Bir Devrime-Bir İnkılâba Açız!
Kâzım Albayrak
Batı dayatması Cumhuriyet
devrimleri, sömürgeleşme mânâsına geliyor. Büyük Doğu’nun Batı ve Tarih
muhasebesi yanında, İsmail Cem’den İdris Küçükömer’e kadar bu
tesbitleri görebiliriz.
Fakat şimdi Batı bitti, Batının
merkezî hüviyeti kayboldu; artık Batı eski cazibesini yitirdi.
Peki sömürgeler ne olacak? Türkiye
ne olacak?
Tabiî ki Batı ve Amerika son âna
kadar sömürgesini elinden çıkarmak istemeyecek, hatta onu kaybetmemek için
destekleyecektir.
Şimdi Türkiye böyle bir avantajlı
kavşak üzerinde.
Türkiye, yeni cazibe merkezi,
Doğu’nun önemli bir unsuru hatta Osmanlı geleneğinden dolayı baş unsuru iken,
Batı da Türkiye’den vazgeçmek istememektedir.
İçeride ise, bir yanda yarı
Batılılaşan müessese ve nizamı ile bir Türkiye varken, diğer yanda kabına
sığmayan, gömleğini yırtan ve büyümek isteyen (büyüyen de) bir Türkiye var.
Türkiye, Batı ile yakın temas
etmiş olmanın dezavantajları yanında avantajlarına da sahib. Batılılaşmış fakat
Batıyı da devirecek bir hüviyete sahib ülke mevkiinde. Yani, Türkiyede
Batılılaşma çökerse, tüm İslâm coğrafyasında ve hatta tüm dünyada çöker. Hatta
dünya bunun sinyallerini çoktandır vermeye başladı bile. İşte Venezuella ve
Latin Amerika ülkeleri, işte Kırgızistan ve Türkî Cumhuriyetleri, Japonya ve
Asya kaplanları, ayrıca Afrika’nın birçok ülkesini de sayabiliriz.
Genç ve dinamik nüfusuyla Türkiye
yeni bir devrime, yepyeni bir devrime muhtaç. Hatta açlık sınırında, şiddetle bir
devrime-bir inkılaba muhtaç. İster fark edilsin ister edilmesin, büyük bir
inkılâba açız!
Zengini-fakiri, askeri-bürokratı,
işçisi-memuru, öğrencisi-öğretmeni bir köklü değişime, bir devrime, bir
inkılâba hasret.
Hayatın bir statüko içinde
gitmesi, insanların eski alışkanlıklar içinde olması ve ister istemez bu alışkanlıkları
savunuyor olması bizi yanıltmasın!..
Devrim bir ihtiyaç; bu ihtiyacı
hissettirmek de bir ihtiyaç. Devrim kadroları halka ihtiyacı hissettiremiyorsa,
önce kendilerine dönmeli, ihtiyacı kendileri hissetmelidir. Çünkü kimse
kendinde olmayan şeyi başkasına veremez.
Nereden, nasıl ve kimler
tarafından patlatılır bu devrim?
Devrim bir kıvılcımdan dahi patlar
da, yerine kim gelecek?
İktidarı alacak kadro, devrimi de
pişiren kadro olacaktır.
Âniden patlayan devrimle iktidara hazırlıksız
gelenler, bunun bedelini iktidardan kovalanarak öder.
Günübirlik örgüt ile, hazırlıklı
ve temelli örgüt farkı.
Cırcır böceği ile karınca farkı.
İster Hak olsun ister Bâtıl,
herkes için geçerli şu altun kural:
- “İş bilenin, kılıç
kuşananındır.”
Fatih’in Ulubatlı Hasan’ının
yaptığı gibi küfrün kalelerine tırmanmadan zafer bekleyenler, ancak küfrü
seyretmekle vakit geçiren miskinlerdir.
Dinimiz miskinliği reddeder ve
Müslümana eşyâ ve hâdiseleri zapt görevi yükler.
Müslüman, Allah davası için yerine
getirir bu görevini.
Batılı, Müslümandan daha çok teshir
ediyor eşyâ ve hâdiseleri ama, sömürgecilik davası için yapıyor bunu.
Şu nükteli tesbite de temas
etmeliyiz.
“İslâm’da cihad yokmuş! İslâm’da
cihad yok ama Hristiyanlık’ta var. O yüzden ta buralara giriyor, işgal ediyor.”
Daha önce aktardığımız bu hususu,
“terör uzmanı” Prof. Emin Bal, TRT Haber’de şöyle ifade ediyor:
«Müslüman direnişçilerin eylemleri
üzerine hemen “Kur’an’da adam öldürmek yoktur” diye Kur’an’a başvuran Batılı,
nedense kendisi Irak’ı bombalarken, Afganistan’da sivilleri öldürürken, acaba
bütün bunlar “İncil’de var mı?” diye İncil’i açıp bakmıyor hiç.»
Bu Batıyı mı örnek alacağız?
Eğer ilim-hikmet ve teknoloji
kastediliyorsa, bütün bunlar Batının tekelinde mi?
“Hikmet, müminin yitiğidir; nerede
bulursa alır.”
İster Japonya, isterse Rusya olsun.
İnsanî değerler mi?
Bu da insanın içinde olacak. İthal
olmaz.
Maddî sefaletimiz yanında manevî
sefaletimiz, acıtıcı bir şekilde gözler önünde değil mi?
Her yerde ve her sahada insan
seviyemiz alarm sinyalleri vermiyor mu?
Maddî açlığımız yanında ruh
açlığımız ölüm sınırında veya ölmüş değil mi?
Bütün bu açlığımızı, kurtarıcı
fikir ve onun aksiyonuyla yani Büyük İslâm inkılâbıyla giderebileceğimiz âşikar
değil mi?
Ruh açlığımızın çözümü Büyük İslâm
İnkılâbında.
Ama biz neredeyiz? Bunun
heyecanını nabzımızda duyuyor muyuz, yoksa nabzımız atmıyor mu?
Bekleyerek değil, peşinde koşarak
ulaşabiliriz ona ve ancak böylece maddî ve manevî açlığımızı giderebiliriz.
Düşmanlarımız ise, bizim gıdamız
olmalı.
Aylık Dergisi, Mayıs 2010