Matematik Hikemiyatına Giriş
"Sayı İdraki Veya Hırka-İ Tecrîd"
II
Mahmud E. Duru
İDRÎS ALEYHİSSELÂM
Hz. İdris’in matematik ilmi ile
ilgisine geçmeden önce, tarih görüşümüzün temel ölçüsünü hatırlatmakta fayda
var: Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı; bütün medeniyetler,
Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil ederler. Bunu
hatırlatmamızın sebebi, bahse mevzu olan ilim, teknik, icat, âdet, usûl her ne
ise, bânisinin -ilk ortaya çıkaran veya kurucusunun- kim olduğu gibi hususlara dair
hâtıraların tarihin sessizliğine gömülmüş olmasından kaynaklanan mübhemlik,
İslâm dışı çevreler namına bir avantaj olmakla birlikte, bütün bir şuur
tarafından yerli yerine oturtulmadığı müddetçe bu hususlarla ilgili tarihî
araştırmaların aslî ve nihaî bir neticeye ulaşamayacağını bildirmek içindir.
Tıpkı günümüzdeki feza araştırmalarının, insanlık namına sadece talî müsbet
neticeler vermesi gibi…
Bunu göz önüne aldığımızda,
arkeolojik keşiflerden elde edeceğimiz deliller ve bu delilleri tarihlendirmeye
çalışacağımız teknikler ve neticede elde edilen verileri yorumlayarak bir
referans sistemi içine yerleştirecek anlayışımız acaba bize kanma hissi
verebilecek midir? Tarihin bilinmedik bir noktasına doğru bilinmezliği geriye
doğru püskürtmeye çalışıyoruz ve bir vesika veya bir delil arıyoruz. Neyi
arıyoruz? Ya onun öncesi? Onun da öncesi?
Elde ettiğimiz delillerin,
günümüzü tasdik edici olmaları dışında, bir kanma hissi uyandırmayacağı
açıktır. Bunun yanında, “Hazreti Adem, Süryanice konuşurdu” der, El-İbrîz’de
Abdülaziz Debbağ Hazretleri… Muhiddin-i Arabî Hazretlerine göre Hazreti
Adem’den bu yana üçyüzonüç bin yıl kadar bir zaman geçmiştir… Bilmenin, acaba
ruh arkeolojisi diyebileceğimiz bir yolu da olabilir mi? Bundan başka, bir
zaman dilimini ayakta tutan şey, her devire uzanan dalları olduğuna göre, ileri
ve geri, zamanın bütüne yayılan ve onları kendine bağlayan zaman ölçüsü olmayan
bir devir yoktur ve olamaz; bu da böyle bir izafet-bağlılık zorunluluğu olsa
gerek…
Biz günümüzde tasdik edilmesi
gereken ve izlenilmesi gereken anlayışın İBDA tarafından temsil edildiğini öne
sürerek, ileri ve geri, her devire dağılabilmenin yollarına ve damarlarına
işaret ederek, zamanın çetin bilmecesine erebilmenin adresini de vermiş
oluyoruz. Umumî hâl “körün elindeki pusula” da olsa, bundan pusulaya menfî bir
pay çıkarmak haksızlık olur ve yeri gelir en büyük ahmaklık olur.
İslâmî kaynaklara göre pek çok
ilmin yanında yazıyı icad eden ve yıldız ilmi ile matematik ilmini kuran
Hazreti İdrîs’tir. Nesebi, Adem oğlu Şît oğlu Enûş oğlu Kenan oğlu Mehlâil oğlu
Yerd oğlu İdrîs olup, Hazreti Adem’in altıncı göbekten torunudur… Kendisine
otuz sahife nâzil olmuştur… 365 yıl yaşamıştır… Ölmeden göğe çekilmiştir…
Terzilerin piridir… İlk defa iğne ile dikiş diken insandır. İnsanlar daha
önceleri sadece hayvan derileriyle örtünüyorlardı… Şehirler kurmuş ve halkı
sınıflara ayırmıştır… İbrâni peygamberi olmamasına rağmen, İbrâni kaynaklarında
Hanuh veya Uhnuh olarak ismi geçen kişinin O olduğu zannedilmektedir... Mısır,
Yunan ve Babil mitolojilerindeki Hermes ile aynı kişi olduğuna dair kanaatler
vardır. Bundan dolayı ruhânî inkişaf, simya, âb-ı hayat ve gizli ilimlerle,
yani Hızır ile ilgisi olduğu kabul edilmektedir… Müselles bin ni’me’dir. Yani
kendisine üç nimet; peygamberlik, hikmet ve sultanlık verilmiştir. Hermes’in de
lâkabı trimegiste; üç kere büyük… İbrânice Uhnuh ve Eski Mısır dilinde Toth
İdris kelimesinin kökü olarak kabul edilen “ders” kelimesiyle benzer ve yakın
anlamdadırlar. Muhiddin-i Arabî ve İBDA Mimarı’na göre Hazreti İdrîs,
mirâcından sonra yeryüzüne Hazreti İlyas olarak nüzûl etmiştir…
Hazreti İdrîs’in Kur’ân’da iki
yerde bahsi geçmektedir: Meryem Sûresi, 56. ve 57. âyetler: “Kitabda İdrîs’i de
an; çünkü o, çok sadık bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna ref’ ettik.”
Enbiyâ Sûresi, 85. âyet: “İsmâil, İdrîs ve Zü’l-kifl hakkında anlattığımızı da
hatırla! Onların her biri sabredenlerdendi.”
Mirâc ile ilgili bir hadîste
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Ben dördüncü kat semâya vardığımda,
İdrîs ile karşılaştım. Cibrîl bana: “Bu gördüğün İdrîs’tir. Ona selâm ver”
dedi. Ben de ona selâm verdim. O da benim selâmıma cevab verdi. Sonra (bana):
“Merhaba salih kardeş, salih peygamber!” dedi.»
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri: “İdrîs (a.s) dünyada onaltı sene yemedi içmedi,
uyumadı, tezevvüc etmedi. Böylece şehvet ondan tamâmiyle zâil oldu. Riyâzetinin
çokluğundan akl-ı mücerred hâline geldi. Sonra ömrü 365 yaşına geldiğinde
“mekânen ulyâ” mûcibince feleklerin kutbu olan dördüncü feleğe ref’ olundu.
İdris (a.s) kutbiyyetinde hâtimu’l-enbiyâ’nın nâibidir. Hâtimü’l-enbiyâ’dan
sonra gelen aktâb ise İdris’in (a.s) nevvâbıdır.” (Kitâbu’n-Necât, s. 11-14).
Geçen yazımızda İdris isminin
“Sayı İdraki” şeklinde yorumlanabileceğini ifâde etmiştik. Meşhur Grek
matematikçisi Öklid’in (Euclides) ismi de ökl-id olarak aynı şekilde
yorumlanabilir. [Euclides’in Eski Grekçe’de eu (iyi) ve kleos (şan, şöhret,
şeref) kelimelerinin terkibinden oluşmuş bir isim olduğu belirtilmektedir.]
Hazreti İdrîs’e atfedilen şeylerle ilgili olarak değişik dillerde bu mânâları
hatırlatan kelimelerden bazılarını buraya alalım: Farsçadan dilimize giren
terzi ve terazi (t-d, z-s dönüşümü kabul edildiğinde). İngilizce’de dress
(elbise); meter (ölçmek, ölçü, metre); address (adres, nutuk, hitab, tavır,
eda, hüner, sanat). Kürtçe’de derzî (iğne). Fransızca dresser (dikmek,
kaldırmak; kurmak; hazırlamak; düzeltmek; yazmak, kaleme almak; -hayvanı-
eğitmek.)
Hazreti İdrîs’in matematikle
ilgisini çarpıcı bir şekilde hissettiren ise Meryem Sûresi 57. âyetteki kelimelerin
ebced değerleridir. Sayı, sayı olarak neye denk gelir veya hangi sayıdan takib
edilebilir? Sayı, muhasib, el-hasib, simya ve başka bazı kelimeler bu sayının
111 olduğuna işaret eder. “Onu yüce bir mekâna ref’ ettik” ayetinde yüce-âli ve
mekân kelimelerinin ebced değeri 111’dir. Ayetteki “ref’ ettik” kelimesinin
ebced değeri de 350’dir ki, bu da rakîm kelimesinin ebced değeriyle aynıdır ve
“rakamlanmış, yazılmış nesne, Ashab-ı Kehf’in mağarası veya bir başka ismi”
anlamlarına gelmektedir. İdrîs kelimesinin ebced değeri olan 275 sayısı aynı
zamanda ruhânî kelimesine denk gelmektedir ve bu husus İBDA Mimarı’nca
belirtildiği üzere İdrîs aleyhisselâmın nefsine üstün gelip tamamen ruhânî bir
keyfiyete mazhar olmasıyla tâbir edilebilir. Riyaziye-matematik ile
riyazet-nefsin ıslahı arasındaki benzerliğin sadece kelime yakınlığı değil,
aynı zamanda mânâ yakınlığına dair olduğunu da düşünüyoruz. (Freud’un
terminolojisinde ‘o’nun karşılığı olarak ifâde edilen id kavramının, yani bütün
ahlâkî belirlenimlerin erişemeyeceği bir yerde kesiksiz haz ilkesine göre
varlık gösteren şuurdışının en derin katmanının matematik ile ilgisi başka bir
yazının konusu.)
İns: İnsan. Ebced değeri 111. Nas:
İnsanlar. 111… N.A.S.: Üçışık…
İBDA Mimarı:
«Muhiddin-i Arabî Hazretlerinden gösterdiğimiz husus, Vahid’in hem Mutlak
Varlık, hem topyekûn varlık, hem harf hem de sayı anlamıyla mânâsını veriyor…
Mevzumuz sayı; bu bakımdan “sıfır”ın yerini ve değerini sormak zorundayız. En
başta, 0, 1, 2, 3... diye başlarsak “yokluk”un nitelenişleri içinde görünüyor;
eğer tek sayıların bitimi olarak 7, 8, 9, 10 diye alırsak, sonsuza yol veren
sayı hanelerinin sembolü olarak, çokluğun nitelenişleri olarak görülüyor.
Sıfır, varlığa nisbetle, varlık öncesi form alıcısı olarak görülüyor… Böyle bir
durumda Mutlak Bir ve topyekûn varlığı ifâde eden bir, Vahid ve Vahid hâlinde
Allah ve Sevgilisi (İnsan’dan murad) ilgisini de, sıfır noktasında bir Vahid
olarak anlıyoruz; burada, hem tenzih, hem de ayrılık olmaması hikmeti belli...
Topyekûn kâinat, insanda toplu; ve Allah, kuluna hem şahdamarından daha yakın,
hem de sonsuz kere ötenin ötesinde; bu. Bunun yanında, ezel ve ebed arası, ezel
ve ebedi birleştiren insan varoluşunun sonsuzluğunun, bunu söylemenin, ebedî
tenzih hakikatine aykırı düşmemesi; bu da anlaşılıyor. “Sıfır” bahsinin
üzerinde dururken, bir yönüyle buna âit incelikleri de gösterdik. Bu Levha’ya
“Mutlak Bir’e Dair” diye başlarken 1, 0, 1 düşüncemizi belirtmiş oluyoruz.»
(SM, Erkam, “hayat-sayı-matematik”, s. 160-161)
Demek ki 111, 101 olarak da takib
edilebilir. Ay İdraki başlıklı yazımızdan: “Malûmdur ki, her ne kadar bir Güneş
ve bir Ay olsa da, Ay’ın seyri boyunca girdiği safhalarla Ay çeşitlenir ve
böylece hep bir kalan Güneş’i mahiyetinde tezahür eden olarak kendi kadar
çoğaltır. Hilâlden bedre ve tekrar hilâle sinüsoidal-yılankavî hâlden hâle
geçişiyle birden sıfıra ve tekrar bire olan devr-i daimiyle varlık ile yokluk
arası tempoda cereyan eder. Çoğala çoğala tükenen ve tükene tükene varlığa
bürünen bu haliyle Ay, sayıdaki tezada-mekre ne güzel misâldir.”
Muhiddin-i Arabî Hazretleri: (Salih Fassında) «Bil ki, yaratılış işi aslında ferdiyyet
yani teklik üzerinedir ama onun için teslis (üçleme) vardır. Vahid
bölünemeyince tek sayılar üç ve daha ziyadeden başlar. Çünkü üç tek sayıların
ilkidir. Âlem de bu ilâhî Hazret’lerden belirdi. Nasıl ki Hak, “Biz bir şeyin
olmasını dilediğimiz vakit ona Ol deriz, o da olur.” buyurmuştur. Şu halde bir
şeyin olması için (emir veren) Zât, onun iradesi ve bir de Kün yani Ol emri
lâzımdır. Eğer bu Zât ile onun bir şeyin oluvermesini dileyen iradesi ve olacak
şeye hitab ve teveccüh eden Kün (Ol) emri olmasaydı o şey de var olamazdı.
Bundan sonra böylece bu şeyde üçlü bir birlik meydana geldi. Bu sebeble bu
birlik tarafından onların yaratılması ve varlık ile vasıflanması gerçekleşti.
Bu gerçekleşme de önce kendisine emrolunan şeyin Allah bilgisindeki suretine;
sonra bu suretin Kün emrini işitmesine ve daha sonra da işittiği emre itaat
etmesine bağlıdır. Şu hale göre Yaratan’ın üçlü birliği yaratılanın üçlü birliğiyle
karşılaştı. (…)
Demek oluyor ki yaratılışın aslı
teslis üzere yani irade ve emir Hak tarafından, oluş keyfiyeti de mahlûk
tarafından olmak üzere üç esasa bağlandı.
Bu teslis, delil vasıtasıyla
mânâların icadına da sirayet etti. Nasıl ki delil de üç esas yani hususî bir
nizam, hususî bir şart bulununca neticeyi verir. Bu gerekli bir şeydir. Hususî
nizam dediğimiz ilk esas kaziyyeyi tertib eden kimsenin delilini iki
mukaddimeden tertib etmesidir. Bu mukaddimelerden her birinde iki müfred
bulunur. Böyle olunca kaziyyenin müfredleri dört olur, bu dört müfredden birisi
her iki mukaddimede “nikâh” gibi taraflardan birini diğerine bağlamak için
tekrar olunur, şu halde müfred ancak üç olur. Üçten fazla olmaz, çünkü her iki
mukaddimede bir müfred tekrarlanmaktadır. Bu tertib, hususî bir şekilde
kurulunca netice de meydana gelir. Bu hususî şekil de kendisiyle teslis
gerçekleşmiş olan bu müfredin tekrarlanması suretiyle iki mukaddimeden birinin
ötekisine bağlanmasıdır.»
Muhiddin-i Arabî Hazretleri: (İdrîs Fassında) «Yücelik iki türlüdür. Birincisi mekân
yüksekliği, ikincisi mekânet yani mertebe ve makam yüksekliğidir. Mekân
yüksekliği, “Onu yüksek mekâna ref ettik” âyetinin medlûlu (işaret ettiği)
gibidir. Mekânların en yücesi felekler âleminin üzerinde döndüğü felektir ki o
da güneş feleğidir. İdris aleyhisselâmın ruhânî makamı oradadır. Altında yedi
ve üstünde de yedi felek vardır. Felek-i Şems onbeşinci felektir. Bunun üstünde
Felek-i Ahmer (Kırmızı felek) yani mirrih (Mars, Merih), Felek-i Müşteri
(Jüpiter), Felek-i Zuhal (Satürn), Felek-i Menazil, Felek-i Atlas, Felek-i
Büruc, Felek-i Kürsi, Felek-i Arş bulunur. Altında da Felek-i Zühre (Venüs),
Felek-i Utarid (Merkür), Felek-i Kamer (Ay), Küre-i Esîr, Küre-i Hava, Küre-i
Ma (Su) ve Küre-i Turab (Yeryüzü) vardır. Şu hale göre güneş feleği, feleklerin
kutbu olması bakımından en yüksek bir mekândadır. (…)
Şimdi iş karıştı, sayılar malûm
mertebelerle Vahid ile zâhir oldu; böyle olunca da Vahid yani bir sayısı diğer
sayıları icad etti; sayılar da Vahid’i genişletti. Sayının hükmü ancak sayılan
şeyle belirdi.
Sayı ile ifâde edilen şeylerden
bazısı adem (yokluk) bazısı da vücûd (varlıktır.) Zaman olur ki bir şey histe
mâdum ve akılda mevcut olabilir. Şu hale göre sayı ve sayılan şey lazımdır.
Böyle olunca da Vahid’in sayıyı inşa etmesi gereklidir. Demek oluyor ki sayı
Vahid’ten meydana gelir. Her ne kadar meselâ dokuzdan aşağıya ve ondan yukarıya
ve nâmütenahîye doğru olan sayıların her bir mertebesi tek bir hakikat ise de
diğer mertebelerin mecmuu (toplamı) değildir. Bu sayılardan Vahid’ler mecmuu
(toplamı) olmak ismi de ayrılmaz. Meselâ iki sayısı tek bir hakikattir. Üç de
böyledir. Bu mertebeler gideceği yere kadar böyledir. Sayıların her bir
mertebesi tek bir hakikat ise de onlardan her bir mertebe diğerinin aynı
değildir. Böyle olunca, Vahid’lerin toplamı, bütün sayıların mertebesini alır.
Şu halde her toplam kendini teşkil eden Vahid’lerden ibaret olur ve bu
Vahid’lerle onlar üzerine hükmederiz.
Sayı bahsinde yirmi mertebe
meydana çıktı, terkibler de bu yirmi mertebeye dahil olur. (1, 2, 3, 4, 5, 6,
7, 8, 9; 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90; 100 ve 1000 mertebeleri - M.E.D)
Böyle olunca da sen kendi nazarında, kendiliğinden menfi olan şeyin aynını
isbat etmekten geri kalmadın.
Her kim sayılar hakkında
söylediklerimizi ve onların bir taraftan menfi, bir taraftan müsbet
oluşlarındaki tezadı anlarsa Hâlik’ten ayrı görülen mahlûku, mahlûka
benzemekten münezzeh olan Hakk’ın aynı zamanda benzetilen mahlûk olduğunu
bilir. Hakikat budur ki Hâlik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, mahlûk
Hâlik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve
yine O, çokluk hâlinde olan varlıklardandır.»
Aylık Dergisi, Ocak 2010