ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

MUSTAFA SEÇKİNER
Yazıları Paylaş
Devlet, Dünya Görüşü ve Müesseseler
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 432

Devlet, Dünya Görüşü ve Müesseseler


Mustafa Seçkiner

 

Helvada un, şeker, yağ ve su gibi dört ana unsur vardır. Unun cinsi, diğer üç unsura göre miktarı, pişirme esnasında sırası ile diğerleriyle ilişkisi, pişerken değişimi gibi özelliklerin bilinmesi, “iyi” bir helva yapımında gerekli olanlar. Diğer üç unsurun da buna benzer özellikleri vardır. Helva yapmak deyince başa alınması gereken de, onu yapan “usta” ve helvanın nasıl yapılacağını “bilme” zorunluluğu.

Dünya görüşü, müesseseler ve devletin oluşumu yukarıda vermiş olduğumuz misâldeki gibi bir süreç takib eder. Helva yapılmadan önce nasıl mücerret bir kavram iken yapılınca görünür oluyorsa, devlet de mücerret bir kavram iken bir dünya görüşü etrafında esasa bağlanmış müesseseler vasıtası ile, iktidarda olanların iradesini alt kademelere ve en nihayetinde halka uygulaması ile görünüşe çıkar.

Devlet deyince en başa alınması gereken şey bir dünya görüşüdür ki, diğer bir ismi –bu bakımdan- ahlâktır. Nasıl helva deyince helvayı yapan ustanın varlığı kaçınılmaz oluyorsa, dünya görüşü deyince de bunu ortaya koyanın varlığı kaçınılmaz oluyor. Müslümanlar Hz. Âdem’den itibaren günümüze kadar, dünya görüşü-ahlâk’ın ne olduğunu bilir ve onu ortaya koyanın Allah olduğunu kabul ederken, devletlerini de buna göre teşekkül ettirirken, bunun dışındakilerde “sahte ve fânî düzenler” hakimdir.

Hemen tüm büyük düşünürler, dünya görüşü-ahlâka “en üstün iyi” vasfını atfederek araştırmaya başladı ve “çağına en yakın geçerlikteki mâneviyatın sunduğu ahlâkî değerden birisini ‘iyi’ olarak kabul etti ve onu değerlendirmeye çalıştı.”

“Diğerlerindeki” sahte düzenler kaosu, Montaigne’yi şöyle demek zorunda bırakmıştır: “Filozoflar arasındaki çatışmaların hiçbiri, en yüce iyinin ne olduğu problemi üstündeki kadar sert ve çetin olmamıştır. Varro’nun hesabına göre bu kavgadan 288 mezheb türemiştir. Kimine göre bizim için iyi olan fazilet, kimine göre keyif, kimine göre tabiata uymadır; kimi ilimde görür onu, kimi acı duymakta, kimi görünüşe aldırmamakta. Cicero şöyle söyler bu konuda, «En üstün iyi üzerinde anlaşamıyorsanız, bütün felsefede anlaşamıyorsunuz demektir.»”

“Biz, iyinin ne olduğunu biliyoruz!” ile başlayıp devam eden bu kaos, ilk defa Nietszche’nin “Biz, iyinin ne olduğunu bilmiyoruz!” sözüyle yerini çelişkiye bıraktı. “Fakat yavaş yavaş bu cümlenin mânâsı anlaşılmaya ve bundan çıkacak neticeler düşünülmeye başlandı. Hartmann’ın vardığı en önemli netice şu oldu: ‘İyi, zannedildiği gibi bir değer değildir, değerler kompleksidir; Kendi başına değerler alanıdır… insandaki değer duygusu, henüz iyi’deki bu değer çokluğunu sonuna kadar kavrayamamıştır; değerler alanı henüz sonuna kadar bilinemiyor.”

Netice; insan değer duygusuyla iyi’yi sonuna kadar kavramaktan acizdir ve Necib Fazıl Kısakürek, “olması gereken”i şöyle noktalamıştır:

“İYİYİ mi istiyorsun? Allah ile Resûlü’nün ÖĞRETTİĞİ!”

Adalet, eğitim, ordu, sağlık, iktisat gibi müesseseler, dünya görüşü-ahlâka göre temellendirilmiş, kendine göre esasları olan, birbirleriyle ilişkili, “bütün üzerine örtülü” parça unsurlardır.

Müesseseler var olmalarını bir dünya görüşüne borçludur. Varlığının devamında ise insan ilişkileri ön plandadır. İnsanın insanla, insanın fikirle, insanın maddeyle olan ilişkileri. Bu sebeble, eğitim, sağlık, adalet, ordu gibi müesseseler birbirinden isim ve şekil olarak ayrılmış, ancak öz olarak aynı kılmıştır. Asker, hakim, öğretmen, doktor, isim ve yaptığı iş olarak farklı, ancak insan ve insanî özellik olarak aynıdır. İnsan yaratılış olarak zalim, cahil ve doymak bilmez bir hırsa sahib olduğunun farkındadır. Bu özelliklerinden dolayı eğitilmeyi, korunmayı, sağlığı ve adaleti taleb etmektedir.

Her organ, kendisine âit olan işi yaparken, bütün gibi hareket eder. Mesela yürürken sadece ayaklar değil bir çok organ faaliyet hâlindedir. Burada bir işbölümü değil, bir “tanzim” söz konusudur. Duygu ve düşünce alışkanlığıdır yürümek bu noktada. Ölüme doğru yürürken, sevgiliye doğru giderken, işe doğru giderken, korkulan şeyden uzaklaşırken, nefes alışımız, kan basıncımız, yüzümüzün aldığı şekil, kalb atışlarımız, salgı bezlerimiz, hep “bütün” olarak hareket eder ve bizim duygu ve düşünce alışkanlıklarımızı gösterir. İşte müesseseler de, insan bedenindeki organlar gibi hareket ederler. Müesseseler, bu açıdan bir dünya görüşünün tanzimidir ve –bu bakımdan- kesinlikle bir işbölümü değildir. Yani, hariçten birbirlerine iliştirilmiş değildir; bir “bütün”ün tecellîleridir.

Dünya görüşünün ahlâk olduğu hemen tüm düşünürlerin kabul ettiği apaçık bir gerçektir, demiştik. Aynı zamanda bir bakış açısıdır. Devletin bakış açısının ne olduğu, müesseseleri vasıtası ile içinde yaşayan insanlara nasıl baktığıyla alâkalıdır. Korunmak, eğitilmek, hakkını almak, sağlıklı yaşamak isteyen insanına, ordu, siyaset, eğitim, sağlık ve adalet gibi müesseselerle “kendince” yaşanmaya değer bir hayatın imkânlarını sağlıyorsa, işte o zaman bir dünya görüşünü hayata geçiren  sahici bir devletten söz ediyoruz demektir.

Müesseseler arasındaki ilişki kopuksa, aralarında tanzim değil işbölümü varsa, biri diğerinin alanına girdiğinde düşman kuvvetler gibi püskürtülmeye çalışılıyorsa, o devletin tutarlı bir dünya görüşünün olmadığını veya başka bir kültürün dünya görüşüyle halkını yönetmeye çalıştığını anlayabiliriz. Bu çerçevede, yaşadığımız ülkeden mebzul miktarda örnek devşirebiliriz.

Müesseselerin belli ve millî bir dünya görüşünün muntazam bir “tanzim”i mi, yoksa dayatılan başka bir haricî kültürle uyuşmazlıktan kaynaklanan bir “işbölümü” düzeni (düzensizliği!) mi olduğu, olağanüstü durumlarda ortaya çıkıverir. Böyle bir durumda tüm müesseseler “kendi başlarına” tek bir vücut gibi çalışır veya parçalanmış bir görünüm arz ederler. Bugün ülkemizdeki ordu, hükümet, yargı ve diğer müesseselerin durumunu hatırlayalım.

D. W. Morley’in, Karıncaların Dünyası isimli kitabından:

“Yuvada bulunan bazı karıncalar daha çabuk öğrenirler. Bunlara «Kışkırtma Merkezi» karıncaları denir. Kışkırtma merkezi karıncası; yapılacak işi ilk o keşfeder, ne zaman ve ne şekilde yapılacağına karar verir. İşi de ilk o yapmaya başlar. Bütün bu faaliyetleri «gel de şu işe yardım et» ifadesi taşımaz, bu faaliyeti «bak, ben bu işle uğraşıyorum» demektir. Yirmi veya otuz kışkırtma merkezi karıncasının işe koyulması, çok geçmeden, öteki karıncaların da işe koyulmasına sebeb olur. Fakat çevresinden gelen etki ne olursa olsun her karınca, daha önce öğrendiği veya alıştığı işe koyulur. Bir bakıma 
karıncalar kendi başlarına buyruk, canları istediği gibi hareket ederler. Bir sel felaketiyle karşılaştıkları zaman hemen bir yuva topu oluştururlar. Bu yuva topunun malzemeleri kendileridir. Vücutlarının arasındaki boşluklar koridorları oluşturur. Yuva topunun merkezine kraliçeyi ve yavruları yerleştirerek sel suyunun üstünde tehlike geçinceye kadar yüzerler. Bu yuva topunun üzerine kaynar su döküldüğünde hiç birinin yuvadan çözülmediği, hep beraber öldükleri gözlemlenmiştir.”

İçgüdü sınırında yaşayan karıncaların tüm koloniyi ilgilendiren bir felaketle karşılaştıkları zaman birbirine nasıl bir tanzimle-nizamla sımsıkı kenetlendiklerini düşünün, bir de bu tanzimin akıl ve irade sahibi insanda nasıl muhteşem olması gerektiğini…

Gölcük depreminde elinde eksi yüz derece soğuğa dayanıklı ikiyüzbin çadırdan tek birini bile kuramayan orduyu, tek battaniye bile veremeyen Kızılay’ı, kurtulanları “keşke kurtulmasaydık” dedirtecek kadar selsefil birakan siyaseti ve eğitilemeyen çocukları düşünün. Böyle bir felaket, müesseselerin ne kadar hantal bir yapıya sahib olduklarını gösterdiği gibi, insana bakış açılarının da işaretçisi.

Bu müesseselerin hantallığı, insanına sahib çıkamamaları ve kenetlenememeleri, bir “dünya görüşünün tanzimi” olmadıklarından kaynaklanıyor. “Roma nizamı, Yunan aklı ve Hıristiyan ahlâkı” diyebileceğimiz bir dünya görüşünün bizim kendi kültür ve medeniyetimize dayatılmasından, sonunda da hepsini kaybedişimiz ve elleri bomboş böyle “ortada” kalmamızdan. Batıda Hıristiyan halkıyla “kendi içinde” dengeli ilişkiler kurabilecek bu dünya görüşü, Müslüman halk için felaket denecek dengesiz ilişkilere yol açmıştır. Müesseseler işbölümü hâline gelmiştir. Gölcük depreminde olduğu gibi, halka ve birbirlerine yardıma koşmak, bir çok müessese için yapmaları gereken tabiî, öncelikli, âcil, elzem iş olmamıştır.

Ordu YAŞ kararı ile 3200 subay ve astsubayını bünyesinden atarken, “kol kırılır yen içinde kalır” hesabı, bu olay adalet, eğitim, sağlık gibi müesseseleri hiç ilgilendirmemiştir. Halbuki “ölme ve öldürme” sanatı üzerine onlarca yıl eğitim gören ve bir o kadar yıl da vazife gereği bunu uygulayan bu insanların sivil hayata nasıl intibak ettikleri hiç sorgulanmamıştır. 10-20 yılını büyük bir görev aşkı ile yaparken atıldıklarını öğrenen bu subaylar, nasıl olup da sivil hayatta bir bakkal dükkanı işletmeciliğine bile intibak edememektedirler? Aldıkları eğitime nasıl ters bir hayat sürdürüyorlar? Bu, eğitim müessesesi başta, birçok müessesenin “birlikte” çözmesi gereken bir problem iken, mevzu olarak konuşulmamıştır bile. Bu subayların akıl ve ruh sağlıkları sağlık müessesesinin mevzuu olamamıştır. Adalet müessesesi bu mevzunun yanına bile yaklaşmamıştır. Kol yen içinde kırılırken diğer organlar hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam ediyorsa, felaket kolun kırılmasından daha büyük değil midir?

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, “Ülkemizde üniversiteler uyuyor” demesi ve eğitim müessesemizin bakanının “...bakanlığın dehlizlerine girersem oradan çıkamayacağımı ben de çok iyi biliyorum” demesi, sadece eğitim müessesesinin bir problemi midir acaba? Eğitilmeyen insanların işlediği suçlar adaleti ilgilendirmiyor mu? Hangi müessese bu durumdan yara almadan kurtulabilir?

Sivil anayasa, Kürt meselesi, dinlerarası diyalog, dış politika, Kemalizm, başörtüsü, domuz gribi aşısı, Ermeni meselesi, misyonerlik faaliyetleri, Aleviler, dini cemaatler gibi bir çok mesele hakkında müesseseler arası bir birlikten söz etmek mümkün mü?

Tüm bu gerçekler, “tutarlı” ve “bütün” bir dünya görüşü-ahlâk yokluğunu işaret etmektedir. Bir dünya görüşü-ahlâk olmadan müesseseler kurulamaz ve aralarında iş tanzimi gerçekleştirilemez. Bu ikisi var olmadan iktidar ortaya çıkmaz ve başta duranlar da, hangi siyasî görüşte olurlarsa olsunlar, muktedir olamazlar. Devlet ise kafalarda mücerret bir kavram olmaktan öteye geçmez.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu bu gerçeği bize şu ifadeleriyle tanıtmıştır;

“Müesseseler, belli bir zaman ve mekan boyunca aynılık gösteren bir ilişkiler dokusunun çerçeveleri olarak ortaya çıkarlar. Şu halde, belli bir düzen meydana getirme amacını güderler. Belli bir statüdür bu: Daha doğrusu sosyal kalıbın içinde tabi olacağımız şartlardır. Müessese, sosyal kalıbın toplum şartları içinde kristalleşmesi ve statik bir şekil kazanmasıdır. Fakat unutulmamalıdır ki, özü münasebetlerden yapılıdır; insan, fikir ve madde arasındaki ilişkileri, kendi buudunda düzene kavuşturma…”

Siyasî müesseseler, iktidarı zirveden aşağı kademelere kaydırmak için kurulmuş düzenlerdir ve iktidarın iki unsuru birbirinden ayrılamaz:

-“Biri, bir fikir sistemi, ikincisi ise iktidarı elinde bulunduranın iradesini aktaran ve müesseselere dayalı bir yapıdır. Bir fikir sistemi olmaksızın müesseseler kurulamaz ve şübhesiz devam ettirilemez. Müesseseler mevcut olmaksızın da iktidar doğmaz, uygulanamaz ve genişletilemez. Şuna dikkat edilmelidir ki, bir teşkilatın kurulması için, bir sistem veya fikir yapısının birinci şart olduğuna inanmak, böyle bir teşkilatın-fikrin, herhangi bir şekildeki veya herhangi bir kademedeki iktidarın mevcudiyetinden önce geldiğini bilmek gerekir.”

Arnold Toynbee, Doğu ve Batı medeniyetlerini inceledikten sonra dünya üzerinde 21 medeniyetin varolduğunu söyler ve bütün medeniyetleri iki grub içinde değerlendirir; bunlar, tam gelişmiş medeniyetler ve ölü doğan medeniyetlerdir. Tam gelişmiş medeniyetleri de, kendi aralarında bağımsız medeniyetler ve uydu medeniyetler olmak üzere ikiye ayırır. Araştırmalarını şu sözüyle neticelendirir; “Denenmedik sadece İslâm kaldı. İstikbâl İslâmındır.” 

Zamanında, Pakistan’ın Müslüman lideri Ziya-ül Hak tüm samimiyeti ve gayretiyle her konudaki uzmanları, bilginleri bir araya getirerek bir dünya görüşü-ahlâk meydana getirmeye çalışmışsa da bunu başaramamıştır. Taşları üst üste yığmakla Süleymaniye Camii’ni oluşturamazsınız, isterse taşlarınız altundan gümüşten olsun. Artık her akl-ı selim sahibine şöyle demek düşüyor, “İslâm’ı en ince noktalarına kadar örgüleştiren ve bir dünya görüşü hâlinde ortaya koyabilen sadece Büyük Doğu-İbda kalmıştır dünyada denenmedik; ve inşaallah, kâfirler istemese de Allah nurunu onunla tamamlayacaktır.”

Nuh peygamber, gemisini yaparken, buna bir anlam veremeyen çevresindeki akıllı geçinen ahmaklar soruyorlardı: “Bu neyin hazırlığı?”... Fareler gibi boğulup gittiler. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “Sefine”sini hazırlarken, tarih tekerrür ediyor ve aynı ahmak takımı yine soruyor “Bu gemi de neyin nesi?”... Bekleyin göreceksiniz!..

Bilmemek kesinlikle bir mazeret değil ve bilen dostların çok, anlayışsız kütlerin de azaldığını ümid ederek, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in beklediği gence söylediği şu sözle bitirelim:

“Seni bekliyoruz! Ve mutlaka biliyoruz ki, ya sen geleceksin, ya bu memleket gidecektir.” 

 Aylık Dergisi, Şubat 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir