Dil
ve Tilki
Mahmud E.
Duru
Ariflerin Menkıbeleri adlı eserde Mevlânâ Hazretleri ile ilgili şöyle bir
hadise rivayet edilir:
—
«Yine bir gün Mevlânâ Konya pazarı ortasında gidiyordu. Meğer bir Türk, bir
tilki postunu elinde tutmuş: “Dilku, tilki, dilku, tilki!” diye mezat ediyor ve
bunu ciddiyetle söylüyordu. Mevlânâ
Hazretleri nara atarak dönmeğe başladı ve “Gönül nerede? Gönül nerede?”
diyerek ve semâ ederek mübârek medreseye kadar gitti.»
●
Ünlü
filozof Bertrand Russel’ın, “Dili
şeffaf bir vakıa olarak görürüm” meâlinde bir sözü var. Felsefenin özellikle de
matematik felsefesinin 20.yüzyıldaki en büyük temsilcilerinden birisi olan Russel’ın bu sözü, felsefenin dil
üzerine önemle eğildiği bir dönemde söylemesi muasırlarına karşı bir tenkid
olarak mütalaâ edilebilir. Hakikat araştırmasını dilin varlık alanına münhasır
kılan (Wittgenstein gibi) veya dili,
varlığın belirlenime geçtiği ve varlık strüktürünü –yapısını oluşturduğu
kabulüyle dil içi irtibatı temel metod olarak gören (Heidegger gibi) düşünürlere karşı bir tepki olarak söylenmiş
olabilir.
Felsefeden
sanata ve ilime kadar bütün bilgi alanlarının ortak derdi hakikat nedir suali
etrafında cereyan eder. Varlık ve Oluş’u hakikate giden yolun ana durakları
olarak göz önüne aldığımızda içiçe üç bilinmeyenli ve birbirini hizada tutan
bir denklemle karşı karşıya olduğumuzu hissederiz. Umumi olarak, hakikat,
varlık ve oluş’un mihengini ifâde ettiğine göre, hakikat takip edilebildiği
müddetçe, oluşta beliren varlık durumları ve müşkülleri tabir edilebilir ve hâlledilebilir.
Tarih
içindeki serüveni boyunca ardarda yenilen darbelerle felsefî düşüncede hakikat
hissi kayboldu, nihayetsiz ve karanlık bir tünelde yalçın ve yabanî bir
yalnızlık hissi ile başbaşa kalındı. Bunun neticesinde varılan nokta, (aslında
Dekart’tan itibaren görünen bir hâl) 20.yüzyılda ortaya konulan çeşitli
düşüncelerin ortak paydasının, hakikati, en öndeki mevkiinden alaşağı etmek
zorunda kalmasıdır. Bundan sonra umumi bakış şudur: Aslolan varlıktır ve varlık oluş hâlinde görünüşe
çıkar. Varlığın mahiyeti olan irade (arzu), oluşla kendi hürriyet alanını
doldurur. Bu hürriyet alanını doldurduğunca kendi hakikatini “belirler”.
İnsanın kendi hakikatinden anlaşılan artık en basit görünümüyle otokontrol
vazifesi gören “insanî hakikat” değil, şahsın ihtiyaç objesini hedefleyip
kendini bu hedefte açığa çıkaran egosudur, benidir, nefsidir. Bütün insanlığın
paylaştığı temel bir insanî hakikat olmayınca, daha doğrusu olsa bile bunun
için gerekli hakikat inzibatı olmayınca, insan sayısınca insanî hakikatin
çoğalması tabiîdir. Bu da değerinin düşmesine ve mânâsızlaşmasına sebeb olur.
Varlığın
hakikatinden varlıkların hakikatlerine yönelmenin neticesinde maddî keşifler de
sökün etmeye başladı. Anlaşılan o ki, varlığa umumi kategoriler sunmaktan
vazgeçmek, her varlığı kendi bütünlüğü içinde inceleme mevzuu yapmak ve bu
çerçevede ölçümlerde bulunmak semeresini vermişti. Her zaman rastlanılan bir
durum olarak, başarı elde edilmiş sahalardaki bilgi ve metodlar insanî sahaya
da aplike edilmekte geç kalınmadı. Maddî keşiflerin getirdiği coşku
normalleştiğinde, elde bulunan zihnî modellerin –hepsi de mevzusunda otorite
sayılan profesyonellerce geliştirilmiş-, birbirine zıd ve fiktif olduğu da
görülmeye başlandı. Gelişmiş âlet eksikliği, yetersiz ölçüm şikayetleri, vs.
meselenin çözülmesine ivme vereceğine, daha da çetrefilleşmesine sebeb oldu.
Sonuç: zihnî modeller tozlu raflara…
Modellerden
uzaklaşıp, projektörlerimizi zihin hayatına döndürmek ve şuur hâllerini
incelemek gerekiyor. Şuurun ifâdeye geçtiği her alan bir dil alanı belirtir ve
dolaysız dil alanının tahlili bize ruhî hayatımızın şemasını elde etmemizi
sağlar. (Zihinden şuura ve şuurdan ruha geçişimiz ve sanki birbirinin
müradifiymiş gibi bahsetmemiz, okuyucuyu yanıltmasın.)
Dile
olan ilginin temelinde bu düşünceyi görüyoruz. Russel’ın sözüne geri dönersek, dilin “şeffaf bir vakıa” oluşu,
mugalatacılara karşı söylenmesinin ötesinde bir iddia değeri varsa, bizce bu
çok büyük bir iddia olur. Şöyle ki, dil, diğer varlıklardan ayrı bir keyfiyet
belirtir. Varlıkların belirttiği mânâ dil içinde ve dille belirginlik kazanır,
ifâde olunur. Diğer varlıkları veya varlık grublarını kendimden uzaklaştırarak,
tetkik mevzuu yapabilirim; fakat dil, bu varlıkların belirttiği “dışardalığı”
bana sağlamaz. Diğer varlıklar, dilin umumi hey’eti içinde mefhumlaşabildiği
–kavramlaşabildiği hâlde, dil, dile sığmaz. Hidrojen ve oksijenin dil içinde
“anlaşılan” bir mânâsı yoksa, suyun yapısını iki hidrojen ve bir oksijen atomu
oluşturur hükmü elde edilemez. Buradan şu sonuca ulaşmak çok mu kestirmece
olur: Dil sayesinde varlığın dildeki gizlilikleri ortaya çıkar, şeffaflaşır.
Buna dışardakinin dışlaştırılması diyebiliriz.
İnsanî
duygu ve düşüncelerin aynı gaye doğrultusunda malûm hâle getirilmesi de yine
şeffaflaştırma olarak içerdekinin dışlaştırılmasıdır. Bu yüzden dil için aynı
zamanda gizli mânâları malûmlaştırma âleti de diyebiliriz.
Doğduğumuz
zaman, içinde bulunduğumuz mekân, mensubu olduğumuz aile ve giderek bütün
kainat belirleniminde hiç veya çok az payımızın olduğu bir verilmişliği
belirtir; kaotik bir durum... Bu kaos iki yönlüdür: Varlıkların birbirlerine
karşı belirttiği karmaşıklık ve bize göre olan karmaşıklığı. Varlıkların
birbirine göre olan karmaşıklığını dışardakinin dışlaştırılması diye formüle
ettiğimiz operasyonla gidermeye çalışırız. Ya bize göre olan karmaşıklığı?
Burada tam tersi bir yolla gerçekleştirilen bir şeffaflaştırma sözkonusu:
Varlık belirlenimlerini ruhî atıf kategorileri hâlinde birleştirip, kendi
benliğimizde tekleştirmek, her şeyi ruhî hayatın hasrı altına alabilmek… Bu da
sembolik bir dilin keşfedilmesini –kurulmasını zorunlu kılar.
Öyleyse
dil, şeffaf bir vakıa olmaktan ziyade vakıayı –malûmu şeffaflaştıran ve varlık
yekununu ben’de –malûm’da toplamayı sağlayan bir âlettir.
Mânâ
dil ile görünüme geçtiğine göre ben-malûm ile kainat ancak dilde karşılaşır,
katışır. Bu yüzden dil, toplama ve dağıtma vasatını oluşturur. Dil, ben ile
kainatın karşılaştığı zemin vasfını görürken, mümkün olup olmadığı ayrı bir
dava, şuurun dil üzerine eğilmesi, şuurun kendine dönmesi veya bir misâlle
anlatılacak olursa, dikkatin aynadaki suretten aynaya döndürülmesi çabasıdır.
Hülasa,
dil hayatına şuurlu bir bakış, Kuantum teorisinde belirtilen, ölçü âletlerinin,
bizâtihi kendilerinin ölçümlerde sapmaya yol açması tarzındaki problemleri de
göz önüne almak zorundadır. Buna rağmen ben ile kainat arasındaki ilişkinin
cereyan ettiği bu vasat fark edildikten sonra bu elverişli noktadan vazgeçmek
de razı olunacak gibi değil. Bütün mesele, dilin şeffaflığını kendinde
gerçekleştirmek olan toplu anlayışa –mânâya ulaşabilmekte. İlişkiler tersyüz
edilmişçesine kainat ve beni bir dilin gerçekleşmelerini gösteren taayyünler
–belirişler olarak ele almak…
●
Tekrar
“şeffaf vakıa”ya dönersek şunları söyleyebiliriz:
I.
Dille ifâde edilen mânâ, ifâde eden açısından açıktır, şeffaftır. Halbuki
muhatab için bunu her zaman öne sürmek doğru olmayabilir.
II.
İbtidaî bir saffetle söylendiği hâlde, muhatabda derin tesir uyandıran sözler
de vardır: Herkesin şeffaf mânâsı kendine. Yukarıdaki menkıbede olduğu gibi.
III.
Bazen söylenilenden gaye, doğrudan mânâdır; bazen de muhatabda aratıcı,
buldurucu ruhî bir tavrın doğmasını gaye edinen nazik ve latif bir imâdır:
Burada şeffaflık, söyleyen için… Muhatab için de olursa ne âlâ.
IV.
“Bahaneden sarhoş dil” mısraında olduğu gibi ifâde ve mânânın tamamen alâkasız
olduğu durumlar da unutulmamalıdır. Aslolan mânâ olduğuna göre ruhî alışverişin
doğrudan olduğu yerde söz lüzumsuzlaşır veya dolgu malzemesi vazifesini görür.
V.
“Kelimesiz düşünmek yaradanı”… İfâde vasıtası, hissi -mânâyı olduğu gibi
aksettirmiyorsa, ifâde ne kadar şeffaf olsa da dil ters yönde sembolleşir.
Burada sembol, toplayıcı değil, açıcıdır; inkıbaz bir müşkülü çözen, dağıtan
bir hâl. Artık ihtiyaç duyulmayan bir füze roketi gibi…
●
Şimdi
ilk başta aktarılan menkıbeye dönüyoruz. Lûgat cihetinden bakarsak;
Dil: Gönül, kalb, niyet. Cesâret, yürek. Mandıra, ağıl.
Dil: Lisân, zeban. Lûgat.
Denizin içine uzanmış üstü düz kumluk, uzunca kara parçası. Mecazen: Gıybet,
mezemmet, dedikodu, çekiştirme.
Dil: (Farsça) Nokta. Gönül,
kalb. Mandıra ve ağıl.
Til: Etrafına çok iltifat
eden kişi. Etrafındakilerle şakalaşan kimse.
Til: Nokta. Ben. Şâme.
Kû: (Farsça) Hani, ne oldu,
nereye gitti gibi istifham ifâde eder.
Birr: Tilki eniği. Temizlik. Günahtan çekinmek. Takva. İn’am ve ihsan
etme. Amel-i Salih. İyi amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb. Fâre.
Tilki,
dilku: Gönül nerede? Ben nerede? Nokta nerede? Latif nerede? Takva nerede? Dil
nerede? Bir nerede?
Tilki
Osmanlıca farklı yazılışlarına göre farklı Ebced değerleri alıyor:
(1)
Te + lâm + kef + ye = 400 + 30 + 20 + 10 = 460
(2)
Te + ye + lâm + kef + ye = 400 + 10 + 30 + 20 + 10 = 470
(3)
Te + lâm + kef + vav = 400 + 30 + 20 + 6 = 456
1.
yazılışında ye’yi elif’e kalbedersek Ebcedi 451’e denk geliyor. Bu da Salih Mirzabeyoğlu’na.
Türkçe’de
–ki eki “Gönül ki huzurdan nasipsiz meydan” mısraında olduğu gibi, sonraki
ifâdeyi öncekine bağladığı gibi, şerhine de başlangıç teşkil ediyor: Til ki:
dil ki, gönül ki, ben ki, nokta ki… Tilki
Günlüğü?..
Alıcısına
çok lütfeden, ama her nasılsa vermemiş de muhatabın kendisinde bulduran bir
incelikteki bu latife sırrından olan alışverişte tilki bir kavramdan ziyade bir
motif. Bu yüzden akıl disiplinin yanında ruhî bir ayar gereği de kendini
hissettiriyor.
Akademya'ya Doğru Arşivi (2001-2005)