır o. Onun aslında buna inandırıldığının bilmem
farkında mısın?! Ruhen ve zihnen dumura uğramış biri o… Dahası da var! Ona
kendisinin ne menem şey olduğunu anlatan, her zaman az veya çok insanı
hipnotize edecek bir özenle kotarılmış kitablar okuduğunu da unutmayalım. O,
senin kitablarından kendine baktığında, sadece çirkin ve kötü bir mahlûk
görüyor ve daha iyi olmak için hiçbir çıkış göremiyor. Ona bu imkânı sunacak
gücün var mı acaba? Sen misin bunu yapacak olan, kendin bile… Sana insaflı davranıyorsam,
beni dinlediğin ve karşımda kendini aklama cambazlıklarına girişmediğin
içindir. Evet! Öğretmen dediğimiz, şayet dürüst biriyse, her zaman öğrencileri
üzerine titremek zorundadır. Sizler, siz günümüzün hayat öğretmenleri ise
insanlara verdiklerinizden daha fazlasını alıyorsunuz onlardan, zira
kalemlerinize sadece insanlarda gördüğünüz kusur ve zaafları doluyorsunuz.
İnsan, aynı zamanda meziyetleri olan bir varlıktır; peki siz yazarlarda var mı
onlardan? Sorarım sizlere, siz kendilerini faziletin vücud bulması için
sefihlikleri, bayağılıkları teşhir etmekle mükellef addeden vaizler, hep
acımasız ve mızmız bir tonda tasvirine yeltendiğiniz o düzineler dolusu cahil
insandan nedir sizi üstün kılan? Gayretkeş bir edayla vasıflandırmaya
çalıştığınız fazilet ve bayağılığın, birbirine dolandığı için kendi aslî
renklerinden uzaklaşarak griye çalan siyah ve beyaz iki ip yumağına
benzediğinin sizler farkında mısınız acaba? Allah’ın sizleri seçip göndermediği
besbellidir… O gönderseydi, sizlerden daha kudretli olanları gönderirdi. O,
gönderdiklerinin yüreğini hayata, hakikate ve insanlara karşı tutku dolu bir
aşk ateşiyle yakıp da gönderirdi, onlar alev alev yanan kandiller misâli güç ve
şöhretleriyle karanlıktaki varlıklarımıza ışık tutmuş olurlardı… Sizler ise
şeytanın zafer meşalesi gibi kesif dumanlar yayıyorsunuz; dumanınız zihinlere,
ruhlara sızarak onları özgüvensizlik zehriyle zehirliyor. Sahi, tam neye hizmet
ettiğinizi söyleyebilir misiniz?
Bu adamın sıcak nefesini yüzümde hissediyordum, bakışlarıyla
karşılaşmaktan korktuğumdan gözlerim yere bakıyordu. Beynime birer kor gibi
damlayan sözleri beni hasta etmişti… Basit sorularına cevab vermenin ne kadar
zor olduğunu dehşetle fark ettim… Ve suskunluğumu sürdürdüm.
— Şu hâlde, senin yazdıklarının ve senin gibi yazanların gayretli bir
okuyucusu olarak şunu soruyorum ben: Yazmaktan muradınız nedir? Sizler ki
boyuna yazmaktasınız… İnsanların yüreklerinde iyi duygular uyandırmak - bu
mudur yapmak istediğiniz? Ne var ki soğuk ve kısır kelimelerle bunu yapmanıza
imkân yok, asla! Mıncık mıncık edilmiş, paçavraya dönmüş bayat kalıblar
üzerinden hayata yeni bir şeyler katmanıza asla imkân yok. Ne kadar utanmaz
olduğunuz dışında, yazdıklarınızdan çıkarılacak hiçbir ders de yoktur. Sıkıcı
mı sıkıcı yazdıklarınız, sıkıcı insanlar, sıkıcı fikirler, sıkıcı olaylar… Ruhu
uyandırmaya, ruhun yeniden doğuşunun lüzûmundan bahsetmeye ne zaman sıra
gelecek? Nerede ibdâcı hayata çağrı, cesaret aşılayan sözler, ruhu coşturacak
kanatlı sözler nerede?
Bana şunu diyebilirsin: Hayat ürettiklerimiz dışında farklı imkân ve
tercihler sunmuyor bize. Hiç böyle konuşma, zira kelâm kudretine sahib olma
bahtına eren biri için hayat karşısında güçsüzlüğünü itiraf etmek ve onu daha
yükseklere taşıyamamak utanç vericidir. Şayet senin bulunduğun seviye hayatla
bir seviyeyse ve hayal gücün hayatta mündemiç olmayan, ancak öğretilmesi de
zorunlu formları icad etme kudretinden mahrumsa, çalışmalarının kime ne faydası
olacak ve kendini hangi sıfatla aklayabileceksin? İnsanların hafızasını yine
onların hayatlarından çekip çıkardığın yığınla fotoğraf karesiyle doldurup
çöplüğe çevirmekle onlara zarar vermiş olabileceğini hiç düşünmüyor musun? Zira
–itiraf et!- sunduğun hayat tablolarında ne insana intikam yeminleri ettirecek
bir utancı açığa çıkarmayı beceriyorsun, ne de varlığın farklı formlarını
yakıcı bir arzuyla devşirmeyi biliyorsun. Başkalarında görüldüğü gibi hayatın
nabız atışlarını hızlandıracak, nefesinle onu fokurdatabilecek bir gücün var
mı?
Tuhaf sohbettaşım bir dakika süren bir sessizliğe büründü, ben ise
onun sözleri üzerinde sessizce düşündüm:
— Çevremde zekâsıyla ün salmış pek çok insan var, ne var ki aralarında
sîreti temiz olan yok denecek kadar az; zaten onlar da ruhen meyus ve hasta
kişiler. Ve nedense gözüme çarpan hep şu oluyor: Ruhen ne kadar saf ve temizse,
iyiyse bir insan, yaşama şevki de o nisbette az ve hastalıklı biri oluyor.
Hayat omuzlarında ağır bir yükmüş gibi yaşıyor. Yalnızlık ve keder bu gibilerin
kaderi. Daha iyi bir hayata hasret onlarda o kadar az ki, onu var kılmaya
güçleri yok. Ruhları gayrete getirecek sözlerin onların yardımına vaktinde
yetişmemiş olması, sakın, onların bu derece zavallı ve tükenmiş olmalarının
gerçek sebebi olmasın?..
— … Ve ayrıca, -konuşmasına devam etti tuhaf sohbettaşım- ruhu
arındırıcı, yaşama sevinciyle taşan gülüşleri insana kazandırmaya muktedir
misin? İnsanların güzel gülüşleri tamamen unutmuş olduklarının bilmem farkında
mısın? Gülüşlerinde sadece kötülük ve bayağılık var ve genellikle ağlayacak
gibi gülüyorlar; fakat onlardan, gülerken insanın göğsünü sarsması gereken
candan ve sevinçli gülmeyi asla işitemezsin; zira güzel gülüşler ruha letafet
verir… Gülmek insanoğlunun vazgeçilmez bir ihtiyacıdır, çünkü onu hayvanlardan
üstün kılan sayılı üstünlüklerden biri de gülmesidir. İnsanları olsa olsa
gülünç ve zavallı bir hâle sokacak çirkin ve bayağı gülüşlerden farklı bir
gülüşü insanlara kazandırabilir misin? Şunu anla ki, vaaz vermeye hakkın
olabilmesi için, sendeki kabiliyetin; hayatın biteviye dar ve katı kalıblarını
bir çekiç misali kırıp parçalayacak ve yerine hür hayat formlarını ikame edecek
samimi duyguları insanlarda uyandıracak kifâyette sağlam bir temeli olması
gerekir. Öfke, nefret, cesaret, utanç, tiksinti ve en nihayet ölümcül
umutsuzluk; al sana yeryüzündeki her bir şeyi temelinden sökebilecek
manivelalar. Bunları çıkarabilecek bir gücün var mı? Onları kuvveden fiile
geçirebilir misin? Ruhlarında zaaflarına karşı kudsî bir nefret veya
ıztırablarına karşı yüce bir şefkat bulunması gereken insanlara seslenme
hakkını kendinde görebilmen için elzem olan bunlardır; şayet ruhun bu
duygulardan yoksunsa, o hâlde tevazu göster de, söyleyeceklerini söylemeden
önce iyice düşün…
Ortalık ağarmaya başlamıştı, ama ruhumdaki her şey kesif bir
karanlıkla kaplanmıştı. Muhatabım ise ruhumda hiçbir sır kalmaması için her
şeyi gözlerimin önüne sermişti. Zaman zaman zihnim şübheye kapılıyordu:
“O, insan mı?”
Fakat beynim onun sözleriyle öyle massedilmişti ki bu muammayı çözecek
güç kalmamıştı bende ve sözleri yeniden birer diken gibi beynime saplanmaya
başladı:
— Her şeye rağmen hayat genişliğine ve derinliğine ilerlemeye devam
ediyor, ne var ki ağır adımlarla ilerliyor; zira onun adımlarını hızlandırıcı
güç ve maharete mâlik değiliz. Hayatın ilerlemesiyle birlikte, her geçen gün
insanlar yeni sorular öğreniyor. Onları kim cevablayacak? Cevablar sizlerde,
siz havarîliğe soyunanlarda olmalı. Peki, sizler, hayatın başkalarına
anlatılamayacak denli ketûm olduğunu biliyor musunuz? Çağınızın hangi
meselelerine vakıfsınız, geleceği önceden görebiliyor musunuz? Hayatı tefessüh
etmeye ve ruhu çökmeye yüz tutmuş insanı gafletinden uyandırabilecek hangi
sözleriniz var? O, artık ruhen yıkılmış, hayata ilgisi ise hiç mesabesine
düşmüştür ve onun meziyetleriyle yaşama arzusu her geçen gün sönüyor, tıpkı bir
domuz gibi yaşamak istiyor ve –işitiyor musun?- artık ideal kelimesini her
işittiğinde ona sadece dilini çıkarıyor. İnsan et ve deri giydirilmiş koca bir
kemik yığınına dönüşmüş durumda ve bu iğrenç kütleye hareket veren de ruh
değil, şehvet arzusu. Ona ihtimam gerekiyor, henüz insanlığını daha tam
kaybetmemişken, onu hayatta tutmaya âcilen! bir çare üretmelisiniz! Fakat
sizler, sadece inleyip sızlanarak, ah vah çekerek veya onun çürüyüp kokuşmasını
kaleminize kayıtsızca dolayarak onu yaşamaya nasıl iştiyaklı kılabilirsiniz ki?
Hayata çürümenin kokusu sinmiş; korkaklık ve kölelik kalbleri istilâ etmiş,
tembellik zekâları ve elleri yumuşak zincirlere bağlamış… İğrençliğin bu
hercümerç ortamına katacak neyiniz var? İstisnasız hepiniz ne kadar da çapsız
ve zavallısınız, hem ne kadar çoksunuz öyle! Ah, keşke karşıma sert, kararlı,
ama kalbi ateşli bir sevgiyle dolu ve âlemşümûl bir zekâ gücüne sahib biri
çıkagelseydi! Bu utanç dolu sessizliğin boğucu havasında çan sesleri gibi
kehanet dolu kelimeler yankılanırdı ve belki yaşayan ölülerin hakir gönülleri
tir tir titrerdi…
Bu sözlerden sonra uzunca bir süre sessiz kaldı. Ondan tarafa
bakmıyordum. Bende galebe çalan duygunun dehşet mi yoksa utanç mı olduğunu
hatırlamıyorum.
— Bana ne diyebileceksin? sorusu yankılandı umursamazcasına.
Dedim:
— Hiçbir şey!
Ve yeniden sessizlik oluştu.
— Peki, şimdi nasıl yaşayacaksın?
Dedim:
— Bilmiyorum.
— Ee, bir şey söylemeyecek misin?
Karşılık vermedim.
— Sükûttan üstün bilgelik yoktur!..
Onun bu sözleriyle arkasından sökün eden gülüşü arasında geçen sessiz
süre ıztırab verici olmuştu. O, insanların uzun zamandır pek rastlanılmayan
yapmacıksız ve zarif gülümsemesiyle, keyif duyarak gülmüştü. O lânet olası
gülüş karşısında yüreğim kan ağlamıştı.
— Ha, ha! Ve sen, hayat öğretmeni, ha? Aklı hemencecik karışıveren
sen? Sanırım, artık kim olduğumu anlamışsındır? Efendim? Ha, ha, ha… Sizlerden
yaşlı doğan her genç benimle düşüp kalkmak istediğinde, kafası işte böyle
bulanıverir. Sadece yalanın zırhını kılıf edinen küstahlar ve edebsizler,
vicdanlarının mahkemesinde yılgınlık göstermezler. İşte görüyorsun, bir
fiskelik gücün varmış; pat, yıkılıveriyorsun! De, seni dinliyorum,
söylediklerimi çürütecek, kendini aklayacak bir şeyler söyle, haydi! Yüreğinde
duyduğun sıkıntı ve utancı bir kenara at şimdi. Bir dakikalığına da olsa güçlü
ve metin ol ki, yüzüne savurduğum ne varsa, geri alabileyim. Sizlere selâm
durabileyim… Senin şâkirdin olmaya beni ikna edecek bir şeyler göster ruhundan!
Bana bir öğretmen gerek, zira insanım; hayatın karanlığında yolunu kaybetmiş
biriyim ben; ışığa, hakikate, güzelliğe, yeni bir hayata açılacak bir çıkış
arıyorum. Haydi, göster yolu! İnsanım ben. Nefret et, döv, vur; ama hayatın
umursamazlık bataklığından da çekip çıkar beni! Olduğumdan daha iyi biri olmak
istiyorum ben; nasıl yapayım? Öğret!
Düşündüm: Yapabilir miydim bunu, haklı bir taleble karşıma çıkan bu
adamın arzusunu gerçekleştirecek kudrette miydim ben? Hayat sönmeye yüz
tutmuşken, insan aklı şübhenin karanlığıyla çepeçevre kuşatılmışken, çare
aramaya, evet, ihtiyaç vardı. Ama nerede? Bildiğim bir şey varsa, o da mutluluk
peşinde koşmaya lüzûm olmadığıydı; hem ne diye mutluluk? Hayatın anlamı
mutlulukta değildir, zira mutlu olmak insana kâfi gelmeyecektir: o yine de
fazlasını isteyecektir. Varlığın kendi yüksek hedefinden asla kopmaması için
elzem olan, hayatın anlamının güzellikte aranması ve hedefe erdirecek gücün
temin edilmesidir. Bu mümkün olurdu, fakat insan ruhunun hürriyetine imkân
tanımayan hayatın eskimiş, pörsümüş, dar ve katı çerçevesi içinde değil…
O tekrar gülmeye başladı, fakat hafif bir perdeden, yürek sızlatan
insanî bir gülüşle güldü.
— Yeryüzünden sayısız insan gelip geçti, fakat âbidesi dikilecek ne
kadar az insan var! Neden böyle? Neyse, her zaman gıbtayla baktığım maziyi bir
kenara bırakalım. Zira günümüzde, ölümü ardından iz bırakacak öyle insanlar yok
artık. Pinekleyip uyukluyor insan… Ve onu uyandıracak hiç kimse yok. O
uyukluyor, hem de hayvana dönüşme pahasına. Onun kırbaçlanmaya ve kırbaç
darbelerinin ardından sevginin ateşli şefkatine ihtiyacı var. Onun canının
acıtılmasından çekinilmemeli: Şayet, onu merhametinden döversen, o bunu
kendisine yapılan bir hizmet olarak kabul edecektir. Kendi nefsi için üzüntü ve
utanç duyacak kıvama geldiğinde ona ateşli bir şefkat göster ki, yeniden doğup,
yeniden dirilebilsin… İnsanlar? Her iki cins de, câniyane eylemleri ve çarpık
düşünceleriyle parmak ısırtsa da, hâlâ çocukluk çağını yaşıyor. Her zaman sevgi
ve şefkate muhtaç olmuştur onlar; ruhlarının taze ve temiz gıdalarla
beslenmesine sürekli ihtimam gerekiyor… Peki, sen insanları seviyor musun?
– İnsanları sevmek?
Şübheyle tekrarladım soruyu; zira insanları sevip sevmediğimi
bilmiyordum. Samimi olmak gerekirse bunu bilmiyorum. Kim diyebilir ki: İşte ben
insanları seviyorum! Kendi üstüne titizlenen her insan, “seviyorum” deme
cesaretini göstermeden önce, böyle bir soru karşısında uzunca bir süre düşünür.
Yakınlarımızın bile bizlerden ne kadar uzak olduğunu bilmeyenimiz yoktur.
— Cevab vermiyorsun? Fark etmez, suskunluğun da bir cevab benim için…
Ve gidiyorum…
— Niye ki? diye sordum kısık sesle. Zira o, benim kendime korkunç
göründüğümden daha az korkunç görünüyordu bana.
— Evet, gidiyorum… Yine görüşeceğiz. Bekle!
Ve gitti.
Nasıl gitti? Hiç farkına varmadım. Gidişi âni ve sessizce oldu,
kaybolan bir gölge gibi… Ben ise uzun bir süre daha, parkta oturduğum bankta
kalmaya devam ettim; ne dışarıdaki soğuğu hissetmiş ne de parlak ışığıyla
donmuş ağaç dalları üstünde parlayan güneşi fark etmiştim. Aydınlık günü ve her
zamanki gibi ışıl ışıl parlayan güneşi görmek tuhafıma gitmişti. Kar örtüsüne
bürünmüş bu yaşlı, yorgun yeryüzü, güneşte göz kamaştırıcı bir parlaklıkla
parlıyordu…
HİKÂYE
KAYNAĞI: Hikâye,
ilk önce Kosmopoliya; Mejdunarodniy Jurnal’in Kasım 1898 tarihli 11.
sayısında “Beseda” (Sohbet) adıyla yayınlanmıştır. Tercümeye esas teşkil
eden metnin kaynağı, Maksim Gorki’nin Bütün Eserleri’nin (Pravda
Yayınları, Moskova 1979) ikinci cildidir: Povest i Rasskazı, s. 294-309.
Hikâyenin orijinal Rusça metnine internet üzerinden ulaşmak için link:
http://www.gramotey.com/books/1269084632.htm
(7 Eylül 2010)
EDİTÖRÜN
NOTU: Hikâyenin orijinaliyle
tercümesinde geçen ve insan fiili kasdıyla kullanılan “yaratmak” ibâreleri, bu
fiilin Allah’ın zâtına mahsus olması itibâriyle, tarafımızdan “ibdâ etmek”
şeklinde veya yazarın kasdına uygun karşılıklarıyla; aynı şekilde, “yaratıcı”
ibâreleri ise “ibdâcı” şeklinde değiştirilmiştir. Bizim tercih ettiğimiz
çerçevedeki “ibdâ” kelimesinin lûgat anlamı şudur: «Misli gelmemiş bir eser
meydana koymak, icâd. ("ibda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk,
tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)»
Kaynak:
Kenan Duru tercümesi, Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010,
s. 48-59