Matematik Hikemiyatına
Giriş
"Sayı İdraki veya
Hırka-i Tecrîd" –I-
Mahmud E. Duru
Matematiğe ve sayı
bahsine bir mahlas veya mevzuun lübbünü gösterici bir ifâde aransa herhâlde
bunun için en uygun olanı, İBDA Mimarı’nın bir eserinin de ismi olan “Hırka-i
Tecrîd” terkibi olurdu. Tasavvufta mânen dünya zevk ve safâsından
çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesi için kullanılan bu tâbiri,
matematik hikemiyatı için bir alem olarak gördüğümüzü ve ele aldığımız
meselelerde “mavi ışık” olarak kabul ettiğimizi peşinen ifâde etmiş olalım. Bir
varı veya yoku örten hırka ile yine bir varın veya yokun örttüğü var veya yoku
zâhir kılmak demek olan tecrîd şeklinde parçalayıp birleştirerek hayâl gücümüzü
devreye soktuğumuzda zengin bir muhtevayla karşılaşırız; Hırka-i Tecrîd; yokluk
elbisesi… Yoku, bir görünen-var kılan örtü... Kendi kendilerine görünemeyen
mânâları zâhire çıkaran perde. İBDA Mimarı’nın bahsi geçen bu eserinde
sayı ve tarih sırrına eriş bahsi: “Hicrî 1417-1418 milâdî 1997… Tarih ifâde
eden ve etmeyen mânâlarıyla sözkonusu rakamların mânâsı, eserin bütünü içinde…
Burada dikkat çekmek istediğim husus, sözkonusu tarihte eseri ele alır ve
tamamlarken, mübhem bir şuurun aydınlığa geçmesi şeklinde, tarih ve rakamların
sırrına eserin yazılış sürecinde ermem…” [1]
Hırka-î Tecrîd ile
beraber kullandığımız “Sayı İdraki”ne gelince… Bu terkibi de Hazreti İdris
mânâsına kullanıyoruz. İd-ris olarak iki kelimeye ayırıyoruz: Îd:
Bayram. Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayrama tekrar
geldiği için îd denilmiştir. Sayıyla ilgisine gelince, “tekrar” eden şeyin
yanında; İdad: Saymak. Sayı. Hesab etmek. Ölüm vakti. Fark. Vergi.
Bahşiş. Denk, küfüv, hemtâ. Delilik emâresi. Parmakla hesab etmek. Ris, re’s:
Baş, kafa. Res: Erişen, ulaşan, yetişen. İştikakında “ip” anlamına da
gelen “ris” kelimesinin akıl, idrak mânâsına itibâr ediyor ve böylelikle İdris
isminin mânâsı olarak “sayı idraki”ni elde ediyoruz. Hazreti İdris,
rivayete göre on altı yıl yiyip içmeden ve uyumadan çetin bir riyazet
neticesinde nefsini terbiye ederek, her türlü hayvanî temayüllerden arınmış,
ruhanî varlığı cismanî varlığına galebe ederek mîraca mazhar olmuş ve saf akıl
olmuştur. [2] Yine Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin bildirdiği üzere,
Hazreti İdris hayattayken göğe çekilmiş ve tekrar ikinci seferinde dünyaya
Hazreti İlyas olarak inmiştir. (Hazreti İlyas bizi Kehf süresine ve ledün
ilmine bağlıyor. Ledün ilmi ve matematik arasındaki ilgiyi yeri geldiğinde ele
alacağız.)
Hazreti İdris’i,
matematik hikemiyatı mevzuunda sembol şahsiyet olarak görüyoruz ve bu tezimizin
kaynağı olarak ileride teferruatlı olarak ele alacağımız, Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin
Füsûs-ül Hikem adlı eserinin “İdris Fassı”nı işaret ediyoruz.
Matematik hikemiyatına
dair diğer temel kavram ve motiflerimizi, “Tilki Günlüğü Başlıklarının Ebced
Değerleri” adlı yazımızın takdim kısmından takib edelim:
“Matematik veya
matematikle ilgili mevzulara bir kısım insanlar ilgi duyarken, bir kısım ise
uzak durmak şöyle dursun, kaçar… Öyleyse matematiği tarif ederken her iki grubun
da his ve düşüncelerini göz önüne almak gerek. Matematiği sevenler, onu,
“objektif aklın” hiçbir şüpheye yer bırakmayan, nihaî ve kesin hüküm
devşirebilecekleri en kâmil zihnî âleti olarak görürler. Ondan uzak duranlar
ise onun mat bir perspektif verdiğini; şümûlünü geliştirirken ihmal
ettiği-etmek zorunda kaldığı teferruatta canlı unsurların yitip gittiği;
anlamayı temin için sun’i bir dil inşâ etmek zorunda olduğunu ve iddiasının
tersine ön-kabule mahkum olduğunu ileri sürerler.
Bizim tezimiz ise matematiğin
“arada” olduğudur. Şöyle ki, her ilmin dayandığı bir varlık kategorisi vardır.
Matematiğin dayandığı bu “arada” varlık kategorisini de en iyi ifâde eden
varlık alanı Berzâh âlemidir.
Kendi tezimize
geçmeden, her iki fikrin de tadile muhtaç yönleri olduğunu söyleyelim.
“Objektif aklın” gerçekleşmesi savunucularının göremedikleri şey, “objektif
akıl”ın ortaya konuluşuna zıd olarak, bedihî-apaçık bir sezgi olduğudur. Külli
Ruh’tan filizlenen bir buud olarak objektif akıl, şuurun kesintisiz hayatın
temsilcisi ruh yönüne mukabil, zamandışı yönünü temsil eder:
— «“Şuur”un “ruh” ve
zamandışı şuur hâlinden geçit bulan “akıl” şeklindeki iki kutbu biri dünya ve
madde, öbürü de mavera ve üstün hayat gayesi etrafında hamlelerde bulunurken,
“ruh”la “hürriyet”i ve “duraksız maksatlılığı”, “akıl”la “kalıplaşma” ve “zihnî
tecrit”i ifâde etmektedir. İşte “zamandışı” olarak belirtilen şuurdan geçit
bulan “zihnî tecrit” bu hâliyle, ilâhî esrarla kuşatılmış olarak “sır idrakı”na
varır ki, değeri de bunu muhafaza etmesi kadardır. Akıl bir şeyi kuşatınca
anlar ve aklı da ilâhî esrar kuşatmıştır… Sır İdrakı “anlayış”tır ve anlayış da
ruh-ruhî meleke.
Böylece MATEMATİK GİBİ
“zamandışı” mevzular ve değişmeler dışındaki “değişmez değerler”le hakikatleri
de bu yolla anlarken, mesele, “ben istemekte serbestim, ama istemeyi istemekte
serbest miyim?” inceliğini kavrayarak, bu şuurun, -daha doğrusu şuurun bu
yönünün- yeri ve değerinin tayin etmekte.» [3]
Matematikten uzak
duranların da göremedikleri şey, varlık bütünü, kullanılan âlete bağlı olarak
kendini ifşâ eder. Âlet, mânânın suretlenmesini sağlayan bir vasıta-dil vasfına
bürünür. Göz görülebilecekleri, burun kokuları, dokunma duyusu dokunmayı, vehim
ince mânâları, kalb latif duyguları idrak eder. Matematiğin âleti olduğu akıl
da berzâh ıstılahı ile ifâde edilen varlıkları:
— «Allah Resûlü,
“Allah’ı görür gibi ona ibadet et” buyurmuştur... Şunu bil ki, “Berzâh” denilen
yer, “Emr âlemi”ndendir. Allah’ın iki emrini birbirinden ayıran bir emir
yeridir. Bu yer ve emir katiyyen taraf iltizam etmez (tutmaz), güneş ve gölgeyi
ayıran mani sebeb gibidir.
Allah der ki
"Meracel ...... Lâ yebğıyân”... Bu son kelime olan “lâ yebğıyân”dan
maksat, “bu denizin suları birbirine karışmaz” demektir. Burada hissin bunları
ayırmaktan aciz kalmasıdır. AKIL ise, bunların birbiriyle karışmalarının,
aralarındaki bir maniin mevcudiyetinden ileri geldiğini kabul eder. İşte
aradaki bu MAKUL mania veya örtü, “Berzâh”tır... Bunu his ile idrak edersek,
yukarıda anlatılan “iki emirden biri”, yâni “berzâh” olmaması icâb eder... Her
iki emir de Berzâh’a yakın olmak ihtiyacında iseler, bu iki emir birbirinin
aynı; ve birbirine benzemediği cihetle de her birinden ayrı kuvvetler
bulunur... Fakat “Berzâh” denilen şey, BİLİNEN VE BİLİNMEYEN, BULUNAN VE
BULUNMAYAN, MÜSBET VEYA MENFİ, AYIRICI BİR EMİR OLDUĞUNDAN, buna ıstılah olarak
“Berzâh” ismi verilir; bu husus doğru ve makuldür... Tasavvur ve hayâl yoluyla
akıllıca ona yetişebilirsen, GÖZÜNÜN DEĞDİĞİ BİR VÜCUDA-VARLIĞA erişmiş
olduğunu bilir ve idrak edersin; ve bunun bir şeyin esası olduğunu öğrenirsin.
–Muhiddin-i Arabî» [4]
Böylece matematiğin
niçin rüya verilerine uygulandığını da anlamış oluyoruz. Suretin-ifâdenin
olduğu her yerde bir dil ve bu dil unsurlarının iç ve dış irtibatlarını
anlamaya çalışan bir matematik vardır. Suret ve Berzâh arasındaki ilgi:
— «Bu, marifet
rükünleri arasında çok büyük bir rükündür. Bu, berzâh ilmidir. Bu, ruhanî
varlıkların zuhur ettiği bedenler âleminin ilmidir. Bu, bir cennet bahçesi
ilmidir. Bu, Kıyamet Günü’nde değişik suretlerde tecellinin ve tebeddülün bir
ilmidir. Bu, bir koç suretindeki ölüm gibi, KENDİ KENDİLERİNE MÜŞAHHAS BİR
ŞEKLE GİREMEYEN MÂNÂLARIN ZUHURU İLMİDİR. Bu, insanların uykudayken rüyâlarında
gördükleri şeylerin ilmidir. Bu, mahlukatın ölümden sonra ve dirilişten önce
içinde bulundukları vatanın (el-mevtın) ilmidir. Bu, SURETLER İLMİDİR. Ayna
gibi parlayan cisimlerde görülen suretler bu âlemde zuhur eder.
İlahî isimlerle ilgili
ilimden, tecelliden ve onun umumî tezahürlerinden sonra bu rükünden daha tam bir
rükün yoktur; çünkü bağlanma vasıtasıdır. Duygular o âleme yükselir; mânâlar o
âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir.
O, bir iksir sahibidir; mânânın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse,
o mânâyı o surete müşahhaslaştırır. Tasarrufta ve hükümde hiçbir nüfuz ona
vakıf olamaz. Şeriatler ona yardım eder, tabiatlar onu isbat eder. Tam bir
tasarrufla müşahede edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp
birleştirilmesi ona âittir. Delilleri ve akılları hayrete düşürür.» [5]
Matematik hakkında
söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar…”
[1] Salih
Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 9.
[2] Fusûs ül-Hikem,
Muhyiddin-i Arabî, MEB Yay., Çev. Nuri Gençosman, İstanbul 1992, s.66.
[3] Salih
Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yay. 3 Basım, İstanbul 1993, s. 57.
[4] Salih
Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 234
[5] Muhiddin-i Arabî,
Marifet ve Hikmet, Çev. Mahmut Kanık, İz Yay., 2. Basım, İstanbul 1997, s.
133-134.
Aylık Dergisi, Aralık 2009