Gökyüzünden
İşaretlerle Tolstoy
Ayşegül Ahfâ
Tolstoy Lev
Nikolayeviç Tolstoy…
28.08.1828 tarihinde doğan bu dev adam sonunu baştan görebiliyor olsaydı,
hayatı nasıl bir şekil alırdı, ne yönde akardı hayat ırmağı onun için? Sonsuzluk
okyanusuna dökülen bu akışta, kurutmadan pınarını ulaşabildi mi kendi varlığının
hakikatine? Romanlarında insan karakterlerini bu kadar güçlü ve teferruatlı
anlatımlarla canlandırabilen Tolstoy’un, her bir karakterde kendini
görmemesi, bulmaması ve birdenbire derin bir çukurun içinde o karakterle
boğuşup muhasebe etmiyor olması mümkün müydü acaba? Ardı ardına gelen bu
sorular zihnimizde sıralanırken, doğum tarihinde sıralanan rakamların
toplamının “bir”e işaret etmesi dikkatimizi çekti birden. “Bir”in işaret
ettiği; güç, kibir ve kendi yolunda ilerleyen lider kişiliği yansıtan bir karakter…
Ve “sekiz” vurgusunun güçlü olduğu bir tarih.
Furkan -Lugat-ı
Salihun-’da
“BİR”:
“Arz: Yeryüzü,
toprak, zemin, dünya. Aşağı ve alçak. Davarın ayağının altı.
Şahsî: Şahsa ait,
şahsa mahsus, kişi ile şahıs ile alakalı.
Muzallel: Gölgeli,
gölgelenmiş.
Temsin: Sekizleme.
Sekize bölme. Sekize çıkarma. Bir şeye kıymet biçme.
Şahis: Büyük
cüsseli, iri yapılı kimse.
Nazim: Kızgın
kimsenin yürümesi.
Terakruk: Parlama.
Işıklı olma.”
Âyet meâli:
“Yıldızlar ile yol
bulmanız için onları kara ve deniz karanlıklarında yaratan O’dur. Biz bu âyetleri
bilen ve anlayan topluluklar için yazıp açıkladık.” (En’am–97).
Gökyüzünden bir
sayfa; “her insan bir kâinattır” düşüncesinden hareketle işte Tolstoy…
Tolstoy’un doğum tarihinde gökyüzünde yer
alan gezegenlerin şekli neler anlatıyor? Analitik bir zekâ ile kusursuzu
arayan, teferruatçı yaklaşımıyla bütün kusurları didikleyen, titiz Başak
burcunda Güneş’inin parlaması, Merkür’ünün –zekâ ve mantığın kullanımına işaret
eden gezegen- de Başak’ta mevkîlenmesi, bu etkiyi iyice kuvvetlendirmiş; en
iyiyi, en mükemmeli arayan Tolstoy’un dehâsını dış dünyada kullanarak ve
sosyal çevrelerin içinde yer alarak ifade edeceğinin işaretlerini de (onuncu ve
on birinci evlerde bulunan ışıktan) vermiştir. Yükselen burcunun Akrep olması,
zaten iyi bir tahlil ve müşahede kabiliyetine sahib olan Başak etkisini iyice
kuvvetlendirerek, tahlillerini daha güçlü, daha derin ve etkileyici bir
gerçekçiliğe dönüştürmüştür. İnsanın içini delip geçen, çelik gibi sert, parlak
bakışların sahibi olan Tolstoy, yükselen Akreb’in gözler üzerindeki
tesirinin de bir misâlidir. Bakışlarında tüm duyguları ve anlamları gizleyen ve
yine bakışlarıyla çevresinde bulunan insanların duygularını, içlerindeki
anlamları çözen Tolstoy’un bu tesirini en iyi biçimde Gorki
anlatmıştır:
“Bu gözlerin içinde,
Tolstoy’un yüz tane daha gözü vardır”.
Güneş’inin zekâsını
parlattığı çok net görülmekle beraber, romanlarında -bir resmi tüm teferruatıyla,
titizlikle ve hassasiyetle çizen ressam edâsıyla- tüm karakterleri karşınızda
canlı tasvirlerle gösteriverir de, onları yanı başınızda, karşınızda ve güçlü
ifadelerle konuşurken buluverirsiniz.
Tolstoy’un bu güçlü ve gerçekçi bakışları
bir gün kendisiyle yüzleştiğinde neler olur peki? İşte o gün geldiğinde, yani yıldız
haritasındaki Plüton depremler yaratarak kendi benliğiyle çarpışmaya
başladığında, Tolstoy yeniden bir kabuk değiştirecek yahut bir Anka kuşu
gibi küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Plüton, krizler yoluyla dönüşümü sembolize
eder. Değişmek zorunda olduğunuzun krizlerini yaşatır. Gerçeklerle yüzleştirir.
Bu yüzleşmeye cesareti olmayan insanlar bu zorlu imtihanda girdabın dibinde
kaybolup giderken; onunla yüzleşebilenler, hayata yeniden doğarlar. Bilgelik,
artık hayat sürecinin sathındadır.
Mars’ının (cesaret
ve savaş) ve Kuzey Ay Düğümü’nün de İkizler’de yerleşmesi, yine ondaki Merkür
gezegeninin tesirini göstermekte. Çünkü İkizler ve Başak burcunun yönetici
gezegeninin Merkür olması itibarıyla buradaki yerleşimler de Merkür tesirini
kuvvetlendirir; savunma, savaşma, fethetme ile ilgili anlayışında,
kendiliğinden olmaktan çok, rasyonel ve mantığa uygun hareket eder. Sivri dilli,
hazır cevab, tartışmayı seven bir kişiliğin işaretlerini verir. Savaşma biçimi,
sözleri ve fikirleridir. Düşünce ve sözle meydan okur. Bu işaret aynı zamanda
sürekli değişimi, hareketliliği, alternatifler karşısında hiçbirini kaçırmamak
için hepsini denemek gibi bir davranış biçimini de tetikler ki, Tolstoy’un
hayatında bunu bariz bir biçimde görebilmekteyiz. Fikre ve felsefeye olan
merakı, Brüksel’de Proudhon’la bolca vakit geçirmesinin en büyük sebebiydi.
En radikal bir sosyalist olarak karşımıza çıkmıştır genç yaşlarında. Devletin
politikalarını şiddetli bir şekilde eleştirmiş, kiliseyi de devlete bağlılığı
yüzünden hayatından çıkarmıştır. Ona göre kilise de sistemin bir parçasıdır.
Kilisenin fazlasıyla ananevîleşmiş, bağnazlaşmış, insanlar üzerinde hiçbir
tesiri kalmamış, anlaşılmaz ve karmaşık “Tanrı” anlayışına karşı, kendi
anlayışını ortaya koymuştur. Tolstoy, sistemin savaşarak çökertilmesini
düşünmüyor yahut devrimci bir anlayışıyla yıkılmasını da tasvib etmiyor. Ona
göre sistem, en sonunda kendi kendine zaten çökecektir. Tolstoy’un
yıldız haritasında Satürn gezegeninin Yay’da olması da (Satürn, sistem, özdisiplin,
otorite anlayışının Yay’da şekillenerek kişinin inançları ve dünya görüşünü
oluşturmasını tetikler), kendi hayat felsefesini kendi hayat tecrübeleriyle
oluşturmasını ister. Felsefeye olan merakı, özellikle hayatının ortalarında ümitsizce
içine düştüğü nihilizm, onu tekrar din ve inanç kavgasının ortasına atarak –“yarım
kalan bu işi tamamla!” şeklinde bir ihtar gibi- yüzleşmesini istemiştir.
Elbette o da bu süreçte kaçmayı değil “olmayı” tercih ederek, hakikat
arayışında ince eleklerini, sivri dilini, derin tahlillerini, yâni tüm oklarını
kendi üzerine çevirme cesaretini göstermiştir. Bu süreçte yazdığı Anna Karennina
ile Savaş ve Barış en büyük eserleri olmakla beraber, bu sürecin
ayak seslerini herkese duyuran romanı Diriliş de çok mühimdir.
1879’da bir kâğıt
üzerine yazdığı “bilinmeyen sorular”, kendisi tarafından şöyle sıralanır:
a) Niçin
yaşamalı?
b) Hayatımın
ve başkalarının hayatının sebebi ne?
c) Hayatımın
ve başkalarının hayatının gayesi ne?
d) Kendi
içimde hissettiğim şu iyilik ve kötülük ikiliği ne anlama geliyor ve niçin var?
e) Nasıl
yaşamalıyım?
f) Ölüm
nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim?
Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar
adlı biyografi kitabında, Tolstoy’un bu hâlini şu cümlelerle
özetlemiştir:
“O zamana kadar nihilist olan bu
adam, kavranılmaz olanı kavrayabilmek için yepyeni ve çok farklı bir manevî
yeteneğin var olması gerektiğini anlıyor; bir duyu adamı olan bu inançsız adam,
korkunun yitip bitirdiği, dehşetin paramparça ettiği bu dizginlenemeyen yaratık,
bu yeteneği kendi içinde bulamadığı için, hayatın ortasında, birdenbire,
alçakgönüllülükle Tanrının önünde diz çöküyor, elli yıl boyunca kendisini mutlu
etmiş olan dünya bilimini hor görerek ateşli bir şekilde şöyle yalvarıyor: ‘Bana
bu gücü ver Tanrım ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla
lütfen!’ Tüm bunların cevabını bulabilmek için diplere dalmanın zorunluluğu,
içindeki deli yangının yarattığı acının son bulması için, filozoflara,
düşünürlere yönelerek, Schopenhauer, Sokrates, Platon, Confucius,
Lao-Tse, Nietzsche’yi ve Hz. M.......’i okuyarak, hakikat
incisinin arayışları içinde, kendi büyüklüğüne yaraşır bir biçimde, korkusuzca,
yepyeni bir doğumun sancılarıyla, hayata yeniden doğmak için son savaşını
kendisine başlatmıştır.”
Hayatta, daima güçlü
bir biçimde, tutkuyla ve arzularının istediği şekilde yol alan Tolstoy’un
anlamakta ve anlatmakta, itiraf etmekte en zorlandığı şey sevgiydi. Venüs
gezegeninin (sevgi, ilişkiler, şefkat, sanat, estetik, güzellik anlayışı) Başak’ta
bulunuyor olması –yine Başak- ve 12. evinin (içimizde biriktirdiğimiz, farkında
olduğumuz veya çoğunlukla farkında olamadığımız kendimize ait kimsenin
bilemeyeceği hususî alan) Terazi burcunda biçimlenmesi (ilişkilerde denge,
adalet, güzellik sevgisi, barış), onun
sevgi ve ikili ilişkilerde de mükemmellik ve kusursuzluk arayışı yüzünden,
doğru, yararlı olma anlayışı üzerinde çaba sarf ederken, sevgiyi alma, verme,
hissetme gücünü zayıflatmış; sürekli kusur bulma özelliği ilişkilerinde problem
doğurmuştur. Bu hâl, görevini yaparsa sevgiyi hak etme anlayışını da tetikler
ve aslında sevgide var olan karşılıksız verme anlayışını baltalar. Bu seçicilik
onun evliliğini geç yapmasını da etkilemiştir belki de. Yükselen Akrep cinsiyet
temasını güçlü biçimde vurgularken, sevgi anlayışının düşük dozlarda
seyretmesi, aşk anlayışını da baltalar. Evlilik sürecine kadar yaşadığı tüm
ilişkiler, ihtiyacını ve arzularını giderdiği bir fasid daire oluşturmuş olabilir.
Ve belki de âşık olsa bile bunu asla itiraf edememesine, anlayamamasına sebeb
olmuştur ki, Diriliş romanında da bu itirafı yapmıştır… 12. evdeki Terazi,
çocukluğunda annesinden aldığı sevgi ile alâkalı problemlere de işaret eder; Tolstoy
küçük yaşlarda annesini kaybettiği için bu sevgiyi alamamış ve hayatı boyunca
da bunun bir etkisi olarak, sevgi, idealize ettiği, kimsenin ulaşamayacağı bir
yerde durmuştur. Onun hayatında gerek platonik gerekse gizli ve yasak aşk
ilişkileri olmuştur. Uranüs’ün beşinci ev teması da bilinen tüm anlayışlardan
farklı bir ilişki ve sevgi arayışı içindeki bu davranış biçimini etkilemiştir.
Aşk ve sevgi teması onun için bilindik ve sıradan bir şey olamaz. Ve 50’li
yaşlarında geçirdiği bunalımla bunlardan ne kadar utandığını ve tiksindiğini
anlatarak “Tanrıyı arama” sürecine girmiştir.
Tolstoy’un bu arayış sürecinde kendini
acımasızca eleştirmesi, tüm yaptıklarını anlatarak, bunlardan utanç ve
pişmanlık duyduğunu tüm insanlarla paylaşması da bizce samimiyetinin bir ifadesidir.
Çünkü o, kendisi için istediğini toplum için de isteyen büyük bir insan -10. ve
11. ev vurgularındaki gezegen birikimleri- olarak, tüm arayışlarını
paylaşmıştır. 2005 yılında, Peygamberimizin hadislerini derlediği bir kitabı
ortaya çıktı ve yayınlandı. Bu anlamda –kimbilir- arayışlarının menbaına
ulaştığını da düşünebiliriz. Bu kitabta Tolstoy, mektublaştığı bir
hayranına Müslüman olmak üzerine olumlu düşüncelerini şu cümlelerle anlatıyor:
“Benim için
Muhammedîlik, Haça tapmaktan mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer
insan seçme hakkına sahib olsaydı, aklı başında olan her Hıristiyan ve her
insan, şübhe ve tereddüt etmeden Muhammedîliği; tek Allah’ı ve O’nun Peygamberini
kabul ederdi.” Hatta Kazan-Tatar Türkçesinde yayın yapan gazete ve dergilerde Tolstoy
hakkında anma yazılarına yer verildiği, bir sofi grubunun oradaki kurucusu -Nakşibendî
Tarikatı- Bahauddin Vaisov’dan
Müslümanlığı öğrendiği bilgileri de kimi kaynaklarda verilmiştir.
Allah’ı arayan bu
büyük insan bakın neler söylüyor;
“Gördüm ki, ben
yalnızca Allah’a inandığımda yaşıyordum. Allah’ı düşünmem yetiyordu, o zaman
hemen diriliyordum. O’nu unuttuğum, O’na inanmadığım zamanlarda ise hayat da
yok oluyordu. Hayatın bu diriliş ve ölümleri neydi? Allah’ı bulmak konusunda az
da olsa ümidim olmasa, hayatıma çoktan son verirdim. O’nu hissettiğim ve O’nu
aradığım zaman yaşıyordum. Öyleyse O vardır. O, O’nsuz yaşanmayan bir şeydir.
Allah’ı bilmek ve yaşamak, bir ve aynı şeydir. Allah hayattır. Allah’ı arayarak
yaşadığın takdirde, hayat Allah’sız olmaz.”
Aslında bu arayış ve
muhasebe, her insanın neye inanırsa inansın –ister Müslüman, ister Hıristiyan ister
herhangi bir din- yapması gereken bir zorunluluk. Hazreti İbrahim meâlince
Allah’ı aramak… Kendi içimizdeki yaratıcıyı bulmak, O’nu keşfetmek ise, hayatın
bize sunduklarının muhasebesinden geçmekte. Bir mirasyedi gibi bu hayatı ve
kendimizi tüketmek değil, Allah’ı bulmak için buradayız. Ve Tolstoy bunu
en iyi ve samimi bir şekilde ifade edenlerden biri olmuştur bizce. “Bir insanın
hayatındaki en önemli hadise, kendi benliğinin şuuruna vardığı ândır; bu hadisenin
neticeleri en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.” İnsanın
kendini bilme hakikati, şuurun açıldığı ânda, ya bu büyük gücün keşfini olumlu
kullanarak insanlığın faydasına olacak veyahut da bu gücü olumsuz bir şekilde
kullanarak hem kendinin hem de insanların mahvına yol açacaktır. Çünkü bu şuur,
Tolstoy’un da fark ettiği gibi, her şeye tesir eden çok güçlü bir
uyanıştır. İşte onun uyanışının belki en güzel ifadesi: “Hayatımızı tanımak,
kendimizi tanımak demektir.”
Kuzey ay düğümü İkizler’de
olan bu insan, yapması gerekeni, hayattaki mânâ savaşından başarıyla çıkabilmek
için her kesimden ve görüşten insanlarla temasa geçerek yerine getirmiştir.
Bilinen ve ananevî anlayışın tam aksine, âni gelen ilham parlamaları yaşayarak
en ideali hedeflemiştir. Bu ideali de şu sözleriyle taçlandırmıştır:
“Ölümsüzlüğe inanmak için, insanın burada, bu dünyada ölümsüz bir hayat
yaşaması gerekir.”
Aylık Dergisi, Mart 2010