Gılgamış
Destanı'nda Kusto
Mahmud E. Duru
I.
Günümüzden yaklaşık altı
bin yıl öncesine ait bir efsanenin, bugünümüze ışık tutucu niteliğinden
bahsetmeden önce bu mevzuya el atışımızın sebepleri ve bu vesileyle tarih ile
efsane arasındaki ilgi ve ilişki üzerine bir şeyler söylemek yerinde olur.
İnsanlık tarihi bütün
görünümleriyle (ister hayalî, ister tasavvurî veyahut isterse yaşanan hâliyle)
Peygamberler tarihinin tezahürlerinden ibarettir. İBDA tarih tezinin, tarihe
olan bu bakışını, sarkılan mevzuda işleyerek misallendirmeğe çalışmak; genel
tarih üzerindeki çalışmalara, saha çalışmaları olarak katkıda bulunmak ve
faydalı olacağını düşündüğümüz malzemeyi sunmak, çalışmamızı motive edici ilk
sebep olarak söylenebilir.
İkinci sebep ise, Büyük
Doğu-İBDA Mimarisi’nin önünde dururken kiminle muhatap olduğumuzun ve O’nun
getirdiklerinin öneminin tarihî bir perspektiften kavranmasına dair... Gözleri
açılan körün gördükleri karşısında, “Keşke gözlerim açılmasaydı!” şeklinden
önceden işaretlenen hâlin bizde yerleşmemesi ve aşılması için kültürlenmeyi en
geniş mânâda anlamağa çalışmanın zaruretini hissetmek-hissettirebilmek...
Üçüncü sebep, ikinciye
bağlı olarak; “dünya irfan yemişleri İBDA dil çarşafında hakikatini bulur”
iddiasının müphem ve her tarafa çekilebilir bir tez olmanın ötesinde
uygulayıcılarını bekleyen bir mesuliyetin beyanı ve daveti olduğunu, pratikte
gösterebilmek...
Dördüncü sebep, zamanda
konumumuzu belirleyebilmekle ilgili... "Balık ne bilir deryayı”
misalindeki hâle düşmemek için bugüne şahid olucu şuuruyla, tarihi işaretlenmiş
bir zaman diliminde yaşadığımızın hatırlanmasına dair... Efsanelerin tasavvuru
olduğu bir zamanı yaşayanlar olarak sorumluluğumuzun farkına varmak ve gerekli
bünyeye-anlayışa kavuşma çabasını “dayanışmalı fikir oluşumu” prensibince
gösterebilmek.
En son olarak da,
belli bir fikir mihrakına göre faaliyette bulunurken, gerekli mesafe ayarı
temini zorunluluğunun hissedilmesine dair... Bağlı olunan fikir mihrakı ile
ilgilenilen mevzu arası mekik dokumada, lafzın ötesine geçememe şeklinde
statikleşme ki, genelin kaba bir tekrarı olarak tezahür eder; (“Genelin geneli”
olarak işaretlenmiştir.) veya söz konusu mevzuu, aslı ifsad edici şekilde
işleme ki mevzu ile asıl arasında ters ilgi ve ilişkilerin kurulması olarak
tezahür eder. Bu iki zıt ve hatalı duruma düşmemek için asıl ve mevzu
arasındaki gerginliğin aşılmasının, ancak gerekli mesafe ayarının sürekli
tashihi ile mümkün olduğunu gösterebilmek, bu mevzuya el atışımızın sebepleri
olarak söylenebilir.
II.
Dünya, Batı’dan çektiği
kadar başka hiçbir milletten çekmedi. Sadece dünya mı? Hayır; ilim, din, ahlak,
tarih, neredeyse her şey! Şu hâliyle insanlık zincirinin kopuk bir halkası
olarak, seferine çıktığı karanlık yolculuğunun nihaî noktasının önünde pek de
farkına varmamışçasına, uçurumunu seyrediyor ve bir kararsızlık buhranı
yaşıyor: Atlayayım mı? Geriye mi döneyim? Geriye dönecek yolu da tahrip
ettiğini bilmiyor herhalde...
Hegel’in, insan
hürriyetini tarihte bulur sözünün Batılıya hitap eden bir mânâsı yok. Bugüne
aitliği yok ki, tarihin ona söyleyebileceği bir şey olsun. Bu sebepten olsa
gerek tarih, Batı’da hayvan ve hayvan-insan tarihi olarak görülür. Önceki
fasılları atlarsak, ot-yiyen hayvan iki ayağı üzerine dikilir, hayvan-yiyen
hayvan yol ve çaresini bulur; buradan insan-yiyen hayvana, daha sonra da
tanrı-yiyen hayvana dönüşür. Nihayet aslına döndü: Kendini yiyen hayvan. Bu
ifadelerdeki hayvan lafzının aşağılayıcı bir mânâda kullanılmasını ağır
bulanlara, hayvanın bir mânâsının da “canlı” olduğunu hatırlatalım, her ne kadar
"can" da insanî bir mânâ tedaî ediyorsa da!..
İnsana bakış, tarihe
bakışın temelindedir. Bu yüzden, bütün tarih tezleri ne kadar aksini iddia
ederlerse etsinler, antropo-santrik (insanı merkeze alan anlayış) olmanın
dışına çıkamazlar. Biz, işte bu merkezdeki insanın peygamberler olduğunu ileri
sürüyoruz. Zamanın geometrik bir koordinat sistemi üzerindeki temsilinde,
Batılıya göre ibtidaî insan bir ucunda (bu uca sıfır noktası diyelim, hatta
milattan önce tabirine göre eksi bir sayı ile başlatalım.) ve bu ucunda da asıl
aktörünün Batılı adam olduğu günümüzün insanı var. Teknik âlet ölçüsüne göre,
bu iki uç arasında sıfırdan başladığı farz edilen doğru meyilli (gittikçe artan
meyilli) fonksiyonel bir ilişki var. Yine Batılı için, değer (ruhî, ahlakî,
dinî, vs.) ölçüsüne göre ters meyilli (gittikçe azalan) bir ilişki var.
Efsaneler, hurafeler, din şeklinde beliren bütün ruhî değerler, akıl çağında
(ki iddialarına göre çağımızın aslî vasfı bu.) işgal ettikleri alanlarda
gerçekliklerini ve böylece önemlerini kaybettiler. İşte bu yüzden ters meyilli
bir fonksiyon dedik. Fizikî (mekanik) zaman telakkisinin tarihe yansıtılması,
acaba ne kadar doğru?
Kadîm medeniyetlerin
kronolojik zaman anlayışlarında, yeni hükümdarın tahta çıkışı, takvimleri için
yeni bir başlangıçtı. Çin, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinde bunu
görüyoruz. Zamanın hükümdarı-sahibinin temsil ettiği kronolojik tarih anlayışı,
insan merkezli tarih anlayışının tabiîliği için yeterli delil değil mi? Musevî
takvim, Miladî takvim, Hicrî takvim... Demek ki kronolojik tarih bakımından da
zaman gerçek kurucusunu peygamberlerde buluyordu. En son Peygamberimizin
Hicreti’nin bir takvim başlangıç noktası olarak vazı’, helezonik zaman
anlayışının ilk ve son noktasının çakışmasından ibaret.
Fizikî zaman anlayışının
(ele alındığı şekliyle, yani bir ilerleme fikrini barındırması açısından),
realiteyi bütün olarak kuşatamadığının delili olarak, teknik alete göre
‘modern’ ibtidai toplulukların, değer telakkisine göre de Müslümanların varlığı
yeter.
Bizim anlayışımıza göre,
zamanı, ilerleme kadar gerilemeyi de içine alan ve merkezî bir noktanın
helezonik açılmaları-yayılmaları olarak tasavvur etmek daha kuşatıcıdır. Bu
tasavvur bizi, sözde ibtidaî insana bağladığı gibi, bugünkü akıllı hayvanı da
gerçek ibtidaî insana bağlar. Âletin de insan ruhuna göre bir değer olduğu göz
önüne alınırsa, teknik âlet ve insan ilişkisi bakımından da zaman ölçüsü doğru
olarak tayin edilebilir. İşte böyle bir zaman anlayışı ile sanki dünmüş gibi
geçmiş zaman insanları ile karşılaşabileceğimiz gibi (bazen de onların
hayalleri yarınımız olur.) meydana getirdikleri eserlere el atabilme hakkımız
ve gücümüz olur. Bu ruhî yakınlık yoksa, sıfırdan tedricî bir şekilde artan
insanî oluşumların ve çabalarının tetkiki basit bir tecessüsten öte bir mânâ ifade
etmez. Fonksiyonu bilen, bu fonksiyona sunulacak bütün girdilerin ne gibi
sonuçlar doğuracağını da peşin olarak bilir.
İşte zamanı bu şekilde
anlayan Batılı ilim adamımın gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, vasfı gibi
basit, saf (ahmak mânâsına), kendini ve tabiatı ‘doğru’ bir şekilde anlamayan
insan. İşte bu adam, bu ibtidaîliği içinde ‘insanlığın’ ‘yaratılışını’,
‘yaratıcının’ varlığını ve gücünü, ‘ruhu’, ‘ölümden sonrasını’ efsaneler
halinde dile getiriyordu. Ağızdan ne kadar kolay yuvarlanan kelimeler... Bu
ibtidaî insan, açlığından ve tabiattaki kendinden güçlü varlıklar karşısında
güçsüzlüğünün farkına vardı ve –bir nevi yaltaklanma- bugün kutsal bilinen
bütün değerleri ‘yarattı’. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bu
yaltaklanmanın bir işe yaramadığını hala anlayamadı. Sadece rasyonel adam bu
durumu aşabildi. İbtidaî insanın açlıktan ve ölümden kaynaklanan korkularını
aşan rasyonel adam kendisinin efendisi oldu. (Gariptir, Aristo, matematik
ilimlerinin Mısır’da gelişmesini, rahipler sınıfının karnını doyurmak gibi
problemlerinin olmaması ve bu yüzden boş zamanlarının çok olmasına bağlıyor.)
Demek ki ibtidaî insan ile rasyonel insan arasındaki fark açlığa ve ölüme bakış
arasındaki farka dayanıyor. Herhalde bu bir ‘mahiyet’ farkı olmasa gerek. Ölüm
mü? Sıra zaten onda.
Bu düşünceler kötü bir
yakıştırma değil; kendilerinden takip edelim:
- "Sofistike
felsefî, psikolojik ve sosyolojik teoriler bir yana, bir kimse, ilkel ve
rasyonel kafa arasındaki farkı gören tarihî görüşü küçümseyemez. İlkel insanlar,
ister kadîm ister modern olsunlar, tabiî, tabiat ve insan, insanoğlunun kendi
tecrübesi ve kozmik hâdiseler arasında bir fark gözetmezler. Onların, tabiî
kanunlar veya tabiî sebepler hakkında bilgileri yoktur. Kadîm insanlar arasında
spekülasyonlar entellektüel veya rasyonel bir kisveye büründürülemezdi; onların
şairane veya tahayyulî olması gerekiyordu. Onların dünyası bir efsane, sihir ve
mucize dünyası idi. Bilinmeyen veya izah edilemeyenler karşısında, efsanevî
izahlar veya âyin dramları ile doğa üstüne başvurdular. Açlık, su baskını veya
diğer felâketler hayatlarını tehlikeye soktuğu zaman, sıkıntı ve gerginlik
onları efsane ve âyinlere başvurmaya zorladı. İnsanoğlunun ve dünyanın
yaratılışını anlatmak, hayatın Öteki Dünya’da devam etmesini teminat altına
almak, sosyal hayat ve tabiatta düzeni garanti etmek ve kültle ilgili âyinin
süper-tabiat güçleri tarafından da onaylandığını göstermek için, efsane gerekli
bir âlet idi.
Efsane ve âyin, sosyal
dayanışma ve ahengi, inancın devamını ve bir güvenlik hissini sağlar. Kutsal
âyin sahnelenir ve hikâye başlangıçta vuku bulduğu tarzda anlatılır. Kadîm
efsane ve âyinin bu tarzda izahı modern kültürlere de uygulanır. Günümüzün
dünyasındaki Hıristiyanların çoğu kendi dinî inançlarına, Kitab-ı Mukaddes’teki
hikâyelerle, inançlarla, kutsal âyinleriyle ve dinî bayramlarla, aynı
psikolojik vasıtalarla bağlanırlar. “Sözlü âyin”in ve müşterekçe inanılan
inançların asırlar boyunca nesillerden nesillere nakledildiği ve dünyanın her
tarafında aynı şekilde uygulandığının idraki mümine, onların etkili ve devamlı
olduğunun hissini verir.”(1)
Ve son olarak da şu:
-"Daha geniş bir
perspektifte daha eleştirici bir tarzda ele alındığından, günümüzün
ilâhiyatçılarının efsane üzerinde bilhassa durmaları, efsanenin önemi ile
oldukça ters orantılıdır. Onların bu tutumu, tarihî bir denge ve felsefî
istikrarın bulunmadığını gösterir. Bu bilhassa, aynı ilim adamlarının
yeni-Ortodoksluğa (ortodoksluk, buradaki manası ile alışılmış, geleneksel
usulleri ifade ediyor.) sâfiyane bir tarzda sımsıkı sarılarak, onun, istikbalin
dalgası olduğunu ilân edip, tarihî görüşü, modası geçmiş ilân etmelerinde
bilhassa görülür. Efsaneyi, inancın yaratılmasında ve ayakta tutulmasında kadîm
bir vasıta görmek ile aklın üstünde ve ötesindeki kozmik hakikatin “vazgeçilemez”
bir unsuru olarak görmek aynı şeyler değil; bilâkis, aynı ilim adamlarının
kabul edemeyecekleri bir anti-entelektüalizm şeklidir. Kadîm zihniyeti
anlamanın bir vasıtası olarak efsanenin incelenmesi elbet yerinde, fakat
efsaneyi sallantılı bir teolojiyi pekiştirmek için gerekli ve faydalı bir şey
diye benimsemek, insanoğlunun en iyi ümidi olan aklın hayatına ihanet
etmektir.” (2)
Hayvan-insan tâbiri aşırı
mı?
Hegel tarih felsefesinin
kaba bir uygulanışı şeklindeki Batılı tarih tezi, tarih aynasında kendi abus
suratından başka ne bulabilirdi ki? Şunu da hemen belirtelim ki, kendisi de
tarihi malzeme olarak muhatabını bekleyen bir kadavra olarak Batının akıl
hayatı sona erdiği gibi, anti-entelektüalizm diye bir yolu da kalmamıştır.
Fantazya planında
rasyonel adamın (Batılının) gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, tabiat içinde
yaşarken tabiî sebep fikrini anlamıyordu. (Açlığın, ot yemekle izale olduğunu
‘tabii’ olarak anlıyordu ama bunu anlamıyordu.) Yediği buğdayın (bunu yemeyi de
kendinden düşük hayvanları taklid ederek öğrenmişti.) yerden bittiğini tabiî
olarak anlıyordu; ayrıca buğdayın tabiî olarak suya ihtiyacı olduğunu da tabiî
olarak anlıyordu; (bunu da tekrar tekrar müşahade ile anlamıştı.) fakat toprak
istemezse buğday bitmezdi ve gökler istemezse yağmur vermezdi. İşte bu ve buna
benzer sebeplerden (bu sebepler ne kadar da kendi aralarında ahenkliydi.)
yer-altı ve gök-yüzü varlıklarının olduğuna inandı ve kendini bu yüce
varlıkların elinde bir oyuncak olarak gördü. O, bir zavallıydı; buna rağmen
doğduğu güne lanet etmedi. Üstelik kendi gibi insanlar da aynı yüce varlık
fikrine içten inandılar. Bu yüce varlıklara gerekli saygıyı göstermeliydi ki,
Onlar buğdayı kendilerinden esirgemesinler. Cinsî münasebeti de hayvanlardan
veya hayvanlığından öğrenmişti; Utanılacak ne var? Artık hür değil miyiz? Kendi
uzak tabiatımızın ne olduğunu anlayalım. (Burada ortaya çıkan bazı sorulara
verilen cevapları sansürlüyoruz.) Neticede insanlar çoğaldı, yiyecek ve kadın
az olduğundan (az değil de ben çok istiyorum.) saflar ayrıldı, kavga çıktı.
İşte bundan da cemiyet teşekkül etti ve bu yapının korunması için din, ahlak,
devlet, vs. müesseseleri oluştu.
Şimdi, yine fantazya
planında, ibtidaî insanın gözünde rasyonel Batı adamı: O, ilk önce saygı
uyandırdı. Çünkü ibtidaî insan saygı duymayı her şeyin önüne almıştı. Rasyonel
adam, onun büyük emeklerine mal olan şeyi çabucak ve bolca elde edebiliyordu.
Bu durum, rasyonel adama olan saygısını pekiştirdi ve gözünde daha da
büyümesine vesile oldu. Fakat bazı sorular da aklına gelmiyor değildi...
Meselâ, acaba rasyonel adam karnı doyunca ne yapıyordu? Baktı ki eğlenceye
dalıyor ve sarhoşluk ertesinde tekrar buğday için çalışıyordu. Bunun hep böyle
devam ettiğini görmek onu üzmüştü ve “Ne yazık rasyonel adama! Biz, hayvanlığımızdan
sıyrılma çabasını, bize bildirilen “İşte insandan murad o!” denilen insana
doğru kamçılarken ve hayallerimizde bu ideale olan bağlılığımızı ifade ederken,
bu hayalin rasyonel adamda gerçekliğini bulacağını zannetmiştik. Halbuki o,
bizim her ân geride bırakmağa çalıştığımız hayvanlığın peşine düşmüş. Biz her
şeyde onu aşan bir fikir peşinde koştururken, en basit olanı bile yüceliğe
açılan bir kapı olarak görürken, rasyonel adam her şeyi bayağılaştırmış. Bizim
şairliğimizi mi yoksa şair olmayı mı hor görüyorlar anlayamadım. Halbuki bu
zamana olan şevkimiz, sorumluluğumuz bize o sözleri terennüm ettirdi. O ise, bu
sözlerimize “esatir-ül evvelin: öncekilerin uydurma hikâyeleri, efsaneleri”
diyor. Sakın sürekli savaştığımız hayvan-insanlar, gerçek insan soyunun kökünü
kazmış olmasınlar? Hem bizi, bir görüp topumuzu tek bir bakış altında aynı
kefede değerlendiriyorlar ki, bu bakış, rasyonel adamın cahilliğinden (bizce
körlüğünden) olsa gerek. Biz, her ne kadar çamurumuz aynı görünse de, kendimizi
hayvan-insan ile aynı kefede görmeyiz. Bize, dünya durdukça sizinle onlar
arasındaki savaş bitmeyecek dendi ve bunun delili de nefsinizin ve şeytanın
size olan düşmanlığıdır diye gösterildi. Bu arada, Batılı adamın lügatında
“nefs” kelimesinin olmadığını da şaşırarak görmüştü. Kendimizi tabiattan
ayıramadığımız suçlamasına gelince, doğrusu bunu bir övgü olarak kabul ederiz;
fakat fezayı fethe çıkmış rasyonel adamın gözünde de tabiat rasyonel adamın
bakışının aynısı değil mi? Biz ne aradıysak onu bulduk; tıpkı rasyonel adamın
bulduğu gibi. Demek ki ibtidaîlik kendini tabiattan ayıramamakta değil,
tabiatta aradığıyla yani insanın kendisiyle ilgili.
Sahabiler,
Peygamberimizin huzurunda diğer peygamberlerden bahsetmezlerdi; çünkü bir
peygamber hakkında ancak bir peygamber konuşabilir. Haddimizi kasden aşarak,
ibtidaî insan hakkında bir şeyler söylememizin iki sebebi var: İlki, “İnsanım
ve insani olan hiçbir şeye yabancı değilim.” ölçüsüyle ibtidaî insanı kendimize
yakın bulmamız ve bir nevi savunma mecburiyeti hissetmemiz; ikincisi ise insan
üzerine bu kadar rahat konuşabilmenin münasebetsizliğini göstermek içindi.
Masasının başında
geçmiş zamana ait bir olayın sebeplerini bulmağa çalışan tarihçinin, duyduğu
gürültü üzerine evinin önünde cereyan eden kavganın sebepleri hususunda, farklı
şahidlerin beyanlarından dolayı tereddüde düşüp, beş dakika önce evimin
önündeki kavganın sebebini bulamazken tarihî bir hâdisenin gerçek sebebini
nasıl bilebilirim tarzındaki nefs muhasebesinin, İBDA Mimarı’nca
hatırlatılması, insanı edebe davet değil midir?
Peki tarih üzerine
konuşulmayacak mı? Eğer kuru bir kronolojiden öte bir şey söylenmek isteniyorsa
ki bundan kaçmak da mümkün değil, ilk önce bu ihtiyaç anlaşılsın. Bugünü düne
bağlayan çizgi nerede? Bugüne olan yabancılık hissi ve “Ben kimim?” sorusunun
geçmiş zamana olan bir yolculuğu mu? İnsanlık tarihi, insanın tarihi değil mi?
Bugün insan hakkında sahip olduğumuz fikir geçmişimizi de bağlıyor. Eğer bir
ilerleme görüyorsak, bu ilerlemeyi tedrici olarak azaltıyor ve bir başlangıç noktası
tayin ediyoruz ve gerisin geri ilerletip bugüne varıyoruz. İşte bu esnada elde
edilen tarihî vesikaların, îletlerin değerlendirilişinde pek de rasyonellikle
bağdaşmayacak bir şekilde hayale, tasavvura başvuruluyor. İbtidaî insanın bu
görünüşü, onun öyle anlamaya çalışılmasından başka ne ki? Kendi ibtidaîliğini
yerleştirdiği tarihten kendi ibtidaîliğine-prematüreliğine varıyor. Yine bu
mânâda bu bakışın, “akıl hayatına ihanet etmek istemeyen” rasyonel adamın
tasavvur, efsane, uydurma hikâye olarak vasfettiği tarihe ilgisi de bitmiştir.
III.
Batılı tarih tezi ile
karşılaştırmalı ve biraz da karışık bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız tarih
anlayışımızla, toptan uydurma damgası yemiş efsane ve tarihî vakaların
tetkikine artık geçebiliriz. İlk önce efsane ve tarih arasındaki ilgiye
bakalım:
Esatir: İlk zamanlara ait
uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. Saflar. Sıralar.
History (ing.): Tarih.
Tarihi vakalar.
Story (ing.): Hikâye,
tarih. Rivayet. Anlatılan şey. Masal, efsane, destan. Kısa roman. Roman
taslağı. Yalan, boş masal.
Star (ing.): Yıldız,
kevkeb. Talih. Baht, şans. Yıldız şeklinde beş veya altı uçlu yuvarlak şey.
Mümtaz kimse, güzide sanatkâr. Sinema, vs. yıldızı.
İstare: Yıldız, kevkeb.
İstare: Perde, zar.
İstiare: Ariyet istemek.
Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. Bir kelimenin mânâsını
muvakkaten başka mânâda kullanmak veya herhangi bir varlığa veya mefhuma asıl
adını değil de benzediği başka bir varlığın adını verme sanatı.
Mestur: Örtülmüş.
Setredilmiş. Gizlenmiş
Mestur: Satırlanmış.
Çizilmiş. Yazılmış.
Rakam: Yazı ile işaret,
sayıları gösteren işaret. Yazı yazmak.
Rakim: Yazılmış nesne.
Yazı yazılacak levha.
Erkam: Alaca yılan.
Fesane: Asılsız hikaye.
Masal.
Füsün: Şaşırtıcı, hayret
verici ve kendine cezbedici bir güzellik. (Bedi’) Büyü.
Tarih: Hadiseye vakit
tayin etmek. Vakanın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. Geçen
hâdiseleri kaydetmekle hasıl olan ilim.
Tarih: İşe yaramaz diye
bir kenara atılmış nesne.
Tarh: Uzaklaştırmak.
Vaz’etmek. İndirmek. Bırakmak, elinden atmak. Yerleştirmek. Temel bırakmak.
(Matematikte) Çıkarma.
Tarik: Terkeden, vazgeçen
bırakan.
Târık: Gece gelen kimse.
Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Zühre, sabah yıldızı.
Tara:
Yıldız.
Müverrih: Tarihçi, tarih
yazan. Ebced hesabiyle tarih düşüren kimse.
Müverrah: Tarihi
konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.
Mürevvih: Kokulandıran,
rayihalandıran. Rahatlatan.
Kelime iştikaklarından
göstermek istediğimiz şu: Koku almasını bilenler tarafından, koku almasını
bilenlere (arif’in bir mânâsı da güzel koku almasını bilen) bugün rasyonel adam
tarafından gökten yıldırım düştü, sel oldu, vs. şeklinde aşağılanan ibtidaî
insanın feza telakkileri, bir nevi insan-üstü olarak gördükleri tarihin gerçek
kahramanlarına duyulan sevginin, saygının, hasretin, şiiriydi, ifadesiydi.
Mecazın, istiarenin gayesi, ehli olmayanlardan bunu gizlemek olmasın? Bütün bu
perdelemelere rağmen, kaba teşbih planında kalıp bu mânâyı putlaştıran olmadı
mı? Bunu kim inkar edebilir ki! Mesele, abesi, (küfür, bunun en korkuncu değil
mi?) “küfrün hakikatini bilmeyen gerçek imânda olamaz” hikmetine binaen küfre
hayat hakkı tanımamak ve “arazı” olduğu hakikati tesbitte. İnsanın kendindeki
abesle sürekli mücadelesi olmazsa, üstelik bunun derdi hiç olmazsa, neyin abes,
neyin teşbih, neyin zan olduğunun nasıl farkına varılabilir? Tarih üzerine
düşünme, bir nevi insanın kendindeki macerasını tekrarlama gibi bir hâl
ifadesiyle, tarihî kahramanlara yaklaşma, onları anlamaya çalışmadır.
Kahraman: Yiğit, cesur,
bahadır. İş buyuran, hüküm sâhibi.
Kahr: Yaşlı, ihtiyar
kişi. (pir) Yaşlı at. Yaşlı deve.
Kahr: Zorlama, cebir.
Ezme. Mahvetme. Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve
azab verici vasıfların tecellisi.
Kelime mânâların da
anlaşıldığı gibi, insanın alelâde günlük hayat şartlarının ötesinde bir hayatı
kucaklayan veya buna dûçar olan ve aksiyonu ile –zorlukları aşma çabası ile-
yeni bir hayat anlayışı getiren kahramanlar, akıl almaz, -kendini insan olarak
kabul edene göre, insan-üstü olarak görüldü ve görülmeye devam edilecek.
Kahraman, alelâde birisi olmadığına göre, alelâde tahliller kahramanı küçük
düşürdüğü gibi onu anlamayı da sağlamaz. O, ruhun bir temsilcisi olarak
akıl-üstü bir varlık ve akıl onu anlayabildiğince, akıl. Kahramanı anlamak için
hayal ile gerçek arası kurulması gereken muvazeneyi tarihten misallendirmeğe
çalışalım:
-"Pitagorcular
eşyanın özünün ve tabiat olaylarının sayı ile ifade edilebileceğini kabul
etmişler, felsefelerini bu düşünce ile temellendirmişlerdi. Aritmetikle
geometri arasında yakın bağlar bulunduğuna ve aralarında kesin bir tefrik
yapılmasına lüzum olmadığına inanmaktaydılar. Pitagorcuların sayıya dayanan
gelişmiş bir oran ve orantı teorileri vardı. Anlaşıldığına göre 2’nin
rasyonel olmadığını keşifleri üzerine, Pitagorcuların evrensel aritmetik
görüşleri sarsıldı. Oran ve orantı teorisi de bu yüzden sarsıntıya uğradı.” (3)
Gerçekten de 2,
irrasyoneldi. Ne tam sayılarla (1,2,3 gibi) ne de kesirli olarak (1,22; 3,9995
gibi) tam ifade edilebiliyordu. (İrrasyonel: Makul olmayan, akılla idrak
olunamayan, mantıksız, münasebetsiz, saçma, muhakeme kabiliyeti olmayan. Asam
sayı; tam adet veya müşterek mazrupla ifade edilemeyen sayı.)
Yine matematikte karmaşık
(complex) sayı teorisi de bunun bir misali. a+bi şeklinde ifade edilen
karmaşık sayının ikinci kısmına (bi) imaginary part (hayalî, tasavvurî
kısım) denir ve bu değer de rasyonel olarak belirtilemez. Misalleri arttırmağa
gerek yok. Pitagorcuları felsefî sistemlerinden vazgeçirten 2 gibi irrasyonel
sayıları da içine alan yeni sayı teorileri geliştirildi ve birine abes görünen
durum, daha geniş bir bakış açısını yakalayan başka bir matematikçiye var olan
olarak hitap etti. Kendi aklını ölçü olarak ortaya koyup da bu gerçek, şu
uydurma diye aklının keleşliğini ortaya koymadan önce “ben doğru olduğumu
nereden biliyorum” diye düşünmek gerek. Yoksa 2 ve daha nice değeri,
irrasyonel diye, bütün ilimlerin temeli olarak görülen matematikten kovmayı mı
düşünüyorsunuz?
Hayal ile hakikat arası
kazanmağa çalıştığımız böyle bir mesafe ayarı hatırlatmasından sonra Gılgamış
Destanına geçebiliriz. Tenkidî bir tarzdan ziyade doğrudan mevzuya girilebilir
ve Gılgamış Destanı ile Tilki Günlüğü arasındaki ilgi ve benzerliklerin
tahliline girişebilirdik. Hem dışa açık olma ve kontrol edilebilme hem de
kendimizi içine düşürüldüğümüz dar klişelerden kurtarma gayesiyle böyle bir
usul takip edildi.
İlk önce Gılgamış Destanı
verilecek ve ardından elimizden geldiğince şerh etmeye çalışacağız. Her tahlil
bir bütüne dayalı olarak yapılır, yapılmalıdır ölçüsü iktizasınca bağlı
olduğumuz ve hep yeniden nüfuz edilmeli diye karşımızda bulduğumuz asıl’a
gelince; bunun, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin iç avlusu olarak gördüğümüz, İBDA
Mimarı’na ait Tilki Günlüğü adlı eseri olduğunu bir kez daha belirtelim.
IV.
Gılgamış’ın Maceralı
Uzun Yolculuğu (4)
Kahramanlık masalları
şeklindeki destanî edebiyatı ilk defa Sümerliler yazdılar. Babilonyalılar ve
Âsurlular’ın kullandıkları Samî dili olan Akkad diliyle yazılmış bu tür dokuz
epik zamanımıza kadar geldi. Güney Mezopotamya’da yaşayan Sümerliler, Samî
ırkına mensup değillerdi. Onların kültürel önemi takriben M.Ö. 3500’den 2000’e
kadar uzanır. Sümerliler, çivi yazısı karakterlerini kil tabletlerine yazdılar
ki, bu kil tabletlerden bazıları M.Ö. 4000 yılına kadar çıkmaktadır. Fırat nehrinin
kenarlarındaki kadîm şehir-devletleri olan Ur, Uruk, Larsa, Lagaş, Nippur ve
Eridu, Sümer ülkesinin merkezleri idiler.
Bir Samî hanedanlığı olan
Akkad, Büyük Sargon (M.Ö. 2700) tarafından kuruldu ve devletin merkezi de Agade
oldu. Mezopotamya medeniyetinin merkezleri, sonunda Babil ve Nineve’ye,
Babilonya ve Asur krallıklarına taşındı.
Akkad efsanlerinin (yani,
Babilonya ve Âsur efsanelerinin) ilk örnekleri Sümer efsaneleri idi. Sümer
efsaneleri ile hemen hemen aynı olan bu efsaneler –ki bunların en meşhuru
Gılgamış destanı idi- Yunanlılar’ınki de dahil, daha sonraki bütün Akdeniz
edebiyatına tesir etti. Gılgamış destanının yazıları Ashurbanipal (Aşurbanipal)
(M.Ö.668-626) kütüphanesinden geldi. Yine Hitit ve Hurri belgelerine dayanarak
yazılmış Akkadca Gılgamış destanı da vardır ki, M.Ö. ikinci-bin yılına kadar
uzanır.
Aşurbanipal sarayı ve
kütüphanesi, ünlü arkeolog A.H. Layard’ın asistanı Hürmüz Rassam tarafından
Nineve’nin kazılması (1845-51) sırasında bulundu. Gılgamış destanının oniki
tableti muazzam edebî ve tarihî belgeler kolleksiyonunun parçaları idiler.
Yirmi-binden fazla tablet (Londra’daki) British Müzesi’ne gönderildi. Ancak o
tabletlerin önemi ancak Rassam’ın keşfinden otuz sene sonra anlaşıldı. Fakat
ilim adamlarının dikkatlerini bu Gılgamış destanının önemi üzerine çeken kimse,
1872’de tabletlerdeki yazıları çözen George Smith idi. Rassam’ın, İngiliz
Müzesi’ne gönderdiği tabletlerin ancak çok küçük bir kısmı Gılgamış efsanesiyle
ilgili idi. Öteki tabletleri de bulmaya azmeden George Smith, Londra Daily
Telegraph gazetesinin malî desteği sayesinde Nineve’ye gitti ve nihayet eksik
parçaları da buldu. Smith tercümeleri bitirdikten sonra, bu destanın kadîm
Mezopotamya’dan gelen en önemli edebî eser olduğunu anlaşıldı.
Gılgamış destanı, bir tür
Sümer Odisey’idir, yani ölümsüzlüğün sırrını aramak için maceralı uzun bir
yolculuğa çıkan kahramanın başından geçen dramatik hâdiseler. E.A. Speiser
diyor ki: “Dünya tarihinde ilk defa olarak, böylesine kahramanca ölçüdeki derin
bir tecrübe asil bir üslûpla ifade edildi. Destanın kapladığı saha ve
yaygınlığı ve derin şairane gücü ona hiçbir zaman eskimeyecek bir cazibe
veriyor.” Nihayet oniki tablette belirtilen hikâye, ilkin ağızdan ağıza yayılan
ve sonraları muhtelif kâtipler tarafından yazılan bağımsız parçaların toplanmış
şeklini temsil ediyordu. Gılgamış’ın onikinci tableti önceki malzemeye eklenmiş
bağımsız bir ektir ki, ana tema için önemli değildir. Bu onikinci tablette
Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun hayâletinden Öteki Dünya için araştırma yapmasını
ister. Enkidu’nun cevabı hayal kırıcı ve ümitsizliğe düşürücüdür. Bu dünyadan
göçenlerin ruhları, “alttaki dünyada rahat ve huzura kavuşmazlar.”
Gılgamış destanı ile
İbranî tufan hikayesi (Tekvin, 6, 7, 8) arasındaki benzerlikler, ikincisinin
birincisine dayandığını gösterecek kadar çoktur. Hem Sümer hem İbranî
metinlerinde, ilahî bir ifşaat, kahramana, bir tufanın yaklaştığını söyler. Her
ikisinde de, geminin nasıl yapıldığının, gemiye binilişin, yağmurun durmasının,
geminin bir dağ zirvesinde kalmasının, üç kuş gönderilişinin, geminin terk
edilişinin ve kurban adanmasının anlatılışları aynıdır. Öte yanda, diğer edebî
benzerliklerde görüldüğü üzere, hikâyenin Sümerlerce anlatılışı
mülti-tanrıcılığı gösterdiği gibi, İbranî hikâyesindekinden daha az ahlâkî görüşü
ihtiva eder.
İlk medeniyetlerinin
hepsinin bir tufan hikâyesi olduğu anlaşılıyor. Sümer-Akkad hikâyesinin
gerçekten vuku bulmuş bir hâdiseye dayandığı biliniyor. C. Leonard Woolley’in
Ur’da ve Stephen Langdon’un Kiş’te yaptıkları kazılar, M.Ö. 4000 ve M.Ö. 3300
yılına ait toprak tabakalarını meydana çıkardı. Daha önce benzeri görülmemiş bu
yağmur ve su baskınları, daha sonra Âsurlular’ın ve Babilonyalılar’ın
kafalarında çok derinden yerleşmiş olmalı ki, tufan efsanesinin farklı
anlatılışlarının sebebi de budur.
Üçte iki tanrı ve üçte
bir insan olan Gılgamış, büyük bir kahraman ve cengâver, ama aynı zamanda da
bir zalimdi. Uruk şehrinin duvarlarını o inşa etti; savaşta bir benzeri yoktu;
ülkeyi mutlak bir güçle yönetti; ve halk, onun en ufak bir kaprisine boyun
eğmeğe mecburdu.
Onun, kendileri üzerinde
küstahça ve keyfî yönetimine dayanamayan halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak
“onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi. Halk,
“Bırakalım savaşsınlar”, diye dua etti. “Ve onun rakibi kazansın ki Uruk barış
yüzü görsün.”
Aruru, onların dualarını
kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba
tüylerle kaplı, bir savaş tanrısını yarattı. Enkidu’nun giysileri hayvan
derileri idi ve bir hayvan gibi, çayırlarda otladı ve su birikintilerinde
kendisine bir yer kapmak için hayvanlarla kavga etti. Bir gün, vahşi hayvanlar
için kapan kuran bir avcı onu gördü, fakat Enkidu da avcıyı gördüğü zaman,
avcı, dehşet içinde köyüne kaçtı ve gördüğünü anlattı. Babasına, tepelerde
gezen, karnını vahşi hayvanları yiyerek doyuran ve su birikintilerinden içen ve
mahsulü harap eden ve kapana sıkışmış hayvanları serbest bırakan yaratıktan
bahsetti. Babası, oğluna, Uruk’a giderek Gılgamış’la konuşmasını söyledi.
Onun anlattıklarını
dinleyen Gılgamış avcıya, köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su
birikintisine götürmesini söyledi. Su birikintisi yanında Enkidu’yu gören
fahişe, onu kendine çekmek için sırtındakileri çıkaracaktı. Enkidu, kadını
kucakladığı zaman da, civardaki hayvanlar, onun kendilerinden biri olmadığını
anlayarak Enkidu’yu reddedeceklerdi. Enkidu da böylece, yabani tabiatı
bırakacak ve insanlar gibi yaşamaya başlayacaktı. Avcı, kendisine söyleneni
yaptı. Kadını, su birikintisine götürdü ve beraberce iki gün beklediler. Üçüncü
günü vahşi adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü
gösterdi. Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar.
Enkidu, sonunda ayağa kalktı ve hayvanların yanına gitti. Fakat Enkidu’yu gören
hayvanlar, derhal onun yanından uzaklaştılar. Enkidu, peşlerinden koşmak istedi
ama bacakları artık eski bacakları değildi, koşamadı. İşte o zaman, kendisinin
bir hayvan değil, bir insan olduğunu anladı.
Tekrar fahişenin yanına
dönen Enkidu, kadının ayakları dibinde oturdu ve kadın da ona dedi ki: “Enkidu,
sen âkıl birisin ve şimdi de bir tanrı oldun! Bu yabani hayatı bırak ve
benimle, Gılgamış’ın yönettiği Uruk’a gel.” Fahişenin bu sözleri Enkidu’nun
hoşuna gitti ve dedi ki: “Beni Anu ve İştar mâbedine götür ki, Gılgamış’a
meydan okuyayım. Ona fevkalâde güçlünün kim olduğunu göstereceğim.”
Şehre geldikleri vakit,
halkı, bir bayramı kutlarken gördüler. Gençler, bayramlık elbiselerini giymiş,
eğleniyorlardı. Çok geçmeden, çevresindeki adamları ile Gılgamış göründü.
Yürüyüş mâbedin avlusunda durdu. Gılgamış, mâbede girmeğe hazırlanırken, Enkidu
kapıda durdu ve ona meydan okudu. İki cengâverin çevresinde toplanan halk,
onların birbirine denk olduklarını gördü. Ardından mücadele başladı.
Birbirleriyle boğuştular ve onlar burunlarından soluyan boğalar gibi
çarpışırken mâbedin duvarları sallanıyordu. Gılgamış sonunda yere düştü. İşte o
zaman anladı ki, kendisine denk biri ile karşılaşmıştı. Enkidu da, Gılgamış’ın
sadece küstah bir zalim değil, kendisine lâyık bir muhalif olduğunu da
anlamıştı ve ona dedi ki: “Dost olalım.” İki dev birbirini kucakladı ve
kaderlerini birbirlerininkine bağladılar.
Gılgamış daha sonra,
ormana giderek bir sedir ağacı kesmeyi teklif etti. Fakat Enkidu kutsal orman
koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba olduğunu
söyleyerek gitmek istemedi. Gılgamış Enkidu’yu paylayarak, “Nerede senin o
büyük gücün?” dedi. “Yürü, korkma. Çarpışarak yenilmek, çarpışmaya
girişmemekten iyidir.”. Böylece, silâhlarını hazırladılar ve ormana doğru yola
çıktılar. Yolda her ikisi de korkmaya ve verdikleri karardan pişmanlık duymaya
başladı. Şimdi, birbirlerini cesaretlendirmeye çalışıyorlardı.
Nihayet, Humbaba’nın
yaşadığı ormanın kenarına geldiler. Akşam olmak üzere idi ve iki cengâver öylesine
yorulmuştu ki, bir ağacın altına uzanır uzanmaz uyudular. Geceyarısına doğru
Gılgamış bir rüya görerek uyandı. Rüyasında, bir dağ onun üzerine düşmüş fakat
bir dev kendisini kurtarmıştı. Enkidu, “Humbaba’yı mağlûp edeceğimizin bir
habercisi” dedi. Ayağa kalktılar ve ormana girdiler. Gılgamış, bir balta ile
büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öylesine bir gürültü çıkardı ki
Humbaba’yı uyandırdı. Dev, hemen onların üzerine doğru koşarak kızgınca
bağırdı: “Benim ormanındaki sedir ağacını kesmek küstahlığını gösteren kim?”
Bu noktada, güneş tanrısı
Şamaş, Gılgamış’a korkmamasını ve Humbaba’nın üzerine gitmesini söyledi. Şamaş,
Humbaba’yı kör edecek kızgın bir rüzgârı onun üzerine gönderdi. Humbaba, şimdi
hareket edemiyordu. Elinden artık hiçbir şey gelemeyeceğini anlayınca, Gılgamış
ve Enkidu’dan merhamet diledi: “Beni serbest bırakırsanız sizin hizmetçiniz
olacağım.” Enkidu ve Gılgamış, devin yakarışlarını dinlemeyerek Humbaba’nın
kafasını kestiler.
Gılgamış yıkandı, temiz
giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cüppesi geçirdi ve başına da bir taç
koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki, kadınlık tanrıçası İştar’ın
dikkatini çekti. İştar, “Benimle birlikte gel,” dedi. “Ve benim kocam ol. Ben
sana altın bir araba vereceğim. Krallar ve prensler sana hizmet edecek ve sana
hediyeler sunacaklar. Biz ikimiz güzel bir sarayda yaşayacağız.” Gılgamış cevap
verdi: “Ben seninle niye evleneyim? Sen, hercai bir ruh, erkekleri yok eden
birisin. Başka hiçbir şey değilsin. Sen, çalışma kampına gönderdiğin ve böylece
kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u mahvettin. Aynı şeyi, kendisini,
senin rahat ve zevkine adamış olan Temmuz’un babası bahçıvana da yaptın.
Seninle yatmayı reddettiği zaman, sen onu bir köstebeğe dönüştürdün. Önce
kandırıp kendine çektikten sonra yıktığın daha pek çokları var. Sen aynı şeyi
bana da yapacaksın.”
Gılgamış’ın hakaretleri
karşısında İştar gökyüzüne uçarak onu, babası Anu’ya ve annesi Antum’a şikâyet
etti. Fakat Anu, kızının, başına gelenlerden kendisinin mesul olduğunu ve kötü
hareketlerinin kendisine böylece hatırlatılmasını hak ettiğini söyledi.
Babasının sözlerine fena halde kızan İştar, Anu’dan, Gılgamış’ı öldürmesi için
cennetin boğasını göndermesini talep etti; Anu, onun bu isteğini yerine
getirmezse, yer altı dünyasının kapılarını kırarak, yeryüzündeki bütün
canlıları yok edecek ölüleri serbest bırakacağını söyledi. Anu dedi ki: “Eğer
ben boğayı gönderirsem yeryüzünde, yedi yıl sürecek bir açlık baş gösterecek.”
Fakat İştar, böyle bir netice için hazırlıklı olduğunu söyledi. Böylece, boğa
yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından
yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi. Ardından, Gılgamış ve Enkidu
boğanın kalbini çıkararak, güneş tanrısı Şamaş’a takdim ettiler.
Çatışmayı, Uruk’un kale
duvarlarındaki mazgallardan seyreden İştar haykırdı: “Eyvah! Gılgamış cennetin
boğasını öldürdü.” İştar’ın, boğayı öldürenin sadece Gılgamış olduğunu
söylemesine kızan Enkidu, hayvanın kalça kısmından kestiği bir et parçasını
İştar’ın yüzüne fırlattı. İştar da, Enkidu’yu dehşetli bir ceza ile tehdit
etti. İştar, boğanın kendisine lâyık bir törenle gömülmesini istedi, fakat
Gılgamış, Uruk halkının sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan
parçalarını topladı, bir torbaya koydu.
Bu hâdiseden kısa bir
müddet sonra Enkidu bir rüya gördü. Rüyasında, bütün ilâhlar, boğanın
öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak için bir araya
gelmişlerdi. Bazılar, suçun büyüğünün Gılgamış’ta olduğunu ve bundan böyle onun
ölmesinin gerektiğini söylediler. Diğerleri, asıl suçlunun Enkidu olduğunda
ısrar ettiler. Bu düşünceler üzerine ileri geri uzun uzun tartışıldıktan sonra,
Anu nihaî kararını bildirdi: “Gılgamış, aynı zamanda kutsal sedir ağacını da
kestiğinden,ölmesi gereken odur.” Bu ise, konsey üyeleri tanrılarını daha da
birbirine düşürdü. Şimdi her biri, iki kahramandan birini, hayvanı öldürmekle
suçluyordu. Tanrılar müşterek bir karar vermeden Enkidu uyandı ve rüyasını
Gılgamış’a anlattı.
Gılgamış arkadaşına,
kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek olursa,
hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini söyledi.
Enkidu yarı-uyanık yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına
gelen bu belâyı getiren hâdiseleri lanetledi. Daha sonra, bir diğer rüya daha
gördü. Bu defa, bir ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yer altı dünyası
kraliçesinin yaşadığı şehvet evine götürülmüştü. Uyandığı zaman, artık
öleceğini biliyordu. Her geçen biraz daha halsiz düşerek acı ve ızdırap içinde
oniki gün yattı. Elinden bir şey gelemeyen Gılgamış onun başucunda oturdu.
Enkidu nihayet gözlerini kapadı. Gılgamış, bu arkadaşı ve sağ kolunun, kendisi
ile birlikte çarpışan ve avlanan Enkidu’nun ölümüne derinden üzüldü. Bir aşağı
bir yukarı yürüyerek ağlıyor ve saçlarını koparırcasına çekiyordu. Aynı kaderin
kendisini de beklediğini bildiğinden korkmaya başladı.
Arkadaşını gömen
Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği
söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra,
tepeleri “gökyüzüne” ve göğüsleri “yer altı dünyasına uzanan” dağa ulaştı.
Dağın kapısındaki nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi ve Gılgamış’a oraya
gelmesinin sebebini sordu. Gılgamış Utnapiştim’i görerek ebediliğinin sırrını
öğrenmek istediğini söyledi. Akrep-adam, “Bu mümkün değil,” dedi. “Zira hiçbir
fâni insan, oniki league uzunluğunda (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir
tüneli geçtikten sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.”
Gılgamış, yine de içeriye girmeye azimli idi. Yolcunun üçte iki tanrı olduğunu
sezinleyen nöbetçi, başarı dileyerek içeri girmesine müsaade etti. Gılgamış
yürüdü, yürüdü ve yürüdükçe de tünel, bir şey görülmezcesine karanlıklaşıyordu.
Fakat tünelin sonuna yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini,
meyvalarının mücevher olduğu yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu. Güneş
tanrısı Şamaş göründü ve dedi ki: “Gılgamış, sevin, çünkü sen bu cennete giren
ilk fânisin; ama peşinde gittiğin hayatı bulamayacaksın.” Bu ikaza aldırış
etmeyen Gılgamış, eve ulaşıncaya kadar yürüdü. Evin bakımından sorumlu olan
kadın –bir şarap-kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti. Kadın
Gılgamış’ı ilkin bir serseri sanmıştı, fakat Gılgamış’ın anlattıklarını
dinledikten sonra, onun alelâde bir kimse olmadığını anladı ve içeri aldı.
Şarap-kadın, Gılgamış’ı
caydırmağa çalıştı. Dedi ki: “Peşinde gittiğin hayatı hiçbir zaman
bulamayacaksın. Tanrılar, beşeriyeti yarattıkları zaman, insanoğlunun ölmesi
gerektiğine karar verdiler. Bundan böyle, yaşadığın her günün en iyi bir
şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.”
Bu sözler Gılgamış’ın bir
kulağından giriyor, ötekinden çıkıyordu. Utnapiştim’i nasıl bulacağını sordu.
Kadın onun, okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi.
O, Ölüm Denizi idi. Fakat kadın, Utnapiştim’in kayıkçısı Ursanabi’nin öteberi
almak üzere içeride olduğunu ve belki kendisini götürmeyi kabul edeceğini
söyledi. Kadın kayıkçıyı getirdi ve kayıkçı da Gılgamış’ı götürmeyi kabul etti.
“Fakat bir şartla,” dedi. “Ölüm sularına dokunmayacaksın. Sopan bir defa suya
girdi mi, onu hemen suya bırakıp yerine bir diğerini koyacaksın. Bundan böyle,
ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yâni 120) tane sopa
kes.”
Gılgamış söyleneni yaptı
ve birlikte kayığa bindiler. Bir ay gittiler ve beraberindeki bütün sopaları
kullandılar. Gılgamış o zaman, dizlerine kadar inen ince uzun gömleğini yırttı
ve yelken olarak kullandı. Onlar adaya yaklaşırken, Utnapiştim de onların
gelişini seyrediyordu. Birdenbire, kendi kendine dedi ki: “Kayıttaki insanlar
kimler? Onlar benim kayıkçılarım olamaz.”
Gılgamış ve kayıkçı
karaya çıkarak Utnapiştim’in yanına gittiler. Utnapiştim, Gılgamış’a, ebedî bir
hayatın olamayacağını kesinlikle söyledi. “Ebediyen ayakta durması için mi ev
yapıyoruz? Kontratlarımızı ebediyete kadar sürsün diye mi imzalıyoruz? Kuşlar
ve çiçekler er veya geç ölürler ve fâni insanlar da ölürler. Bu, tanrıların
emirleri idi.” Gılgamış buna şöyle cevap verdi: “Siz de benim gibi bir beşerî
yaratıksınız. Bir tanrının hayatını yaşadığınız için zevk duyuyor musunuz?”
Yaşlı âkıl adam bir
müddet sessiz durdu. Sonra dedi ki: “Ben sana, tanrıların bildikleri bir sır
söyleyeceğim. Fırat nehrindeki Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek
isteyen tanrıların evi idi. Sular tanrısı Ea bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz
ederek bir gemi yapmamı söyledi. “Dünyevî eşyalarını terket ve kendi hayatını
kurtar. Yaşayan bütün şeylerin tohumlarını gemiye al,” dedi. Ben, onun bu
emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle
çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta
parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim.
Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin
kalafatı için zeytinyağı kullanıldı. Et ihtiyacımız için koyunları ve boğaları
kestim ve içmek için de şarap tedarik ettim. Gemi, yedinci günü tamamlanmıştı.
Bütün altın ve gümüşümü gemiye getirdim. Tabii, ailem ve akrabalarım da
geldiler. Bütün hayvanlar ve kuşlar gemiye üşüştüler.”
"Sabaha karşı kara
bulutlar göründü ve gök gürültüleri tanrıları bile korkuttu. Dehşetli bir
fırtına yedi gün gemiyi çalkadı. Yedinci gün fırtına ve suların yükselişi
durdu. Bütün beşeriyet kile dönüşmüştü. Ambar kapağını açtım ve güneşi gördüm.
Gemi, Nisir Dağı’nın zirvesinde durmuştu. Hareket edemiyordu. Gemi, altı gün
Nisir Dağı’na saplanıp kaldı. Yedinci günü, kuru kalmış bir toprak bulunup
bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim. Kumru uçtu, fakat kuru bir yer
bulamadan döndü. Ardından bir kırlangıç gönderdim; o da kuru bir toprak
bulamadan döndü. Nihayet bir kuzgun gönderdim. Kuzgun, kuru bir yer bulmuştu;
orada yiyecek de buldu ve geri gelmedi. O zaman suların kaybolduğunu anladım.
"Biz dağın
tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık. Tanrılar, yakılan
buhurun kokusunu aldılar ve yanımıza gelerek adanan kurbanın etrafında
toplandılar. Sonra, Enlil beni ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim,
bugüne kadar sadece bir fâni idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve
uzaktaki nehirlerin ağzındaki adada ebediyen yaşayacak.”
Hikayesini bitiren
Utnapiştim, Gılgamış’a böyle bir şeyin kendisi için olamayacağını söyledi.
Gılgamış, kendisine ebedilik bahşetmeleri için tanrıları çağıramazdı. Gılgamış,
böylece aradığının boşuna olduğunu anladı. Yedi gün yedi gece uyudu. Uyandığı
zaman, Utnapiştim’e ne yapması gerektiğini sordu; çünkü rüyasında, kendisinin
ölümle karşı karşıya geleceği ikaz edilmişti. Utnapiştim, kayıkçı Ursanabi’yi
çağırarak kayığı hazırlamasını söyledi. Sonra da Gılgamış’a dönerek dedi ki:
“Sana bir sır açıklayacağım. Denizin dibinde bir bitki vardır. Buckthorn’a
(topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni bir hayata kavuşacaksın.”
Gılgamış, ayaklarına
kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi. Bitkiyi buldu ve
sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın
gençliğini geri getirecek. Ben onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç
Olur” adını vereceğim. Onu yiyeceğim ve tekrar gençleşeceğim.” Denizi geçtiler
ve beraberce Uruk’a doğru yürümeğe başladılar. Bir kuyu başında durdular ve
Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan bitkiyi
alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.
Gılgamış, oturdu ve
ağladı. Şimdi tekrar anladı ki, bütün fâniler gibi, ölüm kendisi için de bir
gerçektir. Gılgamış ve Ursanabi Uruk’a doğru yollarına devam ettiler.
V.
İBDA Mimarı’nın takdim
yazısı:
DÜNYA ÇAPINDA BİR
HÂDİSE
KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN
(Dergilerden,
gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto... Bu adam
bir devrin (MarkoPolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat
denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı
kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir.
Bu adam basit
"olabilir"ler veya "olabilir" sanılan şeyler arasında öyle
bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’ân’ın haber verdiği mucize
önünde dize gelip müslüman oluyor.) (5)
İBDA Mimarı’nca KÖKLER
adlı eserinin girişine alınan Üstad’ın Çocuk isimli şiirini de,
yapacağımız vurguların adreslerinden birisi olması hasebiyle buraya alıyoruz.
ÇOCUK
Annesi gül koklasa, ağzı
gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç
geliştiren tomurcuk...
Çocukta uçurtmayla göğe
çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa
“niçin, nasıl” ve hayret...
Fatihlik nimetinden yüzü
bir nurlu mühür,
Biz akıl tutsağıyız,
çocuktur ki asıl hür.
Allah diyor ki:
"Geçti gazabımı rahmetim!”
Bir merhamet heykeli
mahzun bakışlı yetim...
Bugün ağla çocuğum, yarın
ağlayamazsın!
Şimdi anladığını,
sonra anlayamazsın!
İnsanlık zincirinin
ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler
zaman rakkası...
VI.
1- Üçte iki tanrı ve
üçte bir insan olan Gılgamış...
"Üçte iki tanrı ve
üçte bir insan” ifadesi, bize, Üçışık müsellesini hatırlatıyor.
Gılgamış ismini Gıl-Gamış
şeklinde okursak;
Gıl: Düşmanlık, garaz ve
adavet, gizli kin ve haset.
Galî: Pahalı. Kıymetli.
Ağır. Haddini tecavüz eden, haddini aşan.(İfrat)
Galiye: Galeyan eden.
Değerinden çok pahalı. Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. Hoş kokulu
kıymetli madde.
Kîl: Söz, kelam, denilen.
Gamış için;
Kamş: Bir şeyi şundan
bundan toplamak.
Kammaş: Külhancı.
Kammas: Suya dalan.
Gams: Yıldız kayması.
Suya dalmak.
Kamus: Deniz. Derya.
Denizin ortası, derin yeri. Büyük lügat kitabı.
Kamus: Arslan, esed.
Kamis: Gömlek. Döl
yatağını (rahim) kaplayan ince deri. Bazı nebatlardaki ince deri.
Gılgamış’ın mânâlarından
birisinin “İfrat halde denizin derinliklerine dalan kahraman”a denk düştüğünü
söyleyebiliriz.
Güzel koku ile Üçışık’ın
ilgisi, İBDA Mimarı’na ait Hırka-i Tecrîd adlı eserinin, “Gümüş ve Misk"
bölümünde gösterilmiştir. Ayrıca, güzel koku, arif ve sayı arasındaki alâka,
“Yeni bir ilmî inkişaf mümkün mü” adlı yazımızda ele alınmıştı.
Kammaş (Külhancı) mânâsı
için de Üstad’ın Külhan Yeri isimli şiirinden şu kısım:
Yaklaştım hamamda külhan
yerine;
Yaklaştıkça daha sıcak
bölmeler...
Saplandı mı akıl bir kez
derine
Her ân dirilmeler, her ân
ölmeler...
2- Uruk şehrinin
duvarlarını o inşa etti...
Uruk: Irklar. Kökler,
damarlar.
Urrak: Kabuğu soyulmuş
ağaç. (necb, selh)
Hasr: Bir şeyi içine
alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. Bir çember içine almak. Askerle etrafını
kuşatmak. Sıkıştırma. Kısaltma. Okurken tutulup kalmak. Vakfetmek. Zaman
ayırmak.
Hasr: Keşfetmek.
Yorulmak.
Kasr: Köşk. Yüksek ve ferah
bina. Taştan ve kârgir küçük saray.
Kasar: Üşenme,
tembellik.(küst) Güç ve kuvvetin son sınırı. (kusva) Boğazı tutup nefes
aldırmayan zahmet.
KÖKLER adlı eserinde İBDA
Mimarı, Efendi Hazretleri’nin iki vasfından bahseder: Muhsî ve Muhsine.
Muhsin: İhsan eden,
iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden.
Muhsın: Kale gibi mahfuz
ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.
Muhsî: Sayı sayan. (Muhsî
için 36 no’lu maddeye bakınız.)
Hatırlanması gereken,
İBDA Mimarı’nın Üstad için, “O bir saray yaptıysa, ben de etrafını çepeçevre
hisarla ördüm.” ifadesidir.
3- Ülkeyi mutlak bir
güçle yönetti ve halk onun en ufak kaprisine boyun eğmeğe mecburdu...
İstibdad: Başlı başına
olmak. Keyfî idare sistemi. Zulüm ve tahakküm.
İstibda’: Bedi’ ve güzel
bulma.
Hürriyetten hariyeti
(eşeklik) anlamayanlara, gerçek hürriyet yolunun açıcısı...
4- ...dayanamayan
halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak, “onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek
bir dev yaratmasını istedi.
Tanrıça Aruru için;
Ar: Utanma, mahcubiyet.
Utanılacak şey. Ayıp. Şirm. Şerm. Haya.
Ara: Süsleyen. Bezeyen.
Ara: Fikirler. Reyler.
Rai: (Rü’yet.den) Gören,
görücü. R harfiyle alakalı, R harfine mensup.
Rai: Çoban. Gözetleyici
ve koruyan kimse. Vali. Güvercin kuşundan bir kısım.
Ra’y: Teslim olma.
Otlatma, gütme. Otlama.
Rayi’:Acib nesne. Cömert
kişi.
Tara: Yıldız.
Târık: Gece gelen kimse.
Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. (Zühre,
Venüs, Çoban yıldızı, Kervan kıran, Çulpan)
Bedi’: Eşi, benzeri
olmayan. Hayret verici güzellikte olan. Garîb. Acîb. Benzeri olmayan şeyleri
vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. Hâlık ve Hallak-ı Cihan
olan. Beğenilen. Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. Edb: Sözün garib ve
güzel olması hâli.
"Onun bir eşini”,
Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi.”.. için;
Devv: Otsuz çöl. (Bedid:
Büyük sahra, geniş çöl.)
Div: Dev.
Dive: İpek böceği.
(Divek: Ağaç kurdu, güve.)
Deva: İlaç, çare.
Hastalığın iyi olmasına sebep olan gıda. (kut)
Dav’: Hoş kokular kokmak.
Depretmek.
Dav’: Şule, ışık, ziya.
Bidre: Ağaç kurdu.
Badir: Hemen yapmak
isteyen. Birdenbire vuku bulan. Dolunay. Büyümüş (çocuk). Olgun (meyva).
Bedâd: Gözükme, zahir
olmak. Sayış, sayma. Fırka. Savaşacak akran. Nasib, hisse, pay.
Hatırlanması gereken,
İBDA Mimarı’nın, “Fili yenecek sivrisineği icad ettik!” sözü.
5- Aruru, onların
dualarını kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar
gibi kaba tüylerle kaplı bir savaş tanrısı yarattı.
Dai: Dua eden, duacı.
Sebep. Davet eden. Muktazi. (Muktazi: lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış.
İktiza eden. Gerekli, lazım.)
Daiye: İnsanı bir şeye
candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. Mucib ve sebep. Bâis husus, vakit ve
zamanın bir haleti. Arzu, hırs. Dava, bahane.
Daiyy: Şu kimseye derler
ki, bir kişi ona “oğlumdur” demiş olsun.
Enkidu için;
Ena: Ermek, idrak. Saat.
Ena: Eğlenmek.
Ene: Ben.
Hin: Ân, zaman,vakit.
Sıra, çağ. Kıyamet.
Hindu: Satürn (zühal)
gezegeni. Benek, ben. Hindliler gibi pek esmer adam.
Kaid: Süren, sevkeden.
Koyunların önünden giden ve küsem denilen koyun. Yedeğine alıp çeken. Çavuş,
serasker, kumandan. Sıradağ. Geniş ark.
Kıdve: İlimde ileri olup
kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan.
Nahide: Yeni yetişmiş
kız. Zühre (Venüs) yıldızı.
Neticede "Zamanın
(kıyametin) ve/veya idrakin güzel kahramanı” gibi bir mânâ.
"bütün vücudu bir
kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı” ifadesi için;
Zih: Çok kıllı erkek
sırtlan.
Zihi: Ne güzel. Ne iyi.
Aferin.
Zaha: Çirkin kokulu,pis
kokulu.
Zaki: Güzel kokulu,
keskin kokulu.
Zihin: Anlama, bilme,
hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve istidadı.
Şa’r: Kıl. Saç. Ateş
yakmak. Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
Şar: Şehir, belde.
(zuhur)
Şuur: Anlayış, idrak.
Vicdan. Hiss-i zahirle duymak. Nefsin mânâya ilk vüsul mertebeleridir. Kendi
varlığından haberdar olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak
etme. Kıllar.
Şi’r: Anlama. İdrak.
Şir: Süt.(ilim) Arslan.
(kahraman)
Demek ki
"güzel" olmakla beraber aynı zamanda şair bir kahraman...
6- Vahşi hayvanlar
için kapan kuran bir avcı onu gördü.
Vahş: İnsandan kaçan,
yabani ve ürkek hayvan. Tenha ve ıssız yer.
Seyyad: Avcı.
Seyyid: Efendi. (bey,
mir) Peygamberimizin soyundan gelen.
Kanıs: Avcı.
Kannas: Süpürgeci.
Feraşet: Süpürücülük ve
döşeyicilik. (mehdi, dahi) Kabe-i Şerifeyi süpürenin hizmeti.
Üstad’ın Çile’sinden:
Sonsuzluk, elinde bir
mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme
avcı.
7- ...Gılgamış avcıya,
köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su birikintisine götürmesini
söyledi.
Şuh: Şen ve
hareketlerinde serbest olan. Nazlı, işveli. Açık saçık, hayasız. Oynak.
Şihe: At
kişnemesi.(sahil)
Fettan: Fitne ve fesada
teşvik eden, fenalık yapan, ayartan. Oynak kadın. Cazibeli, gönül alıcı.
Fettane: Mehenk taşı.
Altun ve gümüşü muâyeneye yarayan taş.
Fetanet: Zihin açıklığı.
Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. Müteyakkiz oluş.
Anafor’dan:
Bir şuh güzel ki zaman
Güven olmaz talihe
8- Üçüncü günü vahşi
adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü gösterdi.
Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar.
Sitt: Hanım.
Sitte: Altı.(6) Altılık.
Vav: Ebced değeri 6 olan
harf.
Vavî: Tilki. Vav harfi
ile alâkalı.
Sedy: Meme.
Süda: Kendi kendine
çobansız gezen hayvan. Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.
Seda’: Bezin hatâsı.
Sadi’: Sabah vakti. Koyun
ve deve bölüğü. Yedi günlük oğlan.
Altı cilt Tilki
Günlüğü...
9- Beni Anu ve İştar
mabedine götür...
An: Yüksek büyük dağ.
(Rasiye)
Ân: Uzağı gösteren
işaret. Şu. Bu. O. Güzellik cazibesi. Melâhat. Güzellik.
Anûn: İsyankar, kavgacı.
Davarın önünde yürüyen davar.
Âne: Bir aşiretin
bütünlüğü veya işleri veya şerefi. Dişi ve yabani eşek. Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. Kasık kılı. Apış arası, apış.
Bânû: Kadın, hatun,
hanım. Gelin. Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.
Azra Banu: Venüs, zühre.
(Azra: Medine’nin bir ismi. Sevgili, mahbube. Delinmemiş inci. Üzerinde
yürünmemiş kum. Kız olan kız. Hz. Meryem’in bir vasfı.)
İştar: Venüs kadınlık
tanrıçası.
İş-tar şeklinde
ayırırsak;
Îş: Yaşayış. Yaşamak.
Zevk u sefa sürmek. Hayata medar olan şeyler. Ekmek. Gıda. (kut)
İşe: Orman, sık ağaçlık.
Casus, hafiye.
Tara: Yıldız.
Dar: Sâhip, mâlik, tutan.
"İşi elinde(n)
tutan” aktör mânâsı...
10- Şehire geldikler
vakit, halkı, bir bayramı kutlarken gördüler...
Îd: Bayram günü. (Gidip
tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayram tekrar geldiği için îd
denilmiştir.
Uddet: Gelecek zaman
hadiseleri için darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık.
Mühim levazımat. İstidad. Gençlerin yüzünde çıkan sivilce.
İdd: Büyük, acib şey.
Belâ, dâhiye. Yalan.
Beda: Hayret verici,
yenilik ve iyilikte üstünlük. Acîb ve garîb olma. Yeni zuhur etme.
Bede’: Başlayış. Başlama.
Bir şeyi başkasından evvel işlemek.
Bayram hazırlığı,
kurtuluşun bir başlangıcı olmasın?
11- Yürüyüş mâbedin
avlusunda durdu.
Hayat: Kasaba ve köy
evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. Avlu.
Hayyat: Yılanlar.
Hayyat: Terzi. Dikiş
diken sanatkar. (Bitiştiren, sıla)
Mâbed: İbadet edilen yer.
İbad: Abidler, kullar.
İbadet edenler.
Abide: İbadet eden kadın.
Abide: Uzun müddet
dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. Bir milletin tarihinde büyük bir
değeri hâiz olan vak’a. Fesahat ve belâgatı dolayısıyla benzeri söylenemeyen
şiir. Tarihte yüksek ve hakim bir mevkide olan vak’aları veya büyükleri
yaşatmak için yapılan bina. Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan
mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya camileri gibi.) Uzun müddet yaşayan edebî,
ilmî, sınaî eserler. Geçmiş devirlerden kalma tarihî veya bediî kıymeti olan
binalar, kaleler ve harabeleri. Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki
resimler, nakışlar, yazılar. Abide’nin Arapçadaki mânâsı bizdekinden başkadır:
Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup
kalan dâhiye ve beliyyeye denir.
12- Enkidu da
Gılgamış’ın sadece küstah bir zalim değil, kendisine layık bir muhalif olduğunu
da anlamıştı...
Muhalif: Uymayan.
Birbirine benzemeyen. Birbirine zıt olan. Başka şekilde düşünen. Karşı duran.
Muhalif: Yardımcı.
Hılfe: Muhalefet etmek,
karşı gelmek. Biri gidip diğeri geriye gelmek. Biçildikten sonra veya yandıktan
sonra biten ot. Sonra biten yemiş.
13- İki dev birbirini
kucakladı ve kaderlerini birbirilerinkine bağladılar...
Hıllet: Samimi ve can-ı
gönülden dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık. Kılınç gediği.
Nakışlı deri. Ağızda bâki kalan dişler. Dişler arasında kalan yemek artığı.
Hâl: Dayı. Vücudda
hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
Cünabe: İkiz çocuk.
Cünnab: Bitişik olan iki
yemiş.
Cenab: Büyüklüğü ifade
etmek için hürmet maksadıyla söylenir. Hazret. Avlu. (Hayat, sıla)
Can-ab: Hayatı idame
ettiren ateş ve su dostluğu...
14- Fakat Enkidu,
kutsal ormanın koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba
olduğunu söyleyerek gitmek istemedi.
İbrahim: İbrahim
kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen “eb” ve cumhur demek olan “reham”
kelimelerinden meydana gelmiştir. “Ebu-l cumhur” ise; cumhurun babası demektir.
Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu’cize olarak ateş onu
yakmadı. En şiddetli zamanda dâhi Allah’tan başka kimsenin dostluğunu kabul
etmediğinden, sadece O’ndan meded beklediğinden kendisine Halilullah-Allah
dostu denilmiştir.
Hamî: himaye edici,
himaye eden. Koruyucu, koruyan, kayıran.
Hamm: Çok sıcaklık,
şiddetli hararet.
Hımam: Ölüm, mevt.
Hıma: Kimsenin giremediği
mahfuz otlak. Sultan için korunup hıfz edilen çayır.
Hüma: (İki kişiye işaret
olan zamir) O ikisi.
Hümâ: Devlet kuşu.
Saadet. Mutluluk.
İşe: Orman, sık ağaçlık.
Casus, hafiye.
Azer: Ateş. Şemsi senenin
dokuzuncu ayı. Kasım. Hz. İbrahim’in babasının veya amcasının ismi.
Azir: Iztırap, sıkıntı.
Ağrı,sızı. Azar, tekdir.
Blue: (ing) Mavi.
Bulanıklık, keder.
Ezrak: Saf ve temiz su.
Gök renkli,mâvi (Mehdi mina (Farsça): Gökyüzü)
Azerd: Boya, renk.
Fâm: Boya, renk.
Renk: Bulanık su.
Fem: Ağız, dihen.
Famiyy: Yemiş satıcı,
meyve satan kimse. (kusto)
Dihan: Kiırmızı deri,
sahtiyan. Vücuda sürülecek yağlar. (mesih)
Dehen: Ağız, fem.
Dahy: Yayıp döşemek.
(mehdi)
15- Rüyasında bir dağ
onun üzerine düşmüş fakat bir dev kendisini kurtarmıştı.
Cebel: Dağ, yüksek tepe.
(Rasiye) Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fazıl kimse.
Cebl: İhtira. İbda.
Yoktan yaratma.
16- Gılgamış, bir
balta ile büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öyle bir gürültü çıkardı
ki....
Sidr: Tembel kimse.
(küst) Bir deniz adı. Arabistan kirazları.
Sidre: Ağaca teşbih
edilen, yedinci kat gökte bir makam.
Sedir: Köşk. Nehir.
Karyola. Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.
Serir: Tahta karyola.
Üzerine oturulan yüksekçe yer. Taht.
Serire: Gizli şey, gizli
sır. Gizli hâl veya fikir. Yatak.
Ubr: Çok. Sedir ağacından
su kenarında biten ağaç.
Abr: Rüya tabir etmek.
Düş yormak Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. Söylenmeden bir şeyi
düşünmek.
Sine: Ân, bir lahzacık.
İki ağızlı balta.
Sine: uyuklama. Uykuya
dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası.
Tarraka: Gümbürtü.
Târık: Gece gelen kimse.
Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. Venüs,
zühre.
17- Güneş tanrısı
Şamaş...
Şems: Güneş, âfitab.
Mehat: Billur taşı.
(Mâviye) Güneş. Dağ sığırı. Tazelik. Güzellik.
Aftab: Güneş. Pek güzel
şahıs. Çok parlak çehre.
Aftabe: İbrik. Su kabı.
(Abdan)
18- Şamaş, Humbaba’yı
kör edecek kızgın bir rüzgarı onun üzerine gönderdi.
Samm(e): Zehirleyen.
Ağulu. Sam yeli denen öldürücü rüzgâr.
Sıme: Bahadır, kahraman
kimse. Berk, muhkem nesne. Büyük erkek yılan.
Sim: Gümüş. Gümüş para.
A’ma: Kör. Gözü görmeyen.
Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları.
Ami: Senevî, yıllık
(sin). Avamca. İleri gelenden olmayan. Cahil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve
müteallik.
Kûrân: Körler. Âmâlar.
İdrakin aczini idrak
edenlerin idraki...
19- Gılgamış yıkandı,
temiz giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cübbesi geçirdi ve başına da bir
taç koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki kadınlık tanrıçası İştar’ın
dikkatini çekmişti.
Hil’at: Yüksek makamdaki
zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü
elbise. Kaftan.
Hilye: Güzel sıfatlar.
Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet. Suret.
Hey’et. Görünüş.
Hâl: Dayı. Vücudda
hususen yüzde görünen benek, ben.
Rıas: Taç.
Düvvac: Hâkimlerin
giydiği bol kaftan. Yorgan. Taç.
Manzarî: Güzel,
gösterişli ve yakışıklı adam.
Manzur: Görülen, bakılan,
nazar edilen. Beğenilen.
Nazar: (nazaret) Altun.
Tazelik.
20- Ben sana altın bir
araba vereceğim.
Haly: Altundan ve
gümüşten olan süs eşyaları.
Hırs: Takdir, kıyas.
Altun veya gümüşten halka.
Hırs: Aç gözlülük. Tamahkarlık.
Kızgınlık. Şiddetli istek, arzu. Azgınlık. (ifrat)
Rasi’: Hırs ve tama eden.
Arziz: Kurşun, kalay.
Arzu: İstek. Dilek.
Meyil. Emel. Hahiş.
Arzu: Meşhur halk
hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
Arâbe:Keçi veya koyunun
memesine geçirilen torba. Açık saçık konuşma.
Arub: Erkeğini seven
kadın.
21- Sen, hercai bir
ruh, erkekleri yok eden birisin.
Hercai: Her yerde bulunur
(neslihan), kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder.
Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin. (Ruh, zaman)
Herc: İnsanların arasında
meydana gelen fitne, fesad. (terör) Söze dalıp çoğaltmak. Halt etmek. Sözü
karıştırmak. Kapıyı açık bırakmak. İnsanların işlerinin karışması. Seğirtmek.
Katletmek. (Cani, kusto)
Kaldırımlar-3’ten:
Ondan bir temas gibi
rüzgar beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim,
onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem,
fecre kadar yürür de,
Heyhat o ince bir ruh,
bense etten bir kalıp.
22- Sen, çalışma
kampına gönderdiğin ve böylece kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u
mahvettin. Aynı şeyi, kendisini, senin rahat ve zevkine adamış Temmuz’un babası
bahçıvana da yaptın.
Temmuz, Babillilerin
yeraltında yaşayan bitki tanrısı ve verimlilik tanrıçası İştar’ın sevgilisi.
(6)
Ruya: Yerden biten
(bitki)
Rüya: Uykuda görülen
misalî âlem. Düş.
Bahçıvan için;
Rezban: Bağ bekçisi,
bağcı. (Kerram: Bağcı.)
Raz: Gizli sır, saklı
şey. Mimar. Marangozların işini tanzim eden.
Razdan: Sırrı bilen,
sırra ortak olan dost.
23- Seninle yatmayı
reddettiği zaman, onu bir köstebeğe dönüştürdün.
Irem: Irmak kenarı. Su
bendi. Dere, vadi. Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur. Gözsüz köstebek.
Kemikten etin suyunu almak.
İrem: Âd kavmi zamanında,
Şeddâd tarafından cennete benzetilerek yapılan bir bahçe olup Şam’da veya yemen’de
bulunmuş olduğu söylenir.
Rami: Çok itaatkâr olan.
Hulde: Köstebek.
Huld: Ebedilik. Sonu
olmayan. Sonu olmamak.
Huldzar: Cennet.
24- Böylece, boğa
yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından
yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi.
Sevr: Öküz, boğa. Boğa
burcu. Dünyaya müekkel melaikeden birisi.
Seru: Boynuz. Şarap
kadehi.
Servet: Kızgınlık,
hiddet, öfke.(Erdiş, feraset) Hücum, dövüş. Hükümdarın şiddet veya kudreti.
Tezlik.
25- Uruk halkının
sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan parçalarını toplayıp bir
torbaya koydu.
Küsv: Bir yere yığılmış
ve toplanmış nesne.
Kis(e): Küçük-büyük
torba, kab. Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. Yoğurt kesesi.
Para. Para hesabı. Öz para. Kestirme yol.
Kist: Kimdir? (manasına
soru edâtı.)
26- Rüyasında, bütün
ilâhlar, boğanın öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak
için bir araya gelmişlerdi.
Cani: Cinayet işlemiş
olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan.
Canî: Candan sevilen.
(Zindandan Mehmed’e Mektup’tan: Baba katili ile baban bir safta! )
İctina: Meyve toplamak.
Meyve devşirmek.(kusto) Bir yere toplamak. Aldanmak.
İctinan: Gizlenmek.
Carim: Cürüm ve kabahat
sâhibi. Suçlu. Ailesinin maişetini kazanan. Kesen. Hurma toplayan.
Cirm: Vücud, ten, cüsse,
hacim, büyüklük. Cansız cisim.Yıldız.
Cerm: Bir cins Arap
sandalı. Kat’. Kesme. Günahkar olma, günah işleme. Koyun kırkma. Sıcak,
sıcaklık.
Cermen: Germen, Alman.
Garam: Helak, mahv. Aşk.
Sevda. Şiddetli arzu. Hedef.
Germ: Sıcak, kızgın.
Çabuk öfkelenen. Gayretli, hamiyetli. Tez meşrep.
Karm: Değerli insan.
Kıymetli insan.
27- Gılgamış
arkadaşına, kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek
olursa, hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini
söyledi.
Hatırımıza gelen, Kayan
Yıldız Sırrı’ndan şu mısra:
Olan oldu dünyada kalan
insan tortusu!
Fazl: Âlimlere yakışır
olgunluk, imân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, marifet, üstünlük, hüner,
tefavüt, inayet. Artmak. Bir şeyden bakiye kalmak. (tortu)
28- Enkidu yarı-uyanık
yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına gelen bu belâyı
getiren hâdiseleri lanetledi.
Meşum: Vücudu benekli
olan.
Meş’um: Kötü, uğursuz.
Bedbaht.
Meşmum: Koklanmış. Itır
ve misk gibi güzel kokulu şey.
Mel’ane(t): Lanete sebep
olan. Lanete müstehak iş. Yol ayrımı ve insan menzili.
Mel’an: Dolu, taşkın.
"Hayatı dolu dolu
yaşamak” lafzını ağızlarına pelesenk edenler, cesaretiniz varsa siz de buyrun:
İşte meydan!
29- Bu defa, bir
ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yeraltı dünyası kraliçesinin şehvet
evine götürülmüştü.
Tinnîn: Büyük yılan,
ejder, ejderha. Gökte yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık. Ejderha burcu.
Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunun etrafından saran, kıvrılıp bir
yıldız dörtgeni ile nihayet bulan burç.
Tinnîneyn: İki yılan. İki
yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.
Tinnü: Berabelik,
eşitlik.
Tîn: Balçık. Mektup gibi
şeyleri mühürlemek.
Her’a: Küçük bir canavar.
Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.
Hürr: Arslan.
Hürr: Hür olan.
Hur: Güneş, şems. Yiyecek
şey.
İhtira: Evvelce
keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek. İbda’. Hiç kimse
tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanma.
Hatırımıza, “Göklerde
kanat açmış gûya gönlümce hür kuş” mısraı geliyor.
30- Arkadaşını gömen
Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği
söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra, tepeleri
“gökyüzüne” ve göğüsleri “yeraltı dünyasına uzanan“ dağa ulaştı.
Maşî: Yürüyen, yürüyücü.
Muş: Fare. (Birr:
Temizlik. Günahtan çekinmek. Takvâ. İn’am ve ihsan etme. Amel-i salih, iyi
amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb. Tilki yavrusu. Fare.)
Muşa: İki renk üzere
dokunmuş elbise.
Müşgîn: Misk kokulu,
miskli. Siyah şey.
Meşmeşiye: Âlem-i gaybdan
veya âlem-i misalden bir alem. Bazı evliyanın keşfen müşahade ettikleri bir
yer.
Meşmum: Koklanmış. Itır
ve misk gibi güzel kokulu şey.
Şamî: Şam şehrinden olan,
Şamlı. Şam şehri ile alakalı.
Şame: Kadın başörtüsü.
Vücuttaki ben.
Revâsi: Büyük dağlar.
Utnapiştim için;
İtan: Vatan sayma, yurt
kabul etme.
İ’tinan: Bir kimsenin
içyüzünü meydana çıkarma. İnsanın önünde durma.
Adn: Vatan tutmak ve
mukim olmak. Cennette bir makam adı.
Adan: Deniz kenarı.
(sahil, kust)
Marifetnâme’de İbrahim
Hakkı Hazretleri Allahü Teâlâ’nın görüleceği en yüksek cennet, Adn cennetidir,
buyuruyor.
Piş: Huzur, ön, iler,
taraf.
Pişdar: Öncü. Harpte
ileriden düşmana gönderilen askerler. Önde giden. Ön ayak olan. Sanat, meslek.
Kumandan.
Puş: “Örten, giyen,
giyinmiş” manasına birleşik kelimeler yapılır. Örtü, elbise, zırh.
Tim için;
Tamme: Kıyamet vakti.
Belâ. Dâhiye. Keskin çığlık.
Tamme: Bütün, noksansız,
eksiksiz, tam.
Dim: Yüz, yanak (ruh),
çehre, surat.
Dem: Nefes, soluk. Ağız.
Nazar. Ân, vakit, saat. Koku. Kibir, gurur. Âli, yüksek. Körük.
Utnapiştim için
“Zamanda(n)/Kıyametde(n) önce vatan kuran” mânâları kendini hissettiriyor...
31- Dağın kapısındaki
nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi.
İg: Koku, rayiha.
Renc: Sıkıntı, zahmet,
eziyet. Ağrı, sızı. Öfke, gazab, hışım.
Reng: Renk, levn. Suret,
şekil. Oyun, hile,dalavere.
Reng ü Bu: Renk ve koku.
(Rengi kokusu)
Akreb: En yakın. Daha
yakın. Ziyade yakın.
Akrebe: Dişi akrep. Çevik
ve zeki cariye. Ayakkabı bağcığı. (akıl) Kazan, tencere gibi eşyaları ateş
üzerinde asmağa yarayan “S” şeklindeki kanca.
Şibdi’: Akrep. Dil,
lisan. Belâ. Şiddet.
Sakarya Türküsü’nden:
Sen ve ben, gözyaşiyle
ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar,
kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında
yoğurmuş bizi kader
Aldırma, böyle gelmiş, bu
dünya böyle gider!
32- Zira hiçbir fâni
insan, oniki league (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir tüneli geçtikten
sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.
12 league = 60 km. (Sin ,
ebced değeri 60 olan harf.)
Tünel için;
Berzah: İki âlemin arası.
Kabir. Dünya ile ahiret arası. Perde. İki yer arasındaki geçit. Mania, engel.
Berzah ve hayal ilmi
hakkında Muhiddin-i Arabî Hazretleri şöyle buyuruyor:
-"Bu, marifet
rükünleri arasında çok büyük bir rükündür. Bu, berzah ilmidir. Bu, ruhani
varlıkların zuhur ettiği bedenler âleminin ilmidir. Bu, bir cennet bahçesi
ilmidir. Bu, Kıyamet Günü’nde değişik suretlerde tecellinin ve tebeddülün bir
ilmidir. Bu, bir koç suretindeki ölüm gibi, kendi kendilerine müşahhas bir
şekle giremeyen mânâların zuhuru ilmidir. Bu, insanların uykudayken rüyalarında
gördükleri şeylerin ilmidir. Bu, mahlukatın ölümden sonra ve dirilişten önce
içinde bulundukları vatanın (el-mevtın) ilmidir. Bu, suretler ilmidir. Ayna
gibi parlayan cisimlerde görülen suretler bu âlemde zuhur eder.
İlahi isimlerle ilgili
ilimden, tecelliden ve onun umumi tezahürlerinden sonra bu rükünden daha tam
bir rükün yoktur; çünkü bağlanma vasıtasıdır. Duygular o âleme yükselir;
mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi
oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mananın üzerine o iksiri taşır ve hangi
sureti dilerse, o mânâyı o surete müşahhaslaştırır. Tasarrufta ve hükümde hiçbir
nüfuz ona vakıf olamaz. Şeriatler ona yardım eder, tabiatlar onu isbat eder.
Tam bir tasarrufla müşahade edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların
kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir. Delilleri ve akılları hayrete
düşünür.) (7)
33- Fakat tünelin sonuna
yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini, meyvalarının mücevher olduğu
yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu.
Marifetnâme’de İbrahim
Hakkı Hazretleri, 3. cennet olan Me’va cennetinin yeşil zebercedden olduğunu
buyurmaktadır.
Me’va: Mekân. Varılacak
yer. Mesken. Sığınacak yer.
Mev’a: Her nesnenin
evveli.
Mive: Meyve.
Maî: Su cinsinden. Akıcı,
su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi akıcı olan.
Ma’: Yeryüzüne yayılıp
döşenmek.
Ma’: Su, ab.
Çeçek: Gül, çiçek. Gönül.
Çiçek hastalığı. Vücutta çıkan ben.
34- Evin bakımından
sorumlu kadın –bir şarap kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti.
Ab: Su. Yağmur. Letafet,
güzellik. İtibar. Irz, nâmus. Vakar. Cilâ. Keskinlik.
Abb: Işık, nur, ziya.
Abu: Nilüfer çiçeği.
Ab-ı zen: Küçük havuz. Su
birikintisi. Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu mânâda emir.
Bade: Şarap, içki. Kadeh.
Şar-ab: Şiir ve su...
35- Bundan böyle, her
günün en iyi şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.
Cünbüş: Zevk, eğlence.
Hareket, kımıldama.
Canbaz: Can ile oynayan,
canını tehlikeye sokan, canbaz. Hayvan alışverişi ile uğraşan kimse. Aldatan,
hilekâr, hile yapan. Eskiden atlı fedai asker.
Raks: Sıçrayarak oynamak,
dans etmek.
Rakis: Yol gösteren,
kılavuz. Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
Ayş: Yaşayış, yaşama.
Yiyip içme. Zevk u safa. Dirilik. Hayat. (Yılan, berzah)
İşe: Orman, sık ağaçlık.
Casus, hafiye.
36- Kadın onun,
okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi. O, Ölüm
Denizi idi.
"Ben kimim? diye
sormak, "ölüm nedir?" diye sormakla birdir... "Ben"...
Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hâdiseler dizisinden
ibaret!.. (8)
Bile: Ada. (ben) Yanak.
(ruh) Yan. Kayık küreği.
Badi’: Deniz içinde olan
ada. Et. Deri.
Umman: Büyük deniz.
Okyanus. Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.
Ümman: Emin kimse.
Emniyetli kişi.
Ümmi: Anasından doğduğu
gibi kalmış ve tahsil görmemiş, mekteb ve medresede okumamış kimse. (Çocuk)
Yazı yazmayı bilmeyen. (Ümmi ile cahil arasında fark vardır. Ümmi, yalnız
okumak yazmak bilmeyendir. Cahil ise, okumak yazmak bilse de bir şey bilmeyen
kimsedir, her ümmi cahil değildir.) Anaya mensup olan.
Bahr: Deniz. Âlim. Çok
bilen. Büyük göl veya nehir. Yarmak, yırtmak.(Harika) Çok yürüyen at. İyi
kimse. Deve hastalığı.
A’ma: Kör. Gözü görmeyen.
Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları.
Kûrân: Körler, âmâlar.
Rasî: Kımıldamayan,
sabit. (Ölüm Denizi?) Lenger atmış gemi. Demirlemiş gemi.
Sidr: Tenbel kimse.
(küst) Bir deniz adı. (Ölüm Denizi?) Arabistan kirazları.
Muhit: İhata eden.
Etrafını kuşatan, çeviren. Etraf. Çevre. Büyük deniz. Okyanus. Büyük âlim.
Daha önce ifade edildiği
gibi İBDA Mimarı’nın belirttiği Efendi Hazretleri’nin iki vasfı: Muhsî ve
Muhsine.
Muhsin: İhsan eden,
iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden.
Muhsın: Kale gibi mahfuz
ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.
Muhsî: Sayı sayan.
Muhiddin-i Arabî
Hazretleri’nden Muhsî:
-"Ancak, bu isimler
her ne kadar ilim ve kudret diye isimlendirilen bir sıfatla sıfatlanmış bir
zata delalet etseler de, bunların da kendi içinde mertebeleri, dereceleri
vardır. Mesela kendinde ilim olan bir kimseye derecesine göre âlim, alîm,
allâm, habîr, muhsî veya muhit adı verilir. Bunların hepsi ilimle vasıflanan
kimseye verilen isimlerdir. Ancak, âlim olmanın belirttiği anlam (medlûl), alîm
ve habîr olmanın belirttiği anlamdan çok farklıdır. Alîm isminden anlaşılmayan
nice mânalar, bunlardan anlaşılır, çünkü “alîm” mübalağa ifade eder.
Dolayısıyla, “âlim”den anlaşılmayan mânalar bundan anlaşılır; şöyle ki:
Bilinecek şeylerden, malumattan herhangi bir şeyi bilen birine “âlim” adı
verilir. “Alîm” veya “allâm” adı verilmez. Bu son iki isim o kimsenin ilmi pek
çok bilgiye ve malumata taalluk ederse, ancak o zaman ona bu adlar verilir.
"Habîr" ismi
ise, belâya düştükten sınanıp imtihandan geçtikten sonra, ilmin ortaya
çıkmasına denir. (...) Aynı şekilde “muhsî” ismi de sahih olacak bir tarzda
bilgileri, malumatı hasr etmekle ilglidir. Bu, ilim isteyen özel bir ilgidir.
Aynı şekilde, “muhit” ismi için de özel bir ilgi vardır. Zatî, resmî, ve lafzî
bilgilerin, malumatın hakikatleriyle ilgili olan ilimdir. Ayrıca, bunlardan
sonlu olanların (mütenahî) sonlu olduğunu ve sonu olmayanın (gayr-i mütenahî)
sonu olmadığını bilmeyle ilgilidir; yani “muhsî” olan, o şeyin sonu olmadığını
ilmen ihata eder. İşte tam bu noktada, ilim ehlinden büyük bir grup hata
etmiştir.” (9)
İngilizce üç kelime;
Ocean: (Yunanca
Okenos’tan) Okyanus, büyük deniz. Nihayetsiz şey veya miktar.
Sea: Deniz, derya, umman,
bahr. Okyanus. Dalga. Deniz gibi geniş şey.
See: Görmek, anlamak,
farkına varmak. Bakmak, dikkat etmek. Nezaret etmek. Görüşmek. Kabul etmek...
Bu üç kelime, sin
kelimesi ile etimolojik olarak ilişkili olabilir.
37- Utnapiştim’in
kayıkçısı Ursanabi
İrs: Karı kocadan her
biri.
İrs: Vefat eden kimsenin
vâsi olup malını almak. Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk. Bir şeyin
artığı. (fazla) Fasıla nişanları.
İrsa’: Sağlamlaştırma,
sabit kılma. Geminin demir atması. Payidar olmak.
Nabi’: Yerden fışkıran,
kaynayan, akan. (rüya, nebat, kendinden zuhur)
Nabi: Haber veren,
haberci.
Nabite: Bir kabilede yeni
çıkan küçük çocuk.
38- Bundan böyle,
ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yani 120) tane sopa
kes.
İki defa altmış: “Sin,
iki kişi demektir!”
Mezopotamya ve diğer bir
çok kadîm medeniyetlerde, kullandığımız on tabanlı sayı sistemi yerine altmış
tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu.
Asa: Değnek. Baston.
Sopa.
Asa: Gibi.
Asa: Esneme. Vakar,
ciddilik. Süs, zinet.
Asa: Ümid veya korku
bildirir. Şek ve yakîn mânâlarına delalet eder.
Asa: Genişlik. Zuhur,
meydana çıkma. Büyük kadeh.
As: Mersin ağacı. (Mersa:
Liman. Gemilerin demir atıp demirlendiği yer.)
Asiye: Kederli, hüzünlü
kadın. Sütun, kolon, direk. Hz. Musa’yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp
yetiştiren kadın.
Asi: Doktor, cerrah,
tabib. Kederli, hüzünlü.
Ases: Asayişin muhafazası
içim geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar. (devvar,
casus)
39- Gılgamış o zaman,
dizlerine kadar inen uzun gömleğini yırttı ve yelken olarak kullandı.
Şiar: İz, belirti,
işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. Üstünlük veren işaret. (salah, fazl)
insanın gömleği. Ölüm. Kıllar.
Şira’: Yelken. Gemi
yelkeni.
Şi’ra: İki yıldızın adı.
40- Kayıttaki insanlar
kimler?
Karib: Gemi sandalı.
Karib. Çok yakın. Yerce
ve mekanca uzak olmayan. Yakın hısım.
Garib(e): Hayret verici.
(Bedi’) Tuhaf. Kimsesiz. Zavallı. Gurbette olan.
Fülk Gemi, sandal, kayık.
İftilak: Taaccüp etmek,
şaşırmak.
İflak: Şiir okurken
fesahat üzere olma. Mânâ ve kelime icad etme.
Sabih: Güzel, latif,
şirin.
Sabiha: Gemi. Yüzen.
Sabihat: Yüzücü olanlar,
yüzenler. Gemiler. Ehl-i imânın ruhları. Yıldızlar.
Sefine: Gemi. Çeşitli
mevzulara dair kitap. Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.
Safin: Cins at. Üç ayağı
üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını, yerde dikip duran at.
Safine: Yel, rüzgar,
riyh.
41- Fırat nehrindeki
Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek isteyen tanrıların evi idi.
Furat: Tatlı su. Fırat
nehri.
Fart: İfrat, çok aşırı
olmak. Aşırılık. Acele etmek ve ansızın gelmek. Yollara alamet olarak konulan
işâret.
Farat: Öne çıkan, geçen.
Issız yerlerde konan nişan ve işâret. Kervan halkından önce su yerine varıp
sakalık eden kimse.
Şur: Tuzlu, kekremsi. (Vanî)
Şamata, gürültü. (Tarraka, târık)
Şur: (Kürdçe) Söz, kelâm.
Şür: (Kürdçe) Kılıç
Şar: Şehir, belde.
(zuhur)
Pakan: Temizler. Paklar.
Veliler.
Melih: Güzel, şirin.
Sahib-i melâhat. Tuzlu.
Mellah: Gemici. Kaptan.
Denizci.
Melh: Yemeğe tuz koymak.
Çocuk emzirmek.
Murzi’: Çocuk emziren.
Tufan için;
Ubab: Her nesnenin
muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk. Taşkın sel suyu. Pek taşkın,
çoşkun.
Hırka-i Tecrid’de Erkam
bölümünde ubab’ın ebced değeri olan 75 için seçilmiş kelime: Hüneyhe.
Hüneyhe: Saat. Kıyamet.
"Kaptan Kusto’nun
arkadaşı müslüman ilim ve fikir adamı Profesör Maurice Bucaille, ona Er-Rahman
suresinin 19-20. âyetlerini ve El-Furkan suresinin 53. âyetini gösteriyor.
Er-Rahman:
-"İki denizi
salıvermiş birbirine kavuşuyorlar- (fakat) birbirlerine karışmağa engel bir
perde var.
El-Furkan:
-"O Allah’tır ki iki
denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında
da kudretinden bir engel ve birbirine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.”
(10)
42- Sular tanrısı Ea
bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz ederek bir gemi yapmamı söyledi.
Havva: Hz. Adem’in (A.S.)
muhterem zevcesi, eşi. Rengi esmere mâil kadın. Yalancı, kezzab. (Ufuk)
Hayye: Yılan.
Hey’a: Yere dökülen bir
şeyin akması.
Heyi: Varlık, madde.
Hıva: Suya yakın
toplanmış evler. Kaplayıp, toplayıcı olan.
Hu: "O"
manasına zamir olup, Kur’ân-ı Kerim’de bir Allah’tan başka ilâh olmadığını
ifade eder. Kelime-i tevhidde 26 defa zikredilmiştir. Mustakil olarak “hüve”
diye okunur.
Hayy: Diri, canlı, sağ.
Bir şeyi cem ve ihraz eylemek. (İhraz: Nail olmak. Erişmek. Kazanmak.
Kesbetmek. Birini güzel surette korumak.)
43- Yaşayan bütün
şeylerin tohumlarını gemiye al.
Tuhm: Tohum.
Tuhm: Her yerin ve her
köyün nihayeti. (Ufuk, kusva)
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Bütün hayat bir tohum
Onu ruhumda tuttum
Peşisıra mevsimler
Gökyüzünü unuttum.
44- Ben, onun bu
emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle
çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta
parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim.
Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin
kalafatı için zeytinyağı kullanıldı.
Aklımızda Tilki
Günlüğü’ndeki “Dünyayı Sarsan İrfan" ve "Kusto Sadık Ekinci"
serlevhaları ile bakmaya çalışalım;
Kılafet: Gemi ziftleme
sanatı. Kalafatlık
Kulafe: Kılıf, kın,
kabuk. Zarf.
Kelef: Yüzdeki benek.
Şiddetli sevgi.
Kar: Zift. Kara boya.
Deve. (gemi) Dağ keçisi. (Karaca, ben) Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek.
Küçük tepe. Kara taşlı yer. Kara büyük taş.
Karar: Değişmez hale
gelmek. Sabit ve sakin olmak. Ölçülülük. Gitmeyip kalmak. Oturaklı yer.
Anlaşılan ve sabit hale gelen son karar sözü. Mahkemece verilen son söz ve
neticeye bağlama. Dolanmak. Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
Kurkur: Büyük gemi.
Kure: Demirci ocağı.
Kuyumcu ocağı. Küre.
Aker: Zeytinyağı tortusu.
(Selit: Kahredici, galebe edici. Susam yağı. Kötü sözlü. Şerli kimse. Ağzı
bozuk. Zeytinyağı.)
Kare: Anasından gözsüz
doğan. Kör olarak dünyaya gelen. (ümmi) Koyun sürüsü.
Kevare: Meyve veya üzüm
küfesi. Bal arısı gömeci, petek. Geceleri havada peyda olan bulut, sis. (Bal
peteğinin hücresi 6 köşelidir.)
Güverte ve Cubit ölçüsü
için;
Cubit: (ing) Eski uzunluk
ölçüsü, kol boyu, gez.
Cubbing: (ing) Tilki
yavrusunu avlama.
Cubby: (ing) Küçük
göz/oda. Küçük oda/hücre.
Arşa: Güverte.
Ariş: Anlam, mânâ,
kavram, mefhum.
Arş: Bağ çardağı.
Gölgelik. Kürsü, taht, yüce makam. Fevkiyet. Ulviyet. Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman,
Arş-ı İlâhi, Arş-Yezdan, Felek-i Eflak, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi
isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatına kinaye olarak söylenir.
Eriş: Bilek. Arşın,
endaze.
Eris: Zeki, akıllı,
uyanık, zeyrek, uslu.
Eris(î): Çiftçi, Çift
süren, ekinci.
Arşın: Bir uzunluk
ölçüsü. (68 cm. Uzunluk) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. Zira’.
Zira’: El, kol uzunluğu.
Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk ölçüsü. (75-90 cm cm.
Kadar) Gökte ayın menzillerinden biri. Tulum. İçine peynir veya su, yağ gibi
şeyler konan deriden kap.
Ziraî: Çiftçiliğe ait.
Ziraate dair, onunla alâkalı.
Zirek: Anlayışlı, uyanık,
zeyrek.
Zir: İnce kiriş.
Kadınların sohbetini seven kişi. (vavî?)
İrfan ile gemi arasındaki
ilgi;
Hars: Tarla sürmek.
Maarif. Mal toplamak, kazanmak. (kusto) Teftiş ve tedbir eylemek.
Kişt: Ekin. Tarla.
Keştî: Gemi, sefine.
Keşt: Soymak. (necb,
sehl) Keşfetmek. Fazlalığı kesmek. Koparmak. Açmak. Deriyi yüzmek. Yüzdeki
perdeyi kaldırmak.
Ziftle çevrelenmiş, altı
güverteli, altı ölçü katran ocağına dökülmüş ve üç kez asfaltlanmış gemi, Kusto
gemisini anlamaya doğru uygun bir tasavvur olabilir mi?
45- Gemi, yedinci günü
tamamlanmıştı. (...) Yedinci günü fırtına ve suların yükselişi durdu.
Sabi’: Yedi, yedinci.
Sabi: Henüz süt emen
çocuk. Büluğ çağına gelmemiş çocuk. Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
Sabihat: Yüzücü olanlar,
yüzenler. Gemiler. Ehli imânın ruhları. Yıldızlar.
46- Bütün beşeriyet
kile dönüşmüştü.
Gile: Su ile ıslanmış
toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil.
Gîl: Meşelik ve çalılık
yer. Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer.
Kîl: Söz, kelam.
Kîl u kal: Dedikodu.
Her şeyden önce kelam
vardı; her şeyden sonra?
47- Gemi, altı gün
Nisir Dağı’na saplanıp kaldı.
Nasr: Yardım, üstünlük,
yenme, galip kılma. Yağmurun her yeri sulaması.
Nasır: Yardımcı, yardım
eden, nusret veren. Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bir ismi.
Nasreddin: Dine yardımı
dokunan.
Nasrani: Hz. İsa’ya
(A.S.) inanan Hıristiyan. Hz. İsa’ya ilk önceleri Nâsıra karyesindeki ahali
yardım ettiklerinden onlara “Nasâra” ismi verilmiştir.
Kıss: Nasâra taifesinin
ulusu, reisi ve danişmendi. Bir yerin adı.
48- Yedinci günü, kuru
kalmış bir toprak bulunup bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim.
(...) Ardından bir kırlangıç gönderdim. (..) Nihayet bir kuzgun gönderdim.
Mi’raş (me’raş): Çok yüksekten
uçan güvercin.
Pilvaye (palvane):
Kırlangıç.
Pil: Fil.
Pul: Para.
Pül: Köprü.
Pare: Cüz, parça.
Kesinti. Para. Kuruşun kırkta biri. Kur’ân-ı Kerim’in otuz kısmından bir kısmı,
bir cüz’ü. Sayı, bölük. “Parça” manasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
Tıfl: Küçük çocuk. Her
şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş. Kıvılcım.
Pir: Yaşlı, ihtiyar.
Reis. Bir tarikatın kurucusu. Herhangi bir meslek ve sanat başlatıcısı, tesis
edicisi.
Rasasî: Kalaycı. Kurşun
renginde olan.
Hindu: Satürn (Zühal) gezegeni.
Benek, ben. Hind’in Brahman ahalisinden olan. Hindliler gibi pek esmer adam.
49- Biz dağın
tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık.
Nühur: Kurbanlar.
Nühur: Akarsular,
nehirler, ırmaklar.
Nühur: Göz, basar, ayn.
Nihrir: Tecrübeli,
bilgili, fâzıl, âlim,mâhir kimse.
Dahiyye: Kurbanlık
hayvan.
Bedene: Kurbanlık deve.
"Hindî, Hindce’de
"nehir insanları demek!” (11)
50- Sonra, Enlil beni
ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim, bugüne kadar sadece bir fâni
idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve uzaktaki nehirlerin ağzındaki bir
adada ebediyen yaşayacak.
"Enlil, Sümer
mitolojisinin, yeryüzü, have ve fırtına mabudu. Anu ve Ea’nın yer aldığı
üçlünün başlıca karakteri.” (12)
Nil: Vesime adı verilen
boya otu. Çivit boyası. Nil nehri. (Vesime: Güzel yüzlü. Güzel çehre. Damgalı.)
Badi’: Deniz içinde olan
ada. Et. Deri.
Bile: Ada. (ben) Yanak.
(ruh). Kayık küreği.
51- Denizin dibinde
bir bitki vardır. Buckthorn’a (topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni
bir hayata kavuşacaksın.
Kust: Topalak otu.
Suad(î): Topalak otu.
Buckthorn: (İng) Topalak.
Cehri. Rhamnus.
Thorn: (İng) Diken. Diken
gibi acıtan şey, üzüntü, cefa. Alıç ağacı veya akdiken gibi birkaç çeşit çalı
veya ağaç. (Horn: (İng) Boynuz. Boynuz şeklinde olan şey. Boynuz şeklinde boru,
nefir. Nefesle çalınan madenden çalgı. Ordu cenahının ucu.)
Buck: (İng) Karaca. Erkek
geyik veya keçi veya tavşan vs. Şen genç, delikanlı. Genç zenci veya Amerika
Hintlisi. Testere tezgahı.
Buck: (İng) (At)
Sıçramak. Sıçrayıp biniciyi sırtından fırlatma. Karşı gelmek. (Maden) Ezmek.
(Argoda) Gevezelik etmek. Övünmek. Canlanmak, canlandırmak.
Bucket: (İng) Kova,
gerdel. Tulumba pistonu. Dörtnala at koşturmak. Aldatmak.
Boche: (İng) (Argoda)
Alman.
Cehri: Kök
boyasıgillerden, güzel kırmızı renk veren bir kök.
Cehr: Görünmek, zahir
olmak. Açıktan ve yüksek sesle söylemek veya okumak.
Ceher: Gündüzleyin bir
şey görememek. (O kimseye “echer” derler.)
52- Gılgamış
ayaklarına kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi.
Akdam: Ayaklar, kademler.
Akdem: Daha önce. Daha
ileri. En mühim.
Mikdam: Çok ayaklı.
(Hikemiyat’ın kapak resmini hatırlayalım.) kıdemli. Çok çabalayıp uğraşan.
Fazlaca gayret gösterip ikdâm eden.
Tâş: (Farsça) İnsanın
yüzünde, bedeninde peyda olan karaca benekler ki, sis ve çığıt denir. Ev
sahibi.
Hırka-i Tecrîd’de Kabir bölümünde, aynı ebced değerine,
130’a sâhip iki kelime:
Seng: Taş, hacer. Vezin.
Tartı ve temkin. Sıklet. Beraberlik. Ağırlık.
Kelef: Yüzdeki benek.
Şiddetli sevgi.
53- Bitkiyi buldu ve
sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın
gençliğini geri getirecek. Ben, onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç
Olur” adını vereceğim.
Uruk: Kökler, damarlar,
ırklar. (İnsanlık zinciri)
-"Hidayete ermek"
derdemez hatırlanması gereken, Üstadım’ın “bütün hüviyetinle görüneceksin!”
dediği takdim yazım!
-"Dünya Çapında Bir
Hâdise- Kaptan Kusto Müslüman.”
Müsteslim: Müslüman olan.
İslâm dinini kabul eden. Teslim olan, boyun eğen.” (13)
"İnsan İhtiyarlıkta
Genç Olur” ifadesinin dava planındaki mânâsı: İBDA Mimarı’na ait Adımlar
adlı eserinin kapak resmi.
54- Bir kuyu başında
durdular ve Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan
bitkiyi alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.
Bi’r: Kuyu. (Âbar:
Kuyular. Su kuyuları. Hesap defteri.)
Selh: Soyma, deri soymak.
Her ayın son günü. Bir yerden bir şey çıkarmak.
Selha: Kıyamet günü.
Salih: Kara yılan.
55- Gılgamış, oturdu
ve ağladı. Şimdi tekrar anladı ki bütün fâniler gibi ölüm kendisi için de bir
gerçektir.
Bâki: Ağlayan.
Bâki: Ebedi, daimî. Sonu
gelmez. Ölmez. Sonsuz. Cenab-ı Hak. Artan. (Fazl) Geri Kalan. Bundan başka.
Baky: Bakmak, nazar.
Muntazır olup yol gözlemek.
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Giderken göründü zamanın
dibi
Bu âlemde kârım yalnız
ağlamak
Çile’den:
Diz çök ey zorlu nefs,
önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste
ve yumak.
Sen, bütün dalların
birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza
varmak...
Çocuk şiirinden:
Bugün ağla çocuğum, yarın
ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra
anlayamazsın!
VII.
Biraz daha yakından
bakıldığında, burada işaretlenen benzerliklerden daha fazlasının bulunacağından
eminiz. Bu yazımızda, yeni çağın cazibe merkezi ve tarihe bakışta, kozmolojide
kısaca sırrın kendini arattığı ve hissettirdiği her yerde göz önüne alınması
gereken mihrak noktasını ifade etmeye çalıştık. Yeni kozmoloji için kutup
yıldızı olması gereken bir şiirle bitiriyoruz.
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Yıldız
Ruhum ölümsüz fail
Suretim gökte yıldız
Yoksa arda hâil
Gönül çalan bir hırsız
Baksan görürsün beni
Ama mutlak sükûtta
Dikkat keskin buutta
Pırıltım tanır seni
Sen orada ben burda
Ruhumuzsa bir surda
Hayâle dalıp dur da
Resmedeyim çehreni
Dipnotlar
1- Prof. Dr. Fred
Gladstone Bratton, Yakın Doğu Mitolojisi –Eski Yakın Doğuda Tanrı ve Tarih
Hikayeleri-, (Çev: Nejay Muallimoğlu), M.Ü. İlâhiyat Fak. Vakfı Yay., No: 99,
İstanbul 1995, s. 24
2- A.g.e, s. 26-27
3- Ord. Prof. Dr. Aydın
Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Atatürk
Kültür/Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, No: 47, 3. Basım, Ankara 1991, s. 310
4- Yakın Doğu Mitolojisi,
s. 38-46. Tarihî bir intibâ edinilmesi için yazarın destan hakkındaki ön
değerlendirme yazısı da iktibas edildi.
5- Salih Mirzabeyoğlu,
Hırka-i Tecrîd –Risale-i Üçışık-, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 13
6- Yakın Doğu Mitolojisi,
s. 165
7- Muhiddin-i Arabî,
Marifet ve Hikmet, (Çev: Mahmut Kanık), İz Yay. 2. Basım, İstanbul 1997, s.
133-144
8- Hırka-i Tecrîd, s. 7
9- Marifet ve Hikmet, s.
98-99
10- Hırka-i Tecrîd, s.
15-16
11- A.g.e., s. 46
12- Yakın Doğu
Mitolojisi, s. 163
13- Hırka-i Tecrîd, s. 47
Akademya'ya Doğru Arşivi (2001-2005)