ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

OSMAN AKYILDIZ
Yazıları Paylaş
Dinde Reformcu Yaklaşımlar veya Dinî Modernizmin Yükselişi
Eklenme: 2010-11-22 | Okunma: 834

ıÜüDinde Reformcu Yaklaşımlar veya

Dinî Modernizmin Yükselişi [1]

 

Osman Akyıldız

 

Günümüzün en çok tartışılan konularından birisi de modernizm meselesidir. Bu konu hakkında pek çok kitab, makale ve sempozyum bildirileri yayınlanmıştır. Ancak konuyla ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında, problemlerin açık bir şekilde ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle bir kısım müslüman düşünürlerce yapılan modernizm tartışmalarına ufak bir göz atıldığında, modern dünya karşısında duyulan eziklik ve aşağılık kompleksinin çok şiddetli hissedildiği ve bunun neticesinde tartışmaların tesirsiz kaldığı hemen göze çarpmaktadır.

Şunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki; “modernizm”, beşerî olan ve İlâhî vahiy ile bağını kesmiş olanı kasdetmekte; din ise, İlâhî olan her şeyi ve onun beşerî plândaki tezâhür ve tecellîlerini kasdetmektedir. 'Modern' kelimesine “çağdaş”, “yenilikçi”, “yaratıcı(!)” ve “asra uygun” gibi pek çok anlamlar verilmektedir. Dolayısıyla modernist, kendisini bu sıfatlarla da ifade etmektedir.

Bir modernist için, mevcud bir fikrin veya kurumun “hakikat”in bir yönüne isabet edip etmediği önemli değildir; onun için önemli olan o fikrin veya kurumun modern olup olmamasıdır. Aslında 'modern', çağdaş-asrî veya muasır demek de değildir. Tam tersine, 'modern', mevcud olan her şeyi idare eden İlâhî vahiy ile insana bildirilen değişmez ilkelerden kopmuş demektir. Bu yönüyle modernist düşünce İslâm’la asla uzlaşmaz. Bu da modernizmle dinin birbirine zıtlık teşkil ettiğini gösteriyor.

Modern düşünceyi belirleyen, insanın aklı ve duyularıdır. Modern düşünce, insanın üzerinde herhangi bir yüksek ilke tanımamaktadır. Din yâni İslâm ise, insan üstü bir ilke tanımakta, İlâhî vahyi merkeze almaktadır. Dolayısıyla müslüman, uhrevî hakikatlerin yâni dünyanın geçici olduğunun ve asıl yurdunun ahiret olduğunun farkındadır. Müslümanın kılavuzu İlâhî vahiy olduğundan, insanın zihni ve aklı ancak vahyin nuruyla aydınlanabilir.

 

DİNÎ MODERNİZM MESELESİ

Modern düşünceyle ilgili yukarıda yaptığımız birkaç mülâhazadan sonra dinî modernizm meselesine geçebiliriz. Burada ‘dinî modernizm’ terkibinden kasdımız, modernizmin dinî bir çeşidinin olduğu değil, din hakkındaki yapılan modernist yorumlardır. Dinde reform yapma heveslilerinin niyetleri, modern düşünme tarzının sonuçlarından biridir. Bu tür düşünce sahiblerine modernist, reformist veya reformcu denilmektedir.

‘Modern İslâm’ düşüncesinin fikrî, zihnî ve amelî plânda tahrif etmek ve şeffaflığını bulandırmak istediği şey, din yâni İslâm'dır. Fakat modernistlerce yapılan saldırılar Ehl-i Sünnet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün tam mânâsıyla bir Ehl-i Sünnet düşmanlığı sözkonusudur. ‘Modern İslâm’ düşüncesi, “kişiye göre İslâm” imajını yerleştirmek istemekte, İslâm'ın bize ne dediğini değil, bizim İslâm'dan ne anladığımızı gözetmektedir. Modernist-reformist çevreler bunu yaparken “tecdid” mefhumunu istismar etmekte, kendilerini topluma “müceddid” olarak tanıtmaktadırlar. O hâlde bunların çarpıttığı bu kelimenin asıl mânâsını ve “reform”la olan farklarını inceleyelim.

 

TECDİD VE REFORM FARKI

TECDİD; zaman geçtikçe Kur'an ve Sünnet'teki aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan bazı uygulamaların yeniden aslî şekline döndürülmesine denir. Yâni tecdid, müslümanların kendilerini yenilemelerinin adıdır. Burada dinde değiştirme, eksiltme veya fazlalaştırma sözkonusu değildir. REFORM ise, bir şeye yeniden şekil vermek, yeni bir biçim vermek demektir. Bu ise, İslâm için sözkonusu olamaz.

İslâm'da “reform” isteyen bazı çevreler açıkça bu taleblerini belirttikleri hâlde, bazı İlahiyat Fakülteleri'nde müçtehid geçinen birtakım şahıslar “tecdid” mefhumunun arkasına sığınmakta, fakat neticesi reform isteğiyle aynı olan taleblerde bulunmaktadırlar. Reformcuları “idrak yüzkaraları” olarak vasıflandıran merhum Üstad Necib Fazıl'ın şu cümleleri, reformcuların kafa yapılarını ortaya koyması bakımından bize kâfidir:

- "Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne giremezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır." [2]

 

DİNÎ MODERNİZMİN İSLÂM ÂLEMİNE VE ÜLKEMİZE YAYILIŞI

Dinî modernizmin en temel özelliği, İslâm'la ilgili yapılmış Batı kaynaklı çalışmalara dayanmasıdır. Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yâni İslâm'la ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu yitirmesi, onların davalarında başarısız olduklarını göstermemektedir. Belki bu çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının aynısı bugün –hem de daha ustaca bir şekilde- yerli müsteşrikler tarafindan icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm âleminin her köşesinde adına 'geleneksel' denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur'an ve Sünnet'te bulan en temel akidevî ve amelî mevzûlara karşı bir başkaldırı sözkonusudur.

Sözkonusu başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir. Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arzeden bir güne ulaşılsa, bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp insanların kafasını karıştırmakta hattâ İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler. Dün camilere kilise gibi sıralar konulmasını, camilerde musikî âletlerinin çalınmasını isteyen modernist sapıklar [3], bugün başörtülü olduğu için üniversite kapılarında sürünen kız öğrencilerin devlete karşı geldiğinden dolayı günaha girdiğini söyleyebilecek hayâsızlığı ve seviyesizliği gösterebiliyorlar. İslâm ümmeti hiçbir dönemde bugün olduğu gibi dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemişti.

Osmanlı'nın yıkılma sürecine girmesiyle, İslâm âlemi dörtbir yandan sömürülmeye başlanmış ve müslümanlar tüm yönleriyle perişan olmuşlardır. Yapılması gereken şey, ümmetin canlanmasını yeniden temin etmek için gerekli reçeteleri vermekti. Nitekim öyle de oldu, âlimlerimiz ellerinden ne geliyorsa yaptılar. İşgalci güçlere karşı İslâm âleminin her köşesinde kitablar yazıldı, vaazlar verildi. Fakat bazı kişiler hastalığın teşhisini yanlış koydular. Kusurları hastada arayacaklarına, müesseselerde aradılar. Mevcud ne kadar hayatî müessese varsa hücum eden, mezheblere ve eski âlimlere söven bir zihniyet ortaya çıktı. Hattâ kesin İslâmî ve imânî meselelere karşı beyanlarda bile bulunuyorlardı. Tabiî ki bunlara karşı Ehl-i Sünnet âlimleri sessiz kalmadı ve gerekli tenkidlerin yapıldığı kitablar yazıldı.

Ülkemizde modernist-reformist düşünceler 1970'li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitab tercümeleriyle daha bir hız kazanmış, bugün ise iyice çığırından çıkmıştır.

Ülkemizde modernist-reformist düşünceyle ilgili tartışılan konular, daha çok Cemaleddin-i Efgânî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman çizgisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kişilerce dillendirilen bazı konular günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ilim ehli insanlar tarafindan yazılan eserlerle iddialari çürütülmektedir. [4]

Modernist-reformist çevreler, şeriatin dört delilinden olan icmâ ve kıyas'ı kabul etmediklerini her firsatta söylemekle birlikte, Kur'an ve Sünnet için aynı cesaretle konuşamamakta, dolaylı yollarla kafalarda şübhe bırakmayı amaçlamaktadırlar. Gerçi açıkça Sünnet'i kabul etmediğini, hattâ Kur'an'ı Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz'in yazdığını iddia edenler bile bulunmakta ise de, bu konuda bütün modernistler aynı cesareti gösterememektedir. Bunda modernist-reformist çevreler içerisinde fikrî bütünlüğün olmaması bir yana, niyetlerinin anlaşılmasından korktukları da önemli bir faktördür.

Ne acıdır ki, bütün bu bahsi geçen düşüncelerin sahiblerinden bu topraklarda doğup büyümüş, fakat dinine ve insanına yabancı kalmış, hattâ düşmanlık edenler olmuştur. İşte biz, bu yazıda modernist-reformist çevrelerin üstadlarının kimler olduğunu, yaptıkları tahriblerin ve tahriflerin hangi buudlara ulaştığını, ülkemizdeki takibçilerinin yaptıkları tahrifler ve sonuçlarını -kısa ama müşahhas bir şekilde- incelemeye çalışacağız. Şimdi, modernist-reformist çizginin dört üstadını kısaca tanıtalım:

 

CEMALEDDİN EFGANÎ

Cemaleddin Efgânî, İran'ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris'e giderek, orada Mısırlı öğrencisi Muhammed Abduh ile birlikte el-Urvetü'l-Vüskâ adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahâre İstanbul'a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin âlimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul'dan kovulmuştur.

Efgânî, masonluğa intisab etmiştir. Hattâ İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası'na üye iken, buradan ateistlik ithamıyla kovulmuş, o da ateistliğin makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası'na reis olmuştur. [5] Taraftarlarınca Efgânî'nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa!- bir iş olarak yorumlanmışsa da, konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır.

II. Abdülhamid Han'ın Efgânî'yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak, Efgânî'nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: "...Hilafet'in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgânî adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin-i Efgânî'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdîlik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler'in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul'a çağırttım... Bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim." [6]

Abdülhamid Hanın Efgânî hakkında ‘maskara’ demesi İslâmî çevrelerde kalem oynatan birtakım yazarları rahatsız etmiş olacak ki, Efgânî’yi temize çıkarmak için Abdülhamid Han’a olmadık hakaretler etmişlerdir: "Abdülhamid’in Afgânî hakkında ‘maskara adam’ demesinin şer’î bir önemi yoktur... Abdülhamid’in söylediği o söz niçin Sultan’ın kendisi için de geçerli olmasın.” [7]

Bu gibi ilim ve fikir cehdinden uzak sözleri sarfedebilen insanların İslâmî çevrelerde kalem oynatabilmesi geçekten çok acı verici bir durum... Bugün hâlâ Efgânî’nin bâtıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır. Meselâ son zamanlarda yayınlanan bir yazıda Efgânî ve çizgisi ile ilgili şunlar söylenmektedir: "... Afgânî’nin İttihad-ı İslâm söylemi, İstanbul yönetimi tarafından 1872’den sonra kullanılmaya başlanmıştı. Bu söylem Afgânî için tevhidî bilinçlenme süreci için ve batı yayılmacılığına karşı ibadî bir görevi ifade ediyordu, ümmeti yeniden ihya mücadelesinde stratejik bir içtihaddı.” [8]

Yukarıdaki cümlelerin sahibi aynı yazısında Vehhabîlik akımının kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab’dan övgüyle sözetmekte, kendince bazı yenilikçi(!) hareketlerini saydıktan sonra şöyle demektedir: "... Ve yine 18. yüzyılda mayalanan ve 19. yüzyılın başında Mısır, Osmanlı, İngiliz ittifakı sonucu engellenen Muhammed Abdülvahhabın ilk İslâm neslinin zindeliğini yeniden inşa amaçlı tecdit ve ıslah çabaları bir öykünmeciliği değil; İslâm’ın orijinine inmeye çalışan bir özgünlüğü ifade etmiştir.” [9] Meselenin nerelere kadar gittiği herhâlde bu iktibaslarla daha iyi anlaşılmıştır.

Efgânî’nin hayatı son derece karışık ve hareketli geçtiği için tafsilâtı kaynaklara havale ediyor, yalnız İstanbul’dan kovulmasına sebeb olan konuşması ile Ernest Renan’la olan yazışmalarını ileride ele almak üzere Muhammed Abduh’un hayatına geçiyoruz. [10]

 

MUHAMMED ABDUH

Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.” [11]

Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: "... Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukûfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini (mensublarını) bu suretle lâdînîliğe (dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgânî vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl eden (sokan) odur.” [12]

 

REŞİD RIZA

Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir. [13]

 

FAZLURRAHMAN

1919 yılında Pakistan’ın Hazara şehrinde doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Pakistan’da yaptı. ABD’de Oxford Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Daha sonra farklı üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulundu. 1988 yılında öldü.

Türkiye’de en çok Ankara İlâhiyatlılar tarafından sevilir ve takib edilir. Nitekim Fazlurrahman’la ilgili çıkardıkları dergilerde özel sayılar yapmakta ve kitablar yayınlamaktadırlar. Hattâ Ankara İlâhiyat fakültesinden olan ve Fazlurrahman’la ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Âdil Çiftçi, Fazlurrahmanın modernist olduğunu inkâr etmemekte, bilakis onun yorumlarının ‘modern’ olduğunu; fakat ‘modernleşme’yi değil, -ne demekse- ‘İslâmî modernleşme’yi savunduğunu belirtmektedir. [14] Fazlurrahmanın öncelikli ilkesi Kur’an ve Sünnet’in “tarihsel” olduğudur. Bu iddiaları ilim ehli tarafından yazılan kitablarla çürütülmüştür. [15]

 

TÜRKİYE’DEKİ MODERNİSTLER

Türkiye’deki modernist kesimler çok çeşitlilik arzederler. Kimi Efgânî, Abduh, Rıza ve Fazlurrahman çizgisini olduğu gibi kabul etmekte, kimisi ise bu kişilerin İslâm’a hizmet ettiklerini belirtmekle birlikte hatalarının da olduğunu söylemektedir. Kimileri Kur’an ve Sünnet’in “tarihsel” olduğundan bahsetmekte, kimileri ise sadece icmâ ve kıyas’ı kabul etmemektedir. Bazıları Kur’an’ı Peygamberimiz’in yazdığını bile söyleyebilmekte, bazıları ise dolaylı yollardan giderek neticesi Din’in tahrifi olan mezhebsizlik, telfik ve herkesin ictihad yapması gibi argümanları dile getirmektedir. Maalesef Türkiye’de akademisyenlik yapmak Efgânî ve Abduh meddahlığından geçiyor. İşin garib tarafı, her şeye şübheyle baktıklarını söyleyen ‘akademisyenler’, Efgânî ve Abduh’un ‘ne idüğü belirsizler’ takımından olduklarını gözden kaçırıyorlar. [16]

 

BATI KARŞISINDAKİ ACZİYETE DAİR BİR ÖRNEK:

EFGÂNÎ’NIN RENAN’A CEVABI(!)

Modernist zihniyetin en önemli zaaflarından birisi hiç şübhesiz Batı karşısında duydukları eziklik hissidir. Bu noktada Ernest Renanla Efgânî arasında geçen diyaloglar konumuz için iyi bir örnek olacaktır. Ernest Renan Batılı bir filozof olup bütün dinlere düşmanlığıyla tanınır. Bir ara Ernest Renan İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde bir konferans vermiştir. Renan konferasında özetle şunları söyler:

- “... İslâmiyet ilme ve felsefeye daima ezâ etmiş ve nihâyet onları boğmuştur... İslâmiyet’i müdafaa eden serbest fikir sahibleri onu tanımıyorlar. İslâmiyet, rûhânî ile cismânînin birbirine kaynaması, bir akîdenin tahakkümü, insanlığa vurulan zincirlerin en ağırıdır... İslâmiyet, fethettiği memleketlerin fikrî ve rûhî varlığını ezmiştir... İnsan zekâsı için İslâmiyet yalnız zararlı olmuştur... Bir Müslümanı ayırd eden vasıf, ilim düşmanlığıdır.” [17]

Bu hezeyanlara karşı ise Cemaleddin Efgânî bakın nasıl cevab veriyor:

- İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de, bu mâniin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslâm bu mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üslûblarına göre müsamahasızdırlar... (Hıristiyan cemiyeti Hıristiyanlık mâniini aştıktan sonra) hür ve serâzad terakkî ve ilim yolunda ilerlemektedir. Hâlbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesayetten kurtulmamıştır... İslâm cemiyetinin de bir gün bu vesayet bağını koparacağı ümidini beslemekten kendimi alamıyorum. Batı cemiyeti için Hıristiyan akîdesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M. Renan’a karşı Müslümanlığı değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamağa mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekâmülü yok etmek isteği bir hakikatdir... (Din ehli) bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar... Arab medeniyetinin (İslâm medeniyeti yerine kullanıyor) dünyaya canlı bir parlaklık saçtıktan sonra nasıl birdenbire söndüğünü sormamıza müsaade edilmelidir. Bu meş’ale o zamandan beri nasıl tekrar yakılmamış ve Arab âlemi neden tekrar karanlıklara gömülmüştür? Bu noktada İslâm Dini’nin mesuliyeti tamamen meydandadır. Gayet açıktır ki (İslâm) Dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımından çokça faidelenmiştir... Dinler, isimleri ne olursa olsun, birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir; hâlbuki felsefe, onu itikadlardan tamamen veya kısmen uzaklaştırır... Din üstün olduğu zaman felsefeyi bertaraf etmiştir. Felsefe hakim olduğu zaman ise aksi varid olmuştur. İnsanlık var oldukça Nass ile serbest tenkid, Din ve felsefe arasındaki mücadele bitmeyecektir. Bu hırslı mücadelede, hür düşüncenin galib gelmeyeceğinden korkuyorum.” [18]

Böyle bir cevabla karşılaştığında şaşkınlığını gizleyemeyen Ernest Renan, memnuniyetini şöyle belirtir:

- “Şeyh’in vukufla yazılmış makalesinde, üzerinde gerçekten uyuşamadığımız yalnız bir nokta görüyorum. (...)

Şeyh’e haksız görünebildiğim bir cihet, vahye dayanan her dinin kendisini ister istemez pozitif bilime düşman gösterdiği ve Hırıstiyanlığın da bu bakımdan İslâmlıktan aşağı kalmadığı fikrini yeteri derecede geliştirmemiş olmamdır. (...)

Madem ki Şeyh Cemaleddin, muhtelif dinler hakkında eşit bir adaletle hüküm vermemi istiyor... Serbest düşüncelilerin bu muhtelif noktalar üzerindeki anlaşmazlığı derin bir anlaşmazlık değildir, çünkü İslâmlığın lehinde de olsalar aleyhinde de olsalar hepsi de aynı amelî neticeye varmaktadırlar: Müslümanlar arasında öğretimi yaymak... (Bu olursa) bizim Katolikler’den ayrıldığımız gibi İslâmlıktan ayrılacak seçkin şahsiyetler yetişecektir. –Şeyh Cemaleddin kadar seçkinleri herhâlde az olacaktır-. (...)

Öyle zannediyorum ki, Müslüman memleketlerini uyandırıp kalkındıracak olan şey İslâmlığın kendisi değil onun zaafa düşmesi olacaktır... Bazı kimseler konferansımda Müslüman dinine mensub olanlara karşı düşmanlık sezmişlerdir. Bu hiç böyle değildir; İslâmlığın en büyük kurbanları Müslümanlardır. (...)

İnsan zekâsı asıl işine yâni pozitif bilimin kurulmasına çalışmak istiyorsa, her türlü tabiatüstü itikaddan kurtulmalıdır... Hırıstiyan aydınları için, dinî itikadların zararsız bir hâl aldıkları hayırhah bir lakaydlık hâline varmak bahis mevzuudur. Bu, Hıristiyan memleketlerinin aşağı yukarı yarısında olmuştur; İslâm memleketlerinde de aynı şeyin olmasını temennî edelim. Şübhe yok ki bu olduğu gün, Şeyh’le ben birlikte alkışlayacağız.” [19]

Herhâlde bu iktibaslar maksadı anlatmaya kâfi gelmiştir.

Farklı modernistler tarafından farklı konularla ilgili söylenmiş sözleri, yorumu siz okuyucularımıza bırakarak nakledelim:

 

KUR’AN-I KERİM

- "Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi genel beşerî değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön ortaya koyduğu hâlde, Kur’an’daki fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o günkü Arab toplumunu, başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki fiilî yaşamanın ezelî olduğu kasdedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm oluşu ile de bir ilgisi bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri ve kelâmcıları çok geçmeden meseleyi karıştırarak Kur’an’ın hukukla ilgili emirlerinin; şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa olsun herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır.” (Fazlurrahman) [20]

- "Kur’an’ın matematiksel yapısının keşfi, önceden belirlenmiş bir hedef bulunmaksızın, çetin bir çalışma sonunda olmuştur. Dr. Khalife, 1973’te ilk bilgisayar verilerini yayınladığı zaman, şifreden, yâni ortak payda 19’dan habersizdi. Bazı harflerin sıklık sayısı arasında ilgi çekici ilişkiler ve ortak bağlar bulmuştu. (Bu olaya tanıklık eden ulusal gazeteler, dergiler ve kitablar elimizde bulunmaktadır.) Buna karşın, Dr. Khalifa 1974’ün başında bu sayılardan çoğunun 19’un katları olduğunu buldu. Böylece buluşunun Bölüm 74’te (El-Müddessir, Gizli olan) bağlantısını anladı. Bu, önceleri önsel istatistiklere dayandırılmıştı. Şifrenin buluşundan sonra, benim de dahil olduğum oldukça az kişi bu savı inceledi ve bunun daha ötesinde buluşlar yaptı. Bununla beraber, bu görgül araştırma, bizi daha sonra bazı değişikliklere ve pekiştirmelere götürdü. Örneğin, hepimiz Sûre 9’un (Tevbe) son iki cümlesinin aslî Kur’an’dan olmadığı sonucuna vardık.” (Edip Yüksel) [21]

- "Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed yazdı. Bu onun aslında bir iç konuşması. İnsanda Freudçu teoriye göre, bilinçaltı ve ortak bilinç vardır. Ortak bilince inilebilir. Kur’an içimizin bir ürünüdür, dışımızdan gelen bir şey değildir. Peygamberler duyarlı, yabancılaşmamış insanlardır. Bu insanlar ortak bilinç dışına inebilirler. Hz. Muhammed de ortak bilinç dışına inebilmiş bir insandır. Cebrail ise Hz. Muhammed’in ortak bilinç dışına inebilmesi sırasında kullandığı arka tipidir.” (Salih Akdemir) [22]

 

SÜNNET VE PEYGAMBERİMİZİN MEVKİİ

- "Soru: Hz. Peygamber de hüküm koyamaz mı?

Cevab: Hayır, Hz. Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz, koyar derseniz o da şirk olur. Hz. Peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Elçi, temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir, ortağı, değil.” (Yaşar N. Öztürk) [23]

- "Şürakâcı (şirk araçları) mukallitler hem bu insanlara (sahabe’ye) hem de tarihe yalan söyleterek muazzez Allah elçisinin ölümünden iki asır sonra Kur’an’ın on katına varan mişna (bu söz halife Ömer’indir.) yığınını Hak Elçisine izafe edip Kur’an dışında başka bir din oluşturdular.” (Yaşar N. Öztürk) [24]

- "Bir takım süper manyaklar, ağızlarına odun sokuyorlar; sünnet diyorlar.” (Yaşar N. Öztürk) [25]

 

İCMÂ

- "Allah’ın kitabında yer almayan bir hükmü koyan yaklaşım, adı icmâ da olsa bir ifsattır. Yâni bozgun yaratmak... İşin esası şudur ki, Kur’an’da yer almayan bir yığın kabulü Muhammed ümmetine Allah’ın emri gibi empoze etmek için kullanılan yollardan biri de bu icmâ oyunudur. Bu din bir şirket dinî değildir ki kurul veya konsil kararlarıyla yönetilsin...” (Yaşar N. Öztürk) [26]

 

FARKLI KONULAR

- "Ben mezheb imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam birçok meselede muhalif kalabiliyorum.” (Cemaleddin Efgânî) [27]

- "Kader meselesi üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış olan Hüseyin Atay, sonuçta Kur’an’ın kadere iman diye bir anlayışa onay vermediğini söylemiştir.” (Yaşar N. Öztürk) [28]

- "Komünizm öldüyse biz yaşamayalım. Komünizmin ölmesi insanlığın ölmesi demektir. Bunu söyleyenlere sadece acıyorum. Kur’an-ı Kerim’de de Komünizmin izlerine rastlanıyor. İslâm’da mülkiyet yoktur.” (Salih Akdemir) [29]

- "... Sonuç olarak sünnî fıkıh mezhebleri ittifakla mut’a nikahının caiz olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensub bir müftü mut’a nikahının cevazına durum ne olursa olsun fetva veremez. Ancak samimi olarak içtihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık demeyiz.” (Hayreddin Karaman) [30]

- "Soru: Geçimimizi banka faizindeki parayla sağlıyoruz. Haram mı?

Cevap: Banka faizi haram değildir. İçiniz rahat olsun.” (Zekeriyya Beyaz) [31]

- "Hayır efendim, âdetli bayan her zamanki gibi, Müslüman, mübarek ve muhterem bir insandır. Sadece biraz rahatsızdır. Dolayısıyla duasını da o yapar, Kur’an’ı da okur, hattâ isterse namazını da kılar, orucunu da tutar.” (Zekeriyya Beyaz) [32]

***

Bu çalışma müstear bir isimle internet ortamında yayınlandıktan bir süre sonra Prof. Dr. Salih Akdemir tarafından bir düzeltme yazısı geldi. Ardından biz de kendisine konuyu tashih eden bir yazı gönderdik. Karşılıklı yazışmaların üzerinden 10 yıla yakın bir zaman geçti ve aşağıdaki yazışmalarda geçen müstear isim yerine gerçek ismimizi yazdık. Ancak bir sonraki makalemizde de görüleceği gibi Prof. Dr. Salih Akdemir’in cevablarında yazdıklarıyla kitab ve yazılarında yazdıkları arasındaki çelişkiler bir hayli fazla. Buna rağmen Sayın Akdemir cevablarında ilim adamına yakışır bir üslub kullandı. Biz de bir sonraki makalemizde Akdemir’in yanlışlarını ilmî bir üslubla ele almayı düşünüyoruz. Bir usûl olması açısından yazışmaları olduğu gibi nakledecek, bir sonraki makalede de Sayın Akdemir’in görüşlerini ele alacağız.

 

PROF. DR. SALİH AKDEMİR’DEN ‘BİLGİLENDİRME’

Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri,

Öncelikle Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder, Mübarek ayın İslâm dünyasına ve bütün insanlığa hayırlara vesile olmasını Yüce Mevla'mdan niyaz ederim.

Bugün, web sayfasında Osman Akyıldız bey tarafından yazılmış olan bir makalede, şahsım ve Fakültemle ilgili katılmadığım bir takım değerlendirmelere üzülerek tanık oldum. Sözkonusu makalede, benim, "Kur'an'ı Hz. Peygamber'in yazdığını" ifade ettiğim 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel gazetesi kaynak gösterilerek ifade ediliyordu. Gerçekten de sözkonusu gazetede Hatice Ekinci tarafindan kaleme alınan yazıda bu ifade yer alıyordu. Ama bu ifade kesinlikle bana ait değildir. Hatice Ekinci'yi ya da Gazete yetkililerine aittir. Duruma muttali olur olmaz, sözkonusu gazeteye düzeltme yazısı gönderdim. Gazete yetkilileri, hatalarını 24-07-1995 tarihli nüshalarında düzelttiler. Değerli kardeşimiz ve diğer başka kardeşlerimiz, anlaşılan, bu düzeltmeden habersiz bulunmaktadırlar. Ancak, böyle bir sözü "hayatını Kur'an'a ve Onun Yüceltilmesine" adamış birinden beklememeleri ve konuyu yazarı nezdinde soruşturmaları gerekirdi. Gerçi aynı hatayı bir zamanlar değerli araştırmacı-yazar, Şevket Eygi beyefendi de işliyordu. Kendisini durumdan haberdar edince, bu konuda yazı yazmaktan vazgeçti. Yine değerli araştırmacı-yazar, Mustafa Özcan beyefendi de bu ve diğer bazı konulardakı yanlış anlamalar ile ilgili "Tekfir ve Lanetleşme" baslıklı yazımı, Ekim 95 yılında kendi sütunundan aynen yayınladı. Ayrıca değerli büyüğüm Hüseyin Üzmez beyefendi, Akit gazetesindeki sütununda haberin çıkmasından sonra, sözkonusu haberin, Evrensel gazetesinin bir uydurması olduğunu kamuoyuna bildirdi. Biz derslerimizde sürekli olarak, Kur'an-ı Kerim'in ilahî kaynaklı bir Kitap oldugunu vurgulamaktayız.

İbn Arabî'nin ve Jung'un vahiyle ilgili görüşlerini, bu konuda bilgisi olmayanlar, genelde yanlış anlamaktadırlar. Aslında her iki düşünür de Kur'an'ın ilahî bir Kitap olduğunu vurgulamaktadırlar. Yanlış anlaşılmaları gidermek amacıyla, yakın bir zamanda "Jung'un vahiy anlayışı" ile ilgili bir Yüksek Lisans tezi yaptırdım.

Benim, reformcu olduğum görüşüne gelince, ben kendi adıma, böyle bir iddiayı benimsemem. Daha önce de ifade ettiğim gibi, benim tek amacım, Kur'an-ı Kerim'in ve Hz. Peygamber (a.s)'in Sünnet'inin anlaşılmasına çalışmaktır.

Durumu bilgilerinize sunar, gerekli düzeltmeleri en kısa zamanda gerçekleştireceğinizi bekler, bu vesile ile hepinize sağlık ve afiyetler diler, işlerinizde en üstün başarıları Yüce Mevla'mdan niyaz ederim.

Allah'a emanet olunuz!

Prof. Salih Akdemir (A.Ü. İlahiyat Fak.)

19 Kasım 2001

***

Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri,

İletimi alır almaz, gerekli düzeltmeyi hiç gecikmeden web sayfanızda yayınlamanız beni son derece mutehassis etmiştir. Göstermiş olduğunuz bu nezaketten dolayı hepinize yürekten teşekkür eder, başarılarınızın devamını Yüce Mevla'mdan dilerim.

Allah'a emanet olunuz!

Salih Akdemir

Not: Değerli kardeşlerim, benim yazım bir bilgilendirme, açıklama yazısı. Osman kardeşimizin yazısını tekzib eden bir yazı değil. Başlığınız, sanki, o kardeşimizin yazısını tekzib ediyorum şeklinde algılanabilir. Benim vurgulamak istediğim, kardeşimizin kaynak olarak gösterdiği gazetedeki haberin asılsız olmasıdır. Başka bir deyişle, tekzib, Evrensel gazetesine yöneliktir. Bu nedenle, başlığı: "Salih Akdemir'den tekzib" yerine "Salih Akdemir'den bilgilendirme" olarak sunacak olursanız, olası bir yanlış anlama ortadan kalkar diye düşünüyorum. Selamlarımla...

20 Kasım 2001

 

PROF. SALİH AKDEMİR’İN ‘BİLGİLENDİRME’ YAZISINA DAİR

Sayın Prof. Salih Akdemir beyefendi,

Öncelikle göndermiş olduğunuz düzeltme yazısına uzun bir müddetten beri mukabil bir yazı yazamadığım için özür diliyor, hakkınızı helâl etmenizi diliyorum.

Yoğun ilmî ve fikrî mesâiden dolayı yaklaşık iki ayı aşkın bir zamandır bilgisayarın başına oturamadık ve dolayısıyla sizin yazınızdan haberdar olamadık. Fakat sözkonusu bu “bilgilendirme” yazısı pekçok açıdan faydalı ve hayırlı oldu.

Şöyle ki;

Bu düzeltme yazısını göndermekle sizinle ilgili zihnimizde oluşan menfî düşünceleri izâle etmiş oldunuz.

Nazik ve mütevâzı üslûbunuzla hem ilim adamına yakışan bir tavır sergilediniz, hem de diğer muâsır ilim adamlarına güzel bir örnek oldunuz.

Mü’minler arasında bir yanlış anlama olduğunda nasıl düzeltilebileceğini güzel bir şekilde göstermiş oldunuz.

Sizin de belirttiğiniz gibi, bizim, Evrensel Gazetesi’nde çıkmış olan ve şahsınıza isnâd edilen röportajdaki ifadelerin “uydurma” olduğundan haberimiz yoktu. Bununla birlikte sözkonusu röportajın yayınlanmasından sonra basında röportajın uydurma olduğuna dair çıkan yazılardan da haberimiz yoktu. Zira biz, bu röportajı yayınlandığı zaman görmüş değiliz. İki-üç sene evvel muhtelif kütübhanelerde araştırmalar yaparken, sözkonusu röportajın yayınlandığı gazetenin ilgili nüshasını görmüştük. Olayı başından itibaren takib edemediğimiz için de böyle bir yanlış anlama oldu.

Bu yanlış anlamadan dolayı özrümüzü kabul etmenizi ve hakkınızı helâl etmenizi diliyorum. İnşaallah en kısa zamanda siteyi hazırlayan arkadaşlara, size isnad edilen röportajdaki ifadelerin yer aldığı yazımızdaki kısımların çıkarılmasını arzedeceğim.

Fakültenizle ilgili yazdıklarımıza gelince;

Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ögretim üyelerinin Türkiye’deki modernistlerin öncülerinden olduklarıyla ilgili kanaatimize katılmadığınızı ifade ediyorsunuz. Biz sözkonusu yazımızda AÜ İlâhiyat Fakültesi’ndeki bütün hocaları modernist veya modernistlerin öncülüğünü yapmakla itham etmiyoruz. Elbette ki orada da samimi, ihlaslı bir şekilde ilim tahsili yapan ve birşeyler üretme çabasında olan insanlar vardır. Fakat genel olarak bakıldığında modernist zihniyetin Türkiye’deki intişarına en çok çalışanların sözkonusu fakültenin hocaları olduğunu görüyoruz. Ana ilkesi "Kur’ân’ın tarihselliği” olan Fazlurrahman’ın kitablarını Türkçe’ye çevirip, yayınlayan Ankara Okulu Yayınları’nın sahibleri sözkonusu İlâhiyât’ın bellibaşlı hocaları değil midir? Bu ilkeyi kabul etmek, direkt olarak İslâm’ın tahrifi ve reforme edileceğini kabul etmek değil midir?

Kuşkusuz diger İlâhiyât’lara hâkim olan zihniyet de bunlardan farklı değildir. Fakat AÜ İlâhiyat Fakültesi hocaları bu hususta en ileride olanlarıdır. 1400 küsûr yıllık devâsâ bir İslâm ilim tarihinde yetişmiş hiç âlim yokmuş gibi, her birinde “sakat” diyebileceğimiz İslâm anlayışları bulunan Musa Carullah’ların, Nasr Ebû Zeyd’lerin, Muhammed Arkoun’ların, hele hele “İslâmî sol” diye bir akım kuran Hasan Hanefî’nin kitablarını kimler yayınladı veya yayına hazırlıyor?

Efendim, sizin de bizden daha iyi bildiğiniz gibi, Hazreti Ali (R.A.) ile Hazreti Muâviye (R.A.) arasındaki mücadelelerden sonra Haricî, Mürcie ve Mu’tezile gibi akımlar ortaya çıktı. Bu akımların her biri ifrat veya tefrit diyebileceğimiz mâhiyette fikirler ortaya attılar. Burada Ehl-i Sünnet’in durduğu nokta, sözkonusu firkaların ifrat veye tefrit diyebileceğimiz fikirlerine karşı merkezi ve itidâli temsil etmiştir. Nitekim tarih boyunca yapılan ilmî ve bazen de fizîkî mücadelerde Ehl-i Sünnet galib gelmiş, ümmetin akaid ve inanç konusundaki tutumunda belirleyici olmuştur. Çünkü Ehl-i Sünnet’in hakkında söz söylediği bütün konuların kaynağı Kur’ân, Sünnet ve reddi mümkün olmayan aklî gerçeklerdir.

Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tutmaya başlamasıyla hâmîsiz kalan İslâm ümmeti içerisinde durumu düzeltmek için ıslah çalışmaları yapanlar oldu. Ancak bazıları, yanlışları kişilerde arayacaklarına, her biri hayâtî ehemmiyeti hâiz olan müesseselerde aradılar. Sonuç olarak mezhebleri kabul etmeyen, “Kur’ân’a dönüyoruz” diyerek adına “gelenek” dedikleri devâsâ ilim mirasını reddeden ve görmezden gelen bir zihniyet ortaya çıktı.

Hayatiyetini büyük ölçüde müsteşrik çalısmalarına borçlu olan modernistler ise, o mezheblere karşı olan tutumlarına ve yüzyılların birikimini “gelenek” diyerek bir çırpıda atıveren fütursuzluklarına rağmen, Mu’tezile, Haricî ve Mürcie gibi fırkaların ulaştığı sistematik bütünlüğü gösterememektedirler. Çünkü modernistler; “Biz Kur’ân’ı şu şu ilkelerden yola çıkarak yorumluyoruz. Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarırken esas aldığımız unsurlar şunlardır” diye bir metodolojik yaklaşım sergilemiyorlar. İfadeleri çelişkili, ne dedikleri belli olmayan, ele aldıkları her konuda bölük-pörçük birşeyler söyleyen; yâni bir usûlleri, bir metodolojileri olmayan işbu modernistlerle nereye kadar gidebiliriz?

Efendim, öncelikli mesele işte bu METOD meselesidir, yâni mezheb meselesidir. Çünkü mezheb metod, usûl demektir. Mezhebsizlik ise usûlsüzlük, metodsuzluk...

Mezhebleri tanımadığını, kendilerinin mutlak müçtehid olduğunu söyleyenlere soruyoruz: "Bugüne kadar Kur’ân ve Sünneti anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz bir metod, bir usûl var mıdır?”

Maalesef cevab, mânâsız sözler ve âdetâ kendilerinin bir “kör gidiş”e doğru gittiklerini belgeleyen ifadeler oluyor.

Efendim, bizim bütün samimi ve ihlaslı bir şekilde ilim tahsili yapanlara ve birşeyler üretme çabasında olanlara çağrımız şudur: Önce ulemâmız fıkıh usûlünü, hadis usûlünü vs. nasıl oluşturmuşlar? Yüzyılların birikimi olan yüzlerce fıkıh, tefsir, hadis kitabları yazılırken nasıl bir anlayışla yazılmış? Ancak bunları derinlemesine tedkik ettikten sonra günümüz meselelerine cevab aramalıyız. İnşallah bu şekilde yapılan çalışmalar daha verimli olacak, istikbâlin İslâm cemiyetinde hakettiği yeri alacaktır.

Bu vesileyle çalısmalarınızda başarılar diler, aramızda geçen bu yazışmanın hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hakk’dan niyaz ederim. Allah’ın selâmı mü’minlerin üzerine olsun.

NOT: Jung’la ilgili bildiğimiz tek şey, onun derin bir mütefekkir olduğudur. Fakat fikirlerini etraflıca tedkik imkânımız olmadı. Eğer bu konuyla ilgili yüksek lisans tezi hazırlattığınız talebeniz bir yazı gönderirse veya sizin bu konuyla alâkalı çalışmalarınızı gönderirseniz, siteyi hazırlayan arkadaşlar yayınlamaya hazırlar. Böylece karşılıklı diyalog iyice artmış olur ve bu şekilde istifade etmiş oluruz sizlerden...

***

Bu yazışmadan kısa bir süre sonra Prof. Akdemir, tekrar bir cevab gönderdi. Akabinde biz de kendisine bazı soruları ihtiva eden bir cevab gönderdik. Ancak Akdemir, “tarihsellik” mevzuunda sorduğumuz sualleri cevabsız bıraktı.

 

CEVAB’A CEVAB

Çok değerli kardeşim Osman bey,

Öncelikle, geçmiş olan mübarek Kurban bayramınızı tebrik eder, bayramın bütün İslâm âlemi ve insanlık için hayırlara vesile olmasını diler, selamlarımı sunarım.

Her şeyden önce, sizin de göstermiş olduğunuz üstün İslâmî davranışınızdan dolayı sizi yürekten kutlarım. Sizin web sayfanıza virüsten dolayı bir türlü giremiyorum. Size daha önce bu konuda ve teşekkür için bir ileti göndermiştim, elinize geçip geçmediğini bilmiyorum.

Değerli kardeşim, bizler, bilimsel görüşlere her zaman açığız. Buraya da teşrif ederseniz memnun olurum. Kapımız herkese açıktır.

Tarihsellikle ilgili söylediklerinize gelince, bana göre sizlerin bu konuyu farklı anladığınızı görüyorum. Ben de tarihselliği savunanlardan biriyim; çünkü bana göre bu Kur'anî bir zorunluluk... Buna rağmen, yanımda Şevket Kotan adlı bir öğrencim, tarihsellik konusunda benim danışmanlığımda bir doktora tezi yaptı. Benim görüşlerimin tam aksini savundu. Ben de görüşleri konusunda kendisine hiçbir baskı yapmadım. Hem de görüşlerine hiç katılmadığım hâlde.... Şevket beyin tezini kitapçılardan temin etmeniz mümkün.... Aslında bu konuların karşılıklı olarak bilimsel bir biçimde tartışılması çok büyük bir önemi haiz. Tarihselliği savunanların modernist ya da reformist olmalarını ben anlamakta güçlük çekiyorum. Tabiî bu benim görüşüm. Benim tek amacım ilahî iradeye uygun bir biçimde yaşamaya çalışmak... Bu bizim de hata yapamayacağımız anlamına gelmez... Elbetteki bizler de çoğu kez hata yapıyoruz ve hatalarımızı görünce de onlardan rücu ediyoruz. Önemli olan, yanlış olan, bile bile hatalarda ısrardır. Allah böyle bir duruma düşmekten bizleri korusun!

Jung'un vahiy anlayışına gelince, şu anda Çorum İlahiyat’ta araştırma görevlisi olan bir öğrencim, bu konuda bir yüksek lisans tezi yaptı; buraya gelecek olursanız size, fotokopi çektirmeniz için verebilirim.

Eleştirilerinize ve herkesin eleştirisine açığım. Eleştiriler olmadan ilim gelişemez. Ama eleştirilerin üslubu sert olmazsa daha etkili olur.

Değerli kardeşim, şimdilik yazacaklarım bu kadar. Size tekrar selam eder, sağlık ve afiyet içinde başarılarınızın devamını Yüce Mevlamdan niyaz ederim.

 NOT: Bu vesile ile Akademya’ya Doğru dergisinin değerli çalışanlarına da selam ve sevgilerimi sunar, geçmiş bayramlarını yürekten kutlar, daha böyle nice bayramlara sağlık ve afiyet içinde kavuşmalarını Yüce Mevlam'dan niyaz ederim.

Salih Akdemir

 

PROF. SALİH AKDEMİR’İN ‘CEVABA CEVAB’INA CEVAB

Allah'ın selâmı ile...

Sayın Prof. Salih Akdemir Beyefendi,

Gönderdiğiniz teşekkür mesajınız bana ulaştı. Allah razı olsun... Zannediyorum sitede virüs problemi kalmadı. Çünkü biz siteye uzun zamandan beri giriyoruz. Dolayısıyla siz de girebilirsiniz.

Sizin de ifade ettiğiniz gibi ilim tenkid olmadan ilerleyemez. Ankara'ya davetinizinden dolayı teşekkür ederim. Fakat malûmunuz her taraf ekonomik sıkıntı içinde... Ama fırsat bulup da oralara gelebilirsem muhakkak size uğrayacağım.

Jung'un vahiy anlayışıyla ilgili bir öğrencinizin yaptığı yüksek lisans teziyle ilgili olarak, eğer öğrenciniz herhangi bir akademik dergide yayınlarsa veya Akademya’ya Doğru dergisinde ve sitesinde yayınlatmak isterse, tezinin metnini veya dizilmiş hâli varsa dizilmiş hâlini gönderebilir. Böyle bir hizmetten dolayı konuyla ilgilenen araştırmacılar muhakkak çok memnun olacaklardır.

Şevket Kotan Bey'in “tarihsellik”le ilgili kitabını gördüm. Fakat okuma imkânım olmadı. Şevket Kotan Bey'in, sizin “tarihsellik”le ilgili görüşlerinize aykırı bir yaklaşım sergilediğini ifade ediyorsunuz. Aynı zamanda “tarihselliğin” Kur'ânî bir zorunluluk olduğunu söylüyorsunuz. O hâlde sizin, “tarihsellik kavramına hangi mânâyı yüklüyorsunuz?” sorusunun cevabını vermeniz gerekiyor.

Fazlurrahman türü bir “tarihsellik” fikri, malûmunuz olduğu üzere, asla kabul edilemez. Nitekim Fazlurahman şöyle demektedir:

- "İslâmî çağdaşçılığın bir anlamı varsa, o da kesinlikle şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir değişime tâbi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde değişim ilkesi kabul edilirse, bu faaliyet hiçbirşeyle sınırlandırılamaz; hattâ Kur'an'ın kanun koyan âyetleri dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez. Bu ilkenin tek sınırı ve gerekli çerçevesi, Kur'an'ın sosyal gayeleri, temel manevî ve ahlakî ilkeleridir." (Fazlurrahman, "İslâmî Çağdaşlaşma", İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. IV, S. 4, Ekim 1990, s. 319)

Yine Fazlurrahman başka bir eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları söyler:

- "Kur'an'ın gerçekleştirmek istediği hususlar, günümüz bağlamına lafzî (literal) olarak taşınamaz, çünkü böyle yapmak, bizatihî Kur'an'ın gayelerine muhalefet etmekle sonuçlanabilir. (...) Bugüne kadar yalnızca Peygamberin sünneti ve fıkhın değil, aynı zamanda Kur'an'ın dahi kesinlikle tarihsel tetkike tâbi tutulmasını isteyen bu yaklaşımı kabulde, sadece gelenekçiler değil onların yanısıra modernistlerin çoğu bile tereddüt gösterdiler. Oysa bu, Kur'an'ın ve Peygamberin hedeflerini hakikaten gerçekleştirmek ve müslümanların tarihsel performaslarını takdir edip değerlendirmek için tek dürüst yöntem olarak gözükmektedir." (Fazlurrahman, Kur'an'ın Tarihsel ve Evrensel Okunuşu; Fazlurrahman'ın bu konuyla ilgili görüşlerinin etraflıca bir tenkidi için bkz. Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi II, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1998, s. 53-81.)

Dolayısıyla efendim, Fazlurrahman'ın “tarihselcilik” anlayışı, İlâhî iradeye hiç de uygun düşmüyor.

Geçmiş ulemâ arasında vâki olmuş ihtilaflı meselelerin mahiyetine baktığımızda genellikle parça mevzûlar üzerinde olduğunu görüyoruz. Usûlî meselelerde ise genel olarak Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid'at arasında bir ihtilaf var. Yâni sizin ile talebeniz arasında olan ihtilafınız bir noktaya kadar normal kabul edilebilir. Ama eğer bu ihtilaf usûlî mevzûlara da sıçrıyorsa, orada bir problem var demektir. Malûm, “Usûlsüz, vusûl olmaz” şeklinde mühim bir madde vardır Mecelle’de.

Herşeye rağmen, takındığınız tavır gerçekten de ilim adamına yakışacak bir tavırdır.

Son olarak sizin “tarihselcilik” ile ilgili görüşlerinizi bilmediğimizden, başka bir ifadeyle sizin “tarihselcilik” meselesine yaklaşımınızı bilmediğimizden dolayı, bu konuda herhangi bir kelâm edemiyorum. Şu hâlde, sizin "Kur'ânî bir zorunluluk" şeklinde ifade ettiğiniz “tarihselcilik” anlayışınızı açıklamanız gerekiyor. Şu ânlık yazacaklarımız bu kadar... Açıklamalarınızı büyük bir merakla bekliyoruz.

 

1  Bu makale önce Beyan dergisinde üç bölüm halinde yayınlandıktan bir süre sonra müstear bir isimle Akademya’nın web sitesinde yeniden neşredildi. İnternet üzerinde bir hayli yayıldıktan sonra hakkında birtakım tartışmalar vukû buldu. Modernistler ile anti-modernistler arasındaki tartışmalarda en çok nakledilen yazılar arasında yer aldı. Bu sebebten, makale tarafımızdan yeniden gözden geçirildi ve şu ân okumakta olduğunuz Akademya dergisi yeni dönem ilk sayısı için son hâli verildi.

2  Necib Fazıl, Doğru Yolun Sapık Kolları -Arınma Çağında İslâm-, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1978, s. 156.

3  Daha önce bu konuyla ilgili yazdığımız bir yazıda, 1928 yılında İlâhiyat Fakültesi profesörlerinden bir grubun akıllarınca İslâmiyet'i ıslah(!) için hazırladıkları bir beyannâmeden pasajlar aktarmıştık. Bu pasajlar ve konuyla ilgili diğer yorumlar için bkz: Osman Akyıldız, "Reformu Dinde Değil Kendimizde Yapmak", Beyan Dergisi, Kasım 2000, Sayı 21.

4  Özellikle burada, son yıllarda modernistlerle ilgili takdire şâyan çalışmalar yapan Ebubekir Sifil'in Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi adlı serî kitabı zikredilmelidir. Yine Cemaleddin-i Efgânî'yle ilgili Cemaleddin Efgânî Etrafında (Hakkında) Makaleler (İstanbul 1416/1996) adlı kitabıyla modernist-reformist kesimleri şoka uğratan Muhammed Reşad, aynı şekilde modernist-reformist akımlarla ilgili yazmış olduğu kıymetli makaleleriyle Ali Nar Hoca ve tüm Ehl-i Sünnet cemaat, tarikat ve âlimleri bu konularda ciddi hizmetler yapmışlardır. Son yıllarda yayın hayatına atılan Ğurabâ ve Rıhle dergileri de bu konuda büyük bir boşluğu doldurmuşlar, ciddi hizmetleri deruhte etmişlerdir.

5  Geniş bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgânî, Osmanlı Yayınları, İstanbul 1991, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgânî Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36.

6  Abdülhamid Han, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ, 8. Basım, Pınar Yayınları, İstanbul 1986, s. 73.

7  Yaşar Kaplan, “Afganî Hakkındaki İddiaların Kaynağı”, 30 Mayıs 1994 tarihli Vakit Gazetesi, s. 3’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin Efganî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 143.

8  Hamza Türkmen, “İslâmcılık ve Safların Farklılığı”, Haksöz, S. 120, Mart 2001, s. 37.

9  Hamza Türkmen, aynı yazı, s. 38.

10  Efgânî’nin hayatıyla ilgili geniş bilgi için Muhammed Reşad ve Alaaddin Yalçınkaya’nın kitabları ile merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin Dini Tamir Dâvasında Din Tahribçileri (İstanbul 1980 [4. Basım] , Sağlam Kitabevi) adlı kitabının 57-73 sayfalarına bakılabilir.

11  M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, Trc. S. Özel, İnsan Yayınları, İstanbul 1986, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen)

12  Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314, 3. Basım, c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.

13  Reşid Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, Trc. Ali Nar - Sezai Özel, Bedir Yayınları, İstanbul 1419/1998, s. 149-264. İşin ilginç tarafı, bu kitabın Efgânîciler’in yoğun olduğu Ezher Üniversitesi’nde yapılmış bir doktora tezi olmasıdır.

14  Bkz. Âdil Çiftçi, Fazlurrahman ile İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Kitâbiyât Yayınları, Ankara 2000, s. 9-10.

15  Fazlurrahmanın görüşlerinin topluca bir tenkidi için bkz. Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi II –Fazlurrahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-1, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1998; Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi III –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-3, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999.

16  Türkiye’deki akademisyenlik anlayışıyla ilgili güzel bir yazı için bkz. Said Aykut, “Türkiye’de Akademisyenlik, Zihin Eğitimi ve Strateji Üzerine”, Akademya Dergisi, S. 12, Ağustos 1999 (İki sayı bir arada), s. 61-63.

17  Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, Ankara 1946, s. 183-205.

18  Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats Gazetesi, 18 Mayıs 1883, s. 2, (Trc. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgânî, Osmanlı Yayınları, İstanbul 1991, s. 144-151).

19  Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, 208-212.

20  Fazlurrahman, İslâm, Trc. Mehmet Dağ - Mehmet Aydın, İstanbul 1981, s. 47-48’den naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001, S. 33, s. 72-73.

21  Edip Yüksel, Asal Tartışma, Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 48-49.

22  Salih Akdemir, “Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed Yazdı”, (Haber: Hatice İkinci), 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel Gazetesi.

23  Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 656’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 48.

24  Yaşar Nuri Öztürk, Kur’andaki İslâm, sh. 124’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 124.

25  Nakleden Ali Nar, “Modernizm Nereden Koşuyor? Yahut Yenileşme’nin Boyutları”, Akademya Dergisi, S. 11, Şubat 1999, s. 100.

26  Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, s. 628 vd.’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 343.

27  Mirza Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî I, s. 106-128; Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’den naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s. 73.

28  Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 93’den naklen Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi I, (Yaşar Nuri Öztürk’ün Görüşlerinin Eleştirisi), Gözden geçirilmiş 4. Baskı, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999, s. 17.

29  Salih Akdemir, aynı yazı.

30  Hayreddin Karaman, İslâm’da Kadın ve Aile, s. 374’den naklen Ali Nar, s. 102.

31  Zekeriyya Beyaz, “Gerçek İslâm–Sorular ve Cevaplar-“, 26 Ocak 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8.

32  Zekeriyya Beyaz, “Gerçek İslâm –Sorular ve Cevaplar-“, 1 Temmuz 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8.

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 94-108

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir