ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

MUSTAFA SEÇKİNER
Yazıları Paylaş
Zekâ Üzerine
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 546

Zekâ Üzerine

Mustafa Seçkiner

 

Aslında bu makaleyi Howard Gardner’in Zihin Çerçeveleri kitabında ortaya koyduğu “çoklu zekâ teorisi” hakkında hazırlarken, Büyük Doğu-İBDA fikriyatının zekâ hakkındaki görüşleri ve kitabın vermek istediği mesaj, makalenin planlamadığımız şekilde ortaya çıkmasına sebeb oldu. Zekâmız bize her zamanki oyununu oynadı ve kitablık çapta araştırılması gereken bu mevzuu makale çerçevesine götürdü. Bu makaleyi bâtın kahramanlarının verdiği şu “idrak” ölçüsünü başa alarak okumalı: “Bir insanda zekâ ölçüsü bu taifenin hakikatlerini anladığı kadardır.”

Düşünce tarihine baktığımızda, insanların zekâ kavramı üzerinde iki zıt kutub olarak birbiriyle çatıştığını görüyoruz.

Bunlardan ilki zekânın bölünmez bir bütün olduğu ve ölçülebileceğini iddia ederken, diğer grup bölünebileceğini ve zekâ ölçümlerinin (IQ) yanlış olduğunu iddia ediyor. Yüzyıllar boyunca süren bu çatışmanın hâlen tüm hızıyla devam etmesi, her iki tarafı da memnun edecek orta bir yol bulunabileceğine dair bir işaret vermiyor.

Dünya genelinde yapılan bir uygulama vardır. Kişi birkaç saat süren bir imtihana alınır. Bilgi seviyesini, kelime dağarcığını, matematik becerisini, iki şey arasında ilişki kurabilme kabiliyetini ölçen sorular yöneltilir. İmtihanı uygulayanlar cevabları değerlendirir ve bir rakam verir. Bu, kişinin zekâ katsayısı veya IQ’su denilen şeydir. Bu rakam kişinin geleceğini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda çevresindeki kişilerin de bakışını etkileyerek, onun hakkında ileri zekalı, geri zekalı, çalışkan, tembel gibi değerlendirmeler yapmalarına yolaçar. İşte bu, insan zekâsının ölçülebileceğini ve insanların bu ölçüye göre sınıflandırılabileceğini kabul edenlerin tatbikatı.

Bunların karşısında yer alan gurub ise, zekânın bu türlü ölçümünün yanlış olduğunu, insan zekâsının kısa sorulara verilen kısa cevablardan daha fazlası olması gerektiğini iddia ederler. Howard Gardner "çoklu zekâ teorisi" ile insanda "yedi" ayrı zekânın varlığından söz eder. Zekâların yedi sayısı ile sınırlı olmadığını, bu sayıların artabileceğini, ayrıca kendi teorisinde sağduyu, orijinallik, benzerlik kurma kabiliyeti, bilgelik ve benlik gibi bazı psikolojik yapılara değinmediğine dair eleştirilerini dile getirir.

Zekânın ölçülebileceğini iddia edip ölçümlerinin sonucunda bazı insanları işe yaramaz sınıfına sokanlara mukabil, her insanda eğitilirse onu değerli kılacak çeşitli zekâlar vardır diyen görüş, insana verilen değer açısından güzel durması yanında, İslâmî dünya görüşüne daha yakın addedilebilir. Her insanın yaratılışında kendisine biçilmiş bir rol ve bu rolün hakkını vermesini temin edecek bir "istidat" mevcuttur çünkü.

Peki, insan gerçekten de “çoklu zekâ teorisi”nde belirtildiği şekilde birçok zekâya sahib mi?

Beyaz ışığı prizmadan geçirdiğimizde yedi renk oluştuğunu görürüz. Renk bilimcileri, bütün renklerin beyaz ışıktan doğduğunu kabul ederler. Kaynağını ölçü aldığımızda bütün renklerin kaynağı tek iken, eşya düzenindeki görünüşlerini ölçü aldığımızda birçok renk var diyebiliriz. Birini kabul etmek, diğerini reddetmeyi gerektirmez. Renk bilimcileri dengeyi sağlamışlarsa da, zekâ bilimcileri birbirine zıt iki gurub olarak çatışmayı sürdürüyorlar.

"Çoklu zekâ"yı ileri sürenlerin “yerinde doğru” sayılabilecek birçok bilgiyle teorilerini isbat etmeye çalışmaları, İBDA'nın şu tesbiti ışığında değerlendirilebilr: “İnsan şuurundaki nizam ihtiyacını gösterdiği kadar, seçilen bir yanlış nokta etrafında kendini teklif eden verileri toplamış ve toplayan düşünce ve toplum sistemlerinin zafiyetine de misaldir.”

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu buna çok güzel bir misâl verir:

“Bayır aşağı akan bir suyun geçeceği yolları bulmasına bakıp da suya ‘zekâ’ atfetsek, donmasından, buharlaşmasına ve bulut olmasına kadar her şeklini, ŞARTLARA UYUM’un görünüşleri ve zekâ delili diye alabiliriz!..”

Zekâ artıp eksilir mi? Bâtın kahramanlarından dinleyelim.

Geçmiş zamanda İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin zekâ hakkındaki “zekâ artmaz ve eksilmez” sözüyle, yakın zamanda da Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin Üstad Necib Fazıl hakkındaki şu sözü birbiriyle örtüşüyor diyebilriz:

“Sende iki şey ifrat halinde: Zekâ ve muhabbet… Muhabbet inip çıkar. Fakat zekâ sabittir… Ona çare yok…”

İnsana verilmiş "ham zekâ" artmaz ve eksilmez. Ancak insan çocukluğundan itibaren zekâsının bir kısmını kullanırken, çeşitli çalışmalarla daha da fazlasını kullanabilir olma yönünden zekâsının artıyor görünmesi, verilen zekânın bütünlüğüne doğru gidişi gösterir bizce. Bize verilmiş bir araba gibi. Saatteki hızı 240 kilometrede sabitlenmiş bir arabayı 20 kilometreden 160 kilometreye çıkarmamız veya yaşlılığımızdaki görme problemimiz sebebiyle düşük hızda gitmemiz, arabanın 240 kilometrede sabitlenmiş olan hızını değiştirdiğini göstermez.

İnsanın kendisine verilen zekâsının bütününü veya bütüne yakınını kullanabilmesi, çeşitli şartlara bağlıdır. Bu şartlardan ikisini İBDA Mimarı şöyle işaretliyor:

“Akıl ve dil, karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdırlar; bir yandan zekâ geliştikçe dil de gelişir, öbür yandan zengin, akıcı, herkesçe anlaşılır bir dil de zekânın gelişmesini sağlar.”

“Evet, duyularımız arasında en aydın ve berrak olanı şüphesiz gözdür; fakat aynı zamanda, akıl ve zekâmızı, daima görünürlük ve aydınlığa alıştırması ve her şeyi aydınlıkta tasarlaması bakımından, bizi en çok aldatan da odur. Eğer gözümüze inanmakta ısrar etseydik, astronomi ve mikroplar âlemi gibi daha nice varlıklar meçhulümüz kalacak; görünen âlem de, göründüğü şekilde sanılacak ve bir bedahet olarak kabul edilecekti.”

Aslında tüm buraya kadar söylediklerimiz, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun külliyatında arzettiği zekâ hakkındaki bir cümleyi söylemeye hazırlıktan ibaretti. Zekâ üzerine araştırma yapan tüm zeki düşünürlerin dönüp dolaşıp gelecekleri, ilim haysiyetleri varsa bu noktada teslim olacakları cümleyi buraya kadar sakladık:

“Eşya düzeninin zihinde katılaşması olan AKIL ve onun hareketlenerek hayata yaklaştırılması olan ZEKÂ…”

Günümüz zekâ araştırıcıların en son vardıkları nokta ise, şu cümlelerde ifade edilmiş:

“Zekâ, evvelce elde edilmiş tecrübe ve bilgilerden istifâde ederek bugünkü hayat meselelerini çözmek ve hayat şartlarına uymak kâbiliyeti”, “yeni icap ve vaziyetlere, zihnin en iyi şekilde uyması”, “insanın etrafında değişen şartlara duyarlılığı”, “hayatı hissedebilme”, “bir şeyleri yapmaya yönelik prosedürler dizisi”...

Görüldüğü gibi Batı, araştırmalarıyla Mütefekkir'in ölçülendirdiği gerçeğe adım adım yaklaşıyor.

Batılı fikir ve ilim adamlarının adım adım yaklaştığı bu gerçeğin biz neresindeyiz?

Büyük Doğu-İBDA anlayışı gereği, “devâsız hastalar” haricinde ıskartaya ayrılmış tek fert yoktur. Her ferdin severek yapabileceği bir işi, mizacına uygunsa o işi iyi yapabilecek zekâsı ve toplum içinde bir yeri ve değeri vardır.

"Olması gereken" böyleyken, biz bugün insanların çoğunu, birkaç saat süren ve kağıt üzerinde değerlendirilen imtihanlar neticesinde "kazanamayanlar"ı ıskartaya çıkarıyoruz. Zekâ anlayışımız ve zekâ seviyemiz, kağıt üzerine çakılı, hayattan uzak bir görünüm arzediyor.

Zekânın hayatla, hayatın da kültürle alakasını gözönüne alarak, kültürümüzün önemli unsurlarından biri olan Hazreti Mevlana’ya bakış açımız, zekâmız hakkında bazı önemli ipuçları veriyor bizce. Batılı, Mevlana’nın fikirlerini okur ve kendi kültürüne ait olmayan bu âbide şahsiyeti kendi (Batı) kültüründen zerre taviz vermeden anlamaya çalışırken, hatta yerinde incelemek üzere ilim merakıyla ülkemize gelirken, onlara “bakın biz de onun gibi dönüyoruz” dercesine şölenler düzenlememiz, kültürel zekânın neresinde olduğumuzu pek çarpıcı gösteriyor. Zekâ, kültürde ve her yerde taklitçiliğe zıttır.

Kurtuluşu Batıda ve Batıcılıkta gören "keskin zekâ"(!)lara bir çift sözle bitirelim:

Karşımızda oturan birine zekî olduğumuz intibâını vermek için tavsiye edilen bir usûl var: Çaktırmadan onun gibi oturun. Elini birbirine bağlamışsa, siz de öyle yapın. Kolunu masanın üzerine koymuşsa, aynen taklid edin. Karşınızdaki kişi kendisi gibi davrandığınızı bilmediği için, sizi -umulur ki!- zeki biri olarak görecektir. Neticede, Avrupalılar gibi zeki olduğumuzu Avrupalılara inandırmayı da belki başarabiliriz; fakat yalnızca Batılı "ayak takımı"na. Ne var ki, yüzümüze gülmek işine gelen "zekî" bir Avrupalı çoğunluğun, bu "maymunlar cehennemi"ne katıla katıla güldüğünü asla unutmamak kaydıyla.

Aylık Dergisi, Ocak 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir