Erkek Doğmak Kolay,
Erkek Olmak Zor
Kâzım Gökbayrak
Modern hayat tarzının
kadın-erkek ilişkilerini düşürdüğü seviye pek iç açıcı değil. Bu kadar mevzu
edilmesine ve kadın özgürlüğünden dem vurulmasına, “hayat müşterektir” gibi
cafcaflı laflara rağmen ilişkiler kopmuştur ve bundan da en çok zarar gören,
maalesef en çok lafı edilen kadın olmuştur. Demek ki işin laf ve edebiyatına
değil, huzur ve saadetine ihtiyaç vardır.
Serde erkeklik var
diye esip gürlüyoruz, erkeklik vasıflarını taşıyıp taşımadığımızı dert
etmiyoruz.
“Güçlüysem haklıyım!”
psikolojisinin esiri olmuşuz; “güç”e değil, Hakka inandığımızı söylesek bile.
Erkeklik vasfının bize
doğuştan gelen, çantada keklik bir vasıf olduğunu sanıyoruz. İşin hakikati hiç
de öyle değil. Hayat bize bunu her ân ihtar ediyor, erkeklik vasıflarımızı
sorguluyor. Aslında, biz sorgulayan değil, sorgulananız. Her davranışımızda,
her sözümüzde sorgulanıyoruz.
“Hepiniz çobansınız ve
güttüğünüz sürüden mes’ulsünüz!”
Bu Hadis-i şerifi
hepimiz biliyoruz ama bu mesuliyetimizi müdrik miyiz?
Gözeten, yöneten,
mesuliyet sahibi kişi. Onun için, "bir aileyi yöneten, bir devleti
yönetir" demişler.
Kökler’den:
-(Sakalla ve zekerle
erkeklik olmaz; eğer böyle olsaydı, merkep, insanların şahı olurdu. Ve dostun
yolunda namertlik eden, Allah erlerinin yolunu keser ve namert de odur).
Emek ve sabır vermeden
hiçbir şey olmuyor. Her şeyin başı sabır. Kendisinden zayıf bir mahluka karşı,
onu “emanet” olarak görmek ve olduğu gibi kabul etmek ve birlikte yanak yanağa
Allaha doğru yürümek. “Allahın emri ve Peygamberlerin kavli” şuuru bu olsa
gerek.
Sen kendin fedâ
olmadıktan, zaaflarından kurtulmadıktan sonra, başkası -velev ki eşin,
çocukların olsun- sana niye fedâ olsun! Erkeğin idarecilik vasfı ile de alâkalı
olarak, feraset ve basiretle de alâkalı olarak, hikmet ve yöneticilik vasfı
erkeğe verilmiştir çünkü.
Şimdi nakledeceğimiz
hikmette “âşıklık” olarak geçen kelimenin yerine “erkeklik” kelimesini koymayı
mevzuumuz vesilesiyle uygun görüyorum:
“Erkeklik davasında
bulunmak kolaydır, fakat ona delil ve bürhan lâzımdır”.
Kadın; erkeğe fatihlik
vasıtası olduğuna göre, bu uyumu sağlamak en başta erkeğe düşer; öncü ve
yönetici vasfından dolayı. Yönetimin en iyisi de kendini hissettirmeden
olanıdır; idare etme sanatı.
Kadın, erkeğin
nefsinden. “Kendi nefsini bilen, Rabbini bildi” ölçüsü malum olduğuna göre;
erkek, kadında münfail sıfatta Hakkı görmek durumunda.
Sevgisizlik,
bencillik, nefsimize ve rahatımıza düşkünlük diz boyu. Sevdiklerimizden üstün
tuttuğumuz bağnaz, inat ve kılçıklı taraflarımız. Sevmeyi bilmek veya
bilmiyorsak sevmeyi öğrenmek zorundayız.
Egomuzu sevmeyi, menfi
huy ve alışkanlıklarımızı sürdürmeyi bırakmak zorundayız.
Sevdiklerimizi
nefsimizden üstün tutmak. En üstünde Allah sevgisi var, sonra Allah Resûlü
sevgisi var. Sevgide de hadlere riayet şart. İlahî tecelliye yol veren kadın,
visal-misal sırrından olan kadın. Bu hakikati ve güzelliği göremiyorsak suç
bizde değil mi? Sevgisizliğimizden değil mi?
Kökler’den:
-(Sevdiğimiz ve ona
doğru ruhumuzun aktığını duyduğumuz her şeyin maverasında, o şey ilahî
tecelliye yol verir…)
Kadından erkek gibi
düşünüp tepkiler vermesi, erkekten kadın gibi düşünüp tepkiler vermesi
beklenemez. Bu, her şeyden önce kendini inkardır, kendini bilmemektir. Demek ki
karşı tarafı bilmeden önce, kendimizi bilmemiz gerekiyor ki, farklılıklar
içinde birlik sağlansın ve ortak bir amaca doğru yine farklı üslub ve tarzlarla
beraber yürünsün. Kalbler ortak sevgi ile, ortak amaç ile, -çıtayı biraz daha
yükseltelim- ortak ideal ile çarpsın! “Yanak yanağa Allaha doğru” hikmeti
gerçekleşsin; gerçekleşmezse bile ıztırabı duyulsun.
“Bir çatışmanın
çözümlenmesi, kendi bakış açımızı, karşımızdakinin görüş açısını da kapsayacak
şekilde genişletmemizi gerektirir.” (John Gray, Erkekler
Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten.)
Kadın hissî, erkek ise
zihnî tarafı ağır basan mahluklardır.
Kadının dili var,
bileği (kuvveti) yok, konuşacak tabiî ki; sevgi, ilgi ve muhabbet bekleyecek
tabiî ki. Kadını yaratılış hikmetiyle beraber tanımak, fatihlik vasıtası
bilmek.
“Kadınlar her zaman
haklıdır” sözünde ironi koksa bile, onların psikolojilerinin buna uygunluğu,
sabır ve fedâkarlık timsali (analık madeni) olmaları vasıflarıyla birlikte
düşünürsek her zaman haklılık kazanır; iltifattan öte geçerlilik kazanır, hele
hele “cennet anaların ayakları altındadır” Hadisi her şeyin üstünde bir mânâ
taşır.
Yaratılış olarak
“zayıf mahluk”, zayıflığının şuurunda olarak kendini bilirse, kendi cinsi
içinde “kuvvetli mahluk” olur; yaratılış olarak “kuvvetli mahluk”,
hakkaniyetten ayrılırsa, “zalim mahluk” olur.
Erkek doğmak kolay,
erkek olmak zor…
Ailenin ve toplumun
erkekten beklentisi bir hayli fazla; fakat yetiştirmesi o kadar ağırlıkta
değil. Prof. Üstün İnanç’ın bir programına rast gelmiştim, toplumun
erkekten çok fazla şey beklemesini, erkeğin bunu yapacak çapta olup olmamasını
tartışıyordu. Bir misal veriyor; eve hırsız girmiş, salondaki değerli eşyaları
götürüyor. Kadın uyanmış, erkeğini, uyarıyor. Erkek yatak odasının kapısında,
acaba hırsızın silahı var mı, kaç kişiler vs. diye düşünüyor. Gitse mi gitmese
mi? Kadına, sen geride dur, yatak odasının kapısını kilitle mi dese, yoksa
kilitlemese mi?
Kadın savaşacak değil,
erkek savaşacak! Erkek, evine bakacak. Fail erkek, kadın münfail. Fakat
erkek-kadın bu vasıflarla mı yetişiyor, yoksa eşitlik-çağdaşlık tekerlemeleriyle
ruhî nizam bozulmuş, erkek-kadın ilişkileri birbirine karışmış, ne erkek
erkekliğini yapıyor, ne kadın kadınlığını yapıyor, yuvarlanıp gidiyor muyuz?
Her şeyden önce
nizamlayıcı olan erkek, nizam fikrini bulup benimsemeli ve bunu ilişkilerine ve
toplum hayatına nakşedebilmeli. Çünkü iktidarı kuran ve yıkan siyaset ve
askerlik sanatı, erkeğe hastır.
Bir toplumda erkekler
bozulmadan kadınlar bozulmaz. Çünkü güç erkektedir, düzen kuran ve yıkan odur.
Bundan dolayı kadınları suçlamak yanlıştır ve kendi hatasını görmeyip günah
keçisi aramaktır. Kadınları suçlamak ucuz iş. Asıl âmili itiraf edememekten
kaynaklanan zavallı bir psikoloji.
Suçlu erkektir; çünkü
mesuliyet kimde ise suç da ondadır.
Kendinden başka birine
önem vermek… Bir kadını sevmek, bir çocuğu sevmek, bir arkadaşı sevmek, hatta
bir çiçeği sevmek… Bencillikten, hedonistlikten, vahşilikten kurtulmak, sevmek,
karşılıksız sevmek. Aksi takdirde hayat katılaşır ve o kişi için biter.
Kendinden kurtulmak, hürriyetin olmazsa olmazı; ve, kendinden kurtularak
hürriyetini kazanmanın ilk ve önemli basamağıdır sevgi.
Vesile ve vasıta
kadın, erkekte fatihlik sembolü. Fikir gibi bilmek ve oradan sevmenin
hakikatine (Leylâ’dan Mevlâ'ya) varmak. İBDA Külliyatında geçen, “başkası
olmadan başkası için olmak”, “bağlılıkta kendini ortaya koymak”, “sevmek için
bilmek” hikmetlerini mevzuumuzla da irtibatlandırabiliriz. Varoluş kavgamız,
hürriyetlerle temas kurarak, tanıyarak tecelli eder ancak. Yüce bir gaye uğruna
harekete geçmek, insanı hürleştiren ve yücelten bir duygudur. Her erkeğin
gönlünde bir aslan yatar, misali.
***
Kadınları dinlemeyi
bilme sanatı… Farklılıkları kabul etme ve idarecilik sanatı… Sevgi, ilgi ve
muhabbet. Bencillikten uzaklaşma; anlayış, sabır ve zarafet göstermek, bu
uğurda emek ve çaba sarf etmek.
Kadının dili ayrı,
erkeğin dili ayrıdır; zahiren aynı kelimeleri kullansalar bile, kelimelere
yükledikleri mânâ ve duygular farklıdır. Onun için yabancı dil öğrenir gibi
birbirlerinin dilini öğrenmek zorundalar; dil kursuna gider gibi emek sarf etmek
gerek.
Erkekler Mars’tan,
Kadınlar Venüs’ten kitabında “Marsça/ Venüsçe Sözlük”e bakmaktan
bahseder eserin müellifi. Kadın ve erkeğin psikolojileri farklı, onların
haritaları farklı, beklentileri farklı. Kadın ve erkek, aynı şeyi bile farklı
açılardan isterler. Biri fail, diğeri münfail. Biri beğenmek, diğeri beğenilmek
için. Biri zihnî, diğeri hissî. Birine doğru gelen, diğerine yanlış gelir. Biri
mağarasına çekilmeyi, diğeri ise tam zıttı, çok konuşmayı yeğler. Biri
düşünerek konuşur, diğeri konuşarak düşünür. Biri üzülünce susar, diğeri
üzülünce konuşur. Birinin iyi niyetli yaklaşımı diğerine kötü niyetli
gelebilir. Biri sessiz kalmayı duygusuzluk olarak görüp doğru bulmaz, diğeri
fazla konuşmak olarak görür, duyguları incinir. İyi niyetle her zaman iyi sonuç
alınmaz, usûller de en az iyi niyet kadar önemlidir; farklı duygu ve iradeleri
öğrenmek ve ona göre usûl geliştirmek. “Çattık belâya!” düşüncesi yanlış olup,
bir usûl de değildir. Kadın anne gibi davranırken, erkek de baba gibi davranır
ve bu tavırlar birbirine zıttır.
Erkek kadına “mesele
nedir tatlım?” derse zarafet olur, kadın derse hakaret olur.
Mevzuumuzla alâkalı
olduğu için bu misalleri verdim. Bilgiçlik yahut uzmanlık iddiasında değilim.
Söylediklerim böyle anlaşılmalı.
“Eleştirmek için eleştirmek”
yanlış olduğu gibi, eleştirmemek ve hâlimizden razı olmak da en büyük yanlış.
Mevcut hâlimizi geride bırakmak ve ileriye gitmek için eleştirmek; veya en
doğrusu, iş içinde bunu göstermek zorundayız. Geliştikçe gelişecek prensiblerle
yenilenmek zorundayız.
Buna vesile oluyorsa,
eleştirmek ve nefs muhasebesi yapmak; şuurda ve amelde değişiklik için faydalı.
Fakat eleştiriden ibaret kalıyorsa zararlı.
Tarafımız ne şu, ne
bu; ne bir tarafı yermek, ne diğer tarafı övmektir. Hakikati aramak ve doğru yolu
bulmaktır amacımız. Mükemmellik iddiasında da değiliz; üslubumuz bazen kesin ve
sert olsa da yanlışlıklarımızı kesinlikle ikrar ederiz.
***
Medenî Kanun'un,
“koca, birliğin reisidir” hükmü, 2001’de “Birliği, eşler beraberce yönetirler”
şeklinde değiştirildi. Ayrıca yine yeni düzenlemede getirilen, kadının evlilik
meskeninde hak iddia etmesi, kadının mağduriyete ve istismara açık olduğu böyle
bir düzende gereklidir. Yapılan diğer bir değişiklikle, evlilik sonrası
edinilen malların eşler arasında eşit paylaşımı da böyle düşünülebilir.
Kadının zayıflığını ve
“gücü yeten yetene!” devrinin adaletsiz, ahlâksız, ilkesiz anlayışını ve erkek
egemenliğini de nazarı dikkate alırsak, kadının himaye edilmesinde ve hatta bu
hususta aşırıya gidilmesinde, çözümsüzlükten doğan zaruret vardır, diyebiliriz.
Bizim adalet sistemimizde geçerli olacak ilkenin tam tersini savunuyor gibi
olabiliriz; fakat, “bu şartlara göre böylesi” demek istiyoruz. Yoksa bizim
savunduğumuz düzende devlet, Hakkı esas alacak, zayıf ve güçsüzleri koruyacaktır.
Sistem, kendi
doğurduğu problemler için çözümler üretiyor fakat kaynak kurutulmuyor, böyle
bir amaç da görülmüyor. Çünkü bu, kültür ve hayat tarzı meselesi. Bundan
dolayı, bir mağduriyete çözüm aranırken yine başka mağduriyetlere kapı açılıyor.
Çünkü sistem, temelinden bozuk.
Mevcut Batıcı
sistemin, insan, toplum ve kâinata bakışı çarpık. Ondan sonra bir sürü çözüm
üretiyor, ürettiği çözümler de daha sonra problem doğuruyor, bu sefer onlara da
çözüm aranıyor. İnsan ve toplum ilişkilerinin bu kadar karmaşıklığı ve
kopukluğu; çağın hastalığı.
Problemin kaynağı
modern hayat tarzıdır.
Müslümanlardaki
fikirsizlik ve geleneklerinin yıkılmış olması, onları istemeden de olsa modern
hayatın içine itiyor. Modern hayatın getirdiği problemlerle herkes boğuşmak
zorunda kalıyor. Televizyonun her eve girmesi ve cinsiyetlerin yüz göz olması,
arada saygı kalmaması, haremlik selamlığın hiç uygulanmaması, insanın
amaçsızlığının neticesinde ilişkilerin yozlaşması ve evliliklerin artık
pragmatik olması ve âdeta maddiyata dökülmesi gibi sebebleri sayabiliriz.
Suçu modern hayat
tarzına atıp sıyrılmak istemiyoruz. “Müslüman çağından mes'uldür” diyor ve buna
inanıyoruz.
İslâm, bir hayat
nizamı ve cemiyet dinidir. BD-İBDA İslâma muhatab anlayışı ne va’z ediyor ve
bizler özlediğimiz nesil için ne yapıyoruz? Kendimizden başlayarak alternatif
geliştirmeliyiz.
İBDA Mimarı Salih
Mirzabeyoğlu: “Ne olmalı, nasıl olmalıyız?” suallerini cevablarken,
kadın-erkek meselelerinin “insanî hakikat” anlayışı bulunmadan çözülemeyeceğini
belirtiyor İnsan isimli eserinde.
Gölgeler romanında
ise, “İnsan (erkek-kadın)” bahsinde, meâlen şöyle söylüyor:
“Erkek ve kadın, erkek
ve kadın OLMA keyfiyetinin fizikî şartlarıyla dünyaya geliyor ve erkek ve kadın
OLUYOR.” Erkek ve kadının keyfiyetini kazanmasının gerekliliği belirtiliyor.
Sadece fizikî şartlarla olacak şey değil, bir şuur, kültür, tavır ve davranış
olduğu belirtiliyor.
ERKEK DOĞMAK KOLAY,
ERKEK OLMAK ZOR…
İmamlık ve hakimlik
erkeğe emanet edilmiş, buna layık olacak erkek, bunun gayreti ve çilesi içinde
olmalı.
Erkek dışarıda kadın
haklarından ve hakkaniyetten bahsederken, evde zalim olmamalı.
Anne-babasının kendine
davranışından şikayet ederken, aynı şeyleri evlatlarına yapmamalı.
Erkeklik ona verildi,
bu vasfın gereğini yapmalı.
Erkek doğmak ile bu
işin bitmediğini, erkek olmanın zor ve mesuliyetli olduğunu idrak etmeli.
İBDA Mimarı'nın Gölgeler
kitabında işaretlediği, üstüne çarpı atılması gereken hususlar:
“Buna göre, çöplüğe
atılacak idrak ve insan soyunu şöyle işaretleyebiliriz:
Bir insan ki, namus
sözünü sadece kadına ait görür ve onu eve kapadıktan sonra kendi namussuzluğunu
meşru görür; geç!
Bir insan ki şeriat’e
karşıdır ama, herkesin namus anlayışının kendine ait olduğunu anlamadan fena!
şeylere karşı çıkar; geç!
Bir insan ki, kendi
yaptığını ölçü kabul ederken, bunun ölçü veya ölçüsüzlük aynı şey demek
olduğunu anlamaz… Ve “namussuz!” deyince kızar; geç!
Kadının başörtüsü
hakkında kendi zavallılığına uygun ve tesettürü müdafaa ederken onu düşürücü
makaleler döktüren keleş, kendisinin de erkek olması gerektiğini anlamaz… Ve
erkekliği, tenasül âleti zaviyesinden görür; geç!
Gayesiz, mihraksız,
ticarî gaye veya sahte aydın sıfatıyla cinsiyet bahsinde hayvanca çeşitlemeler
yapılır ve hiçbir nefs muhasebesi tütmez; geç!
Bunların hepsine geç!
diye bir çizgi çeken, İslâm’ın hakikatidir; ve hepsi kendi derecelerinde onun
mahrumudurlar… Seçilecek olan İslâm, bulunacak, hep yeniden bulunacak olan da
İslâm!”
İnsan: İns. Nisyan.
Unutan.
Edm: Üns tutmak.
Ünsiyet etmek, ittifak etmek, birleşmek.
Adem: İnsan, ilk insan
ve ilk Peygamber.
Velud: Çok doğuran
kadın. Çok eser veren kimse.
Valid: Doğurtan, baba.
Valide: Ana.
Ümm: Valide. Asıl,
esas. Başlıca olan şey.
Sayın Salih
Mirzabeyoğlu’nun İnsan (Erkek-Kadın) eserinden özetlediğim
yukarıdaki lügatçede geçen “Ümm” kelimesi, Yeni Devir Hukukçular Derneği’nin
organize ettiği konferansta konuşan Prof. Teoman Duralı’nın şu
tesbitlerini hatırlattı bana:
“Ümm, anne demek.
Ümmet de buradan geliyor. Ümm, imamdan gelir. Kadın, öncü burada… Rahim,
rahmet. Kadının rahmi, rahmet yoludur.”
Ortaöğretimden beri
Arabça ile meşgulüm ama, bu bağlantıları hiç düşünmemişim. Artık kendime mi,
eğitime mi laf söylemem gerekiyor, bilmiyorum. Üstelik mezara da bu kadar
yaklaşmışken.
Toplumun en küçük
nüvesi olan ailenin de bir ideali ve bunun aksiyon ve heyecanı olmalı. Muhakkak
hem dostumuz hem düşmanımız bulunmalı. Batıcı hayat tarzı ve aile yapısı
düşmanımız olmalı. Baş nefret kutbu ve baş muhabbet kutbu olmalı. Düşmanımız
olmazsa, ailede de didişmeler başlar, çünkü hayatın gayesi kaybolmuştur. Kadın
yemeğini pişirirken, çocuğunu büyütürken, evine hizmet ederken, kocasıyla
birlikte bir gaye taşımalı. Çocuklarını ne için yetiştiriyor? Böyle bir gaye
olmalı en azından. Heyecanı duyulan hizmet edilen bir gaye.
Kadın ve erkek,
cinslerinden gelen sınırlılığı-darlığı telafi eden bir hayatı aramalı. Hem
erkek hem kadının şuuraltında bu gizlidir. Jung’a göre, müşterek
şuuraltının cinsiyeti yoktur. Zaten İBDA Mimarı İnsan eserinde
şöyle diyor:
“Buna göre Adem
Peygamber, ilk yaratılan olarak, İNSAN, hem erkek ve hem de dişinin
temsilcisidir. Her varlıkta madde ve mânâ olarak kendine mahsus bir erkeklik ve
dişilik olduğunu, ilk insan örneğinde görüyoruz.”
Üstad'ın
yaptığı tarih muhasebesinde görüldüğü üzere, asırlardır İslâm’ın aşkı, vecdi,
estetiği, dil ve diyalektiği, gelenekleri ve muaşereti kaybedildiği için “marka
Müslümanlığı” denilen içi boşaltılmış nesiller doğmuş, böyle Müslümanın,
namazından niyazına, sofuluğundan sakalına, kadınından erkeğine, hiçbir hayrı kalmamıştır.
Bu durumu gören
Mütefekkir Necib Fazıl, yeni bir ideoloji, yeni bir aşk, yeni bir
estetik ve diyalektik, yani yeni bir dünya görüşü örgüleştirerek yeni bir
gençlik ve yeni bir cemiyet yoğurmaya başlamıştır. İslâm’ın yeniden doğuşu
için, küfür kodamanlarına cebheden saldırmış, “yeni nizam-yeni insan” davası
güderek aksiyon meydanına atılmıştır. Necib Fazıl’ın şahidi Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu da bu bayrağı devralmış ve aynen yürütmüştür.
Eskiden, gelenekle
işler yürürdü, bütün ilişkiler oturmuş ve tabiî bir hâl almıştı. O zamanın
ilişkilerini tarihî tablolar olarak, kitablardan, hatıralardan okuyoruz ancak.
Geleneği bir müze
müdürü gibi yaşatamayız bugün. İdeolojimizi sanat gibi yeniden inşa etmeli,
herkes üretime katılmalı. Zaten insanın insan olma süreci, ilmî değil, bir
sanat işidir.
Necib Fazıl ve Salih
Mirzabeyoğlu’nun İslâma muhatab anlayışı inşa etmesi karşısında, bizlerin
de buna “kendinden zuhur”umuzla katılımcı olmamız gerekiyor. Erkek-kadın
ilişkileri dahil, tüm sosyal, siyasî vs. ilişkilerde de bu geçerli. Zaten
inşaına katılmadığımız hiçbir şeyde biz yokuz demektir. Velev ki gönüldaşımız
olsun, inşa sancısını başkaları çekse bile, bunun bize bir faydası yoktur, biz
olamayız.
Her şeyi sil baştan
yapmak, yeniden doğuş… Sıkıntı burada, çünkü her değişim sancılı olur. Bunun
sancısını çekmek, ıztırabını duymak lâzım. “Allah, ıztırabını çektirmediği
şeyin nimetini vermez”. Bu ölçüyü biliyor, ama bu ıztırabtan kaçıyorsak, samimi
değiliz demektir.
Kadın-erkek
ilişkilerinden tüm ilişkilerimize kadar yansıyan bir sancılı dönemdeyiz. Bakış
açımızı, heyecanımızı, aşkımızı, aksiyonumuzu yenilemek zorundayız; şekil-ruh,
amel-hikmet münasebetlerini gözden geçirmek, kritik etmek ve yeniden inşa etmek
zorundayız. Ve Kant’ın meâlen belirttiği şu husus: “Kavramlar -kendi
başlarına- öğretilemez”. İBDA bu açıdan öğretilemez, yaşanır ancak. Kavramlar,
insanın kendisiyle inşa edilir çünkü. Kuru kuru ölçüler ve ölçülendirme
ölçüleri bizi kurtaramaz.
Birbirini seven
insanlar topluluğu neden olamıyoruz, bunu neden kuramıyoruz. Suçu dışımızda
değil kendimizde arayarak, kendimizden başlayarak bu suali sormalıyız. Kuru
kuru birbirimizi sevelim güzellemesi değil bu iş. Bunun nasılını, niçinini; iş,
edeb, zaman, vazife ölçülerini bilmek. Aynı ideolojiye mi mensubuz, yoksa
ideolojiye nisbetimiz lafta mı kaldı, sualini sorarak. İdeolojiye lafta
mensubiyet yetmiyor, problemlerimizi çözmüyor. “Kur’an sürekli yenilenen
kalblere hitab eder” hikmetince sürekli yenilenen, sağındakini solundakini
yakan bir dinamizme sahib olmalıyız ki, kısır çekişmelerden uzak biçimde,
varoluşumuzun sesine uyalım ve hep birlikte oluş ve mümin olma heyecanını
duyalım, bu uğurda eş-zevce, kardeş-ortak, küçük-büyük olalım.
Hayatımızla inşa edici
değil de, ideolojimizi yıkıcı mı oluyoruz? Çünkü iş, gaye, hedef olmayan yerde
kokuşma, çürüme, birbirini suçlama başlar. “Yemek yeme bile bir sanattır”
ölçüsü varken, her davranışımızda tütmesı gereken zarafet, nezaket ve yiğitlik
ölçüleri varken, kısır çekişmeler ve dedikodular içinde yuvarlanıp gitmemiz, tâbirimizi
hoş görünüz, eşekliğin daniskası değil de nedir?
“Erkeğin güzelliği,
lisanı ve yiğitliği” diyor Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu. Yiğitlik, özü
sözü bir olmak, feraset sahibi olmak ve her iş için cesaret sahibi olmak.
İşin ruhu, estetiği,
edeb ve muaşereti kalmayınca, kadın-erkek ilişkileri “ekonomik meta” haline
geliyor, evliliklerde de bu aranıyor şimdilerde. Biri parasıyla, öteki
maddesiyle meta oluyor. Nerede mukaddes evlilik müessesesi? Allahın sevdiği
yuva? Sevgi ve idealler ruhlardan yitince, olan bu.
ABD’nin modern ve
maddeci hayatında her şey para ve Müslümanlarda da böyle bir olumsuz etkileşim
var. İBDA külliyatından (Parakuta’dan) bir iktibas:
«Karl Marks,
“Yahudi Meselesi” isimli eserinde, “Yahudi, para ve ahlaksızlık” arasındaki
ilgiyi şöyle çerçeveler:
- “Yahudi dininde
para, adamın faziletidir; hatta erkekle kadın arasındaki münasebetler bile bir
ticaret mevzuu olurlar, kadın bir trafik mevzuu hâline gelir.”»
İslâmlaşmak veya
yahudileşmek? Yahudi zihniyetinin ve yaşayışının hakim olduğu devrimizde
BD-İBDA İslâma muhatab anlayışı ve bunun aksiyonu hem kurtuluşumuz, hem
derdimiz olmalı. İdeoloji “karın doyurmaz” diyenlerin hâli ortada, derdimiz
Allah ve davası olmalı.
Fail (erkek) olanın,
münfail (kadın) olandan aşırı beklenti içine girmesi, farklılıkları kabul
etmemesi ve kendi nefsini fedâ etmeksizin karşı tarafın ona fedâ olmasını
beklemesi, bencillikten başka bir şey değildir. Bir kadının vazifesi evine ve
çocuklarına bakmasıdır. Evine ve çocuklarına bakan kadından daha ne istenir ki?
Herkes kendini, kendi
egosunu merkeze almış, kendi derdinden başka bir şey düşünmez olmuş. İnsan
olma, kadın olma, erkek olma derdi yok. Nasılsa onlar doğuştan kazanılmış diye
düşünülüyor ve miskinlik, atâlet içinde ayrıca bir emek ve çabaya
kalkışılmıyor.
“İnsanî hakikat”
arayışımızı hayvanlara mı havale ettik yoksa? Bu miskinlik ve rehavet ancak
-kusurumuza bakmayınız- mandaya yaraşır çünkü.
Erkeğin kadınları
suçlaması ve zayıf olan karşı cinse yüklenmesi, erkeğin zayıflığı ve zaafından
başka bir şey değil. Bir arkadaş, beni ikaz mahiyetinde güzel bir tesbitte
bulundu: “Sanki bütün meseleler bitti, iş kadınları suçlamaya kaldı.”
Ekonomik krizden işini
kaybeden fakat eşi çalışmaya devam eden bir erkek nükteli bir dille şöyle
söylüyor:
“Ben ev erkeğiyim,
eşim evin direği. Kadınları anladım. Evi akşam aynı görüyorsun ama çökmüş; evi,
kadın o hâle getiriyor. Ev işleri bana kalınca bunu anladım.”
Biliyoruz ki, Allah
Resûlü ev işlerine yardım ederdi.
Dünyamız farklı,
algılarımız ve isteklerimiz farklı, mizacımız farklı. Tabiî ki farklılıklardaki
birlik mühim. Dünya görüşümüz ise bir görünüyor ama, biz dünya görüşümüzün
içinde ve onun derdinde miyiz, yoksa dünya derdinde miyiz, orası şübheli!
Aylık Dergisi, Aralık 2009