Parakutâ' Vesilesiyle İlm-i Ledün
Kâzım Gökbayrak
PARANIN MAHİYETİ
Bomboş devrimizin,
insan ruhunu dolduran yegâne sistemi olan İBDA muhatap anlayışı, parayı hasrı
içine alarak ve aslına bağlayarak, misyonunu bu mevzûda da ifâ etmiştir.
“Yevmiye: “Bomboş bir devirdeyiz!"... Asfar:
Sıfırlar. Boş şeyler... Asfer: Bomboş şey. Kızıl. Islık çalan... Firâs: Çok
fazla kırmızı nesne... Firâset: Zihin uyanıklığı. Süvârilik (kaptan). Yiğitlik
(cihad). Anlayış kabiliyeti.” (1)
İBDA’nın, bomboş
devrimizin tek yiğitlik ve anlayış mihrâkı oluşunu, mevzular ve meseleler
içinde ele alacağız.
Parakutâ’ eseri vesilesiyle ve oradaki işaretlerin delâletiyle
mevzuumuza girelim.
Parakutâ’daki “Tasarruf” başlıklı
Yevmiye’de, Üstad'ın şu ifadelerine
dikkat çekiliyor:
"Tasarrufu,
iktisat etme zannederler... O da var ama, tasarruf, bir şeye hâkim
olmaktır...”
(2)
Eşya ve hadiselere
hâkim olmak... Parayı zapt ve teshir etmek... Yani, paraya tasarruf (hâkim
olmak)... Paranın mahiyetini yorumlayarak paraya hâkim olmak...
Varlık varlıkla
bilinebiliyor, ancak... Varlığı varlıkla kavramak ve eşyanın mahiyetine vâkıf
olmak... Öyle ki, varlığın bilinememesi ve mahiyetinin açıklanamaması Mutlak
Varlık’ın bilinememesine yolaçar... Eşyanın mahiyetini ve içyüzünü yorumlayarak
herşeyi aslına bağlıyan İBDA mihrakı, paranın mahiyetini de bize yorumlar...
Böylece İBDA, “tevhid sırrı”nın da koruyucusu oluyor... Şeriatın hakikatiyle
korunması da gerçekleşmiş oluyor... “Paranın ‘tevhid sırrı’ ile ne ilgisi var?”
demeyelim... Çünkü, “gölgede bulunan
mahiyet onu meydana getiren asıl şeyin mahiyetidir.” Demek ki mesele, “tevhid sırrı” ile ilgilidir...
“Bildiren” Allah
olduğuna göre, eşyanın mahiyetini kavramak için dindeki gizliliklerin açık
edilmesi gerekiyor. Demek ki, te’vil ve tâbir gerekiyor... Yani, “irfân”... Parakutâ’da “irfân” şöyle tarif ediliyor: “Fıtrî
istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna "ilm-i
ledün" ve "ilm-i Rabbânî" de denir.”
Eşya ve hadiselerin
mahiyetlerini yorumlamak, te’vil ve tâbir etmekle mümkün... Bu da irfan, yani
ilm-i ledün’le mümkün... Eşya ve hadiselere tasarruf demek olan ilm-i ledün...
Hâkimiyet, tasarruf, mahiyet, te’vil ve tâbir, kuvvet, ilm-i ledün
kelimelerinin mânâları bir hizâdadır...
Paraya hâkim olmak
için, paranın, İslâm’a nisbetle te’vil ve tâbiri gerekiyor... Paranın
mahiyetini yorumlayabilmek... Mânâ-sûret ilişkisi ve insan meylinin hakikatinin
gösterilmesi hâlinde işte paranın mahiyeti:
“Kalbler, ihtiyat
icabı mala meyleder... “Suret olmadan mânâlar ebediyen bilinemez” hikmeti
icabı, sözkonusu meylin hakikatini bilmeyen ve mânâda malı putlaştıran insan,
şayet suretin geçici ve zamanla mahvolan mahiyetini idrak etseydi, tıpkı
“kâfir putlarda neyi aradığını bilseydi zındık olmazdı” hesabı, ihtiyatı
Allah’ta ve Allah’ın Resûlü ile bildirdiği ölçülerde arardı. “Samirî’nin öküzü”
misâlinde, insanların mala atfettikleri değerin, doğrudan doğruya malın zâtiyle
puta dönüşümü, ne kadar da mânâlı!..” (3)
Kendi yonttuğuna
tapan insan misâline düşmemek için, sûret olan paranın mahiyetini idrâk etmek
ve paraya tasarruf (hükmetmek) şart... Malûm olduğu üzere, insanın sûreti de
sonuçta kurukafa ve iskelet haline dönüyor...
PARANIN TE'VİL VE TÂBİRİ
Paranın, İslâm’a
nisbetle te’vil ve tâbiri gerekiyor, demiştik. Buysa paradan “ayrı bir şey”...
Bir şeyin mahiyetini keşfetmek için gereken te’vil ve tâbir, o şeyden ayrı bir
şeydir. Meselâ: “İslâm’a muhatap anlayış” ile İslâm ayrı bir şey... İslâm’a
bakan göz ile İslâm’ın aynı olamayacağı gibi... Nesne ile ona bakan gözün ayrı
olması gibi... İslâm’ın tatbiki için gereken “Tatbik Fikri” de, İslâm’dan ayrı
bir şeyi gerektiriyor. Tıpkı, ilm-i ledün gibi; şer’î ilim dışı, fakat Şeriatın
dışında değil... Bilakis bu sahaların da tasarruf edilmesini Şeriat emrediyor.
Ayrı bir şey olması, aykırı veya karşısında mânâsına gelmiyor... Hem bir, hem
ayrı... Asıl ile gölge arasındaki ilişki gibi...
PARANIN 'KUVVETİ'
“Para kuvveti”
bahsinde şöyle deniliyor:
“Kuvvet: Sükûnette
bulunan cisimleri harekete, harekettekileri sükûnete getirmeğe muktedir olan
sebeb. (Kuvvet, tesir ettiği cisimlerin haricindedir)” (4)
Demek ki, paranın
kuvveti, paradan “ayrı bir şey”... Parakutâ’nın
takdiminde de bu hususa işaret ediliyor: “Tesir
ettiği cismin dışında bulunan kuvvet ve sebep keyfiyeti.” Bu tesbit, Üstad’dan işaretlediğimiz “tasarruf”
kelimesinin mânâsiyle örtüşüyor. Çünkü, eşyaya tasarruf için, eşyadan ayrı bir
şey gerekiyor... Zaten parada da, paradan ayrı bir şey bulunuyor... “Güç atfı”,
“hâkimiyet aracı olarak kabulü”, “değer” gibi paradan ayrı şeyler sözkonusu...
Yukarıda
aktardığımız üzere tasarruf; iktisat etme değil, hâkim olmak, yakalamaktır.
Yani, iktisadın da üstünde, iktisada da pençesini geçiren bir mânâda... Demek
ki, “hayata bakış tarzı” ile paraya hâkimiyet kurabiliriz ancak...
İnsanın, para ve
malı da hâkimiyet aracı olarak gördüğünü belirtelim. İnsan, yaratılışı gereği
hâkimiyete meyillidir. İBDA Mimarı’nın
İmam-ı Gazâlî’den işaretlediği şu
husus:
“Gazâlî, mayasındaki
“rabbânî" özellik icabı insan ruhunun “rubûbiyyet”i sevdiğini söyler.” (5)
İlm-i ledün (İlm-i
Rabbânî) ile bağlantılı gördüğümüz şu kök bilgisini de bahsin devamından
işaretlemek istiyoruz:
“Gazâlî’nin
kullandığı “rubûbiyyet” ve “rabbânî” kelimelerinin kökü olan “rab” kelimesi,
Arap dilinde, Allah'ın isimlerinden biri olmanın yanısıra, “sahip, efendi,
reis, mürebbi, bakıp gözeten, nimet veren, düzene koyan” gibi mânâlarda da
kullanılır.”
Kuvvetin, tesir
ettiği cisimden “ayrı bir şey” olduğunu nakletmiştik. Te’vil ve tâbiriyle
(ilm-i ledün), eşya ve hadiselere pençesini geçiren ve onları tasarruf altına
alan “asrın diyalektiği”nin kuvveti... Diyalektik, bir benzetme ile “arabanın
hızı” ya; İslâm’ın hızı İBDA... Araba İslâm ise, onu yürüten de İBDA...
Yürütülmezse, araba arabalığından bir şey kaybetmez, fakat müslümanlar olarak
biz yaya kalırız. Hız, arabadan “ayrı bir şey”... Fakat hızı olmayan araba da
gitmez... Bunlar birbirinden bu kadar ayrı, fakat bu kadar da gerekli... “Hem
bir, hem ayrı”...
Ne para, ne
anti-para... İslâm, zıt kutuplar arası muvâzenenin üstün nizâmı... “Diyalektik,
zıtların birliği teorisi” ya... “Parakutâ’,
bunun para mevzuunda gösterilişi... Paranın mahiyeti bu... Eşya ve hadiselerin
mahiyetini gören ve gösteren İBDA mihrakı, paranın da mahiyetini bize
göstermektedir...
İslâm, her şeye
hâkim... İslâm’a muhatap müslümanların yaşadıkları zamanı bütünleyerek bunu
göstermeleri gerek... “Topluluk Hakikati” ile bütünleşecek bakışı
ölçülendirmek... Yani, İslâm’a muhatap anlayış... Bu eser (Parakutâ’) vesilesiyle şu görüldü ki, para mevzuu bile “İslâm’a
muhatap anlayış” dâvâsıyla yakın alâkalıdır... Para mevzuu ile ilgili şunu
hatırlatalım ki, Bütün’e (İslâm’a muhatap anlayış) bağlı bir şuur ile
yaklaşılmadığı zaman iktisadî meseleler çözülemez. Çünkü bütün kaybedilirse
parçaya hâkim olunamaz. Zaten teferruatçılık şuuru bunu gerektirir.
PARAKUTÂ'
Parakutâ’nın bir mânâsı da, “para
kuvveti” demek... “Kuvvetin tesir ettiği cisimden ayrı bir şey” olduğunu
biliyoruz... Mühim olan o şeye sahip olmak... Eğer ona sahip olunmazsa süflî
mânâsiyle para bizi yakalar ve kötü son gelir. “Samirî’nin öküzü”nü hatırlayalım...
Ayrıca, Romalıların sefahat döneminde, patlayasıya yiyen, yedikçe kusan ve
kustukça tekrar yiyenlerin akibetini de ibret gözümüzden uzak tutmayalım...
“Parası olan düdüğü
çalar” zihniyetinin hâkim olduğu ve “ekonomi çağı” denilen bu devirde, diğer
bütün meseleler gibi, paraya da diş geçirmek ve hâkim olmak şart... Paranın
hükmettiği devirde paraya hükmedebilmek... İşte mesele bu!..
Eşya ve hadiselere
hâkim olmanın temel ölçüleri şöyle işaretleniyor Parakutâ’da:
“Allah, Kur’ân’ında,
insanı kendisine halife olarak yarattığını ve onu eşya ve hâdiseleri teshire
memur ettiği emriyle, fâni ve ebedî, sahte ve gerçek dünyalara ve her ikisine
karşı insanî vazifelere âit sırrı bildirmiş ve ölçüyü vermiştir.”
“Müslümanlıkta dünya
odur ki, mümin onu zaptedecek, ona hâkim olacak, fakat onun esaret ve
hakimiyetine düşmeyecektir. Bu harikulâde inceliği anlayan, en dakik
“nüans-gamıza”lardan ibaret İslâm’ın dünya ölçüsünü de kavrar; ve bu vakte
kadar eşya ve hâdiselere İslâm adına nasıl tek taraflı bir gözle bakıldığını
ve dünyanın nasıl elden kaçırıldığını görüp ürperir.”
İslâm tarihinde,
paraya hükmeden birçok çarpıcı tablolara sahip olmamız yanında (sadaka niyetine
oturduğu evi vereninden, tâcını tahtını yere vurup helâl kazanç gayesiyle
dağlardan çalı çırpı toplayan velîlere kadar), İslâm Birliği davasının sembolü Halife Yavuz Sultan Selim’in hazineyi
ağzına kadar doldurduktan sonra mühürlemesi ve ondan sonra gelen hiçbir
sultanın o seviyeye çıkaramamasını burada zikredebiliriz. İslâm’ın zirvede olduğu
devirde hazine de ağzına kadar doludur. İslâm’ın hâkim olduğu çağda paraya da
hâkim olunmuş ve hazine dolup taşmıştır. İlk hazineyi (Beytü'l-Mâl) kuranın,
ikinci büyük sahabî Hazret-i Ömer olduğunu
da belirtelim...
İslâm’ı hayata
nakşetmeye dair bir fikir ve aksiyon mihrakı olan İBDA, ilâhî ölçüleri tekerleme
gibi kullanan keleşlerden fikir ve aksiyonuyla ayrıldığı gibi, para mevzuunun
da İslâm’ın hasrı içine nasıl alınacağını bize göstermiştir.
Parakutâ’, para mevzuuna çok değişik bir yaklaşım. Tamamen orijinal
bir eser... "Kusto", "tüccâr" ya; tüccârın para ile böyle
oynaması normal sayılmalı. “Para, gayet tuhaf bir nesne; kaçak ve
kurnaz” diyordu Kumandan... Ve, “Paraya yakıştırılabilecek en güzel alâmet tilki” diyordu...
Demek ki paradaki tuhaflıkları da yakalamak "Kusto Tâcir Tilki"nin
işi...
Parayı teshir
cehdinin bir eseri olan “Parakutâ’”,
ilm-i ledün'e bir misâl... Kuta’: Düş yormak, rüya tâbir etmek demek... Eserin
alt başlığı “Paranın Romanı”... Roman:
Masal, mesel, düş yormak... “Eşya ve
hadiseleri murakabe ve öteleri kovalayıcı hayal gücüne” mevzu romanın, eşya ve hadiseleri te’vil
ve tâbir demek olan ilm-i ledün’le ilgisi malûm... Ayrıca romanda, hem
fotoğrafçılık, hem ressamlık işinin birarada bulunması gibi, Parakutâ’da da
işin ruh ve madde yönü birlikte ele alınıyor...
PARA VE İRFAN
Paranın “irfân”a
benzetilişi üzerinde durmalıyız.
“Para ve irfân”
bahsinden işaretlersek:
“İrfan, bilgi sahibi
olmaktan ziyâde, bilinen şeyler vasıtasıyla bilme hassasına ermektir. Bilme
hassasına eren, bilmediği şeylerin de bir nevî âlimi olur. Nasıl ki, parası
olan, satın almadığı şeylerin de bir nevî maliki sayılır.”
Para, mallar
arasında, irfân ise bilgiler arasında joker gibidir. Yukarıdaki ifadelerin devamında
ise şu hususa dikkat çekilir:
“Demek ki, şu veya
bu bilgi malından ziyâde, mallar arasında müşterek kıymet vahidi olan mânevî
paraya, yâni ruh ve akıl kıvamına irfan demek lâzım.”
Bütün mesele ve
mevzuları çözücü şifre-anahtar mevkiindeki irfân (manevî para)... Öyle bir
anahtar ki, onunla her odaya girilir, her kapı açılır... Tek tek odaların
anahtarlarını temin etmeye çalışmak ve bu odaların birbiriyle alâkasını
kuramamaktansa, bütün kapıları açıcı böyle bir anahtara sahip olmak daha akıl
kârı olsa gerek!.. Malûm olduğu üzere, şifreyi bilmedikten sonra elinde bir
tomar anahtarla gezmek de hiç bir işe yaramaz...
Asıl zenginlik
“irfân”da... Para mevzuunda da benzer durum sözkonusu... Dünyanın bütün maddî
kıymetlerine sahip olamayız, fakat maddeye tahakküm eden bir ruha sahip olursak
bütün madde bizim olur. Maddeye esir olanların, maddeye sahiplik iddiası ise
komiktir.
Paranın kıymeti,
zâtî keyfiyetinden değil, insanların ona atfettikleri değerdendir. Yoksa
avuçiçi kadar değersiz kağıt parçalarının ne kıymeti olabilirdi ki? “Değer”
deyince temelde ruhî kabul ediş sözkonusu... Maddî paraların ona bağlandığı
“mânevî para”... İrfan, “mânevî para” demektir... Bütün paraları satın alma
gücündeki “mânevî para”... “Kanaat hazinesi” diye bir şeyin varlığını biliyoruz...
Bizim inanışımızda her şey ruha bağlıdır ve paranın da ruha bağlanmasının
“nasıl” ve “niçin”i izahını bulmuştur.
“İfrat halde tecrit”
gözüne mâlik “kelâm ve mânâ toplayıcısı” Salih
Mirzabeyoğlu, para ile kelâm arasında şöyle bir ilgi görüyor:
PARA VE KELÂM
"Paranın kelâmı andıran bir yanı var... Hâle nisbetle
mevcut olmayan mâzinin kelâm mahfazasında saklanması ve henüz gerçekleşmemiş
istikbâlin onda hayâl kaydıyla var olması gibi... Geçmiş emek ve geçmiş veya
geçmeye mahkûm mal izâfî bir değer olarak paraya yüklenirken, süren veya hayâlî
mal ve hizmet de onun izâfetine mevzû oluyor...”
"Para,
malların mübâdelesinde, dilin fikir mübâdelesindeki rolünü oynamıştır."
“Para ve çocuk”
bahsindeki Lûgatçe’den (özetle) "para"nın “parça” mânâsına da geldiğini
görüyoruz:
“Para. Parça. -Bâr: “Saçan, yağdıran, döken, ışık veren”
mânâsına ek. Cüz. Küçük çocuk. Kıvılcım (Son ve Tek Kıvılcım?). Bir acı otun
suyu... Kahramanlık göstermek... Sebeb... Vasıta...”
Para; parça...
Parça’nın hakikatini öğrenmeye muhtacız... Çünkü parçanın bütünle alâkasını
kestik mi; parça, tâbiri caizse paramparça olur. Günümüzün manzarası budur...
Herşey paramparça... Aralarındaki münasebeti temin eden “Bütün Fikir”
kaybolduğu için parçalar birbirini tahrip eder duruma gelmiş, kaos ve kargaşa
herşeye hâkim olmuş... Parçalardan meydana gelen atomun patlamasından daha
beter bir hâl doğmuş. Atom bombası patlasa, doğan felâketi herkes anlar, fakat
“bütünlük şuuru”nun kaybedilmesinin atom bombasından daha büyük bir felâket
olduğu anlaşılmaz. Fakat dünyamızda yaşanan büyük kargaşa ve bunalım bunun
işareti olmakta... Günümüzde herşey, “cem olma” ihtiyacını ihtar etmekte...
PARA VE İRFÂN VE İLM-İ LEDÜN
Para; parça, cüz,
küçük çocuk... Para ve çocuk... Çocuğun yakınlığı ve paranın yakınlığı...
Çocuğun insanı teshir etmesi gibi paranın da insanı teshir eden bir yönünün
bulunması... “Kalblerin ihtiyat icâbı
mala meyletmesi” hakikati de insanın
paraya yakın olduğunu gösterir. Fakat bu yakınlığın hakikati ne? Bunun keşfi
için, irfân (ilm-i ledün) gerek...
Parakutâ’da “para ve irfân” ve “para ve çocuk” bahislerinden sonra
gelen “çocuk ve irfân” bahsinde “irfân” şöyle tarif ediliyor:
“İrfân, fıtrî
istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna “ilm-i ledün” ve
“ilm-i Rabbânî” de denir.” (6)
"İrfân"
deyince, ilm-i ledün, te’vil ve tâbir, İslâm’a muhatap anlayış kavramlarını bir
hizada düşünmeliyiz...
Allah’ın verdiği bir
istidat eseri olarak, dindeki gizlilikleri açık ederek Allah’a yaklaştıran İBDA
irfânı (ilm-i ledün de diyebiliriz) ile, Allah’a yakınlığı dolayısıyla
büyükleri cezbeden çocuğun ilgisine dikkat: Allah’a yakın çocuk ve Allah’a
yaklaştıran İBDA... Allah’a “vasıta” İBDA... “Yağmurun ALLAH ile ilgisi YENİdir”
ve “çocuğun Rabbı'na ilgisi
DAHA YAKINdır” hikmetlerini, İBDA’nın
“yeni ve benzersiz”, “yakîn hâlini elde eden” ve “Allah’a yaklaştıran”
vasıflarıyla birlikte düşünürsek, “Büyük
Doğu bulutunu rahmet yağmuru gibi yağdıran İBDA” nın, neden müslümanlar
için rahmet olduğunu ve müslümanları Allah’a yaklaştırdığını daha iyi anlarız.
Burada şöyle bir
çıkıntı yapalım: Allah ilm-i ledün’ü Şeriatta kendisine Resûlü'nün diliyle
ibadet edilmesi için “fakîh-idrâk sahipleri”, “yazı ve çizgi âlimleri”
aracılığıyla getirmiştir. İlm-i ledün’ün (İBDA irfânı) Allah’a yaklaştıran yanı
böylece anlaşıldı sanırız... İBDA’nın da, Şeriatı hakikî olarak ve hakikatiyle
koruyuculuğa memur olduğu da...
Allah’a yakın çocuk
ve Allah’a yaklaştıran irfan (ilm-i ledün, ilm-i Rabbânî)... “Çocuk hikmeti”
ile ilgili olarak, Üstad’ın çocuk
şiirinden: “Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk”... BÜYÜK DOĞU ağacı
içinde ağaç yetiştiren İBDA tomurcuğu... Büyük Doğu’nun çocuğu İBDA... “Babanın varlık sebebi olan çocuk”... Ve,
çocukta toplu gerçek... “Çocuk”un “arkadan gelen” ve “istikbâl” oluşu...
İstikbâl İslâm’ındır... İstikbâl İBDA’nındır...
“Çocuk ve irfan”
bahsinin akabinden gelen levhada, Üstad’ın
“bu çocuk benim nasibim ve mutluluğuma vesile” mânâsındaki şiirinden ve Kumandan’ın takdim yazısını zevkle okuyuşundan
bahsedilir. Bu rüyanın tâbiri de, BÜYÜK DOĞU’nun açılımı halinde zuhur eden
İBDA fikir ve aksiyonu boyunca her dem ortaya çıkmakta ve gözler önüne
serilmekte... Yani, tâbire fazla ihtiyaç bırakmamakta...
İlm-i ledün sahibi
hâkim ve hakîm Salih Mirzabeyoğlu,
eşya ve hadiselerin İslâm’a nisbetle te’vil ve tâbirini yaparak dindeki
gizlilikleri gösterir ve böylece Şeriat Bütünü’nün bir parçası olurken,
idrâklerdeki kirleri arındırarak Kurtuluş
Yolu’nu bayraklaştırır... Parça, bütünün habercisidir... Bunun için İBDA: “SON VE TEK KIVILCIM”... Üzerine titrememiz gereken, “odun yığınının gizli bir köşesindeki tek
bir kıvılcım noktasıdır." "Tek
kıvılcım noktası" İBDA... “TEK”
ve “BİR”... Üstad’ın
Kumandan’a söylediği şu sözden de
açıktır: “Beni anlayan BİR TEK sen varsın”... Bize düşen ise, bu kıvılcımla
çatır çatır yanmak ve yakmak...
PARAKUTÂ' VE TİLKİ GÜNLÜĞÜ
Para; "pâr...
bâr... pîr... bir?.."
"Elime BİR
genç geçti, PîR geçti; kendi geldi! İnşaallah seni ben yetiştireceğim!.."
demişti
Üstad'ımız Kumandan’a... Ve, “artık
hiç şüphem kalmadı” diye Üstad’ın
Kumandan’dan emin oluşunu
bildirmesi... Kumandan’ın yazılarını
kendisinin dikte ettirip ettirmediğinin sorulması üzerine, Üstad’ın ziyaretçilerine verdiği, “tek kelimesine bile dokunmadığı” cevabı...
Ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin lakâbı da malûm: “Keremli
PîR’lerin nazarlarına görünen.”
Parakutâ’da, I. Levha'nın sonunda, sonu soru işaretli şöyle bir
lûgatçe veriliyor:
“Pâr... Bâr...
Pîr... Bîr?..”
Pâr: Para. Parça.
Cüz. Çocuk. Kıvılcım. Bir acı otun suyu. Sebeb. Vasıta.
Bâr: Meyve. İlâh.
Yük. Eziyet... -Bâr: “Saçan, yağdıran, ışık veren”.
“Pîr” ise: Yaşlı.
Ulu. Reis. Herhangi bir meslek ve sanatın başlatıcısı, tesis edicisi... mânâlarına
geliyor.
“Pâr... Bâr... Pîr”
malûm olduğuna göre “bîr” ne?
Hemen cevap
verirsek, “Birr” tilki demek... Tilki
Günlüğü... Yani, “Ufuk ile Hafiye”...
Üstad ile Kumandan... İki kişi.
Ve, Üstad’ın“beni anlayan BİR tek sen varsın” dediği, “Pîr Kumandan, Bîr Kumandan...”;
“BİR”in gölgesi “BİR KUMANDAN”...
Rüya tâbirnâmesi
hüviyetinde bir ilm-i ledün eseri olan Tilki
Günlüğü ciltlerinde geçen “Bir Pîr
Tilki” başlıklı bir vâridâtı da
hatırlatalım ki, “Pâr... Bâr... Pîr... Bîr...” arasındaki yakın ilgi
görülsün... Ayrıca “küta'” da "tilki" mânâsına gelmektedir. Paraya
yakıştırılacak en güzel alâmetin “tilki” olduğu da belirtiliyor Parakutâ’da...
Seçtiğimiz şu “para”
lûgatçesi bahsimizi özetliyor:
Para: Parça. Çocuk.
İrfan. Kelâm. Kusto. Tüccar. Bîr. Pîr. Tilki. Nebat ilmi. Uyku. Rüya. Rüya
tâbir etme. Te’vil ve tâbir. İlm-i ledün. İlm-i Rabbânî...
İLM-İ LEDÜN...
İlm-i ledün mevzuuna
biraz daha yakından bakmaya çalışalım:
“Ledünnî ilim,
Allah’tan ilhâm yoluyla mânâlar kavramak işi... İbadet, ukubât ve muamelâta
dair ŞER'İ meselelerde olduğu gibi LEDÜNNî mahiyetteki meselelerde de her
mevzu, kendi “usul, esas ve kurallarıyla” ele alınabilir... Bu hakikate binaen,
Şer’i olmayan mevzuların dindeki ölçü ve ölçülendirmelere nisbeti, her mevzuun
kendine mahsus keyfiyetine göredir” (7)
Kıyamete kadar
karşılaşılacak bütün meselelerin çözümleri HAK DİN’de saklı olduğuna göre,
zamanın meselelerinde bunu ortaya çıkarmak vazifemizdir... Zamanın kendine ait
meselelerini çözmek, ancak dindeki gizliliklerin açık edilmesiyle mümkündür.
Bu meseleler, “ibadet, ukubât ve muamelâta” dair işler olmayabilir. Esasen
mesele pek de bunlar değildir. Çünkü bu meseleler zamanında açıklanmış, içtihad
gerektiren hususlarda içtihad yapılmıştır. Günümüzde müşkül, ledünnî
mahiyetteki meselelerin çözülmesidir; Şer’î olmayan mevzuların dindeki ölçü ve
ölçülendirmelere nisbetinin gösterilmesidir. Asıl mesele budur. Yoksa, iman
esaslarında; namazın kaç vakit ve kaç rekat olduğunda; içki içene, zina edene
verilecek cezada; akitlerin nasıl olacağında bir ihtilaf yoktur. Müşkül;
ledünnî mahiyetteki meselelerdir; Ledünnî ilmin, Şer’î ilimlere nisbeti ve
insan ve toplum meselelerine tatbikidir...
(........) (8)
İLM-İ LEDÜN VE ŞERİAT VE İBDA
İlm-i ledün... Bütün
insanî verimlerin, hakikat kutbuna bağlanması... Mutlaka hakikate zıt hiçbir
şey olamayacağına göre, ilm-i ledün, bütün meseleleri ve dünyalık bütün işleri
İslâm’a nisbetle ifadelendirebilmek, izah edebilmektir... Aksi takdirde,
“teoride müslüman, pratikte kâfir” gibi bir çelişki sözkonusu olur. Hayatta
karşılaştığı meseleleri İslâm’a göre izah edemeyen, uğraştığı alanın İslâm’a
nisbetini gösteremeyenlerde olduğu gibi... İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun, her türlü meseleyi İslâm’a göre
ifadelendirebilir bir dil kurması boşuna değil; bu, ihtiyaç için... Zamanın
ihtiyacı için...
Allah’ın halifesi
insan, eşya ve hadiseleri, öküzün trene baktığı gibi seyredemeyeceğine göre,
“hayata bakış ve hayat tarzı” davasını, hayattaki her mevzûda göstermek
zorundadır. Eşya ve hadiseler karşısında koyun gibi güdülmek değil, “hayatı
görecek pencere”ye sahip olmak ve bu pencereden hayatı yorumlamak... Yani,
anlayış, yani dünya görüşü, yani irfân gözü...
İBDA, “dışarıyı
görecek pencere”dir... “Para kuvveti” başlıklı lûgatçeden “manzara” kelimesini,
his ve sezgimize göre özetlersek: “Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam”ın
görülen, bakılan, nazar edilen ve beğenilen İBDA vasıtasıyla açtığı pencereden
görülen dünyanın güzel manzaraları, bu tadı alanlarca malûmdur. “Bakılan yer,
görülen yer” İBDA olunca, görülen manzara da nefis olur. Mezbeleliğe
bakanların, güzel manzara görmeleri elbette mümkün değildir...
Her türlü meseleyi
İslâm’a nisbetle yorumlayan; yeni bir “usûl, metod, diyalektik” getirerek eşya
ve hadiseleri zapteden İBDA bütün ihtişamıyla görünürken, “muhatap anlayış”,
“tatbik fikri” ve “ilm-i ledün” dâvâlarından anlamayanların eşya ve hadiseler
karşısındaki keleşlikleri (öküzlükleri de diyebiliriz) her geçen gün daha açık
bir şekilde ortaya çıkmakta...
Birazcık feraset
gözü olanların, bu farkı görmemeleri mümkün değil!.. Gözü kör olanlara ise
söyleyecek sözümüz yok!.. Görmemek için gözünü kapatanlara da!..
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu, Parakutâ’ -Para'nın Romanı-, İBDA
Yay., İstanbul 1997, s. 26
2) A.g.e. s. 44
3) A.g.e. s. 49
4) A.g.e. s. 46
5) A.g.e. s. 115
6) A.g.e. s. 31
7) A.g.e. s.
39
8) Yazının orijinalinde burada bulunan "İlm-i
Ledün" ve "İlm-i Ledün ve İbda" başlıklı bölümlerin neredeyse
tamamı geçen sayıda yayınlandığı için, buraya sadece çok kısa bir pasaj iktibas
ediyoruz. Aslında metnin tümünü yayınlamak istememize rağmen, yer darlığı
sebebiyle yayınlayamıyor, okuyucularımızın dilerlerse geçen sayıya
başvurabileceklerini hatırlatıyor, ayrıca yazarımızdan özür diliyoruz.
Akademya
Dergisi, 10. sayı, 1998
Akademya’ya Doğru Arşivi (2001-2005)