Gökyüzü Lûgatı
Mahmud E. Duru
İbda
Mimarı’ndan:
YILDIZ
Ruhum ölümsüz fail
Suretim gökte yıldız
Yoksa arada hâil
Gönül çalan bir hırsız
Baksan görürsün beni
Ama mutlak sükûtta
Dikkat keskin buutta
Pırıltım tanır seni
Sen orada ben burada
Ruhumuzda bir surda
Hayâle dalıp dur da
Resmedeyim çehreni
(Kayan
Yıldız Sırrı’ndan)
●
Tablo:
Semâ
● Gökyüzü… Asûman… Gölgelik… Bulut ve emsali
örtü… Kurdun sırtlandan olan eniği… Çehre… İşitmek… Devretmek, dönmek… Baş
yarmak… Sakalı boyamak… Yağlı yemek yedirmek… Bir kaideye bağlı olmayan,
işitmekle öğrenilen… Bir nevi kuş… Küçük başlı… Yular… Süratle yürüyen dişi
deve… Şaban… Tilki… Semt… Zeki… Çardak… Mânâ, mefhum, kavram… Sundurma, takdim
ettirme… Gerdek… Güverte… Süslenmiş gelin, güveyi… Güneş… Hayranlık hâli…
Kükürt… (Tilki Günlüğü, 2.cilt,
s.405)
Tablo:
Güneş
● Yavuz tosun at… Hür, serbest… Örtülü
kadın… Noksan, eksik… Kuş tersi, necis… Yiyecek… Âhû gözlüler… Cennet kızları,
hûrîler… Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah, beyaz kısmı pek beyaz olan
kızlar… Devenin delirmesi… Fâsid kelâm, çirkin söz… Dişi kediler… Devede olur
bir zahmet… Kedi yavrusu… Bit… Aslan… Küçük canavar… Ateş… Tanelerinden
Hintyağı çıkarılan ağaç… Sütleğen otu… Yumuşak ot… (Tilki Günlüğü, 5.cilt, s.501)
Tablo:
Yıldız
● Örtünülecek, perdelenecek şey… Örtme,
kapama, gizleme… Hat… Saf… Yazmak… Yarı resmi ceket… Satır, sıra… Yazı sırası…
Büyük bıçak… Musa… Günahları, kusurları örten… Güveyotu… Kekikotu… Şen ve
keyifli kimse… Soytarı… Irak, uzak… Çevik… Hizmete koşup, her işe hazır
bulunan… Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker… Garib, yalnız, kimsesiz…
Gözyaşı… Taraf, cihet, yön… Şart, zaruri… Karanlık… Saç teli… Tepe… İplik…
Delil, burhan… Tarik… Defa, kerre… Vârî, benzer, eş… Misâl… Tilki… Tarak…
Tarih… Görünmek, zuhur etmek… Tulû etmek, doğmak… Bir ot cinsi… Necmi… (Tilki Günlüğü, 1.cilt, s.502)
●
—“Gündüzleri mezarlıkları geziniz ve
geceleri gökte parlayan yıldızları temaşa ediniz ki, acaip ve nadir şeyler
göresiniz. Bu, Allah Sevgilisi’nin vasiyeti ve âdetidir. (Kökler, s. 184)
—“İrfan sahibinin Hakk’ın cemâlini
mütalâası, nefs-i mutmaine erdikten sonradır. Zira nefsin itminan ve sukûtu,
aynanın parlaması sonunda hasıl olur ve ayna parlak ve cilâlı olmadıkça suret
veren olmaz. Bundan murad hakiki tecellidir ve o daima mevcuttur, yoksa arî
değildir. Ancak tecelli yerine göredir; akıl mertebesinde yıldızı, kalb
mertebesinde ayı, ruh mertebesinde ise güneşi andırır. Bunların hepsi sönücüdür
ve emanettir.” (Kökler, s.184)
●
[Huccetü’l-İslâm el-Gazzalî «Mişkâtü’l-envâr kitabının ikinci
faslında temsîlî sırrı, usûlü, mânâ ruhlarının misâl kalıblarıyla zabtının
beyânında der ki:
«Âlem,
rûhanî ve cismânî olmak üzere iki kısımdır. İstersen hissî ve aklî, yahud ulvî
ve süflî de diyebilirsin. Bu tâbirlerin hepsi birbirine yakındır. Ancak
anlatılmak istenilen mânâlar ibârelerin değişmesiyle değişir. Bir şeyi göze
hitâben anlatmak istediğin zaman hissî ve aklî gibi tâbirleri, bunların birini
diğerine anlatmak istediğin zaman da ulvî ve süflî gibi tâbirleri kullanırsın.
Bu âlemleri de âlem-i mülk ve şehâdet diğerini de âlem-i gayb ve melekût diye
isimlendirirsin. Hakîkatleri lâfızlardan anlamak isteyen çok zaman lâfızların
çokluğu ve mânâların sonsuzluğu karşısında şaşar kalır. Fakat kendisine
hakîkatler açılan bir ârif ise mânâları asıl kabul eder, lâfızları ise mânâlara
tâbi kılar. Yâni mânâya göre lâfız kullanır. Zayıf bir tâlibin yaptığı ise
aksinedir. Lâfızlar sâhilinde bocalar durur. Çoğu kerre bir dalga gelir
boğulur. İşte Allah bu iki tâifeyi,
Ölçü
meâli:
—«Acaba
yüzüstü düşe kalka yürümekte olan kimse mi daha doğru yoldadır, yoksa dosdoğru
yol üzerinde gâyet düzgün ve dosdoğru yürüyen mi daha doğru yoldadır?»
(Mülk/22)
Kavl-i
celîliyle anlatır. Burada yüzüstü gidenler lâfızlardan kurtulamayan âlimlerdir.
Âlem-i
melekût, âlem-i gaybdır. Bir çoklarına gâib olduğu için böyle denilmiştir.
Âlem-i hissî ise âlem-i şehâdettir. Çünkü onu zâhirde herkes hisseder, görür.
Âlem-i hissî, âlem-i âkliye terakkî edilecek yerdir. Eğer ikisi arasında bir
alâka, bir münâsebet olmazsa idi terakkî yolu kapanmış olurdu. Bu da bir özür
olsaydı, Hazret-i rubûbiyyete sefer ve Allah’a yaklaşmağa çalışmak özür olarak
kabul edilirdi. Neticede hiçbir kimse Allah’a yaklaşamaz, Hazîratü’l-kuds’ün
kokusunu duyamazdı. His ve hayâl ile idrâk edilemeyecek kadar yüksek bulunan
âleme âlem-i kuds diyoruz. Onu bir bütün olarak düşünüp ondaki hiçbir şeyi
ondan hâriç tutmadan ve ondan olmayan hiçbir şeyi ona izâfe etmeden kendi hâli
ile düşündüğümüz zaman ona hazîratü’l-kuds diyoruz. Beşerî rûha bir isim
verecek olursak, mukaddes vâdînin kuds lâhiyalarının mecrâsıdır, deriz. Sonra
bu hazîrede kuds mânâsında bazı hazîreler daha vardır ki mânâca daha
derindirler. Fakat el-Hazîra lâfzı onların bütün tabakalarını cem’ eden bir
mânâ ifâde eder. Bunların basîret erbâbı tarafından bile anlaşılmaz şeyler olduğunu
zannetmeyesin. Şimdi ben zikrettiğim her lâfzı mânâsıyla berâber kafana sokmağa
uğraşıyorum. Sana düşen de lâfızları birbirine karıştırmadan doğru belleyip
mânâya ve gâyeye yönelmektir.
Öyle
ise, âlem-i şehâdet, âlem-i melekûta terakkî etme yeri olup, sırât-ı müstakîme
girip bu yoldan gitmek de bu terakkînin ifâde şeklidir. Böyle olunca bazan buna
din denilmiş, bazan ise hidâyet menzilleri denilmiştir. Eğer bu ikisi arasında
bir ittisâl ve münâsebet olmasaydı, birinden diğerine terakkî tasavvur olunamazdı.
Rahmet-i ilâhiyye, âlem-i şehâdenin, âlem-i melekût muvazenesine göre olmasını
takdîr etti. Bu âlemde ne varsa o âlemdeki bir şeyin misâlidir. Bazan bu
âlemdeki bir şey, melekût âlemindeki birden fazla şeye misâl, bazan da yalnızca
bir şeye misâl olur. Âlem-i şehâdeden pek çok misâlleri vardır. Fakat buradaki
bir şey oradaki bir şeye nev’an mümâsil olursa misâl olur. Tabakası mutâbık
olursa mesel olabilir. Bu misâllerin hepsini bilmek demek, âlemlerdeki
mevcûdâtın tamamını bilmek demektir. Buna da beşer kudreti kâfî değildir. Beşer
kudreti bunlardan hangi birinin esrârına vâkıf olursa, sâdece birinin şerhi,
nicelerinin kısa kısa ömürlerini
tüketmeye kâfîdir. Benim gâyem sana bunları şerhetmeğe uğraşmak değil, azdan
çoğa istidlâl edebilmen için bir örnek vermek, basîretini esrârı görmeğe
hazırlamaktır.
Şimdi
dinle: Melekût âleminde nûrânî, şerefli, ulvî cevherler vardır. Bunlara melâike
denilir. Ervâh-ı beşeriyyeye nûrlar bunlar vasıtasıyla yayılır. Bunlara erbâb
da denilir. Allah ise Rabbu’l erbâbdır. Her birinin nûrâniyyetleri mertebe
mertebedir. Âlem-i şehâdedeki güneş, ay ve yıldızlar nasıl derece derece ise,
bu yola düşen bir sâlik evvelâ yıldızları görür, onlarla istidlâle çalışır.
Çünkü vüs’ati ancak onu anlayacak kadardır. Âlem-i süflî onların ışıklarının
hükmü altındadır, der. Onların yüksekliği, sonsuzluğu, hoşuna gider.
Güzelliklerine hayran olur. «İşte bu benim rabbım!» der. Sonra Ay’ın nûrunu
görüp de yıldızların nûrunun fevkında olduğunu anlayınca müstakim fıtratı îcâbı
birini diğerine mukayese ile «Ben batanları sevmem» der. Sonra güneş misâlinden
ibret almağa başlar. Onu hepsinden büyük görür. Güneşi kendi nev’inden bir şeye
misâl olmağa kaabil görür. Halbuki bir şeyi noksanla mukayese noksanlıktır.
Sonra bunların cümlesinden kurtularak:
Ölçü
meâli:
—
Ben yüzümü hanîf olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.» (En’am/79) der.
İşte
güneşten sonra böyle demek arada münâsebet bulunmayan mübhem bir işârette
bulunmaktır. Birisi kalkıp cevap verilmesi tasavvur olunmayan mefhumun misâli nedir?
derse, işte o el-Evvelü’l-Hakk celle celâluhu’dur, deriz. Bütün münâsebetlerden
münezzehdir. Çünkü Fir’avn, Mûsâ –aleyhisselâm-‘a (Vema rabbu’l âlemîn...) diye
mâhiyetten soran bir tâlib gibi sual edince Mûsâ –aleyhisselâm- Hak Teâlâ
Hazretlerinden ancak O’nun fiilerini târif yoluyla cevab verdi. Çünkü böyle bir
sual soran kimse ancak fiilleri görebilir.
Şimdi
yukarıdaki misâle dönerek diyeyim ki: Tefsir ilmi, darb-ı mesel yolunu sana
öğretir. Bu cinsden mevzularla ünsiyet ettirir. Şimdi bundan daha fazla
bahsedebilmem mümkün değildir.»
Mirsâdü’l-ıbad
kitabının sekizinci faslının üçüncü bâbında müşâhedât-ı envâr ve mertebeleri
hakkında der ki:
«Bilesin
ki gönül, kelime-i tevhîd cilâsıyla tedrîcen cilâlandıkça envâr-ı gaybiyyeyi
görmeğe başlar. Bidâyette bu envâr kesret hâlindedir. Şimşekler, lemhalar,
lâyihalar görünür. Sonra çıra, mum ve meş’ale şeklinde ve mikdarında zuhûr
eder. Her bir yerde yakılmış bu ateşleri müşâhede eder. Envâr-ı ulviyyeyi
müşâhedeye müstâid bulunanlar başlangıçta yıldız ışıması mikdarında, sonra ay
tarzında, sonra da güneş şeklinde müşâhede eder ve bunları mahalden mücerred
şekilde görür. Nûrlar, hicâblardan kurtulup tamamen meydana çıkınca artık
müşâhedeye hayâlin tasarrufu ve tesiri kalmaz. Renkler kaybolur, renklerden, suretlerden,
mahalden, şekilden, kemmiyyetten, keyfiyyetten temizlenmiş olarak müşâhede
eder. İşte nûr-ı mutlak diye bütün bunlardan pâk ve münezzeh olan nûra denir.
Bazan olur ki, Cenâb-ı Hakk’ın sıfâtlarının nûrları rûhânî hicâbların hemen
arkasından gönül aynasına aksediverir. O gönlün temizlik derecesine göre
İbrâhim –aleyhisselâm-‘ın aynasına başlangıçta bir yıldız mikdarı aksetmişti.
Çünkü onun gönlü o vakitte o kadar safâ bulmuştu. Onun tab’ gözünden perde
kalkıp halâs bulunca onu kamer sûretinde müşâhede eyledi. Gönül aynası daha
fazla safâ bulunca güneş sûretinde müşâhede etti. Hakk’ın nûrlarından hangi
birisi gönül tarafından müşâhede edilmişse hemen o gönlün mârifet nûru olur.
Onun müşâhede eden hem târif edebilir, hem de zevkini gönlünde duyar ve gönlünde
duyduğu bu zevkten başka bilmez. Ağyâra O’nun hazretinden bu mânâ nasîbleri
yoktur. Çünkü onlar daha kelime kalıblarında bile bocalamaktadırlar. Ayrıca bu
zevkler de farklı farklıdır. Eğer mârifet Mûsâ –aleyhisselâm-‘a geldiği gibi
(İnnî enallahu rabbul-âlemîn) diye kulak kapısından gelirse hitâbı vâsıtasız
işitir. Onun için mutlak tâbir ile (Ve kellemallahu Mûsâ teklîme)
buyurulmuştur. Eğer mârifet İbrâhim –aleyhisselâm-‘a geldiği gibi göz
kapısından gelmişse hicâblar hâlâ vardır ve vâsıta ile gelir. (Vaktâ ki güneş doğmak üzere iken gördü, ‘Bu
imiş rabbim, bu hepsinden büyük’ dedi. En’am/79) Fakat bunda can (Ena rabbuke)
diye gelen mârifetin zevkinin hakîkatını duymaz.
Müşâhedeye
(Haza rabbî) gibi sözlerle lisân tercüman olmayıp hicâblar tamamen kalkarak
Hâce-i kâinat –sallallahu aleyhi ve sellem-‘e geldiği gibi vâsıtasız olarak
gelir:
(Ma
kezebe’l fuâdu…)
Ömer’ül-Fâruk
–radıyallahu anh’e böyle bir yoldan mârifet geldi de «Kalbim rabbimi gördü.»
dedi. Hâce-i Kâinat –sallallahu ve sellem- Efendimiz ihsân makamını beyân
ederken bu zevkin husûlünü,
—«İhsan,
Allah’a sanki O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir.» diyerek anlatmıştır.
Cenâb-ı
Halillulah –aleyhisselâm-‘ın can gözünün müşâhedesine akseden rubûbiyyet
sıfâtlarının nûrlarını parlaması idi ki gönlünün müşâhede aynasına aksetti.
Fakat rûhânî ve kalbî hicâbların arkasından aksetti. Fakat telvîn makamında
tulû’dan sonra ufûl (doğuştan sonra batış) vardır. Halbuki Hak Sübhânehu ve
Teâlâ Hazretleri ufûlden münezzehdir. Gönül, biraz evvel nâil olduğu basit bir
müşâhedeye «İşte bu benim rabbim» dediğine aldırmaz. İlerisini ister. Hakk’ın
nûru da kalbî ve rûhî hicâblardan uzak olarak zuhûr eder. Renklerden,
keyfiyetlerden, hududlardan, mesellerden, zıdlardan mücerred olarak aşikâr
olur. Aklın ve gönlün zarurî gördüğü her şeyden muarrâ ve müberrâ olarak temkîn
ve temekkün ile zâhir olur. Artık ne tulu’ kalmıştır ne gurub, ne sağ kalmıştır
ne sol. Ne alt kalmıştır, ne üst. Ne mekân, ne zaman, ne kurb, ne bu’d, ne
gece, ne gündüz, ne sabah, ne akşam, ne arş, ne ferş, ne dünya ne âhiret. Hepsi
kaybolmuş, ancak Cenâb-ı Hak kalmıştır.
—«Bâki
o rabbinin yüzü, o zülcelâl-i ve’l ikram!» (Rahman/27)
Birisi
sual edip «o yıldız, ay ve güneş İbrâhim –aleyhisselâm-‘a bâtın âleminde
müşâhede ettirilmişti. Zâhir âleminde de müşâhede ettirilmiş miydi?» derse
cevâben deriz ki:
Gönül
aynası safî olup bu müşâhedeye ister gönül âleminde hayâl vâsıtasıyla ve gaybda
ersin, isterse âlem-i zâhirde ve his vâsıtasıyla müşâhede etsin, farkı yoktur.
Zaten iki âlem arasında sıkı bir
münâsebet vardır. Bu âlem Cenâb-ı Hakk’ın nûrlarının mahallidir. Güneş, ay ve
yıldızlar hep semâların ve arzın nûru Allah’ın – sübhânehu ve teâlâ –
nûrlarının parlamasıdır. Hakîkatı gören ve gösterenlere bunların hepsi bir
mânâdır, bir rûhdur. «İşte bu benim rabbim» diyebilme zevki mârifet-i Hakk’a
ermek isteyen bir tâlibin gâyet sâfiyâne söyleyişidir ki rabbını ondan müşâhede
edeceği için şehâdet ve gayb, zâhir bâtın bir olur. Gönlün temizliği kemâl
derecesine ulaşınca artık hicâblar bile şeffaf olur.
—«Onlara
âyetlerimizi âfakda ve kendi nefislerinde göstereceğiz.» (Fussilet/53)
Artık
buna eren kendini görmez, hep Hakk’ı görür. Eğer o gözüyle mevcûdâta nazar
ederse o büyük zât gibi nazar ettikçe hiçbir şey yoktur ki onda Allah’ı görmüş
olmayayım, der. Şuhud makamında bütün hicâblar kalkar ve müşâhede vâsıtasız
olarak müyesser olur. Buna eren: Hiçbir şeye nazar etmedim ki onun önünde Allah
– sübhânehu ve teâlâ –‘ yı görmüş olmayayım, der.
Eğer
uçsuz bucaksız bir müşâhede denizine daldıysa müşâhedeyi de kaybedip vücûd-i
şâhid lisânında Hazreti- Cüneyd –kuddise
sirruh- gibi «Varlıkta Allah’dan başka yoktur,» der. Şahid ve meşhûd O’dur.
İşte burada vahdet ve vahdâniyyetin hakîkatı meydana çıkar. Bir zamanlar her iki
âlemde nereye baksa nûr ve zulmet, sıfât-ı ilâhiyyenin parlayan nûrları, lûtuf
ve kahır olarak görülüyorken, Kâinâtın Efendisi –sallallahu aleyhi ve sellem-
Efendimiz,
—«Ey
rabbımız, bize eşyâyı olduğu gibi göster,» yâni hakîkatını göster diye duâ
etti. Sıfât-ı ilâhiyyenin kahr u lûtuf nûrlarını taleb ediyorsunuz. Çünkü âlemde gördüğünüz
Herşey ya O’nun lûtuf nûrlarının parlayışıdır, yahud kahr nûrlarının
parlayışıdır. Hiçbir şeyde O’nun vücûd-i hakîkîsi bizâtihi zuhûr etmez. Çünkü,
—«Evvel,
Âhir, Zâhir ve Bâtın’ın kendisi bizzat O’dur.» (Hadîd/3)
Huccetü’l-İslâm el-Gazzâlî
der ki: «Benim misâller ve misâl verme yollarını anlatmamı yanlış anlayıp da
hakîkatleri anlamak için zâhirleri ortadan kaldırmak ve ibtâl etmek gerektiğini
iddia ettiğimi zannetme. Kalkıp «Efendim Mûsâ –Aleyhisselâm-‘ın na’leyni yoktu.
Aslında mukaddes Tuvâ vâdisinde iken na’leynini çıkar!» (Tâhâ/12) diye bir
hitâb işitmişti, demekten Allah’a sığınırım. Çünkü zâhirleri ibtâl, bu iki
âlemden birine şaşı gözle bakan ve iki âlem arasındaki ince muvâzeneyi görmeyen
Bâtınîlerin ve Kur’ân’ı anlamayanların görüşüdür. Sırları ibtâl de kabukta
kalanların görüşüdür. Sadece zâhire saplananlar, haşvîler, yâni kabukta kalan,
madde hududundan öte gidemeyenlerdir. Sadece bâtına saplananların Bâtınî,
ikisini ilâhî muvâzene ile cem’edenler de kâmillerdir. Nitekim Nebî –sallallahu
aleyhi ve sellem-:
—«Kur’ân’ın
zâhiri ve bâtını, haddi ve matlaı vardır,» buyurmuşlardır.
Emîriü’l-mü’minin
Ali –kerremallahu veche-‘den mevkûfen naklolunmuştur ki, Mûsâ –aleyhisselâm-
ayağındaki na’leynini çıkarmakla emrolunmasından iki âlemi gönlünden çıkarmakla
emrolunduğunu anlamıştır. Emrin zâhirine na’leyni çıkarmakla bâtınına da
kevneyn endîşesini gönlünden çıkarmakla imtisâl etmiştir. İşte bu, itibar yahud
uburdur. Yâni bir şeyden öbür şeye geçmektir.
Peygamberlerin
menzillerinin evveli, his ve hayâl bulanıklığından, sislerinden âlem-i kudse
terakkî etmektir. İşte bu menzilin dünyada görünür misali
el-vâdi’l-mukaddesdir. Yâni mukaddes Tuvâ vâdisidir. Bu vâdiye ayak basmak ise
ancak iki âlemi, yâni dünya ve âhireti gönlünden çıkarıp el-Vâhidü’l-Hak
Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerine tam yönelmekle mümkündür. Dünya ve âhiret
karşılıklıdır. Bunlar beşerî ve nûrânî cevher üzerinde araz kabîlindendir.
Evvelâ bunları gönülden atmak sonra Allah’ın buyurduğu şekilde her ikisinde de
vazîfesini yapmak ancak mümkün olabilir.] (1)
●
AFTAB: Güneş. Pek güzel
şahıs. Çok parlak çehre. (484) (Parantez
içindeki sayılar, kelimenin Ebced değeridir.)
AGMA: Yıldız. Yıldız
akması. (1046)
AHTER: Yıldız. Baht,
talih. (1201)
AHVER: Akıllı. İri gözlü
güzel. Müşteri yıldızı. Jüpiter. Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam. (215)
AKREB: Zehirli ve
tehlikeli küçük hayvancık. Saatin kısa ibresi. (372)
ÂNE: Bir aşiretin
bütünlüğü veya işleri veya şerefi. Dişi yabani eşek. Yabani eşek sürüsü. Cedi
(Keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. Kasık kılı. Apış arası, kasık. (Keçi
burcundaki v: n. v. ı. yıldızları) (126)
ARRAF: Falcı, kâhin,
müneccim. Hekim. Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (351)
ARUS: Süslenmiş gelin,
güveyi. Güneş. Gök. Kükürt. (336)
ARŞ: Bağ çardağı.
Gölgelik. Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allah’ın kudret ve
saltanatının tecelli yeri. (Arş kainatı kaplar. Allah’ın kudreti ve ilmi de her
şeyi kaplar.) Fevkiyyet, ulviyyet. Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı
Yezdan, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı
Hakkın izzet ve saltanatından kinaye olarak söylenir. (Arş, sakf demektir ki,
bir binanın veya yerin mühit-i ulvisini teşkil eder. Bir eve nisbetle tavanı,
tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu,
cihannüması hep arş medlülünde dahildir. Buna müteferri olarak çadır ve çardak
gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.) (570)
ASUMAN: Gökyüzü. Semâ.
Felek. (152)
AŞKU: Tavan; kat, tabaka. Gökyüzü. Gök. (327)
ATLAS: İpekten yapılmış
kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. Düz tüysüz. Büyük harita. Atlas Okyanusu.
(100)
ATLAS: Eskitmeler,
yıpratmalar. Eski, aşındırılmış, yıpranmış. (100-101)
AVA’: Alçak kimse.
Menazil-i Kamer’den bir menzildir ve beş yıldızlıdır. (77-78)
AYYUK: Samanyolu’nun
devamlı sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. Gökyüzünün pek
yüksek yeri. (186)
BAŞE-İ FELEK: Nesr-i Tâir ve
Nesr-i Vâki denilen iki yıldız. (Başe:
Atmaca) (438-9)
BEDR: Dolunay. Ayın en
parlak olduğu hâli. Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer
ismi. Bir şeyin tamam olması. Sibâk ve sür’at etmek. Bir işin ansızın zâhir
olması. Tam ve münasib olan âzâ. Dolu şey. İyi hizmet eden köle. (206)
BEHRAM: Eskiden bir İran
padişahının ismi. Bir pehlivan adı. Merih yıldızı. (248)
BENÂT-I NA’Ş: Naaş kızları. Dübb-ü
Ekber yıldız kümesinin kuyruğu ucunda bulunan en sönük yıldız. Lat: Eta Ursus
Majoris; Fr:Benetnash; İng: Alkaid. (Na’ş:
İçinde ölü bulunan tabut, cenâze, kefene sarılıp tabuta konmuş ölü.) (873)
BERCİS: Müşteri denilen
gezegen. Bol sütlü deve. (265)
Bİ-DUHT: Kızı olmayan. Zühre
yıldızı. (1016)
BURC: Muayyen bir şekil
ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi. Tek hisar kule, kale çıkıntısı. Dünyaya
göre güneşin döndüğü yerin on ikide bir kadarı. (205)
BURC-U ÂBÎ: Sulu burç. [Seretan
(yengeç), akreb, hut (balıklar) burcu.]
BURC-U ÂTEŞÎ, BURC-U
ÂZERÎ:
Ateşli burç [Hamel (kuzu), esed (arslan), kavis (yay) burcu.]
BURC-U BÂDÎ: Havalı burç. [Cevzâ
(ikizler), terâzi, aquarius burcu.]
BURC-U DELFİN: Yunus burcu.
BURUC-U İSNA AŞER: Hamel, Sevr, Cevzâ,
Seretan, Esed, Sünbüle, Mizan, Akreb, Kavs, Cedy, Delv, Hut.
BUTİN: Menazil-i Kamer’den
üç yıldız. (71)
BÜHT: Yalan, iftira. Bir
seyyarenin bir günlük hareketi. (407)
CEBBAR: İstediğini mutlak
yapan. Dilediğine muktedir olan. Gökyüzünün cenubunda bulunan bir yıldız
kümesi. (206)
CEDİ: Güneş medarının on
iki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneş cenuba doğru inişinin en aşağı
derecesini bildirir.) Keçinin erkek yavrusu, oğlak. (17)
CEBHE: Yüz, ön taraf. Harp
sahası. Muharebe edilen yer. Alın. Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön
tarafı. Gökteki ayın menzillerinden olup aslan suretinin cephesidir; dört
yıldız aslan alnına benzetilmiştir. Bir kavmin ve cemaatin seyyidi. (15)
CEVZÂ’: İkizler burcu.
Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burçtur.
Güneş mayıs ayında bu burca girer. Lat: Geminus; Fr: Les Jumeaux. İng: Gemini.
(18)
CİRM: Vücut, ten, cüsse,
hacim, büyüklük. Cansız cisim. Yıldız. (248)
CÜNBİŞ-İ EVVEL: Kaza ve kaderin
başlangıcı. Feleğin hareketi. Gezegenlerin Hamel burcundaki hareketi.
DARE: Vazife. Daire.
Değirmi. Ay ağılı. (210)
DARİCE: Ay ve güneş ağılı.
Hâle. (213)
DEBERAN: Gök cismi. Ayın
dördüncü durağı. (257)
DEBİR-İ FELEK: Utarid (Merkür)
gezegeni. Debir: Katib, yazıcı.
Müsteşar. (346)
DEH-SAL: Gezegen, yıldız.
(100)
DELV: Kova. Su koyulan ve
kuyudan su çekilen bakraç. Oniki burçtan birisi. (40)
DERARİ: Parlak yıldızlar.
Renkli şeyler. (215)
DERDEME: Yedi seyyare.
DÜBBE: Dişi ayı. Dübb-i
Ekber adlı yıldız kümesinin dörtgenindeki parlak iki yıldızdan biri. Lat: Alpha
ursus Majoris; Fr,İng: Dubbe. (Yedili kümenin en parlak yıldızıdır.) (11)
DÜBB-Ü ASGAR: Küçük Ayı denen ve
Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız kümesi. (1297)
DÜBB-Ü EKBER: Büyük Ayı tâbir
edilen, kutup yıldızı ile beraber etrafındaki yedi yıldız. (229)
DÜCACE: Tavuk. Kuğu burcu,
semânın kuzey yarım küresinde Lyre burcunun yanında çok parlak birkaç yıldızdan
meydana gelen bir burç. Lat: Cygnus. Fr: Cygne. (16)
ECSAD-I SEB’A: Yedi cisim: Altun,
gümüş, kalay, kurşun, demir, bakır, harçini.
EFLAK-I SEB’A: Kamer, Utarid,
Zühre, Güneş, Merih, Müşteri, Zuhal.
EL-CASÎ: Herkül, İklîl-i
Şimâlî ve Şilyâk burçları arasında bulunan bir yıldız kümesi. Lat: Hercules.
(105)
EL-CEBBAR: Semânın kuzey yarım
küresinde görülebilen, dörtgen biçimli ve içinde eğik olarak bir hizâda üç
parlak yıldızın dizildiği çok güzel ve çok parlak yıldızlardan olma yıldız
kümesi. (Orion) (237)
EL-FÂRİS: Semânın kuzey yarım
küresinde imreet-ül müsellese (Andromeda) burcunun kuyruğunda altı parlak
yıldızdan müteşekkil bir burç. Lat: Perseus; Fr: Persée. (372)
EL-HEVA: Semânın kuzey yarım
küresi eteğinde Herkül burcunun altında zincirvâri bir yıldız kümesi. Lat:
Ophiucus. (42)
EL-UKAB: Kartal, karakuş,
tavşancıl. Kartal burcu. (Dübb-ü Ekber’in kuyruktan üçüncü yıldızı (yega)
yıldızına birleştirilip bu mesâfenin yarıdan fazlası aynı istikamette eklenip
uzatıldığı takdirde el-Ukab burcunun en parlak yıldızı olan Nesr-üt tâir
(Altair) yıldızına rastlanır. Bu yıldızın sağında ve solunda iki istikamette
uzanan bir doğrultu da Ukab burcunun ikinci derecede parlak yıldızları ve bu
iki doğrultuya ortadan amut olan bir hat üzerinde de diğer yıldızlar bulunur.)
Lat: Aquila; Fr: L’Aigle. (204)
ENAHİD: Venüs gezegeni.
Zühre. (71)
EN-NEHR: Semânın güney yarım
küresine ait bir burç olup Orion ve Sevr burçları altında uzanır. (286)
ERENDİZ: Müşteri gezegeni.
Jüpiter. (272)
ESED: Arslan. Dırgan,
Gazanfer, haydar, hizebr, hizber, leys, şîr. Güneşin Rumî temmuzun dokuzunda ve
Efrenci temmuzun yirmi üçünde içine girdiği ve semânın kuzey yarım küresi
eteğinde bulunan bir çok yıldızdan müteşekkil beşinci burç. Lat: Leo; Fr:Le
Lion. (65)
EZFAR: Tırnaklar. Tırnak
bahuru denilen tıbbi bir koku. Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar. (1182)
EZHER: Pek beyaz ve
parlak. Ay, kamer. Saf ve parlak olan. Cuma günü. Vahşi sığır. (213)
FAKHA: Her nebatın yeni
açmış çiçeği. Bir yıldız adı. Dübür halkası. (193)
FEHT: Ay aydınlığı, ay
ışığı. (1080)
FELEK: Gök, gök katı,
devir. Tali’, baht. Büyük ve dâirevi olan şey. Her gök seyyaresinin gezdiği
âlem. Dünyâ, âlem. Bir zilli âlet. Yuvarlak kütük, kızak. (130)
FELEKİYYAT: Göklerin ilmi.
Kozmoğrafya. Astronomi. (441)
FELKE: Ayın dolunay şekli.
(135)
FERENGÎS: Zühre yıldızı,
Venüs, çoban yıldızı. (420)
FERES-İ A’ZAM: Semânın kuzey yarım
küresinde Keykavus (Cassiopée) ile El-Fâris (Persée) burçları yakınında parlak
yıldızlardan müteşekkil bir burç. Lat: Pegasus; Fr: Carrée de pégase
FERKAD: Kuzey kutbuna yakın
ve Küçük Ayı kümesine tâbî iki parlak yıldızdan her biri olup, bulundukları
yerden doğup batarlar. Bu yıldızların ikisine birden Ferkadân denir. (384)
FERKADÂN: Şimâl kutbuna yakın
parlak ve Küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan sık sık
karşı karşıya gelen iki yıldız (ikizler mânâsına.) Dübb-ü Ekber denilen yıldız
kümesinin en parlak yıldızları olan Dübb ve Merak’ın müşterek adı. (435)
GAFR: Örtmek, setretmek.
Menazil-i Kamer’den üç küçük yıldız. (1280)
GAMS: Yıldız kayması.
Suya dalmak. (1100)
GASIK: Gecenin ilk
karanlığı. Gece. Karanlık. Ay doğmak. (1161)
GUMA: Hava bulutlu
olmasından dolayı ayın görünmemesi. (1050)
HABİKE: Kehkeşan,
Samanyolu. Çizgi. Dikkat ve itina ile sağlam ve sanatlı dokunmuş yol yol hâreli
güzel kumaş. (45)
HADÎM-İ PİR: Zuhal yıldızı.
(257)
HAMEL: Kuzu. Semânın kuzey
yarım küresinde Sevr burcu ile Süreyyâ manzumesinin yakınlarında bulunan bir
burç ki güneş buraya martın dokuzunda dâhil olur. Lat:Lacerta; Fr:Belier. (78)
HATİB-İ FELEK: Müşteri, Jüpiter.
HEFT-EVRENG: Büyük ve küçük
ayıyı meydana getiren yedi yıldız.
HEK’A: Menazil-i Kamer’den
bir yıldız. Atın göğsü üstündeki dâire. (180)
HEN’A: Devenin boynunun
altına konan işaret. Menazil-i Kamer’den bir menzil. (130)
HERKUL BURCU: Gök küresi kuzey
cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi.
HEY’ET: Şekil, suret,
kıyafet. Görünüş. Hâl, durum. Birlik teşkil eden şahısları mecmuu. Gök ve
yıldız ilmi. Astronomi. Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibillet. Bir şeyin
cibilli vaziyeti. (416)
HİLÂL: Yeni ay şekli. Yeni
ay. Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayım üçüncü gecesine kadar aya
hilâl denir. 26 ve 27nci gecelerdeki aya da hilâl, ondan sonrakilere kamer
denir. Cami kubbeleri ve minare külahları tepesine konulan alemlerin hilâl
şeklinde olan uç kısmı. (66)
HİNDÛ: Satürn (Zühal)
gezegeni. Benek, ben. Hind’in Brahman ahalisinden olan. Hindliler gibi pek
esmer olan adam. (65)
HUNNAS: Beş seyyare. Zuhal
(Satürn), Müşteri (Jüpiter), Merih (Mars), Zühre (Venüs), Utarid (Merkür).
(710)
HUNNES-KUNNES: (Hanis-Kanis) Kanis
süpürge demektir. Umumiyetle akıp akıp yuvalarına giden veya ayrı yollarında
gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib gece zahir olan
yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal,
Müşteri, Merih, Zühre, Utarid, Uranüs, Neptün) (850)
HUR: Güneş, şems. (800)
HUR: Güneş. Yiyecek şey.
(806)
HUR: Güneş, şems. (210)
HURŞİD: Güneş. Afitab. Hur.
Mihr. Şems. (1120)
HUSUF: Ay tutulması.
Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi. Bir şeyin nuru ve ışığı
gitmesi. (746)
HÛT: Büyük balık. Balık
burcu. Semânın güney yarım küresinde Sevr burcundan ileride Hamel burcunun
istikametinde bir burç. Fr: Poisson (Semânın güney yarım küresinde olmasına
rağmen kuzeyde de görülebilir ve güneş şubatta bu burca girer.) (412)
HÜRMÜZ(D): Zerdüştlerin hayır
tanrısı. Jüpiter, Erendiz, Müşteri. Eski İran takviminde güneş yılının ilk
günü. (252-256)
IKD-I SÜREYYA: Ülker denilen
ikişer ikişer karşılıklı yıldız kümesi.
İCMAR: Bir araya toplamak.
Süratle yürümek. Atın sıçrayarak yürümesi. Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd
ağacı koymak. Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesap yapmak. Yeni ayın görünmesi.
(245)
İDBAR: Geriye gitmek. Geri
dönmek. İşlerin ters gitmesi. Talihsizlik. Bir gezegenin on iki burç tertibine
zıt olarak hareketi. (Asıl tertibine göre gitmesine de ikbal denir.) (208)
İHTİYARAT: Yapılması veya
yapılmaması takvimlerde gösterilen günlere göre verilen hükümler. Yıldızlar
ilminin bir şubesi olup yedi seyyarenin üzerindeki türlü vaziyetlere göre
herhangi bir işin yapılacağı ve teşebbüsten çekineceği zamanı tayin imkanı
belirtme. (1613)
İLTİYAH: Vücudun güneşten
yanması. Susama. Şimşek çakma. Yıldızın parıltısı. (450)
İMREET-ÜL MÜSELLESE: Semânın kuzey yarım
küresinde Feres-i A’zam ile Zat-ül Kürsi burçlarının arasında bulunan ve
Feres-i A’zam kuyruğu gibi duran birkaç parlak yıldızlı bir burç. Lat:
Andromeda; Fr:Andromedé
İMTİDAD: Uzanmak. Uzayıp
gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak. Boy. tul. Uzunluk. Feza, uzay. (450)
İSTARE: Yıldız. Perde, zar.
(667)
İŞTİBAK: Tokuşma, karışma,
örülme, örgülenme. Birbirine geçme. Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri
gibi görünen yıldızlara Arap uleması tarafından verilen ad. (724)
İZMİHRAR: Surat asma.
(Yıldız) parlama. Kış mevsiminin şiddetli olması. (454)
KABİS: Hz.Yusuf’un (A.S.)
rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi. (163)
KAMER: Gökteki ay. Hilâl.
Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak. (340)
KAVS: Yay. Eğri, yay
biçiminde olan şey. Dokuzuncu burç olan yay burcu. (166)
KAYTUS: Bir yıldız kümesi. Kaytas: Balina balığı. Kadırga balığı.
(185)
KEHKEŞAN: Samanyolu. Saman
uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi. Uzayıp giden
ışıklı manzara. (396)
KELB: Köpek, it. Meşhur
bir yıldız. İki adım arasına konularak dikilen kayış. Yolcuların yük üstünde
azıklarını astıkları demir çengel. Şiddet. Hırs. (52)
KERVANKIRAN: Kervan burcu, Zühre
(Venüs) gezegeni. (638)
KETD: Bir yıldız adı.
Omuz ile sırt arası. (424)
KEVKEBE: Necim, yıldız.
İnsan cemaati. Süvari alayı. Parlamak. (53)
KEYKÂVUS: Keyaniyan’ın ikinci
padişahı olup Keykubad’ın torunu ve halifesidir. Semânın kuzey yarım küresinde
bulunan ve Küçük Ayı ile Kuğu burçları arasında Tanîn burcunun dirseği
hizasında üç parlak yıldızdan müteşekkil bir burç. Lat: Cepheus; Fr: Céphée.
KEYVAN: Zuhal, Satürn. (87)
KIRAN: Yakınlık. İki şeyin
birleşmesi. Seyyarelerden ikisinin bir burçta birleşmesi. (351)
KIRAN-I NAHSEYN: Mars (Merih) ile
Satürn (Zuhal)ün aynı burçta birbirine yakınlaşması. (Kutsuzluk işareti
sayılır.)
KIRAN-I SA’DEYN: Venüs (Zühre) ile
Jüpiter (Müşteri)in aynı burçta birbirine yakınlaşması. (Kutluluk işareti
sayılır.)
KIYAN (kiyan): Merkez.
Yıldız, seyyare. (81)
KURS: Yuvarlak ve yassı
nesne, teker, tekerlek nesne, ağırşak. Çörek. Küre, daire ve her türlü dairevi
nesne. Bir yıldızın görünen yüzü. (390)
KURSÎ: Koltuk’un x
yıldızı, şedir. Fr: Schedir. (400)
KUTUP YILDIZI: Saplı bir tavaya
benzetilen Küçük Ayı denilen takımyıldızının (bir tavaya benzetildiği takdirde
tavanın) ucunda bulunan yıldız, demir kazık. Lat: Polaris; Fr: Etoile Polaire.
Alpha Ursus Minoris.
KUZAH: Bulutlara karışan
bir melek. Şeytan adlarından biri. Renk
renk olan çizgi. Kavs-i Kuzah:
Ebem kuşağı, yağmur kuşağı. (115)
KÜSUF: Güneş tutulması.
Ayın dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması. Mc:
Birisinin felâketi hâlinde çok teessür göstermesi hâli. (166)
LÛHEN: Ay, mah. (686)
LİV: Güneş. (46)
MAGRİZ: Bir şeyin dahil
edildiği, sokulduğu yer. Bir şeyin çektiği, yetiştiği yer. Kuyruk dibi. Dübb-ü
Ekber denilen yıldız grubunun dörtgeniyle kuyruğunun birleşme noktasında
bulunan kümesin dördüncü parlak yıldızı. Lat: Delta Ursus Majoris. (1247)
MAH: Ay. Gökteki ay.
Kamer. (46)
MAHÎ: Güneybalığının
Alpha yıldızı. Fr: Fomalhout. Aylık. (56)
MAHİ-DAN: Balık havuzu. Hut
burcu. (111)
MAHREK: Bir gezegenin bir
devre üzerinde gittiği farz edilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu. (268)
MANENDE: Benzeyen. Orion’un
Beta yıldızı. Fr: Rigel. (150)
MANG: Ay, kamer. (111)
MASAHA: Sıhhat mevzii.
Kamer, ay. (143)
MATLA’: Tulu’ edecek yer.
Güneş ve sâir yıldızların doğması. Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti.
(149)
MECERRE: Samanyolu. (643)
MEDÂR: Sebep, vesile. Bir
şeyin döneceği, devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. Etrafında dönülen
nokta. Bir seyyarenin güneş etrafında dönerken çizdiği dâire. (245)
MEDÂR-I SERETAN: Ekvatorun iki
cihetinde varsayılan iki daireden kuzeyde bulunanı. Yengeç dönencesi.
MEHİR: Ay, kamer. (255)
MEHR: Aşk, şefkat,
muhabbet. Güneş. Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen
nikâh bedeli. (245)
MEH-ŞİD: Ay, ay ışığı. (359)
MENZİL: Yollardaki konak
yeri. Ev. Bir günlük yol. Konak. Mesafe. Benât-ün Na’ş yıldızı. (127)
MERAKK: (Atta) Sağrı.
Dübb-ü Ekber yıldız kümesinin dörtgeninde bulunan parlak yıldız. Fr,İng: Merak;
Lat: Beta Ursus Majoris. (Yedili kümenin ikinci derecedeki parlak yıldızıdır.)
(340)
MERİH: Dünyadan sonra
güneşe en yakın olan seyyare. Sakıt, mirrih, mars. [Merih’de su ve hava vardır,
sathının yarısı karlarla kaplıdır; Güneş’in etrafındaki devresini 687 günde
tamamlar.] (258)
MERKAB(E): Gözetleme,
gözetleme yeri kulesi. Semânın kuzey yarım küresinde Feres-i Ekber (Pegasus)
burcunun büyük dörtgenin büyük kenarının sağ köşesinde bulunan yıldız, merkab.
Lat: Beta Pegasus. (342)
MEŞHUR-ÜL KAVÎL: Semânın kuzey yarım
küresinde Andromeda ve Persus burçları arasında parlak bir yıldız. (Beta
Perseus)
MISBAH: Kandil. Çıra.
Meş’ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem’e (A.S.M)
bu isim verilmiştir. (141)
MİCDAH: Kavut
karıştırdıkları ağaç. Menazil-i Kamer’den bir yıldız. (55)
MİRFAK: Dirsek. Mutfak.
Kiler. Semânın kuzey tarafında bir yıldız ismi. (420)
MİRRİH: Uzun ok. Pertev
oku. Yeleği olmayan ok. Bir yıldız ismi. (850)
MÎRZÂ: Beyzade. Dübb-ü
Ekber yıldız kümesinin kuyruk ortasındaki çukurda bulunan, kümenin altıncı
derecede parlak yıldızı. Lat: Zeta Ursus Majoris. (248-258)
MİZAN: Terazi. Ölçü aleti,
tartı. Ölçek. Terazi burcu. Semânın kuzey yarım küresinde görülebilir ve
Sünbüle (Başak) burcunun yanında bulunan bir yıldız kümesi olup belli başlı
dört yıldızdan müteşekkil küçük bir burç. Lat: Libra. (Mizan burcunun en parlak
yıldızına (Alpha) Kiffa Australis, ikinci derecede parlak yıldızına (Beta)
Kiffa Borealis denir.) Yapılan hesabın doğru olup olmadığını ölçmeye yarayan
bir başka hesab. (108)
MÜLUK-U SELASE: El-Cebbar burcunun
dörtgeni içinde bir sıraya dizilmiş üç parlak yıldızın müşterek ismi. Fr: Trois
Rois.
MÜSELLES-İ ŞİMALÎ: Kuzey yarım kürede
bulunan üç parlak yıldızdan meydana gelen bir yıldız kümesi. Lat: Triangulum;
Fr: Triangle Boureal.
MÜŞTERİ: Erendiz, Jüpiter.
İştira eden, satın alan. Alışverişte bulunan. İstekli, arzulu. (950)
NAHİD(E): Venüs (Zühre).
Çulpan. Yeniyetme kız. Turunç memeli kız. (85)
NAİKAN: Cevzâ burcundan iki
yıldız. (272)
NAKA: Dişi deve. Bir
yıldız ismi. Sivilce. (156)
NAŞIT: Büyük yoldan
ayrılan küçük yol. Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. Neşeli ve
şen adam. (360)
NEAYİM: Menazil-i Kamer’den
dört nurlu yıldızın adı. (171)
NECM: Yıldız. (ahter,
kevkeb, sitare). Kur’ân (Furkan, Hüda, Hitab, Kitab, Mushaf, Nur, Zikr) Ülker
yıldızı. Ülker on bir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi
de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M) hepsini de görür idi.) Belirli olan vakit.
(Araplar vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi.) Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.
Belirli vakitte yapılan vazife. Ceste ceste, kısım kısım oluş. Kur’ân-ı
Kerim’in her defa inzal edildiği kısım. Bir borcun taksitlerini ödemek için
hulûl eden muayyen borç. (93)
NERGİSE: Nergis şeklinde fil
veya başka hayvanların kemiklerinden yapılıp tavanlara süs olarak asılan yapma
çiçek. İçine nergis konulan şişe. Ülker, Süreyya yıldızı. (138)
NESR: Hamel-i Arşta olan
bir melek. Akbaba, kartal. Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. Yarayı
deşmek. Kuşun eti didiklemesi. Birinin aleyhinde konuşmak. Güneyde parlak bir
yıldız. Buna Nesr-ül Vâki denir. Batıdaki yıldıza ise Nesr-üt Tair denir. Atın
tırnağının içi veya tırnağının üstündeki et. (310)
NESR-İ VAKİ’: Güney yönünde
görülen parlak bir yıldız.
NESR-İ TAİR (Nesr-üt Tair):
Batı yönünde görülen parlak bir yıldız. Kartal burcunun T şeklindeki yapısında
iki hattın birleşme yerinde bulunan en parlak yıldız. (Alpha Aquilla) Fr:
Altair.
NESRE: Büyük geniş gömlek.
Hayvanın tıksırıp burnunda sümüğünü çıkarması. Üst dudağın üstünde burun
deliklerin ortasına doğru olan çukur. Menazil-i Kamer’den iki yıldız. (Bir
yıldızın adı.) (755)
NEYYİR: Nurlu, parlak,
ışıklı cisim. Yıldız. Cisim hâlindeki nur. Güneş, şems. (260)
NİD’ET: Ayın ve güneşin
etrafında görülen parlak daire. (455)
PÂYE: Rütbe, derece.
İlmiyenin, sarıklıların bir rütbesi. Basamak, merdiven basamağı. İkizlerin bir
yıldızı, Cevzâ burcu. Fr: Pollux. (18)
PERDEDAR-I FELEK: Ay.
PEREN-PERVİN: Ülker yıldızı.
(Ülker denilen yıldızın tamamı.) (268)
PEYK-İ FELEK: Ay.
REME: Sürü. Asker taburu
veya insan kalabalığı. Ülker yıldızı. (245)
RİCL-ÜL CEBBAR: El-Cebbar (Orion)
burcunun ikinci dereceden parlak yıldızı olup dörtgenin sağ alt köşesinde
bulunur. (Rigel) Lat: Beta Orion
RİŞA’: Kuyudan su çekmekte
kullanılan urgan. Menazil-i Kamer’de “Balık Karnı” dedikleri menzilin adı.
(501-502)
SABİHAT: Yüzücü olanlar,
yüzenler. Gemiler. Ehl-i İmânın ruhları. Yıldızlar. (472)
SABİÎ: İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. Yıldıza tapan
sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar. (103-104)
SABİTE: Yerinde durur gibi
olan yıldız. Yerinde durup hareket etmeyen bir şey. (Seyyarenin zıddı) (908)
SABUDE: Ay ağılı.
Çocukların bayram ve eğlence günlerinde ağaçlara kurdukları ip salıncak.
Sarmaşık. Yosun. Güreşte sarma oyunu. (78)
SA’D-I ASKAR: Venüs (Zühre,
Nahid) yıldızı.
SA’D-I EKBER: Jüpiter (Müşteri)
yıldızı.
SAD’EYN: İki uğurlular.
Zühre ve Müşteri yıldızları. Kır’an-ı Sa’deyn: Zühre ve Müşteri’nin aynı durumda
olması ki kutluluk işareti sayılır.
SAHUR: Gece uyanıklığı,
uykusuzluk. Ayın etrafındaki hâle. Yeryüzünün gölgesi. (272)
SARFE: Boncuk. (Menazil-i
Kamer’den) nurlu bir yıldız ismi. (375)
SEFİNE: Gemi. Çeşitli
mevzulara dair kitap. Semânın güney yarım küresinde bir burç adı. (Sefine-i
Nuh) (205)
SEKUB: Ateşin alevlenmesi.
Yıldızın parlaması. Işıklı, ışık veren. Parlamak. (608)
SEMÂ: Gökyüzü. Asûman.
Gök. her şeyin sakfı. Gölgelik. Bulut ve emsali örtü. (101)
SERETAN: Kanser hastalığı.
Yengeç. Cevzâ burcu ile Esed burcu arasındaki burcun adı. (Rumi 9 haziranda
başlar.) (320)
SEVR: Öküz, boğa. Boğa
burcu. Semânın kuzey yarım küresinde bulunan bir burç. (Dübb-ü Ekber’in “alpha”
yıldızını Ayyuk’a birleştirdikten sonra hemen ona yakın bir mesafe ile mailen
gidilecek olursa kırmızı renkli bir yıldıza tesadüf olunur ki bu yıldız Sevr
burcunun en parlak yıldızı olan Ayn-üs Sevr veya Ed-Deberan’dır. Lat: Taurus;
Fr: Taureo. Arapça’da reis mânâsına da kullanılır. (Dünyaya müekkel
melaikelerden biri.) (706)
SEYYAR(E): Bir yerde durmayıp
yer değiştiren. Gökte veya güneş etrafında dolaşan yıldız. Gezegen. Kervan,
kafile. Otomobil. (271)
SİMAK: Balıklar. Parlak
yıldız. İki parlak yıldızdan birisi. Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet. (121)
SİMAK-I A’ZEL: Semânın kuzey yarım
küresinde bulunan sünbüle burcunun en parlak yıldızı. Fr: Alpha Virgo.
SİMAK-I RÂMİH: Sığırtmaç
takımyıldızının baş yıldızı. Semânın kuzey yarım küresinde bulunan el-Avva
burcunun en parlak yıldızı.Arcirrus (Alpha Bootes)
SİNİMMAR: Ay, kamer. Gece uyumayan
erkeke. Harami. (351)
SİTARE: Yıldız, kevkeb.
(666)
SU’BAN: Büyük yılan.
Ejderha. Semânın kuzey yarım küresinde bulunan Tınnîn burcunun çevirdiği büyük
kavsin ortasında ve Küçük Ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak
yıldız. Alpha Draco. (623)
SUFLÎ(YYE): Aşağıda bulunan.
Alçak, bayağı. Kılıksız, kıyafetsiz. Utarid (Merkür) ve Venüs (Zühre)
yıldızları. (140-145)
SUUD: Mübarek. Mübarek
sayılan yıldızlar. Yukarı çıkma, yükselme. (140)
SÜHA: Bir yıldız ismi.
Dübb-ü Ekber yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en
küçük yıldız. (Eskiden görüş derecesi bu yıldızla tecrübe olurdu.) (66)
SÜHEYL: Kolay, uygun ve
yumuşak. Semânın güney yarım küresinde bulunan Sefine-i Nuh burcundaki parlak
ve büyük bir yıldızın adı. Fr: Conopus. Yemen’de daha iyi görülebildiği için
Süheyl-i Yemânî derler. (Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.) (100)
SÜHEYL-İ FERD: (veya SÜHEYL-İ ŞAM)
Şüca’ burcunda bir yıldız.
SÜHEYL-İ HUZZAR: Sefine-i Nuh ile
Süheyl-i Rakkaş arasında çekilen hat üzerinde bulunan ve Sefine-i Nuh’a yakın
olan yıldız.
SÜHEYL-İ MAHLEF: Sefine-i Nuh ile
Süheyl-i Rakkaş arasında ve Süheyl-i Huzzar’dan sonraya kalan yıldız.
SÜHEYL-İ RAKKAŞ: Sefine-i Nuh ile
Süheyl-i Mahlef’den sonra gelen yıldız.
SÜHEYL-İ YEMÂNÎ: Sefine-i Nuh ile
Recul-i Yesar-ı Cevzâ arasına çekilen hat üzerinde Sefine-i Nuh’dan sonra gelen
yıldız. (Süheyl doğduğu zaman Yemen’de
çıkan akik taşı rengini ondan almıştır.)
SÜNBÜLE: Başak. Başak burcu.
Semânın kuzey yarım küresinde bulunan yedi yıldızdan müteşekkil bir dörtgen ve
iki kuyruklu bir burç. Lat: Virgo; Fr: Viérge. (147)
SÜREYYA: Ülker yıldızı.
Semânın kuzey yarım küresinde Sevr burcunun en parlak yıldızı olan
Ed-Deberan’ın ilerisinde ve Feres-i A’zam istikametinde görülen güzel bir
yıldız kümesi. (Pleiades). Pervîn. Ikd-ı
Süreyya: Ülker gerdanlığa benzetildiğinden bu ad verilmiştir. (711)
ŞARTEYN: Hamel burcundaki
iki yıldızın adı. (569)
ŞEBGERD: Gece dolaşan kol,
bekçi. Ay. (526)
ŞELYAK: Lyra burcu. Lat:
Lyrae; Fr: La Lyre (Herkül burcunun yanındadır.) (541)
ŞEMS: Güneş, âfitab.
(400)
ŞEVLET: Menazil-i Kamer’den
birinin adı. Akreb kuyruğunun yuvarlak kısmı. (736)
ŞİHAB: Parlak yıldız.
Kıvılcım. Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir ân
görünüp kaybolan göktaşı. Cesur, yürekli kimse. (308)
Şİ’RA: Yaldırık adı
verilen iki yıldızın adı. (580)
Şİ’RÂ-ÜL YEMÂNÎ: Semânın güney yarım
küresinde bulunan Kelb-ül Ekber (Büyük Köpek) burcunun ve bütün semânın en
parlak yıldızı. Sirius. Lat: Alpha Canis Majoris.
Şİ’RA-ÜŞ ŞÂMÎ, Şi’ra-i Şâmî:
Küçük Köpek (Kelb-ül Asgar) burcunda en parlak yıldız. (Procyan) Lat: Alpha
Canis Minoris.
ŞÜCA’: Şecaatli, cesur,
yiğit. Arslan ve Yengeç burçları arasında bulunan yıldız kümesi. Fr: Hydre.
(374)
TALİ’: Doğan. Tulu’ eden.
Kısmet, kader, baht. Nişangâhın arkasına düşen ok. Yeni hilâl. (110)
TÂRÂ: Yıldız. (602)
TARF: Göz, bakış, nazar.
Göz ucu. Soyu temiz kimse. Her şeyin nihayeti, sonu. Göz kapaklarını yummak
veya oynatmak. Göze bir şey dokundurtmakla yaşartmak. Menazil-i Kamer’den bir
menzilin adı. (Kamer menzillerinden birisinde arslanın alnını teşkil eden dört
yıldızdan ikisi Arslan gözüne benzetildiğinden bu menzile de Tarf denilmiştir.
Bu iki yıldız daha evvel doğarlar. (289)
TARFE: Göz kapağının bir
defa kapanıp açılması. Göz kırpmak. Bir yıldız ismi. Ayın bir menzili. (294)
TÂRIK: Sabah yıldızı,
Çulpan, Venüs, Zühre. (310)
TINNÎN: Büyük yılan, ejder,
ejderha. Yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık. Ejderha burcu. Semânın kuzey
yarım küresinde Küçük Ayı burcunu çepeçevre saran ve S gibi kıvrılıp bir yıldız
dörtgeniyle nihayet bulan zincirvâri bir burç. Draco; Fr: Dragon. (510)
TINNİNEYN: İki yılan. İki
yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazi kavisleri. (570)
TÎR Ü KEMAN: Ok ile yay. Utarid
(Merkür, Arzıtilek) (717)
TUFAVE: Güneş dairesi. Ay
ağılı, hâle. Kabile. (101)
UKAB: Karakuş, kartal,
tavşancıl kuşu. Peygamberimizin (A.S.M) alem (bayrak, sancak)larından birisi.
Nesir burcu. Kartal takımyıldızı. (173)
ULVİYYAN: Büyük melekler.
Erendiz, (Müşteri, Jüpiter) ile Sekendiz, (Zuhal, Satürn) (167)
UTARİD: Arzıtilek (Merkür) Kalem-i Utarid-rakam: Utarid gibi yazan
kalem. (Bu seyyare Pazar gecesi ile çarşambaya hakimdir. Bunun altında doğanlar
anlayışlı, kavrayışlı, zeki, kurnaz olurlar. Araptan bir kabile. (284)
ÜLKER: Süreyya. (262)
VESENÎ: Putperest. Yıldızları
ilâh itikad etmek gibi sapık şeylere meyleden. (Vesen: Uyku ağırlığı, uyku ile uyanıklık arası. Uyku ânında aklın
gitmesi. Hâcet.) (566)
ZAHR-ÜD DÜBB-Ü
EKBER:
Dübb-ü Ekber’i meydana getiren yedi yıldızdan biri olup ikinci kaderdendir.
ZAHR-ÜL CEBBAR: El-Cebbar (Orion)
burcunun en parlak yıldızı olup dörtgenin üst sol köşesinde bulunur. Lat: Alpha
Orion.
ZAHR-ÜL ESED: Esed (Arslan)
burcunu meydana getiren on sekiz yıldızdan biri olup hemen üçüncü kaderdendir.
ZAYİÇE: Yıldızların belli
zamandaki yerlerini ve durumlarını gösteren cetvel. (26)
ZENEB-ÜD DÜCACE: Dücace burcunun
sonundaki yıldız.
ZENEB-ÜL FERES: (Zeneb-ül Hayl) At
kuyruğu şeklinde görünen ve semânın kuzey yarım küresinde bulunan kuğu burcunun
en parlak yıldızı. Lat: Alpha Cygnus; Fr: Deneb
ZEVAHİR: Çiçekler. Parlak
yıldızlar. Ziynetli; parlak ve berrak olanlar. (219)
ZEVAİL: Zeval bulanlar.
Zail olan şeyler. Yıldızlar. (45)
ZİBERKAN: Ay, kamer. Ay ve
güneş. Arap reislerinden birisinin adı. (360)
ZİRA’: El, kol uzunluğu.
24 parmak uzunluğu. Arşın. Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar olan
uzunluk ölçüsü. (75-90 cm. kadar.) Gökte ayın menzillerinden birisi. Tulum.
İçine peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kap. (971)
ZİRKAN (Zibrikan): Ay.
ZÜHAL: Sekendiz, Satürn.
(45)
ZÜHRE: Çoban yıldızı.
Sabah yıldızı. Târık. Venüs. Kervan kıran. Güneşten ikinci derecede uzak olan
seyyare. Berraklık, safilik. (217)
ZÜKA: Güneş. (722)
ZÜRUR: Ay, güneş ve
yıldızın doğması. (1106)
●
Menazil-i Kamer(2)
|
|
Zahir Dairesi
|
Batın Dairesi
|
|
|
|
İlahî
İsimler
|
Varlık
Derecesi
|
Harf
|
Ay
Konağı
|
Makam
|
Ebced
|
|
1.
|
El-Bedî’
|
Akl-ı Evvel
|
Hemze (Elif)
|
Eş-Şeretan/Koçun boynuzları; arietis
|
|
1
|
|
2.
|
El-Bâis
|
Levh-i Mahfuz
|
He
|
El-Butayn/Koçun karnı;arietis
|
|
5
|
|
3.
|
El-Bâtın
|
Tabiat-ı Külliye
|
Ayn
|
Es-Süreyya/Ülker
|
|
70
|
|
4.
|
El-Âhir
|
El-Hebâ
|
Hâ
|
El-Deberân/tauri ve hyade
|
|
8
|
|
5.
|
Ez-Zâhir
|
Cism-i Küllî
|
Gayn
|
Re’sul Cevzâ/Hek’a/ Cebbar; Orionis’in
başındaki üç küçük yıldız
|
|
1000
|
|
6.
|
El-Hakîm
|
Suret (Şekil)
|
Hı
|
En-Nahye/Hen’a; Ez-Zirve ve El-Maysa
yıldızları; geminorum
|
|
600
|
|
7.
|
El-Muhît
|
Arş
|
Kaf
|
Ez-Zirâ’/Aslan pençesi; geminorum
|
|
100
|
|
8.
|
Eş-Şekûr
|
Kursî
|
Kef
|
En-Nesre;Arslanın burun yarığı veya
yeniliş ile eşik; cacri
|
|
20
|
|
9.
|
El-Ganî
|
Atlas Feleği
|
Cîm
|
Et-Tarf/Arslanın gözü; cancri-leonis
|
|
3
|
|
10.
|
El-Muktedir
|
Menziller Feleği
|
Şîn
|
Cebhetü’l Esed/Arslanın alnı
|
|
300
|
|
11.
|
Er-Rabb
|
1.Gök:Satürn
|
Ye
|
Kîvân/Zübre/Arslanın yelesi; leonis
|
Hz.İbrâhîm
|
10
|
|
12.
|
El-Alîm
|
2.Gök:Jüpiter
|
Dad
|
Es-Sarfe/Hava değişikliği; leonis
|
Hz.Mûsâ
|
800
|
|
13.
|
El-Kâhir
|
3.Gök:Mars
|
Lâm
|
El-Avvâ/Havlayanlar (veya köpekler);
virginis
|
Hz.Hârûn
|
30
|
|
14.
|
En-Nûr
|
4.Gök:Güneş
|
Nun
|
Es-Simâk/Yüksek veya simak-ül a’zel;
silahsız simak; virginis
|
Hz.İdrîs
|
50
|
|
15.
|
El-Musavvir
|
5.Gök:Venüs
|
Re
|
El-Gafr/Örtü; virginis
|
Hz.Yûsuf
|
200
|
|
16.
|
El-Muhsî
|
6.Gök:Merkür
|
Tı
|
Ez-Zübânâ/Akrebin kıskacı; librae
|
Hz.İsâ
|
9
|
|
17.
|
El-Mubîn
|
7.Gök:Ay
|
Dal
|
El-İklîl/Taç; librae
|
Hz.Âdem
|
4
|
|
18.
|
El-Kâbıd
|
Esir
|
Te
|
El-Kalb/Akrebin kalbi; antares(scorpi)
|
|
400
|
|
19.
|
El-Hayy
|
Hava
|
Ze
|
Eş-Şevle/Akrebin kuyruğu; scorpii
|
|
7
|
|
20.
|
el-Muhyî
|
Su
|
Sîn
|
En-Naâîm/ Deve kuşları; kavis burcundaki 8
yıldız;sagitarii
|
|
60
|
|
21.
|
El-Mumît
|
Toprak
|
Sad
|
El-Belde/Şehir (yay burcundaki yıldızsın
bir alan); sagitarii
|
|
90
|
|
22.
|
El-Azîz
|
Madenler
|
Zı
|
Sa’du’z-Zâbıh/Kurban kesenin saadeti;
capricorni
|
|
900
|
|
23.
|
Er-Rezzak
|
Bitkiler
|
Se
|
Sa’du’l-Bul’a/Yutanın saadeti; aquarii
|
|
500
|
|
24.
|
El-Muzill
|
Hayvanlar
|
Zâl
|
Sa’du’l-Suûd/ En yüksek saadet; aquarii
|
|
700
|
|
25.
|
El-Kavî
|
Melekler
|
Fe
|
Sa’du’l-Ahbiyye/Çadırlar saadeti; aquarii
|
|
80
|
|
26.
|
El-Latîf
|
Cinler
|
Be
|
El-Mukaddem mined-Dâl/Fer’ül Evvel/Kovanın
ön deliği; pegasi
|
|
2
|
|
27.
|
El-Câmi’
|
İnsan
|
Mîm
|
El-Fer’u’l Muahhar/Fer’ul Sanî/Kovanın art
deliği; andromedae-pegasi
|
|
40
|
|
28
|
Refîu’d-derecât
|
Mertebelerin Tayini
|
Vav
|
Er-Rişâ/Batn’ul Hût/Balığın Karnı;
andromedae
|
|
6
|
●
Güneş, Ay ve
Yıldızlarla ile İlgili Âyetler
·
Bakara Sûresi, Âyet 258:
Baksana ona, kendine Allah meliklik verdi
diye, İbrahim’e rabbi hakkında hüccet yarışına kalkana! İbrahim ona ‘Benim
rabbim o kâdir-i kayyum’dur ki hem diriltir hem de öldürür!’ dediği vakit ‘Ben
(de) diriltirim ve öldürürüm!’ demişti. İbrahim ‘Allah güneşi meşrıktan
(doğudan) getiriyor, haydi sen onu mağribden (batıdan) getir!’ deyiverince o
küfreden herif donakaldı. Öyle ya, Allah zâlimler gürûhunu muvaffak etmez!
·
En’am Sûresi, Âyet 75-79
“Biz İbrahîm’e (hakikati nasıl öğrettiysek,
istidlâl de bulunması ve) kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin
mülkünü de öylece gösteriyorduk.
İşte O, üstüne gece bürüyüp örtünce bir
yıldız görmüş «Bu mu benim Rabbim?» demiş o sönüp gidince ise şöyle demişti:
«Ben böyle sönüp batanları (Tanrı diye) sevmem.»
Sonra ayı doğar hâlde görünce de «Bu mu
benim Rabbim?» demiş, fakat o da batıp gidince: «And olsun ki demişti, eğer
Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar gürûhundan olacakmışım.»
Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de: «Bu
mu imiş benim Rabbim? Bu, hepsinden de büyük!» batınca da (şöyle) söylemişti:
«Ey kavmim, (gördünüz ya, bunların hepsi fânî ve mahluktur) Ben sizin (Allah’a
eş katageldiğiniz nesnelerden kat’iyyen uzağım.»
«Şüphesiz ki ben, bir muvahhid (Allah’ı bir
tanıyıcı) olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yönelttim. Ben
müşriklerden değilim.»”
·
En’am Sûresi, Âyet 96-97:
“O, tan arttırıp sabah çıkaran! Geceyi bir
aramgah (dinlenme zamanı) kılmış, şems u kameri de birer nişane-i hisab (hesab
ölçüsü)! O (bütün bunlar) işte o azîz-alîm’in takdiridir.
Hem odur O ki karada ve denizde yolu
doğrultmanız için size yıldızları sebep kılmıştır. Hakîkat ilim ehli olanlar
için âyetleri tafsîl eyledik.”
·
A’raf Sûresi, Âyet 54:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı
günde yaratan, sonra (emri) arş üzerine hükümrân olan Allahdır. Kendisini
durmayıp kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örter. Güneşi, ayı, yıldızları
–hepsi de emrine râm olarak- (yaratan O). Haberin olsun ki yaratmak da emretmek
de Ona mahsus. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!”
·
Yunus Sûresi, Âyet 5:
“O, odur ki güneşi bir ziya yaptı, kameri
bir nûr ve buna menzil menzil miktarlar tayin buyurdu ki senelerin adedini ve
hesabını bilesiniz! Allah bunu ancak hak/hikmet ile yarattı. Bilecek bir kavim
için âyetleri tafsîl ediyor!”
·
Yusuf Sûresi, Âyet 4:
“Bir vakit Yusuf, babasına: “Babacığım,
demişti gerçek ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar
bana secde edicidirler.”
·
Ra’d Sûresi, Âyet 2:
“Allah odur ki semâlara direksiz irtifâ
(yükseklik) verdi –onları görüyorsunuz- sonra arş üzerine istiva buyurdu ve
şems ü kameri teshîr eyledi; her biri müsemma bir ecel için (belirli bir süre)
cereyan ediyor; emri tedbîr, âyetleri tafsîl ediyor ki sizler, rabbinizin
likasına (karşısına çıkacağınıza) yakîn hasıl edesiniz.”
·
İbrahim Sûresi, Âyet 33:
“Güneşi, ayı âdetlerinde dâim (ve
hizmetlerinde kâim) olarak size teshîr eden O, geceyi gündüzü sizin (faidenize)
tahsîs eden Odur.”
·
Nahl Sûresi, Âyet 12:
“Hem sizin için geceyi ve gündüzü ve şems u
kameri teshîr buyurdu; bütün yıldızlar da O’nun emrine müsahhardırlar
(âmâdedirler). Elbette bunda aklı olan bir kavim için âyetler vardır.”
·
Nahl Sûresi, Âyet 15-16:
“Hem arzda ağır baskılar bıraktı ki sizi
çalkar (sarsar) diye hem de nehirler ve yollar, gerek ki doğru gidesiniz; ve
alâmetler, yıldızla da onlar yol doğrulturlar!”
·
İsrâ Sûresi, Âyet 11-12:
“İnsan da şerri öyle davet ediyor ki hayra
duâ eder gibi ve insan pek aceleci olmuştur. Halbuki biz geceyi, gündüzü iki
âyet yaptık, sonra gece âyetini mahvettik (gideriverdik) ve gündüz âyetini
gösterici kıldık ki fazl taleb edesiniz ve senelerin sayısını ve hesabı
bilesiniz. Hem her şeyi tafsîl (beyan) etmiş de etmişiz.”
·
Enbiyâ Sûresi, Âyet 33:
“O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır
ve bütün bunlar kendi dâiresi içinde yüzmekte (devr etmekte)dirler.”
·
Hacc Sûresi, Âyet 18:
“Görmediniz mi Allah’a secde ediyor
göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar,
bütün hayvanlar ve insanlardan bir çoğu? Bir çoğunun da üzerine azab hak olmuş,
her kimi de Allah tahkir (zelil) ederse artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz
Allah ne dilerse yapar.”
·
Mü’minûn Sûresi, Âyet 17:
“Andolsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol
yarattık. Biz yaratmaktan gafiller değiliz.”
·
Furkan Sûresi, Âyet 61:
“Tebârek, ne yücedir O ki semâda burçlar yapmış,
hem içlerinde bir kandil bir de nurlu (munir) bir ay asmış!”
·
Ankebut Sûresi, Âyet 61:
“And olsun ki onlara: «O gökleri, o yeri kim
yarattı? O güneşi, o ayı kim müsahhar kıldı?» diye sorarsan mutlaka «Allah»
derler. O hâlde nasıl çevrilip döndürülüyorlar?”
·
Lokman Sûresi, Âyet 29:
“Görmedin mi Allah geceyi gündüze sokuyor,
gündüzü geceye sokuyor ve şems ü kameri teshîr etmiş, hepsi müsemma bir ecele
(belirli bir sona) doğru cereyan ediyor ve filvâki Allah bütün yaptıklarınıza
habîrdir!”
·
Fatır Sûresi, Âyet 13-14:
“Geceyi gündüze sokuyor, şems ü kameri râm
etmiş, her biri müsemma bir ecele / mukadder bir gayeye akıp gidiyor, işte bu
gördüklerinizi yapan Allah rabbiniz, mülk O’nun! O’ndan beride çağırdıklarınız
bir Kıtmîr idare edemezler, kendilerine dua edersiniz, duanızı işitmezler,
işitseler bile cevabını veremezler, kıyamet günü de şirkinize küfrederler. Sana
bir habîr gibi haber veren olmaz!”
·
Yasin Sûresi, Âyet 38-40:
“Güneş de; kendisine mahsus bir müstekarr
için cereyan ediyor. O, işte azîz-alîmin takdiridir.
Aya da; menzil menzil ona miktarlar
biçmişizdir; nihayet dönmüş eski urcûn gibi olmuştur.
Ne güneş kendine aya çatması yaraşır, ne de
gece gündüzü geçer, her biri birer felekte yüzerler”
·
Zümer Sûresi, Âyet 5:
“Gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi
gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü gecenin üstüne sarıyor, ay ve güneşi musahhar
kılmış, her biri müsemma ecele cereyan ediyor. Uyan! O öyle azîz, öyle gaffar!”
·
Fussilet Sûresi, Âyet 37:
“Ve O’nun ayetlerindendir leyl u neher, şems
u kamer. Şems u kamere secde etmeyin de onları yaratan Allah’a secde edin,
gerçek O’na ibadet edeceksiniz.”
·
Necm Sûresi, Âyet 1-11: (Toplam
62 âyet)
“O necm’e kasem ederim indiği dem ki
şaşırmadı sahibiniz, azıtmadı da ve hevâdan söylemiyor; o (Kur’ân) sade bir
vahiydir, ancak vahyolunur. Tâlim etti ona kuvveleri şiddetli bir kuvvet
sahibi, hemen duruklandı ve o en yüksek ufukta idi, sonra yaklaştı da tedellî
etti (alçaldı veya yükseldi) ‘gâbe gavseyni ev edna’ (iki yay kadar yahut daha
yakın) oldu da verdi kuluna verdiği vahyi! Gözün gördüğünü kalb tekzîb etmedi.”
·
Kamer Sûresi, Âyet 1-3: (Toplam
55 âyet)
“Yaklaştı saat, yarıldı Kamer! Hâlâ bir ayet
görseler, yüz çevirip derler: “Müstemirr bir sihir!” Yalan dediler, hevâlarına
uydular, halbuki her emir müstekırr.”
·
Rahman Sûresi, Âyet 5:
“Güneş ve Ay hesablı; çemen, ağaç secdedân!”
·
Mülk Sûresi, Âyet 3-5:
“O, birbiriyle âhenkdâr yedi gök yaratmış
olandır. O çok esirgeyici (Allah)ın yaratışında hiçbir nizamsızlık görmezsin.
İşte gözü(nü bir defa daha göğe) çevir (bak, orada) hiçbir çatlak görecek
misin? Sonra gözü(nü) iki kere daha çevir. (Nihâyet) o göz, hor ve hakîr yine
sana dönecektir ve o (artık bir kusur bulabilmekten) yorulmuştur. Andolsun ki
biz yere en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara da atış
taneleri (rücum) yaptık ve onlara çılgın ateş (cehennem) azâbı hazırladık.
·
Nuh Sûresi, Âyet 15-16:
“Görmediniz mi nasıl yaratmış Allah yedi
semâyı uygun tabaka tabaka? Kamer’i kılmış bir nûr, güneşi de kılmış bir
lamba.”
·
Müddessir Sûresi, Âyet 26-37:
“Yaslayacağım onu Sekar’a! Bilir misin hem
ne sekar? Ne bâkiye kor; ne bırakır; beşere susamış bir susuz, üzerinde on
dokuz!
Hem biz o ateşin muhafızlarını hep melâike
yaptık, sayılarını da ancak küfredenler için bir fitne kıldık ki kitab verilmiş
olanlar yakîn edinsin ve iman edenlere iman artırsın, kitab verilenler ve
mü’minler şüphelenmesin, kalblerinde bir maraz bulunanlarla kafirler de desin:
“Allah bununla meselâ ne murad etmiş?” İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır,
dilediğini de yola getirir ve rabbinin ordularını ancak kendisi bilir ve o
ancak bir öğüttür düşünmek için beşer!
Hayır, hayır o kamere (aya) ve döndüğü dem o
geceye ve açtığı sıra o sabaha kasem olsun ki her hâlde büyüklerin biridir o
sekar, gocundurmak (ikaz etmek) için beşeri; içinizden ileri gitmek veya geri
kalmak isteyen kimseleri!”
·
Kıyamet Sûresi, Âyet 5-10:
“Fakat insan ister önünde fücur etmesini,
sorar ‘Ne zaman’ diye; ‘o kıyamet günü?’ Ne vakit ki o göz şimşek çakar ve ay
tutulur ve güneş ve ay toplanır, der o insan o gün: ‘Nereye kaçmalı?’
(Eyne’l-mefer)”
·
Mürselât Sûresi, Âyet 8-12:
“Hani o yıldızlar silindiği vakit ve o semâ
açıldığı vakit ve o dağlar savurulduğu vakit ve o elçiler mîkatlarına
erdirildiği vakit onlar hangi güne tecil edildi (ertelendi)?”
·
Tekvir Sûresi, Âyet 1-14:
“O güneş dürüldüğü vakit ve yıldızlar
bulandığı vakit ve dağlar yürütüldüğü (yerle bir edildiği) vakit ve kıyılmaz
mallar bırakıldığı vakit ve vuhûş (vahşi hayvanlar) toplandığı vakit ve ‘O diri
gömülen (kızcağız) hangi günahla öldürüldü?’ (diye) sorulduğu vakit ve
defterler açıldığı vakit ve semâ sıyrıldığı vakit ve cehennem kızıştırıldığı
vakit ve cennet yaklaştırıldığı vakit anlar bir nefs ne hazırlamıştır!”
·
İnşikak Sûresi, Âyet 18:
“Toplu bir hâle geldiği (nuru tamamlandığı)
zaman aya ki siz (ey insanlar!), hiç şüphesiz, o hâlden bu hâle bineceksiniz.”
·
Şems Sûresi, Âyet 1-2: (Toplam
15 âyet)
“And olsun güneşe ve onun aydınlığına
(Işık almakta) ona tabî olduğu zaman aya”
Dipnotlar
1. Hâce Muhammed Parsâ, Tevhîde Giriş
–Faslu’l-Hitâb-, Ter: Ali Hüsrevoğlu, Erkam yay., İstanbul,
2. Muhiddin-i Arabî’nin Nefesu’r-Rahman’ın
Zâhir ve Bâtın Dâireleri Şeklindeki Tecellileri; Titus Burckhardt, Astroloji ve
Simya, Çev:Mehmed Temelli, Verka yay., Eylül 1999, İstanbul. eserinden
faydalanılmıştır.
Akademya'ya Doğru Arşivi (2001-2005)