Batı'nın
"Neo-Osmanizm" Atağı
Gökhan Gümüş
«Türkiye'nin
bölgede gittikçe büyüyen etkinliği için "Neo-Osmanizm" kavramı
oluşturulmuştur ki, bunun, Ankara'nın bölgede yüzyıllarca süren Osmanlı Türklerinin
hakimiyetlerine düğümlendiği anlamına geldiği söylenmekte. Arab yorumcular Orta
Doğu'da "yükselen yıldız"a karmaşık duygularla bakıyorlar. Çoğu,
Ankara'nın dinamik ve müstakil politikasının, Arab rejimlerinin ABD
karşısındaki pasif ve bağımlı mevkîlerini daha da ön plana çıkardığının
farkındalar.»
İsviçre'nin en
saygın gazetesi Neue Züricher Zeitung’un Beyrut muhabiri Jürg
Bischoff, gazetenin 27 Ekim 2009 tarihli nüshasında okuyucularını "Doğu'ya
‘Neo-Osmanizm’ atağı" [1] başlığı altında böyle "aydınlatmış".
"Neo-Osmanizm kavramı"nın kimlerce "oluşturulduğu" mübhem
kalmakla beraber, Türkiye'nin "müstakil politika" yürüttüğünü iddia
etmenin doğrudan dezenformatif olduğu kanâatindeyiz.
Evet, biz de
"Neo-Osmanizm kavramı"nın kaynağını merak ediyoruz. Türkiye'de zaman
zaman irili-ufaklı İslamî-milliyetçi-sağcı siyasî parti ve akımların "Yeni
Osmanlıcılık" iddiaları ve söylemleri olduğu gibi, bu yönde birtakım millî
semboller de bol bol kullanılmıştır. "Adriyatikten Çin Seddi'ne
kadar" misâlinde olduğu gibi, "Türkün Türke propagandası"
türünden; fikrî konsept yönü olsun, tatbikata yönelik "teknik
donanım" olsun, her bakımdan yetersiz birtakım "çıkışlar"
olmuştur. Daha çok komedya kategorisine âid bu tür şeyler mevzuumuz dışında.
"Ankara'nın müstakil politikaları" bir yana -ki bu manipülasyon ile
nelerin amaçlandığını kısaca göstereceğiz-, "Neo-Osmanizm kavramı"na
dâir ciddî bir konsept aradığımızda, karşımıza ilk bakışta Batı kaynaklı
birtakım "elastik" ifâdeler ve "yeni harita"lar dışında
fazlası çıkmıyor.
VERHEUGEN: AB,
TÜRKİYE'YE MUHTAÇ
«Alman radyosu
Deutschlandfunk'a demeç veren Verheugen, "Bizim Türkiye'ye,
Türkiye'nin AB'ye olduğundan daha çok ihtiyacımız var" ifadesini kullandı.
Verheugen, “Türkiye'nin çok büyük stratejik önemi var. Ben bütün bölgenin
güvenliğinden söz ediyorum. Türkiye'nin Batılı devletler topluluğunda sağlam
bir yer edinmek yerine başka bir yol tutması hâlinde neler olacağını düşünmek
gerek. Bu bizler için çok çok büyük risktir, almasak iyi olur” dedi.»
[2]
AB Yatırım ve
Endüstri Komiseri Günter Verheugen'in yaptığı kısa ama son derece ilginç
açıklamalarının Türkiye'de neredeyse hiç dikkat çekmemesi garîbdir. Verheugen
AB'nin hayatî jeopolitik hedefleri için Türkiye'nin "olmazsa olmaz
unsur" olduğunu vurgularken, aynı zamanda, Türkiye'nin Batı mihraklı dünya
düzeninden "başka bir yol tutması" ihtimâline karşı tedbirli
olunmasına dikkat çekmesi gâyet ilginç. Kanaatimizce, Verheugen'in "başka
bir yol" ifadesiyle kastettiği, Şanghay merkezli Rus-Çin ittifâkı gibi
-ABD ve AB’nin dünya hegemonyasına rakîb- stratejik teşekküller değil.
Verheugen'in
ne tür bir "yol"u kastettiğini, daha çok, aynı haberdeki şu ifadeler
işâretlemekte:
«Buna karşın, ilk
defa müslüman çoğunluklu bir ülke, demokrasi, hürriyet ve hukuk devletini tesis
edebildiği takdirde "bizim için çok büyük büyük bir avantaj olur"
şeklinde konuşan Verheugen, bütün bunlara rağmen, Türkiye'ye yönelik
kolaylaştırılmış üyelik şartlarının mevzubahis olamayacağını sözlerine ekledi.»
[3]
Verheugen'in
demek istediği, neticede, "Ne olursa olsun, ama İslâm Birliği
olmasın!" korkusunda düğümleniyor. Bunun için de, "demokrasi, hürriyet,
hukuk devleti" parolaları altında kültür emperyalizmine "devam!".
Uluslararası Frankfurt Kitab Fuarı (2009) vesilesiyle Frankfurter Rundschau
gazetesinde[4] yazan Arundhati Roy, (meâlen) "Nedense demokrasi
daima sosyal karmaşa, ekonomik sömürü ve ekolojik tahrîbatları da beraberinde
getiriyor" derken, bu "Batı kurnazlığı"nı kastediyordu. Ve
"dinlerarası diyalog" da bunun için; "Kalvinist İslâm" ve
"protestan müslümanlık" da bunun için. Çünkü İslâm'ın yeniden
devletleşmesi durumunda, Batı sömürgeciliği yalnız Orta Doğu'da değil, bütün Asya'da,
Afrika'da ve hatta Latin Amerika'da “great game-büyük oyun”u kaybetmiş olacak.
Batı emperyalizmi
"Türkiye Osmanlı'yı diriltirse hapı yuttuk" derken, riskin farkında.
Aynı zamanda "gerekli manipülasyonlar yapıldıktan sonra bir Osmanlı
Türkiyesi de bizim faydamıza işler" hesabıyla avantaj sağlama peşinde.
Batı'nın "Neo-Osmanizm" atağı, biri Batı'nın aleyhine diğeri Batı'nın
lehine olmak üzere, bu iki kutub arasında izlenmeli.
ÇARPICI
'NEO-OSMANLI' SENARYOSU
Yukarıda Batı'nın
aleyhine olduğunu belirttiğimiz "Neo-Osmanizm"in bir çeşitlemesi de Hürriyet
gazetesine malzeme olmuş.[5] Ezgi Başaran imzalı haber-yorum, meseleye
şöyle bir giriş yapıyor:
«Dünyanın en çok
söz edilen stratejik araştırma şirketlerinden Stratfort'un kurucusu siyaset
bilimci Dr. George Friedman Ocak ayının sonunda yeni bir kitab çıkardı:
Gelecek 100 Yıl - 21. Yüzyıl için Öngörüler (The next 100 - A Forecast for the
21st Century). Kitabta inanılmaz senaryolar var. Meselâ Rusya ve Çin gerileyip
çöküyor. Üçüncü Dünya Savaşı çıkıyor ama, uzayda gerçekleşiyor. Üstelik Türkiye
de olayların merkezinde. Çünkü Ortadoğu, Balkanlar, Arab Yarımadası ve Kuzey
Afrika'ya hâkim bir imparatorluğa dönüşüyoruz yeniden, hilafeti de
canlandırmışız, ABD'nin sinirini bozuyoruz. İşte Friedman'ın
kehanetleri. (...) Friedman'ın 1996'da kurduğu, yaklaşık 70 analistin
çalıştığı Teksas merkezli Stratfort (Strategic Forecasting Inc.), dış politika
ve ekonomi konularında Pentagon dahil pek çok kuruluşa danışmanlık yapıyor.
Analistlerin çoğu eski CIA ajanı, o yüzden de Stratfort için ABD'de "gölge
CIA" diyorlar. Friedman, kehanetlerini jeo-politikaya ve tarihe
dayandırıyor.»
Hürriyet
yazarının derlemesine göre, gerçekten de Nostradamus kehânetlerini
aratmayacak şekilde gelişen Friedman'ın 21. yüzyılı şöyle neticelenir: "2060'da
hâlâ İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Türkiye, Washington'la arayı
düzeltir ve yeniden sevilen müttefikler listesine adını yazdırır... Her şey eski
tas eski hamam hâline döner." Yani "Neo-Osmanizm" Batı
emperyalizminin lehine işlemeye başlar.
Friedman'ın
kitabından yola çıkılarak birtakım haritalar da çizilmeye başlandı. Kitab hakkında
doğrudan malûmatımız olmadığı için, bu haritaların asıl kaynakları hakında kesin
bir şey söyleyecek durumda değiliz. Yalnız Friedman'ın stratejik
araştırmalar şirketine benzer çevrelerden (genelde "özel şirket"
olarak veya akademik kuruluşlar dâhilinde faaliyet gösteren bu "düşünce
fabrikaları"nın, temelde yarı-resmî oldukları unutulmamalı) daha önce
"Yeni Dünya Düzeni" haritaları çıkmıştı. Ulaşabildiğimiz "yeni
harita"larda, "Neo-Osmanist" Türkiye, Balkanlar, Kafkasya, Arab
Yarımadası, Hazar Denizi ve Doğu Akdeniz'de hakimiyet kurmuş vaziyette.
YENİ HARİTA - ESKİ
PROJE VE
TÜRKİYE’NİN TARİHÎ
MİSYONU
Bu "yeni
harita"lar, özellikle Irak işgalinden (2003) sonra revaçta olan meşhur BOP
haritasının iptaline dâir bir emâre.
Tabiî, "eski harita"nın iptali, "eski proje"nin de iptali
anlamına gelmiyor. Batı emperyalizminin Orta Doğu'daki yeni atağı, -pratikte
gerçekleştirilemeyen- "site devletçik"ler üzerinden hakimiyet kurma
yerine, "emperyal devletçik" modeli vasıtasıyla hakimiyetini idâme
etme yönünde. Dikkat edilirse, Türkiye, Suriye ve İran gibi bölge ülkeleri
aleyhine olan "eski harita"larda gündeme gelen "Büyük
Kürdistan", "Büyütülmüş Azerbaycan", "Hür Belucistan"
gibi site devletçiklerden bahsedilmiyor artık. ABD ve müttefiklerinin Irak
bozgunu bu modeli imkansız kılmıştır. Diğer yandan, böyle bir modelin favorize
edilmesi, başta Amerikalılar olmak üzere Batılı stratejistlerin Orta Doğu'nun
tarihî ve siyasî dinamiklerinden habersiz olduklarını gösterdi. Tarih boyunca,
Orta Doğu'da ancak imparatorluk kıvamındaki yerli-köklü devletler barışı
sağlayabilmişler. Pers, Grek, Roma, Bizans, Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı
imparatorlukları birbirlerini kesintisiz takib ettiler. Kısa fetret dönemleri
hâriç, bu imparatorlukların -jeopolitik ve kültürel olmak üzere- doğrudan
birbirlerinin varîsleri mevkiinde oldukları kolayca anlaşılır. [6] Batı
emperyalizmi, kendi hayat tarzının devamı için hayatî saydığı Orta Doğu'da
"eski harita"larla akîm kalınca, kısaca belirttiğimiz bu dinamikleri
hesabına katmaya başlamıştır.
Anadolu'nun
Avrasya hedefli jeopolitik stratejilerde ihtivâ ettiği ehemmiyet ve Almanya
Başbakanı Angela Merkel'in son Türkiye ziyâreti vesilesiyle yapılan
yorumların bildik yönde olması artık kimseyi şaşırtmamalı:
"Soğuk
Savaş'ta NATO partneri olan Türkiye'yi Avrupa için önemli kılan, özellikle
askerî ehemmiyeti idi. Bugün AB için Türkiye'yi entegre etmenin başka ve çok
daha iknâ edici sebebleri var. Türkiye'yi, yükselen iktisadî gücü, enerji
koridoru olarak önemi ve genç demografik strüktürü; Orta Doğu ve Orta Asya
eşiğinde olması kadar, Avrupa için vazgeçilmez yapıyor. Avrupa Birliği, mevcut
şekliyle dünyada siyasî söz sahibi olabilmesi ve iktisadî rekabette kalabilmesi
için küçük kalmakta. Türkiye'nin AB'ye girmesi, Avrupa'ya mâkul bir ağırlık
verir. Bundan dolayı, Türkiye-Politikası Avrupa için önemli bir testtir: AB'nin
global sahnede nasıl bir rol oynayacağını tâyin edecektir."
Neue Züricher
Zeitung Beyrut muhabiri, Batı emperyalizminin risk alma ve avantaj
sağlama arasında seyreden hesablarını ise şöyle ifâde ediyor:
«Suudî El-Vatan
gazetesi, Türkiye'nin Orta Doğu'da en büyük güç olmasının, AB'ye tam üyelik
gibi illüzyonlar peşinde koşmasından daha yararlı olacağı kanâatinde. Lübnan
El-Ahbar gazetesi, Türk ve İran yükselişini, bağımsızlık ve birlik gâyeli
"Arab rüyası"nın batışı sayarken, Arabların ortaya çıkacak iki blok
arasında taksim edileceklerini öngörmekte: Kuzey'de İran-Türk hegemonyası ve
Güney'de İsrail liderliği.
Fakat asıl soru,
İran hegemonyası ve Türk "Neo-Osmanizm"inin istikbâlde birbiriyle
çatışıp çatışmayacağı. Ankara'nın ticaret ve kooperasyon üzerinden oynadığı
"yumuşak güç", İran ve İsrail'in "sert" gücünden çok daha
az tehditkâr. Özellikle Suriye ve Irak'ın Türkiye ile yakın ilişkiler
kurmaktaki ilgisini, İslâmî Cumhuriyet'in kıskacından sıyrılma teşebbüsü olarak
değerlendirmek gerekir. Türkiye'nin İslâm ve modernizm, demokrasi ve millî
çıkarlar, pragmatizm ve bağımsızlık uzlaşması yönünde takdim ettiği model, Arablar
için, İranlı teokratların sundukları ideolojik hareketsizlik ve dar kafalı
şövenizmden daha çekici.»
Bu satırlar Verheugen’in
imâ ettikleriyle birlikte okunduğunda, "Neo-Osmanizm"in Batı
emperyalizmi nezdindeki Truva atı fonksiyonu iyice belli oluyor. Yani
Türkiye'nin fonksiyonu, İslâm coğrafyasına Batı modelini yaymak ve Batı’nın
sömürü düzenine "taze kan" taşımak ki, bu durumda "müstakil
politika"dan bahsetmenin abesliği aşikâr.
Türkiye'nin AKP
hükümeti döneminde gösterdiği "ekonomik gelişim", müstakil
politikalardan çok, ABD ve AB'nin 2001 yılından itibaren özellikle Orta
Doğu'daki "kan kayıbı"na bağlıdır. ABD'nin Irak işgâline hazırlandığı
günlerde Erdoğan hükümetinin tezkere kasılmaları hatırlanırsa,
Türkiye'nin geldiği noktanın bir rastgelelikten ibaret olduğu anlaşılır. Kuru
tüccâr kafasıyle, parsa kokusu nereden geliyorsa oraya atılmakla "büyük
devlet" olunacağı sananların hazîn hikayesi. Türkiye'de devamlı
"övünç kaynağı" olan "kalkınma"nın dayandığı Batı kökenli
sosyo-ekonomik model global çapta çöküş sinyalleri verirken, hâlâ bu yolda
"ilerleme"nin anlamı nedir? Türkiye, kirli serbest-piyasa ekonomisi
havuzunda yüzerken kendini âb-ı hayat deryâsında görmesi-göstermesi ile, tarihî
misyonunun şuurunda bir "global player"den çok, "kullanılmaya elverişli idiot" mevkiindedir.
Bize gelince,
BÜYÜK DOĞU-İBDA İdeolocyası sayesinde, hâdiselerin ihtar ettiği mânâları “idiot”
perspektifi yerine “ideal” perspektiften okuyoruz. Dost ve düşman cebhelerinin
ortaklaşa işaret ettikleri aynıdır: BAŞYÜCELİK DEVLETİ!
Dipnotlar:
[1]
"Neo-osmanischer" Vorstoss in den Orient, Neue Züricher Zeitung, 27
Ekim 2009.
[2] “Verheugen: AB
Türkiye'ye Muhtaç”, Milliyet, 19 Ekim 2009.
[3] “Verheugen:
Brauchen die Türkei mehr als sie uns braucht", AFP, 17.10.2009. (Milliyet
gazetesinde bu ibârelerin tercümesi eksik veya kasıtlı olarak yanlış
verildiğinden, bu kaynaktan faydalanmayı daha uygun gördük.)
[4] “Arundhati
Roy: Das schwindende Licht der Demokratie” (Arundhati Roy: Demokrasinin Solan
Işığı), Frankfurter Rundschau, 9 Eylül 2009. Metnin orijinali İngilizce’dir;
"Democracy's
Failing Light" başlığı altında internette
bulunabilir.
[5] “Çarpıcı
'Neo-Osmanlı' Senaryosu”, Hürriyet Pazar, 22 Şubat 2009.
[6] Meselâ,
İstanbul'un fethi sonrası Fatih Sultan Mehmed'in "Roma imparatoru, Türk
hakanı ve İslâm emiri" doğrultusunda devlet siyasetini tanzim etmesi, bu “emperyal
devlet-cihân devleti” geleneğinin şuurlu bir tezahürüdür.
[7] “Türkischer
Test auf Europa” (Avrupa'ya Türk testi), Gerd Höhler, Frankfurter Rundschau, 29
Mart 2010.
Aylık Dergisi, Mayıs 2010