Laikliğin Seyri ve Türkiye’deki
Tatbik Şekli
Müjde Bayram
Din’e karşı geliştirilen
düşüncelerin geçmişten günümüze değişmeden varlığını koruması, Din’in Din dışı
fikirlerin tezi olmasındandır. Din dışı tüm fikirler Dine karşı geliştirilmiş
anti tezler olarak karşımıza çıkar.
Bu antitezler çoğunlukla –İnsan ve
Akıl- görüşleri çerçevesinde şekillendirilmiş, İnsan ve İnsan aklını merkez
kabul etmiştir.
Akıl, doğru ile yanlışı ayırdedebilen,
ruhun lisanı, bilginin-bilmenin ifadesi olan bir nur... Allah Resûlü "Akıl,
hak ile batılı birbirinden ayırdedebilmek için kalbde tecellî eden bir
nurdur" buyurmuştur. Bu ayırdedebilme gücüne sahib olmayanların –akıl-
konusunda iddia sahibleri olması ve bilgisizce bu akılcıdır demesi, akla
uygundur demesi, Mutlak Fikre ve Mutlak değişmez doğrulara göre, -İnsana
Tapması- demektir.
İnsan ve İnsan Aklına önem
veren İlkçağda ortaya çıkan Sofizm
Felsefesini savunan Sofistlere göre; (Protagoras) kâinatın yaratılışı ile ilgili her şey
kuşkuludur, İnsan her şeyin ölçüsüdür, mutlak varlık arayışları gereksizdir; (Leontinoi’li
Gorgias) varoluşa ulaşmak imkansızdır, ne varlık vardır ne de varlığın
bilgisi mümkündür, bilginin bir başkasına aktarılması ise mümkün değildir.
Sofistler bir doğrunun bir diğeri için yanlış olduğunu ve İnsanın her şeyin
merkezi olduğunu söylemişler, toplum kurallarını ve ahlakî yapısını altüst
etmişlerdir. Buna göre, İnsan aklına değer verilmesi, devletin hukukunun dinden
arındırılması, hukuk kanunlarının tabiat kanunlarına göre düzenlenmesi
gerektiğini savunmuşlardır.
Herkesin eşit olduğu düşüncesinin
geliştirilmesini, tabiî hukukun savunulmasını, dinin ve tanrının reddedilmesi
görüşlerini savunan sofistleri sert bir şekilde eleştirenlerden biri olan Aristo’ya
göre Sofistler bilim taciri ve Sofizm de gerçekle ilişkisi olmayan sahte bir
bilimdir. Bilgiyi zengin çocuklarına para karşılığında satan Sofistlerin
Felsefesi olan Sofizm, kaynaklara göre Atina’nın yeni devlet yönetim şekilleri
arayışları sonucunda güç bulmuş, ve “Yunan Aydınlanmasını” gerçekleştirmiştir.
Yunan Aydınlanmasına bağlı olarak gelişen
Avrupa’daki Reform ve Rönesans hareketleri sonucunda, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin
ilerlemesine dayanan, düşüncede ve toplumda yapılan köklü değişimler ile
Aydınlanma Çağı ortaya çıkmıştır. Aydınlanma Çağının savunucularına göre; Din yahut Tanrı
merkezli içtimaî yapı ve düzenlemeler –akıl- merkezli, aklın aydınlattığı kesin
doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entellektüel bir kültür tarafından düzenlenmeliydi. Laiklik
anlayışını ortaya çıkaran Aydınlanma Çağı’nın ana fikri –Akıl- dı.
“İslam filozofları” denilen Farabî,
İbni Sina ve İbni Rüşd ile Felsefeyle tanışan, Reform ve Rönesans hareketlerini geliştiren
-Akılcılığı- savunan “halk”a, 15. ve 16.
yüzyıllarda Papazların dışındaki toplumu oluşturan ve Dindar olmayan anlamında
–LAİK-, Cismanî anlamında da –Seculer- deniliyordu. “İnsana, insan aklına, beşerin ebedî
tekamülüne iman getirmek’’ demek olan “Laiklik”, Çağdaşlaşma, Modernizm,
Demokrasi gibi kavramlar ile bir anlamda kullanılmıştır. “Laiklik”, bu görüş etrafında oluşan yeni Avrupa
toplumunun birbirleri ile ilişkileri sonucunda maddî anlamda, ekonomik buudda
doğurduğu ihtiyaçtan ötürü, Sanayi
Devrimini de etkilemiş, böylelikle “Laik” düşünce çerçeveli “Modern”, “Çağdaş”
tanımlamalarına sahib şahsî Ahlâk anlayışını savunan hayat şeklini ve bunlardan
müteşekkil devletleri oluşturmuştur.
“Laiklik” düşüncesi içerisinde
gelişen Aydınlanma Çağı’nın Osmanlıya etkisi bir takım Islahat hareketlerini
beraberinde getirmiştir. İlk Kez Aydınlanma Çağı etkisiyle, II.Mahmud
Döneminde (1808-1839) Islahat hareketleri görülmüş, bu İslahatlar neticesinde,
Osmanlı Padişahının yetkileri sınırlandırılmış, II. Mahmud Osmanlı
buyruğunda olan herkese tam bir din ve vicdan özgürlüğü vermiştir. Bununla beraber şu ıslahatlar yapılmıştır; Divan
teşkilatı kaldırıldı, nazırlık (bakanlık) kuruldu, Tımar sistemi kaldırıldı, devlet
memurları maaşa bağlandı, Müsadere üsulu kaldırıldı (devletin ölen şahısların
malına el koymasıdır.), devlet memuru yetiştirmek için (mekteb-i maarif) eğitim
okulları açıldı, ilk defa genel anlamda nüfus sayımı yapıldı (sayım askerî
amaçlı olduğu için sadece erkekler sayıldı.), askerî işleri düzenlemek amacı
ile askerî şura oluşturuldu, Posta teşkilatı kuruldu, Polis teşkilatının
temelleri atıldı, Reyaül-ü Kütlap kaldırıldı, Dış işleri nezareti kuruldu, ilk
kez karantina teşkilatı kuruldu, Dar-üş Şura’yı Bab-ı Ali kuruldu (devlet
memurlarının terfi ve yargı işleridir ve bu mahkeme bugünkü danıştayın ilk
örgütlenmesidir.), ilk yönetim değiştirildi (merkezî otoriteyi sağlamak için
iller merkeze bağlandı), medreselerin yanı sıra pek çok Avrupa tarzı okul
açıldı, ilk öğretim mecburî hâle getirildi, Avrupa’yı yakından tanımak amacı
ile ilk defa Avrupa’ya öğrenci gönderildi, Avrupa tarzında müzik serbest
bırakıldı, Takvim-i Vekayi adında ilk gazete çıkarıldı, kılık kıyafette
ilk değişikliğe gidildi, II.Mahmud devlet dairelerine resmini astırdı, yurt
dışına çıkışta pasaport uygulaması başlatıldı, Enderun kaldırıldı ve yerine
devlet memurları yetiştirilen okullar kuruldu, yerli malların kullanılması
teşvik edildi, Osmanlı tüccarlarının Avrupa mallarıyla rekabet edebilmesini
sağlamak amacı ile gümrük kolaylıkları getirildi.
Otuz dördüncü Osmanlı Padişahı
Sultan II. Abdülhamid Han da 1876-1909 yılları arasında Osmanlı
İmparatorluğunda bir takım yeniliklere imza atmıştır. 1886 yılında Zoreos
Paşa
Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner
Hüsnü Bey’den oluşan bir heyeti
eğitim için Paris'e gönderir. Heyet
Abdülhamid Han’ın kendi istihkakından
ayırarak verdiği 10.000 frankı ve önemli Osmanlı nişanlarından birisi olan
Mecidiye Nişanı'nı Pasteur'e ulaştırır. Paris'te eğitim gören bu heyetin
yurda dönmesinden sonra İstanbul'da 1887 yılında Darü’s-Saadet
Darü’l-Kelb ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi
(Kuduz Enstitüsü) kurulur. Kuduz aşısının keşfinden sadece üç yıl sonra
İstanbul'da kuduz aşısı üretilmeye başlanır.
Bu merkez
Dünya'nın üçüncü
Doğu ülkelerinin ise ilk kuduz hastalığı
tedavi merkezi olmuştur. Enfeksiyonlarla mücadele bununla kalmamış; 1889'da
Telkihhane (Çiçek Aşısı Üretim Merkezi)
1893'te Bakteriyolojihane-i Şâhâne
daha sonra da Bakteriyolojihane-i Baytarî
kurulmuştur. Bu müesseselerde üretilen aşı ve serumlar
o zamanlar dünyayı kasıp kavuran tifo
kolera
dizanteri
veba
tifüs ve menenjit gibi hastalıkların önünün
kesilmesinde rol oynamıştır. Yine hayvanları kırmakta olan şarbon
veba ve çiçek gibi hastalıkların da devâsı
bulunmuştur. 1894 yılında Peşte'de yapılan ilmî bir toplantıda
difteri serumunun bulunduğu bildirilmiş ve
bu bilgi üç gün sonra İstanbul'a ulaşmıştır. Çok sevdiği kızını dört yaşında iken
difteriden kaybeden Sultan II. Abdülhamid
bu habere çok sevinmiş ve
Bakteriyolojihane-i Şâhâne Müdürü Dr. Nicolle'ü Paris'e göndermiştir.
Difteri serumu
bulunuşundan sadece üç ay sonra İstanbul'da
üretilmeye başlanmıştır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın sağlık alanındaki
önemli uygulamalarından birisi de
Batılı bilim adamlarını ülkemize davet
etmesi olmuştur. Bu davet neticesinde İstanbul’a gelen pek çok bilim adamı
ülkemizde tıbbın gelişmesine destek vermiştir. Bugün az gelişmiş ülkelerde
bulunan Batılı kuruluşlara ait pek çok sağlık tesisinin temelinde II.
Abdülhamid'in siyaseti yatmaktadır. II. Abdülhamid Han’ın uyguladığı
akılcı sağlık politikaları sayesinde
Osmanlı'ya tıb alanında dünyadaki
emsalleriyle başa baş giden tesisler kazandırılmıştır. Bu dönemde yapılan
ıslahatlarda Batının bilim ve tekniğinden yararlanmak amaçlanmıştır. Ancak 18.
yüzyıldan farklı olarak, yönetim ve hukuk alanında da ilk kez ıslahat
girişimlerinde bulunulmuştur. Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, LAİK
OLUNMAMIŞTIR.
Yine Abdülmecid Döneminde
(1839-1861) halkın sosyal yapısında yeniliklere gidilerek yapının
çağdaşlaşmasını sağlamak amaçlı yenilikler yapılmıştır. Mahkemeler açık olacak,
herkes yasalar önünde eşit olacaktı. Vergiler herkesin gücüne göre alınacak ve
devlet tarafından belli yöntemlerle toplanacaktı. Vergi vermek vatandaşlık
görevi hâline getirildi. Herkes malının mülkünün sahibi olacak, dilerse alıp
satabilecek ve miras bırakabilecekti. Rüşvet ve iltimas yasaklanacaktı. Tanzimat
fermanı, Osmanlı Devleti'nde ilk kez Müslüman olan ile olmayanlar arasında “eşitliği”
sağladı, padişahın üzerinde yasa gücünü kabul etti ve anayasacılık hareketinin
başlangıcı oldu. Gayrimüslimler de belediye ve İl Genel Meclisine üye
olabilecekti. Yabancı uyruklular vergisini vermek şartıyla mal-mülk
edinebilecekti. Müslüman olmayanlar askerlik karşılığı nakd-i bedel ödeyeceklerdi.
Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, yine LAİK OLUNMAMIŞTIR.
Abdülaziz döneminde (1861-1876) yapılan yenilikler ise şöyleydi. Yurt dışına
çıktı. Galatasaray Lisesi ve İlk Osmanlı Üniversitesi olan Darülfünun açıldı.
Büyük paralar harcanarak dünyanın üçüncü büyük donanması yapıldı. Bulgar kilisesine “özerklik” verildi (Bu olay
Bulgaristan’ın bağımsızlığı konusunda atılan ilk adımdır.) Mecelle (Osmanlı
Medenî Kanunu) için çalışmalar başladı. 1865’de Yeni Osmanlılar derneği
kuruldu. Ne var ki, tüm bunlar yapılırken, evet, yine LAİK OLUNMAMIŞTIR.
Görüldüğü gibi, Modern bilim,
teknik ve içtimaî gelişmeler LAİK
OLUNMADAN Osmanlı’da tatbik edilmiştir.
Nihayetinde –Lozancı Senaristlerin- dediği gibi, Osmanlı Avrupa’dan “bu
anlamda” geri kalmış bir ülke değildi. Aynı zamanda iddia etikleri gibi, “Aydınlanma Çağının önündeki engel ŞERİAT
DÜŞÜNCESİ ve SİSTEMİDİR” suçlamasının gerçeği yansıtmadığı da görülmektedir. Osmanlı
İmparatorluğu, yıkılmazdan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmazdan önce de gayet “Avrupaî”
Bir devletti. Yazılıp çizildiği gibi çoğu “İnkılab ve Devrimler” ilk kez Mustafa
Kemal tarafından yapılmadı, Çağdaş ve Medenî devletin temelleri Lozan’la atılmadı. Yoz ve yobaz olan Osmanlı değildi, ancak onun Din
anlayışına tahammül edemeyen İngiltere ve Lozanlı senaristlerdi. İşte bu
çerçevede Dine tahammül edemeyen Batılı–Laiklerin İngiltere tarafından savaş
açma tehdidi karşısında, Lord Curzon’un Türkiye'nin, İslam'ı temsil
rolünden vazgeçip alâkasını kesmesi şartının Türk heyeti tarafından kabulünü
kamufle etmek istemişler; Dine ve Dindara, Devlete ve Millete hücum
etmişlerdir. Yâni, “Biz bu devleti Dinimizi satarak elde ettik” diyemediler ve
satarken “kesinlikle değişmeyecek” olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini
şekillendiren maddeleri korumak için “namusumuz, şerefimiz üzerine söz verdik”
diyemediler. Dolayısı ile Osmanlı Devletine ve Devletin Dinine atılan iftiralar; Lord
Curzon’un, Lozan Antlaşmasının imzalanması ve Türklere hürriyetlerinin
verilmesinin eleştirilmesi üzerine, İngiltere Avam Kamarasında yaptığı
konuşmada da belirtiği üzere "İşte
asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır.
Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cebhelerinden öldürmüş bulunuyoruz” sözünde saklı
olan “Din”i ortadan kaldırmak isteme gerçeğinden ibarettir.
Bilim, teknik ve içtimaî konularda
Avrupa ile başa baş giden Osmanlı’nın Sekülerleşmeyerek –Laik olmadan-
gerçekleştirmiş oldukları İnkılablara karşılık, Lozan’la Türkiye Cumhuriyeti
devletinde gerçekleştirilen tek İNKILAB, Laiklik yâni Dinsizlik olmuştur. Bugünkü
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Çağdaşlaşma ve Modernizim anlamında hiçbir
ilerlemeye imza atmadan, Laiklik anlamında, Millete sadece –İnsana ve İnsan
aklına- iman etme mecburiyeti getirmiş, 90 yıl boyunca da namus ve şerefleri
pahasına İngiltere’ye verdikleri ”Dinsiz olma” sözünü tutmuşlardır.
Anlaşılacağı üzere, “bu anlamda” Çağdaş,
Modern, Aydınlanma Çağını –hele bugünkülere kıyasla!- elinden geldiğince
yakalamış bir Devlet ve Sistem anlayışına sahib olan Osmanlı karşısında, Laik
olduğunu yâni Aydınlanma Çağını çağdaşlık ve modernlik adı altında savunduğunu
iddia edenler, Osmanlı Yaklaşım tarzı açısından, Osmanlı kadar olamamışlardır.
O hâlde, mesele Çağdaşlaşma veya
Modernizm değil, bizatihî Sofizm Felsefesinden bir Laiklik anlayışı uyarlanarak,
Din kanunlarının hakimiyetini ortadan kaldırmak, Tabiat Kanunlarını tatbik
etmek, İnsan ve Aklına değer vermek, Din ve Yaratıcıyı red etmektir.
Faydalanılan Kaynaklar
Suyutî, Camiü's-Sağir, Muhammed
Hikmet Tuzkaya
http://tr.wikipedia.org
(Büyük Doğu, 29. sayı, “Lozan'ın
İçyüzü” makalesine atfen Emirdağ Lahikası, 1997, s. 277-78)
Aylık Dergisi, Mart 2010