ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

MAHMUD E. DURU
Yazıları Paylaş
Matematik Hikemiyatına Giriş -II-
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 512

Matematik Hikemiyatına Giriş

"Sayı İdraki Veya Hırka-İ Tecrîd"

II

 

Mahmud E. Duru

 

İDRÎS ALEYHİSSELÂM

Hz. İdris’in matematik ilmi ile ilgisine geçmeden önce, tarih görüşümüzün temel ölçüsünü hatırlatmakta fayda var: Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı; bütün medeniyetler, Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil ederler. Bunu hatırlatmamızın sebebi, bahse mevzu olan ilim, teknik, icat, âdet, usûl her ne ise, bânisinin -ilk ortaya çıkaran veya kurucusunun- kim olduğu gibi hususlara dair hâtıraların tarihin sessizliğine gömülmüş olmasından kaynaklanan mübhemlik, İslâm dışı çevreler namına bir avantaj olmakla birlikte, bütün bir şuur tarafından yerli yerine oturtulmadığı müddetçe bu hususlarla ilgili tarihî araştırmaların aslî ve nihaî bir neticeye ulaşamayacağını bildirmek içindir. Tıpkı günümüzdeki feza araştırmalarının, insanlık namına sadece talî müsbet neticeler vermesi gibi…

Bunu göz önüne aldığımızda, arkeolojik keşiflerden elde edeceğimiz deliller ve bu delilleri tarihlendirmeye çalışacağımız teknikler ve neticede elde edilen verileri yorumlayarak bir referans sistemi içine yerleştirecek anlayışımız acaba bize kanma hissi verebilecek midir? Tarihin bilinmedik bir noktasına doğru bilinmezliği geriye doğru püskürtmeye çalışıyoruz ve bir vesika veya bir delil arıyoruz. Neyi arıyoruz? Ya onun öncesi? Onun da öncesi?

Elde ettiğimiz delillerin, günümüzü tasdik edici olmaları dışında, bir kanma hissi uyandırmayacağı açıktır. Bunun yanında, “Hazreti Adem, Süryanice konuşurdu” der, El-İbrîz’de Abdülaziz Debbağ Hazretleri… Muhiddin-i Arabî Hazretlerine göre Hazreti Adem’den bu yana üçyüzonüç bin yıl kadar bir zaman geçmiştir… Bilmenin, acaba ruh arkeolojisi diyebileceğimiz bir yolu da olabilir mi? Bundan başka, bir zaman dilimini ayakta tutan şey, her devire uzanan dalları olduğuna göre, ileri ve geri, zamanın bütüne yayılan ve onları kendine bağlayan zaman ölçüsü olmayan bir devir yoktur ve olamaz; bu da böyle bir izafet-bağlılık zorunluluğu olsa gerek…

Biz günümüzde tasdik edilmesi gereken ve izlenilmesi gereken anlayışın İBDA tarafından temsil edildiğini öne sürerek, ileri ve geri, her devire dağılabilmenin yollarına ve damarlarına işaret ederek, zamanın çetin bilmecesine erebilmenin adresini de vermiş oluyoruz. Umumî hâl “körün elindeki pusula” da olsa, bundan pusulaya menfî bir pay çıkarmak haksızlık olur ve yeri gelir en büyük ahmaklık olur.

İslâmî kaynaklara göre pek çok ilmin yanında yazıyı icad eden ve yıldız ilmi ile matematik ilmini kuran Hazreti İdrîs’tir. Nesebi, Adem oğlu Şît oğlu Enûş oğlu Kenan oğlu Mehlâil oğlu Yerd oğlu İdrîs olup, Hazreti Adem’in altıncı göbekten torunudur… Kendisine otuz sahife nâzil olmuştur… 365 yıl yaşamıştır… Ölmeden göğe çekilmiştir… Terzilerin piridir… İlk defa iğne ile dikiş diken insandır. İnsanlar daha önceleri sadece hayvan derileriyle örtünüyorlardı… Şehirler kurmuş ve halkı sınıflara ayırmıştır… İbrâni peygamberi olmamasına rağmen, İbrâni kaynaklarında Hanuh veya Uhnuh olarak ismi geçen kişinin O olduğu zannedilmektedir... Mısır, Yunan ve Babil mitolojilerindeki Hermes ile aynı kişi olduğuna dair kanaatler vardır. Bundan dolayı ruhânî inkişaf, simya, âb-ı hayat ve gizli ilimlerle, yani Hızır ile ilgisi olduğu kabul edilmektedir… Müselles bin ni’me’dir. Yani kendisine üç nimet; peygamberlik, hikmet ve sultanlık verilmiştir. Hermes’in de lâkabı trimegiste; üç kere büyük… İbrânice Uhnuh ve Eski Mısır dilinde Toth İdris kelimesinin kökü olarak kabul edilen “ders” kelimesiyle benzer ve yakın anlamdadırlar. Muhiddin-i Arabî ve İBDA Mimarı’na göre Hazreti İdrîs, mirâcından sonra yeryüzüne Hazreti İlyas olarak nüzûl etmiştir…

Hazreti İdrîs’in Kur’ân’da iki yerde bahsi geçmektedir: Meryem Sûresi, 56. ve 57. âyetler: “Kitabda İdrîs’i de an; çünkü o, çok sadık bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna ref’ ettik.” Enbiyâ Sûresi, 85. âyet: “İsmâil, İdrîs ve Zü’l-kifl hakkında anlattığımızı da hatırla! Onların her biri sabredenlerdendi.”

Mirâc ile ilgili bir hadîste Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Ben dördüncü kat semâya vardığımda, İdrîs ile karşılaştım. Cibrîl bana: “Bu gördüğün İdrîs’tir. Ona selâm ver” dedi. Ben de ona selâm verdim. O da benim selâmıma cevab verdi. Sonra (bana): “Merhaba salih kardeş, salih peygamber!” dedi.»

 

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri: “İdrîs (a.s) dünyada onaltı sene yemedi içmedi, uyumadı, tezevvüc etmedi. Böylece şehvet ondan tamâmiyle zâil oldu. Riyâzetinin çokluğundan akl-ı mücerred hâline geldi. Sonra ömrü 365 yaşına geldiğinde “mekânen ulyâ” mûcibince feleklerin kutbu olan dördüncü feleğe ref’ olundu. İdris (a.s) kutbiyyetinde hâtimu’l-enbiyâ’nın nâibidir. Hâtimü’l-enbiyâ’dan sonra gelen aktâb ise İdris’in (a.s) nevvâbıdır.” (Kitâbu’n-Necât, s. 11-14).

Geçen yazımızda İdris isminin “Sayı İdraki” şeklinde yorumlanabileceğini ifâde etmiştik. Meşhur Grek matematikçisi Öklid’in (Euclides) ismi de ökl-id olarak aynı şekilde yorumlanabilir. [Euclides’in Eski Grekçe’de eu (iyi) ve kleos (şan, şöhret, şeref) kelimelerinin terkibinden oluşmuş bir isim olduğu belirtilmektedir.] Hazreti İdrîs’e atfedilen şeylerle ilgili olarak değişik dillerde bu mânâları hatırlatan kelimelerden bazılarını buraya alalım: Farsçadan dilimize giren terzi ve terazi (t-d, z-s dönüşümü kabul edildiğinde). İngilizce’de dress (elbise); meter (ölçmek, ölçü, metre); address (adres, nutuk, hitab, tavır, eda, hüner, sanat). Kürtçe’de derzî (iğne). Fransızca dresser (dikmek, kaldırmak; kurmak; hazırlamak; düzeltmek; yazmak, kaleme almak; -hayvanı- eğitmek.)

Hazreti İdrîs’in matematikle ilgisini çarpıcı bir şekilde hissettiren ise Meryem Sûresi 57. âyetteki kelimelerin ebced değerleridir. Sayı, sayı olarak neye denk gelir veya hangi sayıdan takib edilebilir? Sayı, muhasib, el-hasib, simya ve başka bazı kelimeler bu sayının 111 olduğuna işaret eder. “Onu yüce bir mekâna ref’ ettik” ayetinde yüce-âli ve mekân kelimelerinin ebced değeri 111’dir. Ayetteki “ref’ ettik” kelimesinin ebced değeri de 350’dir ki, bu da rakîm kelimesinin ebced değeriyle aynıdır ve “rakamlanmış, yazılmış nesne, Ashab-ı Kehf’in mağarası veya bir başka ismi” anlamlarına gelmektedir. İdrîs kelimesinin ebced değeri olan 275 sayısı aynı zamanda ruhânî kelimesine denk gelmektedir ve bu husus İBDA Mimarı’nca belirtildiği üzere İdrîs aleyhisselâmın nefsine üstün gelip tamamen ruhânî bir keyfiyete mazhar olmasıyla tâbir edilebilir. Riyaziye-matematik ile riyazet-nefsin ıslahı arasındaki benzerliğin sadece kelime yakınlığı değil, aynı zamanda mânâ yakınlığına dair olduğunu da düşünüyoruz. (Freud’un terminolojisinde ‘o’nun karşılığı olarak ifâde edilen id kavramının, yani bütün ahlâkî belirlenimlerin erişemeyeceği bir yerde kesiksiz haz ilkesine göre varlık gösteren şuurdışının en derin katmanının matematik ile ilgisi başka bir yazının konusu.)

İns: İnsan. Ebced değeri 111. Nas: İnsanlar. 111… N.A.S.: Üçışık…

 

İBDA Mimarı: «Muhiddin-i Arabî Hazretlerinden gösterdiğimiz husus, Vahid’in hem Mutlak Varlık, hem topyekûn varlık, hem harf hem de sayı anlamıyla mânâsını veriyor… Mevzumuz sayı; bu bakımdan “sıfır”ın yerini ve değerini sormak zorundayız. En başta, 0, 1, 2, 3... diye başlarsak “yokluk”un nitelenişleri içinde görünüyor; eğer tek sayıların bitimi olarak 7, 8, 9, 10 diye alırsak, sonsuza yol veren sayı hanelerinin sembolü olarak, çokluğun nitelenişleri olarak görülüyor. Sıfır, varlığa nisbetle, varlık öncesi form alıcısı olarak görülüyor… Böyle bir durumda Mutlak Bir ve topyekûn varlığı ifâde eden bir, Vahid ve Vahid hâlinde Allah ve Sevgilisi (İnsan’dan murad) ilgisini de, sıfır noktasında bir Vahid olarak anlıyoruz; burada, hem tenzih, hem de ayrılık olmaması hikmeti belli... Topyekûn kâinat, insanda toplu; ve Allah, kuluna hem şahdamarından daha yakın, hem de sonsuz kere ötenin ötesinde; bu. Bunun yanında, ezel ve ebed arası, ezel ve ebedi birleştiren insan varoluşunun sonsuzluğunun, bunu söylemenin, ebedî tenzih hakikatine aykırı düşmemesi; bu da anlaşılıyor. “Sıfır” bahsinin üzerinde dururken, bir yönüyle buna âit incelikleri de gösterdik. Bu Levha’ya “Mutlak Bir’e Dair” diye başlarken 1, 0, 1 düşüncemizi belirtmiş oluyoruz.» (SM, Erkam, “hayat-sayı-matematik”, s. 160-161)

Demek ki 111, 101 olarak da takib edilebilir. Ay İdraki başlıklı yazımızdan: “Malûmdur ki, her ne kadar bir Güneş ve bir Ay olsa da, Ay’ın seyri boyunca girdiği safhalarla Ay çeşitlenir ve böylece hep bir kalan Güneş’i mahiyetinde tezahür eden olarak kendi kadar çoğaltır. Hilâlden bedre ve tekrar hilâle sinüsoidal-yılankavî hâlden hâle geçişiyle birden sıfıra ve tekrar bire olan devr-i daimiyle varlık ile yokluk arası tempoda cereyan eder. Çoğala çoğala tükenen ve tükene tükene varlığa bürünen bu haliyle Ay, sayıdaki tezada-mekre ne güzel misâldir.”

 

Muhiddin-i Arabî Hazretleri: (Salih Fassında) «Bil ki, yaratılış işi aslında ferdiyyet yani teklik üzerinedir ama onun için teslis (üçleme) vardır. Vahid bölünemeyince tek sayılar üç ve daha ziyadeden başlar. Çünkü üç tek sayıların ilkidir. Âlem de bu ilâhî Hazret’lerden belirdi. Nasıl ki Hak, “Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz vakit ona Ol deriz, o da olur.” buyurmuştur. Şu halde bir şeyin olması için (emir veren) Zât, onun iradesi ve bir de Kün yani Ol emri lâzımdır. Eğer bu Zât ile onun bir şeyin oluvermesini dileyen iradesi ve olacak şeye hitab ve teveccüh eden Kün (Ol) emri olmasaydı o şey de var olamazdı. Bundan sonra böylece bu şeyde üçlü bir birlik meydana geldi. Bu sebeble bu birlik tarafından onların yaratılması ve varlık ile vasıflanması gerçekleşti. Bu gerçekleşme de önce kendisine emrolunan şeyin Allah bilgisindeki suretine; sonra bu suretin Kün emrini işitmesine ve daha sonra da işittiği emre itaat etmesine bağlıdır. Şu hale göre Yaratan’ın üçlü birliği yaratılanın üçlü birliğiyle karşılaştı. (…)

Demek oluyor ki yaratılışın aslı teslis üzere yani irade ve emir Hak tarafından, oluş keyfiyeti de mahlûk tarafından olmak üzere üç esasa bağlandı.

Bu teslis, delil vasıtasıyla mânâların icadına da sirayet etti. Nasıl ki delil de üç esas yani hususî bir nizam, hususî bir şart bulununca neticeyi verir. Bu gerekli bir şeydir. Hususî nizam dediğimiz ilk esas kaziyyeyi tertib eden kimsenin delilini iki mukaddimeden tertib etmesidir. Bu mukaddimelerden her birinde iki müfred bulunur. Böyle olunca kaziyyenin müfredleri dört olur, bu dört müfredden birisi her iki mukaddimede “nikâh” gibi taraflardan birini diğerine bağlamak için tekrar olunur, şu halde müfred ancak üç olur. Üçten fazla olmaz, çünkü her iki mukaddimede bir müfred tekrarlanmaktadır. Bu tertib, hususî bir şekilde kurulunca netice de meydana gelir. Bu hususî şekil de kendisiyle teslis gerçekleşmiş olan bu müfredin tekrarlanması suretiyle iki mukaddimeden birinin ötekisine bağlanmasıdır.»

 

Muhiddin-i Arabî Hazretleri: (İdrîs Fassında) «Yücelik iki türlüdür. Birincisi mekân yüksekliği, ikincisi mekânet yani mertebe ve makam yüksekliğidir. Mekân yüksekliği, “Onu yüksek mekâna ref ettik” âyetinin medlûlu (işaret ettiği) gibidir. Mekânların en yücesi felekler âleminin üzerinde döndüğü felektir ki o da güneş feleğidir. İdris aleyhisselâmın ruhânî makamı oradadır. Altında yedi ve üstünde de yedi felek vardır. Felek-i Şems onbeşinci felektir. Bunun üstünde Felek-i Ahmer (Kırmızı felek) yani mirrih (Mars, Merih), Felek-i Müşteri (Jüpiter), Felek-i Zuhal (Satürn), Felek-i Menazil, Felek-i Atlas, Felek-i Büruc, Felek-i Kürsi, Felek-i Arş bulunur. Altında da Felek-i Zühre (Venüs), Felek-i Utarid (Merkür), Felek-i Kamer (Ay), Küre-i Esîr, Küre-i Hava, Küre-i Ma (Su) ve Küre-i Turab (Yeryüzü) vardır. Şu hale göre güneş feleği, feleklerin kutbu olması bakımından en yüksek bir mekândadır. (…)

Şimdi iş karıştı, sayılar malûm mertebelerle Vahid ile zâhir oldu; böyle olunca da Vahid yani bir sayısı diğer sayıları icad etti; sayılar da Vahid’i genişletti. Sayının hükmü ancak sayılan şeyle belirdi.

Sayı ile ifâde edilen şeylerden bazısı adem (yokluk) bazısı da vücûd (varlıktır.) Zaman olur ki bir şey histe mâdum ve akılda mevcut olabilir. Şu hale göre sayı ve sayılan şey lazımdır. Böyle olunca da Vahid’in sayıyı inşa etmesi gereklidir. Demek oluyor ki sayı Vahid’ten meydana gelir. Her ne kadar meselâ dokuzdan aşağıya ve ondan yukarıya ve nâmütenahîye doğru olan sayıların her bir mertebesi tek bir hakikat ise de diğer mertebelerin mecmuu (toplamı) değildir. Bu sayılardan Vahid’ler mecmuu (toplamı) olmak ismi de ayrılmaz. Meselâ iki sayısı tek bir hakikattir. Üç de böyledir. Bu mertebeler gideceği yere kadar böyledir. Sayıların her bir mertebesi tek bir hakikat ise de onlardan her bir mertebe diğerinin aynı değildir. Böyle olunca, Vahid’lerin toplamı, bütün sayıların mertebesini alır. Şu halde her toplam kendini teşkil eden Vahid’lerden ibaret olur ve bu Vahid’lerle onlar üzerine hükmederiz.

Sayı bahsinde yirmi mertebe meydana çıktı, terkibler de bu yirmi mertebeye dahil olur. (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9; 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90; 100 ve 1000 mertebeleri - M.E.D) Böyle olunca da sen kendi nazarında, kendiliğinden menfi olan şeyin aynını isbat etmekten geri kalmadın.

Her kim sayılar hakkında söylediklerimizi ve onların bir taraftan menfi, bir taraftan müsbet oluşlarındaki tezadı anlarsa Hâlik’ten ayrı görülen mahlûku, mahlûka benzemekten münezzeh olan Hakk’ın aynı zamanda benzetilen mahlûk olduğunu bilir. Hakikat budur ki Hâlik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, mahlûk Hâlik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk hâlinde olan varlıklardandır.»

 Aylık Dergisi, Ocak 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir