ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

AYŞEGÜL AHFA
Yazıları Paylaş
Gökyüzünden İşaretlerle Tolstoy
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 521

Gökyüzünden İşaretlerle Tolstoy

Ayşegül Ahfâ


Tolstoy Lev Nikolayeviç Tolstoy… 28.08.1828 tarihinde doğan bu dev adam sonunu baştan görebiliyor olsaydı, hayatı nasıl bir şekil alırdı, ne yönde akardı hayat ırmağı onun için? Sonsuzluk okyanusuna dökülen bu akışta, kurutmadan pınarını ulaşabildi mi kendi varlığının hakikatine? Romanlarında insan karakterlerini bu kadar güçlü ve teferruatlı anlatımlarla canlandırabilen Tolstoy’un, her bir karakterde kendini görmemesi, bulmaması ve birdenbire derin bir çukurun içinde o karakterle boğuşup muhasebe etmiyor olması mümkün müydü acaba? Ardı ardına gelen bu sorular zihnimizde sıralanırken, doğum tarihinde sıralanan rakamların toplamının “bir”e işaret etmesi dikkatimizi çekti birden. “Bir”in işaret ettiği; güç, kibir ve kendi yolunda ilerleyen lider kişiliği yansıtan bir karakter… Ve “sekiz” vurgusunun güçlü olduğu bir tarih.

Furkan -Lugat-ı Salihun-’da “BİR”:

“Arz: Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. Aşağı ve alçak. Davarın ayağının altı.

Şahsî: Şahsa ait, şahsa mahsus, kişi ile şahıs ile alakalı.

Muzallel: Gölgeli, gölgelenmiş.

Temsin: Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma. Bir şeye kıymet biçme.

Şahis: Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.

Nazim: Kızgın kimsenin yürümesi.

Terakruk: Parlama. Işıklı olma.”

Âyet meâli:

“Yıldızlar ile yol bulmanız için onları kara ve deniz karanlıklarında yaratan O’dur. Biz bu âyetleri bilen ve anlayan topluluklar için yazıp açıkladık.” (En’am–97).

Gökyüzünden bir sayfa; “her insan bir kâinattır” düşüncesinden hareketle işte Tolstoy

Tolstoy’un doğum tarihinde gökyüzünde yer alan gezegenlerin şekli neler anlatıyor? Analitik bir zekâ ile kusursuzu arayan, teferruatçı yaklaşımıyla bütün kusurları didikleyen, titiz Başak burcunda Güneş’inin parlaması, Merkür’ünün –zekâ ve mantığın kullanımına işaret eden gezegen- de Başak’ta mevkîlenmesi, bu etkiyi iyice kuvvetlendirmiş; en iyiyi, en mükemmeli arayan Tolstoy’un dehâsını dış dünyada kullanarak ve sosyal çevrelerin içinde yer alarak ifade edeceğinin işaretlerini de (onuncu ve on birinci evlerde bulunan ışıktan) vermiştir. Yükselen burcunun Akrep olması, zaten iyi bir tahlil ve müşahede kabiliyetine sahib olan Başak etkisini iyice kuvvetlendirerek, tahlillerini daha güçlü, daha derin ve etkileyici bir gerçekçiliğe dönüştürmüştür. İnsanın içini delip geçen, çelik gibi sert, parlak bakışların sahibi olan Tolstoy, yükselen Akreb’in gözler üzerindeki tesirinin de bir misâlidir. Bakışlarında tüm duyguları ve anlamları gizleyen ve yine bakışlarıyla çevresinde bulunan insanların duygularını, içlerindeki anlamları çözen Tolstoy’un bu tesirini en iyi biçimde Gorki anlatmıştır:

“Bu gözlerin içinde, Tolstoy’un yüz tane daha gözü vardır”.

Güneş’inin zekâsını parlattığı çok net görülmekle beraber, romanlarında -bir resmi tüm teferruatıyla, titizlikle ve hassasiyetle çizen ressam edâsıyla- tüm karakterleri karşınızda canlı tasvirlerle gösteriverir de, onları yanı başınızda, karşınızda ve güçlü ifadelerle konuşurken buluverirsiniz.

Tolstoy’un bu güçlü ve gerçekçi bakışları bir gün kendisiyle yüzleştiğinde neler olur peki? İşte o gün geldiğinde, yani yıldız haritasındaki Plüton depremler yaratarak kendi benliğiyle çarpışmaya başladığında, Tolstoy yeniden bir kabuk değiştirecek yahut bir Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Plüton, krizler yoluyla dönüşümü sembolize eder. Değişmek zorunda olduğunuzun krizlerini yaşatır. Gerçeklerle yüzleştirir. Bu yüzleşmeye cesareti olmayan insanlar bu zorlu imtihanda girdabın dibinde kaybolup giderken; onunla yüzleşebilenler, hayata yeniden doğarlar. Bilgelik, artık hayat sürecinin sathındadır.

Mars’ının (cesaret ve savaş) ve Kuzey Ay Düğümü’nün de İkizler’de yerleşmesi, yine ondaki Merkür gezegeninin tesirini göstermekte. Çünkü İkizler ve Başak burcunun yönetici gezegeninin Merkür olması itibarıyla buradaki yerleşimler de Merkür tesirini kuvvetlendirir; savunma, savaşma, fethetme ile ilgili anlayışında, kendiliğinden olmaktan çok, rasyonel ve mantığa uygun hareket eder. Sivri dilli, hazır cevab, tartışmayı seven bir kişiliğin işaretlerini verir. Savaşma biçimi, sözleri ve fikirleridir. Düşünce ve sözle meydan okur. Bu işaret aynı zamanda sürekli değişimi, hareketliliği, alternatifler karşısında hiçbirini kaçırmamak için hepsini denemek gibi bir davranış biçimini de tetikler ki, Tolstoy’un hayatında bunu bariz bir biçimde görebilmekteyiz. Fikre ve felsefeye olan merakı, Brüksel’de Proudhon’la bolca vakit geçirmesinin en büyük sebebiydi. En radikal bir sosyalist olarak karşımıza çıkmıştır genç yaşlarında. Devletin politikalarını şiddetli bir şekilde eleştirmiş, kiliseyi de devlete bağlılığı yüzünden hayatından çıkarmıştır. Ona göre kilise de sistemin bir parçasıdır. Kilisenin fazlasıyla ananevîleşmiş, bağnazlaşmış, insanlar üzerinde hiçbir tesiri kalmamış, anlaşılmaz ve karmaşık “Tanrı” anlayışına karşı, kendi anlayışını ortaya koymuştur. Tolstoy, sistemin savaşarak çökertilmesini düşünmüyor yahut devrimci bir anlayışıyla yıkılmasını da tasvib etmiyor. Ona göre sistem, en sonunda kendi kendine zaten çökecektir. Tolstoy’un yıldız haritasında Satürn gezegeninin Yay’da olması da (Satürn, sistem, özdisiplin, otorite anlayışının Yay’da şekillenerek kişinin inançları ve dünya görüşünü oluşturmasını tetikler), kendi hayat felsefesini kendi hayat tecrübeleriyle oluşturmasını ister. Felsefeye olan merakı, özellikle hayatının ortalarında ümitsizce içine düştüğü nihilizm, onu tekrar din ve inanç kavgasının ortasına atarak –“yarım kalan bu işi tamamla!” şeklinde bir ihtar gibi- yüzleşmesini istemiştir. Elbette o da bu süreçte kaçmayı değil “olmayı” tercih ederek, hakikat arayışında ince eleklerini, sivri dilini, derin tahlillerini, yâni tüm oklarını kendi üzerine çevirme cesaretini göstermiştir. Bu süreçte yazdığı Anna Karennina ile Savaş ve Barış en büyük eserleri olmakla beraber, bu sürecin ayak seslerini herkese duyuran romanı Diriliş de çok mühimdir.

1879’da bir kâğıt üzerine yazdığı “bilinmeyen sorular”, kendisi tarafından şöyle sıralanır:

a) Niçin yaşamalı?

b) Hayatımın ve başkalarının hayatının sebebi ne?

c)  Hayatımın ve başkalarının hayatının gayesi ne?

d) Kendi içimde hissettiğim şu iyilik ve kötülük ikiliği ne anlama geliyor ve niçin var?

e) Nasıl yaşamalıyım?

f)  Ölüm nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim?

Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar adlı biyografi kitabında, Tolstoy’un bu hâlini şu cümlelerle özetlemiştir:

“O zamana kadar nihilist olan bu adam, kavranılmaz olanı kavrayabilmek için yepyeni ve çok farklı bir manevî yeteneğin var olması gerektiğini anlıyor; bir duyu adamı olan bu inançsız adam, korkunun yitip bitirdiği, dehşetin paramparça ettiği bu dizginlenemeyen yaratık, bu yeteneği kendi içinde bulamadığı için, hayatın ortasında, birdenbire, alçakgönüllülükle Tanrının önünde diz çöküyor, elli yıl boyunca kendisini mutlu etmiş olan dünya bilimini hor görerek ateşli bir şekilde şöyle yalvarıyor: ‘Bana bu gücü ver Tanrım ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen!’ Tüm bunların cevabını bulabilmek için diplere dalmanın zorunluluğu, içindeki deli yangının yarattığı acının son bulması için, filozoflara, düşünürlere yönelerek, Schopenhauer, Sokrates, Platon, Confucius, Lao-Tse, Nietzsche’yi ve Hz. M.......’i okuyarak, hakikat incisinin arayışları içinde, kendi büyüklüğüne yaraşır bir biçimde, korkusuzca, yepyeni bir doğumun sancılarıyla, hayata yeniden doğmak için son savaşını kendisine başlatmıştır.”

Hayatta, daima güçlü bir biçimde, tutkuyla ve arzularının istediği şekilde yol alan Tolstoy’un anlamakta ve anlatmakta, itiraf etmekte en zorlandığı şey sevgiydi. Venüs gezegeninin (sevgi, ilişkiler, şefkat, sanat, estetik, güzellik anlayışı) Başak’ta bulunuyor olması –yine Başak- ve 12. evinin (içimizde biriktirdiğimiz, farkında olduğumuz veya çoğunlukla farkında olamadığımız kendimize ait kimsenin bilemeyeceği hususî alan) Terazi burcunda biçimlenmesi (ilişkilerde denge, adalet, güzellik sevgisi, barış),  onun sevgi ve ikili ilişkilerde de mükemmellik ve kusursuzluk arayışı yüzünden, doğru, yararlı olma anlayışı üzerinde çaba sarf ederken, sevgiyi alma, verme, hissetme gücünü zayıflatmış; sürekli kusur bulma özelliği ilişkilerinde problem doğurmuştur. Bu hâl, görevini yaparsa sevgiyi hak etme anlayışını da tetikler ve aslında sevgide var olan karşılıksız verme anlayışını baltalar. Bu seçicilik onun evliliğini geç yapmasını da etkilemiştir belki de. Yükselen Akrep cinsiyet temasını güçlü biçimde vurgularken, sevgi anlayışının düşük dozlarda seyretmesi, aşk anlayışını da baltalar. Evlilik sürecine kadar yaşadığı tüm ilişkiler, ihtiyacını ve arzularını giderdiği bir fasid daire oluşturmuş olabilir. Ve belki de âşık olsa bile bunu asla itiraf edememesine, anlayamamasına sebeb olmuştur ki, Diriliş romanında da bu itirafı yapmıştır… 12. evdeki Terazi, çocukluğunda annesinden aldığı sevgi ile alâkalı problemlere de işaret eder; Tolstoy küçük yaşlarda annesini kaybettiği için bu sevgiyi alamamış ve hayatı boyunca da bunun bir etkisi olarak, sevgi, idealize ettiği, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde durmuştur. Onun hayatında gerek platonik gerekse gizli ve yasak aşk ilişkileri olmuştur. Uranüs’ün beşinci ev teması da bilinen tüm anlayışlardan farklı bir ilişki ve sevgi arayışı içindeki bu davranış biçimini etkilemiştir. Aşk ve sevgi teması onun için bilindik ve sıradan bir şey olamaz. Ve 50’li yaşlarında geçirdiği bunalımla bunlardan ne kadar utandığını ve tiksindiğini anlatarak “Tanrıyı arama” sürecine girmiştir.

Tolstoy’un bu arayış sürecinde kendini acımasızca eleştirmesi, tüm yaptıklarını anlatarak, bunlardan utanç ve pişmanlık duyduğunu tüm insanlarla paylaşması da bizce samimiyetinin bir ifadesidir. Çünkü o, kendisi için istediğini toplum için de isteyen büyük bir insan -10. ve 11. ev vurgularındaki gezegen birikimleri- olarak, tüm arayışlarını paylaşmıştır. 2005 yılında, Peygamberimizin hadislerini derlediği bir kitabı ortaya çıktı ve yayınlandı. Bu anlamda –kimbilir- arayışlarının menbaına ulaştığını da düşünebiliriz. Bu kitabta Tolstoy, mektublaştığı bir hayranına Müslüman olmak üzerine olumlu düşüncelerini şu cümlelerle anlatıyor:

“Benim için Muhammedîlik, Haça tapmaktan mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan seçme hakkına sahib olsaydı, aklı başında olan her Hıristiyan ve her insan, şübhe ve tereddüt etmeden Muhammedîliği; tek Allah’ı ve O’nun Peygamberini kabul ederdi.” Hatta Kazan-Tatar Türkçesinde yayın yapan gazete ve dergilerde Tolstoy hakkında anma yazılarına yer verildiği, bir sofi grubunun oradaki kurucusu -Nakşibendî Tarikatı-  Bahauddin Vaisov’dan Müslümanlığı öğrendiği bilgileri de kimi kaynaklarda verilmiştir.

Allah’ı arayan bu büyük insan bakın neler söylüyor;

“Gördüm ki, ben yalnızca Allah’a inandığımda yaşıyordum. Allah’ı düşünmem yetiyordu, o zaman hemen diriliyordum. O’nu unuttuğum, O’na inanmadığım zamanlarda ise hayat da yok oluyordu. Hayatın bu diriliş ve ölümleri neydi? Allah’ı bulmak konusunda az da olsa ümidim olmasa, hayatıma çoktan son verirdim. O’nu hissettiğim ve O’nu aradığım zaman yaşıyordum. Öyleyse O vardır. O, O’nsuz yaşanmayan bir şeydir. Allah’ı bilmek ve yaşamak, bir ve aynı şeydir. Allah hayattır. Allah’ı arayarak yaşadığın takdirde, hayat Allah’sız olmaz.”

Aslında bu arayış ve muhasebe, her insanın neye inanırsa inansın –ister Müslüman, ister Hıristiyan ister herhangi bir din- yapması gereken bir zorunluluk. Hazreti İbrahim meâlince Allah’ı aramak… Kendi içimizdeki yaratıcıyı bulmak, O’nu keşfetmek ise, hayatın bize sunduklarının muhasebesinden geçmekte. Bir mirasyedi gibi bu hayatı ve kendimizi tüketmek değil, Allah’ı bulmak için buradayız. Ve Tolstoy bunu en iyi ve samimi bir şekilde ifade edenlerden biri olmuştur bizce. “Bir insanın hayatındaki en önemli hadise, kendi benliğinin şuuruna vardığı ândır; bu hadisenin neticeleri en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.” İnsanın kendini bilme hakikati, şuurun açıldığı ânda, ya bu büyük gücün keşfini olumlu kullanarak insanlığın faydasına olacak veyahut da bu gücü olumsuz bir şekilde kullanarak hem kendinin hem de insanların mahvına yol açacaktır. Çünkü bu şuur, Tolstoy’un da fark ettiği gibi, her şeye tesir eden çok güçlü bir uyanıştır. İşte onun uyanışının belki en güzel ifadesi: “Hayatımızı tanımak, kendimizi tanımak demektir.”

Kuzey ay düğümü İkizler’de olan bu insan, yapması gerekeni, hayattaki mânâ savaşından başarıyla çıkabilmek için her kesimden ve görüşten insanlarla temasa geçerek yerine getirmiştir. Bilinen ve ananevî anlayışın tam aksine, âni gelen ilham parlamaları yaşayarak en ideali hedeflemiştir. Bu ideali de şu sözleriyle taçlandırmıştır: “Ölümsüzlüğe inanmak için, insanın burada, bu dünyada ölümsüz bir hayat yaşaması gerekir.”

 Aylık Dergisi, Mart 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir