Zekâ Üzerine
Mustafa Seçkiner
Aslında bu makaleyi Howard
Gardner’in Zihin Çerçeveleri kitabında ortaya koyduğu “çoklu zekâ
teorisi” hakkında hazırlarken, Büyük Doğu-İBDA fikriyatının zekâ hakkındaki
görüşleri ve kitabın vermek istediği mesaj, makalenin planlamadığımız şekilde
ortaya çıkmasına sebeb oldu. Zekâmız bize her zamanki oyununu oynadı ve
kitablık çapta araştırılması gereken bu mevzuu makale çerçevesine götürdü. Bu
makaleyi bâtın kahramanlarının verdiği şu “idrak” ölçüsünü başa alarak okumalı:
“Bir insanda zekâ ölçüsü bu taifenin hakikatlerini anladığı kadardır.”
Düşünce tarihine
baktığımızda, insanların zekâ kavramı üzerinde iki zıt kutub olarak birbiriyle
çatıştığını görüyoruz.
Bunlardan ilki zekânın
bölünmez bir bütün olduğu ve ölçülebileceğini iddia ederken, diğer grup
bölünebileceğini ve zekâ ölçümlerinin (IQ) yanlış olduğunu iddia ediyor.
Yüzyıllar boyunca süren bu çatışmanın hâlen tüm hızıyla devam etmesi, her iki
tarafı da memnun edecek orta bir yol bulunabileceğine dair bir işaret vermiyor.
Dünya genelinde
yapılan bir uygulama vardır. Kişi birkaç saat süren bir imtihana alınır. Bilgi
seviyesini, kelime dağarcığını, matematik becerisini, iki şey arasında ilişki
kurabilme kabiliyetini ölçen sorular yöneltilir. İmtihanı uygulayanlar
cevabları değerlendirir ve bir rakam verir. Bu, kişinin zekâ katsayısı veya
IQ’su denilen şeydir. Bu rakam kişinin geleceğini etkilemekle kalmaz, aynı
zamanda çevresindeki kişilerin de bakışını etkileyerek, onun hakkında ileri
zekalı, geri zekalı, çalışkan, tembel gibi değerlendirmeler yapmalarına
yolaçar. İşte bu, insan zekâsının ölçülebileceğini ve insanların bu ölçüye göre
sınıflandırılabileceğini kabul edenlerin tatbikatı.
Bunların karşısında
yer alan gurub ise, zekânın bu türlü ölçümünün yanlış olduğunu, insan zekâsının
kısa sorulara verilen kısa cevablardan daha fazlası olması gerektiğini iddia
ederler. Howard Gardner "çoklu zekâ teorisi" ile insanda
"yedi" ayrı zekânın varlığından söz eder. Zekâların yedi sayısı ile
sınırlı olmadığını, bu sayıların artabileceğini, ayrıca kendi teorisinde
sağduyu, orijinallik, benzerlik kurma kabiliyeti, bilgelik ve benlik gibi bazı
psikolojik yapılara değinmediğine dair eleştirilerini dile getirir.
Zekânın
ölçülebileceğini iddia edip ölçümlerinin sonucunda bazı insanları işe yaramaz
sınıfına sokanlara mukabil, her insanda eğitilirse onu değerli kılacak çeşitli
zekâlar vardır diyen görüş, insana verilen değer açısından güzel durması
yanında, İslâmî dünya görüşüne daha yakın addedilebilir. Her insanın yaratılışında
kendisine biçilmiş bir rol ve bu rolün hakkını vermesini temin edecek bir
"istidat" mevcuttur çünkü.
Peki, insan gerçekten
de “çoklu zekâ teorisi”nde belirtildiği şekilde birçok zekâya sahib mi?
Beyaz ışığı prizmadan
geçirdiğimizde yedi renk oluştuğunu görürüz. Renk bilimcileri, bütün renklerin
beyaz ışıktan doğduğunu kabul ederler. Kaynağını ölçü aldığımızda bütün
renklerin kaynağı tek iken, eşya düzenindeki görünüşlerini ölçü aldığımızda
birçok renk var diyebiliriz. Birini kabul etmek, diğerini reddetmeyi
gerektirmez. Renk bilimcileri dengeyi sağlamışlarsa da, zekâ bilimcileri
birbirine zıt iki gurub olarak çatışmayı sürdürüyorlar.
"Çoklu
zekâ"yı ileri sürenlerin “yerinde doğru” sayılabilecek birçok bilgiyle
teorilerini isbat etmeye çalışmaları, İBDA'nın şu tesbiti ışığında
değerlendirilebilr: “İnsan şuurundaki nizam ihtiyacını gösterdiği kadar,
seçilen bir yanlış nokta etrafında kendini teklif eden verileri toplamış ve
toplayan düşünce ve toplum sistemlerinin zafiyetine de misaldir.”
Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu buna çok güzel bir misâl verir:
“Bayır aşağı akan bir
suyun geçeceği yolları bulmasına bakıp da suya ‘zekâ’ atfetsek, donmasından,
buharlaşmasına ve bulut olmasına kadar her şeklini, ŞARTLARA UYUM’un
görünüşleri ve zekâ delili diye alabiliriz!..”
Zekâ artıp eksilir mi?
Bâtın kahramanlarından dinleyelim.
Geçmiş zamanda İmam-ı
Rabbanî Hazretlerinin zekâ hakkındaki “zekâ artmaz ve eksilmez” sözüyle,
yakın zamanda da Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin Üstad Necib Fazıl hakkındaki
şu sözü birbiriyle örtüşüyor diyebilriz:
“Sende iki şey ifrat
halinde: Zekâ ve muhabbet… Muhabbet inip çıkar. Fakat zekâ sabittir… Ona çare
yok…”
İnsana verilmiş
"ham zekâ" artmaz ve eksilmez. Ancak insan çocukluğundan itibaren
zekâsının bir kısmını kullanırken, çeşitli çalışmalarla daha da fazlasını
kullanabilir olma yönünden zekâsının artıyor görünmesi, verilen zekânın
bütünlüğüne doğru gidişi gösterir bizce. Bize verilmiş bir araba gibi. Saatteki
hızı 240 kilometrede sabitlenmiş bir arabayı 20 kilometreden 160 kilometreye
çıkarmamız veya yaşlılığımızdaki görme problemimiz sebebiyle düşük hızda
gitmemiz, arabanın 240 kilometrede sabitlenmiş olan hızını değiştirdiğini
göstermez.
İnsanın kendisine
verilen zekâsının bütününü veya bütüne yakınını kullanabilmesi, çeşitli şartlara
bağlıdır. Bu şartlardan ikisini İBDA Mimarı şöyle işaretliyor:
“Akıl ve dil,
karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdırlar; bir yandan zekâ geliştikçe dil de
gelişir, öbür yandan zengin, akıcı, herkesçe anlaşılır bir dil de zekânın
gelişmesini sağlar.”
“Evet, duyularımız
arasında en aydın ve berrak olanı şüphesiz gözdür; fakat aynı zamanda, akıl ve
zekâmızı, daima görünürlük ve aydınlığa alıştırması ve her şeyi aydınlıkta
tasarlaması bakımından, bizi en çok aldatan da odur. Eğer gözümüze inanmakta
ısrar etseydik, astronomi ve mikroplar âlemi gibi daha nice varlıklar
meçhulümüz kalacak; görünen âlem de, göründüğü şekilde sanılacak ve bir bedahet
olarak kabul edilecekti.”
Aslında tüm buraya
kadar söylediklerimiz, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun külliyatında
arzettiği zekâ hakkındaki bir cümleyi söylemeye hazırlıktan ibaretti. Zekâ
üzerine araştırma yapan tüm zeki düşünürlerin dönüp dolaşıp gelecekleri, ilim
haysiyetleri varsa bu noktada teslim olacakları cümleyi buraya kadar sakladık:
“Eşya düzeninin zihinde
katılaşması olan AKIL ve onun hareketlenerek hayata yaklaştırılması olan ZEKÂ…”
Günümüz zekâ
araştırıcıların en son vardıkları nokta ise, şu cümlelerde ifade edilmiş:
“Zekâ, evvelce elde
edilmiş tecrübe ve bilgilerden istifâde ederek bugünkü hayat meselelerini
çözmek ve hayat şartlarına uymak kâbiliyeti”, “yeni icap ve vaziyetlere, zihnin
en iyi şekilde uyması”, “insanın etrafında değişen şartlara duyarlılığı”,
“hayatı hissedebilme”, “bir şeyleri yapmaya yönelik prosedürler dizisi”...
Görüldüğü gibi Batı,
araştırmalarıyla Mütefekkir'in ölçülendirdiği gerçeğe adım adım
yaklaşıyor.
Batılı fikir ve ilim
adamlarının adım adım yaklaştığı bu gerçeğin biz neresindeyiz?
Büyük Doğu-İBDA
anlayışı gereği, “devâsız hastalar” haricinde ıskartaya ayrılmış tek fert yoktur.
Her ferdin severek yapabileceği bir işi, mizacına uygunsa o işi iyi yapabilecek
zekâsı ve toplum içinde bir yeri ve değeri vardır.
"Olması
gereken" böyleyken, biz bugün insanların çoğunu, birkaç saat süren ve
kağıt üzerinde değerlendirilen imtihanlar neticesinde
"kazanamayanlar"ı ıskartaya çıkarıyoruz. Zekâ anlayışımız ve zekâ
seviyemiz, kağıt üzerine çakılı, hayattan uzak bir görünüm arzediyor.
Zekânın hayatla,
hayatın da kültürle alakasını gözönüne alarak, kültürümüzün önemli unsurlarından
biri olan Hazreti Mevlana’ya bakış açımız, zekâmız hakkında bazı önemli
ipuçları veriyor bizce. Batılı, Mevlana’nın fikirlerini okur ve kendi
kültürüne ait olmayan bu âbide şahsiyeti kendi (Batı) kültüründen zerre taviz
vermeden anlamaya çalışırken, hatta yerinde incelemek üzere ilim merakıyla
ülkemize gelirken, onlara “bakın biz de onun gibi dönüyoruz” dercesine şölenler
düzenlememiz, kültürel zekânın neresinde olduğumuzu pek çarpıcı gösteriyor.
Zekâ, kültürde ve her yerde taklitçiliğe zıttır.
Kurtuluşu Batıda ve
Batıcılıkta gören "keskin zekâ"(!)lara bir çift sözle bitirelim:
Karşımızda oturan
birine zekî olduğumuz intibâını vermek için tavsiye edilen bir usûl var:
Çaktırmadan onun gibi oturun. Elini birbirine bağlamışsa, siz de öyle yapın.
Kolunu masanın üzerine koymuşsa, aynen taklid edin. Karşınızdaki kişi kendisi
gibi davrandığınızı bilmediği için, sizi -umulur ki!- zeki biri olarak
görecektir. Neticede, Avrupalılar gibi zeki olduğumuzu Avrupalılara inandırmayı
da belki başarabiliriz; fakat yalnızca Batılı "ayak takımı"na. Ne var
ki, yüzümüze gülmek işine gelen "zekî" bir Avrupalı çoğunluğun, bu
"maymunlar cehennemi"ne katıla katıla güldüğünü asla unutmamak
kaydıyla.
Aylık Dergisi, Ocak 2010