ıÜüDinde Reformcu Yaklaşımlar veya
Dinî
Modernizmin Yükselişi [1]
Osman
Akyıldız
Günümüzün
en çok tartışılan konularından birisi de modernizm meselesidir. Bu konu
hakkında pek çok kitab, makale ve sempozyum bildirileri yayınlanmıştır. Ancak
konuyla ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında, problemlerin açık bir şekilde
ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle bir kısım müslüman düşünürlerce
yapılan modernizm tartışmalarına ufak bir göz atıldığında, modern dünya
karşısında duyulan eziklik ve aşağılık kompleksinin çok şiddetli hissedildiği
ve bunun neticesinde tartışmaların tesirsiz kaldığı hemen göze çarpmaktadır.
Şunu
çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki; “modernizm”, beşerî olan ve İlâhî vahiy
ile bağını kesmiş olanı kasdetmekte; din ise, İlâhî olan her şeyi ve onun beşerî
plândaki tezâhür ve tecellîlerini kasdetmektedir. 'Modern' kelimesine “çağdaş”,
“yenilikçi”, “yaratıcı(!)” ve “asra uygun” gibi pek çok anlamlar verilmektedir.
Dolayısıyla modernist, kendisini bu sıfatlarla da ifade etmektedir.
Bir
modernist için, mevcud bir fikrin veya kurumun “hakikat”in bir yönüne isabet
edip etmediği önemli değildir; onun için önemli olan o fikrin veya kurumun
modern olup olmamasıdır. Aslında 'modern', çağdaş-asrî veya muasır demek de
değildir. Tam tersine, 'modern', mevcud olan her şeyi idare eden İlâhî vahiy
ile insana bildirilen değişmez ilkelerden kopmuş demektir. Bu yönüyle modernist
düşünce İslâm’la asla uzlaşmaz. Bu da modernizmle dinin birbirine zıtlık teşkil
ettiğini gösteriyor.
Modern
düşünceyi belirleyen, insanın aklı ve duyularıdır. Modern düşünce, insanın
üzerinde herhangi bir yüksek ilke tanımamaktadır. Din yâni İslâm ise, insan
üstü bir ilke tanımakta, İlâhî vahyi merkeze almaktadır. Dolayısıyla müslüman,
uhrevî hakikatlerin yâni dünyanın geçici olduğunun ve asıl yurdunun ahiret
olduğunun farkındadır. Müslümanın kılavuzu İlâhî vahiy olduğundan, insanın
zihni ve aklı ancak vahyin nuruyla aydınlanabilir.
DİNÎ MODERNİZM MESELESİ
Modern
düşünceyle ilgili yukarıda yaptığımız birkaç mülâhazadan sonra dinî modernizm
meselesine geçebiliriz. Burada ‘dinî modernizm’ terkibinden kasdımız,
modernizmin dinî bir çeşidinin olduğu değil, din hakkındaki yapılan modernist
yorumlardır. Dinde reform yapma heveslilerinin niyetleri, modern düşünme
tarzının sonuçlarından biridir. Bu tür düşünce sahiblerine modernist, reformist
veya reformcu denilmektedir.
‘Modern
İslâm’ düşüncesinin fikrî, zihnî ve amelî plânda tahrif etmek ve şeffaflığını
bulandırmak istediği şey, din yâni İslâm'dır. Fakat modernistlerce yapılan
saldırılar Ehl-i Sünnet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün tam mânâsıyla bir
Ehl-i Sünnet düşmanlığı sözkonusudur. ‘Modern İslâm’ düşüncesi, “kişiye göre
İslâm” imajını yerleştirmek istemekte, İslâm'ın bize ne dediğini değil, bizim
İslâm'dan ne anladığımızı gözetmektedir. Modernist-reformist çevreler bunu
yaparken “tecdid” mefhumunu istismar etmekte, kendilerini topluma “müceddid”
olarak tanıtmaktadırlar. O hâlde bunların çarpıttığı bu kelimenin asıl mânâsını
ve “reform”la olan farklarını inceleyelim.
TECDİD VE REFORM FARKI
TECDİD;
zaman geçtikçe Kur'an ve Sünnet'teki aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan bazı
uygulamaların yeniden aslî şekline döndürülmesine denir. Yâni tecdid,
müslümanların kendilerini yenilemelerinin adıdır. Burada dinde değiştirme,
eksiltme veya fazlalaştırma sözkonusu değildir. REFORM ise, bir şeye yeniden
şekil vermek, yeni bir biçim vermek demektir. Bu ise, İslâm için sözkonusu
olamaz.
İslâm'da
“reform” isteyen bazı çevreler açıkça bu taleblerini belirttikleri hâlde, bazı
İlahiyat Fakülteleri'nde müçtehid geçinen birtakım şahıslar “tecdid” mefhumunun
arkasına sığınmakta, fakat neticesi reform isteğiyle aynı olan taleblerde
bulunmaktadırlar. Reformcuları “idrak yüzkaraları” olarak vasıflandıran
merhum Üstad Necib Fazıl'ın şu cümleleri, reformcuların kafa yapılarını
ortaya koyması bakımından bize kâfidir:
-
"Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları
mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak ereceğimiz gerçek şu
olacaktır ki, bunlar bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında
afallamış, sonradan aynı Batının 20. asırda aynı akliyeciliği iptale kadar
giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne giremezken Batının
kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır." [2]
DİNÎ MODERNİZMİN İSLÂM ÂLEMİNE VE ÜLKEMİZE YAYILIŞI
Dinî
modernizmin en temel özelliği, İslâm'la ilgili yapılmış Batı kaynaklı
çalışmalara dayanmasıdır. Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yâni İslâm'la
ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu
yitirmesi, onların davalarında başarısız olduklarını göstermemektedir. Belki bu
çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının
aynısı bugün –hem de daha ustaca bir şekilde- yerli müsteşrikler tarafindan
icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm âleminin her köşesinde adına
'geleneksel' denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur'an ve Sünnet'te
bulan en temel akidevî ve amelî mevzûlara karşı bir başkaldırı sözkonusudur.
Sözkonusu
başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir.
Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arzeden bir güne ulaşılsa,
bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp
insanların kafasını karıştırmakta hattâ İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve
surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler. Dün camilere kilise gibi
sıralar konulmasını, camilerde musikî âletlerinin çalınmasını isteyen modernist
sapıklar [3], bugün başörtülü olduğu için üniversite kapılarında sürünen kız öğrencilerin
devlete karşı geldiğinden dolayı günaha girdiğini söyleyebilecek hayâsızlığı ve
seviyesizliği gösterebiliyorlar. İslâm ümmeti hiçbir dönemde bugün olduğu gibi
dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemişti.
Osmanlı'nın
yıkılma sürecine girmesiyle, İslâm âlemi dörtbir yandan sömürülmeye başlanmış
ve müslümanlar tüm yönleriyle perişan olmuşlardır. Yapılması gereken şey,
ümmetin canlanmasını yeniden temin etmek için gerekli reçeteleri vermekti.
Nitekim öyle de oldu, âlimlerimiz ellerinden ne geliyorsa yaptılar. İşgalci
güçlere karşı İslâm âleminin her köşesinde kitablar yazıldı, vaazlar verildi.
Fakat bazı kişiler hastalığın teşhisini yanlış koydular. Kusurları hastada
arayacaklarına, müesseselerde aradılar. Mevcud ne kadar hayatî müessese varsa
hücum eden, mezheblere ve eski âlimlere söven bir zihniyet ortaya çıktı. Hattâ
kesin İslâmî ve imânî meselelere karşı beyanlarda bile bulunuyorlardı. Tabiî ki
bunlara karşı Ehl-i Sünnet âlimleri sessiz kalmadı ve gerekli tenkidlerin
yapıldığı kitablar yazıldı.
Ülkemizde
modernist-reformist düşünceler 1970'li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan
taraflarından yapılan kitab tercümeleriyle daha bir hız kazanmış, bugün ise
iyice çığırından çıkmıştır.
Ülkemizde
modernist-reformist düşünceyle ilgili tartışılan konular, daha çok Cemaleddin-i
Efgânî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman çizgisi üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Bu kişilerce dillendirilen bazı konular günümüzde
taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ilim ehli insanlar tarafindan yazılan
eserlerle iddialari çürütülmektedir. [4]
Modernist-reformist
çevreler, şeriatin dört delilinden olan icmâ ve kıyas'ı kabul etmediklerini her
firsatta söylemekle birlikte, Kur'an ve Sünnet için aynı cesaretle
konuşamamakta, dolaylı yollarla kafalarda şübhe bırakmayı amaçlamaktadırlar.
Gerçi açıkça Sünnet'i kabul etmediğini, hattâ Kur'an'ı Hazret-i Peygamber
Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz'in yazdığını iddia edenler bile bulunmakta
ise de, bu konuda bütün modernistler aynı cesareti gösterememektedir. Bunda
modernist-reformist çevreler içerisinde fikrî bütünlüğün olmaması bir yana,
niyetlerinin anlaşılmasından korktukları da önemli bir faktördür.
Ne
acıdır ki, bütün bu bahsi geçen düşüncelerin sahiblerinden bu topraklarda doğup
büyümüş, fakat dinine ve insanına yabancı kalmış, hattâ düşmanlık edenler
olmuştur. İşte biz, bu yazıda modernist-reformist çevrelerin üstadlarının
kimler olduğunu, yaptıkları tahriblerin ve tahriflerin hangi buudlara
ulaştığını, ülkemizdeki takibçilerinin yaptıkları tahrifler ve sonuçlarını -kısa
ama müşahhas bir şekilde- incelemeye çalışacağız. Şimdi, modernist-reformist
çizginin dört üstadını kısaca tanıtalım:
CEMALEDDİN EFGANÎ
Cemaleddin Efgânî, İran'ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef
medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir
yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini
sürgün etmiş, o da Paris'e giderek, orada Mısırlı öğrencisi Muhammed Abduh
ile birlikte el-Urvetü'l-Vüskâ adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahâre
İstanbul'a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin âlimleri
tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul'dan kovulmuştur.
Efgânî, masonluğa intisab etmiştir. Hattâ İngiliz belgelerine
göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası'na üye iken, buradan
ateistlik ithamıyla kovulmuş, o da ateistliğin makbul sayıldığı Fransız Grand
Orient Locası'na reis olmuştur. [5] Taraftarlarınca Efgânî'nin
masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa!- bir iş olarak yorumlanmışsa da,
konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır.
II.
Abdülhamid Han'ın
Efgânî'yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak, Efgânî'nin nasıl
birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: "...Hilafet'in elimde olması
sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin
Efgânî adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde
hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin-i Efgânî'yi yakından
tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdîlik
iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna
muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler'in adamı ve çok muhtemel
olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal
reddettim. Bu sefer Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul'a
çağırttım... Bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim." [6]
Abdülhamid
Han’ın Efgânî hakkında ‘maskara’
demesi İslâmî çevrelerde kalem oynatan birtakım yazarları rahatsız etmiş olacak
ki, Efgânî’yi temize çıkarmak için Abdülhamid Han’a olmadık
hakaretler etmişlerdir: "Abdülhamid’in Afgânî hakkında
‘maskara adam’ demesinin şer’î bir önemi yoktur... Abdülhamid’in
söylediği o söz niçin Sultan’ın kendisi için de geçerli
olmasın.” [7]
Bu
gibi ilim ve fikir cehdinden uzak sözleri sarfedebilen insanların İslâmî
çevrelerde kalem oynatabilmesi geçekten çok acı verici bir durum... Bugün hâlâ Efgânî’nin
bâtıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır. Meselâ son zamanlarda yayınlanan
bir yazıda Efgânî ve çizgisi ile ilgili şunlar söylenmektedir: "...
Afgânî’nin İttihad-ı İslâm söylemi, İstanbul yönetimi tarafından 1872’den
sonra kullanılmaya başlanmıştı. Bu söylem Afgânî için tevhidî
bilinçlenme süreci için ve batı yayılmacılığına karşı ibadî bir görevi ifade
ediyordu, ümmeti yeniden ihya mücadelesinde stratejik bir içtihaddı.” [8]
Yukarıdaki
cümlelerin sahibi aynı yazısında Vehhabîlik akımının kurucusu olan Muhammed
bin Abdülvehhab’dan övgüyle sözetmekte, kendince bazı yenilikçi(!)
hareketlerini saydıktan sonra şöyle demektedir: "... Ve yine 18.
yüzyılda mayalanan ve 19. yüzyılın başında Mısır, Osmanlı, İngiliz ittifakı
sonucu engellenen Muhammed Abdülvahhab’ın ilk İslâm neslinin zindeliğini
yeniden inşa amaçlı tecdit ve ıslah çabaları bir öykünmeciliği değil; İslâm’ın orijinine inmeye çalışan bir
özgünlüğü ifade etmiştir.” [9] Meselenin nerelere kadar gittiği herhâlde bu iktibaslarla daha
iyi anlaşılmıştır.
Efgânî’nin hayatı son derece karışık ve
hareketli geçtiği için tafsilâtı kaynaklara havale ediyor, yalnız İstanbul’dan
kovulmasına sebeb olan konuşması ile Ernest Renan’la olan yazışmalarını
ileride ele almak üzere Muhammed Abduh’un hayatına geçiyoruz. [10]
MUHAMMED ABDUH
Muhammed
Abduh Mısır’da
doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin
öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih
hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir
kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve
yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından
destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord
Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist
hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor.
Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.”
[11]
Büyük
âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Abduh’la ilgili
şunları söylemiştir: "... Şeyh Muhammed Abduh’a isnad
olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz
vukûfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini (mensublarını) bu suretle
lâdînîliğe (dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri,
dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgânî
vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl eden (sokan) odur.” [12]
REŞİD RIZA
Aslen
Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un
talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile
hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir. [13]
FAZLURRAHMAN
1919
yılında Pakistan’ın Hazara şehrinde doğdu. İlk, orta ve yüksek
öğrenimini Pakistan’da yaptı. ABD’de Oxford Üniversitesi’nde doktorasını yaptı.
Daha sonra farklı üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulundu. 1988 yılında
öldü.
Türkiye’de
en çok Ankara İlâhiyatlılar tarafından sevilir ve takib edilir. Nitekim Fazlurrahman’la
ilgili çıkardıkları dergilerde özel sayılar yapmakta ve kitablar
yayınlamaktadırlar. Hattâ Ankara İlâhiyat fakültesinden olan ve Fazlurrahman’la
ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Âdil Çiftçi, Fazlurrahman’ın modernist olduğunu inkâr
etmemekte, bilakis onun yorumlarının ‘modern’ olduğunu; fakat ‘modernleşme’yi
değil, -ne demekse- ‘İslâmî modernleşme’yi savunduğunu belirtmektedir.
[14] Fazlurrahman’ın öncelikli ilkesi Kur’an ve Sünnet’in “tarihsel”
olduğudur. Bu iddiaları ilim ehli tarafından yazılan kitablarla çürütülmüştür.
[15]
TÜRKİYE’DEKİ MODERNİSTLER
Türkiye’deki
modernist kesimler çok çeşitlilik arzederler. Kimi Efgânî, Abduh,
Rıza ve Fazlurrahman çizgisini olduğu gibi kabul etmekte, kimisi
ise bu kişilerin İslâm’a hizmet ettiklerini belirtmekle birlikte hatalarının da
olduğunu söylemektedir. Kimileri Kur’an ve Sünnet’in “tarihsel”
olduğundan bahsetmekte, kimileri ise sadece icmâ ve kıyas’ı kabul etmemektedir. Bazıları
Kur’an’ı
Peygamberimiz’in yazdığını bile söyleyebilmekte, bazıları ise dolaylı yollardan
giderek neticesi Din’in tahrifi olan mezhebsizlik, telfik ve herkesin ictihad
yapması gibi argümanları dile getirmektedir. Maalesef Türkiye’de akademisyenlik
yapmak Efgânî ve Abduh meddahlığından geçiyor. İşin garib tarafı,
her şeye şübheyle baktıklarını söyleyen ‘akademisyenler’, Efgânî ve Abduh’un
‘ne idüğü belirsizler’ takımından olduklarını gözden kaçırıyorlar. [16]
BATI KARŞISINDAKİ ACZİYETE DAİR BİR ÖRNEK:
EFGÂNÎ’NIN RENAN’A CEVABI(!)
Modernist
zihniyetin en önemli zaaflarından birisi hiç şübhesiz Batı karşısında
duydukları eziklik hissidir. Bu noktada Ernest Renan’la Efgânî arasında geçen diyaloglar konumuz
için iyi bir örnek olacaktır. Ernest Renan Batılı bir filozof olup bütün
dinlere düşmanlığıyla tanınır. Bir ara Ernest Renan İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde
bir konferans vermiştir. Renan konferasında özetle şunları söyler:
-
“... İslâmiyet ilme ve felsefeye daima ezâ etmiş ve nihâyet onları boğmuştur...
İslâmiyet’i müdafaa eden serbest fikir sahibleri onu tanımıyorlar. İslâmiyet,
rûhânî ile cismânînin birbirine kaynaması, bir akîdenin tahakkümü, insanlığa
vurulan zincirlerin en ağırıdır... İslâmiyet, fethettiği memleketlerin fikrî ve
rûhî varlığını ezmiştir... İnsan zekâsı için İslâmiyet yalnız zararlı
olmuştur... Bir Müslümanı ayırd eden vasıf, ilim düşmanlığıdır.” [17]
Bu
hezeyanlara karşı ise Cemaleddin Efgânî bakın nasıl cevab veriyor:
- “İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise
de, bu mâniin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslâm bu
mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üslûblarına
göre müsamahasızdırlar... (Hıristiyan cemiyeti Hıristiyanlık mâniini aştıktan
sonra) hür ve serâzad terakkî ve ilim yolunda ilerlemektedir. Hâlbuki İslâm
cemiyeti henüz dinî vesayetten kurtulmamıştır... İslâm cemiyetinin de bir gün
bu vesayet bağını koparacağı ümidini beslemekten kendimi alamıyorum. Batı
cemiyeti için Hıristiyan akîdesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen
hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm’da bu ümidin
beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M. Renan’a karşı Müslümanlığı
değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamağa mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı
savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekâmülü yok etmek isteği bir hakikatdir...
(Din ehli) bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri
olarak şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye
mecburdurlar... Arab medeniyetinin (İslâm medeniyeti yerine kullanıyor) dünyaya
canlı bir parlaklık saçtıktan sonra nasıl birdenbire söndüğünü sormamıza
müsaade edilmelidir. Bu meş’ale o zamandan beri nasıl tekrar yakılmamış ve Arab
âlemi neden tekrar karanlıklara gömülmüştür? Bu noktada İslâm Dini’nin
mesuliyeti tamamen meydandadır. Gayet açıktır ki (İslâm) Dini yerleştiği her
yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin
yardımından çokça faidelenmiştir... Dinler, isimleri ne olursa olsun,
birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din
insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir; hâlbuki felsefe, onu itikadlardan
tamamen veya kısmen uzaklaştırır... Din üstün olduğu zaman felsefeyi bertaraf
etmiştir. Felsefe hakim olduğu zaman ise aksi varid olmuştur. İnsanlık var
oldukça Nass ile serbest tenkid, Din ve felsefe arasındaki mücadele
bitmeyecektir. Bu hırslı mücadelede, hür düşüncenin galib gelmeyeceğinden
korkuyorum.” [18]
Böyle
bir cevabla karşılaştığında şaşkınlığını gizleyemeyen Ernest Renan,
memnuniyetini şöyle belirtir:
-
“Şeyh’in vukufla yazılmış makalesinde, üzerinde gerçekten uyuşamadığımız
yalnız bir nokta görüyorum. (...)
Şeyh’e haksız görünebildiğim bir
cihet, vahye dayanan her dinin kendisini ister istemez pozitif bilime düşman
gösterdiği ve Hırıstiyanlığın da bu bakımdan İslâmlıktan aşağı kalmadığı
fikrini yeteri derecede geliştirmemiş olmamdır. (...)
Madem
ki Şeyh Cemaleddin, muhtelif dinler hakkında eşit bir adaletle hüküm
vermemi istiyor... Serbest düşüncelilerin bu muhtelif noktalar üzerindeki
anlaşmazlığı derin bir anlaşmazlık değildir, çünkü İslâmlığın lehinde de
olsalar aleyhinde de olsalar hepsi de aynı amelî neticeye varmaktadırlar:
Müslümanlar arasında öğretimi yaymak... (Bu olursa) bizim Katolikler’den
ayrıldığımız gibi İslâmlıktan ayrılacak seçkin şahsiyetler yetişecektir. –Şeyh
Cemaleddin kadar seçkinleri herhâlde az olacaktır-. (...)
Öyle
zannediyorum ki, Müslüman memleketlerini uyandırıp kalkındıracak olan şey
İslâmlığın kendisi değil onun zaafa düşmesi olacaktır... Bazı kimseler konferansımda
Müslüman dinine mensub olanlara karşı düşmanlık sezmişlerdir. Bu hiç böyle
değildir; İslâmlığın en büyük kurbanları Müslümanlardır. (...)
İnsan
zekâsı asıl işine yâni pozitif bilimin kurulmasına çalışmak istiyorsa, her
türlü tabiatüstü itikaddan kurtulmalıdır... Hırıstiyan aydınları için, dinî
itikadların zararsız bir hâl aldıkları hayırhah bir lakaydlık hâline varmak
bahis mevzuudur. Bu, Hıristiyan memleketlerinin aşağı yukarı yarısında
olmuştur; İslâm memleketlerinde de aynı şeyin olmasını temennî edelim. Şübhe
yok ki bu olduğu gün, Şeyh’le ben birlikte alkışlayacağız.” [19]
Herhâlde
bu iktibaslar maksadı anlatmaya kâfi gelmiştir.
Farklı
modernistler tarafından farklı konularla ilgili söylenmiş sözleri, yorumu siz
okuyucularımıza bırakarak nakledelim:
KUR’AN-I KERİM
-
"Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi genel beşerî
değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön
ortaya koyduğu hâlde, Kur’an’daki fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o günkü Arab toplumunu,
başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki
fiilî yaşamanın ezelî olduğu kasdedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm oluşu ile de bir ilgisi
bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri ve kelâmcıları çok geçmeden
meseleyi karıştırarak Kur’an’ın hukukla ilgili emirlerinin;
şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa olsun herhangi bir topluma
uygulanacağını sanmışlardır.” (Fazlurrahman) [20]
-
"Kur’an’ın matematiksel yapısının keşfi, önceden belirlenmiş bir hedef
bulunmaksızın, çetin bir çalışma sonunda olmuştur. Dr. Khalife, 1973’te
ilk bilgisayar verilerini yayınladığı zaman, şifreden, yâni ortak payda 19’dan
habersizdi. Bazı harflerin sıklık sayısı arasında ilgi çekici ilişkiler ve
ortak bağlar bulmuştu. (Bu olaya tanıklık eden ulusal gazeteler, dergiler ve
kitablar elimizde bulunmaktadır.) Buna karşın, Dr. Khalifa 1974’ün
başında bu sayılardan çoğunun 19’un katları olduğunu buldu. Böylece buluşunun
Bölüm 74’te (El-Müddessir, Gizli olan) bağlantısını anladı. Bu, önceleri önsel
istatistiklere dayandırılmıştı. Şifrenin buluşundan sonra, benim de dahil
olduğum oldukça az kişi bu savı inceledi ve bunun daha ötesinde buluşlar yaptı.
Bununla beraber, bu görgül araştırma, bizi daha sonra bazı değişikliklere ve
pekiştirmelere götürdü. Örneğin, hepimiz Sûre 9’un (Tevbe) son iki cümlesinin
aslî Kur’an’dan olmadığı sonucuna vardık.” (Edip Yüksel) [21]
-
"Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed yazdı. Bu onun aslında bir iç konuşması.
İnsanda Freudçu teoriye göre, bilinçaltı ve ortak bilinç vardır. Ortak bilince
inilebilir. Kur’an içimizin bir ürünüdür, dışımızdan gelen bir şey değildir.
Peygamberler duyarlı, yabancılaşmamış insanlardır. Bu insanlar ortak bilinç
dışına inebilirler. Hz. Muhammed de ortak bilinç dışına inebilmiş bir insandır.
Cebrail ise Hz. Muhammed’in ortak bilinç dışına inebilmesi sırasında kullandığı
arka tipidir.” (Salih
Akdemir) [22]
SÜNNET VE PEYGAMBERİMİZİN MEVKİİ
- "Soru: Hz. Peygamber de hüküm koyamaz mı?
Cevab:
Hayır, Hz. Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz, koyar derseniz o da şirk
olur. Hz. Peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Elçi,
temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir, ortağı, değil.” (Yaşar N. Öztürk) [23]
-
"Şürakâcı (şirk araçları) mukallitler hem bu insanlara (sahabe’ye) hem de
tarihe yalan söyleterek muazzez Allah elçisinin ölümünden iki asır sonra
Kur’an’ın on katına varan mişna (bu söz
halife Ömer’indir.) yığınını Hak Elçisine izafe edip Kur’an dışında başka bir
din oluşturdular.”
(Yaşar N. Öztürk) [24]
-
"Bir takım süper manyaklar, ağızlarına odun sokuyorlar; sünnet diyorlar.” (Yaşar N. Öztürk) [25]
İCMÂ
-
"Allah’ın kitabında yer almayan bir hükmü koyan yaklaşım, adı icmâ da olsa
bir ifsattır. Yâni bozgun yaratmak... İşin esası şudur ki, Kur’an’da yer
almayan bir yığın kabulü Muhammed ümmetine Allah’ın emri gibi empoze etmek için
kullanılan yollardan biri de bu icmâ oyunudur. Bu din bir şirket dinî değildir
ki kurul veya konsil kararlarıyla yönetilsin...” (Yaşar N. Öztürk) [26]
FARKLI KONULAR
-
"Ben mezheb imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna
gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam birçok meselede
muhalif kalabiliyorum.” (Cemaleddin Efgânî) [27]
-
"Kader meselesi üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış
olan Hüseyin Atay, sonuçta Kur’an’ın kadere iman diye bir anlayışa
onay vermediğini söylemiştir.” (Yaşar N. Öztürk) [28]
-
"Komünizm öldüyse biz yaşamayalım. Komünizmin ölmesi insanlığın ölmesi demektir.
Bunu söyleyenlere sadece acıyorum. Kur’an-ı Kerim’de de Komünizmin izlerine
rastlanıyor. İslâm’da mülkiyet yoktur.” (Salih Akdemir) [29]
-
"... Sonuç olarak sünnî fıkıh mezhebleri ittifakla mut’a nikahının caiz
olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensub bir müftü mut’a
nikahının cevazına durum ne olursa olsun fetva veremez. Ancak samimi olarak
içtihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık demeyiz.” (Hayreddin Karaman) [30]
-
"Soru: Geçimimizi banka faizindeki parayla sağlıyoruz. Haram mı?
Cevap:
Banka faizi haram değildir. İçiniz rahat olsun.” (Zekeriyya Beyaz) [31]
-
"Hayır efendim, âdetli bayan her zamanki gibi, Müslüman, mübarek ve
muhterem bir insandır. Sadece biraz rahatsızdır. Dolayısıyla duasını da o yapar,
Kur’an’ı da okur, hattâ isterse namazını
da kılar, orucunu da tutar.” (Zekeriyya Beyaz) [32]
***
Bu çalışma müstear bir isimle internet ortamında
yayınlandıktan bir süre sonra Prof. Dr. Salih Akdemir tarafından bir
düzeltme yazısı geldi. Ardından biz de kendisine konuyu tashih eden bir yazı
gönderdik. Karşılıklı yazışmaların üzerinden 10 yıla yakın bir zaman geçti ve
aşağıdaki yazışmalarda geçen müstear isim yerine gerçek ismimizi yazdık. Ancak
bir sonraki makalemizde de görüleceği gibi Prof. Dr. Salih Akdemir’in
cevablarında yazdıklarıyla kitab ve yazılarında yazdıkları arasındaki çelişkiler
bir hayli fazla. Buna rağmen Sayın Akdemir cevablarında ilim adamına
yakışır bir üslub kullandı. Biz de bir sonraki makalemizde Akdemir’in
yanlışlarını ilmî bir üslubla ele almayı düşünüyoruz. Bir usûl olması açısından
yazışmaları olduğu gibi nakledecek, bir sonraki makalede de Sayın Akdemir’in
görüşlerini ele alacağız.
PROF. DR. SALİH AKDEMİR’DEN ‘BİLGİLENDİRME’
Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri,
Öncelikle Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder, Mübarek
ayın İslâm dünyasına ve bütün insanlığa hayırlara vesile olmasını Yüce
Mevla'mdan niyaz ederim.
Bugün, web sayfasında Osman Akyıldız bey
tarafından yazılmış olan bir makalede, şahsım ve Fakültemle ilgili katılmadığım
bir takım değerlendirmelere üzülerek tanık oldum. Sözkonusu makalede, benim, "Kur'an'ı
Hz. Peygamber'in yazdığını" ifade ettiğim 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel
gazetesi kaynak gösterilerek ifade ediliyordu. Gerçekten de sözkonusu gazetede Hatice
Ekinci tarafindan kaleme alınan yazıda bu ifade yer alıyordu. Ama bu ifade
kesinlikle bana ait değildir. Hatice Ekinci'yi ya da Gazete
yetkililerine aittir. Duruma muttali olur olmaz, sözkonusu gazeteye düzeltme
yazısı gönderdim. Gazete yetkilileri, hatalarını 24-07-1995 tarihli nüshalarında
düzelttiler. Değerli kardeşimiz ve diğer başka kardeşlerimiz, anlaşılan, bu
düzeltmeden habersiz bulunmaktadırlar. Ancak, böyle bir sözü "hayatını
Kur'an'a ve Onun Yüceltilmesine" adamış birinden beklememeleri ve konuyu
yazarı nezdinde soruşturmaları gerekirdi. Gerçi aynı hatayı bir zamanlar
değerli araştırmacı-yazar, Şevket Eygi beyefendi de işliyordu. Kendisini
durumdan haberdar edince, bu konuda yazı yazmaktan vazgeçti. Yine değerli araştırmacı-yazar,
Mustafa Özcan beyefendi de bu ve diğer bazı konulardakı yanlış anlamalar
ile ilgili "Tekfir ve Lanetleşme" baslıklı yazımı, Ekim 95
yılında kendi sütunundan aynen yayınladı. Ayrıca değerli büyüğüm Hüseyin
Üzmez beyefendi, Akit gazetesindeki sütununda haberin çıkmasından
sonra, sözkonusu haberin, Evrensel gazetesinin bir uydurması olduğunu
kamuoyuna bildirdi. Biz derslerimizde sürekli olarak, Kur'an-ı Kerim'in ilahî
kaynaklı bir Kitap oldugunu vurgulamaktayız.
İbn Arabî'nin ve Jung'un vahiyle ilgili görüşlerini, bu
konuda bilgisi olmayanlar, genelde yanlış anlamaktadırlar. Aslında her iki
düşünür de Kur'an'ın ilahî bir Kitap olduğunu vurgulamaktadırlar. Yanlış
anlaşılmaları gidermek amacıyla, yakın bir zamanda "Jung'un vahiy
anlayışı" ile ilgili bir Yüksek Lisans tezi yaptırdım.
Benim, reformcu olduğum görüşüne gelince, ben kendi adıma,
böyle bir iddiayı benimsemem. Daha önce de ifade ettiğim gibi, benim tek
amacım, Kur'an-ı Kerim'in ve Hz. Peygamber (a.s)'in Sünnet'inin anlaşılmasına çalışmaktır.
Durumu bilgilerinize sunar, gerekli düzeltmeleri en kısa
zamanda gerçekleştireceğinizi bekler, bu vesile ile hepinize sağlık ve
afiyetler diler, işlerinizde en üstün başarıları Yüce Mevla'mdan niyaz ederim.
Allah'a emanet olunuz!
Prof. Salih Akdemir (A.Ü. İlahiyat Fak.)
19 Kasım 2001
***
Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri,
İletimi alır almaz, gerekli düzeltmeyi hiç gecikmeden web
sayfanızda yayınlamanız beni son derece mutehassis etmiştir. Göstermiş
olduğunuz bu nezaketten dolayı hepinize yürekten teşekkür eder,
başarılarınızın devamını Yüce Mevla'mdan dilerim.
Allah'a emanet olunuz!
Salih Akdemir
Not: Değerli kardeşlerim, benim yazım bir bilgilendirme,
açıklama yazısı. Osman kardeşimizin yazısını tekzib eden bir yazı değil.
Başlığınız, sanki, o kardeşimizin yazısını tekzib ediyorum şeklinde
algılanabilir. Benim vurgulamak istediğim, kardeşimizin kaynak olarak gösterdiği
gazetedeki haberin asılsız olmasıdır. Başka bir deyişle, tekzib, Evrensel
gazetesine yöneliktir. Bu nedenle, başlığı: "Salih Akdemir'den
tekzib" yerine "Salih Akdemir'den bilgilendirme" olarak
sunacak olursanız, olası bir yanlış anlama ortadan kalkar diye düşünüyorum. Selamlarımla...
20 Kasım 2001
PROF. SALİH AKDEMİR’İN ‘BİLGİLENDİRME’ YAZISINA DAİR
Sayın Prof. Salih Akdemir beyefendi,
Öncelikle göndermiş olduğunuz düzeltme yazısına uzun bir
müddetten beri mukabil bir yazı yazamadığım için özür diliyor, hakkınızı helâl
etmenizi diliyorum.
Yoğun ilmî ve fikrî mesâiden dolayı yaklaşık iki ayı aşkın
bir zamandır bilgisayarın başına oturamadık ve dolayısıyla sizin yazınızdan
haberdar olamadık. Fakat sözkonusu bu “bilgilendirme” yazısı pekçok açıdan
faydalı ve hayırlı oldu.
Şöyle ki;
Bu düzeltme yazısını göndermekle sizinle ilgili zihnimizde
oluşan menfî düşünceleri izâle etmiş oldunuz.
Nazik ve mütevâzı üslûbunuzla hem ilim adamına yakışan bir
tavır sergilediniz, hem de diğer muâsır ilim adamlarına güzel bir örnek
oldunuz.
Mü’minler arasında bir yanlış anlama olduğunda nasıl
düzeltilebileceğini güzel bir şekilde göstermiş oldunuz.
Sizin de belirttiğiniz gibi, bizim, Evrensel
Gazetesi’nde çıkmış olan ve şahsınıza isnâd edilen röportajdaki ifadelerin
“uydurma” olduğundan haberimiz yoktu. Bununla birlikte sözkonusu röportajın
yayınlanmasından sonra basında röportajın uydurma olduğuna dair çıkan
yazılardan da haberimiz yoktu. Zira biz, bu röportajı yayınlandığı zaman görmüş
değiliz. İki-üç sene evvel muhtelif kütübhanelerde araştırmalar yaparken, sözkonusu
röportajın yayınlandığı gazetenin ilgili nüshasını görmüştük. Olayı başından
itibaren takib edemediğimiz için de böyle bir yanlış anlama oldu.
Bu yanlış anlamadan dolayı özrümüzü kabul etmenizi ve
hakkınızı helâl etmenizi diliyorum. İnşaallah en kısa zamanda siteyi hazırlayan
arkadaşlara, size isnad edilen röportajdaki ifadelerin yer aldığı yazımızdaki
kısımların çıkarılmasını arzedeceğim.
Fakültenizle ilgili yazdıklarımıza gelince;
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ögretim üyelerinin
Türkiye’deki modernistlerin öncülerinden olduklarıyla ilgili kanaatimize
katılmadığınızı ifade ediyorsunuz. Biz sözkonusu yazımızda AÜ İlâhiyat
Fakültesi’ndeki bütün hocaları modernist veya modernistlerin öncülüğünü
yapmakla itham etmiyoruz. Elbette ki orada da samimi, ihlaslı bir şekilde ilim
tahsili yapan ve birşeyler üretme çabasında olan insanlar vardır. Fakat genel
olarak bakıldığında modernist zihniyetin Türkiye’deki intişarına en çok çalışanların
sözkonusu fakültenin hocaları olduğunu görüyoruz. Ana ilkesi "Kur’ân’ın
tarihselliği” olan Fazlurrahman’ın kitablarını Türkçe’ye çevirip,
yayınlayan Ankara Okulu Yayınları’nın sahibleri sözkonusu İlâhiyât’ın bellibaşlı
hocaları değil midir? Bu ilkeyi kabul etmek, direkt olarak İslâm’ın tahrifi ve
reforme edileceğini kabul etmek değil midir?
Kuşkusuz diger İlâhiyât’lara hâkim olan zihniyet de
bunlardan farklı değildir. Fakat AÜ İlâhiyat Fakültesi hocaları bu hususta en
ileride olanlarıdır. 1400 küsûr yıllık devâsâ bir İslâm ilim tarihinde yetişmiş
hiç âlim yokmuş gibi, her birinde “sakat” diyebileceğimiz İslâm anlayışları
bulunan Musa Carullah’ların, Nasr Ebû Zeyd’lerin, Muhammed
Arkoun’ların, hele hele “İslâmî sol” diye bir akım kuran Hasan Hanefî’nin
kitablarını kimler yayınladı veya yayına hazırlıyor?
Efendim, sizin de bizden daha iyi bildiğiniz gibi, Hazreti
Ali (R.A.) ile Hazreti Muâviye (R.A.) arasındaki mücadelelerden
sonra Haricî, Mürcie ve Mu’tezile gibi akımlar ortaya çıktı. Bu akımların her
biri ifrat veya tefrit diyebileceğimiz mâhiyette fikirler ortaya attılar.
Burada Ehl-i Sünnet’in durduğu nokta, sözkonusu firkaların ifrat veye tefrit
diyebileceğimiz fikirlerine karşı merkezi ve itidâli temsil etmiştir. Nitekim
tarih boyunca yapılan ilmî ve bazen de fizîkî mücadelerde Ehl-i Sünnet galib
gelmiş, ümmetin akaid ve inanç konusundaki tutumunda belirleyici olmuştur.
Çünkü Ehl-i Sünnet’in hakkında söz söylediği bütün konuların kaynağı Kur’ân,
Sünnet ve reddi mümkün olmayan aklî gerçeklerdir.
Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tutmaya başlamasıyla hâmîsiz
kalan İslâm ümmeti içerisinde durumu düzeltmek için ıslah çalışmaları yapanlar
oldu. Ancak bazıları, yanlışları kişilerde arayacaklarına, her biri hayâtî
ehemmiyeti hâiz olan müesseselerde aradılar. Sonuç olarak mezhebleri kabul
etmeyen, “Kur’ân’a dönüyoruz” diyerek adına “gelenek” dedikleri
devâsâ ilim mirasını reddeden ve görmezden gelen bir zihniyet ortaya çıktı.
Hayatiyetini büyük ölçüde müsteşrik çalısmalarına borçlu
olan modernistler ise, o mezheblere karşı olan tutumlarına ve yüzyılların
birikimini “gelenek” diyerek bir çırpıda atıveren fütursuzluklarına
rağmen, Mu’tezile, Haricî ve Mürcie gibi fırkaların ulaştığı sistematik
bütünlüğü gösterememektedirler. Çünkü modernistler; “Biz Kur’ân’ı şu şu
ilkelerden yola çıkarak yorumluyoruz. Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarırken
esas aldığımız unsurlar şunlardır” diye bir metodolojik yaklaşım
sergilemiyorlar. İfadeleri çelişkili, ne dedikleri belli olmayan, ele aldıkları
her konuda bölük-pörçük birşeyler söyleyen; yâni bir usûlleri, bir
metodolojileri olmayan işbu modernistlerle nereye kadar gidebiliriz?
Efendim, öncelikli mesele işte bu METOD meselesidir, yâni
mezheb meselesidir. Çünkü mezheb metod, usûl demektir. Mezhebsizlik ise usûlsüzlük,
metodsuzluk...
Mezhebleri tanımadığını, kendilerinin mutlak müçtehid
olduğunu söyleyenlere soruyoruz: "Bugüne kadar Kur’ân ve Sünneti anlama ve
onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz bir metod, bir usûl var
mıdır?”
Maalesef cevab, mânâsız sözler ve âdetâ kendilerinin bir
“kör gidiş”e doğru gittiklerini belgeleyen ifadeler oluyor.
Efendim, bizim bütün samimi ve ihlaslı bir şekilde ilim
tahsili yapanlara ve birşeyler üretme çabasında olanlara çağrımız şudur: Önce
ulemâmız fıkıh usûlünü, hadis usûlünü vs. nasıl oluşturmuşlar? Yüzyılların
birikimi olan yüzlerce fıkıh, tefsir, hadis kitabları yazılırken nasıl bir
anlayışla yazılmış? Ancak bunları derinlemesine tedkik ettikten sonra günümüz
meselelerine cevab aramalıyız. İnşallah bu şekilde yapılan çalışmalar daha
verimli olacak, istikbâlin İslâm cemiyetinde hakettiği yeri alacaktır.
Bu vesileyle çalısmalarınızda başarılar diler, aramızda
geçen bu yazışmanın hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hakk’dan niyaz ederim.
Allah’ın selâmı mü’minlerin üzerine olsun.
NOT: Jung’la ilgili bildiğimiz tek şey, onun
derin bir mütefekkir olduğudur. Fakat fikirlerini etraflıca tedkik imkânımız
olmadı. Eğer bu konuyla ilgili yüksek lisans tezi hazırlattığınız talebeniz bir
yazı gönderirse veya sizin bu konuyla alâkalı çalışmalarınızı gönderirseniz,
siteyi hazırlayan arkadaşlar yayınlamaya hazırlar. Böylece karşılıklı diyalog
iyice artmış olur ve bu şekilde istifade etmiş oluruz sizlerden...
***
Bu yazışmadan kısa bir süre sonra Prof. Akdemir,
tekrar bir cevab gönderdi. Akabinde biz de kendisine bazı soruları ihtiva eden
bir cevab gönderdik. Ancak Akdemir, “tarihsellik” mevzuunda
sorduğumuz sualleri cevabsız bıraktı.
CEVAB’A CEVAB
Çok değerli kardeşim Osman bey,
Öncelikle, geçmiş olan mübarek Kurban bayramınızı tebrik
eder, bayramın bütün İslâm âlemi ve insanlık için hayırlara vesile olmasını
diler, selamlarımı sunarım.
Her şeyden önce, sizin de göstermiş olduğunuz üstün İslâmî
davranışınızdan dolayı sizi yürekten kutlarım. Sizin web sayfanıza virüsten
dolayı bir türlü giremiyorum. Size daha önce bu konuda ve teşekkür için bir
ileti göndermiştim, elinize geçip geçmediğini bilmiyorum.
Değerli kardeşim, bizler, bilimsel görüşlere her zaman
açığız. Buraya da teşrif ederseniz memnun olurum. Kapımız herkese açıktır.
Tarihsellikle ilgili söylediklerinize gelince, bana göre
sizlerin bu konuyu farklı anladığınızı görüyorum. Ben de tarihselliği
savunanlardan biriyim; çünkü bana göre bu Kur'anî bir zorunluluk... Buna
rağmen, yanımda Şevket Kotan adlı bir öğrencim, tarihsellik konusunda
benim danışmanlığımda bir doktora tezi yaptı. Benim görüşlerimin tam aksini
savundu. Ben de görüşleri konusunda kendisine hiçbir baskı yapmadım. Hem de
görüşlerine hiç katılmadığım hâlde.... Şevket beyin tezini kitapçılardan
temin etmeniz mümkün.... Aslında bu konuların karşılıklı olarak bilimsel bir
biçimde tartışılması çok büyük bir önemi haiz. Tarihselliği savunanların
modernist ya da reformist olmalarını ben anlamakta güçlük çekiyorum. Tabiî bu
benim görüşüm. Benim tek amacım ilahî iradeye uygun bir biçimde yaşamaya
çalışmak... Bu bizim de hata yapamayacağımız anlamına gelmez... Elbetteki
bizler de çoğu kez hata yapıyoruz ve hatalarımızı görünce de onlardan rücu
ediyoruz. Önemli olan, yanlış olan, bile bile hatalarda ısrardır. Allah böyle
bir duruma düşmekten bizleri korusun!
Jung'un vahiy anlayışına gelince, şu anda Çorum İlahiyat’ta araştırma
görevlisi olan bir öğrencim, bu konuda bir yüksek lisans tezi yaptı; buraya
gelecek olursanız size, fotokopi çektirmeniz için verebilirim.
Eleştirilerinize ve herkesin eleştirisine açığım.
Eleştiriler olmadan ilim gelişemez. Ama eleştirilerin üslubu sert olmazsa daha
etkili olur.
Değerli kardeşim, şimdilik yazacaklarım bu kadar. Size
tekrar selam eder, sağlık ve afiyet içinde başarılarınızın devamını Yüce Mevlamdan
niyaz ederim.
NOT: Bu vesile ile Akademya’ya Doğru
dergisinin değerli çalışanlarına da selam ve sevgilerimi sunar, geçmiş
bayramlarını yürekten kutlar, daha böyle nice bayramlara sağlık ve afiyet
içinde kavuşmalarını Yüce Mevlam'dan niyaz ederim.
Salih Akdemir
PROF. SALİH AKDEMİR’İN ‘CEVABA CEVAB’INA CEVAB
Allah'ın selâmı ile...
Sayın Prof. Salih Akdemir Beyefendi,
Gönderdiğiniz teşekkür mesajınız bana ulaştı. Allah razı
olsun... Zannediyorum sitede virüs problemi kalmadı. Çünkü biz siteye uzun zamandan
beri giriyoruz. Dolayısıyla siz de girebilirsiniz.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi ilim tenkid olmadan
ilerleyemez. Ankara'ya davetinizinden dolayı teşekkür ederim. Fakat malûmunuz
her taraf ekonomik sıkıntı içinde... Ama fırsat bulup da oralara gelebilirsem
muhakkak size uğrayacağım.
Jung'un vahiy anlayışıyla ilgili bir öğrencinizin yaptığı yüksek lisans
teziyle ilgili olarak, eğer öğrenciniz herhangi bir akademik dergide yayınlarsa
veya Akademya’ya Doğru dergisinde ve sitesinde yayınlatmak isterse, tezinin
metnini veya dizilmiş hâli varsa dizilmiş hâlini gönderebilir. Böyle bir
hizmetten dolayı konuyla ilgilenen araştırmacılar muhakkak çok memnun
olacaklardır.
Şevket Kotan Bey'in “tarihsellik”le ilgili kitabını gördüm. Fakat
okuma imkânım olmadı. Şevket Kotan Bey'in, sizin “tarihsellik”le ilgili
görüşlerinize aykırı bir yaklaşım sergilediğini ifade ediyorsunuz. Aynı zamanda
“tarihselliğin” Kur'ânî bir zorunluluk olduğunu söylüyorsunuz. O hâlde sizin, “tarihsellik
kavramına hangi mânâyı yüklüyorsunuz?” sorusunun cevabını vermeniz gerekiyor.
Fazlurrahman türü bir “tarihsellik” fikri, malûmunuz olduğu
üzere, asla kabul edilemez. Nitekim Fazlurahman şöyle demektedir:
- "İslâmî çağdaşçılığın bir anlamı varsa, o da
kesinlikle şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir
değişime tâbi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde değişim
ilkesi kabul edilirse, bu faaliyet hiçbirşeyle sınırlandırılamaz; hattâ
Kur'an'ın kanun koyan âyetleri dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez. Bu
ilkenin tek sınırı ve gerekli çerçevesi, Kur'an'ın sosyal gayeleri, temel
manevî ve ahlakî ilkeleridir." (Fazlurrahman, "İslâmî
Çağdaşlaşma", İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. IV, S. 4, Ekim 1990,
s. 319)
Yine Fazlurrahman başka bir eserinde bu konuyla ilgili
olarak şunları söyler:
- "Kur'an'ın gerçekleştirmek istediği hususlar,
günümüz bağlamına lafzî (literal) olarak taşınamaz, çünkü böyle yapmak,
bizatihî Kur'an'ın gayelerine muhalefet etmekle sonuçlanabilir. (...) Bugüne
kadar yalnızca Peygamberin sünneti ve fıkhın değil, aynı zamanda Kur'an'ın dahi
kesinlikle tarihsel tetkike tâbi tutulmasını isteyen bu yaklaşımı kabulde,
sadece gelenekçiler değil onların yanısıra modernistlerin çoğu bile tereddüt
gösterdiler. Oysa bu, Kur'an'ın ve Peygamberin hedeflerini hakikaten
gerçekleştirmek ve müslümanların tarihsel performaslarını takdir edip
değerlendirmek için tek dürüst yöntem olarak gözükmektedir." (Fazlurrahman, Kur'an'ın
Tarihsel ve Evrensel Okunuşu; Fazlurrahman'ın bu konuyla ilgili
görüşlerinin etraflıca bir tenkidi için bkz. Ebubekir Sifil, Modern İslâm
Düşüncesinin Tenkidi II, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1998, s.
53-81.)
Dolayısıyla efendim, Fazlurrahman'ın “tarihselcilik”
anlayışı, İlâhî iradeye hiç de uygun düşmüyor.
Geçmiş ulemâ arasında vâki olmuş ihtilaflı meselelerin
mahiyetine baktığımızda genellikle parça mevzûlar üzerinde olduğunu
görüyoruz. Usûlî meselelerde ise genel olarak Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid'at
arasında bir ihtilaf var. Yâni sizin ile talebeniz arasında olan ihtilafınız
bir noktaya kadar normal kabul edilebilir. Ama eğer bu ihtilaf usûlî mevzûlara
da sıçrıyorsa, orada bir problem var demektir. Malûm, “Usûlsüz, vusûl olmaz”
şeklinde mühim bir madde vardır Mecelle’de.
Herşeye rağmen, takındığınız tavır gerçekten de ilim
adamına yakışacak bir tavırdır.
Son olarak sizin “tarihselcilik” ile ilgili
görüşlerinizi bilmediğimizden, başka bir ifadeyle sizin “tarihselcilik”
meselesine yaklaşımınızı bilmediğimizden dolayı, bu konuda herhangi bir kelâm
edemiyorum. Şu hâlde, sizin "Kur'ânî bir zorunluluk" şeklinde
ifade ettiğiniz “tarihselcilik” anlayışınızı açıklamanız gerekiyor. Şu ânlık
yazacaklarımız bu kadar... Açıklamalarınızı büyük bir merakla bekliyoruz.
1 Bu makale
önce Beyan dergisinde üç bölüm halinde yayınlandıktan bir süre sonra
müstear bir isimle Akademya’nın web sitesinde yeniden neşredildi.
İnternet üzerinde bir hayli yayıldıktan sonra hakkında birtakım tartışmalar
vukû buldu. Modernistler ile anti-modernistler arasındaki tartışmalarda en çok
nakledilen yazılar arasında yer aldı. Bu sebebten, makale tarafımızdan yeniden
gözden geçirildi ve şu ân okumakta olduğunuz Akademya dergisi yeni dönem
ilk sayısı için son hâli verildi.
2 Necib
Fazıl, Doğru Yolun Sapık Kolları -Arınma Çağında İslâm-, Büyük
Doğu Yayınları, İstanbul 1978, s. 156.
3 Daha önce
bu konuyla ilgili yazdığımız bir yazıda, 1928 yılında İlâhiyat Fakültesi
profesörlerinden bir grubun akıllarınca İslâmiyet'i ıslah(!) için
hazırladıkları bir beyannâmeden pasajlar aktarmıştık. Bu pasajlar ve konuyla
ilgili diğer yorumlar için bkz: Osman Akyıldız, "Reformu Dinde Değil
Kendimizde Yapmak", Beyan Dergisi, Kasım 2000, Sayı 21.
4 Özellikle
burada, son yıllarda modernistlerle ilgili takdire şâyan çalışmalar yapan Ebubekir
Sifil'in Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi adlı serî kitabı zikredilmelidir.
Yine Cemaleddin-i Efgânî'yle ilgili Cemaleddin Efgânî Etrafında
(Hakkında) Makaleler (İstanbul 1416/1996) adlı kitabıyla modernist-reformist
kesimleri şoka uğratan Muhammed Reşad, aynı şekilde modernist-reformist
akımlarla ilgili yazmış olduğu kıymetli makaleleriyle Ali Nar Hoca ve
tüm Ehl-i Sünnet cemaat, tarikat ve âlimleri bu konularda ciddi hizmetler
yapmışlardır. Son yıllarda yayın hayatına atılan Ğurabâ ve Rıhle dergileri
de bu konuda büyük bir boşluğu doldurmuşlar, ciddi hizmetleri deruhte
etmişlerdir.
5 Geniş
bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgânî, Osmanlı
Yayınları, İstanbul 1991, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgânî
Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36.
6 Abdülhamid Han, Sultan
Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ, 8. Basım, Pınar Yayınları,
İstanbul 1986, s. 73.
7 Yaşar Kaplan, “Afganî Hakkındaki İddiaların Kaynağı”, 30
Mayıs 1994 tarihli Vakit Gazetesi, s. 3’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin
Efganî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 143.
8 Hamza Türkmen, “İslâmcılık ve Safların Farklılığı”, Haksöz,
S. 120, Mart 2001, s. 37.
9 Hamza Türkmen, aynı yazı, s. 38.
10 Efgânî’nin
hayatıyla ilgili geniş bilgi için Muhammed Reşad ve Alaaddin
Yalçınkaya’nın kitabları ile merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin Dini
Tamir Dâvasında Din Tahribçileri (İstanbul 1980 [4. Basım] , Sağlam
Kitabevi) adlı kitabının 57-73 sayfalarına bakılabilir.
11 M.
Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, Trc. S. Özel,
İnsan Yayınları, İstanbul 1986, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7.
maddesinden naklen)
12 Mustafa
Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314, 3. Basım,
c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen
Muhammed Reşad, s. 28.
13 Reşid
Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib
es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, Trc. Ali Nar - Sezai Özel,
Bedir Yayınları, İstanbul 1419/1998, s. 149-264. İşin ilginç tarafı, bu kitabın
Efgânîciler’in yoğun olduğu Ezher Üniversitesi’nde yapılmış bir doktora tezi
olmasıdır.
14 Bkz. Âdil
Çiftçi, Fazlurrahman ile İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Kitâbiyât Yayınları, Ankara 2000, s. 9-10.
15 Fazlurrahman’ın görüşlerinin topluca bir tenkidi için bkz.
Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi II –Fazlurrahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-1, Kayıhan Yayınları, İstanbul
1998; Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi III –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-3, Kayıhan Yayınları, İstanbul
1999.
16
Türkiye’deki akademisyenlik anlayışıyla ilgili güzel bir yazı için bkz.
Said Aykut, “Türkiye’de Akademisyenlik, Zihin Eğitimi ve Strateji Üzerine”, Akademya
Dergisi, S. 12, Ağustos 1999 (İki sayı bir arada), s. 61-63.
17 Ernest Renan, Nutuklar
ve Konferanslar, Ankara 1946, s. 183-205.
18
Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats Gazetesi, 18 Mayıs
1883, s. 2, (Trc. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgânî, Osmanlı
Yayınları, İstanbul 1991, s. 144-151).
19 Ernest
Renan, Nutuklar ve Konferanslar, 208-212.
20 Fazlurrahman,
İslâm, Trc. Mehmet Dağ - Mehmet Aydın, İstanbul 1981, s. 47-48’den
naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler
Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001, S. 33, s.
72-73.
21 Edip
Yüksel, Asal Tartışma, Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 48-49.
22 Salih
Akdemir, “Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed Yazdı”, (Haber: Hatice İkinci), 23
Haziran 1995 tarihli Evrensel Gazetesi.
23 Yaşar
Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 656’den naklen Ebubekir Sifil,
a.g.e., s. 48.
24 Yaşar Nuri
Öztürk, Kur’andaki İslâm, sh. 124’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s.
124.
25 Nakleden Ali
Nar, “Modernizm Nereden Koşuyor? Yahut Yenileşme’nin Boyutları”, Akademya
Dergisi, S. 11, Şubat 1999, s. 100.
26 Yaşar
Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, s. 628 vd.’den naklen Ebubekir Sifil,
a.g.e., s. 343.
27 Mirza
Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî I, s. 106-128;
Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’den naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s.
73.
28 Yaşar
Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 93’den naklen Ebubekir Sifil, Modern
İslâm Düşüncesinin Tenkidi I, (Yaşar Nuri Öztürk’ün Görüşlerinin
Eleştirisi), Gözden geçirilmiş 4. Baskı, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999, s.
17.
29 Salih
Akdemir, aynı yazı.
30 Hayreddin
Karaman, İslâm’da Kadın ve Aile, s. 374’den naklen Ali Nar, s. 102.
31 Zekeriyya
Beyaz, “Gerçek İslâm–Sorular ve Cevaplar-“, 26 Ocak 2000 tarihli Takvim
Gazetesi, s. 8.
32 Zekeriyya
Beyaz, “Gerçek İslâm –Sorular ve Cevaplar-“, 1 Temmuz 2000 tarihli Takvim
Gazetesi, s. 8.
Kaynak: Akademya
Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 94-108