ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

MÜJDE BAYRAM
Yazıları Paylaş
Laikliğin Seyri ve Türkiye’deki Tatbik Şekli
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 453

Laikliğin Seyri ve Türkiye’deki Tatbik Şekli

Müjde Bayram

 

Din’e karşı geliştirilen düşüncelerin geçmişten günümüze değişmeden varlığını koruması, Din’in Din dışı fikirlerin tezi olmasındandır. Din dışı tüm fikirler Dine karşı geliştirilmiş anti tezler olarak karşımıza çıkar.

Bu antitezler çoğunlukla –İnsan ve Akıl- görüşleri çerçevesinde şekillendirilmiş, İnsan ve İnsan aklını merkez kabul etmiştir.

Akıl, doğru ile yanlışı ayırdedebilen, ruhun lisanı, bilginin-bilmenin ifadesi olan bir nur... Allah Resûlü "Akıl, hak ile batılı birbirinden ayırdedebilmek için kalbde tecellî eden bir nurdur" buyurmuştur. Bu ayırdedebilme gücüne sahib olmayanların –akıl- konusunda iddia sahibleri olması ve bilgisizce bu akılcıdır demesi, akla uygundur demesi, Mutlak Fikre ve Mutlak değişmez doğrulara göre, -İnsana Tapması- demektir.

İnsan ve İnsan Aklına önem veren  İlkçağda ortaya çıkan Sofizm Felsefesini savunan Sofistlere göre; (Protagoras)  kâinatın yaratılışı ile ilgili her şey kuşkuludur, İnsan her şeyin ölçüsüdür, mutlak varlık arayışları gereksizdir; (Leontinoi’li Gorgias) varoluşa ulaşmak imkansızdır, ne varlık vardır ne de varlığın bilgisi mümkündür, bilginin bir başkasına aktarılması ise mümkün değildir. Sofistler bir doğrunun bir diğeri için yanlış olduğunu ve İnsanın her şeyin merkezi olduğunu söylemişler, toplum kurallarını ve ahlakî yapısını altüst etmişlerdir. Buna göre, İnsan aklına değer verilmesi, devletin hukukunun dinden arındırılması, hukuk kanunlarının tabiat kanunlarına göre düzenlenmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Herkesin eşit olduğu düşüncesinin geliştirilmesini, tabiî hukukun savunulmasını, dinin ve tanrının reddedilmesi görüşlerini savunan sofistleri sert bir şekilde eleştirenlerden biri olan Aristo’ya göre Sofistler bilim taciri ve Sofizm de gerçekle ilişkisi olmayan sahte bir bilimdir. Bilgiyi zengin çocuklarına para karşılığında satan Sofistlerin Felsefesi olan Sofizm, kaynaklara göre Atina’nın yeni devlet yönetim şekilleri arayışları sonucunda güç bulmuş, ve “Yunan Aydınlanmasını” gerçekleştirmiştir.

Yunan Aydınlanmasına bağlı olarak gelişen Avrupa’daki Reform ve Rönesans hareketleri sonucunda,  aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan, düşüncede ve toplumda yapılan köklü değişimler ile Aydınlanma Çağı ortaya çıkmıştır. Aydınlanma Çağının savunucularına göre; Din yahut Tanrı merkezli içtimaî yapı ve düzenlemeler –akıl- merkezli, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entellektüel bir kültür  tarafından düzenlenmeliydi. Laiklik anlayışını ortaya çıkaran Aydınlanma Çağı’nın ana fikri –Akıl- dı.

“İslam filozofları” denilen Farabî, İbni Sina ve İbni Rüşd ile Felsefeyle tanışan,  Reform ve Rönesans hareketlerini geliştiren -Akılcılığı- savunan  “halk”a, 15. ve 16. yüzyıllarda Papazların dışındaki toplumu oluşturan ve Dindar olmayan anlamında –LAİK-, Cismanî anlamında da –Seculer- deniliyordu.  “İnsana, insan aklına, beşerin ebedî tekamülüne iman getirmek’’ demek olan “Laiklik”, Çağdaşlaşma, Modernizm, Demokrasi gibi kavramlar ile bir anlamda kullanılmıştır. “Laiklik”,  bu görüş etrafında oluşan yeni Avrupa toplumunun birbirleri ile ilişkileri sonucunda maddî anlamda, ekonomik buudda doğurduğu ihtiyaçtan ötürü,  Sanayi Devrimini de etkilemiş, böylelikle “Laik” düşünce çerçeveli “Modern”, “Çağdaş” tanımlamalarına sahib şahsî Ahlâk anlayışını savunan hayat şeklini ve bunlardan müteşekkil devletleri oluşturmuştur.

 

“Laiklik” düşüncesi içerisinde gelişen Aydınlanma Çağı’nın Osmanlıya etkisi bir takım Islahat hareketlerini beraberinde getirmiştir. İlk Kez Aydınlanma Çağı etkisiyle, II.Mahmud Döneminde (1808-1839) Islahat hareketleri görülmüş, bu İslahatlar neticesinde, Osmanlı Padişahının yetkileri sınırlandırılmış, II. Mahmud Osmanlı buyruğunda olan herkese tam bir din ve vicdan özgürlüğü vermiştir.  Bununla beraber şu ıslahatlar yapılmıştır; Divan teşkilatı kaldırıldı, nazırlık (bakanlık) kuruldu, Tımar sistemi kaldırıldı, devlet memurları maaşa bağlandı, Müsadere üsulu kaldırıldı (devletin ölen şahısların malına el koymasıdır.), devlet memuru yetiştirmek için (mekteb-i maarif) eğitim okulları açıldı, ilk defa genel anlamda nüfus sayımı yapıldı (sayım askerî amaçlı olduğu için sadece erkekler sayıldı.), askerî işleri düzenlemek amacı ile askerî şura oluşturuldu, Posta teşkilatı kuruldu, Polis teşkilatının temelleri atıldı, Reyaül-ü Kütlap kaldırıldı, Dış işleri nezareti kuruldu, ilk kez karantina teşkilatı kuruldu, Dar-üş Şura’yı Bab-ı Ali kuruldu (devlet memurlarının terfi ve yargı işleridir ve bu mahkeme bugünkü danıştayın ilk örgütlenmesidir.), ilk yönetim değiştirildi (merkezî otoriteyi sağlamak için iller merkeze bağlandı), medreselerin yanı sıra pek çok Avrupa tarzı okul açıldı, ilk öğretim mecburî hâle getirildi, Avrupa’yı yakından tanımak amacı ile ilk defa Avrupa’ya öğrenci gönderildi, Avrupa tarzında müzik serbest bırakıldı, Takvim-i Vekayi adında ilk gazete çıkarıldı, kılık kıyafette ilk değişikliğe gidildi, II.Mahmud devlet dairelerine resmini astırdı, yurt dışına çıkışta pasaport uygulaması başlatıldı, Enderun kaldırıldı ve yerine devlet memurları yetiştirilen okullar kuruldu, yerli malların kullanılması teşvik edildi, Osmanlı tüccarlarının Avrupa mallarıyla rekabet edebilmesini sağlamak amacı ile gümrük kolaylıkları getirildi.

Otuz dördüncü Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid Han da 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunda bir takım yeniliklere imza atmıştır. 1886 yılında Zoreos Paşa Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüsnü Bey’den oluşan bir heyeti eğitim için Paris'e gönderir. Heyet Abdülhamid Han’ın kendi istihkakından ayırarak verdiği 10.000 frankı ve önemli Osmanlı nişanlarından birisi olan Mecidiye Nişanı'nı Pasteur'e ulaştırır. Paris'te eğitim gören bu heyetin yurda dönmesinden sonra İstanbul'da 1887 yılında Darü’s-Saadet Darü’l-Kelb ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Enstitüsü) kurulur. Kuduz aşısının keşfinden sadece üç yıl sonra İstanbul'da kuduz aşısı üretilmeye başlanır. Bu merkez Dünya'nın üçüncü Doğu ülkelerinin ise ilk kuduz hastalığı tedavi merkezi olmuştur. Enfeksiyonlarla mücadele bununla kalmamış; 1889'da Telkihhane (Çiçek Aşısı Üretim Merkezi) 1893'te Bakteriyolojihane-i Şâhâne daha sonra da Bakteriyolojihane-i Baytarî kurulmuştur. Bu müesseselerde üretilen aşı ve serumlar o zamanlar dünyayı kasıp kavuran tifo kolera dizanteri veba tifüs ve menenjit gibi hastalıkların önünün kesilmesinde rol oynamıştır. Yine hayvanları kırmakta olan şarbon veba ve çiçek gibi hastalıkların da devâsı bulunmuştur. 1894 yılında Peşte'de yapılan ilmî bir toplantıda difteri serumunun bulunduğu bildirilmiş ve bu bilgi üç gün sonra İstanbul'a ulaşmıştır. Çok sevdiği kızını dört yaşında iken difteriden kaybeden Sultan II. Abdülhamid bu habere çok sevinmiş ve Bakteriyolojihane-i Şâhâne Müdürü Dr. Nicolle'ü Paris'e göndermiştir. Difteri serumu bulunuşundan sadece üç ay sonra İstanbul'da üretilmeye başlanmıştır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın sağlık alanındaki önemli uygulamalarından birisi de Batılı bilim adamlarını ülkemize davet etmesi olmuştur. Bu davet neticesinde İstanbul’a gelen pek çok bilim adamı ülkemizde tıbbın gelişmesine destek vermiştir. Bugün az gelişmiş ülkelerde bulunan Batılı kuruluşlara ait pek çok sağlık tesisinin temelinde II. Abdülhamid'in siyaseti yatmaktadır. II. Abdülhamid Han’ın uyguladığı akılcı sağlık politikaları sayesinde Osmanlı'ya tıb alanında dünyadaki emsalleriyle başa baş giden tesisler kazandırılmıştır. Bu dönemde yapılan ıslahatlarda Batının bilim ve tekniğinden yararlanmak amaçlanmıştır. Ancak 18. yüzyıldan farklı olarak, yönetim ve hukuk alanında da ilk kez ıslahat girişimlerinde bulunulmuştur. Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, LAİK OLUNMAMIŞTIR.

Yine Abdülmecid Döneminde (1839-1861) halkın sosyal yapısında yeniliklere gidilerek yapının çağdaşlaşmasını sağlamak amaçlı yenilikler yapılmıştır. Mahkemeler açık olacak, herkes yasalar önünde eşit olacaktı. Vergiler herkesin gücüne göre alınacak ve devlet tarafından belli yöntemlerle toplanacaktı. Vergi vermek vatandaşlık görevi hâline getirildi. Herkes malının mülkünün sahibi olacak, dilerse alıp satabilecek ve miras bırakabilecekti. Rüşvet ve iltimas yasaklanacaktı. Tanzimat fermanı, Osmanlı Devleti'nde ilk kez Müslüman olan ile olmayanlar arasında “eşitliği” sağladı, padişahın üzerinde yasa gücünü kabul etti ve anayasacılık hareketinin başlangıcı oldu. Gayrimüslimler de belediye ve İl Genel Meclisine üye olabilecekti. Yabancı uyruklular vergisini vermek şartıyla mal-mülk edinebilecekti. Müslüman olmayanlar askerlik karşılığı nakd-i bedel ödeyeceklerdi. Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, yine LAİK OLUNMAMIŞTIR.

Abdülaziz döneminde (1861-1876)  yapılan yenilikler ise şöyleydi. Yurt dışına çıktı. Galatasaray Lisesi ve İlk Osmanlı Üniversitesi olan Darülfünun açıldı. Büyük paralar harcanarak dünyanın üçüncü büyük donanması yapıldı.  Bulgar kilisesine “özerklik” verildi (Bu olay Bulgaristan’ın bağımsızlığı konusunda atılan ilk adımdır.) Mecelle (Osmanlı Medenî Kanunu) için çalışmalar başladı. 1865’de Yeni Osmanlılar derneği kuruldu. Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, evet, yine LAİK OLUNMAMIŞTIR.

Görüldüğü gibi, Modern bilim, teknik ve içtimaî  gelişmeler LAİK OLUNMADAN Osmanlı’da  tatbik edilmiştir. Nihayetinde –Lozancı Senaristlerin- dediği gibi, Osmanlı Avrupa’dan “bu anlamda” geri kalmış bir ülke değildi. Aynı zamanda iddia etikleri gibi,  “Aydınlanma Çağının önündeki engel ŞERİAT DÜŞÜNCESİ ve SİSTEMİDİR” suçlamasının gerçeği yansıtmadığı da görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu, yıkılmazdan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmazdan önce de gayet “Avrupaî” Bir devletti. Yazılıp çizildiği gibi çoğu “İnkılab ve Devrimler” ilk kez Mustafa Kemal tarafından yapılmadı, Çağdaş ve Medenî devletin temelleri  Lozan’la atılmadı. Yoz  ve yobaz olan Osmanlı değildi, ancak onun Din anlayışına tahammül edemeyen İngiltere ve Lozanlı senaristlerdi. İşte bu çerçevede Dine tahammül edemeyen Batılı–Laiklerin İngiltere tarafından savaş açma tehdidi karşısında, Lord Curzon’un Türkiye'nin, İslam'ı temsil rolünden vazgeçip alâkasını kesmesi şartının Türk heyeti tarafından kabulünü kamufle etmek istemişler; Dine ve Dindara, Devlete ve Millete hücum etmişlerdir. Yâni, “Biz bu devleti Dinimizi satarak elde ettik” diyemediler ve satarken “kesinlikle değişmeyecek” olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini şekillendiren maddeleri korumak için “namusumuz, şerefimiz üzerine söz verdik” diyemediler. Dolayısı ile   Osmanlı Devletine ve  Devletin Dinine atılan iftiralar; Lord Curzon’un, Lozan Antlaşmasının imzalanması ve Türklere hürriyetlerinin verilmesinin eleştirilmesi üzerine, İngiltere Avam Kamarasında yaptığı konuşmada da belirtiği üzere  "İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cebhelerinden öldürmüş bulunuyoruz” sözünde saklı olan “Din”i ortadan kaldırmak isteme gerçeğinden ibarettir.

Bilim, teknik ve içtimaî konularda Avrupa ile başa baş giden Osmanlı’nın Sekülerleşmeyerek –Laik olmadan- gerçekleştirmiş oldukları İnkılablara karşılık, Lozan’la Türkiye Cumhuriyeti devletinde gerçekleştirilen tek İNKILAB, Laiklik yâni Dinsizlik olmuştur. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Çağdaşlaşma ve Modernizim anlamında hiçbir ilerlemeye imza atmadan, Laiklik anlamında, Millete sadece –İnsana ve İnsan aklına- iman etme mecburiyeti getirmiş, 90 yıl boyunca da namus ve şerefleri pahasına İngiltere’ye verdikleri ”Dinsiz olma” sözünü tutmuşlardır.

Anlaşılacağı üzere, “bu anlamda” Çağdaş, Modern, Aydınlanma Çağını –hele bugünkülere kıyasla!- elinden geldiğince yakalamış bir Devlet ve Sistem anlayışına sahib olan Osmanlı karşısında, Laik olduğunu yâni Aydınlanma Çağını çağdaşlık ve modernlik adı altında savunduğunu iddia edenler, Osmanlı Yaklaşım tarzı açısından, Osmanlı kadar olamamışlardır.

O hâlde, mesele Çağdaşlaşma veya Modernizm değil, bizatihî Sofizm Felsefesinden bir Laiklik anlayışı uyarlanarak, Din kanunlarının hakimiyetini ortadan kaldırmak, Tabiat Kanunlarını tatbik etmek, İnsan ve Aklına değer vermek, Din ve Yaratıcıyı red etmektir.

 

Faydalanılan Kaynaklar

Suyutî, Camiü's-Sağir, Muhammed Hikmet Tuzkaya

http://tr.wikipedia.org

(Büyük Doğu, 29. sayı, “Lozan'ın İçyüzü” makalesine atfen Emirdağ Lahikası, 1997, s. 277-78)

Aylık Dergisi, Mart 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir