Devlet, Dünya Görüşü ve Müesseseler
Mustafa Seçkiner
Helvada
un, şeker, yağ ve su gibi dört ana unsur vardır. Unun cinsi, diğer üç
unsura göre miktarı, pişirme esnasında sırası ile diğerleriyle ilişkisi,
pişerken değişimi gibi özelliklerin bilinmesi, “iyi” bir helva yapımında
gerekli olanlar. Diğer üç unsurun da buna benzer özellikleri vardır. Helva
yapmak deyince başa alınması gereken de, onu yapan “usta” ve helvanın nasıl
yapılacağını “bilme” zorunluluğu.
Dünya
görüşü, müesseseler ve devletin oluşumu yukarıda vermiş olduğumuz misâldeki
gibi bir süreç takib eder. Helva yapılmadan önce nasıl mücerret bir kavram iken
yapılınca görünür oluyorsa, devlet de mücerret bir kavram iken bir dünya görüşü
etrafında esasa bağlanmış müesseseler vasıtası ile, iktidarda olanların
iradesini alt kademelere ve en nihayetinde halka uygulaması ile görünüşe çıkar.
Devlet
deyince en başa alınması gereken şey bir dünya görüşüdür ki, diğer bir
ismi –bu bakımdan- ahlâktır. Nasıl helva deyince helvayı yapan ustanın varlığı
kaçınılmaz oluyorsa, dünya görüşü deyince de bunu ortaya koyanın varlığı
kaçınılmaz oluyor. Müslümanlar Hz. Âdem’den itibaren günümüze kadar, dünya
görüşü-ahlâk’ın ne olduğunu bilir ve onu ortaya koyanın Allah olduğunu kabul
ederken, devletlerini de buna göre teşekkül ettirirken, bunun dışındakilerde
“sahte ve fânî düzenler” hakimdir.
Hemen
tüm büyük düşünürler, dünya görüşü-ahlâka “en üstün iyi” vasfını atfederek
araştırmaya başladı ve “çağına en yakın geçerlikteki mâneviyatın sunduğu ahlâkî
değerden birisini ‘iyi’ olarak kabul etti ve onu değerlendirmeye çalıştı.”
“Diğerlerindeki”
sahte düzenler kaosu, Montaigne’yi şöyle demek zorunda bırakmıştır: “Filozoflar arasındaki çatışmaların hiçbiri,
en yüce iyinin ne olduğu problemi üstündeki kadar sert ve çetin olmamıştır.
Varro’nun hesabına göre bu kavgadan 288 mezheb türemiştir. Kimine göre bizim
için iyi olan fazilet, kimine göre keyif, kimine göre tabiata uymadır; kimi
ilimde görür onu, kimi acı duymakta, kimi görünüşe aldırmamakta. Cicero şöyle
söyler bu konuda, «En üstün iyi üzerinde anlaşamıyorsanız, bütün felsefede
anlaşamıyorsunuz demektir.»”
“Biz,
iyinin ne olduğunu biliyoruz!” ile başlayıp devam eden bu kaos, ilk defa
Nietszche’nin “Biz, iyinin ne olduğunu
bilmiyoruz!” sözüyle yerini çelişkiye bıraktı. “Fakat yavaş yavaş bu cümlenin mânâsı anlaşılmaya ve bundan çıkacak
neticeler düşünülmeye başlandı. Hartmann’ın vardığı en önemli netice şu oldu:
‘İyi, zannedildiği gibi bir değer değildir, değerler kompleksidir; Kendi başına
değerler alanıdır… insandaki değer duygusu, henüz iyi’deki bu değer çokluğunu
sonuna kadar kavrayamamıştır; değerler alanı henüz sonuna kadar bilinemiyor.”
Netice;
insan değer duygusuyla iyi’yi sonuna kadar kavramaktan acizdir ve Necib Fazıl
Kısakürek, “olması gereken”i şöyle noktalamıştır:
“İYİYİ mi istiyorsun? Allah ile Resûlü’nün
ÖĞRETTİĞİ!”
Adalet,
eğitim, ordu, sağlık, iktisat gibi müesseseler, dünya görüşü-ahlâka göre
temellendirilmiş, kendine göre esasları olan, birbirleriyle ilişkili, “bütün
üzerine örtülü” parça unsurlardır.
Müesseseler
var olmalarını bir dünya görüşüne borçludur. Varlığının devamında ise
insan ilişkileri ön plandadır. İnsanın insanla, insanın fikirle, insanın
maddeyle olan ilişkileri. Bu sebeble, eğitim, sağlık, adalet, ordu gibi
müesseseler birbirinden isim ve şekil olarak ayrılmış, ancak öz olarak aynı
kılmıştır. Asker, hakim, öğretmen, doktor, isim ve yaptığı iş olarak farklı,
ancak insan ve insanî özellik olarak aynıdır. İnsan yaratılış olarak zalim,
cahil ve doymak bilmez bir hırsa sahib olduğunun farkındadır. Bu
özelliklerinden dolayı eğitilmeyi, korunmayı, sağlığı ve adaleti taleb
etmektedir.
Her
organ, kendisine âit olan işi yaparken, bütün gibi hareket eder. Mesela
yürürken sadece ayaklar değil bir çok organ faaliyet hâlindedir. Burada bir
işbölümü değil, bir “tanzim” söz konusudur. Duygu ve düşünce
alışkanlığıdır yürümek bu noktada. Ölüme doğru yürürken, sevgiliye doğru
giderken, işe doğru giderken, korkulan şeyden uzaklaşırken, nefes alışımız, kan
basıncımız, yüzümüzün aldığı şekil, kalb atışlarımız, salgı bezlerimiz, hep
“bütün” olarak hareket eder ve bizim duygu ve düşünce alışkanlıklarımızı
gösterir. İşte müesseseler de, insan bedenindeki organlar gibi hareket ederler.
Müesseseler, bu açıdan bir dünya görüşünün tanzimidir ve –bu bakımdan-
kesinlikle bir işbölümü değildir. Yani, hariçten birbirlerine iliştirilmiş
değildir; bir “bütün”ün tecellîleridir.
Dünya
görüşünün ahlâk olduğu hemen tüm düşünürlerin kabul ettiği apaçık bir
gerçektir, demiştik. Aynı zamanda bir bakış açısıdır. Devletin bakış
açısının ne olduğu, müesseseleri vasıtası ile içinde yaşayan insanlara nasıl
baktığıyla alâkalıdır. Korunmak, eğitilmek, hakkını almak, sağlıklı yaşamak
isteyen insanına, ordu, siyaset, eğitim, sağlık ve adalet gibi müesseselerle
“kendince” yaşanmaya değer bir hayatın imkânlarını sağlıyorsa, işte o zaman bir
dünya görüşünü hayata geçiren sahici bir
devletten söz ediyoruz demektir.
Müesseseler
arasındaki ilişki kopuksa, aralarında tanzim değil işbölümü varsa, biri
diğerinin alanına girdiğinde düşman kuvvetler gibi püskürtülmeye çalışılıyorsa,
o devletin tutarlı bir dünya görüşünün olmadığını veya başka bir kültürün dünya
görüşüyle halkını yönetmeye çalıştığını anlayabiliriz. Bu çerçevede,
yaşadığımız ülkeden mebzul miktarda örnek devşirebiliriz.
Müesseselerin
belli ve millî bir dünya görüşünün muntazam bir “tanzim”i mi, yoksa dayatılan
başka bir haricî kültürle uyuşmazlıktan kaynaklanan bir “işbölümü” düzeni
(düzensizliği!) mi olduğu, olağanüstü durumlarda ortaya çıkıverir. Böyle
bir durumda tüm müesseseler “kendi başlarına” tek bir vücut gibi çalışır veya
parçalanmış bir görünüm arz ederler. Bugün ülkemizdeki ordu, hükümet, yargı ve
diğer müesseselerin durumunu hatırlayalım.
D. W.
Morley’in, Karıncaların Dünyası
isimli kitabından:
“Yuvada
bulunan bazı karıncalar daha çabuk öğrenirler. Bunlara «Kışkırtma Merkezi»
karıncaları denir. Kışkırtma merkezi karıncası; yapılacak işi ilk o keşfeder,
ne zaman ve ne şekilde yapılacağına karar verir. İşi de ilk o yapmaya başlar.
Bütün bu faaliyetleri «gel de şu işe yardım et» ifadesi taşımaz, bu faaliyeti
«bak, ben bu işle uğraşıyorum» demektir. Yirmi veya otuz kışkırtma merkezi
karıncasının işe koyulması, çok geçmeden, öteki karıncaların da işe koyulmasına
sebeb olur. Fakat çevresinden gelen etki ne olursa olsun her karınca, daha önce
öğrendiği veya alıştığı işe koyulur. Bir bakıma
karıncalar kendi başlarına buyruk, canları istediği gibi hareket ederler. Bir
sel felaketiyle karşılaştıkları zaman hemen bir yuva topu oluştururlar. Bu yuva
topunun malzemeleri kendileridir. Vücutlarının arasındaki boşluklar koridorları
oluşturur. Yuva topunun merkezine kraliçeyi ve yavruları yerleştirerek sel
suyunun üstünde tehlike geçinceye kadar yüzerler. Bu yuva topunun üzerine
kaynar su döküldüğünde hiç birinin yuvadan çözülmediği, hep beraber öldükleri gözlemlenmiştir.”
İçgüdü
sınırında yaşayan karıncaların tüm koloniyi ilgilendiren bir felaketle
karşılaştıkları zaman birbirine nasıl bir tanzimle-nizamla sımsıkı
kenetlendiklerini düşünün, bir de bu tanzimin akıl ve irade sahibi insanda
nasıl muhteşem olması gerektiğini…
Gölcük
depreminde elinde eksi yüz derece soğuğa dayanıklı ikiyüzbin çadırdan tek
birini bile kuramayan orduyu, tek battaniye bile veremeyen Kızılay’ı,
kurtulanları “keşke kurtulmasaydık” dedirtecek kadar selsefil birakan siyaseti
ve eğitilemeyen çocukları düşünün. Böyle bir felaket, müesseselerin ne kadar
hantal bir yapıya sahib olduklarını gösterdiği gibi, insana bakış açılarının da
işaretçisi.
Bu
müesseselerin hantallığı, insanına sahib çıkamamaları ve
kenetlenememeleri, bir “dünya görüşünün tanzimi” olmadıklarından kaynaklanıyor.
“Roma nizamı, Yunan aklı ve Hıristiyan ahlâkı” diyebileceğimiz bir dünya
görüşünün bizim kendi kültür ve medeniyetimize dayatılmasından, sonunda da
hepsini kaybedişimiz ve elleri bomboş böyle “ortada” kalmamızdan. Batıda
Hıristiyan halkıyla “kendi içinde” dengeli ilişkiler kurabilecek bu dünya
görüşü, Müslüman halk için felaket denecek dengesiz ilişkilere yol açmıştır.
Müesseseler işbölümü hâline gelmiştir. Gölcük depreminde olduğu gibi, halka ve
birbirlerine yardıma koşmak, bir çok müessese için yapmaları gereken tabiî,
öncelikli, âcil, elzem iş olmamıştır.
Ordu
YAŞ kararı ile 3200 subay ve astsubayını bünyesinden atarken,
“kol kırılır yen içinde kalır” hesabı, bu olay adalet, eğitim, sağlık gibi
müesseseleri hiç ilgilendirmemiştir. Halbuki “ölme ve öldürme” sanatı üzerine
onlarca yıl eğitim gören ve bir o kadar yıl da vazife gereği bunu uygulayan bu
insanların sivil hayata nasıl intibak ettikleri hiç sorgulanmamıştır. 10-20
yılını büyük bir görev aşkı ile yaparken atıldıklarını öğrenen bu subaylar,
nasıl olup da sivil hayatta bir bakkal dükkanı işletmeciliğine bile intibak
edememektedirler? Aldıkları eğitime nasıl ters bir hayat sürdürüyorlar? Bu,
eğitim müessesesi başta, birçok müessesenin “birlikte” çözmesi gereken bir
problem iken, mevzu olarak konuşulmamıştır bile. Bu subayların akıl ve ruh
sağlıkları sağlık müessesesinin mevzuu olamamıştır. Adalet müessesesi bu
mevzunun yanına bile yaklaşmamıştır. Kol yen içinde kırılırken diğer organlar
hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam ediyorsa, felaket kolun kırılmasından
daha büyük değil midir?
YÖK
Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, “Ülkemizde
üniversiteler uyuyor” demesi ve eğitim müessesemizin bakanının “...bakanlığın dehlizlerine girersem oradan
çıkamayacağımı ben de çok iyi biliyorum” demesi, sadece eğitim
müessesesinin bir problemi midir acaba? Eğitilmeyen insanların işlediği suçlar
adaleti ilgilendirmiyor mu? Hangi müessese bu durumdan yara almadan
kurtulabilir?
Sivil
anayasa, Kürt meselesi, dinlerarası diyalog, dış politika, Kemalizm, başörtüsü,
domuz gribi aşısı, Ermeni meselesi, misyonerlik faaliyetleri, Aleviler, dini
cemaatler gibi bir çok mesele hakkında müesseseler arası bir birlikten söz
etmek mümkün mü?
Tüm bu
gerçekler, “tutarlı” ve “bütün” bir dünya görüşü-ahlâk yokluğunu işaret
etmektedir. Bir dünya görüşü-ahlâk olmadan müesseseler kurulamaz ve aralarında
iş tanzimi gerçekleştirilemez. Bu ikisi var olmadan iktidar ortaya çıkmaz ve
başta duranlar da, hangi siyasî görüşte olurlarsa olsunlar, muktedir olamazlar.
Devlet ise kafalarda mücerret bir kavram olmaktan öteye geçmez.
Mütefekkir
Salih Mirzabeyoğlu bu gerçeği bize şu ifadeleriyle tanıtmıştır;
“Müesseseler,
belli bir zaman ve mekan boyunca aynılık gösteren bir ilişkiler dokusunun
çerçeveleri olarak ortaya çıkarlar. Şu halde, belli bir düzen meydana getirme
amacını güderler. Belli bir statüdür bu: Daha doğrusu sosyal kalıbın içinde
tabi olacağımız şartlardır. Müessese, sosyal kalıbın toplum şartları içinde
kristalleşmesi ve statik bir şekil kazanmasıdır. Fakat unutulmamalıdır ki, özü
münasebetlerden yapılıdır; insan, fikir ve madde arasındaki ilişkileri, kendi
buudunda düzene kavuşturma…”
Siyasî
müesseseler, iktidarı zirveden aşağı kademelere kaydırmak için
kurulmuş düzenlerdir ve iktidarın iki unsuru birbirinden ayrılamaz:
-“Biri,
bir fikir sistemi, ikincisi ise iktidarı elinde bulunduranın iradesini
aktaran ve müesseselere dayalı bir yapıdır. Bir fikir sistemi olmaksızın
müesseseler kurulamaz ve şübhesiz devam ettirilemez. Müesseseler mevcut
olmaksızın da iktidar doğmaz, uygulanamaz ve genişletilemez. Şuna dikkat
edilmelidir ki, bir teşkilatın kurulması için, bir sistem veya fikir yapısının
birinci şart olduğuna inanmak, böyle bir teşkilatın-fikrin, herhangi bir
şekildeki veya herhangi bir kademedeki iktidarın mevcudiyetinden önce geldiğini
bilmek gerekir.”
Arnold
Toynbee, Doğu ve Batı medeniyetlerini inceledikten sonra dünya üzerinde 21
medeniyetin varolduğunu söyler ve bütün medeniyetleri iki grub içinde
değerlendirir; bunlar, tam gelişmiş medeniyetler ve ölü doğan medeniyetlerdir.
Tam gelişmiş medeniyetleri de, kendi aralarında bağımsız medeniyetler ve uydu
medeniyetler olmak üzere ikiye ayırır. Araştırmalarını şu sözüyle
neticelendirir; “Denenmedik sadece İslâm
kaldı. İstikbâl İslâmındır.”
Zamanında,
Pakistan’ın Müslüman lideri Ziya-ül Hak tüm samimiyeti ve gayretiyle her
konudaki uzmanları, bilginleri bir araya getirerek bir dünya görüşü-ahlâk
meydana getirmeye çalışmışsa da bunu başaramamıştır. Taşları üst üste yığmakla
Süleymaniye Camii’ni oluşturamazsınız, isterse taşlarınız altundan gümüşten
olsun. Artık her akl-ı selim sahibine şöyle demek düşüyor, “İslâm’ı en ince
noktalarına kadar örgüleştiren ve bir dünya görüşü hâlinde ortaya koyabilen
sadece Büyük Doğu-İbda kalmıştır dünyada denenmedik; ve inşaallah, kâfirler
istemese de Allah nurunu onunla tamamlayacaktır.”
Nuh
peygamber, gemisini yaparken, buna bir anlam veremeyen çevresindeki
akıllı geçinen ahmaklar soruyorlardı: “Bu neyin hazırlığı?”...
Fareler gibi boğulup gittiler. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “Sefine”sini
hazırlarken, tarih tekerrür ediyor ve aynı ahmak takımı yine soruyor “Bu gemi
de neyin nesi?”... Bekleyin göreceksiniz!..
Bilmemek
kesinlikle bir mazeret değil ve bilen dostların çok, anlayışsız kütlerin
de azaldığını ümid ederek, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in beklediği gence
söylediği şu sözle bitirelim:
“Seni
bekliyoruz! Ve mutlaka biliyoruz ki, ya sen geleceksin, ya bu memleket
gidecektir.”
Aylık Dergisi, Şubat 2010