ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

MAHMUD E. DURU
Yazıları Paylaş
Matematik Hikemiyatına Giriş
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 364

Matematik Hikemiyatına Giriş

"Sayı İdraki veya Hırka-i Tecrîd" –I-

 

Mahmud E. Duru

 

Matematiğe ve sayı bahsine bir mahlas veya mevzuun lübbünü gösterici bir ifâde aransa herhâlde bunun için en uygun olanı, İBDA Mimarı’nın bir eserinin de ismi olan “Hırka-i Tecrîd” terkibi olurdu. Tasavvufta mânen dünya zevk ve safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesi için kullanılan bu tâbiri, matematik hikemiyatı için bir alem olarak gördüğümüzü ve ele aldığımız meselelerde “mavi ışık” olarak kabul ettiğimizi peşinen ifâde etmiş olalım. Bir varı veya yoku örten hırka ile yine bir varın veya yokun örttüğü var veya yoku zâhir kılmak demek olan tecrîd şeklinde parçalayıp birleştirerek hayâl gücümüzü devreye soktuğumuzda zengin bir muhtevayla karşılaşırız; Hırka-i Tecrîd; yokluk elbisesi… Yoku, bir görünen-var kılan örtü... Kendi kendilerine görünemeyen mânâları zâhire çıkaran perde. İBDA Mimarı’nın bahsi geçen bu eserinde sayı ve tarih sırrına eriş bahsi: “Hicrî 1417-1418 milâdî 1997… Tarih ifâde eden ve etmeyen mânâlarıyla sözkonusu rakamların mânâsı, eserin bütünü içinde… Burada dikkat çekmek istediğim husus, sözkonusu tarihte eseri ele alır ve tamamlarken, mübhem bir şuurun aydınlığa geçmesi şeklinde, tarih ve rakamların sırrına eserin yazılış sürecinde ermem…” [1]

Hırka-î Tecrîd ile beraber kullandığımız “Sayı İdraki”ne gelince… Bu terkibi de Hazreti İdris mânâsına kullanıyoruz. İd-ris olarak iki kelimeye ayırıyoruz: Îd: Bayram. Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayrama tekrar geldiği için îd denilmiştir. Sayıyla ilgisine gelince, “tekrar” eden şeyin yanında; İdad: Saymak. Sayı. Hesab etmek. Ölüm vakti. Fark. Vergi. Bahşiş. Denk, küfüv, hemtâ. Delilik emâresi. Parmakla hesab etmek. Ris, re’s: Baş, kafa. Res: Erişen, ulaşan, yetişen. İştikakında “ip” anlamına da gelen “ris” kelimesinin akıl, idrak mânâsına itibâr ediyor ve böylelikle İdris isminin mânâsı olarak “sayı idraki”ni elde ediyoruz. Hazreti İdris, rivayete göre on altı yıl yiyip içmeden ve uyumadan çetin bir riyazet neticesinde nefsini terbiye ederek, her türlü hayvanî temayüllerden arınmış, ruhanî varlığı cismanî varlığına galebe ederek mîraca mazhar olmuş ve saf akıl olmuştur. [2] Yine Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin bildirdiği üzere, Hazreti İdris hayattayken göğe çekilmiş ve tekrar ikinci seferinde dünyaya Hazreti İlyas olarak inmiştir. (Hazreti İlyas bizi Kehf süresine ve ledün ilmine bağlıyor. Ledün ilmi ve matematik arasındaki ilgiyi yeri geldiğinde ele alacağız.)

Hazreti İdris’i, matematik hikemiyatı mevzuunda sembol şahsiyet olarak görüyoruz ve bu tezimizin kaynağı olarak ileride teferruatlı olarak ele alacağımız, Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin Füsûs-ül Hikem adlı eserinin “İdris Fassı”nı işaret ediyoruz.

Matematik hikemiyatına dair diğer temel kavram ve motiflerimizi, “Tilki Günlüğü Başlıklarının Ebced Değerleri” adlı yazımızın takdim kısmından takib edelim:

“Matematik veya matematikle ilgili mevzulara bir kısım insanlar ilgi duyarken, bir kısım ise uzak durmak şöyle dursun, kaçar… Öyleyse matematiği tarif ederken her iki grubun da his ve düşüncelerini göz önüne almak gerek. Matematiği sevenler, onu, “objektif aklın” hiçbir şüpheye yer bırakmayan, nihaî ve kesin hüküm devşirebilecekleri en kâmil zihnî âleti olarak görürler. Ondan uzak duranlar ise onun mat bir perspektif verdiğini; şümûlünü geliştirirken ihmal ettiği-etmek zorunda kaldığı teferruatta canlı unsurların yitip gittiği; anlamayı temin için sun’i bir dil inşâ etmek zorunda olduğunu ve iddiasının tersine ön-kabule mahkum olduğunu ileri sürerler.

Bizim tezimiz ise matematiğin “arada” olduğudur. Şöyle ki, her ilmin dayandığı bir varlık kategorisi vardır. Matematiğin dayandığı bu “arada” varlık kategorisini de en iyi ifâde eden varlık alanı Berzâh âlemidir.

Kendi tezimize geçmeden, her iki fikrin de tadile muhtaç yönleri olduğunu söyleyelim. “Objektif aklın” gerçekleşmesi savunucularının göremedikleri şey, “objektif akıl”ın ortaya konuluşuna zıd olarak, bedihî-apaçık bir sezgi olduğudur. Külli Ruh’tan filizlenen bir buud olarak objektif akıl, şuurun kesintisiz hayatın temsilcisi ruh yönüne mukabil, zamandışı yönünü temsil eder:

— «“Şuur”un “ruh” ve zamandışı şuur hâlinden geçit bulan “akıl” şeklindeki iki kutbu biri dünya ve madde, öbürü de mavera ve üstün hayat gayesi etrafında hamlelerde bulunurken, “ruh”la “hürriyet”i ve “duraksız maksatlılığı”, “akıl”la “kalıplaşma” ve “zihnî tecrit”i ifâde etmektedir. İşte “zamandışı” olarak belirtilen şuurdan geçit bulan “zihnî tecrit” bu hâliyle, ilâhî esrarla kuşatılmış olarak “sır idrakı”na varır ki, değeri de bunu muhafaza etmesi kadardır. Akıl bir şeyi kuşatınca anlar ve aklı da ilâhî esrar kuşatmıştır… Sır İdrakı “anlayış”tır ve anlayış da ruh-ruhî meleke.

Böylece MATEMATİK GİBİ “zamandışı” mevzular ve değişmeler dışındaki “değişmez değerler”le hakikatleri de bu yolla anlarken, mesele, “ben istemekte serbestim, ama istemeyi istemekte serbest miyim?” inceliğini kavrayarak, bu şuurun, -daha doğrusu şuurun bu yönünün- yeri ve değerinin tayin etmekte.» [3]

Matematikten uzak duranların da göremedikleri şey, varlık bütünü, kullanılan âlete bağlı olarak kendini ifşâ eder. Âlet, mânânın suretlenmesini sağlayan bir vasıta-dil vasfına bürünür. Göz görülebilecekleri, burun kokuları, dokunma duyusu dokunmayı, vehim ince mânâları, kalb latif duyguları idrak eder. Matematiğin âleti olduğu akıl da berzâh ıstılahı ile ifâde edilen varlıkları:

— «Allah Resûlü, “Allah’ı görür gibi ona ibadet et” buyurmuştur... Şunu bil ki, “Berzâh” denilen yer, “Emr âlemi”ndendir. Allah’ın iki emrini birbirinden ayıran bir emir yeridir. Bu yer ve emir katiyyen taraf iltizam etmez (tutmaz), güneş ve gölgeyi ayıran mani sebeb gibidir.

Allah der ki "Meracel ...... Lâ yebğıyân”... Bu son kelime olan “lâ yebğıyân”dan maksat, “bu denizin suları birbirine karışmaz” demektir. Burada hissin bunları ayırmaktan aciz kalmasıdır. AKIL ise, bunların birbiriyle karışmalarının, aralarındaki bir maniin mevcudiyetinden ileri geldiğini kabul eder. İşte aradaki bu MAKUL mania veya örtü, “Berzâh”tır... Bunu his ile idrak edersek, yukarıda anlatılan “iki emirden biri”, yâni “berzâh” olmaması icâb eder... Her iki emir de Berzâh’a yakın olmak ihtiyacında iseler, bu iki emir birbirinin aynı; ve birbirine benzemediği cihetle de her birinden ayrı kuvvetler bulunur... Fakat “Berzâh” denilen şey, BİLİNEN VE BİLİNMEYEN, BULUNAN VE BULUNMAYAN, MÜSBET VEYA MENFİ, AYIRICI BİR EMİR OLDUĞUNDAN, buna ıstılah olarak “Berzâh” ismi verilir; bu husus doğru ve makuldür... Tasavvur ve hayâl yoluyla akıllıca ona yetişebilirsen, GÖZÜNÜN DEĞDİĞİ BİR VÜCUDA-VARLIĞA erişmiş olduğunu bilir ve idrak edersin; ve bunun bir şeyin esası olduğunu öğrenirsin. –Muhiddin-i Arabî» [4]

Böylece matematiğin niçin rüya verilerine uygulandığını da anlamış oluyoruz. Suretin-ifâdenin olduğu her yerde bir dil ve bu dil unsurlarının iç ve dış irtibatlarını anlamaya çalışan bir matematik vardır. Suret ve Berzâh arasındaki ilgi:

— «Bu, marifet rükünleri arasında çok büyük bir rükündür. Bu, berzâh ilmidir. Bu, ruhanî varlıkların zuhur ettiği bedenler âleminin ilmidir. Bu, bir cennet bahçesi ilmidir. Bu, Kıyamet Günü’nde değişik suretlerde tecellinin ve tebeddülün bir ilmidir. Bu, bir koç suretindeki ölüm gibi, KENDİ KENDİLERİNE MÜŞAHHAS BİR ŞEKLE GİREMEYEN MÂNÂLARIN ZUHURU İLMİDİR. Bu, insanların uykudayken rüyâlarında gördükleri şeylerin ilmidir. Bu, mahlukatın ölümden sonra ve dirilişten önce içinde bulundukları vatanın (el-mevtın) ilmidir. Bu, SURETLER İLMİDİR. Ayna gibi parlayan cisimlerde görülen suretler bu âlemde zuhur eder.

İlahî isimlerle ilgili ilimden, tecelliden ve onun umumî tezahürlerinden sonra bu rükünden daha tam bir rükün yoktur; çünkü bağlanma vasıtasıdır. Duygular o âleme yükselir; mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mânânın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, o mânâyı o surete müşahhaslaştırır. Tasarrufta ve hükümde hiçbir nüfuz ona vakıf olamaz. Şeriatler ona yardım eder, tabiatlar onu isbat eder. Tam bir tasarrufla müşahede edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona âittir. Delilleri ve akılları hayrete düşürür.» [5]

Matematik hakkında söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar…”

[1] Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 9.

[2] Fusûs ül-Hikem, Muhyiddin-i Arabî, MEB Yay., Çev. Nuri Gençosman, İstanbul 1992, s.66.

[3] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yay. 3 Basım, İstanbul 1993, s. 57.

[4] Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 234

[5] Muhiddin-i Arabî, Marifet ve Hikmet, Çev. Mahmut Kanık, İz Yay., 2. Basım, İstanbul 1997, s. 133-134.

 

Aylık Dergisi, Aralık 2009

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir