ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

- SALİH MİRZABEYOĞLU -
Yazıları Paylaş
Telegram (Cihazlı Zihin Kontrolü):
Eklenme: 2011-07-02 | Okunma: 1431




Mirzabeyoğlu’ndan: Telegram (Cihazlı Zihin Kontrolü)

 

ÖLÜM ODASI: B-YEDİ

Salih Mirzabeyoğlu

 

- 45. BÖLÜME KADAR SEÇMELER -

Derleyen: Gülçin Şenel


 

…Böyle daldan dala tedâilerle

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

Döllenir kelimeler kelimelerle

Sura üflenmeden önce soyumuz

 

 

1

 

Sene 1993… Henüz “Hırka-i Tecrid” bile ortada yok. Bugün, Bolu F-Tipi Cezaevi’nde, durumlarına göre NYMPHA veya Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar tedaî ediyor. Buradaki Telegramcılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam, Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH hakikatine vurulacak topyekûn dünya hâlinde bir genişlikte, onlar da son derece zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum.

 

*

 

Ne yazık ki, NYMPHALAR’dan başka şâhidim yok: bu esere ÖLÜM ODASI ismini vermemin sebebi, ebcedi MEHDÎ MUHAMMED’e uysun diye değil… Aynı ebcedte, MESCEN: CEZAEVİ! (1)

 

2

 

TELEGRAM VE BU ESER

Mitolojiden, niçin bahsediyorum? Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak bir misâl teşkil etmesi bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden “bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim.

 

(…)

 

NYMPHALAR

Yunan mitolojisinde, herşeyin ona mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ; zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz, elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri, tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!” hesabı. Telegramcılar’ın ana sermayesi seks; bunun etrafında uyandırılan korku ve onu kendi menfaatlerine göre verimlendirmek üzere, şantaj. Bu çerçevede, hiç iz bırakmadan imha, delirtmek veya istediklerini yaptırabilecekleri bir duruma sokmak. Hâlimi ve kahramanlığımı anlayana havâle ederek, Bolu’da Telegramcılar’ın, yaptıkları işe “….. Dosyası hazırlıyoruz” dediklerini ekleyeyim. Ben, kibarca “Seks Dosyası” diyeyim; ve benim bu hususta ehliyetimin hangi yüce mevkilere kadar sarktığını, dosyayı hazırlayanların bilhassa kendilerinin anlatması çabasında olduğumu da söyleyeyim. Söz seksten açılmışken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın macerasına da, doğrudan Telegram davasına bağlı bir mânâ içinde değinme durumum doğmuş oluyor. Hakkım bâki!

 

(…)

 

NYMPHALARLA KONUŞMAMDAN

Bana, dişi olmadıklarını yazmamı hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani, gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları zaman, menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda kullandığımı göreceksiniz.

NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:

— “Ben size, daha işin başlarında, ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”

Ben bunu söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak, mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam eden fikri didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince, yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor.

 

(…)

 

NYMPHALAR’ın durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur oldum! (2)

 

3

 

Daha ziyâde, insanın günlük hayat problemlerini aşmaya yönelik bir motivasyon-kabiliyetlerini hedefe doğru kışkırtma işi olarak psikolojik bir teknik, usûl ve amaç bakımından da pek çok yol ve tavsiye çeşidi olan NLP, araç ve insanla başkasının dikkatini çekmeden nitelikleri çeşitli zor kullanma ve kişiyi kontol altına alma ve yönlendirme işi olan TELEGRAM’la, gaye-rıza ve mahiyetleri ayrı olmakla birlikte, “BEYNİ DÜZENLEME” ve “ISLAH DİLİ PROGRAMLAMA” şeklinde birbirini tedâi eden yönlerinden dolayı andığımız bir mevzu… Bir şeyi, bilinen veya daha kolay anlaşılabilecek bir şeye temasla anlatabilme ihtiyacı. Bu ihtiyaçla ilgili olarak ikaz edelim: Okuldan, bir meslek öğretmeden, reklâmdan, propagandadan, psikolojiden, tıbtan, doğrudan beyinle ve onun fonksiyonları ile ilgili nörolojiye, en genel anlamda eğitimden en özel branşlara kadar herşey, neticede o mevzu ile ilgili beyni düzenleme ve ona göre ıslah işidir; aklı kullanmak üzere mantık zarureti gibi. Neticede: TELEGRAM’ı anlatırken temas edilen veya misâl olarak kullanılan mevzularla, bizzat TELEGRAM’ı birbirine karıştırmamak lâzımdır. Bu, mevzuyu piç etmesinden TELEGRAMCILAR’ın işine yaramakta, TELEGRAM’a alınan kişiyi anlayanlardan(!) dolayı büsbütün zor duruma düşürmektedir; en sonu büsbütün sükût, teslimiyet veya delirmek gibi. Cihazın fiziki tesir olarak beyin-vücud üzerindeki haşmeti bir yana, o yoldan olanları çekmiş ve olabilecekleri de göze almış şekilde, söz konusu yara üstündeki sinek rahatsızlıklarını kabullenmiş olarak, tek başıma anlatmaya devam ediyorum: İmdad meselesi bazı dostların umurunda, ama yetmiyor. Bu izâhlar çerçevesinde, ayağına bir ağırlık bağlanarak suya atılmış adamın, –o şekilde yaşama müddeti içinde–, suyun altında gördüklerini ve hissettiklerini anlatmasına benzer, anlatıyorum; ayağımda ağırlık, suyun içindeyim, hâlimi bildiklerinize kıyas ederek, suyun altında olduğumu anlayın hesabı. Sakın, “suyun altındaki adam nasıl konuşabilir!” diye MİSÂL’e takılmayın!

 

(…)

 

Telegram; telegraf demek, haber demek. Zihin kontrol ve yönlendirme işine, TELEGRAM denilip denilmediğini hâlen bilmiyorum. NYMPHALAR, alaylı bir şekilde, yaptıkları iş büsbütün esrarengiz bilinsin hevesi de içinde olarak, uluslararası literatürde böyle denmediğini söylüyorlar. Ben de, “ARAR benle alay etmek ve alay etsinler diye böyle bir şey söylediyse bile, bu, meseleyi anlatırken bana yardımı bakımından, benim koyduğum bir isim diye kabulümdür” diyorum. Alay edilmek bir yana, yaşananı anlatmak bakımından, yakışıklı bir adama “Cemâl” ismi gibi, tam uygun; ve alay için söyleyeni, kendime hizmet ettirmiş oluyorum. Yoksa da, bu işe bu isim, literatüre benimle girmiş olsun!

 

(…)

 

TELEGRAM isimli bir kitabım var; malûm. O isim altında, aynı şeyin veya benzer şeylerin, ayrı ayrı usûllerle gerçekleştirilebilir olduğunu gösteriyorum. O eser, bu eserin altyapısı hâlinde, “böyle şeyler oluyor” diye bildirmek, onlara kefil olduğumu, kendimin de bu “zihin kontrolü” denen şeye, en hainane muradları hâlinde muhatab edildiğimi duyurmak ihtiyacından doğmuştu. Kendi hâlimi anlatışımda, bana tatbik edileni özellikleriyle daha tafsilatlı malûmatla aktarmak üzere, gerçek ve tahminlerimi test etmek için malzeme toplarken, ismi topluma “Dost tarikatı” diye duyurulan şaman türü müsvedde bir anlayışın başı İhsan Güven isimli kişi ve eşi, öldürüldü. Dolayısiyle, epey engellemelerle Cezaevi’nden çıkmış ve basıldıktan sonra bizzat yazarının, yâni benim elime BİLE ikibuçuk-üç ay sonra aynı engellemeleri aşarak geçmiş kitabın arkasından, anlaşılır sebeblerle bu eserin yazımına başlanılamadı. Bir sene sonra, tek kişilik hücreye getirildiğimde, ilk ele almaya niyetlendiğim ve kitablık olarak çalışmaya başladığım bu eser, 30-40 sayfalık bir çap içinde ve Telegram’ın şiddetlenmeye başladığı bir sırada öylece kaldı. Hastalığı realite olan bir adamın, bu hastalığını kendi teşhis edemiyor diye yok sayılması mümkün mü? TELEGRAM bahsinin bu türlü, TELEGRAMCILAR’a sağladığı bir örtülü ödenek - imtiyaz tarafı var. Sanki, seni hasta eden doktora hastalığını anlatırken o sırıtıyor ve yanındaki bilen ve bilmeyenler de, hatâ bir yana, gerçeklere de sırıtıyor. Resmiyet önünde bu işin durumu o. Öyleyse ve benim için aslolan olarak, bana biçilen ve içine girmemek için direndiğim deli gömleği ve bu soydan küçük düşürme amaçlı bu işi, ölsem de mühim değil, ama benim durumumun zannettirmek istedikleriyle alâkası yok niyetine, daha sağlama bağlamak üzere, akıllı-uslu başka eserlerin arkasına bıraktım. Pek de iyi oldu; yeni TELEGRAM sayesinde, onlar bende sağlama yaparken, ben de eskisi beraber sağlamayla, daha aydınlık anlatıma ve şartlarına kavuştum. Yâni, mevzuyu anlatmak, hem benzer film, kitab, televizyon yayını, basın ve elbette TELEGRAM’la bir altyapı sağlanmış olduğundan, hem de yeni tecrübelerim ışığında kolaylaştı… Bu arada, TELEGRAM ismini de açmam, kelimenin tarafımdan niçin tercih edildiğini bildirmem zarureti doğdu.

 

(…)

 

GÖZALTI - YÖNLENDİRME - KONTROLE ALMA

Vefat edeli kaç sene oldu bilmem, Psikiyatri Profesörü Ayhan Songar, bir televizyon programında, kendi deyimiyle “lâtif şaka” veya “lâtife”ye misâl olarak, bir gençlik hatırasını anlatmıştı. Sözkonusu hatırayı, TELEGRAM’da cihaz hüneri ile birlikte, mağdurun çevresinde bulunan insanların bilerek veya bilmeyerek kullanılması, onun yönlendirilmesi, şartlandırılması ve KARTAL’daki ismiyle GÖZALTINA ALMAYA da misâl, anlatalım; kıyasen, benim durumum gibi, GÖZALTI’nın sadece bir yere tıkılma değil, aynı zamanda dış yüzden normal şartlarda ve en yakınların arasında bile kontrole ve yönlendirilmeye dair mânâsı anlaşılsın. TELEGRAM’da gözaltı budur, her ne kadar BOLU’da bilinen tecride GÖZALTI ismi veriliyorsa da. İkisinde de, klâsik polis sorgulaması gibi sorgu sabit, fazlalıkları anlattığımız ve anlatacaklarımız gibi “farklı amaçlı”; bu satırları yazarken, “polis sorgulaması gibi” lâfım, NYMPHALAR’a hava veriyor gibi… Gelelim hâdiseye:

Ayhan Songar ve arkadaşları, henüz genç bir doktor iken, galiba Bakırköy Akıl Hastahânesi’nde, bir gece nöbetteler. Bir arkadaşları, deli gömleği giyiyor ve bir koridorun köşesinde saklanarak, gelmekte olan genç bir hanım doktorun âniden karşısına fırlıyor; onun zırdeli rolünde çıkardığı gürültü patırtı vesaire, hanım doktor şok geçirerek başlıyor çığlık atmaya. Gürültüye, hasta bakıcı ve hademeler yetişiyor, deli rolündeki doktoru kıskıvrak yakalıyorlar. Bu esnada, genç doktorlardan biri, şakacının rolünü gerçek deli zannedilmesine döndürmek üzere, adamlara onu tanımamış gibi yapmalarını fısıldıyor. Düştüğü durumdan dolayı paniğe kapılıp, “ben doktorum!” diye bağırıp çağıran şakacıya, tutanlar, “tabiî tabiî!” diyorlar ve öbür doktorların direktifiyle onu bir hücreye atıyorlar. Sahte deli, oldu mu istenen şekilde, kendinin deli olduğu zannedilmesinden korkan biri!

O, sabaha kadar panik içinde, “ben filâncayım, doktorum!” diye bağıradursun, ortada şaka olduğunu bilmeyenler için, bizzat söylediği deliliğin alâmeti; kendini doktor sanan bir deli, hücrede bağırıp duruyor!

Kimbilir aklından korkuyla neler geçti? Herhangi bir püften sebeble onu orada unutsalar ve eşek şakasına doğru nöbet bitiminde Hastahâne’den ayrılsalar, yeni gelen ekip de onun sesini tanımasa veya orada tanımayanlar görev yapsa? Veya sakinleştirici verme vesaire derken, o gün yapacak olduğu çok mühim bir işi yapamayacak olmasından dolayı paniği katlansa?

Bir gece mezarlıkta, bir mezara girip de ölü defnine mahsus şekilde gömülen ve sadece küçük bir hava deliğinden gelen havayla yatan adamın duyguları nasıldır?

TELEGRAM’da, Metris hâdiselerinin hemen akabinde bir linç psikolojisine maruz olarak ve tecrübesizliğimle, hususen KARTAL ve Bakırköy’de, 2005-2007 arası –bu NYMPHALAR’ın hoşuna gidecek bir söz olacak!– o başarıyı yakalama çabası içinde BOLU’da, yaşadığım hava hissediliyor mu? İşe devam edilen bir süreçteyim.

Bir insanı, hangi şartlarda ve ne zannettirerek, nasıl tecrid edersen et, çevreye karşı gerçekliği o olur; ve bu gerçeklik, onu oldurulmak istenendir. TELEGRAM’da, ya delirerek geberirsin, yahut robot olursun işi. Görünüşte herşey normaldir, farkında olmadan belki yakınların bile yardım zannında iken kullanılan; veya tehdit ve şantaj vesilesi. (3)

 

4

 

Evet; zor günlerdi. Şu ânda elimde, Avukat Ahmed Arslan’ın getirdiği, 17 Temmuz 2007 tarihli bir gazete makalesi var: Yazı Güler Kazmacı’nın ve kendi internet sitesinde de yayınlanmış. Başlığı BEYİN KONTROL. Bizim mevzudaki pek çok uyduruk, yahud beyin kontrolü adı altında değişik amaç ve mevzulu pek çok şeyin, ona karıştırılması yüzünden, Güler Kazmacı’nın yazısını benimkine en yakın gördüm ve o günlerde bir ilâç gibi geldi. Eğer anlatılan ben olsaydım, sorulsaydım, daha gerçeğe yakın olurdu. Makalenin üstüne, BİR ADAM YARATMAK diye, Üstadım’ın piyesinin ismini yazmışım: Şimdi NYMPHALAR’ın elektronik dikizi altında bunları yazarken, hatırladım. 2004 yılında, bu piyesin mahkûmlar tarafından oynanacağı, bunun için adam seçileceği anons edilmiş, kapalı spor salonu bir seneye yakın düzenlenme faaliyetlerine mevzu olmuştu. Başkasını bilmem, bizim için haftalık spor programı askıya alınmıştı. Uzatmayayım: Cezaevi’ndeki gürültülü patırtılı işleri, o piyesin oynayıcılarına âit bir çalışmaya gidiş gelişler ve salondan gelen gürültüleri bununla ilgili sanırken, tek kişilik hücreye alınmamdan sonra bunların, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışmaları olduğunu anladım. Sözkonusu piyesin oynanmamış olduğunu öğrendiğimde, böyle bir faaliyet yapıldı diye bir kaset çekimini, çalışma grafiklerini yüksek gösterici diye edindiklerini sandım: Meğer öyle değilmiş. Miş vezninde bildiğim böyle: Tam bildiğim, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışması yapıldığı. Piyes olmasa da, çalışmaya yakışan isim: BİR ADAM YARATMAK. Ve sözkonusu piyes çalışması kamuflajına bu ismin seçilmesi, benim için espri olurken, onlarda bir niyet ve alay belirtiyor. Bir insanın alay ediyorum zannederken, alay edilecek duruma düşmesi ne fena!

 

(…)

 

Bizim TELEGRAM diye nitelediğimiz zihin kontrolünün, elektronik terapi, yahud hipnoz, veya farmakoloji (zihni etkileyen ilâç tedavisi veya ard niyetli uygulama) ile bir alâkası yok; onlar, ister karşılıklı konuşma, isterse kendi kendine konuşmayı sağlayıcı olsun, netice suskun kişinin düşüncesini alabilici bir usul değildir. TELEGRAM’la aralarında kurulan benzerlikler, ayniyete yorumlan(ma)sın.

 

(…)

 

Uzaktan yapılan “beyin kontrolü”, gayet tabiî ki rıza dışı ve yapılan aleyhine korku ve şantaj unsuru sağlamak için, yine aynı amaçla temin edilmiş verileri hatırlatma, sağlamasını yapma, yahut bu yönde yönlendirme –ki, bu yönden elde edilebilcek verileri, tekrar onun aleyhine kullanma– şeklinde, nihaî amaçları çeşitli çıkar ve siyasî olan bir iştir. Bunun duyurulmasına yönelik her iş de, yapılanın anlatılabilememesi yahud anlatmaması için, maruz kalanın aleyhine olan durumlardır. Peki sen bunları nasıl anlatıyorsun diyecek olan varsa, onun macerası burada tek başına geçmesin, bütünün içinde asılla beraber görünsün; kalemimizin keyfiyeti ve “imkânlar” nisbette.

 

(…)

 

Şiddetli bunalım, –majör depresyon– tedavisinde, bunun en şiddetli biçimlerinde en son başvurulan tedavi, beyne elektrik akımı verilerek uygulandığından dolayı şok tedavi de denilen terapidir. Bu metod, genelde “Guguk Kuşu” filminde SADİST bir hemşire tarafından hastalara boyun eğdirmek veya onları cezalandırmak için kullanılan iğrenç bir tedavi olarak bilinir. Filmdeki olaylar geçmişte yaşananlara çok da uzak değildir… Bu anlatılanlarda bizim altını çizmek istediğimiz husus, uzaktan beyin kontrolünde de, kanundışı bir iş olması ve amaçları bakımından KURBAN diye nitelenen kişinin, kendisinden istenilen davranışın gerçekleşmesi için, sözkonusu şoklara uğraması-uğratılması içindir; amaç doğrultusunda yönlendirme ve ceza niyetiyle… Benim, KARTAL’dan Bakırköy Akıl Hastahanesi’ne, bu işi gerçekleştirenlerin alayları altında –ki yolda gördüğüm marifetleriyle– kaldırılmamdan sonra, erkek doktora durumu özetleyici “beyin kontrolü”nden bahsedince, “sen düşüncenin okunabileceğine inanıyor musun?” dedi; hâliyle benim anlatacağım bir şey kalmadı. KARTAL’dan daha şiddetli, uzaktan yapılan Telegram; düşünün Hastahanedeyim, yâni zaten bunalım geçirmiş(!) diye. Bana, anlatacaklarıma uçuk-kaçık demesinler diye susmam üzerine, ELEKTRO ŞOK yapmak için, eşimden istenen izin; ve benim bunu gayet tabiî ki tasvib etmeyeceğimi bildiği için, onun kabul etmemesi. Neticede, feci hâlde hırpalanmış bünyemin kuvvetlendirilmesini sağlayan bir tedaviden sonra, MAJÖR DEPRESYON teşhisiyle, işin aslı değil de, aslın neticesi bir yerde değerlendirilebilecek bir teşhisle, oradan ayrıldım… Bunlar, 2000 senesinin işleri; devamıyla, o günden bugüne 11 sene geçti.

 

*


Akıl hastalıkları, beynin fizikî yapısıyla mı, yoksa hafıza ile mi ilgili? Hafıza, hafıza ve fizikî beyin, fizikî beyin diye, her üçününde mahiyetleri değişik, veriler bulabiliriz. Her üçü de tıbbın, mustakil veya içiçe geçmiş, ele aldığı mevzular… Her üçü de, hem bizzat kendi, hem de fizikî veya ruhî çevre şartları ile de ilgili. Bizim kendi durduğumuz ruhçu anlayışımızla, mütefekkir ve ilim adamının, verileri değerlendirmenin nihayetinde durulan noktaya göre olması ve ayrı usullerin aynı amaca hizmet edebilmesi gibi bir örtüşme içinde görünebilmesi sözkonusu olsun olmasın, netice insanın beyinde aradığının ve bulduğunun kendi olduğuna inananız: Bu mânâda, beyin hakkındaki düşünceyi de doğrudan beyin değil, bizzat beyni düşünce doğurmaktadır. Beyin ve düşünce, ilgileri içinde ele alındığında, bütün bir vücudu ele alma genişliğine kadar gider. KARTAL’da “yaşadığım” bakımından bir imân bahsi olarak gördüğüm, BOLU’da da NYMPHALAR’ın mıncıkladıkları bir mesele olması bakımından, FİZİKÎ tesirle gerçekleştirilen Telegram’da bunlara temas, benim için bir zaruret: “Sanki burnum, değdi burnuna yokun!”… LOGOTERAPİ’yi, Nazi kamplarında yaşadığı bir hiç olma içinde varlık hâlinden tecrübeleri ışığında ortaya koyan Doktor Frankl’ın, oradaki yaşadıklarını anlatışındaki sadelik, bana verdiği intibâ, benim dışyüzden anlaşılmaz hâlim ve bulunduğum alelâde yalnızlık içinde, hiç olmazsa anlaşılabilir bir çile diye, “daha aşkın bir yalnızlık ve çile içindeyim!” dedirtmiştir… Allah şahidimdir! O’nun, nasılsız ve niçinsiz bizimle beraber olması, nasılsız ve niçinsiz kurtuluşum hakkında sebeb diye gösterilen-gösterilebileceğim püftenleri kendine bağlar. Herhâlde Frankl anlar: Sadece inandığım ve inandıklarımın duası… Dönelim BEYİN ve DÜŞÜNCE meselesine: Akıl hastalıkları üzerinde dururken, ister istemez bu yönden o anlatılmaktadır. O zaman da şu misâl, onu gayet güzel gösterici: Eğer akıl hastalıkları, sadece beyin arazıyla ilgili olsa idi, “akord-düzeltme” oradan sağlanmaya çalışılır ve ayrıca Psikoloji diye bir ilmin doğmasına lüzum kalmazdı!

KARTAL’da, kalb atışını hiç hissetmediğim demlerde, Avukat mahallinde ve ziyaretlerde, pek çok kere, “kalbimi uyku düzenine getiriyorlar, şu ânda öyleyim!” demişimdir; kalbim uyku düzeninde de, ben uyanıkım, böyle bir anormallik hissi. Bu arada, hem normal olduğumu göstermek, hem derdimi anlatmak derdim. TELEGRAM, en çok neye mi benziyor? HİPNOZ’a… Zihni okuma bir yana, telkin ve yönlendirme, “sünuhat-kalbe âni doğan mânâlar”, yakaza ve zuhuratı, serabı andıran görüntüler vesaire, hem uyku ile uyanıklık arası birşeyler.

 

(…)

 

Kısaca temas edeyim, şu CİN mevzuuna da bahaneyle girmiş olayım: Midem ağrıyor. Çektiğim sıkıntı ve stresten mi, yoksa sıkıntı ve stresin sebebi o ağrı mı? Bu iki sebeb birbirinden rahatça ayrılabileceği gibi, öyle ân ve durumlar olur ki birbirine karışır. Menfi bir tesir hâlinde cinlerin kullanılabildiği, ahmaklar için hariç, malûm bir dava; neticede cinlerle gerçekleştirilen bir zihin kontrolü de, bir kontrol nevi. Yaraya sinek mi konuyor, yoksa sinek mi yaraya sebeb oluyor? Bu misâlde, elektromanyetik dalgayla beyne tesir ve yorgunluk, neticede de cin tesirine müsait hâle gelerek o görüntüler ve konuşmalar mı, yoksa doğrudan elektrik tesirini andıran cin tesiri mi? Hipnozu andıran durumlarda, bir takım olup bitenlere cihaz kullananların tam olarak nüfuz sahibi olamamaları, yahud hiç bilememeleri, böyle düşünmemi de haklı çıkarıyor. KARTAL’da başlıbaşına bir dert olan bu mesele BOLU’da 2006’da, “yalnız cihaz” diye neticeye bağlandı. İkisi de kurgu olarak, “o mu, yoksa bu mu?” diye uğraşmak, başlıbaşına çıldırtıcı bir dava. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin buyurduğu gibi, “marazın tedavisi için, illetin bilinmesi şart!”… BOLU mu? Cihaz işi. Cin, oyun ve alay malzemesi niyetine, zannettirilmek istenende kaldı.

 

(…)

 

Hipnoz, TELEGRAM’ın anlatılmasında en çok malzeme ve imkân veren bir mevzu olarak, başlıbaşına ele alınmalı; öyle yapacağız. (4)

 

5

 

1999 SONRASI

Kronolojik tarih, ona bakan niyetin muhasebesi mevzu oldu mu, kendini empoze eden taraflarının öne çıkmasıyla, karakteristik özellikleriyle karakter özelliklerinin harmanı bir insan karikatürüne benzer. Gerek İBDA olarak bizim, gerekse bunu dünyaya şâmil bir mânâ olarak görmemiz bakımından, 1999 böyle bir tarihtir. Sözkonusu tarihten önce, o tarih içinde, o tarihten sonra hep bunu işaretlememiz, gerek yurt içi ve gerekse dünyada olup bitenler açısından, ne kadar doğru bir tahmin içinde olduğumuzu gösteriyor. Benim bugün yaşadıklarım, doğrudan doğruya o tarih ile ve o mânâya set çekme gayretiyle ilgili; bir yanda Batı ilminin mamulü cihaz ve ahlâksızlığıyla TELEGRAM, diğer tarafta BÂTIN yolundan gelen kuvvet, iki türlü ZİHİN KONTROLÜ altında, birincisiyle bana set çekme, ikincisiyle benim onu tasarrufa alma çabam, 1999’un mânâsını iki yönden de benim için delillendiriyor. Her şeye rağmen ÜMİTVAR olmam için sebebim var!

 

(...)

 

VİCDAN

TELEGRAMCILAR’da olmayan şey; insanda bulmak istedikleri şey iyi veya kötü, doğru veya yanlış, şu güyâ “ilim adına” herşey meşrudur mel’unluğu ile zulmü meşrulaştıran bir anlayışın içinde, akla hayâle gelebilecek her pisliği muhatabında bulabilmek için, zaferi(!) bu bir vicdansızlık. Devlet adına yapılan yerde bile, “kapalı çarşı yansa bile, benim oradan kapacağım bir altın için değer!” anlayışındaki fert karakteri için biçilmiş kaftan bir iş(!)… TELEGRAM bir yana, kendileri de bir bakıma bir netice olan bu tiplerde, bütün bir ruhî -sosyal - siyasî düzenin özünü-lübbünü gördüm; her türlü doğru - iyi - güzel’i kendine tâbi kılan, bozan bir asıl. Bizzat zaferi, neticede toplumu çürüten imâlinde bir muhafızlık. NYMPHALAR’ın, işin başında “bize toplum düşmanı de!” demeleri, acımasızlık ve gaddarlık yolundan da olsa bir şey olmak, “dünyada ben de varım - ben varım!” çığlığı gibi geldi; onlara acıdım, beni yemeye gelen aç sırtlanlara hak verirken, kendimi onlara yem edemeyeceğim haklılığımla. Bu sadece ekonomik durumla ilgili değil, varoluş gayesi ve yoluyla ilgili bir dava; ne olmak ve nasıl olmak, nasıl bir ruh ve heyete bürünmek, nasıl görünmek? Bu, yalnız onların değil, bütün insanlığın meselesi? Şimdiki dünyada mânâsı kalmamış olsa da, sahib çıkmama ve sahib çıkılmamaya, başıboşluğa dair malûm bir atasözü var:

“Kızı boş bırakırsan, ya davulcuya varır, ya zurnacıya!”… Günümüz dünyasında muradına erenlerin hâli bu; ya eremeyen ezici çoğunluk? NYMPHALAR, onların içinden görünüyor ve “mali güçleri zayıf” çoğunluğun dibe yakın olanlarından… Bu satırları yazarken, NYMPHALAR, “bize toplum düşmanı de!” sözlerini, alay için söylediklerini duyurdular; eğer yaptıkları ve şimdilerde bir hayli zayıflamış olarak yapmakta oldukları “iş”i birlikte düşünürseniz, alaylarının mânâsının onları daha da düşük kılacağını anlarsınız. Neyle alay, neyin alayı?

 

(…)

 

HEDEF İRADE

En geniş mânâda, zihnin teshirine girdiği bir şartlanma ve telkin, hipnozdur; TELEGRAM’ın içinde önemli bir yeri olan hipnoz, ilgili olduğu mevzularla da onun anlatımında büyük imkân sağlar. Her şartlandırma ve telkin, onu kabul eden için bir HİPNOZ iken, onun psikolojideki mânâsını ve çeşitlerini birbirinden ayırmak gerek: Meselâ “beyin dili programı” ile, bir tedavi metodu olarak şuuaraltına ulaşmada kullanılan usul ve gayeler farklıdır. Bizim TELEGRAM’daki özellikleri bir yana, bir tür uyku olan ve düşe benzer bir durumu yaşatan hipnoz, bu fasılda rüyâdan, hatıradan, tahayyüle kadar, ebced tevafukları ile birlikte verildi… Gelecek sayıda da devam edeceğiz. (5)

 

6

 

Ben, TELEGRAM’daki “hipnoz-kendinden geçme-uyku-yeni bir uyanıklık” hâlini, MÜZ-RİT’ler sözkonusu olduğunda, ŞAMAN amacındaki gerçekleşmeler gibi görüyorum. Bu, ondaki “bilme”, “görme”, bunların gerçekleşmesi için gerekli “istigrak-kendinden geçiş” ile ilgili; yoksa onun tedavî vesair gayeleri bakımından değil. Çünkü TELEGRAM’ın gayesi, içinde manyaklaştırma gayesi de olan bir yönlendirmedir.

Burada TELEGRAM’la ilgili bir hususa dikkat çekiyorum: Bir adam, dış yüzden görülmeyen bir şekilde boğulurken hâlini anlatmaya çalışırken, diğer bir kişi bu görülmemeden istifade ile gûya boğulduğunu söylemekte, bu da gerçekten boğulan adamın anlatabildiklerini de onun aleyhine kullanılmak üzere bir malzemeye dönüştürmektedir. Bu bakımdan, “zihin kontolü” ve “yönlendirme”nin gayesinin belirtilmesi gerekir. Zihin kontrolü, bir yönüyle yapanın amacına yönelik bir veri edinme yolu, diğer yönüyle o amaç doğrultusunda irâdeyi kontrol etme işidir; yönlendirme de, buna nisbetle gerçekleştirilen… Ben, hep kızdırıcı ve kızılan olarak, METRİS’ten sonra büsbütün kızılan, bir adamı öldürüp diriltmek ve yeniden öldürüp yeniden diriltmek gibi bir resmî hınca maruz olarak beterden betere bir işkenceye tâbi tutulur ve dış yüz tesbitiyle benim için binbir ölümden en kötüsü hâlinde, “yalnız bir yerde tecrid edildiği ve idamla yargılandığı için bunalımına düştü!” şeklinde küçük ve komik düşürme propagandasına mevzu edilmek istenirken, şu oldu, bu oldu, TELEGRAMCILAR’ın “Telegram sineği”, benim TELEGRAM sızıntısı dediğim tezahürlerin devamını yaşamak üzere BOLU F-TİPİ’ne geldim. TELEGRAM isimli eserim 2003’de basılma safhasında iken, Milliyet gazetesinde ve ATV televizyonunda bir haber:

— “Salih Mirzabeyoğlu, zihin kontrolüyle terörist yapıldığını iddia ederek, Adlî tıbba başvuru yaptı!”

Bir bilirkişi(!) de, tatlı tatlı böyle bir şeyin mümkün olup olmadığının yorumunu yapıyor; bu işin sadece ilâçlarla gerçekleştirilebilir olduğundan dem vurarak. Başkası için bu, cezadan kurtulmak üzere tevessül edilen bir yol olabilir. Ama benim için, tam bir suikast ifâdesi: İşin fos çıkacağı ve TELEGRAM’ın gerçek dışı(!) olmasının tescili, böylece TELEGRAMCILAR’a bu safhada ve sonrasında rahat çalışma imkânı vermesi bir yana, asıl mesele, benim güttüğüm davanın “dış güçler”in yönlendirmesi diye karalanacak olması… Kartal’da, benim kaldığım koğuş, B-7 idi: Daha teferruatına girmediğim koğuş için, ARAR, “orasının adı ne biliyor musun? Boku yedi koğuşu” diyordu. O koğuşun koridorlarında, “burası gerçek hapishâne! DELİ! Seni tımarhâneye yollayacağız!” diye çıplak sesle naralar atan görevliler, sözkonusu haberi nasıl değerlendirmek gerektiği hususunda da bir kanaat verebilir. (6)

 

7

 

“ZİHNİ SİLİNMEDİ Mİ?”

Sene 2006… Aradan geçen 6 aydan sonra, yanyana üç tek hücrenin tek havalandırmaya açıldığı, yâni üç teklilerden birindeyim. 5-6 görevlinin geldiği sayımda, beni yaklaşık 9 aydır görmeyen biri, bana duyurmak üzere yanındakine, “bunun daha zihnini silmediler mi?” diye soruyor.
Üç çeşit bilmeme var: Birincisi, hiç bilmeme. Gençliğimde Eskişehir’de iken, Köprübaşı denilen yerde, sıra sıra taksilerin dizildiği bir taksi durağı bulunuyordu. Orada, vaktiyle Kore’ye asker olarak gitmiş, yaralanmış ve nasıl yapıldıysa işkence görmüş bir şoför vardı: Yanında “Limon!” derdemez bağırıp çağırmaya, sonra o lâfı söyleyene köpürüp küfretmeye başlardı. Onun durumunu bilen arkadaşları veya tanıyanlar, onu bu şekilde kızdırırlar, şaka yaparlardı. Bunun yanında, iki yönlü şaka olarak, yoldan geçen birine, “şu adamın yanından geçerken, limon deyin, o kadar!”… Sözkonusu iki veya çok kişi, onun yanından geçerken, sadece “limon!” der, yahud içinde bu kelime olan bir söz ederler, adam köpürünce, ya tepkiye şaşarlar, yahud habersiz görünürlerdi. Bu hâdise, “şartlı refleks”e dair bir misâl. İyi veya kötü, her şeyde her vasıtayı kullanarak, “şartlı refleks” oluşturmak mümkün. Meselâ Cezaevi’nde: Bir kapı açıp kapamaya göre şartlı refleks oluşturulursa, benim durumumda olduğu gibi, vücuduma elektrik verilmesi ve vücudta bir infial, bir heyecan oluşması. Bu kapı sesinin, sadece sizin bulunduğunuz hücre kapısı ile ilgili olması gerekmiyor. Sözü getirmek istediğim yer, bana yapılana âlet olanların, bunu bilip bilmemesi: 2005’den itibaren sıkıntısını en çok çektiğim mesele bu oldu. O günden bugüne gelen süreçte, büyük nisbette bu handikapı atlattım; çünkü hiç bilmeyenin de anlayacağı bir duyurmam oldu.
İkinci çeşit bilmeme: Birşey yapıldığını bilir, ama nasıl yapıldığını, yapılanın ne olduğunu bilmez.

Üçüncü çeşit bilmeme: Yapılanın ne olduğunu bilir, ama nasıl yapıldığını görmemiştir. Meselâ, uzaktan elektronik cihazla birşey yapıldığını bilir, ama cihazı görmemiştir.

Dördüncü çeşit bilmeme: TELEGRAMCILAR’a mahsus. Meselâ, uçağı kullanan pilotun onun mucidî veya mühendisi olmaması gibi.
“Bunun daha zihnini silmediler mi?” diyen… Herhâlde, ikinci soydandı. Yahud benim çok üstünde durduğum “cin” mevzuu gibi, “alay” olsun diye öyle söyledi; birşey yapıldığını biliyor, ama “zihin silme” ona komik geliyordu. Her iki şıkkı da nazara alarak, ona kızgınlık duymama rağmen, işin sevindirici yanı da vardı: Demek konuşulan bir mevzu olarak biliniyordu ve bilinen şey bilmemezlikten de gelinse, bana reaksiyon gösterdiğim bir cihaz hünerini söylediğimde, komik ve manyağın ben olmadığımın bilinmesi rahatlığını sağlıyordu-sağlayacaktı. Yol uzun: Gittikçe bulmak, buldukça gitmek gibi. Hâlen devam eden.

 

(…)

 

ŞOK

Zihin silme deyince, “Kriminoloji-Suç İlmi” ile ilgili, vakti zamanında sanıyorum Fransa’da yaşanmış bir hâdise aklıma geliyor: Büyük bir tren kazasından sonra yardıma gelip ölü ve yaralıları tesbite çalışanlar, hâkimlik gibi itibarlı bir mesleğe sahib olan birine yakışmayacak hareketlerde bulunan birini görüyorlar. Adam, ölü ve yaralıların cüzdanlarını ve kollarındaki saatleri aşırmakla meşgul… Kazada ŞOK geçirmiş adamın şuurlu kimliği-şahsiyeti silinmiş ve ibtidaî duygusuyla hareket etmektedir. Burada altını çizmek istediğim mesele: ŞOK… Bunun çeşitli yolları ve sebebleri, şifâ veya maraz doğurma niyetli olanları var. Ben bunun binbir çeşidini yaşadım. 2000 ve 2001’de çekilen, morgtan kaçmışa dönmüş hâlimin isbatı resimlerim mevcut… Bu bölümde ŞOK’tan, HİPNOZ-TELKİN meselesiyle ilgisi kadar bahsediyorum. Alelâde hâdise nakledicisi olmadığıma dikkat.

KARTAL CEZAEVİ’nde… Devamlı olarak, kafam ve vücudum, elektronik âletin tesirine maruz, günler ve geceler böyle geçiyor. Günde birkaç saat, uyudum mu yoksa bayıldım mı belli değil, kendimden geçmiş yatıyorum. Genellikle sabah namazı öncesi veya sonrası. Tarih veremiyorum, kalıcı olan neyse, onu anlatma usûlü üzerindeyim. Zaten, eğer mümkün olsaydı ve günü gününe yazmam mümkün olsaydı bile, bu, gece gündüz önündeki bir tas suya bakan adamın, suyu tasvir etmesi kadar imkânsız ve MÂNÂSIZ olurdu. MÂNÂSIZLIK, okuyucu yönünden sıkıcılık, benim yönümden ise, âdeta eşyalaşmış olmam gibi bir hâl almam kasdıyla. Hâni, “eşya hakkında ne kadar çok şey bilirsen, HAYAT o kadar mânâsız görünür; bu yüzden, başkasının bilmediğini bilmekten ibaret trajik bir asaletten başka birşey kalmıyor!” diyen fizikçinin meyusiyetini ifâde eder bir mânâsızlık hissi gibi. Eşyayı eşya olarak, kendi kendinden ibaret bir gaye olarak bilmenin tabiî neticesi; bu bana, cihaz marifetiyle hem yapılan işin fizikî ve ruhî tesiriyle, hem de mekânın başka bir şeyle meşguliyete imkân vermez şartlarıyla yaşatılan; etrafımda oynanan yönlendirme işleri filân diye uzatmayayım. Kazandığım ne mi oldu? Mutlaka ve mutlaka, “yaşanmaya değer hayat hangisi?” sorusunun cevabını hakikatin hakikati hâlinde vermedikçe, şu hayatın “niçin?” var olduğunun cevabını bulamadıkça, sözkonusu mânâsızlık bir bedahettir. Buna, “bilinen ve bulunan aranır!” hakikati çerçevesinde yakîn getirdim, tahkiken-yaşayarak erdim… Evet; bayıldım mı, uyudum mu bitkinliğinin ardından, yine elektronik cihazın hüneriyle uyandırıldım. Bana aniden, “küçük kızının ismi ne?” diyen ARAR’ın konuşması; birden kapıldığım-kaptırıldığım PANİK hissi ve ona eşlik eden bir hafıza kaybı. Kızımın ismini HATIRLAMIYORUM! Aradan birkaç dakika geçince, hatırladım; ve aynı panikle, eşimin, çocuklarımın, annemin, babamın, kardeşlerimin isimlerini küçük not kâğıdına, böyle bir duruma tedbir diye yazdım. Sonraki günlerde, ezan ve kameti, hatta Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şehadeti… Aramalarda, gelenlerin karıştırdığı kâğıtlar arasında bunlar da var; özellikle, askerler bana yapılanı bilmiyorlarsa, kafayı oynattığımın birebir şâhidleri de olmuş oluyorlar. Bu sıkıntı ayrı.

BOLU F-TİPİ CEZAEVİ… Kapı çalmalarla ve Telefon’a gidişimde oynanan oyunlarla ilgili olarak, görevlilerle çıkan tartışma üzerine, Cezaevi Savcısı önündeyim. Oraya gidene kadar vücudum öyle bir infiale getirildi ki, her tarafım zangır zangır titriyor… İlk söylediğim şu oldu:

— “Bu benim tabiî hâlim değil, bakın vücudum - ellerim - kollarım nasıl titriyor…”

O TELEGRAM’ı bilmiyormuş zarureti içinde olmasına nazaran, benim de bana yapılanı söylemem gerek, NYMPHALAR’ın bana söylediklerini ve yaptıklarını korku, vesaire, vesaire yüzünden konuşamıyormuşum gibi olmasın diye. Bunun anlatımı ayrı fasıl. İfâdem yazılırken, birden aklıma gelen yahud TELEGRAMCILAR’ın telkini ile, anne ve babamın ismini hatırlayamayabileceğim oldu; birkaç saniye süren bir panik hissi… Bunlar, küçük çaplı ŞOK misâlleri. Şiddetli ŞOKLAR’ın ardından HAFIZA-ZİHNİN SİLİNMESİ, bunun şuurlu olarak gerçekleştirilmesinin ardından, sözkonusu kişiye yeni bir şahsiyet vermek mümkün mü, yahud ne kadar mümkün, her vakanın kendine mahsus özellikleri olacağına nazaran, ayrı bir dava. Kişiyi kontrole alma, böyle bir iş olabileceği gibi, ödül ve ceza yollu bir denetime uygun hâle getirme şeklinde de olabilir. Elektronik cihaz marifetini, bunlar arasında bir yere yerleştiriniz. Ben, benim yaşadıklarımı anlatırken, bu türlü genel çerçevelemeleri, hâlimi ilgili oldukları içinde izâh bakımından yapıyorum.

 

(…)

 

TELEGRAM’da, zihni boşaltma, unutturma, zihin silme; netice olarak kendi amacı doğrultusunda yönlendirme ve doldurmadan bahsederken, telkin, korkutma, şantaj, bunların paralelinde uyku, uyku uyanıklık arası ve uyanık, şuurlu veya şuurum zayıflamış durumlarda, zuhurat veya zuhurat benzeri şeyler, halüsinasyonlar, müzler gördüm.

METRİS ertesi bir intikam ve linç ortamı ve hazır mahkemelerim de varken, “ya Atatürkçü olursun, veya…” cinsi bir ikna çabası içinde bütün olup bitenler, imânsız mel’unla, imân sahibi arasındaki çekişmeyi gösteriyordu.

Yaşadığım hâdiselerin nakilleri ayrı dava… Duyu verileri yolundan AKIL ÇELİCİ ne olduysa ve tabiî düşünememem için ne yapıldıysa yapıldı, ama imân ve imân kutbu kahramanlarına imânım, imânımı kaybetme korkum aşılamadı. Mümkün olduğu kadar mütevazi bir ifâdeyle söylersem, şu eseri yazarken de KARTAL’da ana hatlarıyla kavranmış bir mesele olarak, bir nevi imân ile müşahedeyi birleştirme işi üzerindeyim: Herşeye değerini verip, yerli yerine koyarak. (7)

 

8

 

GOG-NYMPAHALAR-NEFS

Gog, İBDA’yı takib edenlerin yakından tanıdığı, İtalyan yazar Giovanni Papini’nin eserinin, bu eserin kahramanının ismi. HİPNOZ ile TELEKİNEZİ (eşyayı, temas etmeksizin şuurla hareket ettirme) arasındaki ilgi, bana hemen GOG’u hatırlattı:

— “Orta Asya’da, bilinmez tarihlerden kalma bir şehir; Tibet’te olabilir…

Her ne olmuşsa, insanları birden kaybolmuşlar; şehirde, savaş ve yıkıma, tabiî afete âit hiçbir iz olmadığı gibi, göç ettiklerine dair bir emare de yok. Sözkonusu medeniyette, insanlar, koca kayaları, eşyaları, hiçbir araç kullanmaksızın, sadece derin düşünce ile kaldırıyorlar, idare ediyorlardı. Günümüzde de bunun usûlü öğrenilebilir ve makine ile gerçekleştirilebilir işler, ona lüzum kalmaksızın yapılabilir!”

En büyük güç, düşünce gücü; bizzat makine de onun eseri. Makineyi yapan, makinenin yaptığı işi niye yapamasın? Bu hususu, “ihtimaller âleminde mümkün”den, fantezi çerçevesinde hayâle, HAYÂL’in en büyük kuvvet ve bir idrak buudu oluşundan, kaskatı hakikate kadar her yönden ele alabilirsiniz. Bende en kaskatı vakıaları bile gıcıklarken HAYAL ve TELKİN alma kuvveme başvuran, benim için bir mikroelektrik dalga-frekans yolundan, beş duyu yolundan tesir eden TELEGRAMCILAR, bir RİT - bir İMAJ, bir HAYÂL-ET olmaktan başka ne ki? Onlar veya ben, bakılan yere nisbetle, bir nevi ŞAMAN hayatının ritlerini yaşıyor, yaşatıyor, görüyor, gördürmüyor muyuz?

ZİHİN KONTROLÜ gibi binbir çeşit mânâsı olan bir genelleme dışında, TELEGRAM denilen işin mahiyetini, HEYULÂ’ya kadar incelterek ŞAMANİZM’le münasebeti içinde anlatan benim; TELEGRAM’ı yapanların bile benden öğrendikleri. Suret ve şekilin kendisinden yapıldığı, ama kendisi o suret ve şekil olmayan, eksilmeyen ve artmayan, içindeki varlıkların şeklini saran, ama o şekil ve suretin kendi olmayan SU’ya benzer kara cevher HEBA’yı da anlatan benim.

TELEGRAM, doğrudan bedene ve bir yönüyle ona, diğer yönüyle ruhun mukabil kutbu hâlinde bedene ilişene, yâni NEFS’e hitab eden bir iş. Onun için, değer yargısı hâlinde iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru yanlış kaygısı yoktur. Bu hâliyle mitoloji-şamanizm vesairenin de, Allahçılık ve Allahçı ruhçulukla aykırılığı görülür. Allahçı ruhçuluk iddiasında olan ve onlarla ilgi içinde ele alınabilen ritleri mevcutlar, elbette İSLÂM’ın dışındadır. “Bu bir ilim mi, din mi çatışmasıdır!” diyen DURAN ARAR, kaba bir kâfirdi. Bense, yaptığım ve yapmakta olduğum işten de belli ki, her şeyin bir ilmi olduğunu, o ilmin hakikat ve değerinin ne olduğunu, eğrisini doğrusunu gösterenim. İLİM demek, tek başına kendini ifâde eder bir kavram ve değer değil.

İstihbarat niyetli tarafı bir yana, meseleyi imân bahsi etrafında çöküntü ve kafayı üşütme işine döndüren ve pek eğlenen TELEGRAMCILAR’ın, İSTİDRAÇ dedikleri nefse bağlı sahte kerameti andıran görüntü ve konuşma yolu ile telkinlerini, her türlü ahlâkî yoksunluğu meşru görüşlerini, kendim için bir NEFS TEZKİYESİ vesilesi kıldığım, tesbit ve izâhlarımdan da belli değil mi? Yediği kurşunla ŞEHİD olan bir mücahid, İMÂN bakımından yenilmiş midir ki, ne olursa olur, ben yenilmiş olayım? Ben bu işin galibiyim!

KARTAL’da, babasının kim olduğunu aramaya bile hevesi olmayan bir karakter tipi çizer ARAR, birkaç gün, “o koğuşta kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söve söve gebereceksin!” diyordu; şimdi bir bana baksın, bir de o günden bugüne gübre üretmeden başka bir işe yaramamış hâline.

 

(…)

 

Bundan 20 sene kadar önce, televizyon dalgaları yüzünden Bursa’da, orman çapında kestane ağaçlarının, tepeden başlayarak aşağıya doğru kuruduğunu söylüyorlardı. Bana verilen elektriği ve benim beyin ve tabiî ki vücudumun hâlini, televizyon vericisi karşısında televizyon gibi, TELEGRAM cihazı karşısında ben diye bir kıyasla anlayın. TELEGRAMCILAR karşısında benim durumum, kıyıya çekilebilsin veya çekilemesin, oltaya yakalanmış bir balığın, misina salınmış olsa da, neticede oltaya takılı; ve onların keyiflerince bu boşluğu alabilmeleri gibi… Çeşitli tonlarda ve sözlerine uygun biçimde, devamlı –uykuda bile– bir elektrik tesiri içindeyim. Sözlerine eşlik eden veya etmeyen, sayısız ELEKTRİK ŞOKU’na uğradım. Bu kısa izâh, şu üç hâdiseyi nakletmek üzere, yukarıda geçen ELEKTRİK ŞOKU bahsinin tedaîsi diye:

Namaz, şimdi de olduğu gibi, cihaz marifetlerinin sergilendiği ve genel olarak belden aşağı sözlerin “rahatça” tekrarlandığı bir işkence. Namazı kıldım, BOLU’da ölçtüğüm üzere, tanesi 5 milim gelen bir 99’luk tesbih elimde, tesbih çekeceğim. ARAR, devamlı gevezelik ediyor. İki elim arasında tuttuğum tesbihin aralığı 10 santim civarında; demek ki iki taraftan sarkarak bitişen kısımlar 20 santim civarında. ARAR, tesbih ile ilgili, meselâ “dur şimdi, görürsün sen!” diyor, bana telaş verici klâsik lâflarını ederken, sanki bir el çarptı, nasıl olduysa, tesbih düğüm oldu. MÜTHİŞ! İki katlı kalın bir ipi alıp, düğüm atın; aynen öyle! Telâşa kapılmadım ama, bir harika olduğu ortada! Aklıma ilk gelen, “cin yaptı!” oldu. Şimdi siz, elinize dediğim şekilde tesbihi alın ve sayısız defa sallayarak vesaire, tesbihin alta sarkan tarafına düğüm atmaya çalışın; göreceksiniz ki, benim elimde hiçbir sallanmaya maruz kalmayan tesbihin düğümlenmesi hakkında, söyleyecek sözünüz olmayacak!

KARTAL’da CİN meselesi, yoksa bile benim nefsimin HADİM teshiri hâlinde temin ettiği bir şey idi. BOLU’da da, gelişimden başlayarak ve hususen TELEGRAM’ın acabasız olarak açıkça tatbik edilmeye bağladığı 2005-2006 arasında, başlıca korkum.

Yine KARTAL’da, yine tesbih ile ilgili… Havalandırmada, buraya gelişimden beri tek meşguliyetim olarak, tesbih çekip, ağır adımlarla yürüyorum. Şu satırları yazarken nedense, üstümde Metris Cezaevi’nde giydiğim gri cübbe vardı diye hatırlıyorum ama, mümkün değil. Hâdiseyi anlatayım: Galiba hava kararmak üzereydi ve ben cinlerin eşliğinde yürüyor gibiydim. Doğrudan kulağıma gelen, bana yapılan konuşma ki, artık sıradan bir iş. Aynı zamanda, havalandırmaya çıkışta sağ taraftaki duvarın dibinden, yeri belirlenemez şekilde, fısıltı bir konuşma: İki kişi, benim gidiş gelişlerim boyunca, hareketlerimi ölçüyor gibi ve kontrolleri altında olduğumu gösterici lâfları. Birkaç kere, tesbihin alt kısmına vurma benzeri bir tesirle yürüme ritmime ters bir sallantı oldu; ama kendime ayrıca bir vehim olmasın diye, dikkatimi yoğunlaştırmadım ve tesbihin vücuduma çarpmış olabileceğini… Bir seferinde yine darbe tesiri; ve bu sefer tesbih düğüm oldu.

Yine KARTAL… Tesbihata eşlik eden, kesiksiz çay ve sigara faslı. Koğuşun içinde turlarken, çay koymak üzere, elimdeki sayıyla çektiğim tesbihi, kaldığım yeri dikkatlice ayırarak battaniyenin üzerine bırakıyorum. Aklım onda; sayı karışmasın diye. Arkam dönük birkaç adım attım atmadım, müthiş kulak hassasiyeti içinde ve müthiş yankılı koğuşta, “çat!” diye ses; döndüm ve baktım ki, tesbihin taneleri bitişmiş. Kim nasıl izâh eder bilmem; yukarıda anlattıklarımla birlikte düşünülmesi gereken, böyle birkaç hâdise oldu. (8)

 

9

 

ÇÖP SAYIMI

TELEGRAM’da şuurun hem üstü, hem altıyla temel mesele, belden aşağı. Tükürük bezini harekete geçirdikten sonra, eş zamanlıya yakın bir şekilde, fare leşinden kuzu çevirmeye ve insan etine kadar her görüntüyü beyne yollar veya telkin edebilirsiniz. Hangisi tutar, hangisi tutmaz ayrı mesele, gûya gerçek sağlaması veya telkin bir arada; şuuru yokluyorlarmış veya şuur altını yokluyorlarmış!

Kartal’da yeteri kadar yoklandı, BOLU’da da NYMPHALAR, tesir değil de çeşit olarak, çeşitlenmiş olarak, denediler, deniyorlar. Şuuraltı hususunda uzun lâflamalarımız olduğu için, ŞUURALTIM’ın(!) ne kadar zengin olduğunu ve gerek form, gerekse üniform olarak ne zengin bir çeşidi devşirdiklerini, bana söylediklerinin kıyasını misillerce renkli olarak aldıklarını KONUŞABİLME CESARETLERİ olduğu zaman inşallah kendileri anlatırlar… Çöp sayımı dedikleri ve istismar için kullanmayı amaçladıkları bu işi yazmayı düşünürken, her günkü klâsik çalışma saatleri içinde, uykudan uyanışımdan itibaren, gecenin bu 0.1 saatine kadar çalışmış ve şu ânda da çalışıyor olan NYMPHALAR, “günahlarım” hakkında lâf atarken, elbette sadece kendileri için değil, baştan sona yardımcıları için de şu cevabı aldılar:

— “Siz benim günahlarımla, günahım olmak için mi ilgileniyorsunuz?”

Kartal’daki “cin” takıntımın, 2005-2006’da burada da “olabilir mi?” anlatımlarımı, tekrarlamak hevesi ve alay etme niyeti içinde, oyun enflasyonu denecek kadar çok sahneleyen ıslıkçılardan biri, ben yavru kuşa(!) şu efelenmeyi(!) yapıyordu:

— “Biz bu işi BİTİRİM kahvelerinde, ağabeylerimizden öğrendik!”

Bir saatlik havalandırma saatinden sonra kapım kapanır kapanmaz, yan havalandırmada mevzilenen ve zaman zaman sesi TELEGRAM yolundan da gelen o sümük, kabadayılık babında da, babasından bahisle (…) Her neyse: Bunlar genel olarak kayıb insanlar, parası olsun olmasın, ve ENSEST mağdurları içinde iken, bunu kendilerine üstünlük sağlayıcı bir kazanç yoluna döndürmek isteyen… Kartal’da ARAR, pisliğinin mukabilini benden aldığı bir seferde, gayet samimi ve tabiî bir sesle, ne dese beğenirsiniz?

— “Bu, Türk kültürünün kendinde var!”

İlgilenen, NYMPHALAR’ın o günkü ses kayıtlarından istifade etmeleri gibi, onları bulabilirler… Mevzuumuz, terörle(!) nasıl mücadele!

 

(…)

 

“Çöp sayımı” derken, insanı çöp hâline getirme, iyi veya ard niyetli NLP ve psikolojide olabildiği gibi, asıl niyet olarak TELEGRAM’da da var. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, şu-bu demeksizin, cinsî sapıklık telkinine kadar… KARTAL’da, kurtulmam ve ölmem için en kısa yol tavsiyesi(!) ve yönlendirmelerinden biri: Tenasül uzvumu kesmem… Bunun yanında bana “Müz Gülü” ismini takma ve benimsetme çabaları ne ki!

METRİSİ, yaşayanlar biliyor; ya ben KARTAL’da kaç METRİSİ yaşadım? Homoseksüel ARAR ve ekibi, İDAMLA yargılandığım süreçte, Metris’te verilen ve hemen orada iğfal edilen DEVLET SÖZÜ’nün ardından TELEGRAM’ı icra ederken, daha önce söylediğim METRİS’in tarihî mânâsı hakkında hiç de mübalağa etmediğimi de isbatlamış oluyorlar. Hâlâ devam eden bir süreç. O şartlar altında, DGM’de yaptığım savunma da, bugün de aynen imzamı atacağım şekilde sabit.

TELEGRAM’da telkinden bahsederken, çeşitli “ikna” etme yollarının sadece söz ve buna eşlik eden oyun kurmalardan ibaret olduğunu sanmayın; asıl önemli olan, söze eşlik eden veya sözsüz olarak, elektromanyetik dalgalarla beyinde-bedende, istenen duyguya uygun ayarın yapılması. Meselâ, korku veya heyecan durumunda bedende ne oluyorsa, onu sağlayarak sözkonusu duyguyu uyandırma gibi. Misâl değil, gerçek: Duran ARAR, bir lâf söylüyor, kendi kendime konuşur olma sarsaklığım, cevab verip vermeme arasında ve “sen kimsin ki, sana cevab vereyim!” hiddeti buna eşlik ederken, o telâş içinde utanma duygusunu desteklemek üzere ensemden yukarıya doğru “ateş bastı” dediğimiz fizikî etki. Belli ki(!) suçumun tesbitinden o durumdayım. Böyle, bir-üç-beş derken, müthiş yorgunluğum ve bıkkınlığım sırasında, hani ne kafam ne de beynim benim, lâfı söyledi ve bende hiçbir düşünce muhalefeti yokken, ensemden yukarıya doğru hararet yürüdü; foya ortaya çıktı. TELEGRAM’da asıl olan, sözlü lâflamaların beyin-beden etkilerini ölçme bir yana, kontrolde asıl beyin-bedenden istenen duyguları uyandırmadır. İşin püf noktası burada.

 

(...)

 

KAFA KARIŞTIRMA

Avukatım Ali Rıza Yaman’a, yazarken genellikle kapkaç türü hızlı kurgu ile yazdığımı, bunun benim için yeni bir usûl olduğunu, bu yüzden yoğunlaşma isteyen ŞİİR yazamadığımı söyledim. Şiir yazamama lâfım, şu “ne hoş, ne nonoş, ne yüce, ne asil” gibi bir yapmacık ve fantastik şiir medhine bağlı bir facia yaşadığımı kasdediyormuşum şeklinde anlaşılmasın diye, bu izaha gerek duyuyorum. Her kim olursa olsun, boğulma tehlikesi içindeki bir adamın ilk düşünce ve hedefi, kurtulabilmekle ilgilidir. Şiir misâlini vermem, benim yoğunlaştığım ânda, NYMPHALAR’ın bana o mahremiyeti tanımayan birliktelikleri ile beraber, yoğunlaşmama eş bir şekilde sanki beynimi bloke eden tesirlerini anlatmak için-di. Şimdi epeyce gevşemiş olan bloke etme işi, daha önceki eserlerimin yazılışı sırasında, yâni nesirde bile, son yazdığım kelimenin öncesindeki kelimeye uygunluğuna bakmama bile fırsat vermek istemezcesine işletiliyordu. Hatta, bu yüzden, normal bir insanın dikkati içinde okuyamıyordum bile. Okuyamayan, ama yazan bir adam; anormallik ifâde etmesi gereken bu iş, bende ânı ânına düşüncenin aktarılması, bunun için kelimenin tâyini, buna rağmen düzenli bir akış şeklinde tecelli etti. TELEGRAM’ın tekrara konmasına, hafızaya geçene konmasına dair bir tesbit. Kafa karıştırma çeşitlerinden bir çeşit.

 

*

 

Kafa karıştırmanın her nevini içine alabilecek bir misâl: Belirli frekanslarda sinyallerini yayan verici ve ona nisbetle ayarlı TELEVİZYON cihazı, görüntü ve sesin bu iki unsurla meydana gelişinin nasıl isbatı ise, ruh ve beden ilgisi içinde görünen şuurlu benliğimiz de, bu iki yoldan gelen verilerle teşekkül ediyor. İhsaslarımız duyu verilerine bir şey yollamadan, duyu verileri yolundan gelecek bir şey de yoktur; ihsaslarımız da, ruh yönünden bakıldı mı ona âit bir keyfiyet. TELEGRAM’ın fizikî beyine tesirini, düşünce okuma ve ilkânın, beden üzerindeki tesirlerinin bu yoldan olduğunu söylemiştim. Beynin çalışmasında, heyecanlanınca, kuvantum seviyesinde şöyle, korkunca böyle olmasını, TELEGRAM gibi bir dış tesirle sağlamak, yahud bozmak ve karıştırmak, televizyon vericisi karşısında televizyon âletinin ayarının bozulması gibidir. TELEGRAM’ın bilinmediği yerde, ona maruz kalanın durumu, eğer muvaffakiyet sağlandı ise, akıl hastası olmamışsa bile, öyle imiş gibi anlaşılabilir. Böyle anlaşılmamak için gösterdiğim çaba, çabaların en büyüğü oldu. (9)

 

11

 

“NORMATİF ŞUUR HATASI”

Hani banyodan çıkmış, NYMPHALAR’la atışıyordum ya; lâfın gelişi içinde “normatif şuur hatası”na misâl vermem gerekti, Freud’un görüşünü seçtim. Yaptıkları iş, “demokratik açılım”, terörle mücadele filân derken, TELEGRAM’ın “anlam ve önemine” de uygun bir misâl, erkek çocuğun anaya meyli babında: İnsan ruhunu darmaduman eden bir mantıkla, onun ana rahminden çıkışından başlayarak, meme emmesine, babasıyla çekişmesinin ve halihazırdaki bütün davranışlarının geriye doğru takibinde şuuraltı olarak temelde buna dayandığına dair görüş, çeşitlenmişlikleri ile malûm. Seksin unsurları belli: Ten teması ve sıcaklığı, karşı cins özellikleri vesaire. Bu türlü bir akıl yürütme, tabiî olarak aynı cins ve sübyancılığa kadar, sistem ilkaı rolünü oynar, telkin yerine de geçer. Yılana karşı aşırı korku duyan ve kabus hâlinde rüyâlarındaki hâkim motif bu olan birinde, unutulmuş bir hatıra olarak bulunmak üzere, yılan veya ip veya başka bir sembolik varlık arayışı, neticede gerçek o olmasa bile, telkin yoluyla kişide sebeb yönünden tatmin duygusu sağlayabilir. Psikolojik telkin mevzuunda, gayet kaba tecrübî misâller sayısızdır: Başı ağrıyan bir hastaya, inanılan bir kişi veya muayenehâne dekorunun ve doktor hüviyetinin sağladığı işin erbabı güven verişiyle doktorun verdiği bir bardak su, aslında hiçbir tıbbî alâkası olmadığı hâlde, iyileşmeye sebeb olabilir… Psikolojik tahlilde asıl cevabı verilmesi gereken vakalardan biri şudur: Hiçbir sebeb ve bahane olmaksızın, tedarik etmek istesem de bulamadığım, ama çevrenin ilgisine nazaran bir sebeb uydurmak zorunda kaldığım sıkıntılar. İnsanın şöyle demek isteyip de, çevre anlayışsızlığına nazaran diyemediği: “Ne bileyim ben, neyim var!”… Bu, “oyalanacak birşey bul!” tavsiyesi çerçevesinde aşılabilecek bir ruhî durum değildir. Böyle bir durumda, psikoloji ilminin düpedüz felsefeye dönmeden söyleyebileceği birşey yoktur. Atın tedavisinin, insanın tedavisinden daha zor olmasının sebeblerinden biri de bu: At, derdinin ne olduğunu anlatmıyor, konuşamıyor. Anasından yeni doğmuş çocuğun davranışlarını sebeb tutma meselesine gelince, aynı yukarıdaki durum: Çocuk, hâlini anlatmıyor, konuşmuyor, sen bulunduğun yerden onu mânâlandırıyorsun, sonra da mantık silsilesi içinde bir mânâlandırmayla, sözkonusu “normatif şuur hatası”nı hakikat niyetiyle telkine geçiyorsun. Bu çerçevede, beden üzerindeki tıbbî inceleme ve buluşlar vesaire de, “sen ne söylersen söyle!”, neticede “hâdiseye yanaşan şuur”a nisbetle kurgulanandır; son tecrid’te iş, tezahürlerinden tanıdığımız –ruhîliğimiz de buna girer!–, “RUH NEDİR?” suâlinde ve bu yoldan MUTLAK FİKRİN GEREKLİLİĞİ davasında biter… NYMPHALAR’ın muziplikleri arasında, onlara söylediklerimin yazı diline geçirilmiş hâli, okuduğunuz gibi. Son bir not: Hâlini anlatamama bahsinde söylediklerim, anlaşıldığını tahmin ettiğim üzere, her ihtimâle karşı uyarayım, asıl olarak “psikolojik rahatsızlık” kasdıyla sınırlı değil. “Hiçbir derdi yokken pencereden atladı!” türünden haberlerde de, akla hemen “hiç kimseye belli etmedi!” türünden şablonlar gelmesin: O ânda teshirine girdiği bir yaşamanın mânâsızlığı hissiyle, bomboş bir ruhîlikle, başı sonu o ândaki sebeb, pencereden uçmuştur.

 

*

 

NYMPHALAR’a: Gerçeklik diye, bana söylediğiniz “organik işler”i, niçin hiçbir rütbe ve makam gözetmeksizin, “elbisenin altında ne olduğunu herkes biliyor!” rahatlığınızla, onlar için bana olduğu gibi söylemiyorsunuz. Yoksa onlarda olmayan bir hakikat mi? Ben, bana söylenenleri yana yakıla anlatırken REZİL olacağım –ne onlar, ne cihazları görünmeksizin!–, peki siz kendinizin onlar hakkındaki sözleriniz bir yana, niçin benim sizin gerçekler ve gerçekliğinize uygun onlar hakkındaki sözlerimi olsun, ortaya çıkıp da söylemiyorsunuz? Ben, herşeyi, ama herkese tatbik etmek üzere, ilmî ve fikrî olarak konuşmaya hazırım, yazıyorum da: Bu benim için bir imkân olduğu kadar, “imkân olduğu hâlde anlatmıyor, anlatamıyor!” şeklinde beni zora sokucu umudunuzu da yıkmak değil mi? Fikir esası üzerindeyim: Şu gerçek, bu gerçekçilik derken, hiçbir yere gitmeyen bir verim anlayışıyla, nereye varılabilir ki? Her işi böyle, bütünlenemeyen, bir bütünlük ihtiyacındaki memleketim ve dünyanın hâli!

 

*

 

Dış yüzden, isterse hayatî çapta görünsün, günümüzün bütün meselelerini bahane kılan ve siyasetçilerle, siyaset etrafında organize bir menfaat güruhunu temsil eden meslek grublarının mantık oyunu oynarken yanaşmadıkları asıl mesele, yukarıda bahsi geçen “BEN, BANA NE OLDUĞUNU NEREDEN BİLEYİM?” meselesine yanaşmamalarıdır. Anlamamaları bir yana, anlayanın da işine gelmeyen. NYMPAHLAR’ın siyâsî yönden lâf atma ve yoklamalarına, hiçbir hileli kurguya ihtiyaçları olmaksızın, benim düpedüz söylediklerim bu asıl etrafında: Ne Ergenekon davası ve tarafları, ne Kürd meselesinin tarafları, küçük ve değersiz bir melodinin değişik enstrümanlar, tertibler, sayı kalabalıkları çerçevesi dışında, dişe dokunur birşey söylüyorlar. Nitekim iş, döne döne kendi çapına doğru toplanınca, –belki bana öyle geldi!–, konuşmacılara darlıklarının hissi ve mahzunluk çöktü. İşte tam bu zamanda, harika(!) meydana geldi ve tedhiş hareketleri başladı: Oh be(!), konuşacak ne çok şey var… Uzun uzun yazmak isterdim, ama içinde bulunduğum şartlarda bu kadar. “Gerekli olan bilinmiyorsa, bilinenlerin de hiçbir kıymeti kalmaz!”… Alâka gerekmiyor, NYMPHALAR’a istim koyar gibi bir lâtife: Azınlık hakları filân derken, aklıma geldi… “Demokrasi, yalnız çoğunluğun hakkını değil, azınlığın da hakkını korumaktır!”; başta büyük iş adamları sınıfı, siyasî, askerî, idarî ve genel olarak “sosyal” diyebileceğimiz bir sınıflamayla toplumun kaymak tabakası ki, demokrasi ve “nimetlerini” de onlar sayesinde tadıyoruz(!)

 

(…)

 

Yukarıda maddeler hâlinde geçen hususların hepsi, ufak tefek farklarla bana aynen yaşatılan şeyler… TELEGRAM etrafında, gerek teknik bilgi, gerekse fantastik olarak anlatılan pek çok şey, –buna dikkat!–, ortaya çıkmış bir vakıanın mübhemleştirilmesi, işin hayâle havale edilerek bir yandan kişilere bir üstünlük karşısında duyulan eziklik duygusu vermek, diğer yandan anlatanı zor duruma düşürmek içindir; yukarıda maddeler hâlinde geçen hususlara tamamlayıcı ek hâlinde vereceğim aşağıdaki bilgileri, bu gözle okuyunuz… Ya eski bilgilerin yeni imiş gibi sunulması, yahut da vakıanın henüz deneme safhasındaymış gibi anlatılmasına da misal:— “1995 yılında Amerikan Ordusu’nun eski bir mensubu olan Albay Edward Danes, Amerikan hükümetinin insan beynine istenen fikirleri aşılayabilen bir cihaza sahib olduğunu iddia etti. UYUYAN GÜZEL olarak adlandırılan bu projenin daha korkuncu ise, tecrübeye katılanlarda istenene tam ters olarak “psikolojisi bozuk-çok kişililik” gibi problemlere sebeb olan MONARCH-HÜKÜMDAR isimli proje… Zihin kontrol silahlarından birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen MİKRODALGA DUYUMU’dur. Bu metodla beynin duyma merkezine darbeli mikrodalga sinyalleri yollanarak, kişinin GAİBDEN SESLER duyuyor gibi olması sağlanır. Bu yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle DUYU, SES VE SICAKLIK DEĞİŞİMİ HALÜSİNASYONLARINA SEBEB OLUYOR.”Burada, GAİBDEN SESLER duyma ifâdesi, bir nevi anlaşılması okuyucunun hayâline havale edilen bir “mistik duygu” gibi veya “kafayı üşütmüşler” kasdıyla söylenmiş sanılmasın; içinde bu da olabilir, ama asıl olan, sürekli tekrarlarla içi onların yönlendirmelerini tedaî edecek şekilde doldurulmuş kelimeler boyunca, sağdan soldan gelen, gerçek, lâkin KURBAN’dan başkasının duymadığı düzgün konuşmalar, yahud anahtar kelimelerin tedâîsi hâlinde kişinin kafasında şekillenen cümleler, hattâ insan sesi olmadığı hâlde gelen sesleri öyle anlama şeklinde, bir sürü çeşidi var. Benim, zihnimden doğrudan aldıkları veya basbayağı konuşmalarımın, sanki cep telefonu ile gerçekleşiyor gibi olduğunu bilmeyenler, kendi kendime konuşuyormuşum sanabilirler; gaibden(!) sesler duyuyor niyetine… Bütün bunları, tane tane, bütün çeşitleriyle anlatacağım.

 

ZİHİN KONTROLÜ VE…

ZİHİN KONTROLÜ deyince, TELEGRAM’la, zihin kontrolü adı altında, bir hastahâne veya deneme mekânında geçen tıbbî ve tecrübî faaliyetleri birbirine karıştırmamak lâzım; bazen birbirini andırır yönleri olsa da. Bir hastahânede, kafaya yapıştırılan elektrodlarla, vücudun hastalık ve ihtiyaçlarını beyinden bilgisayara nakille tesbit etmek, bu mânâda “beyin dili” ve “beyin kontrolü”nden bahsetmekle, düşüncenin beyinle ilgisi bakımından beyin fonksiyonlarından malûm mânâda “düşünceyi okumak-beyin kontrolü-zihin kontrolü” farklı farklı şeylerdir. Birinci, niyet olarak da ikinciye benzemez; çünkü, bir insanın düşüncesini okuyarak onun hastalığını tedavi sözkonusu olsa, zaten adam o cihazlara lüzum kalmadan kendisi anlatır. Tıbbî denemelerde yine “zihin kontrolü” ile karıştırılan bir misâl: Diyelim, sağır ve dilsizler için, onlara yardımcı olmak üzere, bilgisayar ekranında düşüncelerinin yazılı olarak görülmesi, bu yolla onlarla karşılıklı konuşma imkânının aranması. Benim düşünceme göre, TELEGRAM’da, zaten yazılı görüntüye ihtiyaç yok, ceb telefonuyla konuşma rahatlığı içinde, karşılıklı olarak konuş konuşabildiğin kadar; bunun yerine ekrandan yazı okusalardı, “ya ben ne okuyorum?” sorusu yanında, onların da 24 saat takibi kabil olmazdı. Bir şeyi benzeriyle anlatmak bakımından, sözkonusu işlerden şöyle bir misâli verebilirim: TELEGRAM’ı andıran yönü, bir mıknatısa bitişik bir metal parçasının, mıknatıstan uzaklaşmasına rağmen onun çekim alanında ne uzaklığa kadar kalabildiğine bakarak, bu misâl üzere, elektrodların vücudtan uzaklaşmasına rağmen iş gördüğünü farzedin, bunu da “uzaktan kontrol” denebilecek kadar bir mesafeye kadar kabil düşünün. Böyle bir sistem imâjı. Mıknatıs misâli, arama cihazından geçerken, aranan şeyi bildiren ışık yanması yanında, onunla birlikte, TELEGRAM’da “düşünce okuma-kapma”ya da tatbik edilebilir… Bilmiyorum, ama yarım yamalak duymuşluğum var: Benim, vücuduma, duyu organları yolundan fizikî tesirle algılamaya benzer şekilde yapılan “işlemler” gibi, kapalı bir mekânda bir cihaz marifetiyle vücudu yorma veya dinlendirme yapılabiliyormuş; TANSİYONLA OYNAYARAK… Rahatça anlaşılacağı üzere, uzaktan zihin ve beden kontrolü ile, onunla ilgili olmayanlar arasındaki fark belli; farklı olanlar, TELEGRAM’ı anlatabilmek için sadece misâl vezninde işler anlatmaya devam edeceğim. (10)

 

12

 

TELEGRAM - SUN’İ TELEPATİ

“Zihin kontrol silahlarından birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen MİKRO-DALGA ALGILANIŞI’dır. Bu yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle, duyu, ses ve sıcaklık değişimi HALÜSİNASYONLAR’ına sebeb olunur.”

 

*

 

TELEPATİ, beş duyu-hasse dışı idrakin dışındaki vakıalar cümlesi içinde yerini alan bir ruhî idraktir. Bu vesileyle şunu belirtelim ki, TELEPATİNİN İSBATI şeklinde bir ifâdeyle ele alınan yapılmış tecrübeler, telepatinin isbatı değil de, bedahet hâlinde bilinen bir vakıanın sebebini araştırma ve onu pratik amaçla kullanma niyetini göstericidir. Yâni, “Telepati Mümkün mü?” cinsinden bir yaklaşımla ondan bahis, komiktir. Telepati etrafındaki araştırmalar, ne icâd, ne keşiftir; onun yeri tahlilci ilimdir.

 

*

 

TELEGRAM’ın “telepati”yi andırır yanı, başta “beş duyu dışı idrak” ifâdesine çok yakın bir yerde, “hiss-i müşterek” merkezine yakın hitabıdır. Hani, gözümüzün önünde duran bir sandalyeye bakıp da, kuvantum seviyesinde işlerin değişik olduğu kasdıyla, “bu bir sandalye değildir!” demek, şuur seviyesinin değişimi ile hakikatin de değişeceği hakikatini ifâde etmek gibi; giderek, fiziği kavram dünyasında izlemek gibi… Gözle gördüğümüzle, kuvantum seviyesinde olanı bir bütün olarak ifâde, mistik ve bâtın hayatı da sezmeye misâl hâlinde şu olabilir:

— “Tabiatta SIÇRAMA olmaz diyenlere, sıçrama tabiatta değil, bizim bilgimizde olmaktadır demek lâzım!”

Bu, benden başlayıp bana dönen bir süreç hâlinde, idrak ve iradeden duyulara birşey gitmeden, duyu verilerinin idrak edeceği birşey olmadığını da göstericidir. TABİAT’ın “benden”leşmesi yaşandığı kadar, HALKIN akılda olması anlaşılır; “Alice’in Harikalar Dünyası” teşbihi çerçevesindeki fantezilerden, RİTLER’den, halüsinasyona ve HAKK’IN GÖRÜNÜR OLMASI’na, “bir veli mevzuunu bulamaz ki ben desin!” ifâdesindeki Hak’ta fani olma meselesine kadar, pek çok “beş duyu dışı idrak” davası… Hakikati olan mahiyet ve hakikati olmayan mahiyet hâlinde, VAHDET SIRRI’nda hepsini böylece bütünlerken, bunların ayrı idrak seviyelerine âit oluşlarını, hak veya bâtıl nitelikte oluşlarını birbirine karıştırmamak da, gerçek VAHDET’i gösterici bir imân meselesidir.

 

*

 

TELEPATİ, iki ayrı şahıs arasında, uzaktan beş duyu dışı idrak hâlinde, birinin düşündüğünü diğeri de düşünmek; yahud birinin hâl ve durumunun diğeri tarafından eşzamanlı olarak, gayrı irâdi bilinmesidir. Telepati’nin, sözlü veya sözsüz karşı karşıya “anlaşma”yı andırır bir tarafı var; anlaşma’ya nazaran onda mesafe hükmü olmaması, tek başına onu farklılaştırmaz. Kaldı ki telefon, telgraf vesaire gibi âletler yanında, TELEGRAM da bunu aşmıştır. Öyleyse, “normal üstü hissî bağ” tâbiri, ânî içe doğuşla birlikte, onu farklılaştırır. TELEGRAM’ın TELEPATİ’yi andırır tarafı, zihnin tesirinin karşısındakine tecellisini görmek şeklinde, KURBAN’da bu hissin zihin ve beden tezahürü olarak uyandırılabilmesindedir. Bu, cihazı kullananın şahsı ile birlikte, sadece cihazın hüneri olarak da yapılabilir. Daha bol hâdise anlatacağımız bölümlerde, çeşitli tasvirler yapacağız.

 

(…)

 

Aynen yaşadım: Pencereye perçinli eşit büyüklükte yuvarlak küçük deliklerden sızan güneş ışığı, duvarda… Bakınca şaşırıyorum; yanyana-alt alta dizilmiş hapları andıran, üç buudlu şekiller. Göz aldanması ve halüsinasyon olabilir mi diye elimle de yokluyorum; evet, üç buudlu yuvarlak kabartılar dizisi ve sanki deliklerden geçen ışık hüzmeleri tam tamına onlara uymuş. Ne oluyor? Sakin bir şekilde oturup çayımı sigaramı içiyorum ve on-onbeş dakika sonra tekrar üst kata çıkıp aynı desene bakıyorum; güneş ışığının duvarda yuvarlak desenleri dışında, ne göze ne de ele gelen kabartılar! Bu hâdise, Kartal Cezaevi’nde meşhur “zihin yönlendirme” operasyonuna tâbi tutulduğum zaman yaşadıklarımdan biri!

Benim Kartal’da yaşadıklarımın, yapılanların tesirini, onların sözlerini, benim sözlerimi ve hakkımdaki “dokümanlarının” sağlamasını yapan “amaçları belli” NYMPHALAR, her oluşumu kendi davasına göre izâh edebilen ve kullanan bana karşı, bu anlattığım hâdisede de alay niyetli “ciddi” sözler ettiler; en başta, sözkonusu hâdisenin anlattığım gibi olamayacağından dem vurarak, neticede ise böyle bir kaydın ellerinde bulunmadığını söyleyerek. Bu hâdise, ne cihaz tesiri telkin dalgasına, ne sözlü telkine, ne halüsinasyona, ne hipnozun dar ve geniş mânâsı içindeki oluşumlara, ne müz - ne rit açıklamalarına girmiyor.

Bu hâdise münasebetiyle alâkalı birkaç açıklama: Şu gördüğünüz satırları yazarkenki kadar tabiî bir şuur hâlindeyim. Böyle bir şeyi yaşayıp da anlatmaya kalkan adamın karşılaştığı veya karşılaşacağı zorluk, TELEGRAM’ı anlatmaya çalışan adamın yaşadıklarını anlatmaya çalışması kadar zor olarak, tıpkı şuna benzer: Herkesin dört köşe gördüğü bir şekli, sen üçgen olarak görüyorsun ve herkesin dört köşe gördüğünü bilerek. “İşin aslı ne?” meselesi bir yana, “bu gördüğünüz bir sandalye değildir!” misâlinde olduğu gibi, üstelik üçgenin dört köşe görüldüğünü de bilerek. Eşyayı uzaktan hareket ettirme-TELEKİNEZİ bahsinde, Meksikalı meşhur bir sinema rejisörünün sözleri, muradıma tam uygun:

— “Gençliğimde, telekineziyle uğraştım: Masayı yerden 25 santim kadar kaldırıyordum ama benden başka kimse farkına varmıyordu!

 

(…)

 

Avukat görüşünden döndükten sonra, yemek yiyince başlayan o elektriklenme ve “kiril” aklıma geldi. Ama halüsinasyon, hep yemek yemekle ilgili değil. Malûm, “cin mi, yoksa elektronik mi?” ikiliği meselesi. Son gördüğüm halüsinasyon da, kantinden aldığım ve epeydir açık zeytinleri yedikten sonra olmuştu. Deneme yapmaya karar verdim ve buzdolabını açıp, plastik ambalajı içindeki zeytinlere uzanıyordum ki, açık kısmının bir bölümünde matlaşmış olmalarına mukabil, diğer kısımda zeytinlerin yağ dökülmüş gibi ve pırıl pırıl olduklarını gördüm. Evet; yine ben yokken koğuşa girmişlerdi. Bir parça ekmekle 5-6 zeytin tanesini ağzıma attım; ve yutmamdan, 5-6 metre ötedeki bahçe kapısına gidene kadar, tesiri hissettim. Bahçeye çıkmaksızın bir sigara yaktım ve o ânda karşı duvarda, açık arabalara binmiş geçen silâhlı askerleri silüet hâlinde gördüm. Sonra, deforme insan suratları falan filân. Duvarda, başkasının alelâde olarak göreceği tabiî veya kasden atılmış çizgilere, hayâlim kolayından suret giydiriyordu; ama benim irade ve isteğimle değil. Şuurlu bir şekilde, etkilenmeden öyle seyrettim. Birkaç dakika sürdü.

Bahçeye adım atmıştım ki, şöyle bir durum: Yarı belinize kadar denize girdiğinizi düşünün. Dalganın gelişi ve çekilişi boyunca, siz de ritmik bir şekilde öne arkaya salıncaklanıyorsunuz. Gözünüzü yumun. Gözünüz yumulu da olsa, denizde olduğunuzu yaşıyorsunuz ve tahayyülden fazla, denizi görüyorsunuz. Şu ânda oturduğunuz yerde gözünüzü yumun; çevreden sizde ne var? İşte öyle. Fakat benim anlatmak istediğim, bu hâlden fazla ve şuur kaybı olmadığı için gerçekten eksik bir görüş. Evet; bahçeye adımımı atar atmaz, dalgalı bir suya girdim. Suyun geliş gidiş ritmi içinde, bir-iki adım öne, bir-iki adım geriye, salınıyorum. Burası, bahçe olduğunu bildiğim için havuz diyorum, ama yaşadığım, deniz… Bu sırada yan bahçeden, yanımda konuşan birinin ses tonunda, –tabiî ve çıplak ses–, orada oturan birinin yanına, koğuşa dışarıdan yeni girmiş gibi biri:

— “Ooo! Merhaba. Ne yapıyorsun yahu sen burada!”

— “İyilik yahu, ne olsun! Balık tutacağım. Balığı havuza çekmeye çalışıyorum!”

— “Daha girmedi mi?”

— “Biraz önce başladım; girdi ama, çabuk çıkıyor!”

Ben, müthiş bir şaşkınlıkla, havuzdan koğuşa çıkmıştım; yani o balık benim! İrademin ellerine geçtiğini, iyice oyuncak olmaya başladığımı düşünüyorum. En fenası, korku ki, Gayya kuyusuna gittiniz demektir. Belki onların zihne aşılaması, bilmem, –zaten bütün sıkıntı, bunu kestirememek!–, merak ve endişe karışımı içinde, yeniden havuza giriyorum… İkinci gelen:

— “Girdi!”

— “Mücadele etmeye kararlı…”

Beni dolmuşa getirmek için, ufaktan pohpohluyor. Yaklaşık bir dakika kadar, yükselince göğsüme, çekilince belime gelen o dalgalı havuzda, neyin ne olduğunu anlamak için kalıyorum. Fakat beni istilâ etmeye başlayan ürküntü ve büsbütün teslim alınıyorum hissi ile, şuurlu bir muvazene ve telâşsızlık içinde, kıyıya çıkıyorum. Kıyı? Koğuş kapısından içeri!

— “Bu kaçtı yahu! Yuh ulan sana!”

— “Tüh, Allah kahretsin! O kadar uğraştık, boşa gitti!”

Sonradan, Avukat mahallinde ve ziyaret yerinde, tabiî espiri vezninde, bunu da anlattım. Gabî, o tunduna hâli içinde, hiçbir şey anlamaz, ama işin künhüne vakıf bir nefs emniyeti “tersine harika”lığı ile, tepkimden çekindiği için ses çıkarmıyor, ama o boş boş bakan gözlerinden anlıyorum: İnanmıyor. Bazı arkadaşlar, niteliği hususunda birşeyler bilmeseler de, seziyorlar ama. İmdad yok. Şöyle benim dışımda beni anlatabilecek bir şâhid. Herhalde 5-6 ay geçmişti ben Hastahâneden geleli. Tâ başından beri ellerinden geldiğince bana yardımcı olan üç isim: Ali Osman’ın hanımı Emel, Ünsal’ın hanımı Nuray, Halis Turan’ın hanımı Esma. Benim öz kızlarım mevkiinde, 10 seneden fazla geçmiş, neredeyse çocukluktan sonraki bütün dönemleriyle İBDA’da büyümüş - yetişmiş gençler. 1998’in sonunda yakalanmamdan önceki 8 sene hiç görmemiş olmama rağmen, o kadar sene sonra aynı samimiyet ve heyecan içinde gördüğüm. Metrisi geçelim, Kartal’dayız. Onlar, bizim hanıma başlıca destek olmaları yanında, bir takım şeyleri ikna etme zorlanmasına ve sıkıntısına girmeksizin kolayca anlatabildiklerim: Anlamaya çalışıyorlar, ikna edilmeye değil. Ben ne anlatıyorsam, o odur. Hoş, Gabî o pişkin bilirkişiliği ile bulandırmasa, umumî olarak arkadaşlar budur da.

İşte onlar vasıtasıyla, İnsan Hakları Derneği’ne, hususen Eren Hanım’a bir takım şeyleri iletmeye çalışıyorum. Kezâ avukatlarımla. Sadece benimle ilgili değil, genelleşecek olan şeyleri de; kobay olarak kullanıldım ya. Emel Zor, profesörler ve gazetecilerin de içinde bulunduğu bir toplantıda, konuşma yapmış. Mevzu F-Tipi cezaevleri ve hücre tipi cezalandırmayla ilgili ihtimâller. Benim anlattıklarımın, onların anlayabilecekleri şekilde, dış yüzünden ifadesi şeyler: İsbatı kabil olmayan işlerin şartlarında bulunmak, elektrik ve su kesilmesi, yemek vermeme, kendisi istemiyormuş gibi avukat ve ziyaretçi görüşüne çıkarmama, ilâçlarla –en azından bunu anlarlar!– kabus ve halüsinasyon, falan filan… Emel Hanım, “hepsi alâkayla dinlediler; F-Tipi’ne karşılar, birşeyler seziyorlar ama, hiçbir şey bilmiyorlar!” diye anlattı. Benim meselenin, sisler içinde ilerleyen bir geminin görünmesi gibi, epeyce anlaşılır olduğu ve ilgili arkadaşların bizzat kitab ve internetten malzeme desteği yaptığı dönem. Gabi hep gabi ve suratının gölgelenmeye başladığı dönem.

İşte o sıralar, İstanbul Barosu Başkanı mı idi bilmem, Yücel Sayman’ın televizyondaki bir programda konuşmasını dinledim… F-Tipi cezaevlerinin mahzurlarını anlatırken, insanların tecrid edildiği ve sosyal faaliyetlerin bütünüyle kalktığı –ilk proje böyleydi!– şartlarda, göz bozukluğu, stres falan filân ve kendi kendilerine “kelebek”, şu-bu görmeye başlayacaklarını söylüyordu. Çok iyi niyetli, iyi bir hukukçu, ama işin asıl benim yaşadığım esasından habersiz. Zaten “kelebek” benzetmesi de, o işleri “falan filân”a dair görmesinden; hani insan, aslı olmayan şeyleri vehmeder. Neden’i kof. Bizim elektromanyetik havuz ve daha neler, bir yerlerde hâlâ “kelebek” diye acılandım.

 

HER İŞDE BİR HİKMET

Yalnızlık edebiyatı yapıyor değilim. Âlemde her varlık, her oluş, her duruşun, kendine mahsus bir mânâsı var, hiçbir şey boşuboşuna değil ve Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve kudret yok; herşey O’ndan. Kartal’da, “Lâ havle…”yi, TELEGRAMCILAR’ın eziyet ve alayları altında kaç milyon kere tekrarladığımı onlar biliyor. Üstadım’ın hâliyle, benim hâlim, bütün bir hayat tasviri hâlinde ondan:

— “Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda, — Münzevi balıklarız ayrı kavanozlarda!”  (11)

 

13

 

“FUHUŞ ÇETESİ”

Bu akşam, (4 Ağustos 2010), televizyon haberlerinde, DELTA Serdar malûm asab bozma çalışmalarından biri hâlinde kafa ütülerken, ben zaten havanın sıcaklığından bunalmışım, 2005 yılına geri döndüren bir haber patladı:

— “Şantaj amaçlı fuhuş çetesi yakalandı. İçinde askerler, polisler ve sivillerin olduğu birçok kişinin, uygunsuz görünüşlerini kameraya alarak, şantaj amaçlı kullanmak üzere…”

Ben, KARTAL tecrübesi ile BOLU’ya geldiğim için, 2005’de başlayan –kendini belli eden– TELEGRAM safhasında dikkat ettiğim ve dikkati çekmek istediğimiz başlıca mesele, bu idi. Bir nevi yarı resmi bir görüntü ile, çete oluşumu. Televizyon haberi, işin resmî tarafı olmayan gerçekti; benim TELEGRAMCILAR’ı alayla karışık olarak “sauna çetesi” diye nitelemem, çözümü ne zaman yapılır bilmem veya kayıt dışı hâldeler mi, ellerinde vardır. Televizyondaki haberi, sözkonusu lâfımın ve BARAN’da çıkan “Sinyal Muhabbetleri” başlıklı yazılarımın tedaisî olarak anıyor ve NYMPHALAR’a da hatırlatmış olarak yazıyorum.

Onlar için pek komik, tanecik bir hatıramı-hatıralarını da yazayım: Vücudumda elektrik verilmesinden gelen bir infialle, ihtilâm olmuş olarak uyanıyorum. Cihazla gelen alaylı sözler. Sabah sayımına yarım veya bir saat var. Alelacele, pek sevdikleri tuvalet-banyoya girip gusül abdesti alıyorum; kış günü ve buz gibi soğuk suyla, kaloriferin de doğru dürüst ısıtmadığı hücremde. İşin hoş tarafı, ben ihtilâm olduğum ândan başlayarak, inzale eşlik eden sönük sesli asker düdüğünün tuttuğu ritm idi: Utanma, şaşkınlık, öfke bir arada, banyoda onların lâf atmaları ve “tesbitleri” ile yıkandım. Sayım, gülücüklerin eşlik ettiği bir zafer alayı gibi oldu. “Utanma, şaşkınlık, öfke”; bir kısmında bu duyguları ben onlara aynı şekilde tattırdım sanıyorum: Utanma olmasa bile. TELEGRAM’ın uzaması sürecinde.

 

KARTAL VE BOLU’DA

Benim KARTAL’da kendimi kesme ve asma hikâyem malûm; yalnızlık(!) psikolojisi ve büyük depresyon(!) geçirmem de. Resmî teşhis bu. Hâlen, elektromanyetik dalgaları şöyle kulağından tutup yakalayamadığım ve dolayısıyle “elinde delilin var mı?” sorusuna cevab veremediğim için, o zamanki teşhisi değiştirmem de mümkün değil. Şu satırları NYMPHALAR’ın birebir almaları şartlarında yazarken, “majör depresyon” teşhisi hakkındaki ünlem işaretlerim için “görünüşte doğru” hafif yollu protestolarına da muhatab oluyorum. Açıklık getireyim: Bir şeyin neticesi olarak “büyük depresyon geçirmem başka şey, sebeb başka şey. Doğru. Benim üzerinde durduğum mesele ise, ortada depresyon yok; vücudumu güçlendirmek üzere verilen vitamin vesair hapların dışında, benim psikolojik tedavi görmemiş olmam. Uzatmayayım: Meselâ karaciğer-dalak bölgesinde elektronik cihazla verilen ağrı, “şuram ağrıyor!” diye anlatılsa, tabiî olarak tıbbî tedavi kafasıyla düşünülür. Oysa benim derdim, “kes cihazın çalışmasını, bir şeyim yok”u anlatabilmek. Benim Bakırköy’de bir taraftan “uzaktan beyin kontrolü” yapılırken gördüğüm yardım, güçlendirici cinstendir. Beni sıkmadan birkaç sözlü deneme ise, benim hiç konuşmamam ve onların belki “vicdan” olarak TELEGRAMCILAR’ı yemler gibi olmamak için “lüzumsuz” konuşmamaları ile geçti. Bu sözlerim onların duruşu ile ilgili, yoksa yanlarında geçen 5-10 dakika, TELEGRAMCILAR’ın Cehennem zebanisi rolünü oynadıkları en şiddetli zamandı.

Tek kişilik hücreye alınmamdan sonra, benim TELEGRAM’a tâbi tutulacağım hakkındaki endişemi, sosyolog sıfatıyla hücreye gelen Akif’e anlatıyorum; o da bilmez görünüyor. Bakırköy’de olanlardan bahsediyorum ve iş dönüp dolaşıp, böyle bir şikayet neticesinde Hastahâne taşınmalarının –bu lâfın bile– TELEGRAMCILAR’a büyük imkân verdiğine geliyor. Sonradan, ağzından kaçırmış olduğunu anladığım bir söz ediyor:

— “Doğru, boşuna yorgunluk!”

Tek kişilik hücreye alındığım ilk zamanlar, her gece saat başı, başta ben olmak üzere kapı üstündeki küçük pencereden, mahkûmların durumlarına bakılıyor. Hattâ bazen yemek benzeri ihtiyaçların giderildiği ve konuşulduğu mazgal açılıp, moralim iyi mi, bir rahatsızlığım var mı diye soruluyor: Bolu’ya gelişimden beri, ilk defa bu muamele… Ben de, özellikle “yalnızlık psikolojisi” kılıfına sığdırılabilecek operasyonlara fırsat vermeme güdüsüyle, iyi oluşumu mübalağa ile ifâde ediyorum: “Gayet iyiyim!”… Sayımlar gayet efendice. (NYMPHALAR bu durumu “ŞOK içindi!” diye açıklıyor.) Aradan birkaç hafta geçince, uzun boylu bir geyik’in lâfı dikkatimi çekiyor:

— “Çok çalışkanmış, burada yazsın da görelim!”

Neyse. Fakat sonra, “iyi akşamlar!” lâfının ardından, o beklenmedik efendiliklerinin ŞOK’u, yerini birden buna aykırı beklenmedik serkeşliğe bıraktı. Bu hareketlerin ŞOK etkisi, başkasından ziyâde bende ve TELEGRAM cihazının kullanılması yönünden: Meselâ sinir bozma, uyku ânında ânî sadmenin tesiriyle yüreğin ağıza gelmesi, uyutmama amaçlı olarak bu tür işler, başkası için stres-rahatsızlık verme ifâde ederken, bende, bunların yanında, sinirlenince veya âni kalb çarpması olunca, elektrikî tesirle kasılma-kramp benzeri veya doğrudan vücuda darbe vurulmuş neticelere sebeb oluyordu. Yâni, ben o davranışa sinirlenmem veya tabiî vücud refleksim-tepkim bile, cezalandırılmış oluyordu. Uyuyor-uyandır, uyanık-yatır, sakin-rahatsız et, rahatsız-sanki yüzümde ağlama hissinin izi, gevşet, bu şekilde bütün gün ve gece adamı BOZ faaliyetleri. Kendi tayin ettikleri 4 saat veya 2 saat uyuma zamanında da, kendini kaybedinceye kadar dalmadıkça, cihazdan beyne “türlü-çeşitli” konuşmalar ve uykunuzun en derin ânında, ŞOK edici bir elektrik tesirine eşlik eden haber ve cihaz hüneri hâlinde –hâni kötü bir haber duyunca içiniz boşalır gibi olur ya–, bunun müthiş azdırılmış şekli tatbik ediliyor-du.

Ana maltadan, “bunları korkutalım, korkutalım!”, “buna dayak lâzım!” cinsinden, benim duyup da başkasının duyamadığı sözler, –bunlar asıl cihazın dışında, küçük hilelerle veya alıcı vericilerle gerçekleştirilir veya telegram cihazının dikkatinizi gizlice o tarafa yönlendirmesiyle olur–, sizi dikkat olarak hep onlarla meşgul edici. Tek tek tahlili gereken bu tertibleri bir yana bırakalım: Küçücük lâf ve davranışların nasıl kullanılabildiğini, domino tesirini, herkesin bilerek veya bilmeyerek rol aldığını veya hedef kişi tarafından öyle zannedildiğini… Ve gelelim, hipnoz, rüyâ, yakaza, zuhurat, zombi görüntüler vesaire gibi ne sınıflama varsa, hepsine birden eşlik edebilecek –yanı olan– gerçek birkaç hâdiseye:

“Bu korku yok mu bu korku, başıma gelecekten de fena!”; KARTAL’daki TELEGRAM’ın endişesini besleyen, elektrikî tesirin sızıntısı ve merdivenden yukarı her çıkışımda buna eşlik eden devriye düdüğü, aynı şekilde eş zamanlı Cezaevi tertibi gibi şeyler, benim “telegram kaçağı-telegram sızıntısı”, ARAR’ın ise Bakırköy’de bana “telegram sineği” dediği cinsten oluşlar… 2005’in Ağustos ayında bu soydan tezahürler, 2002’ye nazaran kat kat arttı; yoğunlaştırılıyorum… Sessiz duruşlu, SİNSİ tavırlı musallat biri, yeni gelmiş acemi görevliye, kapıyı usulca kapattı diye kızıyor: “Sana iyi çarp dedik!”. Sonradan öğrendiğime göre, o bendeki infiali sadece kapı çarpmasından bilerek övünüyormuş; yâni elektronik cihaz marifetinden haberi yok. Aslında İRRİTE için alt yapı olan bu tasvirleri uzun uzun anlatmalıyım ama, işin içyüzüne vakıf olmayanların kolayından takıldıkları ve “seninki de ne ki!”den başlayarak aşinalık taslamaya başlamaları yüzünden, bu tür “çelebilere işkence!” hâdiselerini –fırsat olursa sonraya bırakarak– nakletmeyi düşünüyorum. Buradaki yeri tadımlık.

2005’in Temmuz ayından, hemen hemen Ağustos’un sonuna kadar, uykuda elektriklendim-yakıldım: Bu, kabus, elini kolunu oynatamama, vücut hâkimiyeti olmama, kan deveranının durması benzeri yaşanan bir hâdiseyi andırsa da değil. Fakat kendi kendime menfi telkin olmasın düşüncesi de içinde, kabus’a yoruyorum. Peki CİN tesiri olabilir mi? Fakat RÜYÂ benzeri işler de dahil, TELEGRAM cihazı ile yapılanların, tabiîlikten ayrı olduğu hissediliyor. Basbayağı, uyanıkken de yakıyorlar yahu! Tek kişiyim ya: Avukatlarıma yanık alâmeti olup olmadığını öğrenmek için, sırtımı açıyorum. Yok!

“Rüyâ gibi” diyorum; rüyâyı andıran yarım yamalak şeyler görüyorum. ZİHNE AŞILAMA-İLKA ETME aklıma geliyor ama, zaten bunu yapıyorlarsa, kasıtları da benim bunu takıntı yapmam diye, kendi kendimi tetikleyici olmamak için es geçiyorum. Müdürün maiyetiyle geldiği bir günün ertesi, müthiş panik yaşadım: Uykumda, aynı bir gün önceki gibi, Müdür geliyor, tek sıra hâlinde maiyetindekiler. Koğuş kapısından girip havalandırmaya açılan kapıyı sayımda yoklamaları gibi, oraya yöneliyor. Ben, yattığım yerde hücrede bu “yabancıların ne aradıklarını” düşünüp seyrediyorum: Gözüm açık mı, kapalı mı, uykudan uyanmış gibi olmadığım için bilmiyorum. Şuurum berrak. Birden, elektriğe kapılmış olarak, vücudum sarsılıyor. Kendimi, sanki yataktan dolayı imiş gibi, elektrikli alanın dışına çıkma niyetiyle yataktan atmak için debeleniyorum ama, kalkmak için elimle kavradığım yatak elektrikli, büsbütün çarpılıyorum. Boğulur gibi sesler çıkarıyorum, kendi sesimi şuurum yerinde duyuyorum, soluk yetiştiremiyorum. Bu tesir dinerken, ensemde, ensemin altında bir hayvanın yumuşaklığını hissediyorum, sanki bir fare; duyu algımla hissediyorum. (BOLU’daki Telegramcılar’ın en yakışıklı oyunlarından biri bu.) şuurlu hâlden, şuurlu hâle dönüş gibi kendime geldim: Müthiş bir kalb çarpıntısı, körük gibi inip çıkan göğsüm, havasızlık ve çırpınmak çabasından sırılsıklam olmuş vücudum. O ânda fark ettim, Allah korumuş, fareyi eziyorum diye kafamı vurduğum yer, eğer yastığı yükseltmek için yarısını demirin üstüne gelecek şekilde koymasam veya yastık kaysa imiş, resmî olarak kaza veya “kendine zarar verdi” teşhisi çerçevesinde, TELEGRAMCILAR’ı çok yönlü mutlu etmiş olarak, kafamı kıracakmışım.

TELEGRAM kitabında veya bu dizide anlattığım hâdiseler, TELEGRAM’ı bilmeyen veya hokkabaz tipler tarafından, psikolojiden tıbba kadar çeşitli yorum ve teşhislerde bulunabilirler. Elbette, zihin kontrolü ve yönlendirme sözkonusu olduğuna göre, beyin ve bütün vücud sözkonusu: Psikoloji ve tıbb… Ama bu, baş ağrısının tahlilini yapıp da, benim “GİYDİRME” tâbirini verdiğim cinsten olarak gerçekleştirileni. Tezahürleri-dalgasını tesbit et, sonra o frekansla o hâli hedef kişide temin et!

Şu yatağın elektrikli olduğu hissi: Araştırma-soruşturmaya mevzu olmayacak mekân şartlarında, aktarıcı-güçlendirici küçük bir âlet olabilir mi diye düşünülebilir. Ama benim bulunduğum şartlarda, bu türlü bir zan, TELEGRAMCILAR’ın ekmeğine yağ sürme mânâsına da geliyor. Bunun kaba bir örneğini, KARTAL’da yaşadım: Sayımda, bana elektrik verildiğini söylediğim Serbaş gardiyan TURAN, gayet pişkin bir şekilde şöyle bir yatağı kaldırdı ve “ne elektriği, tel-mel yok!” dedi. Ben, ayaktaki hâlim bir yana, yatakta kafamı patlatacak ve sağ kulağımı ağrıtacak-sağırlık duygusu verecek kadar şiddetlenen ve basbayağı oda cereyanının vücudta görünür bir hasar vermediğini farzedin, ona tutulmuşum GİBİ elektriğe maruz kalırken, yastık ve yataktan şübheleniyordum: Hiç olmazsa, görünür birşey de elde etmiş olacaktım.

 

(…)

 

TELEGRAM - HİPNOZ - TELEPATİ - RÜYÂ

“Benim gördüğüm kadarıyla” mı diyeyim, yoksa hakikaten gerçek mi öyle, “beyin kontrolü” ve “zihin kontrolü” arasındaki fark, yeterince anlatılmıyor; veya tıbta, dahiliye ve hariciye bölümlerinde, nasıl dahiliyenin hariciye ile veya hariciyenin dahiliye ile ilgisi gerektiği kadar ele alınıyorsa, beden ilgisi içinde şifa ve yarar düşüncesi ile “beyin kontrolü” sözkonusu edilirken, dolaylı olarak “zihin kontrolü”nden bahsediliyor. O da, “insan zihnini okumak kabil olacaktır!” cinsinden, “elbette insanlar birgün aya gidecektir!” gibi, “zihin kontrolü”nün çoktan yapıldığından habersiz bir ibtidaîlik içinde. ALFA, DELTA, GAMA, TETA dalgaları, saniyedeki titreşimler vesaire gibi yoğun ilmî tâbirler altında, bunları bildikleri kuşkusuz, lâkin meselenin aslını anlayan veya anlatabilen yok. Ben, yazılanlardan okuduğum kadarıyla, TELEGRAM’dan başka “zihin kontrolü” cihazı, bunu gerçekleştiren bilgi kadar etraflısı yok. Bir otomobili icâd edenle, sadece kullanan arasında, mucid ile şoför bilgisi farkı, galiba TELEGRAM’ın mucidi veya mucidleriyle, kullananları arasında da var. Sadece NYMPHALAR değil, benim anlattıklarım-tasvirlerim, belki “zihin kontrolü”nden bahseden genelde tıb çevreleri için de değişik ve yeni. Unsurları tanıyan bir malûmattarlık nasıl tek başına terkib fikrini doğurmuyorsa, uzaktan yapılan “zihin kontrolü”nü anlamak da, “zihin kontrolü” adı altında çeşitli mevzu ve meseleleri sıralamakla olmuyor. Akla şu da gelmiyor değil: Tesadüfen gerçekleşen ve filân işe yarayan bir icâd, sıra izâha gelince, izâh edilemiyor. Tıpkı tesadüfî bir keşif gibi, yediğim elma filân derdime şifâ olsa da, benim onun tıbbî izâhını bilmemem, yapamamam gibi. İşin diğer yönü de şu: Akustik hesabı-ses yayılması ve düzeni gibi, mimaride, bütün unsurları hesaplar ve yerli yerince edersin, ya tutar ya tutmaz. Bu mübhemlik, belki TELEGRAM cihazının “zihin kontrolü”nü nasıl gerçekleştirdiğinde de var. İzâh edilemez birşey; ama yapabilen. Tıpkı, beş duyu idrakimle yaşarken, onlar hakkındaki tıbbî, fizikî, kimyevî yapıları hakkında bilgi sahibi olmamam gibi.

 

*

 

Telepati bahsi burada, rüyâ ile “haber” benzerliğinden dolayı, bunların HİPNOZ, tabiî ki TELEGRAM ilgisi içinde tekrardan ele alınıyor.

TELEPATİ, bana göre eski bilgilerle, tıb ve bu gaye etrafındaki klinik cihaz yapımı ve tecrübeleri çerçevesinde anlatılan bir dava. Buna dair tecrübeler, belirlenmiş şartlar ve unsurlar ile, seçilmiş kişiler arasında yapılıyor. TELEPATİ’nin isbatı gerekmiyor, o bir bedahet; yapılan tecrübeler ise, BEYİN esasına dayanarak, bu işin nasıl gerçekleştiğini anlamak ve bunu yararlı olarak kullanmak için. Tecrübelerin, bir tertib ve ısmarlama işi olması, gerçekleşenin, TELEPATİ değil de, zihinden zihine bir haberleşme olduğunu gösterir. TELEPATİ’ye benzer yönü, uzaktan ve haber niteliğinde olmasıdır. Uzaktan haber alabilme, “onu kabul edebilen bir bünye ve zihin için bir teshir ifâde eden” geniş mânâdaki HİPNOZ’a girdiğinden, TELEGRAM’ın da mevzuu. TELEGRAM’a “sun’i telepati” yakıştırması, bu yüzden olsa gerek.

Diğer taraftan; TELEPATİ’nin, yapmacıksız, zorlamasız, hedef kişi belirsiz, zamanı muayyen olmayan ve birdenbire doğan bir espri - ruhî hâli gösteren özellikleri, TELEGRAM’da bir andırıştan ibaret. Cihazın çok amaçlı fonksiyonlarından biri, kullananların hedef kişinin çokça kullandığı kelimeleri kapmaya dair ayarı veya kullananın zamanlama hüneri ile bunun gerçekleşmesi. Hedef kişi hakkında edindiği haberleri sağlamaya mahsus, NYMPHA’nın dalga giydirme, sessiz sözlü telkin veya doğrudan konuşmayla uyandırdığı duygu ve düşüncenin, cihazla otomatik olarak veya kullananın hüneriyle anîden kapılması. Bu çerçevede bolca kullanılan usûllerden biri, TEDAÎCİLİK’tir bilmem anlattıklarımdan, sanki cihazın karşımda bir canlı varmış gibi kullanıldığı hissedilebiliyor mu? Bu canlılığın da cin hayâlini besleyebileceği?

Söz KAPMA’lardan açılmışken: Meselâ, öksürme ânında, buna ayarlı bir kullanma ile, karından göğüse doğru bir kasılma yapılabilir. Yahud, sizi sinirlendirici onlarla ilgisiz bir şey veya onlarla ilgili tabiî olarak sinirlenilmiş bir şey, yahud onların bir tertibi ve hareketi neticesi sinirlenmeniz ânında, vücudunuzun herhangi bir yerinde, ihtar - tehdit - tedib edici kramplar oluşturulabilir, elektrik çarpması gibi nokta darbeler vurabilirler. MANKURT gibi itaatkâr olacaksın; gayesi hukukî olmayan bir arzularının gerçekleşmesi. Kişiliksiz, telkin ettikleri saptırıcı haberlerle yalnız, bir şebek tipin Telegram’da yeri olmayan şekilde “beni görünce karşımda önünü ilikleyeceksin!” haysiyetsizliğine düşürülmüş. Nezaket ve saygı değil de, tahakküm keyifleri dilekleri.

 

*

 

HİPNOZ yoluyla RÜYÂ… TELEGRAM açısından eklemeye değer tek mesele, serbest veya ısmarlanmış şekliyle, rüyâlarda hissedilen sun’ilik ve rüyâ vakıasının insana nisbet cansız manken gibi oluşudur; abartılı bir canlılık hissi. (12)

 

14

 

Afazî kelimesinin mânâsı, ruh ve düşünce ile, beyne bağlı “konuşma sistemi-fizik ve keyfiyeti” arasında, ruh ve düşüncenin, bir işleme bozukluğu olmayan konuşma sistemi ile gerçekleştiğini, ama her sağlam konuşma sistemi ile bunun gerçekleşmediğini gösterir: Ruh ve düşünce ile, sözkonusu sistemin aynılığı ve farklılığı… Bu aynılık ve farklılığı, kendinden geçme müşterekliğinde, her kendinden geçmenin aynı olmadığına da tatbik edebiliriz: Zikirle kendinden geçme ile, kendinden geçme denilen herhangi bir hâl… Bu aynılık ve farklılığı, beyin ve ruh olarak, rüya-hayâl bahsine de tatbik edebiliriz: Her rüyâyı beyinde titreşim görebiliriz ama, her rüya duyulardan beyne yüklenmişlikle değildir, TELEGRAM rüyâları gibi ki, bunun da sun’isi.

 

*

 

“İnsanda suçluluk geni bulunmuştur!”; buna benzer şekilde, “şunun geni bulunmuştur, bunun geni bulunmuştur!” diye haber duyuyoruz. “İnsanda suçluluk geni bulunmuştur ama, bu gene sahib olan herkes suçlu olacak diye birşey yok!”; bunu, “iyilik geni, mutluluk geni” vesaireye de tatbik edebiliriz. Bundan kıyasla, İbrahim Hakkı Hazretlerinin, insanın uzuvlarından karakterini tanımaya dair söylediklerinin de, “dır ve tır!” diye anlaşılmaması gerektiğini hatırlatabiliriz. Yine bundan kıyasla, rüyâların yorumlarının kişiye özel mânâsı yanında, “dır ve tır”larla ifâde edilemeyeceğini.

 

 “MİRZABEYOĞLU DUVARI DELEREK…”

Bir not, (Kartal Cezaevi ile ilgili ve TELEGRAM isimli kitabımdan): “Cinsî saldırganlık” deyince, nedense, televizyonlardan tanıdığımız emekli Orgeneral K.Y. geldi aklıma. Tasviri uzun sürer yorgun ve bitkin şartlarda, sabaha kadar doğrudan beyne yollanan “konuşmalar”dan sonra, saat 6.30-7’de kapı açıldı; söylendiği üzere, sorguda “kaybedilmek” için koğuştan çıkarılıyorum. Tek başıma, havalandırılmamış ve bu yüzden boğucu ve havasızlıktan ölecekmişim gibi gelen ziyaret yerinde 1 saat kadar bekletiliyorum. Nihayet oradan alınıyorum ve başlarında Bulgar kırması T. isimli (soyadı malûmumuz) bir Başgardiyan’ın bulunduğu gardiyan grubu ile çıkış kapısına geliyorum. Onun “açılın açılın, Kumandan geliyor!” alaycı edasıyla, askerin arama yaptığı yerdeyim. Ardından, bu haşin görünmeye emirli çocukların beni arabaya bindirmesi. Araba, hareket etmeden yarım saat kadar sarsıntıyla çalışıyor; başlarındakinin, “yeteri kadar yorulmuştur, gidelim!” demesinin akabinde yola çıkıyoruz. Telegram’da, sürekli olarak kurşuna dizilmeye götürüldüğüm şeklinde konuşmalar; öbür bölümde şakur şukur silâh sesleri, silahlara şarjör takıp çıkarmalar. Unutmadan: Akşam, koridordan gelen televizyon sesi - haberlerde, ATV’den A.K.’nın sesiyle, “bu akşam Kartal Cezaevi’nden koğuşun duvarını delerek kaçmaya çalışan Salih Mirzabeyoğlu, askerin açtığı ateş sonucu öldürüldü!” diye bir haber geçmişti. Evet; bir yere geldik. Arabadaki askerler indiler ve kapıyı açık bıraktılar. Dışarıdan, “idam mangası yerine, marş marş!” komutuyla, 20-25 silâhlı asker hizaya geçti, verilen ikinci komutta silâhlara mermi sürüldü. Telegram’daki ses, faili meçhul cinayetleri ve cesedlerin atıldığı çukurları daha önce bana göstermiş olduğunu hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu söylüyor. Dışarıda, infaz için birinin beklendiğine ve gelip gelmediklerine dair konuşmalar. Şu, bu derken, arabaya bindiler, hareket ettik. Olanlara karşı –sahiden– son derece ilgisiz bir tavır içinde, tevekkülle “Lâ havle…” çekiyorum ve yerimden kalkıp “nereye geldik?” diye bile küçük pencereden bakmıyorum. Çarşı içi sesler gibi birşeyler; “aa! Gelin gelin, bakın televizyonda Salih Mirzabeyoğlu var!”… Gûya görüntümü millete seyrettiriyorlar; küçük çocuk sesleri, kınayan bir kadın, küfür eden bir erkek. Gerçek olamaz sanıyorum! Evet; bu konuşmalar, ben koğuştayken koridordan gelen televizyon haberleri niyetine de dinletilmişti. Kapı açılıyor ve benim için herbir şübheli kalabalığın arasından, askerin oluşturduğu koridor içinden geçirilerek bir binaya giriyorum. “Adliye” filân diye yazı gördüm ama, binaya girince koptum. Tertibat alanlar vesaire derken, büyükçe ve duvarları dosya dolu bir odaya alındım. Telegram’da, Askerî Mahkeme’ye getirildiğim söyleniyor. O kadar biteviye bir konuşma ki, bir şeyi düşünmeye, iki şeyi birbirine münasebetlendirmeye dair gücünüz kalmıyor. Bu Askerî Mahkeme davası, daha Kartal Cezaevi’ne ilk geldiğimiz geceki müşahede odasında başlamıştı… Duvarları dosya dolu oda; iki daktilo hanımın bulunduğu iki masa ve köşedeki koltukta bir maket; evet, başı hafif öne eğik ve “derin duruş bakışı” içinde tecessüsünü gizleyemeyen Emekli Orgeneral K.Y… Beni getiren askerlerden biri, beni uyarıcı olmak için ona yöneliyor ve “Komutanım, kahve ister misiniz?” diyor. İlgili görünmeksizin Hanım’a dönüyorum ve buranın neresi olduğunu soruyorum. O, şaşırmış, gıyabiyi vicahiye çevirmek için geldiğimi anlatıyor; Pendik imiş. (Neyin gıyabisi olduğunu o zaman bilmediğim gibi, buna benzer mahkemelerin ne olduğunu, ne olup bittiğini anlıyor da değildim. Telegram’ın boğazıma kadar, söz, beden, beyin, ne hüneri varsa beni batırdığı ve boğulmamak için direndiğim o şartlarda, “kirpiğimde toz var mı?” kabilinden fantezi kalan o “mahkeme mevzuları”, bugün de bilmediğim şeyler. Şu satırları yazarken bile, NYMPHALAR, idam mahkememi, “dik duruşumu” eksiltmeye yönelik bir karalama malzemesine çevirme ve bunu bizzat bana telkin gayretindeler. Şuurum yerli yerinde olduğu her zaman da söylediğim gibi: Bunda, İĞRENMEDEN doğan ilgisizliğe dikkat edin! Ben, hâdiselerin akışıyla bir olmuşum; ölümüne bir iddia, ya hep, ya hiçteyim!) Aradan üç-beş dakika geçmeden dönüp baktım ki, K.Y. yok. Tabiî o zamanlar ben daha “Dost tarikati” benzeri oluşumları bilmiyorum ve… Bu kadar yeter! (13)

 

15

 

TELEGRAM – YAPMA BEYİN

Betatron: Elektronları hızlandıran elektromanyetik bir cihaz… Zihin kontrolünde kaba bir yönlendirici uygulama diye duyduğum, hususen “elektrik veriliyor” dediğim durumlara yakıştırdığım bir âlet. Özellikle vücudu yakma işlerinde, bir sistem ifâdesi niyetine. 2 metre beton duvarı delip geçtiği, parçaladığı söylenen çeşitleri de olan. Röntgen ışınları gibi delip geçmeyle, parçalama ayrı şey; bu bakımdan BETATRON’u, bir sisteme nisbetle gerçekleştirilmiş, çeşitleri olan bir âlet diye biliyorum. Sanayide de kullanılan… BETA ve ELEKTRON kelimelerinin birleşmesiyle, BETA-TRON ismini aldığını zannediyorum. BETA: İlmi sınıflandırmalarda, ikinci bir şeyi ifâde için kullanılır. Bu ikincilikten kasıd, izâhı bütünüyle fizikî olarak yapılamayan kasdını da kapsar; sanki, şuur gibi, maddî olanla mânâ arasında bir kabuk olan. BETATRON: Elektronları hızlandırarak, enerji çoğalımı sağlayan, azdıran… BATE: Nefesini tutmak, kesmek, azaltmak, tenzil etmek. Bu hususta, TELEGRAM’da, vücuda verilen elektrikî tesirin marifetlerinden.

ELEKTROMANYETİK: “Makswell, ışık dalgalarıyla elektromanyetik dalgaları tek bir formül içinde toplamak istiyordu. Frekansları –dalga uzunluğu– saniyede 300.000 mil kadar yükseldiğinde, bu iki çeşit dalganın birbirinin aynı olduğunu keşfetmesi onu çok şaşırttı. Böylece ışığın, mekanik bir modelini göstermiş ve ışığın elektromanyetik bir form olduğunu ispatlamış sayılıyordu.”

Çeşitli ışınların, gözle görülmeyen ve beynin gördüğü oluşu düşünülürse, “hani ışık nerde?” gibi bir kabalığa düşülmemesi gereği de anlaşılır.

Betatron kelimesinin değişik bir kullanımını, Televizyon’da bir doktorun “kanser tedavisi” ile ilgili bir cihaz bulmuş olduğu haberinde gördüm… Mucidi şöyle anlatıyordu:

— “Duvarın ötesinde olan bir nesneyi tesbit edebilen BETATRON cihazı gibi, bu cihaz, vücudtaki kanserli hücreleri tesbit ediyor ve müdahale ediyor!”

 

*

 

Bendeki duygu ve düşünce dalgalarını tesbit ederek, o kelime, duygu ve resim dalgalarını kompoze ederek bu hususları bana giydirmek: Bu mânâda anlaşılmak üzere TELEGRAM cihazı, beynimin karşısında sanki bir YAPMA BEYİN olarak, beni teshirine alan-almaya çalışan. NYMPHALAR, bu tesbitimi bana, insanın robotunun bizzat o insan olması, o insanın bu mânâda ölümü gibi, korkutucu olarak kullanıyorlar, bunu telkin ediyorlar. Ben de onlara, “beni korkutucu olmaya çalışmanız bile, bunun tam mânâsıyla gerçekleşemeyeceğini gösteriyor!” diyorum. Korkuttukları mesele, ben ne kadar yazar ve konuşursam, onların bunu cihazlarıyla tesbitlerinin o kadar teferruatlı olacağı bakımından. Oysa insan duygu ve düşüncesine gelen, beylik klişeler hâlindeki dalgalar bir yana, hep yeni: Ne hissedeceğim ve düşüneceğim, benim için bile bir GAİB. Kelimeler, dalga olarak tesbit edilebilir, ya kelime mânâlarına hapis olmayan bir ruhu gösterici ÜSLÛB; meselâ, içinde hiç masa kelimesi geçmeksizin onu anlatacak olma? Hani, “söylediğimin ne olduğunu bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu ben nereden bileyim?” diyen ruhun hücceti! Beyin, düşünen bütün vücudun merkezi; ve beden, ruhun bineği! Kaldı ki, TELEGRAM, yüzde yüz, hedefi olan BEYİN’e de hükmedemiyor; o, TAM BİR BEYİN olamayacağını gösteren belirttiğim sebebler dışında, şu hâliyle, bebek esvabına zorla sığdırılmaya çalışan 100 okkalık insan misâli çerçevesinde iş görüyor… NYMPHALAR’a söylüyorum:

— Eğer öyle olmasa, doğrudan cihaz hünerinizi cüz’ileştiren, tehditlere, şantajlara, ISLIKÇI yardımlarına ihtiyacınız olmaz: Meselâ şu ândaki lâflarınız; yazın verilmeyebilir, asker şöyle davranabilir, ziyarette şu olabilir, yan hücredekiler böyle yapabilir, mahkeme, vesaire, vesaire, vesaire…”

NYMPHALAR’ın haklı oldukları taraf, bu cümleden olsa da şu: Bana dışarıdan, işin aslını anlayıcı hiçbir yardım gelmediği gibi, benim kendi imkân ve çabamla anlattıklarım da, bizzat cihazı kullanan NYMPHALAR da dahil, ya anlaşılmayan veya anlaşılır gibi olup da, işi yine bana bırakan soydan. Hedef olan benim: Bu hususta tesbit ve tahlil, bunun sıhhatini anlatmak bana kaldığı gibi, buna sebeb tesirin mahiyetini bulmak da bana kalıyor. Bu ifâdelerde elbette bir serzeniş var: Ama düşmanlarımı sevindirmemek ve bu kitabın gayesini belirtmek için söyleyeyim ki, teknik anlatımlarım etrafında ne söylenirse söylensin, neticede bunlar benim yaşarken zanlarım olarak bir mânâsı olanlardır. İşin temelinde ise, bir ruh-madde karşılaşması hâlinde, cihazın mahiyetini ikinci dereceye iten bir nefs murakabesi ve muhasebesi üzerindeyim. Bir zaman çokça üzerinde durduğum BETATRON meselesini de, bu çerçevede sözkonusu etmiş oluyorum. TELEGRAM’ı “negativ beyin” olarak gördüğüm de anlaşılmalı.

 

(…)

 

BEYİN DALGALARI

“Sinir hücrelerinin ürettikleri ELEKTRO-KİMYEVÎ sinyaller, çevreye değişik dalga boylarındaki dalgaların yayılmasına yol açar. Gözle görülmeyen ve elle tutulamayan bu dalgaların varlığı, bazı cihazlarla tesbit edilebilmektedir. Kafatasına bağlanan elektrodlar aracılığıyla, beynin yaydığı dalgalar, elektroensefal denen bir cihaza gönderilir. Bu cihaz, beynin en zayıf dalgalarını bile tesbit eder. Beyin, saniyedeki titreşim sayısına –frekansa– göre değişen ALFA, DELTA, GAMA, TETA ve BETA denilen farklı dalgalar yayar. Fizikî ve zihnî algılama durumunda yayılan ALFA dalgaları saniyede 7-13 kez salınır. Saniyede 13-60 kez salınan BETA dalgaları, kişinin kendisini gergin hissettiğinde, stresli olduğunda veya korktuğunda, yâni alarm durumunda yayılır. TETA dalgaları, saniyede 4-7 salınım yapar ve şuurun zayıfladığı durumlarda, uykuya geçerken veya uykunun ilk zamanlarında oluşur. Uykunun derin safhasında ortaya çıkan dalga ise, DELTA’dır. Saniyede 0.1-4 titreşim yapan bu dalgalar, çok yavaş iletilir ve şuur tam kaybolduğunda oluşur. GAMA dalgaları saniyede 30-50 kez titreşir. Bu dalganın, idrak - şuur - düşünce sırasında ortaya çıktığı düşünülmektedir.”

 

 

TELEGRAM, malûm, uzaktan “beyin kontrolü” ve “zihin kontrolü”; yukarıda iktibas ettiğim yazıyı, insandan yayılan dalgaların altını çizmek için, sadece bunun için aldım. TELEGRAM’da, cihaz ve hedef kişi ilişkisine muhtelif defalar temas ettim; burada bir benzetmeyle, uçakların radarla, denizde balıkların “sonar cihazı” ile tesbitini ekleyeyim. Gönderilen dalgalarla cisimlerin tesbitinin aksetmesi hâdisesi; bunu beyin ve zihin dalgalarının tesbitine ve aksetmesinin de, kemmiyet ve keyfiyet olarak anlaşılmasına tatbik edin. Bu misâl, enerjinin yoğunlaşması ile maddenin teşekkülü, AURA-insanı çevreleyen ışık’ın, insan bedenine vücud vermesi şeklinde “dıştan içe” bir oluş anlayışını çeliyor değil; neticede, içten dışa bir dalga yayılımı anlayışını çelmez. Burada aklıma, BETATRON’un, enerji çoğalması-azdırması yaptığı da geliyor. Yaptığım bu izâhın en güzel tepkisini, kardeşimden aldım: SAÇMA DEĞİL… Galiba TELEGRAM anlatma hususunda en güzel tabir de bu: Tıpkı, bugün fizik ve tıb ilminin teorilerinin itibarının da, bu ifâdeye girebildiği kadar olması gibi.

 

*

 

TELEGRAM’ı anlatırken, bazı kişilerin hâdise anlatmamı istediklerini duydum. Kaba-saba hâdise anlatmalarının, kaba-saba anlayışlar önünde ne hâle geldiği, bizzat benim yaşadığım dramdan belli değil mi? Meselenin ne gülünç hâle düştüğü? Ben, “karnıma ağrı veriyorlar!” desem, karın ağrısına tavsiyeden tutun da, “benim de karnım ağrıyor”a varan, beni büsbütün boğucu olmaya ve TELEGRAMCILAR’ın ekmeğine yağ sürmeye kadar neler, neler! Onların gülünçlükleri de, bana çıkan ve anlaşılmayı zorlaştıran bir vakıa. Kaldı ki, sözkonusu teknikle gerçekleştirilen iş, dünyalar arası hesablaşmayı gerektiren bir mahiyette ki, bu eserde aslolan, bir nefs murakabesi ve muhasebesidir; hâdiselerin nakli, buna bağlı ve hukukun hileleşmeden dikkatini uyarmak içindir. En azından, onun hâlinin ifşâcısı olmak. Hâdise mi? BETATRON’la ilgili küçük bir notu aktarayım: 2006 veya 2007’de, Metris hâdiseleriyle ilgili, usûl yönünden yeniden yapılan silâh davasına gidişim, arabadan inince, “bana BETATRON veriyorlar!” diye bağırmam, Mahkeme salonunda kafamın etrafında bir hâle varmış gibi rahatlatıcı ve melekî bir tesir, bu sırada dinleyiciler arasındaki yakınlarımla selâmlaşmam, Mahkeme heyetine nisbetle sağ tarafta oturan gazeteciler, o tarafa bakmamaya mübalâğalı duruşum, buna rağmen birden, “kızlara bakma!” diye tedib edici, cihazdan verilen ses… Bu, aynı zamanda benim, konuşabilip konuşamayacağımı da yoklama oluyor: Ben arkadaşlara dönüp, bana BETATRON verdiklerini söylüyorum. Aynı zamanda, hâkimlere de aktaracağımın sinirlenmiş hâli; mevzu TELEGRAM değilse bile. O ânda ara veriliyor ve askerler beni, hücreye götürüyorlar. Kısa bir süre sonra da, orada Mahkeme’nin bittiğini haber veriyorlar. Bu türlü TELEGRAM faaliyetlerinden ötürü, benim baştan söylediğim husus hep şudur: Duruşmadan vareste tutulmak istiyorum… BETATRON VERMEK? Nymphalar, bu ifâdenin yanlış olduğunu söylüyor ki, doğru. Ama bu doğru, onların alaylarını doğru kılmıyor. BETA-TRON hakkında söylediklerim göz önünde tutulursa, benim söylediğim doğru olur. Ama cihaz kastedilirse? “İğne yapıyorlar!” derken de, âlet ve araç kastediliyor anlaşılsa? Demek ki, yarı yarıya haklıyız; bu bir galat ifâde. Günlük hayatta kullandığımız nice ifâde gibi!

 

“NUR MU İSTİYORSUN?”

Kartal Cezaevi’nde… Bir müddettir, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ve Üstadım’ı, tam da TELEGRAMCILAR’a yakışan şekilde, kalbimin üstünde-içinde, vasıf dışı bir ahlâksızlıkla, çizgi film oynatır gibi gösteriyorlar: TELEGRAM’ın beyne yönelik bir iş olduğunu, herhangi bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için hatırlatayım. Yine, yarı uykulu yarı uykusuz, hâlsiz ve “vakit geçirici” olmak için yattığım “sonsuzdan bir günün”, sonsuz saatlerinden ve giderek sonsuz dakikalarından birinde, kalbimin üstünde, fotoğraftan çizilmiş resimlerin, çizgi film gibi oynatılması: Eski Cumhuriyet baloları dekorunda, Atatürk pistte, başkaları da var, vals yapıyor. Ben tamamen hapı yutmuş olma dehşetiyle yataktan fırlamak üzereyken, KENAN’ı oynayan ARAR, “nur mu istiyorsun? Al sana nur!” diyor ve o ânda kafamın içinde müthiş bir şokla ışık patlıyor: Korkuyla –imân korkusuyla– kendimi havalandırmaya atıyorum. “Nurun ne olduğunu şimdi anladın mı?” diyor. O şaşkınlık içindeyken devam ediyor: “Şimdi güneşe doğru bak, Atatürk’ü göreceksin!”; zımnen İlâhı… Bakmayarak mı imânda kalayım? Merak saiki ve çekişme güdüsüyle Güneş’e bakıyorum; hâliyle fos çıkıyor. Tanrıyı da yaratan, yok. Bir daha da Telegram süresince, bu türlü lâfları etmiyor. Bir müzün sonu… Anladığım kadarıyla NYMPHALAR’da, “nur mu istiyorsun?” lâfının dışında, beynimde patlayan ışık hakkında bir not yok.

 

(…)

 

GERÇEK Mİ - HALÜSİNASYON MU?

Kartal Cezaevi’nde bir ziyaret günü; sabahtan öğleye kadar ve öğle paydosu ve yemek arasından sonra, tekrar. Kapalı görüş. Genel olarak sabahleyin, diğer arkadaşların ziyaretçileri gelmiyor. Ben, henüz ziyaret saatlerinde cihazın tesirini ve konuşmalarını kendilerinin yavaşlattığını veya tutulan balığın misinasını bollaştırma gibi bir tutumla beni rahatlattıklarını bilmediğim için, tam ziyaret yerine girince beden ve beyin olarak rahatlamamı, ziyarette dağılmama bağlıyorum; onun için de hiç kaçırmıyorum. Sonradan, aynı şiddette ziyaret yerinde de TELEGRAM işkencesi. Hâlimi seyirci olarak, sebebini bilmeksizin, bütün ziyaretçiler biliyorlar; hepsi şâhid. Evet; bir sabah ziyareti ve benden başka kimse çıkmış mıydı, çıkmamış mıydı, hatırlamıyorum. Cihazla –veya cin tesiri diyorum– beni orada da sıkıyorlar. Ziyaretçiler bölümü ile, açık ziyaretin yapıldığı –salon gibi diyelim– yer arasında, kapalı görüş koridoru. Açık görüş tarafına açılan pencereler. O sıkıntıyla, üzeri ondüle kaplı- ışık geçiren malzemeyle kaplı tavanından dolayı, gayet ferah görünen sözkonusu mekâna bakmak üzere camı boyalı pencereyi açıyorum. Bir de ne göreyim? Ondüle dedikleri, alt ve üstü eşit yarım dairelerden müteşekkil kıvrımlı-dalgalı tavan malzemesi üzerinden, Banknot matbaasından çıkan kağıt paralar gibi, bütün zeminden akan Atatürk resimleri; hepsi aynı, yandan bir kafa ve çizgiyle yapılma. Klâsik, herkesin bildiği resim şeklinde. Gördüğüm gerçek ama, ziyaretçime söylesem mi, söylemesem mi? Onun tavanı görmesi mümkün olmadığı için, bunun sağlamasını yapamıyorum. Bana inanır mı? Gördüğüm halüsinasyon da olabilir. Beni rahatlatmaya gelen ziyaretçimi üzmemek için, yarım yamalak ve alelâde bir şeymiş gibi söylüyorum… Bu tertib: Projeksiyon âletiyle, –çizgileri gölge renginde resimlerin– tavandan geçirilişi şeklinde olabilir.

Şimdi: Benim hâlimi izâh sadedinde ilmî ve fikrî İZAHLARIM olmasaydı, kuru hâdise nakillerinden, kim ne anladı ki, kim ne anlayacaktı? Ben yine KLÂSİK PSİKOLOJİ yorumlarının ayrıca işkencesi altında, seyircilerin kimi beşuş çehreli, kendi nefs rahatı ve çıkarında, BOK yolunda olacaktım. Bu ifâdeyi, kızgınlığım olarak alın. “Allah’a malik olan neden mahrumdur?”; benim bürünmeye çalıştığım mânâ bunun hakikati iken, seyircilerin anlayacağı, sözkonusu ifâde. Bu benim, yaşama mücadelesi içinde bir nefs muhasebemdir de; fikri anlamaya ve sevmeye çalışın, kendinize yarar kılın bu çileyi. Eğlencelik olsun diye yazmıyorum. Dikkat ediyorsanız, sadece TELEGRAM’ı yazmıyorum, TELEGRAM’la yaşarken, vesile ve tedâî sarmaşıklarıyla hep TEVHİD’i yazıyorum; niçin yaşıyorsak, yaşamamız gerekiyorsa, onu.

Hâdise mi, buyurun bir hâdise daha…

 

YÜRÜYÜŞÜMÜ AYARLIYORLAR

Hergünkü olağan işlerden olarak, 5 mi 6 mı, uyudum veya bayıldım. Arada kahvaltı getirme, sayım faslı –saat 8 - 8.30 civarı–, 9.30 - 10 sıralarında da ayaktayım. Cihaz mı cin mi, kafamı parmakla dürtüp birini kaldırır gibi, yahut beynimde çalan bir sinyal müziği, veya 15-20 santim mesafeden “haydi kalk bakalım!” sesiyle; bunlar olmazsa şartlanmış bir şekilde ben kendim kalkıyorum. Kendim kalktığım zaman, onlar bana musallat oluncaya kadar geçen zaman, çalınmış bir zaman olarak, iksir gibi.

Öyle salaş, öyle bitkinim ki, 99’luk bir turu bile bitirebilmem mümkün değilken, yarın yine sabaha kadar, tesbihe sarılmaya mecburum. Çay - sigara faslı ve bahçede yine yürüyüş başlıyor; onlar başladılar. İşin en korkunç tarafı, bu işin bitecek bir müddetinin olmaması, sonunun olmaması.

Bahçede turlamam “L” şeklinde; gayet ağır adımlarla ve yürüyüş tarzım olarak, dizlerimi bükmeden yürüyorum. Kartal’da bu koğuşa konulduğum ilk 2 ay, Telegramcıların da şaştığı şekilde, günde 18 saate yakın yürüdüğüm oluyordu.

Yürüyüşümü ayarlamadan önceki günlere dönelim: “L”nin uzun tarafında yürürken, yarıya geldiğimde üzerimdeki - ve tabiî ayaklarımdaki tesir, hep aynı noktada çözülüyor ve sanki güneş-gölge ayırımı gibi, bir alandan öbür ferah alana geçmiş gibi oluyordum. Dönüşte ise, yine aynı noktada, tesir alanına girmiş oluyordum. Panik yok. “İleri geri gidip geleyim, bu ne iştir” veya “tesire girmeyeyim” diye sınırdan dönme yok. Hep aynı şekilde, turuma devam. Çünkü, defalarca olduğu gibi, bir şeyi bir şeye benzetir ve o şey kafanda özel olarak düşünmesen de, belki onlar tarafından ilka edilen bir netice olarak şekillenirken, bir zaman sonra bir de bakıyorsun ki tam tersi bir şey oluyor. Bu, başkasına anlatacağında da, seni, bir söylediği bir söylediğini tutmaz duruma düşürebilir; zaten kafalarda kalıplar hazır. Oysa ben, fırsatını bulduğum her ânda hep anlatmalı, niçin orda öyle de burda böyle dediğimin çözümünü de onlar yapmalıydı. Hâlim, bir taraftan yan, bir taraftan da hangi kimyevî terkibin yakıt olarak kullanıldığının sıhhatli tesbitini yap. Yoksa hepten yandın!

O gün, onlar, karnıma –sanki bir karınca yürüyüşü içinde, termometre cıvası gibi– giren, beni geğirten, derken kalbime doğru ilerleyen, dinlenmek için çömeldiğimde hemen kalbimi avuçlayıp sıkan bir tesirden tutun da, omuz başlarıma şiddetli darbelerle canımı yakmaya kadar bir sürü klâsik numaralarını yaptılar. Tabiî, duvar dibinden gelen, görünmeyen iki kişinin sesi, biteviye konuşmaları, o yavaş ses tonlarının büsbütün asab bozması; artık, Kenan mı, aktör mü, bir ara yan havalandırmadan lâf atan travesti mi, ne olduğu belirsiz, Sisivarî ses ve onun yanındaki bilgisayarcı, hep başroldedir.

Sağ tarafımdan gelen ve giden fotoğraflar; çoğu kadın fotoğrafları. Kovmak için gözümü açıp kapama ve alnımı oynatmaktan perişanım; dışarıdan biri görse, “kafayı üşütmüş!” der ve bende yerleştirmek istedikleri, kalıcı kılmak istedikleri bir hareket de bu. Birileri yanımdayken, öyle bir şey aklıma gelir gelmez, tik gibi, gayri iradi olarak o hareketi yapmış olacağım. Bilgisayarcı uzman sesiyle:

— “Bak artık zihniyle kovamıyor, kaş göz hareketi yapıyor!”

— “Korkuyor, korkuyor; ama alışacak!”

Bu minvalde giderken, fark ettim ki, dizlerimi bükerek, tabiî şekilde ama iradem dışı yürüyorum. Sözkonusu “L”nin, bahsettiğim orta yerine gelince, yürüyüş şeklim değişiyor; ve dönüşte aynı noktayı geçer geçmez, kendi yürüyüş şekline dönüyorum.

Bunu yapabilmelerindeki tabiîlik, yâni hiçbir tesir ve zorlama hissi duymaksızın öylesine benimmiş gibi olan bu iş, aslında beni ürkütmeliydi; ama onun yerine, cin işi mi elektronik bir iş mi kısır döngüsünden başka bir şey düşünmeksizin, yoluma devam ettim. Yoluma?

 

HAFIZA TAZELEMEK

Hafızadan gelecek olanları, hatırlamayı, şimdiye açılmış bir mecra olarak görürseniz, TELEGRAM altındaki mecra, sizin tabiî yaşayışınız içinde olan değil de, onların istedikleri gibidir. Hani aklına gelen veya getirdikleri, bir köydeki hıyar tarlası olsa, onlar mecazından bunu senin “şey”e âit hatıran diye işlemeye hazır; beni misâl alın, hazırladıkları DOSYA’nın mahiyeti gereği. Hele bir de işlediğin mevzu MEHDÎ ise, anlayın “dosyaları”nın niyetini. Bütün bunları, “kanun sınırlarını zedelemeden” açıkça yazıyorum, elektromanyetik dalgaları elimle tutup delillendiremesem de. Yine açıkça söylüyorum, “cihazları önünde görmek istedikleri zavallı”, BEN BENİM! (14)

 

16

 

ŞİMDİ VE ARKADA KALAN

TELEGRAM, “zihin kontrolü ve yönlendirme” diye birşey var. Böyle birşey mümkün mü, değil mi? Hani bir gazetecinin, benim bunu ilk duyurduğum 2000 yılında, “Tanrı’nın işi mi yapılıyor ki, zihin okuma mümkün olsun!” diye yazdığı, sonra birşeyler duymuş olmalı ki, benim ismimi anmadan, “vay canına, teknik ne kadar da ilerlemiş!” makamında ilkini çelici makale kaleme aldığı safha gibi. Nihayet, içinde bulunduğumuz, TELEGRAM kitabımdan bugüne süren, “bu iş nasıl gerçekleşiyor?” safhası. Hepsi içiçe girmiş bir süreç hâlinde, her safhada başrolde ben. TELEGRAM vakıasının fantezi veri ve anlatımlar, film vesair hayâli işlemeler dışında, YERLİ olarak ortaya konulmasının, kamuoyuna duyurulmasının son safhası olarak da bu yazı dizisi-eser… Böylece, niçin seçme ve hülâsa hâlinde, kronolojik tarih gözetmeden, serbest ve rahat bir anlatım tarzını uyguladığımı da izâh etmiş oluyorum: Tam da, içinde bulunduğum şartlarda ancak yapılabilecek şekilde. Ayrıca, sadece TELEGRAM’ı değil, TELEGRAM altında olmama rağmen devam eden fikir hayatımı da, içiçe anlatıyorum.

 

*

 

25 Ocak 2000’de, Metris Cezaevi’nde, bir senedir Mahkeme’ye çıkmayı reddetmem üzerine, bu cümleden olarak 5 Aralık’taki MEŞHUR tarihî hâdiseden sonra, mukabil hareket: 26 Ocak’taki Mahkeme’ye çıkarmak için yapıldığı söylenen, sabahın kör bir saatinde askerin doğrudan ateş açmasıyla başlayan ve (1) kişinin şehid olması ve 5-9 kişinin yaralanmasıyla neticelenen OPERASYON. (Düzenin bütün organlarıyla karakterini gösteriyor olması bakımından, yeri geldikçe ATIFTA BULUNACAĞIM o gün hakkında, vurgu yapmak için, OPERASYON’u büyük harflerle yazdım.) Operasyonun hukuki olup olmaması bir yana, sadece benim davam ile ilgisi yönünden bile hukuki midir? Metris Cezaevi Savcısı’nın, mahkemeye çıkıp çıkmayacağımın cevabını almak üzere geleceğini söylediği 25 Ocak’ın sabahında gerçekleştirilen bu operasyon? Aslında Cezaevi Savcısı’nın Mahkeme’ye çıkıp çıkmayacağımı öğrenmek istemesi lüzumsuz; çünkü 26 Ocak’taki Mahkeme’ye çıkarılmak üzere gelinceye kadar kimsede böyle bir tahmin yürütme yetkisi yoktur. Oysa bunun bir adım daha ilerisine gidilmiş, işin içine müneccimlik girmiş ve benim Mahkeme’ye çıkmayacağım kesin kaziye kabul edilerek sözkonusu operasyon gerçekleştirilmiştir. Ve DGM Savcılığı’nın iddianâmesine hangi şartlar altında cevab yazdığımın daha iyi takdir edilmesi için arkası: Yaralıların çıkarılması ve teslim olunması hususunda operasyonu yürüten Albay Sabri Dikici, (sonradan, hakkında, İstanbul’da olduğu gibi Elazığ’da da çıkar amaçlı çete davası açıldığını gazeteden öğrendik.), “hiç kimseye kötü muamele yapılmayacak, Devlet sözü!” diyor. Devlet sözüyse fena!.. "Biz, söz namustur uhdesine bağlı insanlarız, sizin sözünüze güvenmek isteriz!" diyoruz, kabul görüyor; ve en son benim çıkmam şartıyla arkadaşları tek tek alıyorlar. Sıra bana gelince durum değişiyor: Benimle beraber çıkacağını söyleyen Albay, "tamam!" diyor ve benimle ilgisinin kesildiği o ânda yüzleri dövüş maskesi gibi bir şeyle örtülü grub, kollarıma giriyor. Askerin oluşturduğu koridor içinde kim vurduya getirilmek gibi bir durumda olduğumu anlıyorum. Fakat enteresan; koridor yapan askerlerin içinde, arkadaşlarının mani olduğu bir hevesli hariç, hiçbirinde bir davranış olmadı; onun arkadan yarım bir tekmesini yedim. Yine enteresan, koluma giren kasklıların “görevini” bildikleri için, o ânda saldıracaklar zannıyla görev ve vicdan arasına sıkışmış mustarib yüzlü birkaç asker, onlara müdahale etmek ister bir davranış sergilediler: İçi müdahale eden, dışı tutuk tavır. Asker koridoru içinde ilerlerken, kasklıların kararsız hareketleri, “istersen çök, biraz dinlen!” gibi mânâsız lâflar ve duraklamalar. Böyle anlattığıma bakmayın, koridorun uzunluğu belki 30-40 metre. Duraklamada, biri kameraya çekiyor; yüzümü. O ânda farkettim. Koluma giren grubtan biri, –burası önemli!– bana, "sen de asker çocuğu imişsin, boyuna askere saldırıyorsun, bu düşmanlık neden?" dedi. Aslında onun söylediği, istihbarat raporlarından adlî mekanizmalara ve kamuoyuna kadar istediğini istediği gibi sunan ve tersine şeylerin karşısında cılız kaldığı basının, "İBDA-C boyuna askere saldırıyor!" şeklindeki haberi idi. Avamileşince komikleşen bir dava: Devlet’e karşı olmak başka şeydir, rejime karşı olmak başka şeydir, bu niyetlere bağlı tutum başka başka mânâlar ifâde eder. YENİ DÜNYA DÜZENİ BENİM diyecek BAŞYÜCELİK DEVLET ideali ne? Uzatmayalım: Neticede, beni tepeleyecekleri bir yer telaşesinde orası mı burası mı derken, Metris Cezaevi’nin dış bahçeye açılan kısmına kadar geldik. (Uzun koridor bitti!) Oradan, dışarıyı gören kapısı açık bir odanın penceresinden, bahçeye sıraya dizilmiş arkadaşları gördüm ve hiçbir pratik yararı olmamasına rağmen, el işaretiyle beni tepeleyeceklerini anlatır bir işaret yaptım. O ânda Albay odadan çıktı ve “zafer işareti filân yapmak yok; gel şuraya önce güzelce konuşalım!” dedi, beni bir sandalyeye oturttu, arkadan kollarım kelepçelendi, hemen akabinde dışarı çıkarıldım. Kasklı grubun içinde, Albay’ın yarım dönük yüzünde, bir göz kırpma hareketi ve “bak vurursanız, fena olur, fena yaparım!” demesi; o ânda üzerime üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, yerde yediğim tekme darbeleri ve alnımın ortasına yediğim bir tekme darbesiyle son hatırladığım, “Allah’ım!” diyebilmem. Son söz, yalnız O’na: “Allah’ım!”… (O güne âit notlardan hazır geçirdiğim bu kısmı, o gözle takib edin.) Aradan şu kadar gün geçmesine rağmen, Kartal Cezaevi’nde beni günde birkaç kere baygınlık hâline getiren o darbeler; nasıl sağ kalabilmişim, anlayabiliyor değilim. Neticede; hadisenin vukubulduğu yere koyulmuş bir masa üzerinde ayıltılırken, patlayan sol kaşıma dikiş atıldı ve masadan indirildim. Ne hâle getirilmiş olduğumu göstermek için sadece şu sahne yeter: Ayak üstü dikildikten sonra, rüyâ görür gibi, yaklaşık 10 senedir görmediğim hurdaya çıkmış bir arkadaşla konuştum, sonra rüyâ içinde rüyâdan uyanır gibi, askerin içinde koridora dizilmiş 5-6 koğuş arkadaşımı gördüm. Oysa, “acaba?” şübhesiyle 26 Ocak’ta mahkemeye getirilirken arabada sorduğum arkadaşlar, benim tepelendiğimi görmediklerini ve kendilerinin bahçede olduklarını söylediler. Şuurum kopuk kopuk: Saçımın bir asker tarafından berberin yerinde kesilişi, onun alabildiğine tabiî bir davranış içinde bana rahatlık veren sükûneti… Arabaya götürmek üzere iki kişi koluma giriyor, herhâlde yürüyemediğim için, yüzüstü sürüklenerek arabaya götürülürken, bir ayık, bir kayıbım… Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve uyuşukluk hâkim şekilde, Kartal Cezaevi`ne getirildim. Sol bacağımın üzerine basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, beni tepelemek için bir odaya aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın üzerindeki gazlı bez veya pamuk söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı: Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki "tenbihli" bir adam, bana, "sırtında bir darbe falan yok değil mi?" dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor... Acelesini bildiğim Doktor`a, "yüzümde ve kafamda birşey yok değil mi?" deyince, sanki kendisine farkında olmadığı birşey söylemişim gibi, "yok!" cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla Cezaevi`nin müşahede bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ böğrümü bulan tekmesi... Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları, acıklı bir tasvir olsun diye değil, koruma ve kolluk görevinden, Cezaevi`ne kadar bir bütünlük teşkil eden Adalet sisteminin hâlini göstermek için yazıyorum: (1) ölü (9) yaralıyla neticelenen malûm operasyonun ardından "Devletin itibarı kurtuldu!" diyebilen Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, evvelâ kendilerinin koydukları kanunlara saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, Devlet`in kendi asıl itibarının ADALET olduğunu da göstermiş olurlardı... Neticede: 26 Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil bacağı gibi bir bacak ve kafam gözüm yaralı hâlde, –tahkir edici davranışlardan filân vazgeçtim!– karşınızdayım... "Yukarılardan" gelen tenbih gereği, Mahkeme`de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, üzerimdeki yeleğin beni gösterişli yapması sözkonusu edilip, huzurunuza çıkmış olarak... (Bunlar, mahkeme heyetinin gözü önünde oluyor!)… Dönüşte, arabada anlayışlı tarafını farkettiğim sivil giyimli ve kendini Kenan diye tanıtan Binbaşı’ya, yukarıdan beri anlattıklarımdan birkaç çizgiyle bahsettim ve “bu davranışlar hukuka uygun mu?” diye sordum. “Hukuki değil, psikolojik!” dedi.

 

*

 

Yukarıda, müdaafamın girişinden istifadeyle yazılmış bir bölümü okudunuz. NYMPHALAR’ın beni tahrikiyle, seneler boyu süren didişmelerimizde, eğer biri hakkında kanaatim iyi ise, onu çapaklı, eğer kötü ise “cici” gösteriyorlar. Binbaşı Kenan, TELEGRAM isimli eserimde de ismi geçen, cihazı bizzat kullanan olup olmadığını daha Kartal’dan karıştırdıkları, 35 yaşından 70-80 yaşına kadar değişen görüntüler ve seslerle TELEGRAM’ın baş aktörüyken, sonradan Duran Arar’ın rolünü oynadığı olan, benim şahsî kanaatimin ağırlığına göre de, bilfiil işin içinde olmayan biri idi. NYMPHALAR, onun Binbaşı değil, astsubay olduğunu söylüyorlar.

 

*

 

Hep şimdide yaşıyoruz; geçmiş ve gelecek hep “şimdi” içinde ve hâlinde. Metris Cezaevi’nde, havalandırmada, hava soğuk ve yerler ıslak, bahçede turlayan üç kişi. Hatırladığım, sözümün muhatabı Hasan Kapar:

— “Bak şimdi üç kişi, kanlı canlı, aranızda sohbet ederek geziyorsunuz. Aradan zaman geçecek dışarı çıkacaksınız ve belki şu ânı hiç hatırlamayacaksınız! Öyle ki, ben size şu ânınızı hatırlatsam bile! Hiç olmazsa şu sözümü hatırlayın ve size bir fotoğraf kalmış olsun, dondurun bu ânı; bana, ben demedim mi dedirtmeyin…”

Onlara lâtifeyle karışık olarak söylediğim bu sözde, gece-gündüz dışarı çıkma hayâliyle yaşayan mahkum psikolojisine âit, hayatın hakikati bir ironi de vardı. Çocukluğum diyorsun da, genel anlatım içinde kalan hiçbir fotoğrafı olmayan yıllar geçmiştir. Günü gününe tutulmuş günlüklerin, eğer fikir ve muhasebe yoksa, sahibi için bile leş kokan olması, hatırlasan ne olur, hatırlamasan ne olur intibâı vermesi, bu yoldan da bir nevi “olmasa da olurlarla beraber mi yaşıyoruz?” dedirtmiyor mu? Elbette, hiçbir ân boşuna yaşansın diye değil, ama bizde kalan hülâsa kıymeti ne ve hayatın kıymetini anlıyor muyuz, vaktin kıymetini? Hazret-i Eyüb misâli, “nereden ne aldığın değil, ne yaptığındır önemli olan!” hikmetiyle, hangi şartlar içinde neleri nelere vesile kıldığım, 11 senelik TELEGRAM maceram ve 8 senedir verdiğim eserler boyunca, nihayet; “Ölüm Odası”nda görünmüyor mu? Galiba, bu eserde niçin hâdiselerin hülâsa ve özünü verir, ruhunu işlerken, klâsik bir “işkence edebiyatı” içinde görünmediğim, öyle bilinmek de istemediğimi anlatmış oluyorum. Kuru bir vakıa tesbitinin, herhangi birinin aile albümü kadar sizi enterese etmez bir cansızlıkta kalacağı, tam öyle olmasa bile, benim Mahkeme’ye çıkışım dolayısıyla aktardıklarımdan belli değil mi? Meğer ki, kuru vakıa nakli, canın cana bakmasına muhatab olsun da, onunla ilim ve fikirleşsin. Bu iş ise, sadece nadidelere mahsus; bizim anlatımımız ise, niyet olarak da umuma.

 

MÜŞAHEDEDE

Bu gece, (22 Ağustos Pazar günü — 2010), NYMPHALAR’ın, vücuduma verdikleri düşük yoğunlukta elektrik ve niteliği çeşitli hafif yollu lâf atmaları altında, KARTAL’da müşahedeye konulduğumuzda ve geçen benim için 9 günde olup bitenleri hülâsa edeceğim; çok da hevesim olmamakla beraber. İlerleyen bölümlerde gerektikçe geri dönüşüm bâki.

 

*

 

Arkadaşlar ikişer ikişer hücrelere yerleştirilirken, ben tek olarak bir hücreye konuyorum. İçerinin, tuvaletten dolayı leş kokusu. Hâlimin tarifine gerek yok. İlk gece hakkında fazla bir şey hatırlamıyorum; tam tersi olması gerekirken. Sadece, sağ tarafımdan sol tarafıma, sol yanımdan sağ yana dönerken, kalbim mi duruyor ne, ışınlanma hayâline uygun şekilde bir ânda bütün vücudum yanıyor ve ben kayboluyorum; dönünce yine şuurlu hâlim.

 

*

 

Gündüz, müşahede bölümüne geçilen geniş boşluk diye hatırladığım yerden, Cezaevi personeli veya başkaları da var, onların olağan sesleri. Bu sesler arasında, benim de ismim ve bahsim geçiyor. Müddetini kestiremediğim bir zaman içinde, oradan “Savcı geliyor!” diye ses de karışıyor ve onun bir Mafya lideriyle münakaşası; ve Savcı’nın benim aleyhimde bağırıp çağırması. Sesler hayâl için kurgu. Arkadaşlar, bu sesleri duyuyorlar mı? Sanıyorum karşı hücre boş.

 

*

 

Tuhaflıklar oluyor. Dışarıdan gelen seslerden, Savcı’nın Cezaevi personeline, konferans verir gibi konuşması yanında, doğrudan kafamın içinde silik tonda onunla karışan ses ve konuşmalar. Arkadaşların arada bir tekbir getirmeleri, birbirlerine hücreden hücreye seslenmeleri, ihtiyaçlar çerçevesinde konuşmaları, benim işittiklerimden habersizler gibi geliyor. Zamanla, yattığım yerden duyduğum seslerin, onlar tarafından duyulmadığını kesin olarak anlıyorum. Duymaları da mümkün değil. Ranzanın üst kata uzanan içi boş demirinden geliyor gibi. Acaba ranza demirinin içinden mi? Benim yaklaşıp uzaklaşmamla ses değişmediği gibi, ben bir demire yaklaşırken, o radyodan gelir gibi olan çok düşük tondaki ses, öbür demir tarafından geliyor. Orası da değil. Şu ayak ucundaki demirler? Bazen üstümdeki ranzanın bana tavan olan demirlerinden. Galiba buldum; duvardaki belli belirsiz hafif çukurdan gibi! Görünürde bir şey yok; sesin frekansı, acaba duvara gömülmüş bir vericiden dolayı mı? Orada boşluk var mı diye, elimle vurup yokluyorum; herhâlde yok. Nihayet; sakın cin ve cinler olmasın?

 

*

 

Salondan gelen o toplantı seslerinden biri, bilmem kaç dakika sürüyor, tekrar tekrar kulağımda ve teybe alınmış bir ses, bilmem nasıl bana veriliyor. O zaman böyle bir düşünce içinde idim. O konuşmada, benim Askeri Mahkeme’de yargılanacağım söyleniyordu. Yaralı, hasta ve böyle biteviye başlayıp biten bir konuşmanın kesiksiz tekrarı. Ve benim, her seferinde, bir hevesle sesin geldiği yeri keşfetme ve sükûtu hayâle uğramalarım. Kaçıncı gündü bilmem, karşı hücreye Hasan Kapar geldi. Ona seslendim ve benim hakkımda sürekli konuşulduğunu, duyup duymadığını sordum. Tahmin ettiğim gibi, duymuyormuş! Benim kantin ihtiyaçlarımı sipariş ettiğini ve günlük gazeteleri yollarkenki tabiîliği, benim ne bakımdan düşünüldüğümü de gösteriyor; işittiklerimin nasıl gerçekleştiğini nasıl anlatabilirim ki? Bu şartlar altında, sayımlardaki olağan gıcık verme hareketleri, sözkonusu işler için bir katık.

 

*

 

Herhâlde ikinci gündü; SANCAR KARTAL’ın şehid olduğunu haber verdiler. Bu arada arkadaşların tekbir getirmeleri. Kapının önünden geçen bir gardiyan, “bu tekbir getirmiyor, korkuyor!” diyor.

 

*

 

Hangi gündü bilmiyorum; boş olan benim yanımdaki hücreye, iki kişi koydular. “Bizi bula bula teröristin yanına koydular!” diye, şikâyetamiz konuşuyorlar. Ya yalakalık etmek için, yahud beni rahatsız etsinler diye kasden getirildiler. Bir-iki gece, kantin ihtiyaçlarını gidermek bakımından garibanlıkları da dahil, ucu teröristle yanyana koyulmaya bağlanan sızlanmalar. “O burada rahat etsin, bize gelince bir şey yok!” vezninde. Aklıma gelmişken, ekmeğini “terörle mücadelede” arayan ve yaptıkları işin ahlâksızlığı kendiliğinden ortaya çıktıkça her seferinde meşruiyetlerini “terör” diye izâh eden NYMPHALAR’a söylediğimi aktarayım: Doğu’nun ekonomik berbatlığı terörden değil mi? Bunun yanında, “Batıda da yoksulluk var, niye terör olmuyor?” diyorlar. Öyleyse, terör olmayan Batı’da, Doğu’da terör için harcadıkları para gibi, terör olmadan zenginleştirmeyi gerçekleştirsinler; terör olursa harcayacakları parayı harcasınlar, gerekeni yapsınlar.

 

*

 

Bir gün kapı açıldı, kapı önündeki gardiyanlar beni koridora çağırdılar; aklıma, hücrede arama yapılacak olduğu geldi. Sigaramı basmak üzere kültablasına hamle ediyordum ki, “gerek yok, yine gireceksin!” dediler. Herhâlde üst araması gibi bir şey. Sonra, “şurdan gidelim!” dediler, herhâlde 3-5 metre ötedeki salon gibi açıklıkta arayacaklar. “Şuraya, şuraya!” derken, elimde sigara, içeride parmak izi alma, fotoğraf çekme ile ilgili çağırıldığımı anladığım bir küçük oda; beni hücreden çıkaran efendi, arsız arsız “elinde sigarayla buraya geliyor!” demez mi! Odada, teğmen ve üsteğmen, bir kişi mi iki kişi mi ve birkaç asker var. Başlarındaki o söze iltifat etmeden, bana gayet kibar bir şekilde, “Salih Bey, parmak iziyle, fotoğrafınızı çekeceğiz!” dedi; “sigaranızı duvar dibine koyabilirsiniz!”… Kraldan çok kralcıyla, kral arasındaki fark. İş bitti, gerisin geri hücredeyim.

 

*

 

Dokuzuncu gün, hani akla gelebilir, 15 gün dolmadan hücreden koğuşa çıkarılıyorum; iltimas yapılıyor gibi. Tek kişi, 6 kişilik, iki katlı koğuşa. Mahkeme’ye hazırlanayım diye. 15 günün sonunda, yanıma arkadaş da geleceğini umarak. Hâlbuki, o günden başlayarak, TELEGRAM’ın içli dışlı oyunlarının zenginleşmeye başlaması sözkonusu. (15)

 

17

 

AĞLAMA ÜZERİNE 

Bugün 27 Ağustos 2010. Akşam haberlerinde, Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un veda konuşmasını dinledim. Sunucu’nun dediği gibi, konuşmasının bir yerinde, kendisine desteğini esirgemeyen eşini, oğlunu ve kızını anarken, bir duygu yoğunluğu içinde, ağlayacak gibi oldu, sesi boğuldu, kendini kontrol için sustu, kendini tuttu. DELTA Serdar, olağan işlerini icra ederek, Avukat dönüşü oradaki konuşmalarla ilgili olarak, her lâfı alaya döndürücü bir tekrar ve yorum yaparken, bu bana onların bir seneye yakın zamandır işledikleri - alay ettikleri(!) benimle ilgili bir hususu hatırlattı: Heyecan, üzüntü vesaire gibi sebeblerle ağlama hissinin de, insandaki tansiyon inmesi veya binmesi ile bağlantılı olarak meydana geldiği iddiaları… Ben, bunu hatırlatarak, “şimdi Genel Kurmay Başkanı’nın durumu, duygu yoğunlaşmasından mı tansiyona bağlanmalı, ağlama hissinden mi tansiyon ilgisine?” diyorum. NYMPHALAR “durumdan dolayı” diyor. DURUM, dış şartlar mı, içimin gördüğü mü oluyor. Tansiyonum düştüğü için mi o durumun verdiği his, o histen dolayı mı o durumda tansiyon düşüyor veya çıkıyor? Her neyse. (Bu her neyse, tansiyonun indiği mi, çıktığı mı meselesiyle ilgili.) Neticede: Herşeyi beden-beyin fonksiyonu ile açıklamaya çalışan TIB ve PSİKOLOJİ anlayışının tersine, RUH bedensiz de VAR; ve ruh-beden ilgisi içinde teşekkül eden ŞUURLU varlığımız, ruhu beden tezahürü olarak gördüğümüz yerde, bizzat şuuru izâh edemiyor ki, onu sadece beyne bağlı olarak bilebilelim. Herşeyi beyin organına bağlı gören PSİKOLOJİ anlayışının çöküşü. Beden ruhun delilidir.

 

SİNİR SİSTEMİNE GİRİŞ 

NYMPHALAR bana, sistemlerinin tabiî amacı olarak beni aşağılamak üzere, benim söylediklerimle benim hakkımda bir kanaatlerini söylüyorlar: “Sende hayâl yok!”… Sistemin amacı aşağılamak da, bu söyledikleri, ona benzer bir şaka. Ama genelde bu soydan şakalar, tutarsa benim için ciddi ve tehlikeli, onlar içinse başarı olur. Meselâ KARTAL’da, ziyaret günü ziyarete çıkmadan evvel, ARAR bana, “seninkiler taksiyle geldi, şoförün adı NECATİ tatlım; senin küçük kız arabadan inemeden, taksi vınn!”… Örneğini pek çok görebileceğiniz, söylenen bir isim etrafında malzemesi sizin hayâlinize tevdi edilen delillendirmelerle pek çok kurgularını yaşadım; sizin tabiî paniğinizin, frekans ayarıyla öldüresiye azdırılması şeklinde. ARAR’ın, “tek başına bir yere kapatılan adama ne verirsen, gerçeği o olur!” hesabı; çünkü, işin gerçeğini sokuşturabileceğin bir durumda değilsin. O günkü hâdisede, ziyaretçime hemen, “sizi getiren şoförün adı Necati mi?” dedim. Evet; bir gardiyan veya asker, şoföre o isimle seslenmiş, yâni tanışıyorlar. Hem korkumun boşluğunun çıkmış olması, hem “tek başına kalırken bunu nasıl bilebildi?” denilebilecek olmasının memnuniyeti yanında, sözkonusu hâdise TELEGRAMCILAR’ın taze tuttuğu bir olabilirlik olarak, hep canımı yakan bir SABİTLİK arzetti. “Yarım doktor candan eder!” hesabı, yakınlarımın güyâ beni oyalamak adına “üzücü” kurguları da böyle oldu; hani aynı şeyi –TELEGRAM sabitini– düşünme monotonluğunu kırmak üzere, “hafif gerginlik” olsun niyeti.

Halbuki anlamıyorlar ki, domino tesirine döndürmek üzere TELEGRAMCILAR’a malzeme oluyor. BOLU’da, kendi derdim olarak TELEGRAM’ın nasıl yapıldığı hakkında düşünür ve bu arada kurguları içinde yaşarken, olmayan şey, NYMPHALAR’ın dediği gibi, HAYÂL kurmamam; hiç kurmamak mümkün değil, ama şuuruna ermiş ve şuurlu olarak, makul haddi aşmıyorum. KARTAL’da, dış şartlarla beraber beni yakan husus bu oldu: HAYÂL… Bolu’da ise, en basit olabilir niyetine, “ses nereden, nasıl geliyor?” diye bile bakmadım: Bunun ne demek olduğunu göreceksiniz. NYMPHALAR’ın benim için “hayâl kurma” adına söyledikleri, HAYÂL hakikati ve melekesinin ne muazzam bir şey olduğu hakkında yazdıklarımla ilgili, hani bir çelişki olduğunu belirtme. Ben de onlara söylediklerimi, şimdi yazarken de bildikleri ve lâflamaları arasına not edeyim: Doğru, burada bende hayâl yok, çünkü KARTAL’da beni yakan, hep sonu fos çıkmak üzere bir hayâlin peşinden koşarken yaptığım kurguların, yorgunluktan öte, bitkinliği, bitirmişliği oldu. BOLU’da, o öldürücü hayâlin yerine, KARTAL’daki hâlimi de içine alan HAYÂL’in ihya ediciliğini gösterdim, gösteriyorum - sanıyorum. Kıvamı bozmamak üzere: Meselâ bir oda içinde aranması gereken bir kayıbı, hayâlin sana açtığı ufukla bütün Cezaevi içinde arıyorsun. Eğer şuurlu ve sistemli bir arayış içinde isen, onu bulamasan bile, o genişlikten odana doğru arama alanını daraltırken, –bu teşbihin ne kadar isabetli olduğunu da göreceksiniz!–, arananın bulunması şansını arttırmanız yanında, onu bulamasanız bile, sistemli bir düşünmenin verimi hâlinde, bulunduğunuz yere nisbet bütün bir çevre verilerini tanıyıp işleyebiliyorsunuz. Hani, kuru bir dalı devamlı sularsanız, o dal yeşermese bile, bir zaman sonra çevresinin çimen ve çiçekle şenlendiğini görmeniz gibi… İBDA’ya mahsus bir hususiyeti de işaretleyeyim: Beşerî sistemler, sistemin bir noktasındaki ilmî verilerin hakikatinin değişmesiyle, SİSTEM-ASIL olarak çökerler. Bunun yanında her soylu sistem, “en azından söylenişindeki ihtiyaç doğru ya”dan başlayarak, gerilerinde doğru ve hakikat öbekleri bırakırlar; çökmüş olsalar da. Oysa, bir RUH, ANLAYIŞ ve SİSTEM ifâde eden BÜYÜK DOĞU-İBDA, Mutlak Fikir’e nisbetle bir VASITA SİSTEM olduğu için, mahiyetine giren veriler, zaten sistemin kendisine âit bir prensib olarak, TE’VİL ve TÂBİR’e mevzu olurlar, bu yüzden sistem kendini her ân ihyâ edebilir. Tıpkı, “İslâm’da idare biçimi yok, bir idare ruhu vardır” aslı gibi. Her sistemin melûl olduğu yerde, MUTLAK FİKRE NİSBETLE kurulu sistem, her sistemin arta kalanlarını bu esasla istismar edebilir. Bu mesele, “şuur seviyesinin her değişiminde hakikat seviyesi de değişir”e sistem çapında tek alternatifin İSLÂM olduğunu da gösteriyor.

 

(…)

 

AĞLAMAK ÜZERİNE

Merkezinde varlığını bâki kılana, kendi varlığına dair aşk ve korku bulunan, şevk, heyecan, sevgi, endişe, gam, keder ve sevinç duygularının “bir yerinde”, bunların ifâdesi olan malûm gözyaşı; ağlamak. Gönlün ifâdesi. Bu genişliğe tercüman olmanın yanında, yapmacık sulanma, riyâ ve zırlamaya kadar, hattâ mesnedsiz görünüşüne şahid olduğumuz bir hâl. Nasıl olursa olsun, hep his ve madde cebhesi beraber. Hissin derinden bir mânâya doğru gittiği yerde, fizikî eşlik olsun olmasın, o, fikirleşen, fikir olmuş, erimiş fikir bir keyfiyettir.

 

*

 

NYMPHALAR bana, hani yana yakıla hâlini anlatan adama alay etmek için “ağlıyor!” veya “ağla ağla!” dersiniz, hem bu bakımdan, hem de KARTAL’daki bir takım TELEGRAM kurgularını hatırlatmak üzere, “ağla, ağla!” diyorlar. Ben de onlara, fikirleşen bir hınç karışımı hâlinde, okuduğunuz ve TELEGRAM altında yaşarken doğrudan veya dolaylı bu hâdiseye temas edici, TELEGRAM’ın vesile olduğu 15 eserimi hatırlatarak, “ağladığım belli olmuyor mu?” diyorum. Doğrudan TELEGRAM’a temas edenler, bu bütün içinde bir vesile ve parça: Beni, dengesiz bir deli ve manyak durumuna düşürmek üzere, hainlikle elele yürütülen bir durum içinde, “işte ben!” diyen. “Vesileye sarılınız!” buyuran Peygamber sözüne riayetle, zehiri bile şifâya tahvil eden.

 

*

 

KARTAL Cezaevi’nde, hastahânelik olduğum ilk 6 ay içinde, –son birkaç gün hariç yalnızım–, yürürken, otururken, namaz tabiî olarak, uyurken, velhasıl bütün günüm tesbihatla geçerken, şu sözü ağızlarına pelesenk ettiler: “Ağlıyor, ağlıyor!”… Cin mi, cihazdan mı derken, bitişik veya uzaktaki havalandırmadan ve koridordan çıplak sesle, tesbihat ve duanın ismi, aşağılama niyetiyle, AĞLAMAK.

 

*

 

İdamla yargılandığım mahkemelerden birine gidiyoruz. Ön bölgede üç kişiyiz, herhâlde dört asker de var. Diğer askerler, arka bölmede. Bizim bölmede, iki bölme arasındaki kapının dibine çökmüş, Çingene olduğunu zannettiğim bir gardiyan da var. İçerinin havasızlığı vesaire önemini kaybetmiş bir şekilde, “cin mi tasarruf ediyor, cihazla mı yapıyorlar?” kararsızlığı içinde, sanki bayılacakmışım gibi, suyumu çıkarıyorlar. Kararsızlığın başlı başına bir eziyet olması şu yüzden ki, Sadettin Ustaosmanoğlu’na bana Kur’ân okumasını söylüyorum; ama neye karşılık olarak? O, cin niyetine okuyor, ben de Ayet-el Kürsi, Felâk ve Nas sûrelerini, kesiksiz, devamlı. Bu arada, o Çingene gardiyanın, transa girer gibi, tasarruf eder gibi, gözleri yumulu bir şekilde kasılmaları. Bugün, onun o hâlinin, bana cihaz dalgası hâlinde verilen telkinle olduğunu anlıyorum. O gün ise, bir Şaman işi tasarrufa yoruyordum. Böyle, baygınlık kıvranmaları içinde Mahkeme’ye vardık. Mahkeme’nin ne önemi(!) var! Verilen arada, koridordayız. Bizden yaklaşık 15 metre uzakta olan şimdi ismini unuttuğum, –hatırlayınca yazarım–, Teğmen veya üsteğmen ile, Çingene gardiyanın seslerini-konuşmalarını duydum. Gardiyana, “tüh be, ağlatamadık! Gazetecilerin önünde ağlasa ne güzel olacaktı!” diyor. Onların konuşmalarını duyup duymadığını Sadettin’e soruyorum, o duymuyor. Bu türlü, benim işitip de başkasının işitmediği ses ve konuşmalar, Telegram cihazının başlıca hünerlerinden biri.

 

*

 

BOLU CEZAEVİ’nde, tek kişilik hücredeyim ve havalandırmada da yalnızım. Yâni, şimdiki gibi, aynı havalandırmaya açılan üç tek hücre değil. Oyalanmak için, havadan geçecek bir kuş veya uçak, beklenen kısa bir seyir beklentisi. Çok, çok, çok yükseklerde uçan, Kartal büyüklüğünde bir kuş; ötmesi, kaba bir karga sesine benziyor. NYMPHALAR’ın mantıklısı diye gördüğüm, o zaman ismini Orkid koyduğum, bilgisayarcı olmayı yakıştırdığım birinin lâflamaları arasında, bahsi geçen kuşun sesi, benle alay etmek üzere, safha safha yakınlaştırıldı ve havalandırma içinde bana 3-5 metre mesafeden duyuruldu. Tâa uzaklardaki bir adamın, size birkaç adım öteden gelen konuşması gibi. Bu, cihaz marifetiyle o sesin size yaklaştırılması mı, yoksa sizdeki sese dönük dikkatin, siz bir radyosunuz da, sesin kısılıp açılması gibi işitme algınızın ayarlanması mı? Birinci durum için söylenebilecek olan şudur: Kuşun ötmesi ile eşzamanlı olarak, kuşun sesi alınır ve cihazla size istenilen mesafede duyurulmak üzere gönderilir. Doğrudan beyne değil de, radyo veya televizyon sesi gibi dışınızdan duyacağınız bu türlü marifetlere, “ses indirme” diyorum. Tâbir aklınızda kalsın: SES İNDİRME. Bunun da, başkasının duyup duymadığı örnekleri var, ama şimdi mevzuumuz o değil.

 

*

 

2005’in Temmuz ayında, iki kişilik teklilerin bulunduğu bir yerde tek kişi kalmak üzere alındığım zaman, telefona alındığımda ve ziyaretçilerle görüşmemde, itminana ermiş, temel görevini bitirmiş biri olarak, hepsiyle helâlleştim. NYMPHALAR’ın çalışma usûllerine uygun, o zamanki “yoklamacı tahlil gibleri”nde bir alay muamelesi olarak kalan, benim heyecandan ve hamaset duygularıyla dopdolu, ağlar gibi olmam… Bu husus da, bütün alay etme niyetleri gibi, onlar aleyhine bir alay malzemesi oldu. Olması gerektiği gibi. Allah’a şükrederim!

 

*

 

Kartal Cezaevi’nde, bütün gözyaşlarım içime aktı ve Telegramcılar’ı güldürecek hiçbir tezahür olmadı. Süngerin sıkılıp da suyunun kalmaması bir yana, süngerin kendi sünger olarak bile varlığını idrakten çıkmaya başladığı demlerde, ARAR’ın yakınlarımla ilgili “facia” kurguları bile elimden bir şey gelmiyor hissizlik hissinde erirken, onun “yuh, ağlamıyor bile!” kışkırtmaları karşısında, birden gözyaşımın kuruduğunu fark ettim; bir uzvun kaybı gibi. Yeminle: Musa Aleyhisselâm devrinde yaşamış bir adama, ceza olarak “senden dua ve gözyaşını kaldırdık!” denmesindeki hikmeti sezdim. Yaşadım. Şu farkla ki, bendeki gözyaşı olmaması, iç değil de, dış yüzüyle ilgiliydi, gözümden yaş akmıyordu. İşte komiklik: Gözümden yaş geliyor olsa, onu tutmayacaktım. Ama bedenim benden ayrı.

 

*

 

“Sefillerin en sefili bir âlemde”, en sefiller sınıfından insanların(!) meslekî hünerleriyle karşılaştım; ve meslek ümidi içinde yaptıklarıyla: TELEGRAM’dan bahsediyorum. Her ne olduysa oldu, her ne oluyorsa oluyor; fikri zikir olarak yaşamaya çalıştığımdan. Asıl nefret ona; gerisi bahane ve fasarya. Ama, öte âleme nisbetle, bir müminin bu dünyada olanların “fasarya” olduğu inancını kazanması gerektiğini biliyorum; iş, oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapabilmekte. Bu yolda yaş olarak ihtiyarlamak, ama şevk olarak genç kalabilmek; bundan pay sahibi olduğumu gösterdiğimi biliyorum. Pay sahibi olunması gereken, Allah Sevgilisi’nin sözüdür: “Benim bildiğimi bilseydiniz, daha az gülerdiniz ve daha çok ağlardınız!”… Aşk ve korku; her şeyin hedefi ötelerde, öte âlemde. Gerçek kazanç ve kayıb. (16)

 

18

 

Suyu elekten geçirircesine yaşadığımız günlük hayat talâşesinden, aradan seneler geçince kalan ne? En entipüften takılmış olanlarıyla beraber, içinde bulunduğumuz ânda hatırlayabildiklerimiz neyse o. Onlar da, geçmişimizi hülâsalandırmanın dama taşları.

Aradan 8 sene geçti. Metris Cezaevi’nde iken arkadaşlara teselli babında sık sık söylediğim ve gerçekten çocukluktan beri çok derinden duyduğum bir sözü, yağmur altında sırılsıklam tur atan üç kişiye hitaben söylüyorum:

— “Bakın şimdi, şu şartlar altında yağmurda ve düşüncenizin kıyısında dışarıda olmak isteği, yürüyorsunuz. Dışarı çıkacaksınız ve çok büyük bir ihtimâlle şu ânı ve hâlinizi hatırlamayacaksınız bile. Bak uyarıyorum da; bu ânı unutmayın!”

Canlı adama mezardaki hâlini anlatmaya davranmak gibi, canlı şimdiye, geçmişini hatırlatmak ve hissettirmek, çoğu zaman zor oluyor. Nitekim üçü de, bütün hasseleriyle yaşadıkları o ânın canlılığı içinde, sözüme şübheyle bakarlarken, hiçbirinin sözümü hatırladıklarını sanmıyorum.

Muhtelif kimselere, muhtelif defalar söylediğim ve hiçbir resim kalmayan sözümü, sözkonusu üç kişiye bir resim kalsın diye çok ısrarla telkin etmeye çalıştım; ama biri hariç, ikisinin ismini ve resmini ben bile unuttum. Mevsim kıştı ve akşamüstü idi, hepsi bu.

Mevsim yine kış ve o günden bugüne 8 sene geçti; yeni yılın 5. günü Cuma gecesi ŞEHİR’deki farelerin verdiği rahatsızlık altında bu hikâye edişe başlamama vesile kelimeyi buldum: BELİNOGRAF… Yâni telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı, uzak mesafeye nakleden cihaz.

 

*

 

Konuşma sesleri, çıplak ses dediğim tabiî bir ses değil de, sanki mikrofondan geliyor gibi; mesafe, ana koridorun oralar. Bayan Doktor, onlara, “ilginç bir denemeyi berbad ettiniz!” diyor. Yâni ben, ilginç bir denemenin kobayı oluyorum. Kobay farelerin ortasına kobay diye bırakılan ben, onları kendime kobay kıldım. Hâlen devam eden bir süreç. KARTAL’ın sağlamasını da gerçekleştirdiğim ilginç bir deneme oldular benim için.

 

*

 

2007’nin ilk haftasındayız. Bundan sonra tek tek tarih yazacak değilim; dönüm noktası niteliğindeki tarihler hariç böyle. Farelerden biri, 2006’nın Temmuz ayında, 13. veya 14. günde kendini asarak intihar etti. Namazda taciz edilirken hatırlatılan bu hâdise, aslında şu ânda hepsinde mevcut bir psikolojiye uygun olarak, yanıbaşında bana o farenin durumunu hatırlattı: “Beni, gazoz şişesinin içine koydular!”… Bu, mevzu olarak, karikatür tarzında işlenmiş bir şey olmasına rağmen, söylendiği zaman aklıma gelmediği gibi, gerçek ve olabilir diye yaşadığım-hissettiğim, sıkıcı ve boğucu, onlar adına güzel bir buluştu. “Cinler, beni gazoz şişesinin içine koydular!”… Niçin olmasın?

 

*

 

Beni, altıma işetmeye, yatağımı ıslatmaya, aramalarda da bunun böylece görülmesi için epey çaba harcadılar; cihaz marifetiyle. Bu arada, altını tutamayanlardan birinin, onlardan olduğunu öğrendim. Bu arada, öğrendiğim başka bir şey, yan hücrede kalan bir mahkûmdan: İsmini duyduğum ama görmediğim, eskiden çıkan bir karikatür dergisi, porno muhtevalı çıkan… Bu dergiye mektub yazarken vesaire, mektub arkadaşlığı, derken Cezaevi’ne ziyarete gelen kızlar; onların erkek mahkûmlara harçlık getirmeleri, ilerleyen ahbablık ve tabiî ki malûm yakınlaşmalar. Bu yüzden, kimi evli mahkûmların eşlerinden boşanmaları veya boşamaya karar vermeleri. Bunlardan biri, 13-14 senedir kendisini bekleyen vefakâr ve cefakâr eşini boşuyor. Sonra, Nevşehir ve Niğde’ye nakil; ve ziyaretçi kızlardan ortada kimse yok, harçlıklar da kesiliyor. Kısaca; dejenere edilmiş ve grub arkadaşları tarafından da dışlanmış, bu suretle “eli mahkûm” hâline getirilmiş, kullanılan mahkûmlar. Bizim yumurtasız homoseksüeller de, siyâsîleri kendi kullanabilecekleri hâle getirmenin zavallı piyonları olarak, böyle bir rol üstündeler… TELEGRAM cihazıyla da, benim üstümde.

 

*

 

ŞEHİR’de gördüğüm (2003 veya 2004), bir fotoğrafla resim arasındaki fark gibi ayırt ettiğim, sun’i bir rüyâ: Çok güzel, parlak ve kalın kâğıtlı bir kitab. “Özlü Sözler” kitabı gibi ve her sayfada bir veya birkaç cümle; yerli ve yabancı adamlardan. Bir sayfada, “Devlet’e ihtiyatlı itimad!” yazıyor ve altında sözün sahibi niyetine: Hacı Bayram Veli…Başka bir sayfada, “roman okumak gerekmez!” yazıyor; kimin olduğunu unuttum. Bir başka sayfada da, bir Sosyolog’a âit bir söz. Kitab sanki güzel sanatlarla ilgili gibi. Sözkonusu lâflar, sayfaların ortasında, köşesinde vesaire ve süslenerek çerçeveye alınmış gibi, yahud buna benzer figürlerle.

Sözkonusu rüyânın verdiği metalik duygu bir yana, zihne yollanan bir zorlamadan oluşu, HACI BAYRAM VELİ ADINA EDİLEN SÖZDEN BELLİ! Sahte ve gerçeği uykuda bile tefrik edici durumumuz, ŞEHİR’de bize bolca tatbikleri sırasında uykudan ânî kalkışlarımızdan da anlaşılmıştır herhâlde; yapanlarca!

 

*

 

21 Ocak 2007’de, Özgür Gündem gazetesinde çıkan bir haber: Susurluk soruşturmasında adı ciddi iddia ve belgelerle gündeme gelen tek asker, MHP’ye yakınlığı ile tanınıyor. JİTEM’in kurucusu olduğu belirtilen Veli Küçük, Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanlığı yaptı. Adı ilk kez Hanefi Avcı’nın Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı olduğu dönemde Susurluk Komisyonu’na verdiği ifâde de ortaya atıldı. Küçük’ün kazada ölen Abdullah Çatlı ile defalarca telefon görüşmesi yaptığı belirlendi. Avcı’nın suçlamaları üzerine İstanbul DGM, Genelkurmay Başkanlığı’na suç duyurusunda bulundu. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili Kutlu Savaş’ın, Susurluk raporunda “YEŞİL” kod adlı Mahmud Yıldırım’ın kullandığı belirtilen cep telefonu numarasının, Küçük’ün üzerine kayıtlı olduğu da ortaya çıktı. Küçük, Susurluk hâdisesinde adının geçtiği dönemde Giresun Jandarma Bölge Komutanı idi. Daha sonra, Çanakkale 116. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda görev aldı. Ağustos 2000’de emekli edildi. Emekli olduktan sonra bir marketler zincirinin Yönetim Kurulu Başkanı oldu, ancak adı değişik iddialara karıştı. Küçük, Ağustos 2007’de İran-Azerbaycan ilişkilerinin gerildiği bir dönemde Bakü’de ortaya çıktı. Azerbaycan’daki darbe girişimine adı karıştı.

 

AÇIKLAMA

Yukarıdaki giriş yazısını, 2007’de bir ROMAN üslûbuyla TELEGRAM’ı anlatmak niyetiyle kaleme aldım. Böylece, işin teknik yönüne dair söyleyemediklerimden de kurtulacaktım. Fakat sonradan vazgeçtim. Tekniği üzerindeki yanılmalarım da, TELEGRAM’ı yaşayan biri olarak, zan hükmünde de olsa, bir kıymeti olacağını düşünerek, “şartların elverdiği ölçüde”, düz şekilde yazmaya karar verdim. Ama o girişi yazmamın pek iyi olduğunu, şimdi daha iyi anlıyorum. 2007, benim NYMPHALAR’a söylediğim sözlerin de başlangıcı oldu: 2005-2006 yıllarında; kuru merak saikiyle ve işin aslına dair anlattıklarım da silinmiş, –gerçekliği hakkında kulis atılmış olduğundan–, sorulara pek cevab vermedim. Cezaevi’ndeki arkadaşlara, lüzumsuz konuşmamalarını tenbih ettim. O günler, Kartal’daki ilk günleri ve sonraki yarım yamalak bilinenleri andırıyordu; ve ağırlık, benim yalnız kalmamdan mütevellid “psikolojik” durumuma yorulmaya hazır. Ve Mahmud Efendi Hazretleri’nin, kararıma uygun sözü: KONUŞMASIN… İşe sıfırdan başlar gibi işi toparlamaya başladım. ISLIKÇILARIN da, bilip bilmediği hususu zamanla netlik kazanınca, bilmezden gelme sadece hukuka kaldı. Çeşitli çekişmeler içinde, görevini cihaz başında yürüten NYMPHALAR’a, “zaman aleyhinize işliyor, derdiniz neyse ortaya çıkın!” diye defalarca söyledim. 2006 Temmuz veya Ağustos’undan sonra, onlar adına talihsiz bir kaza neticesinde, Müdür ve hamarat birinin öldüğünü duydum.

NYMPHALAR her ne kadar “çalışkan” tutumlarına devam ettilerse de, bugün kendilerinin de reddedemediği gibi, bende hâdiselerin gelişimine dair bir imân oluştu. Bunun, bugünkü ifâdesi şudur: “Benim kurtulmam için ne olması gerekiyorsa olur!”… Bunu, “ne yapabilirsin ki?” alaylarına karşılık ve yaprak kımıldamadığı zaman söyledim. Özgür Gündem gazetesinden o gün yaptığım iktibas, sadece KARTAL’daki YEŞİL kod adlı kişi için benimle ilgili yaptıkları bir kurgu ile alâkalı olarak, tedâî unsuru diye kullanmak içindi. Gelişen hâdiseler sonunda, malûm ERGENEKON işleri, NYMPHALAR’ın pek çok şeyden habersiz olduklarını ve “cahilliklerinden” dolayı bol kepçe atıp tuttuklarını da gösterdi. Benim günlük ve günübirlik gündemlere alâkasızlığım ve tabiî ki cihaz tesirindeki hâlime mukabil, “hâdiseleri raksettiren keyfiyet” hâlinde mücerret fikirlerim-sezgi ifâdelerim, NYMPHALAR’ın benden almayı umdukları haber nevine uymadığı için, alay ederlerken, alayları “usûlden bir iş”e döndü. Giriş için yaptığım denemenin ne kadar isabetli olduğu, TELEGRAM hâdisenin başını ve sonrasını kendine bağlayan nitelik belirttiği, anlatım kolaylığından da anlaşılacak; bir imkân. Son olarak: ŞEHİR, Bolu demek. Fareler de, yükü taşıyan olarak NYMPHALAR’a dönüştü.

 

İLK GÜNLERDEN

Giriş yazısına parelel bir yerde, Kartal’daki ilk günlerime âit birkaç not düşmek, ona uygun olur.

 

*

 

Sabahın erken saatinde, koğuşun havalandırması içinde gümbürdeyen, çalışan arabaların egzoz sesi ve mahkemeye gitme ile ilgili konuşmalar. Bu sesler, dışarıdan gelen seslerin bir kuyuda toplanması gibi havalandırmada yankılanma şeklinde değil de, sanırsın birden havalandırmada çalışan ve o dar alandan dolayı gümbürdeyen bir ses; konuşmalar da öyle. Uykudan korkuyla uyandığım oluyordu. 15 gün veya bir ay kadar sonra, bu sesler kesildi.

 

*

 

Ufak tefek, Cezaevi’nin değişik –uzak– yerlerinden, normal olarak işitmemem gerekirken, koğuşun içinde duymaya başladığım, benden de bahseden sesler. Daha henüz TELEGRAM hakkında hiçbir şey bilmediğim günler. Birkaç ay sonra, bir gardiyanın marifetlerini yoklamak üzere bana söylediği bir söz, o günlerde neye hazırlandığımı da gösterir:

— “Çok gürültü duyuyor musun, gürültü oluyor mu? Biz hiç duymuyoruz!

Dam üstünde saksağan lâfını mantığa oturtmak üzere ilâve etti:

— “Bacadan geliyordur!”

Havalandırmaya çıkınca, çatının ucuna yakın ve ne işe yaradığını anlayamadığım, –NYMPHALAR alayla karışık, kuşluktur diyor!–, baca benzeri bir şey görüyordum. Soba deliği olmadığına, alt ve üst kattaki tuvaletlerin bir havalandırması bulunmadığına ve havalandırma küçük pencerelerden gerçekleştiğine göre? Her neyse; ne içerideki seslerin, ne havalandırmadan-koğuş avlusundan gelen seslerin bacayla bir ilgisi yok… Mahcub tabiatlı o gardiyana, sözündeki “yoklama” niyetini anladığımı belirtmek üzere, “siz ne yapıldığını biliyorsunuz!” dedim. Yüzsüz olamayanlara mahsus bir sükût.

 

*

 

Koridordan, 10-15 dakika kadar arayla devamlı tekrarlanan, –STAR televizyonu haberi olarak–,  halk içinde yapılan konuşmalar. 50 yaş civarında, sanki memur emeklisi, konuşma sesi güzel bir adam, bir yaşlı kadın vesaire: Benim hakkımda sorulan soruya, menfi yorumlardan sonra “terörist” diye biten cevablar. Televizyon haberi tamam da, –o niyetle dinliyorum–, bu sürekli tekrarlar ne? Sonunda, “herhâlde teybe aldılar, benim koğuşa yakın bir yerde tekrarlıyorlar!” diye düşünüyorum. Bu türlü haberlerden biri de, benim hakkımda Demirel’e sorulan sanki imâlı bir soruda, “ben Salih Mirzabeyoğlu’nu ne tanırım, ne bilirim, ne ilgisi var, pööh…” diyor. Konuşmaları tam net duyamadığım için, tam anlayamıyorum… Psikolojik baskı ve kafa ütüleme niyetlerinin sebebini o günler henüz bilmediğim için, TELEGRAM’ın alt yapı oyunlarından biri olduğunu, o günlerde düşünemiyordum. Zaten yaralı ve hastayım; ruh ve beden direncini içli dışlı kırma ve beyni iptâle yönelik sair tertibler içinde, ilk 15-20 gün sonra, beni delirtme niyetlerini sezmiş olarak, mani olamadığım bir sel önünde olduğumu hissettim ve paniklemeye başladım. Kafamla oynuyorlardı. Ben, şuurlu olarak işitmemeye çalışsam da, mani olamadığım.

 

*

 

Televizyon sesini daha iyi anlamaya çalıştığım, kapıya kulağımı verdiğim bir seferinde, “bak kapıya dayandı!” diye, hâlimi birine duyuran, tâ koridorun başından gelen ve normal olarak işitilemez olan tonda bir ses. Nasıl bilebiliyorlar? Bir gece, koridor sessiz, koridorun başından mikrofonik ve yine normal konuşma tonunda, ismimin geçtiği ama tam anlayamadığım aleyhimde bir konuşma duydum, kapının mazgal deliğine yanaştım; bazen yorulup kapı aralığından duymaya çalışıyorum. O ses, bu sefer, sanki kapıyı zorlamak için dayanıyormuşum gibi, tedib edici şekilde: “Bak, bak, kapıya dayanıyor!”… O köşebaşı konuşmalarında, ismimle beraber en çok anılan kelime, BOLU’da epey az olarak, “terörist!” lâfı. Kartal’daki kurgulara, bir gece Marmaris’ten oraya, beni görmek üzere gelen ve sabaha kadar yanındakilerle beni konuşurken, bana hitabeden KENAN EVREN de vardı.

 

DUVAR – DAVAR

Koğuşa konulduğumdan beri, sayıma 15-20 kişi birden geliyor. Bu, sadece güvenlikle ilgili bir mesele değil; zaman geçtikçe sebebini daha iyi anlıyorum.

Genellikle bir müdür yardımcısı her seferinde var; değişebiliyor. Sayımlarda hemen en çok görünen, zayıf ve uzunca, 25 yaşlarında sandığım Bünyamin var. Bir başka, 45 yaşlarında Bünyamin daha var ki, o piçe bu bakımdan “Genç Bünyamin” diyeceğim.

Ayrıca, Başgardiyan Selçuk ve özellikle Turhan, “Genç Bünyamin”le beraber veya doğrudan kendileri, pek sık gelenlerden.

Baştan pek anlayamamıştım, sonra sonra pek çok oyuna mevzu oldu: Giriş kapısından sonra, önümde büyük bir masa, üç sandalye, ben masayı şöyle yanıma almış şekilde ranzaya oturmuş sayımı bekliyorum.

Sair zamanda da, oturuşum böyle. Tam karşımda televizyon, kapının öbür kanadında duvara bitişik küçük buzdolabı, onun arkasında da yerde bir ocak… Buzdolabı ve Televizyon arasından da, lavabo kapısı.

Kalabalık gelmelerine rağmen, kapıdan bir-iki kişi giriyor ve buzdolabını arkasına almış, şöyle belli belirsiz bir selâm verdikten sonra, gözlerini bana değil de, benim sağımdan arkamdaki duvara diken kişi, elindeki bloknota ciddi bir şekilde işaret koyuyor.

Bunlar nereye bakıyor, niçin bakıyor derken, sayısız oyuna geldim. Bu, aslında vehim vermek, şundan dolayı mı bundan dolayı mı derken, zihin yorgunluğuna düşürmek için basit bir figürdü. Öyle ki, insanda zekâ, hayâl gücü ve bilgi ne kadar fazlaysa, o kadar çok oyuna geldiğin Telegram’da, bir çarpıcı misâl… Ahmaklığın zaafı ve çarçabuk işi bitme ayrı.

Aslında en başta anlamam gerekeni, Hastahâne’den döndükten 4-5 ay sonra farkettim. “Telegram”da, beni şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürür ve “nasıl biliyorlar?” diye çıldırtırlarken, aslında “Tilki Günlüğü”nden istifade ediyorlardı ya, “duvar” ve “davar” tedaisi içinde, benim koğuşa “davar” olduğum ihsasını vermek üzere giriyorlardı.

Buluş müthiş(!)… Analarını, karılarını, mecburen söylüyorum, babalarını çaput gibi ayaklarımın –diyeyim!– altına serenler, bana böylece hakaret etmiş oluyorlardı. İşin tuhaf tarafı, bunlarda tatlı tenlerinin incinmesi korkusundan başka, hiçbir ahlâkî ukde olmamasıydı, haysiyetime dokunur-dokunuyor korkusu, tedirginliği, endişesi, şeref, haysiyet, namus duygusu bulunmamasıydı. Ey ateş!

Kartal’da bulunduğum bütün zaman boyunca, onlara biriktirdiğim kine mukabil, hep çoluk çocuklarının evlerindeki cehennemlik fukara havasını düşündüm, acındım. Evet; onlara yapılabilecek en büyük iyilik, onları bunlardan kurtarmaktı.

İnşallah!..

 

MIKNATIS OLABİLİR Mİ?

Sovyetler Birliği dönemi… Ekoloji ve Yaşayan Çevre Bakanı, bir Rus gazetesine, “Sağlık Bakanlığı ve Federal Soruşturma Bürosu, bir milyon masum insan üzerinde tıbbî tecrübeler yapıyor; suya kimyevî şeyler koyuyorlar ve zihnimizi değiştirmek için mıknatıslar kullanıyorlar. Biz, otoritelere bu iddialarımız yüzünden deli olmadığımızı isbatlamaya çalışıyoruz!” şeklinde beyanat veriyordu.

“Telegram” kitabında, eskilerin “istişhad” dedikleri “delil kılma ve şâhid gösterme” usûlüyle o eseri yazdığımı belirtmiştim.

Bire bir uygun gelen yukarıdaki hâdise, “deli olmadığımı isbatlamaya çalışma” en zorluğu da dahil, aynen benim yaşadığım, düşündüğüm:

Bir toplu iğneye yaklaştırılan mıknatısın çekim dairesine girer girmez onu kapması ve bitişmesi gibi, o elektrik beni kapıyor.

Bir boşluk hâlinde, şöyle hafiften, evimi, çocuklarımı düşünmüşüm, yahut o günkü Avukat görüşü, diyelim “sürü hâlinde giden kargalar, sabah nereye gidiyor, yuvaları nerde?” gibi, bahçede veya koğuşun içinde turlarken, tesirden çıkmışım hissi içinde iken, birden elektrikî tesir hissediliyor ve yoğunlaşıyor. Yakalanıyorum.

Malûm; işin çıldırtıcı yanı, aklına gelen ve rüyâ tabiîliği içinde daldığın ân, acaba onların zihnine ilka ettiği mi, yoksa gerçekten senin mi?

Hoş, bir insanın aklına ne geldiğini bilmek için çok fazla zekâ da gerekmiyor. Mekândaki eşya belli, işin de, meselâ mahkemen var, onunla ilgili; çoluk çocuk, arkadaşların, ziyaret filân. Duvara bakarsın, sarı, o gün filân ziyaretçi sarı giymiştir, bu müştereklikte kolayca ilka edersin.

Şu mıknatıs: Sol bacağımı tahta kırar gibi kırmak istediler ya, yaklaşık 4 ay o bacağım, sırt adaleleri tamamen liflenmiş ve muhallebi gibi olmuş, sanki bir su torbası. “Acaba oraya ilaçlı bir şey mi şırınga ettiler?” diye düşünüyorum ve aklıma geldikçe iğne izi arıyorum. Ama zaten bu kadar zamanda iğne izi kalmaz. Tıbbî olarak mümkün mü diye soramadığım soru şu: Acaba oraya zerkedilen mıknatısın çekebileceği bir ilaç olmasın? Kendimi, sanki damarlarında madenî bir şey dolaşan insan gibi hissediyorum.

Sonra, şu Müdür Yardımcısı İbrahim’in, 12 Nisan’a gelen Kurban Bayramı kasdıyla, akşam sayımında attığı “siğil”:

— “Size, Bayram’a kadar müsaade; Bayram’da bitecek onu söyleyeyim!”

Sayımda gelen kalabalığın içinde, bana görünmeyen kanatta telegramcılar da var veya ben öyle sanıyorum, onlara söylüyor. Acaba bacağımdaki mıknatısiyet sağlayan ilâcın, –varsa!– tarihi o zamana kadar mı? Yâni 12 Nisan’a kadar mı?

Bu mıknatısiyet sağlayan ilâç meselesi, benim ziyaretçilerime ve arkadaşlarıma, bir ihtimâl, olmazsa benzetme kasdıyla anlattığım bir şeydi. 6 aya yakın bir zaman sonra Hastahâne’ye kaldırılışım ve sonra dönüşüm: Gelen kitablar arasında, Sovyetler Birliği döneminde geçen hâdiseye rastladım… “İşte, anlattığım gibi!”… Anlattığım ona uygun, ama ilâç meselesi mi, cihaz meselesi mi bilmiyorum; “bana, ilâçsa, nasıl vermiş olabilirler?”…  Bunlar, o günkü sorular. (17)

 

20

 

MASAL 

Masal: Aslı küçük çocuklar için, mümkün olmazı yok bir hayâl genişliği içinde, ibret verici hikâye. Gerçekliğe nisbeti palavra olsa da, çocuk saffetine hitab eden RİTLER’i ile, akıl tahdidini aşmış, bir bakıma “gerçek” denilenin aslının ne olduğunu sezdiren edebî bir tür; bu mânâsıyla onu, yetişkinlere mahsus hikâye, roman, tiyatro ve film türlerine sızmış ve mitoloji kılığında da görüyoruz… Masal kelimesinin bu kıssa ve mesel mânâsından başka, yazılışı yine “masal” olan bir kelime, bize, “kendisinden çok az şey bildirilen ruh” hikmetini hatırlatıyor: Az miktar olan şey… Masale: Sızıntı.

 

*

 

Benim hafızamı turşu etmek üzere, sesi “Aktör” dediğim kimliğe tebdil olmuş Duran, oynayan Kenan niyetine, bazı geceler sabahlara kadar, görüntülü, masalvarî kurgular hünerini sergiliyor. Duran, derken Kenan, derken Aktör, derken Mehmed, kim kimdir karışırken, oyunda geçen gerçek kişiler de, kendi sesleri ve görüntüleriyle, “sunulan” sahne ve dekor içinde. “Ben Yahya, ben Filistinli Yahya…” diye başlayan, Peygamber’den Şeyh’e, efsane kahramanına, masal kişiye kadar renkten renge giren bir kurguda, –oynayan Kenan–, nihayet bitim. Duran, hakkımdaki, o kelime olarak söylemediyse de, niyeti “salaklığım”, hükmünü bildiriyor: “Bu, masal gibi şeylerin daha çok tesirine giriyor!”… Bir adamın silâhından korkarsın, o, bu üstünlüğü zekâ teshiri sanır ya; bunun gibi, cihaz başında ve onun elektriği ile iş gören adam, kendini gittikçe akıllı ve zeki, beni de başkasına göstermek istediği gibi “meczub” ve salak saymaya başlıyor. Hem de, aslında beni methettiğini anlamadan… Dünya’yı bir trajedi olarak gören Shakespeare’in, bir oyununda kahramanına söylettiği söz: “Bu dünya, baştanbaşa bir aptalın anlattığı masaldan ibaret!”; doğrusu, dünyayı masal gören abdallardır. Dünyayı masal görme hakkındaki niteleme farkı… Hakkımdaki hükme gelince: Beni öyle gören ve göstermek isteyenin salaklığını anlamak için, İBDA külliyatına şöyle bir bakıvermek yeter. Mevzu dilime girip, bilgisayar marifetiyle bağıntılar kurarak beni doğru ve yanlışlarıyla şaşırtmaya çalışan NYMPHALAR, bendeki TELEGRAM gayelerinin ahmaklığı bir yana, zekâ olarak KARTAL avanesiyle kıyas bile olmazlar. Pislikleri ve benden aldıkları karşılıklar bir yana, bazen espri kılıklı, “benim hakkımda brifingi siz verin!” diyorum. Şu satırları yazarken ucuz bir adilik yapıyorlar: Sanki onları pohpohluyormuşum gibi. Oysa ben, kendimi methediyorum: “Beni tanıdıkça, boşluğunuzu anlar ve yerinizi kaybedersiniz!”… Bu sözü onlara, beni içyüzümle tanıma gayelerini söyledikleri zaman söylemiştim. 2005 mi, 2006 yılında mı idi?

 

(…)

 

“EVRENİN DİLİ KENAN’IM BEN!”

 — Ben Kenan, trikotakim benim, bir tanem! Ya, ya, Kenan, geçmişini (…) senin, doğru dur, doğru! Ben konuşurken ayağa kalkacaksın itoğlu it! Kalkacaksın, kalkacaksın, “ehemi mini mini, bişi mi didiniz, başka emriniz efem!”; bunlar da olacak bunlar da! O baban olacak adam, bilir beni de, bilmez de, bilir de bilmez; Bilgeşenim ben, Bilgeş-enim! Salak anlamadı; Bilge şen değil, Bilgeş-enim! Aptal bu aptal! Ulan, en-boy değil, birleşik, bireşim ulan, bireşimsel; Bilgeşenim ben! En ne demek? En, en, evren; öküz, (…), anladın mı hayvan! Ziyaret yerinde şikâyet ediyor, hava da atıyor! Hava, hava, havalizasyonal! Salak, nasyonal anlıyor; nasyonal değil, evrensiyonal! Si, si, (…) seni! Yaa, ben Kenan’ım; şerefli ordunun en şerefli subayı, Kenan’ım Kenan! Ben Evren’in diliyim be; Evren’in dili benim! Ben, Mustafa Kemâl’in oğluyum, oğluyum, oğluyum! Evren o, evrenin dili o; bütün evren bir dil, o da onun dili, anladın mı tatlım! Anlayacaksın, anlayacaksın, daha neler anlayacaksın! Evren bir kozmos; geçmişten geleceğe bir milenyum, milenyumerger! Merger, merger, berger değil; adam olsaydın, berger sen olacaktın, akılsız! Bir spetikalia, bir merşen, bir mergen, bir bireşim! İnsan da bir bireşim! Bireşim o! Evren okyanusunda imperetikalim ben, imperetikal dilim! Dilim ben, ben Mustafa Kemâlim! Herşey bir dil, herşey, herşey! Alçak, alçaksın sen; senin bu milenyumda yerin yok! Var, olabilir, anla; anla da ol, ol da anla! Herkes evrenin dilinin bir parçası, sonsuz milenyumun bir parçası! Yıldızlar, gezegenler, ofomenyüsler, bir dil, bir dilin noktaları! Bireşimler, bireşe bireşe sonsuza kıvrılır! Bireşimler bir dil! Bütün diller bir dil, bütün diller bir dildir; dil güneştir, güneş dilidir! Bütün ışıklar ondan alır ışığını; bütün diller, Mustafa Kemâl’den türemiştir! Ben Kenan, ben Kenan, ben onun en sadık bir neferi! Ne neferi ulan, ben Binbaşıyım! Baktım mı, yakarım, sıçarım adamın canına! Tasarruf diyorsun ya, de, de! 12 Eylül paşaları bile, sıçarlardı beni görünce; bana bulaşmazlar, bilirler, baktım mı yakarım adamı! Yaa, hepsinin ödü kopar benden! Burası Cezaevi değil mi tatlım! Değil! Burası hastahâne, tamam mı tatlım, hepinizin canına sıçacağız! Biz Albaylar cuntasıyız, Türkiye’yi idare eden Albaylar cuntası! Ulan bütün çeteler bize bağlı, biz ne dersek o olur, tamam mı? Cuntayız, cunta, sunta değil; …tirme suntanı, cunta cunta! Yakında bütün Türkiye, bütün dünya buradan yönetilecek; bütün milenyumal koloniler bizim, bizim olacak! Olacak ulan, olacak; evren biziz, bizim dilimizdir evren! Biz kurtlarız; kurtlar, evrenselingin kurtları! Ya milenyumun çöplüğüne gideceksin, ya importınt tingir giremle uzayın uzamında tilligleşeceksin! Tîn, tîn! “Cin, cin” diyordun ya; tîn, tîn… Cin de tîn; bir müz o, bir müzal! Muz değil, müz! Formasyonazi müz; spesial alektet! Anlıyorsun değil mi? Spesial alektet! Uuuu; kurtlar! Kurtlar bir müz; müzler! Milenyumun müzleri! Alegoriksel taraklar!

— Havasını verebildiğimi sandığım, bu tirbuşonlu konuşmayla karışık konuşma, belki 4-5 saat sürdü ve ben kendimde(n) geçmiş bir kamaşmadan ayıktım. Malûm, mikroelektrikî dalga, kirilliyim, belki majik güç, “evrenin dili” filân derken işin uydurukluğunu farketmemi önleyen bir ruh hâli ve bilmem niye hayâl hânem içinde müthiş bir etki yaptı bende; etkideki “malûm” tesirler bir yana, onların etkisi de olsa, Kenan’ın, inişli çıkışlı teatral konuşması ve diksiyonu, beni onun hakkında “olağanüstü” hükmüne vardırdı. Bayıldım. Şubeci Mehmet, “nasıl?” diye soruyor; “müthiş!” dedim. Hayâlimde 65-70 yaşlarında, zayıf ve hep nedense paltolu olan Kenan’ın, görüntüsü ve sesi geldi: “Ne yapıyorsunuz?”… Mehmet: “Senin için, müthiş diyor!”… Yahu kaç tane Kenan var? Kenan, öfkeyle bana seslendi: “Yağcı! Sığışma, sığışma! Methedilmekten hoşlanmam!”… “Ben de zaten tam olarak sen misin değil misin, bilmeden söyledim!”… Mehmet: “Aktörün sizi seslendirdiğini söylemiştik de!”… Yâni 35-40 yaşlarındaki Kenan, Aktör imiş; daha doğrusu Kenan diye bana kendini yutturan Aktör varmış!

FURKAN dergisinden, Sinamî Orhan’ın yazısından bir bölümü aynen iktibas ediyorum ve “Başyücelik Devleti”ne “Başkanlık palavrası!” diye alay etmeye yeltenen Kenan’a ithaf ediyorum:

Elimizde bir “reçete”, yâni bir “dünya görüşü” ve “tarih muhasebesi” var, “rotamız”ı, önümüze çıkan bütün fırtınalara rağmen bunlarla belirleyince, deniz ne kadar dalgalı, azgın olursa olsun, gemimizi devirmeden, alabora etmeden yol almamızı sağlıyor.BAŞYÜCELİK DEVLET SİSTEMİ’ne “totaliter bir anlayış” diyerek karşı çıkanlar bugün ABD’nin “Başkanlık sistemi”ni kopya etmeyi plânlıyorlar. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin, “Üstad’ın Büyük Doğu fikrine çok benzediği”nden bahsediyorlar!!! “Misak-ı Milli” diye güzellemeler yapanlar, “Lozan bir prangadır” dediğimizde karşı çıkıyorlardı, şimdi onlar da, “sınırların genişlemesinden, nüfuzun artmasından” bahsediyorlar, “Lozan” arada durdukça bunun imkânsız olduğunu bilmeden hem de! “Kürt meselesi” için “KÜRT MESELESİ” dediğimizde “terör sorunu”, “bölücüler” diyerek lâfa başlayanlar, bugün “açılım rüzgârları” içine girip, önce Öcalan’ı, “Bodrum’a tatile gönderilecek bir Paşa” hâline sokuyorlar, ardından rüzgâr yön değiştirdiğinde de “Öcalan enterne edilmelidir!” diye apaçık bir cinayet isteğini dillendirebiliyorlar! (Ve savcılar oturuyorlar!) “Federasyon” dediğimizde “misak-ı milli”den bahsedenler şimdi federasyon’dan bahsediyorlar, bunun bir “dünya görüşü”, belli bir “idarî yapılanma” içinde olabileceğini ve öncelikle “Lozan”la işe başlanması gerektiğini düşünmeden! İBDA, BİR TURNUSOL KÂĞIDI, HEM SÖYLEDİKLERİ, HEM DE KENDİSİNE YAPILANLAR İTİBARİYLE; BUGÜN “DEMOKRATLAR, LİBERALLER” DENİLENLER İÇİN DE, “AKP’YE, CEMAAT’E VE ABD’YE KARŞI OLDUĞUMUZDAN SİLİVRİLER’E TIKILARAK SUSTURULMAYA ÇALIŞILIYORUZ!” DİYENLER İÇİN DE…

 

*

 

İdare şekli Başkanlık sistemi olacak da, onun ruh ve keyfiyetini hangi dünya görüşü-hayat tarzı dolduracak? Bu cümleyi yazmadan az önce, NYMPHALAR’ın lâf atma niyetine birkaç cümlelik değişik mevzuları gevelemeleri ve illâ belden aşağı bağlamaları, bu arada tenasül uzvumu çevirmeleri eşliğinde, –hâlimi düşünün!–, namazımı tamamladım: Bu, senelerdir yaşadığım bir klâsik. Şimdi: NYMPHALAR’ın cihazları yoluyla gerçekleştirdikleri hüneri, oynadıklarını, onları görevlendiren bütün müesseselere ARMAĞAN ediyorum. Bütün varlığımla! (18)

 

21

 

DÜŞ VE GERÇEK

Düş yolculuğunun, ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANMASI… Dünya’nın ayrılmaz bir biçimde bağlandığı sonsuz bir düş; bu düşte, gerçeğin temelleri erimektedir. Bu ifâde, Batı dünyasının Avustralya yerlileri hakkında vaktiyle yapmış olduğu bir tesbittir. Bu dikkate alınırsa, hayata bakış tarzları olarak, onların gerçekliklerinin bu olduğu da anlaşılır. Sözkonusu gerçeklik, niteleme farkı bâki, bugün fizik ilmi ve felsefe bakımından, modern dediğimiz ve araç gereçle ölçtüğümüz dünyanın da gerçekliği olmuştur. Atom altı parçacıklar fiziği dünyası ile günlük hayat bakışı arasındaki farktan bahsediliyor ve sade insan şuuru olarak “gerçeklik” günlük hayat tarafında kalarak o yerlilerden ayrılınıyor sanılsa da, bir çeşit düş yolculuğu olan modern fizik, matematik, tıb ve genel olarak bitki, hayvan ve tabiat ilimlerindeki incelik, aynı yollardan edinilmiş çeşitli araçlar hâlinde, günlük hayatımızda kullanılıyor. Demek ki, gerçek ve düşten anlaşılan şeyler farklı.

Bir film kurgusunda, filmin çekiminde rol alanların, yönetmenden, sair elemanlara kadar bir kadro ile, film seyircisinin karşı karşıya oluşunu gözönünde tutarsanız, hangisi gerçeğe daha yakındır? İşte TELEGRAMCILAR ve ben… Demek ki, bu teshir farkını dikkate almaksızın ve cihazlarına katık gerçek kişilerle oyun kurmada benim aldanmalarımı alaya alarak meseleyi benim zekâ durumuma sirayet ettirmeye kalkanlar, düpedüz ahmaklardır. Basbayağı, fizikî güç olarak misâl vereyim: Karşısındaki şu kadar adamı hazırolda tutarken, bunun kendisinde bir devlet gücünü temsilden doğduğunu gözardı ederek ve kendini gittikçe bu duyguya inanmaya kaptırarak, pazusunu yoklayan adam gibi, onlar gittikçe akıllı ve gittikçe salaklaşan da ben… Ama öyle olmadı: Ben neysem oyum, insan olarak onlar da neyse o. Ve zavallı NYMPHALAR: Bu yazdıklarımı anlıyor olmaları gibi, “çevre felâketi”ni yaşayacak bir talihsizliğe düştüler. Niyet olarak adi kurguları karşısında, her seferinde ahmaklıklarını yüzlerine vururken, –meselâ, şu yazı ne ki?–, bunu anlıyorlar. Tuhaf olan şu: Adi olmak istiyorlar. Bu satırlar yazılırken düşüncemin alınışı bakımından, benim için zor bir durum. Onlar için de; tavlanıyor gibi olmamak. Rahatsız edici hafifliklerine bu yüzden: “Soytarılık yapmayın!”

DÜŞ YOLCULUĞUNUN, ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANMASI; Telegram’ın, düş ve gerçeği mezceden niteliği bu. Düş ve gerçek hakkında yukarıda yazdıklarım da, buna dairdir.

 

AB-KUR

Kartal’da… Herhâlde Mayıs ayı’nda idi: Telegramcılar’ın, sağ yanımdan önüme sürüp çektikleri tanıdık tanımadık kadın fotoğraflarının gösterilmesine karşı, müthiş bir buluş(!) sahibi oldum. Havalandırmada, malûm olduğu üzere, tesbih çekerek yürüyorum, iki kişinin mevzu ben olmak üzere yakın mesafeden konuşmaları arasında, bana gösterilip çekilen fotoğraflar; birden aklıma, eski baskısında “Yemen’de bulunduğu söylenen cinler şehri” mânâsına da gelen, AB-KUR kelimesi geldi. Yâni, eski devirlerde cinlerin Başşehri olduğu söylenen AB-KUR. Ben, bir savunma şekli hâlinde, Üstad’ı veya Efendi Hazretlerini düşünür ve kendimi onların hey’etine bürünmüş hayâl ederek turlar, her şeye karşı ayakta duruşumu bu hâlime bağlarken, Efendi Hazretleri’nin “Müslüman cinlerin de şeyhi” oluşunu düşünerek, aklımın bir köşesinde hep AB-KUR olmuştur. Bana musallat olanlar eğer cin ise, bu işin oradan kesilmesi ümidi. İşte, eğer bana resmi gösterenler, yahud resimler, tanıdık tanımadık kişilerin suretine bürünmüş olarak bana oyun ediyorsa, AB-KUR’daki Efendi Hazretleri’nin heybet ve itibarını hatırlatmak, onları korkutmak üzere, “AB-KUR!” diyordum; ve der demez de görüntü kayboluyordu.

Hemen düzelteyim: “Ab-kur” kelimesi ile “Ab-karî” kelimesinin lûgat mânâları başka. Benim niyetim, “Ab-karî” iken, “Ab-kur” demişim. Bunun farkına, Hastahâne’den döndükten bilmem kaç ay sonra vardım. Cinlerin lâğım, helâ, bulaşık dökülen yerler, çöplükler vesaire gibi yerlerde yuvalanan şerlileri ve “hades-pislik”, hele insan dışkısını yemeleri gibi, duyulan ve okunan bilgiler yanında, ebced ve iştikak ilgisi içinde mânâların tam tersine dönmesi meselesi, AB-KUR ile AB-KARÎ arasında zannedilebileceği gibi bir uçurum doğurmasa da, aslının bildirilmesi gereği, bu izâh, niye “AB-KUR!” dediğim ile birlikte anlaşılıyor sanırım… Âlemde, zâtı ile iyi ve kötü yoktur; iyi ve kötü, Allah’ın bildirdiği ile başladı ve vardır; topyekün varlığın kelimelerle ifâdesi ve bunların topyekün tek bir kelimeye ircaı: Allah. Bütün Resûllerin getirdikleri kendisinde toplu olan Allah Sevgilisi’nin getirdiği ve gösterdiği yoldan, tevil, tâbir, tefsirle, O’na ibadet. HAYAT adına yapılan bütün İNSAN faaliyetlerinin olması gerekeni bu; BİR için, BİRE DOĞRU.

Şu fotoğraf meselesi: Bunu, hayatınızda derinden yaşadığınız ve “gözümün önünden hiç gitmiyor!” dediğiniz bir sahnenin, şu veya bu, dışarıdan bir tertible gerçekleştiğini düşünün. Bu tertib, TERTİB OLMAKLA, sizin tabiî hayâlinizden başkadır, ondan belli belirsiz daha cismanîleşmiştir. Varlığı; var ama yok, yok ama var gibi. Anlattıklarımı anlamış da olsanız, daha fazla bir şey söyleyebileceğinizi sanmadığım bir görüntü. “ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANAN DÜŞ YOLCULUĞU” ifâdesine uygun, bir düş nevi.

 

(…)

 

Uyumama müsaade etmeden önce, frekans ve sözlü telkin kurgularından biri, yine fotoğraf ile alâkalıydı. Kalbimin üstüne konulan tanıdık ve tanımadık bir kadın fotoğrafı, sonra o çekilip bir başkasının konması… Ben, güyâ kalbimin üstüne konulan o fotoğrafı göremeyeceğimi bile düşünemez bir elektrikî tesir altında, o zaman bilemediğim bir dikkat çekme ve heyecanımı kontrol etmek için nefesimi ayarlamaya çalışmanın da onlardan olduğu bir hâl içinde, “gaza gelmiş” bulunuyorum. Bu, niyeti cinsî arzuyu tesbit etmek olan veya o kişiye duyduğum herhangi bir yerleşik hissi yakalamaya yönelik tertib, sadece hakikati bulmak ve onu korkutma-şantaj vesaire gayeli değil, gerek bizzat niyetin ilkaı ve gerekse “sende olmasını istediklerinin empozesi ve tesbit etmiş gibilikleri” cinsinden frekans ve söz kurgularıyla abartılı bir iş. Meselâ, sadece şarkıcı Emel Sayın ve Ayla Algan gibi, beni mahcub etmek için gösterilenler bir yana, erkekler de olabilirdi. Nitekim, resim tarzında değil de, tahrik, telkin ve seni o hâle getirebileceklerinin frekans ve sözlü telkinleriyle, kulampara ve ibne rolünde gerçek kişileri de oyunlaştırdılar. BOLU’da NYMPHALAR’ın talihsizliği, benim şu sözümde topludur: “Benim edebim üzerine, edebsizliğinizi kurmayın!”… TELEGRAM hakkında, Kartal ile BOLU arasındaki şuur farkım, anlattıklarımdan belli. Onlar hangi oyunu yaparlarsa yapsınlar, ben hep ben olarak, ama Kartal’da bir nevi izâh etmeye çalışırken batma gibi ihtiyaçlara düşmeden, muhatablarıma misliyle mukabele. “Sen, aşağıda dolaşanları boşver, ben senin en üstünde bulunan adam var ya, ona müthiş bir şehvet duyuyorum ve onu (…) var!”; uğraşmaya ne hacet, size ballı bir sansasyon, ben rezil rüsva, sana işe girme - para - şöhret. Yeter ki, şu cihazınla ortaya çık. “İtirafım”ın kulağıyla duymuş şâhidi çok; bizzat şu satırlar ne ki!

 

*

 

Şu kalb üzerine konan resim meselesi, KARTAL’da beni şu bakımdan çok heyecanlandıran kurgulardan biri. “Gaz verme”, şu, bu gibi lâfları tekrarlamadan: TELEGRAM’da, ses ve görüntülerin bende tezahüründen sonra, hatıra yoklaması ve sağlamasından başlayarak her tertibte, cihaz teshiri-frekans yolu ve sözlü telkin birbirini tamamlar bir düzen içinde, hep “kalbin okunması” ve “düşünce okunması” sözleri telkin ediliyordu. Bende CİN hayâlini besleyen sebeb, bu olmuştur. CİN değil de bilgisayar türü bir cihazla yaptıkları yolundaki telkinleri ise, bende bir şok etkisi meydana getirmemiştir. “Nasıl bir şey merakı?” ayrı mesele. Zamanla, onlar kalbi sadece kan pompalar kıymete düşürüp, sadece beyin üzerinde dursalar da, bu sefer kalbten beyine ilgi gürültüye gittiği için, meselem İMÂN olmuştur. “Cin” derken, “imân” davasının çilesi. Kalb mahfuzdur, ama his okunabilir; cin korkusu derken, doğrudan doğruya KALB HAKİKATİ’ni ve ruhu inkâr eden bir cihaz teshiri altına girmek? Bu yazı dizisinde, ruh ve beden (beyin), ruh ve madde, nefs, şuur, kalb ve yürek vesaire gibi meselelere giriş sebebim de, bu. Herhâlde şunu söylemeye hak kazanmış bulunuyorum: TELEGRAM’ı gerçekleştirenler ve cihazı tanıyanlar bir yana, bu saatten sonra TELEGRAM’ı inkâr edenler, ikna olmama ve inkâr etme şartlarına da malik olmayanlardır. Şu satırları yazdığım sırada NYMPHALAR, Telegram’ı bilen birisini kastederek, “delilin var mı derse ne diyeceksin?” diyor. Ben de, “o kişiyle karşı karşıya gelir, konuşuruz; ikimizin arasındaki zekâ farkı kimin lehine ise, o haklıdır!” diyorum. Resmiyet bir yana, hile yapmak için bile olsa, “isbatın var mı?” deme şartlarına sahib olunmaması durumunu kasteden bir efelenme.

 

MİDİLLİ KANALİZASYONLARI

Bir zamanlar, suçlu psikolojisi ile ilgili olarak, incelemeyi yedi göbeğe kadar yapar, istidat, kusur yahut suç işlemişler yolundan, son örneğe gelirlerdi: Suç, irsiyetle intikal eden bir hastalık sayılırdı. Bu görüş, tarih içinde “gemisini yürütmek” ve mevcut rejimi korumak adına, sadece suçlunun “hasta” oluşuna kadar gerilediyse de, karalama işlerindeki meselelerde, aynen uyarlandı. Ben, dünyadaki bütün rejimleri ve kendi koydukları kanunlara uymayanları, hem suçlu, hem de hasta görenlerdenim. Ruh olarak hastalık ölçüsünün hakikati, başta İslâm’a imân etmemeden başlar. İslâm’ı bir yana bırakarak, doğrudan doğruya rejime bakış gözüyle bile, bütün rejimler suç üretme makinesi hâlinde ve hâliyle suçlular tarafından muhafaza edilip, yürütülmektedir. TELEGRAM’a maruz kalan ben, akrabalarım hakkında da sayılıp dökülenleri ölçü alarak, TELEGRAM’ı yapanları ve âlet olanları bizzat suçlu ve hasta saymaktan, aile ve akraba üyelerinden başka, atalarıma doğru suçlu ve hasta saymakta, haklı mıyım, değil miyim?

Şimdi size, sağlıklı(!) bir ruh ve kafa ürünü olarak, MİDİLLİ KANALİZASYONLARI kurgularını sunuyorum.

 

*

 

Midilli Adası, malûm, ÇANAKKALE’nin, hâni şu Kartal Cezaevi’ne Müdür Yardımcısı diye gelen, ama maaş bordrosunda ismi geçmeyen, bu yüzden gardiyanların da kendilerini gözetlemek için Bakanlık tarafından gönderilmiş biri diye şübhelendikleri adamın (!), Cezaevi’nde görev yaptığı yerin karşısı.Ben artık iyice tükenmiş durumdayım. “Cindi, periydi, yalnızlıktı, aklını oynattı” yollu bilirkişilere daha fazla “masal” cinsi malzeme vermemek için, daha az konuşuyorum.

Koğuştayken, artık beni daha kolay kapıyorlar. Öyle ki, sanki beynim bir kara tahta, tahtaya ne yazarlarsa onu düşünüyorum, o psikolojiye giriyorum, o oluyorum, onu yaşıyorum. Sadece birşey var; kendimi başkası gibi düşünebilmem, seyredebilmem, ona imdad edemesem de kritik edebilmem. Rahat olmam, korku duymam, heyecanlanmam, sevinmem, hep TELEGRAM’dan.

Şöyle düşünüyorum: Meselâ, öfkelenince safra ifrazatı fazlalaşır, bunun beyindeki kısmı uyararak, o ifrazatı sağlayıp öfkelendiriyorlar. Bunu çok önceden düşündüm. Beni yaktıkları zaman bütün vücudum kaynamış suyla haşlanmış gibi oluyordu: Tabiî, dış yüzden hiçbir belirti yok. Bir insan yanınca, ilgili uzuvların beyindeki sinir uçları hangi bölgede? Herhâlde o bölgeyi uyararak, o yanma tesirini sağlıyorlardı.

Beynim bir kara tahta: O hapishâneye gideceksin, bu hapishâneye gideceksin tehditlerinin pislik görüntüleri dışında, herhâlde kanıksamayı kırmak üzere, bu sefer Midilli Adası kanalizasyonları. Ada, bir nevi açıkhava hapishânesi ve her tarafı –elbette!– denizle çevrili. Mahkûmlar, hiçbir filmde, film olduğunu bildiğiniz için algılayamayacağınız kadar korkunç şartların, kanalizasyonların içinde insanlıktan tamamen çıkmış mahlûklar olarak, çalışıyorlar. Ne çalışması, ne yapıyorlar? Üstlerinde leş gibi atlet, yırtık pırtık uzun donlar, lâğım sularının içinde teneke kutu gibi –meselâ!– birşeyleri ordan alıp öbür tarafa atıyorlar.Konuşmadan çok, hayvanlar gibi öfkeli seslerle, birşeyler söylüyorlar. Derken, birbirlerinin üzerlerine çullanma. (Herhâlde anladınız!)

Eh, hadi söyleyeyim: O Amerikan filmlerindeki, yarma tipli canilerin toplandığı hapishâneler görüntüsü var ya, o vahşi ve acımasız tiplemeleri Türkiye’de ırz düşmanlarının konulduğu “damatlar koğuşu”nda farzedin. Ve, oraya Duran veya karısının ve ortakları veya karılarının konulduğunu, peşrev serbest kanunuyla “emanet” edildiğini düşünün!

Bak tatlım, ben yazdım! Söyleyemeyeceğim, söylesem, kendi kendimi rezil edeceğimi sandığınız şeyleri yazdım. Hem de sizin beni, hiç çekemeyeceğiniz, çekemediğiniz durumlara, aslınızı, astarı katmış olarak.

Şimdi mesele: Birisi karşınıza geçip size küfretse, “canım bu küfür, gerçek değil ki” mi dersiniz, yoksa öfkelenir ve korkudan ses çıkartamazsanız da müteessir olur ve içiniz içinizi mi yer?

Mani olamadığınız şartlar altında, gece gündüz, yerken, içerken, sıçarken, konuşurken, görüşürken, her ân türlü şekillerde bu türlü taciz altındayken, bir insanın, ama “insan”ın hâli ne olur? Rica ediyorum, bir de beni ben olarak düşünün?

Kâzım Albayrak’ın, Gabî için, “insanın şahsiyetine göre yorum yapılır!” demesi gibi. Gabî, o lâf kendisine, nasılsa anladı, kafası çömeldiği yerde apış arasına doğru eğildi.

O Midilli kanalizasyonları, telegramcıların içlerinde yaşattıkları hayâl dünyası bakımından, bana öyle dehşet verdi ki, o tini mini hâlleriyle eşi ve çocuklarıyla, tanıdıklarıyla muaşeret eden bu adamların, meselâ sofrada oturmuş onlarla yemek yiyor hâllerini hafsalama sığdıramaz oldum.Bunlara kızıp da hiçbir hayvan sıfatıyla adlandırılmamalı. Kur’ân söylemiş:

— “Hayvandan aşağı mahlûk!”

Yakılmalı, ama ölmemeli; bu mümkün olsa, ömrü müddet ateşte tutulmalı.

Allah, ellerinde imkân olsa, yapmayacakları mel’unluk olmayan bu insanlardan, bu insanların “korudukları” mukaddeslerden(!), insanları korusun.

Kanun nerede? Dağa kaçtı!

 

“GERÇEK BELLİ-OLUNMASI GEREKENİ SÖYLE!”

“Midilli Kanalizasyonları”, yaşatılan bir düş kurgusuydu; aradan 11 sene geçti ve NYMPHALAR’ın, bir senesi hazırlık olmak üzere, iş başına geçmelerinin üzerinden, tam 7 sene, üzerimde oynanan oyunu öz olarak ifade gerekirse, tek kelime ile SEKS; ve bundan umulan sansasyon kazancı idi. Bu “idi”yi, NYMPAHALAR’ın eskiye nazaran şuur durumlarının gelişimi diye ekledim. Her ne kadar, biraz sonra belden aşağı lâflamalar başlayacak olsa da, heveslerinin kırık olduğunu biliyorum; beni doğrulayıcı gelişen hâdiseler, onların benle dalga geçmeye yönelik seks dışı “değerlendirmelerini” de çeliyor. Sanki ben yapmışım gibi, benim olmayan imkânlarla gerçekleşen ve tahminlerimi onların aleyhine ve tabiî olarak benim lehime doğrulayan gelişmeler, keramet çapında; bu çap, mihrakında Üstadım’ın bulunduğu, içinde “Son Devrin Din Mazlumları” da olan, İslâm büyüklerinin himmeti gereği. ÇOCUK hikmeti apaçık görünüyor: Bunu böyle bilmemek, damarımda dolaşan kanı inkâr edememek gibi, benim elimde değil. Hadisenin tarafları bile, âlet olduklarının şuuru bakımından, tersinden neyi ihya edici olduklarının farkında değil. “Aferin çarha ki, yedirdi kuduzu kuduza”; üç senedir gelişen hâdiselerin söylettiği bu. Son nokta: 10 Eylül 2010 Cuma tarihli, SABAH gazetesinde manşetten bir haber. Okuyacaksınız. Bu bir ruh: “Anayasa değişimi, Başkanlık sistemi, Kürt açılımı, özerklik, üniter devlet yapısında ısrar, mahalli idarelerin güçlendirilmesi” vesaire, tarafların herbiri kendi yönünden muradına ermiş olsa bile, kim hangi ruh diliyle, aşağıda duyacağınız ruhun yerine onları doldurabilecek? Hangi sistem ve anlayışla? Gayet veciz bir şekilde ifâde etmiştim: “Türkiye ne ki, Kürdiye ne olsun?” diye. Bir şey söyleyin ki, ölü cesedi süsleme cümlesinden olmasın ve şimdiye kadar hangi taraftan ne yapıldı ise, hepsini birden ibret gözüyle mânâlı kılıcı olsun; bu sistem ve anlayış, herkesin emeğini gerekli kılan olacaktır. O kimde?

 

*

 

Sabah, çok sayıda AMİRAL ve GENERAL’i kıskaca alan, şantajla DEVLETİN ÇOK GİZLİ BİLGİLERİ’ne ulaşan FUHUŞ ÇETESİ yapılanmasının ayrıntılarına ulaştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, 1. Ordu Komutanlığı, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları’nda faaliyet gösteren çete, ÖZEL ODA olarak tanımlanan hücre tipi yapılanması ile hareket ediyor. Ceb telefonu kullanmayan çete elemanları, çok özel belge ve görüntüleri, belirlenen günlerde transfer ediyor. Askerî yapılanmada genç subaylar, sivil bürokrasi’de ise görevde bulunan kişinin en yakını sağlıyor.

İstanbul Özel Cumhuriyet Savcılığı talimatıyla gerçekleştirilen operasyonda, çete üyesi olan AMİRAL C.Y.’e âit olduğu kabul edilen hafıza içerisinde askerî personele âit gizli çekilmiş PORNO İLİŞKİLERİ, GAY İLİŞKİ PORNOLARI, ÇOCUK PORNOLARI, HAYVAN PORNOLARI, LEZBİYEN PORNOLARI GİBİ çarpık ilişki ihtiva eden (şantaj malzemesi) video-resim arşivi tesbit edildi. Bilgisayar kayıtlarında Amiral C.Y.’nin çeteye, üst seviyeli ÇOK ÖZEL MÜŞTERİ ayarladığını gösterir bilgi ve belgeler de bulunduğu öğrenildi.

İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’da faaliyet gösteren çetenin ayrıca kış ve yaz dönemlerine ilişkin hareket plânları da bulunuyor.

Çete, bütün irtibatları GENÇ SUBAYLAR ile gerçekleştiriyor. Aracı olarak kullanılacak genç subaylar daha HARBİYE’de öğrencilik dönemlerinde takibe alınıyor. Harbiye sonrasında genç TEĞMEN olarak atanan bu kişiler, çete adına hareket etmeye zorlanıyor.

 

*

 

Sivil Bürokrasi kanadı: İstanbul’daki fuhuş çetesinin, Ankara’daki 23 bürokrata özel servis yaptığı ortaya çıktı. Çetenin müşterileri arasında, İçişleri ve Maliye Bakanlığı, BDDK ve Sayıştay gibi kamu kurumlarındaki bürokratlar yer alıyor. Çetenin, İstanbul’da 5, İzmir’de 3, Antalya’da 4, Bursa’da 2, Yalova’da 5 fuhuş evi olduğu belirlendi. (19)

 

22

 

RADYO İLE YAKMA 

2007’de BOLU’dan İSTANBUL’a Mahkeme’ye götürüldüm. Verilen ara: Konulduğum hücrede, yine BOLU’dan Mahkeme’ye çıkarılmak üzere getirilmiş üç kişi vardı. İkisi ben yaşlarda, biri uzun boylu, iri ve sportmen yapılı, yakışıklı bir genç. Uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili imişler. Sözkonusu gencin ismi, galiba Kemâl idi. Beni tanıdılar. Kılık kıyafeti, konuşması, nezaketi ile dikkatimi çeken genç, orada bana TELEGRAMCILAR’ın yapabileceği bir “muzibliğe” karşı, benim fizikî davranışımı etkileyebilecek elektrikî tesir ve konuşmalarına karşı mukabele etme mecburiyetim durumunda, “kafayı üşütmüş” zannedilmemek üzere, bir imkan olarak göründü. Tanışma faslında BİLGİSAYAR UZMANI olduğunu söylemişti. “Bana TELEGRAM İŞKENCESİ uygulanıyor!”… Bu hususta, beylik birkaç şey söyleyince, tek kalmamla ilgili beylik psikolojik tekerlemeleri sıralamadı. Hele elektromanyetik dalgalarla; şamanların trans hâlini andırır beden tesiri ve MÜZLER’e âit birkaç sahne anlatınca, bir takım bilgilerinin bu hususta uyanması, çok hoşuma gitti. Oh be! İkna olmanın şartlarına malik biri: Paylaşılmak güzel şey! “Zihin kontrolü nasıl yapılabilir?”… Bu çerçevede, olabilirler cümlesinden olarak, radyo dalgalarından bahsetti: “Radyo dalgalarıyla uzaktan insan bedenine öyle şeyler yapılıyor ki, insanın aklı almıyor!”… Mahkemeye çıkma zamanı gelince, yanımdan ayrıldılar. Bana yardımcı olabilecek bilgilerini yazmasını istemiştim. Aradan kaç ay geçti bilmiyorum, şimdi KIRIKKALE CEZAEVİ’nde bulunan İsmail Uysal’ların kaldığı koğuşa mektub yolladı ve haberim oldu; fakat, toplamakta olduğu bilgilere âit yazacağını söylediği mektub, elimize geçmedi. Uzun zaman onun kişiliği hakkındaki bilgi, NYMPHALAR’ın alay etmeleri şeklinde oldu. Bir-iki senedir RADYO DALGALARI ile ilgili pek mevzu olmadığı için, ondan da bahsetmediler. AKADEMYA’da Ömer Emre Akcebe’nin çalışmasını okurken, NYMPHALAR radyo ile ilgili bir kurgularını hatırlamam üzerine, matrak geçmelerine onu da katarak, beni tahrik etmek ve sinirlendirmek görevlerinin ikramiyesi, neşelendiler. ASIL SAĞLAM OLUNCA, YANILMALARI DA KENDİNE DÖNDÜRMEK ÜZERE SÜRÜKLER. Ben de, onlarla dalga geçmek üzere, o günden farklı bir sebeble neşelendim. Radyo dalgaları ile ilgisini bilmem, beni radyo ile yakmışlardı.

 

*

 

2005’te, birbuçuk sene sonra bende geberme tezahürleri başlayınca, dış yüzden hiçbir şey yapılmadığının komşu şâhidleri de hazır olmak üzere üçlü teklilere henüz konulmadığım bir zamandı: Mahkûmlar, olağan şekilde, havalandırmalardan birbirlerine sesleniyorlar. Bu arada, cihaz başındaki NYMPHALAR, koridor, sayım, arama destekli kurgular yanında, her ses ve konuşmayı, beni sinirlendirmek, korkutmak, heyecanlandırmak için, benimle ilgili ve “bana imiş”e tebdil etme çalışmalarına devamda. Üçlü teklilere geçtiğimde isminin Ömer Faruk Gez olduğunu öğrendiğim bir mahkûm, düzgün konuşma ve gür bir sesle, hem üçlülerde komşum olan Yusuf Akbaba, hem de “Yılmaz abi” diye seslendiği sonradan kendisini asan biri ile konuşuyor. Konuşmalarının tınılarında, benden bahis geçtiğini hissediyorum, yahud zannettiriliyorum. “Yılmaz abiiii! Radyo…” diye bağıran Ömer, işbirliği içinde, o gün için “zan”, bana “bir görevli”yi tedaî ediyor. Teklilere tek başıma konulduğum zaman, hücreme ziyarete gelen Mehmed Akif isimli “sosyolog”a, TELEGRAM’dan bahsetmiş, buzdolabının arkasından gelen radyo sesleri ve konuşmalardan bahsetmiştim. Benim, “mekâna ses indirme” dediğim şeylerin tezahürünü anlatırken, o, ilgili ve sessiz dinliyordu: Gûya TELEGRAM diye bir şeyi bilmiyormuşcasına. Üçlü teklilere geçtiğimde, iki komşum da, havalandırmada devamlı radyo dinliyorlar; tabiî mecburen ben de. Aklıma, TELEGRAMCILAR’ın, beni televizyon karşısında ondan elektiriklenmem gibi, bir kaçındırma psikolojisine sokmak istedikleri geliyor. Komşulara, radyo çalmamalarını söyleyemem, söylesem de, “tuhaf biri” olurum; korktuklarım gerçekleşmiyor. Lâkin, geceleri yan hücreden gelen radyo sesi, bazen öyle değil de, sanki o zaman isimleri NYMPHA olmayan cihaz başındakilerin, kafamın içine kesiksiz aktarabilecekleri bir işkence usûlü tehdidi olarak görünüyordu. Böyle gecelerden birinde –ki, iki seneden fazla müthiş bir BETATRON etkisi altında, hiç derin bir uykuya dalamadan, uyku uyanıklık arası ve NYMPHALAR’ın devamlı konuşmaları içinde geçen, sanki yorgun da olsa bir uykudan kalktığım bir garib durumu yaşardım–, onların hünerleri: Birdenbire vücudumu saran, sanılır ki bir alev sıcaklığı, etrafımda hızla dönen bir şarkı sesi ile şok oluyorum. Şarkı sesinin kendisiyle yakılıyorum ve aklıma gelen veya getirilen, bunun bir radyo ile yapıldığı. Etrafımda dönen, radyo mu idi? O ânda uyanıyorum ve NYMPHALAR’ın kurgularına eşlik eden ses ve lâf atmalarına, keyiflerine, onların “arsız” demelerine sebeb bir alaylı gülüş ve değerlendirmeyle katılıyorum: “Oyununuzu beğendim, fena değildi!”… Bundan daha iyi ve gerçek suikast şeklinde “öldüresiye” yapılan kurgularından biri de, trafik kazası ile ilgiliydi. Ayıldığımda, basbayağı bir kaza yapmış olmaktan kurtulmuş gibiydim; tesiri öylesine. Değerlendirmelerine, yılışanı yoktu, ben de katıldım: “Müthişti!”

 

(…)

 

HABER-HER YERDE-RADYOAKTİVİTE 

Radyoaktiv tebdil: “Radyoaktiv bozunma” diye kullanılan ifâde yerine, “radyoaktiv tebdil” dedim. Yakıştı mı bilmem? “Bozunma”, fizikte, şu mânânın karşılığı olarak uydurulmuş: Kararsız bir atom çekirdeğinin, parçacık ve enerji olarak daha hafif ve kararlı başka bir çekirdeğe dönüşmesi.

RADİO ve HERCAÎ’nin ebced tevafukunun tedaîsi hâlinde açılan pencereden görünen manzaradan bir bölüm:

19. yüzyıl, kimyacılara son bir büyük sürpriz daha hazırlamaktaydı. Herşey, 1896’da Paris’te, Henri Becquerel’in ışık geçirmez kâğıtlara sarılı bir fotoğraf levhası üzerine yanlışlıkla koyduğu bir paket URANYUM tuzunu çekmecesinde bırakmasıyla başladı. Bir süre sonra fotoğraf levhasını çekmeceden çıkardığı zaman, tuzun levha üzerinde karartıya benzer bir iz bıraktığını görerek çok şaşırdı. Levha adeta ışığa maruz kalmış gibiydi. Tuzlar bir nevi ışınım salıyor olmalıydı.Becquerel, bulmuş olduğu şeyin önemi gözönüne alınırsa, çok yadırganacak birşey yaptı: Mevzuyu araştırması için ihtisas yapan talebesine havale etti. Polonya’dan yeni göç etmiş  olan Madam Marie Curie idi. Kocası Pierre’le birlikte çalışarak, belli bazı kaya türlerinin SÜREKLİ VE OLAĞANÜSTÜ MİKTARLARDA ENERJİ SAÇTIĞINI, ÜSTELİK BUNU HACİM KAYBETMEKSİZİN VE FARKEDİLEBİLİR HİÇBİR DEĞİŞİME UĞRAMAKSIZIN YAPTIĞINI KEŞFETTİ. ERTESİ YÜZYILDA EİNSTEİN, SÖZKONUSU KAYALARIN AŞIRI ETKİLİ BİR BİÇİMDE, KİTLEYİ ENERJİYE ÇEVİRMEKTE OLDUĞUNU BULDU. Marie Curie, bu tesiri “radyoaktiflik” diye isimlendirdi; ve çalışma süreleri içinde eşiyle beraber, “polonyum” ve “radyum” ismini verdikleri iki yeni element (eleman, unsur) buldular.Ernest Rutherford ve Frederick Soddy ikilisi, bu maddelerin küçük miktarlarında muazzam saklı enerji bulunduğunu, bu rezervlerdeki RADYOAKTİV dönüşümün, Yeryüzü’nün sıcaklığının büyük ölçüde sebebi olabileceğini keşfetti; bunun yanında başka elementlere dönüştüğünü de. Meselâ, bugün bir uranyum atomu varken, yarın kurşun atomu oluveriyordu. Bu, hakikaten olağanüstü birşeydi; saf ve basit bir şekilde, SİMYA’nın tâ kendisiydi. Böyle bir şeyin tabiatte kendiliğinden olabileceğine, kimse ihtimal vermemişti.

Rutherford, her zamanki tavrıyla, bunun pratikte değerli bir uygulama alanı bulabileceğini gören ilk kişi oldu. Her radyoaktif madde örneğinin yarısının değişimi için gereken sürenin her zaman aynı olduğunu ve bu sabit, güvenilir tebdil hızının bir nevi saat vazifesi görebileceğini farketti. Bir maddenin şu ânda ne kadar radyasyonu olduğundan ve hangi süratle değiştiğinden yola çıkarak geriye doğru hesablanırsa, maddenin yaşı bulunabilir. Rutherford, fikrini bir parça uranyumlu maden cevheri üzerinde sınadı ve yaşını 700 milyon yıl olarak hesabladı. Yeryüzü’nün yaşı olarak çoğu insanın kabullenmeye hazır olduğundan çok daha büyük bir rakamdı bu.Her ilmî buluşun faydaları yanında, buna bakıp da NAS gibi genel geçerli uygulanışında yanlışa düşülebileceğinin güzel misâllerinden biri de, YERYÜZÜ’nün yaşının hesablanması bahsinde görülür: Rutherford, radyoaktiflik sayesinde, artık Kelvin isimli fizikçinin hesablarının izin verdiği yaştan, yâni 24 milyon yıldan daha yaşlı olabileceğini hesablamıştı. Kelvin ise, bunu asla kabul etmedi ve termodinamik alanındaki çalışmalarından çok daha değerli olduğunu kabul etmedi. John Joly isimli fizikçi, 1930’lara kadar Yeryüzü’nün en fazla 89 milyon yaşında olduğunu iddia etti ve bu ısrarından ölümüne kadar vazgeçmedi. Ünlü Rus fizikçi Mendeleyev de, radyasyonun, elektronun ve yeni delillendirilmiş hiçbir şeyin varlığını kabul etmedi. 1955’de, 101 numaralı elemente, onun hatırasına izafeten ve tutumuna uygun olması bakımından Mendeleyev ismi verildi: Kararsız bir elementti bu.

Uzunca bir süre, radyoaktiflik gibi mucizevî biçimde enerjik bir şeyin mutlaka yararlı olması gerektiği farzedildi. Yıllarca, diş macunu ve müshil ilaçlarına radyoaktif bir madde katıldı. En azından 1920’lerin sonuna kadar “radyoaktiv maden suları”nın şifalı etkileri iftiharla tanıtıldı. Tüketim (istihlâk) mallarında radyoaktiv madde kullanımı 1938’e kadar yasaklanmadı. 1934 tarihinde, 1900’lerin başından itibaren radyasyon hastalığının tipik belirtilerini yaşayan Madam Curie, (hafif kemik ağrıları, kronik kırıklık hissi), lösemiden ölmüştü. Radyasyon gerçekten de öyle zararlı ve kalıcıdır ki, şimdi bile Madam Curie’nin 1890’lardan kalma notlarına dokunmak son derece tehlikelidir. Kendisine âit laboratuvar kitabları kurşun-astarlı kutularda muhafaza edilir ve onları görmek isteyenlerin koruyucu elbiseler giymeleri gerekir.İlk atom fizikçilerinin, farkında olmadan girdikleri tehlikeli çaba ve ilim haysiyetine yaraşır büyük ve fedakârca çalışmaları neticesinde, (benim bu sözleri, TELEGRAM cihazı eşliğinde yazmam ne tuhaf!), YERYÜZÜ’nün yaşının hesablanması bahsinde iyi bir adım atılması sağlanmış, yanında pek çok yararlı keşif de gerçekleşmiştir. (Zararlılar da!) (20)

 

23

 

TELEGRAM CİHAZI İLE ÇALIŞMA

– Uzaktan kumandalı bir oyuncak gibi, –bu karikatürize etme olarak bir benzetmedir–, vücudun umumî olarak elektrikî tesirin tonları altında kalması yanında, organ ve hareketlere hükmetme şeklinde, bu da çeşitli tonlarda gerçekleştirilebilen, fizikî tesir.

– Fizikî tesire eşlik eden, konuşma ve TELKİNLER.

– Konuşma ve telkin olmaksızın, sanki beyne doğuş gibi, konuşma ve telkinin daha önce sizde yuvalanmış veya yuvalanmamış mânâsının vücut aktivitesine uygun frekansla gönderilmesi.

– Elektrikî tesirin azalması, –ki bu da sıcak veya soğuk sudan çıkan elin, ikisi ortası bir sıcaklıktaki suya sokulduğunda, farklı algılanması gibi izâfidir–, buna mukabil niyete bağlı olarak konuşma ve TELKİN’in asıl olması.

 

*

 

Telegram’da, cihazı kullananlar ve rol alanlarla, hedef kişi arasında, ruhî ve maddî etkileşimin çeşitli durumları görünüyor. Meselâ, hedef kişi ben: Şuurum, ruh ve beden kanatları arasında, telkin ve konuşma ile ruhî, cihaz marifetiyle fizikî yoldan, ikna, korkutma, heyecanlandırma vesaire gibi niyete bağlı olarak, taciz altındayım. NYMPHALAR da, niyetlerine bağlı kurguları bir yana, cihazın başına geçerken “hâdiseye yanaşan insan şuuru”nu gösteriyorlar. Benim durumumun, onların davranış ve kurgularını belirleyen bir yanı da var. Neticede: Kutublaştırarak ifâde edersem, ben, iradem ile bedenim arasında bir çatışma içinde yaşatılırken, onlar iradelerine bağlı cihaz ve cihaz hüneri arasında görünüyorlar. BABA isimli filimden, şık bir misâl: Öz oğul, “Babam onu çabuk ikna etti!” diyor… Ve “nasıl?” sorusuna cevab: “Kafasına silâhı dayayınca, hemen imzaladı!”… İşte, iki taraflı olarak, İRADE ve ÂLET’in rolü.

 

HASAN SABBAH’TAN MÜLHEM…

TELEGRAM cihazı ve koridordan gelen “görevliler”in konuşma ve sesleri kesiliyor; o sükûnet içinde müthiş bir rahatsızlık duyuyorum. Tedirgin eden bir sükûnet. Yatmış vaziyette iken, birden hiçbir suret olmaksızın olağanüstü şuh bir varlığın üzerimdeki tesiri; ve bütün vücuduma yayılan şehvet hissi. Öyle ki, o ânda bütün bütüne TELEGRAMCILAR’ın eline düşmenin ve bir ömür bu koğuşta hiçbir yakınını ve arkadaşını görmeden yaşayabilmenin bile felâket olmadığını, tam tersine “yeni bir hayat”a başlangıç olduğunu seve seve benimsemeye hazırsın; böyle bir durumdayım. Üstadım’ın, ölürken bile “demek böyle ölünüyormuş!” demesine eş, neredeyse bayılırken bile nasıl bayıldığının tahlilinden kaçamayan tabiî hâlimle, işi kavramak için birkaç saniye uçurum kenarında kaldıktan sonra, saliselik bir zaman diliminde kendimi ranzadan attım. Bu kurtuluş, o zaman cinin tasarrufundan kurtulmam mânâsına da geliyordu; o tesiri yorumum buydu. Kurtuldum ve tesirden üzerimde hiçbir iz mevcut değil. Kulağımın dibinde, “Allah kahretsin, kurtuldu!” diyen bir ses ve birkaç kişinin kendi aralarındaki hoşnutsuz mırıltıları… Bu hâdise, KARTAL’da, B.7. koğuşunda yaşandı.

Vurgulamam lâzım: Sözkonusu hâdisede aslolan taraf, şehvet hissiyle yakalanmak değil, yeni bir hayata başlangıç kabul ederek, durumunu kullanılacak şekilde seve seve kabullenmek. Nitekim, aynı bu benimseme şeklinde, içinde seks ve insan olmayan kurgular da oldu. Yukarıdaki hâdisede geçen seks imajı, bahsettiğim asıl çerçevesinde, olsa olsa “ödül” sırasında dikkate alınabilecek bir misâldir; benimsetmeye teşvik için ve benimsedikten sonrasına dair.

 

RUHÎ ENERJİ

“Her nakışta o mânâ”, merkezî duruşları olarak, NYMPHALAR’ın, “çeşitli çap ve markalarda” tenasül uzvu ve işlerini ifâde ediyor. Genel olarak TELEGRAM’da. Hem cihaz, hem sözlü telkin olarak. Ergenekon sanığı iken tahliye edilen Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, şübheli görülenlerin fişlenmesi ile ilgili olarak, “zaaflarının tesbit edilerek şantaj malzemesi yapılması” yolunda sözlü talimatının bulunduğunu, gazete ve televizyon haberlerinden öğrenmiştim. Kezâ, Emekli Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın, “benim emrimdeki adam, beni dinlemiş; kızımı ve arkadaşlarını…” beyanı. Sene 2005’in, herhâlde Ekim-Kasım ayları: Bizim NYMPHALAR, “yeni bir işyeri açmanın” coşkun heyecanı ile, çeşitli geceler içinde beni “sorgular gibi” konuşmalarına “siz kimsiniz?” demem karşısında muhtelif cevablar verirken, şımardılar: “Biz Genelkurmay Özel Birliğiyiz!” dediler. Sonra: “Dinlemeye takıldı” filân değil, dümdüz, Generaller’in bile “…. Dosyasını” çıkardıklarını. Birkaç kere de, kendilerinin Başbakan’ın “…. danışmanı” olduklarını. Ben BARAN’ın geçen sayılarında Freud ile ilgili birkaç söz ederken; “sistem ilkaı” bahsi içinde, tabiî olarak OEDIPUS KOMPLEKSİ’ni misâl vermiştim. Şimdi, yukarıdaki başlıklar altında geçen meselelere temas etmek üzere; Gustav Jung’dan tedâîlere başvuruyordum ki, NYMPHALAR belden aşağı lâflarına katık etmek için o misâlimde “Oedipus Kompleksi” ile “Libido” kelimelerini karıştırdığımı söyleyerek, alay etmeye başladılar. Doğrusu, OEDIPUS KOMPLEKSİ’dir; eğer yanlış yazdıysam, düzeltiyorum.

 

(…)

 

“TİLKİ GÜNLÜĞÜ”

NYMPHALAR, bir şey yazarken veya yazıp söylediklerimle ilgili lâf attıklarında onlara cevab yetiştiriyorum. Çoğu zaman bunu sinirlendirmek için yaparlarken, ayrıca frekansın sinsi telkiniyle bende, eğer beni sinirlendirmezlerse, aradaki “sun’i telepati”yi ve “zihin okumayı” gerçekleştiremezlermiş gibi bir his ve düşünce doğuruyorlar. Bu, onlar ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben sinirlenmeyeyim ve neticede yazdıkları aynen kalan kara tahtaya döneyim diye bir hile de ifâde ediyor. Şaka ve alay ise, bahsettiğim durumu bende “kararsızlık” meydana getirmek için; böylece, sinirlenmem ve cihazın bedenime verdiği acı ile birlikte, bu hafiflik ve rahatlık, sanki ceza ve ödüllendirme gibi, beni onlara bağımlı kılıcı oluyor. Ama ne olursa olsun, cihazın başındaki veya başındakilerle “kurban” arasında, hani fırsat olsa, birbirlerine sigara ikram edebilecekleri bir hâl de olmuyor değil; söyledikleri ciddi ve iş dışı olarak bir tartışma keyfi doğurduğu zaman (Ama hedef gayeleri, elbette her hâli hedefe bağlayıcı oluyor). Böyle durumlarda benim için onlar, bazen “ikna zevki” duyduğum kişiler.

Gerek KARTAL’da, gerekse BOLU’da, sözlü ve güyâ akıllı lâflar ve cihazın tesiri ile beni sinirlendirdikleri mevzulardan biri, “Tilki Günlüğü”… “KARTAL’da ne zaman?”… NYMPHALAR, ben bir hâdise anlatırken, ne olursa olsun, hemen delil isteme niyeti gibi, bu soruyu soruyorlardı. Aynı şeyi şimdi, ben KARTAL’daki “Tilki Günlüğü” ile ilgili bir hatıramı düşünürken de sordular. Cevab da alay veya şaka yollu, onlardan: “Telegram’ın başlamasından bir ay sonra?”… Daha önce, “ne zaman?” sorularına verdiğim cevab şöyleydi: “Delil niyetine her zaman, ne ve ne zaman diye sorulmaz! Ben, dün yediğim yemeği bile hatırlamıyorum, sen de bilmiyorsun! İnanmayacaksınız ama, ben bu yaşa kadar yemek yiyerek geldim!”… Kendilerini bile, delil kabul edilebilir şekilde delillendirememem hususu ayrı. Evet; KARTAL’da, Telegram’ın başlamasından herhâlde bir ay sonra, hafızamın silinmesi gibi bir çaba içinde olunduğunu hissettim ve panikledim. Buna çare niyetine, “Bütün Fikrin Gerekliliği”ne el attım ve müthiş bir şok: Ben kitabı okurken, ARAR veya kimse, benle birlikte sesli olarak okuyordu. Daha sonraki günlerde, hiç olmazsa hergün bir günü olmak üzere “Tilki Günlüğü”nü okuyayım dedim, fakat onda geçen isimleri belden aşağı yormaya dair telkin yüzünden, bu da gerçekleşmedi. Geçen zamanla birlikte, “Tilki Günlüğü”nde mevcut rüyâ vesaire hususundaki yorumları ve cihazın fizikî tesiri eşliğinde, bende, TELEGRAM’ın, “Tilki Günlüğü”nün esas alındığı bir proje çerçevesinde gerçekleştirildiği hükmü gelişti. 1990 yılında yakalandığımızda, Şube’de “eylem günlüğü” diye basına teşhir ve lanse edilen ve Savcılıkta bu yolda ifâdemin alındığı “ruhî romanım”, 2000 yılında “zihin kontrolü ve yönlendirilmesi projesi”ne malzeme oluyordu; 2010’da da, NYMPHALAR’ın, rüyâ ve hâdiseleri “tenasül uzvu ideolojileri”ne göre yorumlamalarına. NYMPHALAR’ın, onu hemen herkes gibi tatsız ve mânâsız bulmaları çerçevesinde, –TELEGRAM’ı anlatıyorum ya!–, Gustav Jung’tan birkaç “benzer” nakledecek olmamla, onların şakalarına –diyelim!– karşı bir zafer tadı da duymuyor değilim. “İstişhad!” diyorlar; doğru. Yani bir fikri, muteber kişi ve eserle delillendirme usûlü.

BOLU’da, 2005-2006 arası, NYMPHALAR’ın kurguları, sanki FURKAN LÛGATI çerçevesinde idi. Aynı ebcedteki kelimelerden kurdukları, bu kelimelerin geçtiği hâdise tertiblerinde, ben gittikçe onların kişi ve cihaz ünsiyetine girdiğimi düşünmeden, güya onları bozuyordum ve cihaz tesiri boşanıyordu. “Ne günlerdi be! Karar sizin, karar sizin lâflarıyla koridorda kurgularınıza eşlik ediyorlardı!”; bu şaka da –diyeyim!– benden onlara. (21)

 

24

 

RÜYA - HABER - YORUM

Levha: 27 Ağustos 1985… Pasaport almak için kuyruğa girmişiz… Üst kata çıkıyorum… Mehmed Zekâî Özcan ve Nilgün… Nilgün gülerek, “o hapları bana ver!” diyor… Veriyorum!

Levha: 5 Eylül 1986… İlkokul ve lisede beraber okuduğum yakın arkadaşım Mehmed Zekâî Özcan ile kavuşmuşuz… 40 yaşında imiş… Güleryüzlü ve muhabbetli bir hâli var… Evlenip evlenmediğini soruyorum… “Sonra konuşuruz!” gibi kaçamak cevablar veriyor… Ben ısrar edince, “girdi, çıkmadı!” diye imâlı bir söz… Şerif Muammer’le ortak iş yapacaklarmış!

Levha: 7 Eylül 1987… Aaa! Mehmed Zekâî Özcan… Seneler sonra karşılaşıyoruz… Sevinçle birbirimize sarılıp öpüşüyoruz!

Levha: 2 Ekim 1984… Postahane ve kahvehane benzeri bir yerde, bizim aile… Şu da kim? Mehmed Zekâî Özcan… Yanındaki dayısı imiş… Selâm veriyorum… “Demek döndü!” diye bir his içindeyim… Başka bir masada da, Zekâî’nin Erzurumlu arkadaşı Mehmed… Galiba dargınlar ve Mehmed Zekâî, Almanya’dan gelmiş gibi… İkisini karıştırıyorum ve toka yaptırıyorum… Zekâî oldukça irileşmiş ve ensesi kalınlaşmış… Sonra ben, Zekâî ve Mehmed, yer minderinde oturuyoruz… Adile teyzem masadan bana bakıyor ve muzipçe gülümsüyor… Durumdan ben de memnunum!

 

*

 

Hatıralar, rüyâlar ve hayâller; düşünceler ve ritler. “Tilki Günlüğü”nden bahsediyorum. Bana yukarıdaki LEVHALARI yazdıran sebeb de, BARAN dergisinde çıkan Şükrü Sak’ın yazısı: “İSRAİL ODASI ile ÖLÜM ODASI arasında nasıl bir alâka var?”… Benim HAFİYE oluşum ve NYMPHALAR’ın benim üzerimdeki “casuslamaları-aramaları” göz önünde tutulduğunda, sair hâdiselerle birlikte herhâlde bu yazı dizisinin elinizdeki bölümünü, mizahî bir dille “CASUSLAR SAVAŞI” diye nitelemek gerekecek. TELEGRAM cihazının hedef kişisi ve bu tesir altında, tabiî hayatı yaşayan ve onun getirdiklerini İlâhî lütûf eseri ve “kısmeti ayağına gelmiş” gözüyle bakan benim, hangi harikaları yaşadığıma da şahid olacaksınız.

 

25 OCAK 2010

Şükrü Sak, bu tarihli VAKİT Gazetesi’nde manşetten yayınlanan haberi naklediyor:

O haberde, Genelkurmay’ın “Elektronik Sistemleri”nin, yapılan işbirliği çerçevesinde, tamamen İsrailliler’in kontrolünde olduğu ve SİYAH LÂLE ismi verilen bir operasyonla ilgili düzenlenen resmi raporun netice bölümünde, İsrail Genelkurmay “Elektronik Sistemler” personeli tarafından Türkiye’ye âit kanalları dinledikleri ifâde ediliyor… Buradan çıkan netice şu; bütün “Elektronik Sistemler”e hâkim olanlar İsrailliler…

Salih Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM ODASI’nda, TELEGRAM ile ilgili anlattıkları gözönüne alındığında, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: Genelkurmay’daki İSRAİL ODASI ile, Salih Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM ODASI’nda anlattığı “elektromanyetik dalgalar” yoluyla uygulanan TELEGRAM’ın, Telegram işkencesinin bir alâkası var mı?

 

(…)

 

DİKKATİMİ ÇEKEN İSİM

Milliyetçi Hareket Partisi Ankara Milletvekili “Mehmed Zekâî Özcan”, 18 seneden beri hiçbir ülkeye verilmeyen bir ayrıcalığın, İsrail hükümetine tanındığını iddia etti. Özcan, Genelkurmay Başkanlığı’nda İsrail’e âit özel bir odanın olduğunu söyledi. Partisi’nin İlçe teşkilâtını ziyâret eden Özcan:

— “Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde İSRAİL ODASI veya benzer isimlerde İsrail Devleti ile irtibatlı herhangi bir birim bulunmakta mıdır?”

Mehmed Zekâî Özcan, Meclis’e verdiği soru önergesinde, gizlilik derecesi taşıdığı gerekçesiyle, kendisine cevab verilmediğini söyledi.

 

(…)

 

Hâdise’ye işaret eden, VAKİT Gazetesi haberinden sonra, önerge sahibi Mehmed Zekâî Özcan. BARAN dergisini okuduğumun ertesi günü, Televizyon’da onu gördüm ve yüzünün karakteristik özelliğini veren burnu, yürüyüşü ve ertesi gün yine Televizyon’da bu mevzuda konuşurken emin olmak için dikkat ettiğim gövde yapısıyla, “acaba”ya mahâl olmayacak şekilde, “o” olduğuna kanaat getirdim. O ise, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin “İnşaat Mühendisliği”nde okuyordu ve birbirimizi kaybedeli aradan tam 37 yıl geçmiş; “acaba şehid mi oldu?” diye seneler boyu hatırıma gelen o gençlik arkadaşımı görmek, büyük sürpriz oldu. 2 Ekim 1984’deki LEVHA’daki suret o, asıl ise Üstadım. Neyse; hayata dair ümitlerimiz vardı, yaşadık o hayatı ve ümitlerimiz mazide kaldı. Onun, ölmeden önce ölmemiş olduğunu öğrendim - hepsi bu!

 

(…)

 

DELGADO’NUN BOĞASI DEĞİLİM…

Ben konuşurken, bir fikir veya yaptığım şakadaki hatayı edebinden değil de, sinsice kullanmak üzere usulca yanında götürenlerden bahsediyor NYMPHALAR. Onların niyetlerini söylememe gerek yok. Onlara bu malzemeyi verenler ve bana karşı kullanılmasına vesile olanlara gelince, TELEGRAM’da çeşitli tonlarda pay sahibi sui-kasdçiler; kötü kasıtlılar. Çoğu zaman da şapşal. Meselâ, “ben Mohikanların sonuyum!” diye, çeşitli vesilelerle yaptığım bir espri var; Amerika’da Mohikan kabilesinin beyaz adamlara tâbiyetini kabul ettirdiği için, bir yönüyle halkının bütünüyle imhasını önlemiş, diğer yönüyle efsanevî savaşçı arkadaşının gözünde bir “hain” olan bir adamın hikâyesi. Filmin adı, “Mohikanların Sonu”. Ben, “Mohikan” kelimesinin ses olarak bana verdiği “esatiri duygu” ve coşkunlukla, “ben Mohikanların sonuncusuyum!” niyetine, “Mohikanların sonu!” diyordum. Bu esprimdeki duyguyu besleyen de, 20. yüzyılda “kökler” deprenişiyle başına tüyünü ve eline silâhını alan tek bir kızılderilinin hikâyesini anlatan basit bir filmdi. Neticede ben, “Mohikanların sonu” derken, sadece ismi sözkonusu ederek, bir tedâî olarak kullanıyorum.

Bu satırları yazma hevesinde değildim. Yazmak istediğim şuydu: Biz, Delgado’nun kobay boğası değil, mânâda Necip Fazıl’ın boğasıyız. Her zaman ve her yerde. Şimdi bulunduğum yer de belli. NYMPHALAR: “Mohikanların Sonu gibi mi?” diyor. Yâni, espri yaparken pot kırdığım gibi mi? Sözümün anlaşılmasında pürüz kalmasın diye, bu izâhı yapmış bulunuyorum.

 

*

 

Delgado: Beyinde zihnî aktiviterlerden, idrakten, hislerden, mücerred düşünmeden, sosyal ilişkilerden ve nahif artistik sanat istidatlarından mesul basit mekanizmalar vardır. Bu mekanizmalar fizikî ve kimyevî yollarla tesbit, tahlil ve tahkim edilebilir, bazen de değiştirilebilir. Bu yaklaşım, arzu ve düşüncelerin sadece merkezî sistemiyle ilgili fenomenler olduğunu öne sürmez; merkezî sinir sisteminin davranış göstermede mutlak gerekliliğini de kabul eder. (Delgado’nun hayvanlar üzerinde yaptığı en meşhur tecrübe, arenada üzerine gelen boğaya elektrikî uyarı kullanarak durdurmasıdır.)

 

*

 

1999’da, Metris Cezaevi’nde iken, HÜRRİYET gazetesinde bir yazı dizisi başlamıştı: “İBDA-C’de Grub seks”. Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü” ismini verdiği günlüklerini “ele geçirmişler”, bu yazı dizisi o imiş. Benim 6 cildi de yayınlanmış bulunan TİLKİ GÜNLÜĞÜ’ndeki rüyâlardan seçmeler yapmış, yazının başlığı aktardığım gibi. Gazete’nin Genel Yayın Müdürü, Ertuğrul Özkök idi. 14 Ekim 2010 tarihli Sabah Gazetesi’nde çıkan bir haber:

Gazeteci Ertuğrul Özkök, “Devrimci Karargâh Örgütü” soruşturması ile ilgili olarak tutuklanan Emniyet Genel Müdürlüğü Eski “Terörle Mücadele Şubesi Başkanı” ve Eskişehir Emniyet Müdürlüğü’nden merkeze alınan Hanefî Avcı’nın ofisinden çıkan “ses kayıtları” ile ilgili, Savcı’ya ifâde verdi. Ertuğrul Özkök, “dinlesinler, benim saklayacak bir şeyim yok diyemezsiniz. Bazen insan, karısına sevdiğini söyler, özel konuşur, (…) dersiniz. Karınızla cilveleştiğinizi sanıyorsunuz, meğer GRUB SEKS yapıyormuşsunuz. 5 kişi daha sizi dinlemiş. Böyle şey olur mu?” dedi… Ses kayıtlarının saklanması ile alâkalı olarak da: Bir insan ruh hastası değilse, sapık değilse, niçin bunu saklar? Zamanı gelince menfaat temin etmek için değil mi? Bugün kendisini güçlü gören insanlara da seslenmek istiyorum. Bunları kim yaptıysa, kasetleri kim sakladıysa, (imha etmesi gerekirken), bulunmasını rica ediyorum.

 

*

 

Ben, TELEGRAM’ın hedef kişisiyim. NYMPHALAR, başta Ergenekon davaları etrafındaki hâdiseler olmak üzere, olup bitenlere, “Devlet bağırsaklarını boşaltıyor!” diyorlar; filâncaya atıfta bulunarak. Ben de ekliyorum: “Bağırsaklar boşaltılıyor derken, bağırsak kalmadı!”… Ben haberin habercisiyim.

 

(…)

 

SUİKASD - TELEGRAM 

TELEGRAM’da durumum: Bir yanda bedenime ve şahsiyetime suîkasd, diğer taraftan benim suîkasdime hedef  Telegram işi.

 

(..)

 

İKNA ODASI - İKNA USÛLÜ

Sapık ses, zaten tek başına sinirleri oynatıyor… Kenan’ın sesi:

 — “Bana bak bana, senin (…) tamam mı?”

Bu minvalde, cadaloz “ergeg” sesiyle, artık klâsik olmuş, 5-10 dakika, hadımağası hırçınlığıyla sövüyor, sövüyor, sövüyor:

— “Tatlım, seninkiler bu akşam tınnn! Tın oldu lan, yeminle tın oldu! Tüh Allah belanı versin! Ulan tınnn diyorum be! Tınn, tınnn, uçtular, uçtular! Kaçtılar değil lan, uçtular, uçtular! Kıçına bakma salak! (…) yerinde, onu boşver lan! Bırak su şişesine bakmayı, hayvan, he “Taşdelen” yazıyor üstünde! Hayvan, sana söylüyorum, şimdi geçmişini (…) bana; o karının göğsü kıyak değil mi? (Televizyon spikerini söylüyor, yâni aynı safta olanların en evvel bakışını!) Bana bak bana, seninkiler tınnn, bu akşam arabaları içinde tınnn! Yeminle söylüyorum! Yok yok, yutmadı, yutmaz, daha olmadı, bu gece olacak! Kızkardeşin davet etti, geliyorlarmış! Mıştırı mıştırı mış! O kadın anahtarı çevirince, uçtular, uçmadılar, uçacaklar, uçacaklar ulan, uçacaklar! Seninki “mi, mi, mi!” diyor telefonda! Ulan hayvan, kalk be, bir nara at, karın, çocukların hepsi bu dünyadan tınnn oldular, yok olmadılar, olacaklar!”

Odada bakabileceğim üç-beş bellibaşlı eşyadan başka bir şey yok. Zaten onlar anahtara alındıktan sonra, aslına bakarsanız, kamerayla gözetlemeye filân da gerek yok. Gözün neye değse, bir de kendini kamera gibi onlar için - onlara bakıyor hissetmişsem, bakışındaki oyalama niyetli durum, otomatik olarak, meselâ “sandalye” diye zihinde kelimeleşiyor. “Hee sandalye! Sen şimdi onu bırak da…” diye devam eden fasıl.

Kafanın içinde bir hoparlör, kafanın kendi sanki bir hoparlör, manyetik alan içindesin, bir müddet sonra, seni en heyecandan en rahata, en büyük korkudan gönül çelen sükûnete, robot gibi istediği şekilde oynayan bir akıntıya kapılıyorsun. Oturduğum yerde bir ânda ayılır olduğum durumda saate bakıyorum ki, aradan belki beş-altı saat geçmiş, sabah olmuş. O arada kaç çay, kaç sigara içmişim kim bilir. Yarı baygın, yarı şuurlu geçen saatler. Sözkonusu hâdise: Mustafa Aşık’ın annesi Nezahat Hanım, kendisi için hep duacı ve minnettarım, bizim Tuzla’daki evde, özellikle kışın, sayfiye yeri olduğu için etraftaki evlerde kimse bulunmamasından dolayı, hanım ve çocuklarla beraber kalıyordu. Arabası da var. Pisliklerin bahsettiği araba da o. Ben, aradan şu kadar sene geçmesine rağmen, onları paniğe sokmamak için, bu kaygıdan öte içimde yivleşen sıkıntıyı onlara anlatmadım. Sadece, “dikkatli olun!” yollu endişemi izhar ediyorum, onlar da benim yaşadığım buudun olur ve olmazlarından habersiz, “merak etme biz iyiyiz, sen kendine bak!” diye beni teselli ediyorlar. Onları her görüşümde, onlardan veya benden yana bir sonun içinde olduğumuz duygusuyla, hep bir dahaki ziyarete kadar kahır içindeyim.

 

“ŞÜBHELİ ÖLÜM!” 

– Turgut Özal hayatta iken ona en yakın isimlerden biri olan ve Başbakanlığı döneminde Özel Kalem Müdürlülüğü’nü yapan Feyzi İşbaşaran, 22 yıl önce (1988) Özal’ın yaralandığı suikasd girişiminin perde arkasını anlattı.

– Turgut Özal, bu hâdiseyi kafasına çok takmıştı: İşin peşine düştükçe, iç ve dış irtibatlarını ve kimlerin gerçekleştirdiğini isim isim çözdük. Bazı isimler karşısında şoke olduk. Tam harekete geçecektik ki, parti içinde 4-5 kişiden çok ciddi ikaz aldık.

– Baskılar yoğunlaştı. Dinlemeyip devam etseydik, çok büyük savaş çıkardı. Özal, “Hesaplaşırsak ülke karışır” dedi. Çankaya’ya hazırlandığı için mesele istemiyordu. Dosya kapatıldı.

– Birgün ben ve bazı arkadaşlar, “hesaplaşalım” dediğimde, “çocuklar çok gençsiniz. Hesaplaşmaya girersek ülke kaybeder, ülke karışır. Tehdit altındayım, önümüzdeki bir yılı atlatmamız lâzım. Bizim bu hâdiseyi çözdüğümüzü, bunu yapanlar biliyorlar. Tekrar teşebbüs edemezler. Can güvenliğinizin teminatı benim. Dertleri beni tasfiye etmek. 292 vekil bunların gözlerini korkuttu. Anayasa’yı değiştireceğimizi düşünüyorlar. Bu işi unutun ve sakin olun. İçinde bulunduğumuz yılda bunlarla kavgaya girersek, kaybederiz.”

– (Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te, köşkte koşu bandındaki yürüyüşünden sonra, yere düşerek bayıldı ve hastahâneye yetiştirilirken yolda vefat etti. Teşhis: Kalb krizi. O günden bugüne devam eden iddialar ise, onun öldürüldüğü şeklinde.)

– Feyzi İşbaşaran: Vefatından bir gün önce, Çankaya Muhafız Alayı Komutanlığı’nın içindeki camide son Cuma namazını kıldık, bana yanında değil, arkasında durmamı söyledi. Sonradan, “kendimi iyi hissetmiyorum, namazda sırtüstü düşerim diye endişe ettim. Ayaklarım tutmuyor, çok hâlsizlik var!” dedi.

– Semra Özal, 12 Ekim 2010 tarihinde katıldığı bir programda, eşinin Başdanışmanı Kaya Toperi’nin ısrarıyla Bulgaristan Büyükelçiliği’nde katıldığı bir toplantıda içtiği limonatadan zehirlenmiş olabileceğini söyledi. Kaya Toperi ise, daha önce de gündeme gelen bu iddiaya ilişkin Aralık 2008’de yaptığı açıklamada, Semra Özal’ı yalanlamış, “kimin ne içtiğini bilemem, Semra Özal Bulagaristan Elçiliği diye hatırlıyor. Armoni Galerisi idi” demişti. Toperi, Semra Özal’ın otopsi istemediğini belrtmişti. Galeriden bir yetkili ise, “Sergi öncesinde Köşk’ün korumaları geldi, herşeyi inceledi!” dedi.

– Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal, bir televizyon programında ağabeyi Turgut Özal’ın zehirlendiğini iddia etti.

 

*

 

Sene 2006… Bolu Cezaevi… Düşler dünyasında şuurlu yolculuk gibi, bildiğimiz uyanıklık şuuru ile, son derece süratli araba kullanıyorum; vücudumu âniden kaplayan şiddetli bir elektrikî tesirden sonra. Direksiyon hâkimiyetini kaybettiğim gibi, yoldan çıkmamak ve takla atmamak için gaz kesemiyorum. Tabiî olarak fren de yapamıyorum. Araba takla attı atacak heyecanı, korkusu, telâşı içindeyim ama, uygunsuz bir hareket yapmadan makul sürate inene kadar gidiyorum. İnanır mısınız, eğer kaza olsaydı, ben gerçek kaza olmuş gibi ölebilirdim. Kalb krizi mi denirdi. Uyandım. Müthiş bir kalb çarpıntısı ve nefes nefeseyim. Hücremin havalandırmaya açılan kapı arkasından sandığım çıplak bir ses, “tüh kurtuldu!” diye hayıflanıyordu… Bu kurguyu, insan rüyâ görürken bazen rüyâda olduğunu bilir ve “o şuur içinde”, rüyâda iradî bir rol oynamaya kalkar, ona benzetiyorum. NYMPHALAR, başka bir kurguda, mekânların film sahneleri gibi olduğu ama gerçek, benim de o hâl içinde şuurlu olarak dolaştığım “çalışma” yapmışlardı. Tabiî hâlin içinde, hatıra gibi hatırlanan; öylesine tabiî. Sonradan. (22)

 

25

 

HADDİNİ BİLDİRMEK

Allah Sevgilisi, “din, edebtir!” buyuruyor; edeb de hadlere riayet, kendini belirten kaidelere uymaktır. Bunun statik bir mânâ belirtmediğini, şekil içinde sonsuzluğa açılış olduğunu kavramak için, bir Batılı sanatçının şiir hakkında “eski şekil, yeni terkib” sözünün bundan payı gösterdiğini anlamak lâzım. Hazret-i Ali, o ilim beldesinin kapısı, “edeb aklın suretidir!” diyor; insan aksiyonunu öne alıcı bir bakışla, dahilî şeriatı gösteren aklî-ruhîliğin, hadlere riayetini belirten kaideler ve kurallar… Kural ve kaidelerle ifâdeli edebin, akla nisbet “suret” oluşu bu. O suret gösteriyor, kimin aklı ne kadar.

HADDİ AŞMAK başlığı altında, hadde nisbetle bunun her mevzuu ve ilimde müsbet ve menfi mânâya gelir misâllendirmesini yaptık ve ebced tevafuklarını da verdik. Bu arada, TELEGRAM dolayısıyla “gece kalkıp onun için DUA ediyorum!” buyuran Mahmud Efendi Hazretleri’nin ismi de geçti. Bir NYMPHA klasiği olarak onun hakkında “aykırı” lâflar edilirken, ertesi gün gazetede bir haber: Onun için düzenlenen tören, bir provakasyonmuş… Sonra BARAN dergisi elime geçti. Haberin tekrarının kalemimden çıkmasının bir mânâsı olabilir diye ve tedâi usûlüme muvafık düştüğü için, kısaltarak veriyorum: HİNDİSTAN Haydarabad Al Mahad Ul Aaali Alî İslâmî Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından düzenlenen ve üç gün süren “Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu” sona erdi. 41 ülkeden gelen 300’ü aşkın âlim ve 3 bini aşkın kişinin katıldığı törende, Mahmud Efendi Hazretleri’ne “Üstün Hizmet Ödülü” verildi.

NYMPHALAR, sözkonusu törende ödülün Mahmud Efendi Hazretleri adına Cübbeli Ahmed ismiyle tanınan Hoca’ya verilecekken, Efendi Hazretleri’nin törene “beklenmedik” şekilde katıldığını ve ödülü alarak törenden erken ayrıldığını söylüyorlar; yâni oyun bozulmuş oluyor. NYMPHALAR bu çerçevedeki lâfları, beni yönlendirmek ve “sersem sepet” göstermek için mi ediyor? Onu bilmem. İşin aslını, tahkik imkânı olanlar bilebilir.

Mahmud Efendi Hazretleri’nin verdiği cevab, vaziyete hâkim olarak her tarafa haddini bildirici ve törene katılanlar arasında bulunan bir takım çapaklı görülebilecek kişileri de hadde davet niteliğinde:

— “Benim bu işlerden haberim var. Kimse yapmıyor bu işi. Âlimlerin toplanmasını ben istedim. Benim emrimle geldi biiznillah. Her şeyden haberim var. Beni kimse kandıramaz. Yeni Şafak gazetesinin yaptığı iftiradır. FİTNELERE sakın ha!” (23)

 

26

 

SIFIR NOKTASINDA

Gözalabildiğine dümdüz buzdan bir zemin; dörtbir yanınız, sonsuzluğa açılan bir yalnızlık hissinden başka hiçbir şey vermiyor. Şu ânda sıcak odanızda veya Kutub bölgesiyle kıyaslanamaz bir ortamda bu satırları okurken, sizi üşütmek istiyorum. Hiçbir canlı yaşamaz ve yön duygusunun kalmadığı o zeminde, küçük bir kaya çıkıntısı ve üzerinde Rodin’in meşhur “Düşünen Adam” heykelini andıran, eli çenesinde oturan çıplak bir adam. Bu adamın hâli, sosyal çevresi ve anlatmaya kalkacağı şey, hiçi yaşarken, onu anlatmak kadar zor ve söze döner dönmez alelâde veya mânâsızlık diye bakılabilecek soydan şeyleri ihtiva etmekte. O adam bendim. 18-20 yaşlarında yaşadığım ve 30 yaşlarında büsbütün kaybolmadan o döneme âit bir psikolojiyi ibtidaîliği ve safiyeti ile aktarmak üzere ele aldığım YAŞAMAYI DENEME isimli romanımda, kahramanım KİM hakkında geçen bir cümle, Kartal Cezaevi’nde yaşadığım TELEGRAM sürecine pek uygundur:

— “İlk kez duyuyordu yaşamanın da kahramanlık olduğunu!”

O roman, 30 yaşında artık hamile bir kadına “doğurma, bekle!” denilemeyecek bir yük hâlinde mutlaka yazılıp kurtulunması gereken bir mânâ ve bence bir tarih tesbiti hevesini ifâde ederken, TELEGRAM’da yaşananlar anlatım bakımından daha ziyade Üstadım’ın KAFA KÂĞIDI’nın sonunu (UFUK’un sonunu) ve FELÂTAT kelimesini gösterir ve ister duruyor. YAŞAMAYI DENEME, “kadında kâinat muhasebesini hülâsa etme” cümlesinden olarak bugüne kadar üzerine 57 cilt eser inşa edilmiş bir zeminin has nakışı iken, TELEGRAM sekâretten dönüşte toplam bir nefs muhasebesini temsil eder gibi. Hâdisenin vesile olduğu, ama aslı ruha bağlı bir hâdise seçimi.

TELEGRAM ile TİLKİ GÜNLÜĞÜ arasındaki benzerlik, bir rüyâ görür - yaşarkenki hâlimizi anlatırken, onun karşımızda bulunan için sinek lekesine dönüşünü görmemizi andırıyor. Bizzat yanmakla, kâğıt üzerinde “yanmak” kelimesi arasındaki fark. Eğer bir hâli dinleyenle anlatan arasında müşterek bir vahid-i kıyas olmazsa? “Anlatılmaz” ve “anlatılması mümkün değil” de buna dahil.

 

(…)

 

Telegram’ın, daha arkadan gelecek olan dehşetlerini yaşamamışken, olup bitenin verdiği şaşkınlık hâllerinde, onların vermesine lüzûm yok, kendime teselli ve ümit olarak zihnimden geçen düşünce:

— “Bütün bunlar geçecek ve yaşadığım değişik bir şeyi yazacağım!”

Mehmed, Kenan, Arar, her kimse, yaptığından emin ve güzel sesli biri, duvar dibinde gezinen ses:

— “Ha, haa! Şuna bak! Kurtulup yazacağını düşünüyor!”

Onlara cevab verebilme değil de, cevabın tafsili şartlarında değilim. Oysa ben, gözle görülür şekiller içinde olsun olmasın, varlığın yokluğa, bedenimizin nasılsız ve niçinsiz ruhumuza delil olması gibi, anlattığım ve yazdığım zaman o hâle delil getirmiş oluyorum. “Tahlil, kritik etmek, benim tabiî yapım!” demem, kendimi “uykusunda bile düşünen adam!” diye tarif etmem, Kartal gibi, Bolu’daki NYMPHALAR için de abartılı görünüyor: Çünkü ben, yiyorum, içiyorum, boş duruyorum, helâya gidiyorum, banyo yapıyorum, uyuyorum, yahud havalandırmaya çıkıyorum, vesaire, vesaire… NYMPHALAR’ın tekidli iğnelemeleri içinde olduğundan, onlara da cevab olmuş bir YEVMİYE’yi aktarıyorum: “Bir yazıda kendi kendimizle imtihan hâlinde olduğumuz için, mütamadiyen beğenmeyiz, yazarız… Farkında olmadığımız şeyler oluyor hayatımızda, içimizde bir şey pişiyor, biz farkında olmuyoruz, pişiyor, pişiyor ve birden detay gibi görünen, bir vesileyle patlayıveriyor… Patlama ânlarının mâziye doğru psikolojik pırıltıları; işte KAFA KÂĞIDIM’da düşündüğüm o!”

TİLKİ GÜNLÜĞÜ, muradım bakımından, tam 7 sene 24 saatime hâkim örtülü veya açık, mesaimi ifâde eder: “İçimizde bir şey pişiyor, pişiyor” da, bu dilden kim ne anlıyor ve hayatı böyle mi görüyor? Eğer, Tilki Günlüğü’nün açtığı yoldan gelen eserlerim olmasaydı, tıbkı kutubtaki bir kayaya oturmuş, temessülü gitmiş adam hâli, o eserin yazılış sürecindeki imkânsızı anlatırcasına bir tatsızlıktaki sıkıntım da anlaşılmayacaktı. TELEGRAM’da yaşadığım hâdiselerin kuru naklinin, bana neye mâlolduğu malûm. DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ’ne komşu oldum.

Tolstoy’un, “yazdığım şey, yazmak istediğim gibi olmuyor!” şeklindeki şikâyeti, acaba bahsettiklerim arasında bir yerde mi?

1960-1970 arası bütün dünyayı saran Hippilik akımının başucu eserlerini yazmış Carlos Castaneda’nın, Meksika’daki bir kızılderili kabilesinin ŞAMAN ritlerini modern dünya insanının eleştirisi ve eksiği gibi sunan “Rüya Görme Sanatı” ve benzeri eserlerinde görünen renksizliği, TİLKİ GÜNLÜĞÜ’ne benzetirim. TELEGRAM’da, başlıklarını bu esere tedâî olsun diye benim koyduğum kısımlara, böyle bakılmalı: Suzi Muzü, Işık Hüzmesi, Cızırtı ve Kaynama Sesi, Uçtu Uçtu, Vücut Isısı.

“Dünyada o kadar az anlatılacak şey var ki, bu yüzden resim çiziyorum!” diyen bir İngiliz ressamın, silik ve detaysız kara kalem resimleri… Resme değil de, ressama bakınca, onun da nefsi donmuş bir heykel imajıyla tasvir edilebileceğini düşünüyorum. “Dünyada anlatılacak o kadar az şey var ki”; dedikodudan ibaret olanı görmek diye yorumluyorum. Mesele, susmak veya anlatmak değil; “sır birliğinde bir” olan, eşyanın hakikatine âit bir idrak buudunda olmak… Anlatan, aynı hâli şöyle belirliyor:

— “Kırk senedir karaciğeri inceliyorum, bir şey anlayamadım!”

YAŞAMAYI DENEME isimli romanımı, bir ruh ve nefs cengi hâlinde ve bahsi

geçen birbirinin aynı iki görüş arasında, sade ve ibtidaî bir dille yazdım. Onun, hemen hemen üçte biri, roman kahramanı KİM’in yazdığı ve yarıda kalan KARINCALAR’la ilgili bir romandır.

 

*

 

YAŞAMAYI DENEME isimli romanımı, onun önüne sürecek bir liyakat cesaretim olmadığı için, Üstadım’a arkadaşlarla yolladım. Ziyaretimde, ondan bahis açtığı ânda, ben ruhu çoktan kaçmış bir taş heykel; tebessüm başlangıcıyla “Yaşamayı Deneme!” dedi. Saniyelerle ölçülebilir bir müddet içinde, menfî bir değerlendirme yapmamış olması, rahatlamama yetti… YAŞAMAYI DENEME: Yaşamayı denemek, deneme, bir hâl… YAŞAMAYI DENEME: Yaşamayı deneme, yaşa!

 

İKİ HÂDİSE

(Bugün, 4 Kasım Perşembe, 2010, saat 14.30 civarı… Rahat bir gece geçirdim; gerek elektrikî tesir ve gerekse sözlü sataşmalar olmadı. Ancak, sabah saat 8’den, öğle vaktine kadar, NYMPHALAR hafif bir “çalışma” içinde de olsa, beni uyutmadılar. Belki 1-2 saat uyumuştum ki, 14.30 civarında TBMM İnsan Hakları üyeleri bizim havalandırmaya gelmişler, bir gardiyan beni uyandırdı. Bu ziyaret, anladığım kadarıyla, Cezaevi’ndeki benimle veya beni de ilgilendiren veya benden de duyulmak istenen bir durumla alâkalı değildi. Sabaha kadar, yukarıda okuduğunuz, anlatsanız da anlatamadıklarınızla ilgili yalnızlığa bir ek oldu bu ziyaret: Cezaevi’ndeki durumu sordular, ben “Telegram, zihin kontrolü” vesaire dedim, böyle birşeyi hiç duymamışlar. Düşünün hiç duymamışlar “zihin kontrolü” diye birşeyi!!! Eh, sadece nezaket diye addedebileceğim bir ziyaret ve DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ etrafında söylediklerime ek bir hatıra. Kartal Cezaevi’ndeki TELEGRAM işkencesinde yaşadığım, beden ve ruhî olarak muazzam bir tesire sebeb iki hâdiseyi, bu gözle de okuyunuz. Ziyarete gelenler arasında tek kayda değer söz, “inandırma sorununuz var” diye alınan not. Bilmeme durumlarını da, “bilmez görünme” zorunluğu içinde olmalarına bağlıyorum, yoksa ayrı gezegenlerde yaşıyormuşuz gibi olmayı, onların Milletvekili olma haysiyetlerine yakıştıramam!)

 

*

 

Yatarken, Kenân’ın lâflamaları ve tehditleri. Uykuya dalma yorgunluğu içinde, uyuma veya uyumama tercihi bana bırakılmış gibi klâsik bir numaraları var ki, onun tatbikine mevzuyum. Bu, tehlikeden kurtulmak için uykusuzluktan çıldırma gibi bir hâle düşmenin başlangıcı. Ben, uykuyu tercih ediyorum. Üzerinizde bir elektrik gerilim hattı bulunduğunu düşünün, size olan mesafe ayarı sizin kendinizi salıp salmamanıza bağlı, sizin iradenize nisbetle çekimine girip girmeme şeklinde bir karar azabındasınız, neticede gücünüz tükeniyor ve ona yapışık uyuyorsunuz veya neyse ne. Klâsik bir numara dedim; tecrübelerime binaen mani olunabilir bir şey olmadığını bildiğimden, kendimi meçhule salıyorum, ne olacaksa olacak.

Âniden, vücudumu sarıcı bir elektrik ve mıknatısiyet tesiri, ama kapma şeklinde değil. Ranzanın altından olağanüstü bir hızla birden üzerime atlayan, mukavemetimi önlemek için de Kenan’ın sesiyle “şimdi kollarını kilitleyeyim de gör!” diyen, keçi gibi üçgen yüzlü ve uzun kulaklı, kuyruğu kanguru kuyruğu gibi, hayvanca pençeleri - o görünüş içinde son derece ürkütücü maymun elli, toplam olarak; şeytan tasvirlerinin, duyu organlarımla idrak ettiğim canlı hâli… Derisi ve ayı tüyünü andıran tüylerinin rengi, siyaha çalan kahverengi… İsmi de İsmail… Arka yandan, sağ tarafımdan bana sarılmış, boğuşma hâlindeyiz ama, muazzam kuvvetli ve benle alay ederek, “hadi kurtul da görelim!” diyor. Bileklerimi yakalayan elleri ve eklem yerlerinde göze batan kemikli ve uzun biçimsiz parmakları, dikkat çekici; sadece parmak uçları - tırnak kısmı, insanınkini andırıyor. Avuç kısmına doğru açılan rengiyle, sanki zenci elini andıran bir el intibaı alıyorum. Kurtulmak için bütün gücümü kullanmama rağmen mümkün olmayınca, hırsla sağ elini ısırıyorum; hem de nasıl. Canı yanıyor ve şimşek hızıyla üstümden ranzanın altına doğru kaçıyor.

Uyanıklıktan uyanıklığa geçmişim gibi bir hâldeyim. Şimdi dikkat: Bu hâdise, rüyâda şunu gördüm, böyle oldu gibi bir şey değil, birebir fiziken yaşanan bir hâdisedir. Isırmamla ilgili olarak, çenemi ve dişlerimi kontrol ediyorum, hani dişlerimin birbirine teması sözkonusu mu; değil. Can havliyle ve bütün gücümle ısırmamın tadı ve kaçırmış olmakla rahatlamış olarak, zafer kazanma hissiyle, “nasıl anlatabilirim”i düşünüyorum. Aslı karartan ve durumu zorlaştırabilecek olan sahte “ben de”lerden korunmak için. Gece sessizlik devam ediyor. Ben en rahat ve sakin uykularımdan birine dalıyorum.

 

*

 

Kenan’ın tehditleri ve benim meydan okumalarımın ardından, onun “bu gece içine gireyim de gör!” kızgınlık ifâdesi. Sözün telkin tesiri ve o zaman bilmediğim için ifâdelendiremediğim “frekans-dalga” ayarıyla, bekleyiş ürpertisi içindeyim. Koridordan bir ses gelmediği gibi, içinde bulunulan yerin nereye nisbetle ne mesafede olduğunu da karıştıran aktarılmış sesler veya ses indirmeler de yok. Sessizlik neşrediliyoru andıran bir mekân sessizliği. Evet; büyük bir ihtimâlle içime girecek. “Ne olacak, nasıl olacak?”… Daldım, uyudum: Birdenbire, Kenan’ın köpürmüş konuşmasıyla içimde, içimi paramparça eden, sanki bir araba motorunun yatağından çıkmış - daha doğrusu yataksız, dört bir yana savrularak işleyen pistonların verdiği bir acı. Bu bir benzetme; içimi paramparça eden, cin gibi içime süzülmüş Kenan, suretsiz bir tesir. O şok edici acıdan sonra, iki katlı ranzanın enlemesine ortadan üstüme doğru bükülüşü ve aynı ânda benim ranzada, aşağı doğru. Düz bir kağıdı üstünden kalemle bastırarak bir boruya sokar gibi bir karmaşa şeklinde, muazzam bir enerjiyle emen boşluğa doğru, ranza, yatak, ben, daha ne varsa gidiyoruz; yok oluş! Bir ânda olup bitiveren bir hâdise. Aynı ânda ayıklık ve herşey yerli yerinde. Bu bir rüyâ değil, alelâde soydan gerçek de değil. Kim ne derse, bir altını sorarım. Böyle benzer izâhtan vareste hâdiseler, sonradan ilgimi Şaman ritleri ve kuvantum fiziğine döndürdü. 2003 yılında SEFİNE isimli eserimin vesilesi bu. Ondan sonra, umumi olarak yaşananlarla örtüşebilir usûlleri de ihtiva eder, ÖLÜM ODASI - B. YEDİ’nin altyapısı niyetine, aynı sene içinde TELEGRAM isimli kitabım. (24)

 

28

 

TELEGRAM kelimesi, bildiğim kadarıyla Batı’da “uzaktan kontrol ve yönlendirme” kasdıyla “zihin kontrolü ve yönlendirmesi cihazı” marifetine giren iş için kullanılmıyor. Onlarda kullanılışı, Televizyon ve radyoda “haber bülteni - dış haberler”, haber, uzaktan gelen-verilen haber mânâsında. Televizyon kelimesinden kıyas ediniz. TELEGRAM kelimesinin içini dolduran, onu kavramlaştıran, “uzaktan zihin kontrolü ve yönlendirilmesi” sisteminin ismi olarak koyan benim. KARTAL’da bir alayla başlayan, ama tarafımdan işin mahiyeti ve metafizik meselelerini halletme babında benim için son derece elverişli bir niteliğe bürünen bu isim, NYMPHALAR’ın da alay malzemelerinden biri iken, görün nelere vesile oldu, oluyor: “Gör takdirin işleri!”

 

*

 

NYMPHALAR, cihazların beden üzerindeki ruhî tesirlerinden mütevellid, “karışık bir iş” olan yerde, hani ruhu akıl ve aklı da beden fonksiyonu bildirmek, böylece ruh ve imân meselesini derdest etmek üzere, beni bedenen ve zihnen çok yordukları bir zamanda, bu mânâyı tazelemek için cihaz hünerleri hakkında, “bu ne?” diyorlar. Ahmak görünmek istemeyecek kadar açıkgöz olarak, bir “mantık şakası” niyetiyle. Alayı da bulaşmış. “O mu? Fizikî tesir; tıpkı gözle farkedemediğim ışınların, beyin tarafından algılanması gibi!” diyorum.

Şehadet âlemi-görünen âlemin bütün unsurları, hey’et-i umumiyesi, beyin zarında-zihinde toplu; mahbus. Üstadım’ın bir beyti:

— “Hayat bir zar içinde, hayatı örten bir zar, — Bana da hayat yeri, Bağlum köyünde mezar!”

Tela: Beyin zarı. Zar… Üstadım’ın beytinde, hayatın şu görüneninin öte yakası da var; aklın, ruh mânâsı. Bu türlü ifâdelerde geçen mânâları, tıpkı “şuur ve şuuraltı” derken, evin birinci katı - ikinci katı kasdına benzer kemmiyet ölçüleriyle karıştırmamak ve ikisinin “sır birliğinde bir” içiçe keyfiyet olduğunu anlamak gereği gibi, hayat ve ölüm’ün birliğine, ölümün hâlihazırımızda bulunuşuna da dikkat.

Anlattıklarım çerçevesinde seziliyor mu bilmem: Beyin zarında sülük NYMPHALAR, işin ötesinde de, mahbusluktan sıçrayan kıvılcımlar hâlinde “kalbin yolu” gidiş-gelişinden mânâlar. SÜLUK… İslâm Tasavvufu ile, TELEGRAM teknolojisi hâline dönmüş Batı ilim ve felsefesinin arasında, BEYİN ZARIM. Bu teknoloji, hesaba dahil edilen ama hâkim olunamayan “ihtimâl hesabı” keyfiyetinde, tezahürüyle iş görüldüğü isbatlanabilen bir yapma varlık; ihtimâlin bizzat kendi keyfiyetinde.

 

(…)

 

KUŞATILAN - KUŞATAN

İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron (sinir hücresi) vardır, her sinir hücresi ise yaklaşık 1000 snaps’e (diğer sinir hücreleri ile bağlantılar) sahibtir. Bu, beyinde 100 trilyon bağlantı bulunduğu mânâsına gelir. Bunlardan elektrokimyevî impulslar (itici kuvvet, sevk, uyarı, tesir, ânî his, saik, çok kısa zamanda tesirini gösteren büyük kuvvet) geçer; fikir, resim, fantezi, kavram, ruh hâli, duygu, arzu, korku, vizyon-görüntü, içgüdü ve diğer bütün zihne ve akla âit tecrübelerimizin esasını teşkil eder. Bununla beraber bunlar, beynimizin sadece FİZİKÎ REALİTE’sidir. Bütünün realitesi nedir? Manevî içgüdülere nasıl sahib oluyoruz? SEZGİ NEDİR? Zihnî ve akla âit bir resim, bir tasvir, fizikî bir davranışa nasıl dönüşüyor? Telepatik (uzaktan haberdar olma) veya gaibten haber alacak şekilde bütün bu bağlantılar-münasebetler, birlikte (hiss-i müşterekte) nasıl çalışıyor. Öfke nedir? Sevgi nedir?

Beyin, bütün vücuda yaygın faaliyetlerin merkezidir; VÜCUDUN HER YERİNE AİD OLANIN MERKEZİDİR. Bütün canlı organizmaların vücutlarını saran bir “elektromanyetik bir zarf”a sahib olduğu bilinmektedir. Çevreden gelen uyaranlara cevab veren bu zarf, zihne âit kavramların isimleriyle anılan bir alan olarak kabul edilmektedir. Bu alanlar, maddenin mânâya delil olması halitası-karışımı gibi bir intiba vermektedirler.

 

*

 

Zihne aid kavramların mânâlarını ihtiva eden alanlar, tek bir alandır.

 

*

 

Kısaca belirtmek gerekirse, atomaltı parçacıkların tamamı “kuantum” olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam edilmektedir. İçlerinde en çok bilinenleri ELEKTRONLAR’dır. Kuantum adı verilen parçacıklar, artık hepimizin bildiği gibi kâinatın her köşesinde bulunmakta, hareketsiz ve sabit olarak gördüğümüz bütün maddelerin varlığı, atomlara ve dolayısıyla bu parçacıklara dayanmaktadır. “Kuantum parçacıklarını nerelerde kullanırız?” sorusunun cevabı çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Bugün her evde kullanılan televizyonlar, bilgisayar ekranları, bilgisayar kasa tâbir edilen bölümünün içindeki parçaların hemen hepsi, telefonlar, radyolar, teybler, kısacası; elektronik malzeme ihtiva eden bütün cihazlar hep KUANTUMLAR’ın belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur.

Televizyonların ELEKTROMANYETİK DALGA’yı algılayıp bunu görüntüye ve sese çevirmesi hâdisesi, aynen beyinde de mevcuttur. Beyin de dışarıdaki FREKANS okyanusundan sadece veri tabanına uygun frekansları algılar.

Algıladığı frekansları gerekli dönüşümleri yaparak ses, görüntü, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız oluşumlara çevirir.

 

*

 

Televizyon vericisi diye, seçilen şahsın beynine ayarlı TELEGRAM cihazını, beynimizi de bütün algılarımızı ve düşüncelerimizi radar cihazına muhatab bir verici gibi düşünürsek, kestirmeden bir misâlle cep telefonlarıyla karşılıklı haberleşme gibi bir durum: Bir yanda cihaz, öbür yanda onun bütün duyu organlarınca algılanabilir ve eziyet edilebilir tesirlerini yaşayan insan. Frekansı elle tutamayacağına göre, İSBATI KABİL OLMAYAN bir iş; bundan dolayı da kolayından “psikolojik bunalım” numarasına havale edilebilir!

 

(…)

 

Hanefî Avcı’nın kitabında Simon, örgüt üyelerinin cezalandırılması işini üstüne almış, HÂKİM rolünde biri. Örgüt üyelerinin şikâyetleri üzerine, kendi kızkardeşi de mahkeme edilenlerden. Vicdanı ile kurallar arasında, ne kadar kendini kurtarmak için olduğu bilinmez, Lider’in arzusu galib gelir ve onu da idama mahkum eder. Yine Lider’in arzusu, kızkardeşi affedilir. Aradan şu kadar sene geçtikten sonra, Yurt içinde ve şehirde görevli iki kardeş, yakalanırlar. Hanefî Avcı, onlarla görüşür ve merak ettiği hususu sorar: Her ikisi de, örgüt ilişkilerinin akrabalık ilişkilerinin önünde olduğunu söylerken, SİMON, idam kararını şimdi olsa da verebileceğini belirtir… Hanefî Avcı’nın, aynı durumun kendi meslek arkadaşları arasında da bulunduğu ifâdesinden, benim edindiğim çelişkili intibâ şudur: Kendi meslek grubundakiler, tarafsız hareket etmektedirler. SİMON, iktidarı elinde tutanın muktedir adamı olarak, kızkardeşi yönünden ve tabiî kendi duyacağı acı bakımından, biraz rutin dışı bir iltimasa uğramıştır. Ateş etrafında âyini andıran “vahşî” görüntü, ceza alan karşısında toplu bir linç çılgınlığı psikolojisini andırmaktadır; kendi adamlarına karşı da.

NYMPHALAR’a gelince: Kendilerine yardımcı olanlar, dış yüzden - gören gözler için “normal” davranırken, onlar TELEGRAM cihazıyla, hikâye etmekte olduğumuz işi gerçekleştirmekte. İktidar sahibleri, onların karartma çabaları içinde, şu veya bu resmî sınıftan; bu rutin dışı-kanun dışı işe göz yummakta.

ATEŞ etrafında ayin mi? Onu KARTAL’da doya doya yaşadılar, BOLU’da ilk iki sene; sonrasında ise, haberli habersiz herkes, NYMPHALAR’ın beynimde ve ruhumda pislik yapmaya âlet bir hayâl ve söz malzemesi. (25)

 

29

 

NYMPHA - HÜRMÜZ

Erol Bilbilik isimli bir Binbaşı’nın, “CIA-NATO-AB: İşgal Örgütleri” isimli bir kitabı, Suat Çakıroğlu tarafından üç sene kadar önce gönderilmişti; kitabını iade ettiğim bu cezaevi sakininden, unutmuş olduğum yazarın ismini bildirmesini istemiştim. Zihin ve davranışlarımın “sadık takibçisi” NYMPHALAR, o kitabtaki beylik bir ifâdeyi, sırf kendi dışımda birinden işaretlemek istediğimi biliyorlardı. Şu: “Beyin kontrolü yapanlar, buna muhatab olan insanı ailesinden, arkadaşlarından, sosyal çevresinden kopararak, onu tamamen kendi kontrollarına alırlar ve kullanırlar!”… Bu hâdise, sizin hatıra ve hayâllerinizin tersyüz edilmesi ve sadece sizde şantaj yapabileceklerinin kalması, birinciyi de ikinciyi besleme niyetiyle gerçekleştirilen bir avuca alma metodudur. Şuur süzgecinizin değişimi ve anahtar kelimelerle istikamet verme. Zerdüşt dininde İYİ ve KÖTÜ tanrılardan, İYİ tanrı HÜRMÜZ’ü, geçen sayıda yanlışlıkla kötü diye tanıtmış, idrakime musallat NYMPHALAR’ı “bozgunculukları” bakımından tabiî olarak ona benzetmiştim. Bütün vücudu kuşatan ve merkezinde beynin bulunduğu, zihin kavramları ile anılan bir alan bahsi sırasında. Bu sayıda İDRAK’e musallat hâlleri bakımından o hususa temas etme niyetiyle düşünürken, NYMPHALAR bana HÜRMÜZ’ü hatırlattılar: NYMPHA ismini pek sevmeyen “hayâletler”, HÜRMÜZ’ü hatırlatırken, idrakin “dişi” oluşunu hatırlatmak istiyorlardı. Böylece, benim nitelemem de içinde, “su kenarlarında yaşayan tabiatın dişi esprileri” NYMPHA ismi, onlar için sanki zordan düze çıkmak olacaktı. Her hakikatin yanıbaşında bitiveren yanlış ve sahtesi yerine onları koyun ve zaman zaman doğru ve doğruluklarını da, hakikati karartma gayelerine uygun bir bulandırma işi diye alın. Beyin ve beden benim, üzerinde onların cihaz ve benim zekâ ağırlığım, malûm çatışma. İYİ ve KÖTÜ, kendilerini bu vasıfta ortaya koyduktan sonra, İYİ’nin kötüye ve KÖTÜ’nün iyiye bakan yönlerinde, ortak bir alan oluşuyor. Bu ortaklık, benim için bir menfilik değil, çünkü beni takiblerinin dikkati nisbetinde idrak ettikleri mesele dilimle yaptıkları “ille de zıd olmak”, isteyerek veya istemeyerek muzibliğe dönüşüyor; tahrikten doğan hikmetli doğuşlara vesile oluyor. Ayrıca şunu da görüyorum: Yaptıkları işten dolayı mukabil bol küfrüme muhatab durumları olmasa, benden olmalarından değil de, benden hoşlandıklarından bile bahsedebilirim. “Kusura bakma, ben seni yemek görevindeyim!” şeklinde bir gariblik… Şu HÜRMÜZ: Onlar bu ismi “idrakin dişi olması” bakımından canımı sıka sıka tekrarlarken, ben öyle anlamıyorum da, HÜR-MÜZ, yâni bu buluşuma çanak tutma diye anlıyorum. (26)

 

30

 

TELEGRAM - NYMPHALAR

Telegram-zihin kontrolü ve yönlendirilmesi gayesine matuf olarak, “uzaktan ceb telefonuyla görüşme gibi, karşılıklı konuşma, hedef kişi konuşmasa da onun düşüncesini algılayabilme, hissini aynı şekilde ve arzu ettiğini yollama, tansiyonunu yükseltip düşürebilme, ısısını düşürme veya yakma, düşüncenin vücut verdiği sureti, düşünceden algılama ve düşünce yolundan muhatabın kendinde şekillendirme”; bütün bu hünerler, tek bir cihaz etrafında kümelenmiş veya ayrı ayrı bu hünerleri yerine getiren cihazlar, bahsi geçen gaye etrafında tertiblenmiş. Bilmiyorum; sadece TELEGRAM CİHAZI dememin, ikisini de kapsayıcı bir tarif olacağı açık.

TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kulananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan - neşe - korku gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit.

NYMPHALAR, Bolu’da CİHAZ’ı kullananlara taktığım bir isim. Onlar vesilesiyle, İDRAK bahsine dair evvelki sayıda geçen bir hususu aydınlatmak istiyorum: NYMPHALAR, belden aşağı edebsizlikleri de içinde olmak üzere, kendilerinde bir tutarlılık kaygısı olmaksızın, benim düşüncemi kuşatan bir AYKIRILIKLA, sanki bendeki dünyayı alt üst ederek, yerine kendi, anarşi telkinlerini inşâ ediyor çabasındalar. Kaim kılma işi. Bu, umumî mânâda aşağılama işlerinden olarak, dış destek de alınarak, “delirtme” veya “deli zannettirme” olabilir. Hafızadaki hatıralar ve kişi karakterleri karmakarışık edilerek, suretler ve hatıralar unutturulabilir veya değiştirilebilir. Beş duyu algısında yanıltmalar, meselâ duyduğunuz herhangi bir sesin yönü hususunda şaşırtabilirler, vesaire. Beni tanımak hususunda, ne kadar eserlerime başvurdular bilmiyorum ama, benimle beraber oldukları son 5 sene içinde edindikleri intiba ile, özellikle yazarken bana tam zıd, bazen muvazene için doğru, harika veya saçmasapan sözler söylüyorlar ki, dağıtma niyetleri Cihazları’nın diğer fonksiyonları ile değil, doğrudan fikir çerçevesinde. Bu, gayet uygunsuz şartlar altında da olabilir: Uyumaya çalışırken, henüz uyanmışken, helâda, yemek yerken, yahud bir mevzuyu yazarken, başka bir mevzu hakkında ve o hissî uyandıracak şekilde sözsüz olarak. Artık alıştığım için, içime doğanla sun’i yoldan ilka edileni ayırt edebiliyorum.

Taşı gediğine koyar gibi okkalı bir söz söylediklerinde, hoşlandıklarını ve keyif duyduklarını biliyorum. Takdir ettiğim oluyor. Ama karşımda bu hususta havalanmamaları için, sık sık ikâz da ediyorum: “Siz, neticede benim dilime girerek, oradan ve orada konuşuyorsunuz; o dili kuran benim, sizin söylediğiniz de, ondan türeme veya icâd olabilir, ama mustakil ve aynı çapta bir keyfiyet değil!”… Zıd ifâdeleri de, takdire şayan olarak, benim tıpkı TELEGRAM bahsi çerçevesinde fikir üretmem gibi, mutlaka hâlletmem gereken sırasına girebilir, girmiştir. Böyle zamanlarda alçak tabiatleri, bana muzurluk gibi görünüyor: Onları mat etmekten hoşlanıyorum, anladıkları için. Bu hoşlanma lâfı, TELEGRAM’dan değil ve birileri için sitem de ifâde ediyor.

Farkındayım ki, düşünce üretimim, neredeyse TELEGRAM’a özenme uyandıracak nitelikte. Şikayetim ne demek oluyor? Bu, hayatın bir paradoksu-çelişkili görüntüleri cümlesinden. Bir yakınınız ölse veya bir trafik kazası geçirerek sakat kalsanız, hâdisenin vesilesi ile iyi bir yazar olsanız, “iyi ki o sevdiğim öldü!” veya “iyi ki trafik kazasında sakat kaldım!” diyebilir misiniz? Dava, oluş zorluklarını sıçrama tahtası bilmek cümlesinden bir marifet olarak, kişinin gereğini yerine getirebilmesinde. Herkesten fazla sayısız bahane ve mazeret içindeyim ama, ateşin içinde serinleyen adam gibi, neredeyse NYMPHALAR için bile olağan bir hâldeyim; o kadar tabiî. Nefretim, takdirim, acı ve sıkıntım, mazeret edinmemem ve rahat vaktim, hepsinde samimiyim.

Gelelim, bir dile girme meselesine: Meselâ, bir “zamanüstü idrak” veya “zamandışı şuur”dan bahsediyoruz. Bir şeyi YAŞAMAK ve onu ifâde etmek ile, ifâde edileni aklî bir kabul içinde de olsa idrak, yahud kuru sıkı çöpten mantıklarla gevelemek arasında, sırasında hiç barışamaz cinsten olabilecek farklar var. Bir meselenin hazır diline girerek, görmediğini tasvire yelteniş ve pay aldığını gösterici dişe dokunur bir şey üretmeden  gevelemek başka, (NYMPHALAR dilimde üretebiliyor), onda kendi hususiyetini idrak ile kendi olan bir görünme başka bir şey. Kendimi de dahil ettiğim bu ölçülendirme bile, başlıbaşına bir nefs muhasebesidir; bana nasıl bakılacağına ve nasıl değerlendirmem gerektiğine dair. Bahsettiğim farkları birbirinden ayırdedici incelikler, diğer eserlerimde ve yeri geldikçe işlenmiştir. (27)

 

31

 

TELEVİZYON - GÖRME - VURMA - SİĞİL ATMA

BOLU… “Büyük Mustaribler” isimli eserimin 4. Cildini yazıyorum. Televizyona bakamamamın üstüne, o zamanlar “Yumurtasızlar” diye toptan andığım genel ekibin, sonradan NYMPHALAR ismini alan cihaz başındaki özelleri, yeni bir hünerlerini sergiliyorlar.

Televizyona bakamıyordum; ama bu, KARTAL’da TELEGRAM’ın başlamasından birkaç ay sonra, her seferinde yeni bir keşifle(!) televizyonu iptal edişimdeki sebebten başka idi. Orada, aramalarda götürülen ve bir seferinde 3-4 gün getirilmeyen, bir seferinde de meğerse gardiyanlar –veya asker– maç seyrettiği için 5-6 saat sonra getirilen televizyonun, “acaba içine bir dinleyici âlet mi koyuldu?” şüphesinin yanında, ekranının veya onun bir yanının veya ses, kanal, renk vesair düğmelere âit ışık yerlerinin aynı zamanda görüntü alabilme rolünü yerine getiren bir özellikte mi şübhesi eklenince, tarafımdan iptal edilmişti. Kısaca: Acaba gizli kamera rolünü mü oynuyordu televizyon? Uzun hikâye.

Bolu’da, televizyona bakamıyordum, çünkü üzerimdeki elektrik tesiri artıyordu. Şöyle düşünüyor ve anlatıyordum: “Her elektrikli cihazın, kendine mahsus bir elektrik yayması var. Hücrede bu mesafe, 2-2.30 metre kadar. Bu mesafeden televizyona bakmak, bana TELEGRAM cihazının verdiği elektriğin üstüne, fazla bir elektrik almama sebeb oluyor! “… Bir keşifle(!), uzak ve yan durunca, üzerimdeki elektriğin azaldığını farkettim. Sonradan, bu buluşumu oturduğum yerde televizyonun ekranını yana çevirmeye tatbik ettim. Bir müddet tesir azaldıysa da, tekrar artmaya başlayınca, daha yan çevirdim; neticede, benim televizyonum, arasıra açtığım zamanlarda, benim için bir radyoya döndü. Sayımlarda, benim hâlimi kendi tutumları sanan olabilir diye, –TELEGRAM cihazını bilmiyor olabilirler diye–, normal gözükmek için televizyonun duruşunu düzeltiyordum. Bu soydan bir keşif(!), buzdolabımın da başına geldi: Neticede, buzdolabı adi dolap olmak ve kantin alışverişinden gelen malzeme, “katılımcılar”ı memnun etmek üzere doğru çöpe gider oldu. Bu da uzun hikâye.

TELEVİZYON, hiç olmazsa bir-iki saat henüz ismi NYMPHA olmayan cihaz başındakilerin veya bol gürültülü koridor katılımcılarının sözlü imâlarından kurtulmak için değişiklik ihtiyacıyla inatla açtığım. Böyle gecelerden biri ve ben bir taraftan “Büyük Mustaribler”i yazıyorum. Yüzüme ve gözlerime aldığım elektrikî tesir, burnumdan ve gözlüğün temasından dolayı. Ben bunun sebebini, gözlüğün metal çerçevesine verilen elektriğin, derime temasından dolayı olduğunu sanıyorum. Hücrenin havalandırmaya açılan pencere demirlerine elimi veya alnımı değdirdiğim zaman hissettiğim, çarpmayan ama tenimde ve beynimde hissettiğim titreme ve hafif vınlama sesi, kanaatimi güçlendiriyor. Nitekim, burnumla temasını kestiğim ânda, elektrik kesiliyordu. Yazmam lâzım ya; burnumun orasına küçük bez-kâğıt koyarak devam ettiysem de, bir müddet sonra aynı şekilde elektrik alıyorum. Bu garib işin, gözümle bağlantısı olduğunu farketmem(!) üzerine, gözlüğü çarpık bir şekilde takarak ve hâliyle normal görüşüm bozuk ve gözleri aşırı yorucu şekilde yazmaya devam ettim. Daha sonra, bunun doğrudan bana verilen elektriğin burnumun o noktasını uyarması neticesi, gözlükten olabileceğini hatırladım. Öyle mi böyle mi derken, genel göz yorgunluğuma eklenen bu “ekstra” hünerleriyle, gözümün hedeflenişini “kaybına kadar” düşünmeye başladım.

2008’de başka bir hünerleri, sözlerine aldıkları cevabları kesmek üzere, –tedib etmek üzere–, yine yazı yazarken, sol gözüme içten, sanki bir göze kalemle vurmak gibi bir vuruştu: Bu acıyı veren bir elektrikî vuruş.

 

(…)

 

BOLU… Namaz kılarken, secde yerine yakın yerden hızla bir fare geçiyor. Gözkırpımı bir zamanda, “fare mi geçti?” diyeceğim bir gölge varlık. Bu tip hâdiselere, tabiî hayatımızda da rastladığımız cinsten olduğu için, kıymet vermiyorum. Sözlü telkinleri ve frekansları sanki fareymiş hissi vermeye çalışsa da.

 

*

 

KARTAL… Yatarken birkaç dakika mecburen dönmelerim hariç, sağ yanımla yatamıyorum. Kalbim, sanki bir damarla bağlı, sağ yanıma dönünce iple sarkıtılmış ve göğsümün sağına düşecekmiş gibi bir acı duyuyordum. Bunun yanında, sağ kulağım daha az duyduğu için, –bu, o zamana mahsus ve demek ki TELEGRAMCILAR’ın hüneri–, koridordan beni uyutmamak için gelen seslere de mani olmak üzere, devamlı sol tarafıma yatıyordum. 6 ay, yalnız tek tarafa yatmanın ne olduğunu düşünün. Zaruret eseri sağ tarafıma döndüm. Ranza’nın ışığı kesmesinden dolayı gölgede kalan (1) metre kadar ötede bulunan duvarın zeminle birleştiği yerde, gergin olmayan ve beş-altı parmak düzensiz açılmış bir rulo telin düzensiz kıvrımlarında gidip gelen kıvılcımlar gibi, yeşil-mavi bir ışık. Sanki, yere atılmış bir barutun tutuşmasıyla oluşan bir akışa benziyor. Noktalar hâlinde. Şuurum yerinde. Bir fevkalâdelik. Ama ben gayet sakin seyrediyorum. Kaç dakika sürdü bilmiyorum. (Bu, NYMPHALAR’ın sorularına bir cevabtır.) Bir keresinde de, kızıl-kırmızı renkte, aynı hâdisenin tekrarını gördüm. Orada yanıcı bir şey önceden serpilerek yapılmış olsa, elektrik akışı gibi bir akış görüntüsü ve devamlılığı olmaz. İçimde tel olabilir hissi, ama tabiî ki tel değil. Benim beynimden-gözümden zannettirilen bir görüntüden ziyâde, tıpkı “ses indirme” dediğim hâdiseler gibi, dışımda oluşturulan bir görüntü olduğu kanaatindeydim. Hâlâ nasıl becerilebildiğini bilmiyorum. Sezdiğim kadarıyla, NYMPHALAR da bilmiyor.

 

*

 

KARTAL… Yan koğuşun havalandırmasıyla bitişik havalandırmada, tesbihatla tur atıyorum. Yüzüm o tarafa dönük olsun olmasın, duvarın dibinden gelen ama mekânsız ve dolayısıyla yeri belirsiz bir sahibten geliyor gibi olan, malûm iki kişinin bana lâf atma cinsinden aralarındaki konuşmalar ve değerlendirmeleri. Bilgisayar gibi bir şey kullanıyorlar intibaı, artık yerleşik bir hâl; ama bazı bazı, o intibaı veren cinler diye düşünüyorum. Galiba akşama yakın bir saatti. Beni tehdit edici lâflar edilirken, silahtan çıkan bir kurşun gibi, duvarın köşeye yakın tarafından gelen bir ışıkla omuzumdan vuruldum. Işın tabancasından çıkmış, ama tabanca görülmüyor gibi. Bayağı vuruldum, kemiğim kırılmış gibi bir acı. Paniklememek için, kaçınıcı bir davranışta bulunmadım; kendi kendimi azdırmadım. Normal şekilde tesbihata devam. Atıp tutmalar, yavaş sesli konuşmaların, o tonda yükselmişi gibi devam ederken, bu sefer de sırtım o yöne dönük olarak, öbür omuzumdan vuruldum. Yine büyük bir acı. Bunlar, genel olarak TELEGRAM hüneri, faili belirsiz eserlerini sergileme işi. Beni vuran ışığı, bir seferinde kızıl-kırmızı, diğerinde mavi-yeşil diye hatırlıyorum.

 

*

 

KARTAL… “Siğil atma” dedikleri bir dikkatli bakışla, o ânda gövdemin hedef aldıklarını sandığım noktasından vuruluyor, acı duyuyorum. Bunu, onların doğrudan nazar atmasına, bu güçte olduklarına yoruyordum. Kapının açılıp kapanır deliğinden-mazgalından, yemek geldiği, mektub verildiği, soru sorulduğu zamanlarda, yahud ziyaret yerinin ziyartçileri ve beni gören pencerelerinden, o koridordan geçerken bana attıkları bakışta, o tesir. Âlelâde bir bakış değil de, meselâ düz giderken birden başını çevirip dikkatli bir bakışla yaptıkları iş. Bir ceylânın kurşunla vurulması gibi. Gayet soysuz şekilde yaptırılanları da oluyordu: Meselâ, yemek dağıtımında yanlarına yardımcı aldıkları mahkûm çocuklarla. Ya yemek verilirken o ânda gövdemin bir tarafından vuruluyorum, yahud “ağabey Mahkeme’ye gideceğim, param yok” veya “sigaram yok!” ihtiyaçlarına cevab vermek üzere onları almaya giderken arkamdan vuruluyorum. Tek noktadan darbe ve yanma hissi. Acımı belli etsem veya mukabil bir tavır göstersem, bozacı ve şıracı beraber olmanın yanında, akabinde isbatı kabil olmayan bir durumdayım; çünkü arkalarındakiler de, onların bozacı veya şıracı suç ortakları olarak, sadece sırıtacaklar. Malûm ya, bende denge yok(!)… Mazgalın kapanışından sonra klâsik: “Ağabey sırtından vurdum!” veya gardiyan yanındaki arkadaşına, “iyi vurdum!”… Ziyaret yerinde, beni o pencereden görüşe saklamak için, ziyaretçilerimin perde olması, canımın yandığını bilmeleri ve ürktüğümü görmelerine mukabil, “ne bakıyorsun?” gibi saçma bir lâf sayılacak tepkinin devamında, neyin iddiası ve isbatında bulunacaksın? Şimdi isbat gerekmez bir durumda olduğumu bilenler biliyor, anlayan anladı: Adamın bana baktığını gördüğüm ânda, bunu algılayan TELEGRAM cihazı işleticisi, ânında BETATRON vuruşunu yapıyor ve sen o hüneri bakan adam yaptı zannediyorsun. Böyle bir şeyin yapıldığı, en azından benim için, cihazın varlığını söyleyecek kişilerle isbata lüzum olmadan anlaşılabilir: Öyle ya, TELEGRAM’ı benden başka anlatan kim? Sanıyorum anlaşıldı: Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra birşey  yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.

 

DÜŞVARİ: 18 KASIM 2010

NYMPHALAR, 5 senedir gece gündüz beni, ailemi, baba evini, akrabalarımı, komşularımı ve komşularını, tâ küçük yaşlarıma kadar giderek arkadaşlarımı ne kadar iyi tanıdıklarını, beni bir kuşatılmışlık hissine düşürmek için sayıp döküyorlar. Son vardığımız nokta, (1) sene kadar önce şuydu ve hâlâ devam ediyor:

— “Bana Genelkurmay Başkanı’nın babasının adını söyle!”

— “…….”

— “Bana Jandarma Genel Komutanı’nın eşinin adını söyle!”

— “……..”

— “Bana filân Bakan’ın babasının adını söyle!”

— “……..”

— “Bana Emniyet Genel Müdürü’nün adını söyle!”

— “……….”

Duruma göre, hanımının, çocuklarının, dede ve ninelerinin, hattâ bizzat filân makamdaki adamın isminin onlar tarafından bilinmemesi, yine mevzuuna göre onları mat ettiğimin resmidir. Gece gündüz, beni aşağılamak, şimdilerde şaka olan, “bana öğrettikleri” hâdise içyüzleri sırasında, zannedersiniz ki Devlet ve işleyişi, en büyüğünden en küçüğüne kadar öyle dakik bir incelikte zekâ eseridir ki, benim hayatım baştanbaşa bir zavallılık örneği iken, –istihbaratın dehşetengiz bilgisi altında beni eziyorlar ya!–, yeri olsun olmasın, sözkonusu zevat en üstten en küçüğüne kadar karşımda yeri olmayan bir teville, tabiî ki uçuka doğru bir eksiksizlikle, zihnime servis edilmekte… İşin içinde, spordan, fizikî güçten, edebiyattan, felsefeden(!), iç ve dış politikadan, akla gelir gelmez neler neler var. Oradan oraya sekerek, mesele döner dolaşır, belden aşağı buluşlar hâlinde çevremde odaklanırken, işin içinde devamlı olarak test edilen cesaretimde düğümlenir. Ben de, baştan beri söylediğim üzere, “benim ahlâkımın üstüne ahlâksızlığınızı kurmayın!” ifâdeme uygun olarak, ayıptır söylemesi, hiç fena değilimdir. Her seferinde, yiğitliği bana ısmarlayarak, “yazsana!” derler. Yazmamam, enayi olmamam değil de, bir demagojiyle beni sinirlendirme malzemesi olarak cesaretsizliğim diye tekerlenir durulur. Cevabım değişmez, –zaman zaman bu hayaletlere bağırmak ihtiyacıyla havalandırma penceresinden de seslenerek–, onlara ortaya çıkmalarını, hattâ hiçbir mazeret ileri sürmeden, onlar ne dedi ve ben yücelerinden başlayarak onlar hakkında ne dediğimi imzalayacağımı söylerim. NYMPHALAR’ın kendi mantıklarına bire bir uygun olması bir yana, daha da sağlam ve işlek bir yoldan “edindiğim bilgiler”dir bunlar. Ayıptır söylemesi.

 

*

 

Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber, NYMPHALAR’ın, meselâ ev halkından birinin giydiği ayakkabı numarasını bilmelerine kadar herşeyi, terörle mücadele(?) adına sürüsüne bereket lâflarının komikliğini, bir çırpıda gösteriverdi. “Mânâ ordusunun bir kısım askerlerinin” dürtüklemesi eseri. Böyle durumlarda yüzlerce defa, Cezaevi’nin güvenliği ile, benim tek kişilik hücrede kontrolumun ne mânâ ifâde ettiği bir yana, bu söylediklerinin terörle mücadele ile ne alâkası olduğunu sormuşumdur. Bilgi ve faaliyetlerin, tehlikeli veya tehlikesiz durumlara nisbetle, hamaratlık farkını alaya alarak. NYMPHALAR resmî bir iş sahibi değiller; hem yaptıkları iş, hem meslek açısından. Doğruyu Allah bilir. Belirttiğim sözler çerçevesinde, ben de, alay-şaka karışımı: “Siz de telefon dinlerken emekli olacaksınız!”… Bu sözümde, onların karşısında benim durumum da var. Hâni onları, “telefon sapıklarına!” benzetmem gibi; gece gündüz kafamı ütüleyen.

 

*

 

Haber: 4 Haziran 2009’da Ergenekon’un tutuklu sanıklarından Levent Göktaş’ın avukatı Serdar Öztürk, Ergenekon örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Avukat Öztürk’ün bürosunda bulunan İRTİCA İLE MÜCADELE PLÂNI’nın altında Albay Dursun Çiçek’in ismi ve imzası yer alıyordu. Telefonları dinlenen Dursun Çiçek için, 16 Haziran 2009’da, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tekrar telefon dinleme gerekçesi Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunan plândı. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinden Tuncay Aslan, telefon dinleme kararını tasvib etti. Fakat daha önce telefon dinleme kararlarında ismi bulunan Dursun Çiçek ile, son dinleme kararındaki Dursun Çiçek’in telefon numaralarından, adresine, kimlik numarasına kadar bütün bilgileri farklı idi. Sözkonusu kişi bir inşaat işçisiydi ve 6 ay boyunca Albay niyetine dinlenmişti… Daha önce: Ergenekon iddianamesinde, Albay Dursun Çiçek’in, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ile toplantı yaptığı, Mazlum Konak Oteli’nde kaldığı belirtiliyordu. Oysa bu Dursun Çiçek’in, otel müşteri listesindeki 33 yaşında İŞADAMI olduğu ortaya çıkmıştı.

 

*

 

33 yaşındaki İŞADAMI Dursun Çiçek hakkında, “niye yanlışlık yapıldığı”ndan başlayarak, NYMPHALAR gibi bir sürü kurgu yapabilirim. (28) 

 

32

 

NYMPHALAR, arasıra akılları büsbütün uçuyor ve “falanca” tarafından bana yöneltilebilecek sorulardan bahsediyorlar. İşin tuhaf tarafı şu ki, en baştan itibaren beni boğuntuya getirecek diye seçtikleri mevzuların, “ne bakımdan, neyle alâkası var?” tarafını düşünmemişler… Biraz dişe dokunur bir mevzuları ise, MEHDÎ ve “ben kimim?”sorusunun tevafuku çerçevesinde, yine “falanca” tarafından bana yöneltilebilecek, MAHKEME sorusu gibi bir soru ve alayla:

— “Sen kimsin?” 

— “Sen söyle! Bak gördün mü aklın gitmiş, kendin bilmiyorsun!”

Kendinde değilsin mânâsı da içinde… Devamı, yeni bulduğum tevafukla ilgili:

— “Mehdî Muhammed bin Askerî!”

Askerin oğlu Mehdî Muhammed… Nüfus kâğıdında isim değil, fikir üretme, bütün eserlerimde mevcut bir keyfiyet işi. (29)

 

33

 

“TELEGRAM” KİTABIMDAN

“Beyin Kontrolü” deyince, çoğu zaman, “beyinde ne var, ne yok” şeklinde bir hafıza çözümü yapıldığı sanılıyor; oysa işin daha da önemli tarafı, zihnin yönlendirilmesine dairdir. Bende uygulanan şekliyle bu operasyonun Amerikan istihbarat örgütleriyle alâkası nedir bilemem ve ucuz tarafından CIA’ya bağlayacak değilim; bununla beraber, davam ve mânâm da göz önünde tutulmak üzere söyleyebilirim ki, BENİ TÜKETMEK VEYA AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMAK İSTEYENLERİN AMERİKAN MAHREÇLİ “YENİ DÜNYA DÜZENİ” MÜNADİLİĞİ İÇİNDE BULUNMALARI BU MEVZUDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ BİR HUSUSTUR. (Büyük harflerle yazılı yerler, aynı zamanda Kartal Cezaevi’ndeki Telegram uygulaması sırasında işlenen bir mevzudur; yâni, “Yeni Dünya Düzeni” meselesi… Gerisi ise, BOLU’da da baş mesele.)

 

*

 

Beynin elektrikle uyarılması neticesi, nefesin ritmi ve kalb atışı etkilenebiliyor, ikisi arasındaki RİTM bozukluğundan dolayı boğulma - boğulabilme durumu doğuyor ve hattâ kalb atışı durabiliyordu; aynı şekilde sair iç organlarımızın etkilenmesi de sözkonusu… Sağlıklı bir insanda, kaşların çatılması, gözlerin açılıp kapanması - hususiyle gözkapaklarının kilitlenmişçesine açılamaması, çiğneme zorluğu, esneme, uyuma, baş dönmesi, sara benzeri hastalıklara ve daha neler ve nelere sebeb oluyordu; cinsî organların oynanması ve uyandırılmasından, yüz hatlarına ağlama, gülme, yahud çekik göz ve dudak ifâdeleriyle homoseksüel görüntü vermeye kadar.

 

*

 

Basit ses dalgaları doğrudan yer veya su vasıtasıyla geçirilebilir ve bir araçtan veya az bir yükselmeyle anlaşılabilir. Basitleştirilmiş dalga ve güvenli ses değişimlerini sağlamak için sinyal değiştirilerek kolaylıkla kodlanabilir.

 

*

 

(Beyin ve zihin kontrolüne âit değişik tekniklerin sözkonusu edildiği 2. Levha’daki ROBOT KİMLİK başlığı altında, son olarak bir not): Yukarıdan beri anlatılanlarda ufak tefek ikazlar hâlinde müdahil görünüyorsam da, daha ziyade hâlime şahidlik edici bir üslubdan nakil yapıldığı anlaşılıyor. ROBOT KİMLİK başlığını koymamın sebebi de, daha TELEGRAM’ın başlarında aldığım bir not olarak şudur: Makine cinsinden “robot insan” hayâllerinin yanında bu, doğrudan doğruya insanı robotlaştırmak işidir ve bu yüzden hâlimi kimse anlamıyor.

 

PARMAK İZİ GİBİ…

Netice vermeyen bir açılmış dava: John Akwei, 1996 senesinde Amerikan Milli Güvenlik Dairesi (NSA) aleyhine bir dava açtı. Akwei, NSA’nın kendisini sürekli olarak takib ettiğini ve davranışlarını kontrol ettiğini İDDİA etti. Akwei, mahkemeye bu iddialarını destekleyecek yüzlerce sayfalık deliller sundu. Kaynak olarak birçok ilmî ve akademik çalışmanın gösterildiği bu deliller, HÜRRİYET PROJESİ adlı internet sitesinde yayınlandı.

İddiaya göre NSA, çok gelişmiş sistemleri aracılığıyla ELEKTROMANYETİK alanları kullanarak istediği kişiyi dünyanın her yerinde takib edebiliyor, hattâ ELEKTRİK DALGALARI yollayarak kişinin düşünce ve davranışlarını kontrol edebiliyor. NSA’nın SİNYAL İSTİHBARATI adı verilen bu sistemi, dünyadaki elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir MANYETİK ALAN olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. Geliştirilen dijital sistemlerle elektrik taşıyan bütün varlıkları nerede olursa olsun kontrol edebiliyorlar.

Dikkat: HERKESTE FARKLI OLAN VE 3-50 HERTZ ARASINDA DEĞİŞEN ELEKTROMANYETİK DALGA BUUDUNU TESBİT ETTİKTEN SONRA, O KİŞİNİN DENETİMİ TAMAMEN ELE GEÇİRİLEBİLİYOR. NSA’nın bilgisayarlarına hedefin dalga buudu girildiği ândan itibaren, bilgisayarlar bu kişiyi uydu aracılığıyla 24 saat takib ederler. 

Dikkat: Gizli merkezlerde yürütülen bu faaliyetlerin gizliliği ve güvenliği, yapılan uluslararası  istihbarat anlaşmalarıyla koruma altına alınmış durumda. (Bu yakışıklı ifâdeler yerine, NYMPHALAR’ın veciz sözü ve hâliyle hâllerini söylemek daha yerinde olur: “Terörle mücadele için herşey meşrudur!”… TERÖR’ün tarifi, herkesin kendine göre ve yontması ile  değişiyor: Bu yurtiçinde de, uluslararası plânda da böyle… Şu veya bu hususta HAK niyetli ve iddialı her davranış ve eylemi bir YURTİÇİ potansiyel ve “söylenişindeki ihtiyaç doğru ya!” hakikatine yaklaştıkça da bir bünyenin ağrı ve sızı gibi sıhhat hususunda alarm diye görmek, sırasında bir potansiyel göstericisi diye övünme sebebi bile olabilir. Bu hususta bizim ASİ denilmesi teklifimiz bâkidir. İşin bir raconu ve vicdanlara hitab eden yönü olmalıdır. Yapan ve yapılan adına, herşeyi meşru gören bir rezillik, İNSAN kaybı, neticede can kaybını da ahmakça bir “çakıl taşı” kazancı ve kaybı mânâsına döndürmüyor mu? Demek ki, kendi insanını aşağılamak, milleti güya onun adına insanlığını hadım etmeye götürüyor. Ben, kuşatıcı bir bakış içinde olmasam, maruz kaldığım ve duyduğum aşağılıklar içinde, önüne gelen her hastayı morga yollayan doktor psikolojisinde olurdum. Ölme ve öldürmenin haklılığından daha ziyâde, ahlâkî ve mânevî katliamlara dikkat edilse, sinsi ve öldürücü bir hastalığın, onları da doğuran bir şekilde İNSAN’ı sildiğinin üzerinde durulur… Önce, eşya ve hâdiseyi algılamaya dair sahici bir DÜNYA GÖRÜŞÜ’n olsun, tartışman da kavgan da onun üstüne olsun. Halbuki? Bu sözleri, TELEGRAM bahsi içinde söylüyorum, buna da dikkat!)Dikkat: (Sözkonusu edilecek bütün sözler, birebir YAŞADIĞIM ve YAŞAMAKTA OLDUĞUM bir iş olarak doğrudur. Şu veya bu sebeble muhatab olduğum Avukatlarım, ziyaretçilerim veya komşu mahkûmlara, “bana, başkasının duymasını istemediğiniz şeyler söylemeyin; ben aynı zamanda bir kamerayım!” demişimdir, diyorum. Bana tatbik edilen ZİHİN KONTROLÜ’nün, doğrudan veya dolaylı yabancıya nakli olup olmadığını bilmem. Ama bu işin, Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya vesaire gibi gelişmiş ülkeler tarafından kullanılışı ve tabii ki onların peyledikleri insanların Türkiye’de ve çeşitli makamlarda bulunuşunu nazara almayan veya bunu bilmeyen politikacıların hâlini, “Allahlık!” diye vasıflandırmaktan başka çare kalmıyor.) Şübheli kişideki elektrikî hareketleri analiz eden NSA, kişinin beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki elektrik akımının analizi sayesinde hedef kişinin sözleri dahi analiz ediliyor. Görme merkezi analiziyle, kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor. İki yönlü olarak kullanılabilen bu sistem aracılığıyla NSA hedef olarak belirlenen kişinin beynine yolladığı SİNYALLERLE kişinin davranışlarını da kontrol edebiliyor. Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere yollanan elektromanyetik sinyallerle, kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi her türlü duygu ve davranışını etkileyebiliyor ve değiştirebiliyor.

Dikkat: Beyindeki elektromanyetik dalga frekansı tıpkı PARMAK İZİ gibi her insanda farklı farklı olduğu için BELİRLİ BİR KİŞİYE GÖNDERİLEN GÖRÜNTÜ, SES VE BENZERİ ŞEYLER, DİĞER İNSANLAR TARAFINDAN İDRAK EDİLEMEZ. Gönderilen sinyallerin taşıdığı ses ve görüntüler ancak ona mahsus olduğundan, bu yolla hedef kişi pasif veya aktif bir şekilde kullanılır.

Genel etkiler: Ateşlenme, bütün vücutta ağrı, uyuyamama veya âniden uykuya dalma, emirlere karşı gelememe, mikrodalga yanıklar, elektroşok.

 

TELEGRAM CİHAZI: NÖRO - ELEKTROMANYETİK

“Nöro-elektromanyetik; bu silâhla insanda herşey kontrol edilebiliyor. ELEKTROMANYETİK BEYİN isim ve vasfı, bizim daha önce BEYİN KARŞISINDAKİ DİŞİ BEYİN nitelememize pek gülen NYMPHALAR’a da küçük bir gülücüğümüz oldu… Bir radyo vericisine nisbetle radyo cihazının dalga alıcısının ayarlanmasına mukabil, burada insan beynine nisbetle TELEGRAM cihazının ayarlanması sözkonusu oluyor; her insanın beyin dalgası başka ya… Genel bilgi hâliyle ve tarafımızdan doğrulanan marifetleri şöyle:

– Düşünceleri okuyor ve aktarıyor.

– Rüyâlar düşünce olarak algılanıyor ve rüyâ telkin ediliyor.

– Hayâlî görüntüler oluşturuluyor. Bu “hayâlî” nitelemesinde, gerçek kişiler ve filmatik görüntüleri de var.

– Mikrodalga işitme gerçekleştiriliyor. Ceb telefonuyla birebir konuşma gibi konuşulabiliyor. Hedef kişi sessiz konuşabilir. Hiç konuşmasa ve istemese de, zihninden geçenler algılanabiliyor.

– Kulaklarda çınlama yapıyor.

– Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar meydana getiriyor. Aynı şekilde, kol, bacak, gövdenin ön yüzünde, vesaire… Şiddetli kramplar.

– Ayakta kramp, bükme, keza parmaklarda ve tabiî ki el ve parmaklarda; böyle durumlarda, hücre komşuma ve ziyaretçilerime de, marifetlerini göstermişimdir.

– Hafıza kaybı ve davranış bozukluğu ve sakarlığına yol açma.

– Duyulan sesin yönünü, şiddetini ve muhtevasını - anlamını değiştiriyor. Hem KARTAL, hem BOLU’da sıkça gerçekleştirilen bir vazife verimleri. Kartal’da ilk yapılışında, sanki anlattıkları karşısında bütün müdafaa hatları elinden alınmış ve “kafa kontaklığı” herkes tarafından kabul edilebilir olmak durumuna düşürülmüş gibi bir panik yaşadım. Gelen sesin yönünü ve mesafesini kestiremediğim gibi, zaten yalnız kalıyorum, kime sorabilirim; meselâ, kapı mazgalından sesleniliyor, ben havalandırmaya çıkıyorum gibi. Yahud, meselâ Avukat mahallinde 5-6 kişi, ben sesin sahibinin ne tarafta olduğunu bilmiyorum tutarsız davranışı… Bu düşüncelerin verdiği panik. Bereket, sadece koğuşta yapıldı.

– Solunum yollarını denetleyerek, konuşmayı bozuyor.

– Kalpte çarpıntılara sebeb olma, kan deveranını hızlandırma, kalbi bloke etme-sıkma; kalbi bloke etme dediğim hâl, kalb kapakçığına yapılan tesirle meydana geliyormuş.

– Vücudun çeşitli yerlerinde kaşıntı meydana getirme ve doğrudan tenasül uzvu üzerinde “yakma, iğne batması hissi ve şişirme”nin, tehdit olarak kullanılması. Bu tür tezahürler normal bir hastalık tesiri ile karıştırılabilir olduğu için, işin yoksa hem arazla uğraş, hem de bunun diğeriyle ilgili bir şey olmadığıyla. Bende sadece tehdit olarak kaldı. Bâki.

 

*

 

Dünyadaki herkesin düşünce ve davranışlarının kontrol altına alınmasından kasıd, istenilen her hedef kişi mânâsında anlaşılmalıdır; topluluk mânâsında değil. (30)

 

34

 

HİPNOZ DAVASI

Üç astsubay’ın hipnozla ifâdelerini almakla suçlanan Hava Kuvvetleri eski Askerî Savcısı Ahmed Zeki Üçok’a sivil bir mahkemede dava açıldı ve 36 yıla kadar hapsi istendi. “Üçok ve Ulugüler’in bilgisi, yetkisi ve isteği dahilinde” astsubayların sorgusuna girdiği söyleyen hipnoz uzmanı emekli Yarbay Gürol Doğan hakkında da işkence davası açıldı ve 29 Haziran 2010’da 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

 

*

 

Üçok’la görüşme yapıldıktan sonra gözaltında tutulan mağdur astsubaylarla gece geç saatlerde sırayla görüşmeler yaptığı kaydedilen Doğan’ın bu görüşmeler sırasında mağdurlara kendisinin hipnoz uzmanı olduğunu, Üçok tarafından Kayseri’ye çağırıldığını ifâde ederek, “Doküman Yönetim Sitesi”ne kimin müdahale ettiğini sorduğu aktarıldı. Mağdurların ilk başlarda Doğan’ın bu sorularına cevab vermedikleri, ancak sürekli uykusuz tutulan, aç bırakılan ve uygun olmayan şartlarda barındırılan astsubaylar’ın süreç içerisinde bedenen ve ruhen çökertildikleri vurgulandı.

 

*

 

Bedenen ve ruhen zayıf düşen astsubaylar’ın gece geç saatlerde yanlarına gelerek karşısına oturan Doğan’ın yaklaşık 30 cm mesafeden mağdurlarla göz teması kurarak onları yorduğu, bu şekilde yorgun düşen astsubayları istediklerini itiraf ettirmeye çalıştığı anlatıldı. Astsubaylar’a suçlarını itiraf etmeleri hâlinde silâhlı kuvvetler tarafından ödüllendirilecekleri yönünde telkinlerde bulunulduğu belirtildi.

 

TELEGRAM - MANYETİZMA - MÜZ VE RİTLER

Telegram’da görüntü, bildik uyanık hâlimizde meselâ birinden bahsedilirken onun hakkında belirli veya intiba şeklinde bir suretin şuurumuzda teşekkülü yanında, telefonla konuşur gibi bir uzaktan haberleşme ile gerçekleştirilen telkin veya belirlenmiş görüntünün nakli de olabilir. Bu ikinci husus, şuurla düşler âleminde temaşa yanında, unutulmuşların hatırlatılması hususu veya şuuraltı yoklaması şeklinde, gayeleri ve gerçekleştirmenin ortamı değişik şartlarda olanları da kapsar. En geniş bir ifâdeyle HİPNOZ tâbirine giren ve alelâdenin dışına çıktığımız her hâli ifâde eden bu gerçekleştirmelerden biri de MANYETİZMA denilendir. Manyetizma, belirttiğimiz üzere, TELEGRAM’ın uzaktan gerçekleştirdiği bir yönü.

 

*

 

Uyku veya uyanıklık olarak, aleladelikten koptuğumuz ve teshirine girdiğimiz her şuur durumu, hipnozdur. Bu tarifi HADİM, manyetizma vesaire için de aynen yapıyoruz. Aradaki fark? Umumi insan tarifinden sonra, nasıl ayıran özellikleriyle insanları birbirinden ayırıyorsak da, o özellikler de üzerinde duruldukça yine umumileşmiyor mu? Demek ki, kendini diğerinden ayıran özellikler asıl olmak üzere, grinin, beyazdan siyaha doğru ve siyahın beyaza doğru gidişi içinde oluşumu gibi, bu fark, müşterekliğin –grinin– oluşumu anlatımında baştan görülebiliyor.

 

*

 

Hipnoz uzmanı Emekli Yarbay Gürol Doğan’ın, hipnozu hangi şartlarda ve nasıl yaptığı anlatıldı. Sorgu şartlarında, “heyecan, korku, açlık, uykusuzluk vesaire” psikolojisi içinde olanlara ve göz teması kurularak; psikoloji azdırılıyor, şuur zayıflıyor, irâde ve irade dışı olarak, kişiler sorulara cevab veriyor. Burada, manyetizma unsuru olarak altını çizebileceğimiz şey, göz teması. İrâde ile iradeyi, istenen cevabları vermek üzere teslim alma, yönlendirme. Ama, doğrusunu isterseniz, irâde sahibinin sadece irade gücüyle görünmeyişi, bana ne tam bir manyetizma, ne de bunun klâsik hipnoz tarifi içine girebileceğini söylüyor. Sorguyu yapan, sorgusu yapılanlar; üzerinde durduğum mesele bu değil. Ben, TELEGRAM’la, başlıkta belirttiğim çerçevede bir karşılaştırma yapmak istiyorum.

 

*

 

İradenin iradeyle teslim alınışı, ister mânevî bir güç, ister göz teması, ister başka bir şekilde vuku bulsun; bu, dayak, uykusuzluk, işkence vesair usullerle irâdenin kırılmasından ayrı bir şeydir. TELEGRAM’a gelince, ortalama olarak cihaz marifeti, yorma ve bu yormayı fizikî işkenceye döndürmekten, doğrudan doğruya şuura müdahale olarak beyne tesire, bunun iknadan zihni yormaya, telkinden tehdide –ki bu da telkin–, hipnozdan bütün çeşitlerine ve tabiî ki manyetizmaya kadar herşeyi kapsıyor. Cihaz dışındaki iradeyi kırma işi ise, KARTAL’da şiddetle ve BOLU’da yaşadıklarımdan.

 

*

 

Bir adamın karşısına geçiyorsun ve gözlerini ayırmadan gözlerine bakmasını istiyorsun. TELEGRAM diye birşey bilmeyen adam, şuur yorulmuş, beden keza, TELEGRAM’la kendisine yapılan sözlü ve his telkiniyle, bunu karşısındaki adamdan zannediyor. Böyle sandın mı: Sana sesli konuşmanı veya düşünmeni veya nasıl davranacağını söylüyor. Ve sen, saatlerce, onunla konuştuğunu zannede dur, o sadece bir figür; hele sessiz konuşuyorsan. Adamı, her söylediğine şöyle veya böyle cevab verir hâle cihazla soktuktan sonra, karşısındaki sorgucu veya doktor veya gösteri yapanın yaptığı iş, insan gücü hipnoz - hele manyetizma değilken, umumi olarak HİPNOZ ve gayelerine girebilir. Bunun, ahlâkî, kanunî olup olmaması yanında, sınırı nedir? Demem o ki, amaç, kendi kurdukları müesses nizâmın kanun ve kurallarına uygun ise, bunun açıklanmayışındaki “nedenin nedeni, nedendir?”

(Tire içindeki alaycı kısım, Üstadım’ındır. Ruhu şadolsun.)

 

*

 

Hipnoz ve manyetizma üzerinde dururken, belirli durumlarda birbirini andırır tezahürlerin birbirine karıştırılmaması gereğinin örneğini de vermiş oluyorum. TELEGRAM, uzaktan elektromanyetik dalgalarla gerçekleştirilen, zihin kontrolü ve yönlendirilmesi işidir: Ona dair hipnozdan bahsedilirken hipnozla, manyetizmadan bahsedilirken manyetizma, ona dair zehirlenme tezahürlerinden bahsedilirken zehirlemeyle, müzlerden ve ritlerden bahsedilirken, halüsinasyondan bahsedilirken, şuurlu olarak düş yolculuğundan bahsedilirken, ilâçtan veya şuur iptaline sebeb uyuşturucu ve gazlara, radyasyon ortamına, yahud sözkonusu gayeli yakın cihaz tesirlerine kadar çeşitli sebeplerle gerçekleştirilenleri, onunla karıştırmamak lâzımdır. Mevzu kararmasın. Zihin kontrol ve yönlendirmesine dair, reklâmdan eğitime, film ve şarkıdan, televizyon ve radyoya, gazeteden resme, düşünme usullerinden tedhişe kadar herşey, üzerinde konuşuldukça nasıl bu bahise doğru müşterek çizgiler ihtiva ediyorsa, bunları birbirine karıştırmadığımız gibi, polis sorgusu ile de karıştırmıyorsak, TELEGRAM’ı da bahsini etmekte olduğumuz meşhur bilinenlerden birine yamamalıdır. Hastalıktan dolayı kâbuslar gören bir adam hâline çare ararken, “ben de korkulu rüyâ görüyorum!” pişkinliğinde bir benzerlikle güya onu teselli yüzsüzlüğü veya resmiyetine girilmemesi için. Bir ikâz daha: İç organ hastalıklarının tedavisinde bunu sadece dış yüzden bir teşhis ve tadaviyle yapabilir misiniz? “Evet” diyorsanız, haydi şimdi doğru kebab yemeye. Hakedilmiştir… TELEGRAM’ın teşhisinin hakkı, cihazın varlığının kabul edilmesiyledir. Biz, tezahürlerini YAŞAYAN ve YAŞANMIŞLIK olarak anlatıyoruz; meğer ki, onu söyletecek ve söyleyecek vicdanı bulsun. Sözlerim bir sızlanma değildir.

 

*

 

KARTAL’da Telegram yapılırken, kendisinden yardım dilemediğim tek büyük, ÜSTADIM’dı. Havalandırmada tesbihatla turlarken, ARAR benimle istihza etmek üzere, “Üstadının çilesi mi seninki mi?” dedi. “Üstadım’ınki!” dedim. O, maymunluğuna eş, bunu yapmacık buldu. NYMPHALAR, görünmez bâtın çilesini şaka zannedenlere nisbetle, benim gövdemi işaret ederek, “bu duruşum, onların himmetindendir; ve oturduğu yerde kendine olmadık marifetleri lâyık görenlere nisbetle, beni kendime karşı da yalancılıktan koruyan bu fizikî imtihandır!” dememi anlamış olarak, kendimi o mânâyı koruyucu darbe alan kalkan görmemi sezmiş, çilemi birliyorlar. Burada bana düşen şeref, O’nun isbatçısı olduğum kadarıyla. Lüzumsuz tevazunun riyâsına da lüzum yok. Evet; ARAR, sözümü yapmacık buldu, oysa beni tam ifâde edendi. Yardım isteyemedim: Aşıkının karşısındaki lâkaydisi ile onu büsbütün cezbeden maşuk gibi, onun ömür boyu yaşadığı ve çevreye neşrettiği fikir çilesi - bu çile yolundan geleni bilmesi, benim için olsa olsa “benim gibi!” diyeceğini ve bundan da büyük bir keyif duyacağını düşünmemden dolayı idi. Düşünmeden fazla birşey. Ben burada yanıyorum, o şadolmuş bana bakıyor. Ölçü olsun: Zâhir veya bâtından ne gelirse, bağlı olduğunun yüzüsuyu hürmetinedir. Asılda şeyh birdir ve ayrılıklar müridin gözündedir. Biz himmeti gördük; o zâlimin yüzüsuyu hürmetine ve ondan. Doktor gibi, gerekeni bize vermiş olarak; istediğimi değil, gerekeni, bize ne istediğimizi sormadan TELEGRAM etrafındaki müsbete bakan ebced tevafuklarını, bu çerçevede anlayınız. (31)

 

36

 

“BEN KİMİM?” MESELESİ

İmâm-ı Âzam Hazretleri, “söz, kalbten gelince kalbe tesir eder!” diye buyurur; bunun yanında, bir insan hiç konuşmasa ve katılmasa da, tartışmadaki konuşmaların onun üzerinde mutlaka tesiri olacağını söyler. Onun, kendi içinde hesabının denkleştirilmesi gereken bir keyfiyet olduğu açık; bu muhasebe yerine getirilmediği zaman, umumi şuur içinde menfi bir kayma meydana geleceği anlaşılıyor.

BEN ve NYMPHALAR… Onlar, asıl ve esasta şeytanî bir zıtlık içinde, beni kafamdan, kalbimden ve bedenimden yana rahatsız ederken, kısaca şuurumun zıt kısmını temsil yanında, rastgelelik asıl, dilimin içinden güzel şeyler de buluyorlar. Kendi buluş zevkleri veya beni şaşırtmak ve takdirimi de almak üzere. Onları genel hatları ile bugüne kadar anlatabildim sanıyorum: Tek kelime ile menfi ve üzerine serpiştirilmiş müsbet yönleri. Beni tahrik için ve bu tahrikle çoğu zaman belirli bir mevzu üzerinde olmaksızın daldan dala geçerlerken, benden çıkanların tadına vardıklarını hissediyorum; sadece frekans oyunları bakımından değil, gerçekte de böyle. Son derece güzel hatırlatma ve benim kompozisyonumun tertibinin uygun yerine yakıştırma bakımından, bazen fevkalâde. Onlarda benimle oynarken, bir zenginleşme ve değişme görüyorum; kendi zaruret veya niyetleri, illâ menfide kalmak olsa da, hiçbir zaman eskisi gibi - başlangıçtaki gibi olamayacaklar. Bu satırları, onların bire bir almaları çerçevesinde yazmamın tuhaflığını belki takdir edersiniz. Herhâlde aynı şey onlar için de geçerli. Ama takdirlerimi belirtmem, aynı zamanda bana söylediklerine karşı da bir meydan okuma ve alay niteliğinde: “Şimdi sana NYMPHLAR yazdırıyorlar derlerse!”… Yâni “marifetim” onlara hamledilirse? Cevabım net ve emin: “Olsun!”… Benim eserlerimi bilen, üslûbumu bilen, onlara düşenin –bu da benim söylememle–, “anlıyor” olmaları olduğunu takdir eder. Aramda onlarla bir “SIR” varmış gibi olmasın diye, onlara haklarını bildiriyor ve dışlıyorum. Birazdan yine rahatsız etme işleri başlar. Karşılıklı sövüşme.

Çok hoş: Şuuruma takdim edilen, iradenin belli bir noktada teksif edilmesi ile ilgili, Profesör Jung’un, diğer eserlerimde geçen bir misâlinin, kendi durumları niyetine hatırlatılması. Bu yazının başlığı, “BEN KİMİM” MESELESİ olarak düşünüldükten sonra, “Zan ve Nisbet”, “Suret ve Mânâ” bahislerinin arkasına bırakıldı. Uzun etmeyeyim: Çok yorgunum. Mevzuya giremiyorum, aradığımı bulamıyorum. Birkaç kelime ve frekansla yollanan, sözkonusu hoşluk: Baştan itibaren elbette niyetleri değilken, benden de olsa olsa kuru yakınma ve aşağılanmama mahsus bahaneler bulacakları fizikî tezahürler bekleyen NYMPHALAR, neticede benim “kendi kendime ve kendi kendimi rezil edici” lâflamalarımın ardından, “perde ardında kalacaklardı” işleri istihaleye uğramış (değişmiş) olarak, benim NEFS MUHASEBEM’e mevzu bir duruma giren anlatışlarımı tahrik gibi bir role büründüler. Başlangıç böyle değildi; bu hâl 3-5 aylık. Yollanan, tam da bu… Afrika’da, bir kabilenin misafiri olarak çalışma yapan Jung’un arkadaşı, bir gün uzak mesafedeki beyazların bir bürosuna mektub yollamak ister ve durumu kabilenin şefine bildirir. Onun çağırdığı zenci, kendisine karşı anlamıyormuş gibi gayet lâkayd bir tavır içindedir. Jung’un arkadaşı bu durumu, onun isteksizliğine bağlar. Bu arada Şef, elinde içine mektub konulan kalın kamış, karşısındaki zenciye bağıra çağıra, “bu bir mektub!” diye bağırarak, gideceği yeri söylemekte, küfürler etmektedir. Bu işe, elinde kamçı, onun sağında solunda şaklatmalarla devam eder. Zenci birden aydınlanır, yüzü güler ve anladığını söyler: Garib görünecek bir davranışla, onu postacı kılan irâde oluşmuştur. Gariblik bize göre. Bizim dünyamızda da, iradeyi istenene nisbetle teksif edici, içimizden veya dışımızdan, böyle motivasyon teknikleri mevcuttur… Herhâlde anlaşıldı: NYMPHALAR’ın bana yapıp ettikleri, hani simyacıya altun yapsın diye çamur yetiştirmek gibi oluyor. Bunu defalarca belirttim; ama doğrusu, yukarıdaki hâdiseyi hatırlatarak kendilerine biçtikleri rolü çok hoş buldum. Ama boş bulunmuyorum, yâni tavlama niyetim olmadığı gibi, tavlanmıyorum da. Bu cümleden olarak ihtiyatlı karşılığım:

— “Dediğiniz doğru, ama benim marifetim olarak. Yaptığınız iş herkese bu etkiyi yapmayacağı gibi, TELEGRAM’ın gayesi de bu değildi!”

 

(…)

 

TELEGRAM VE PUT

“Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez”… Sadece iyi değil, kötü nefslerin de irâdelerini teksif ederek tasarrufa kadir olmaları gibi, tabiî iradenin teshir gücü yerine ikame edilmiş sun’i gücü frekans yoluyla ve sözlü telkinle karşı tarafa yönelten, beden ve akla tesir eden TELEGRAM cihazının eserini - nefsimi ruhuma hâkim kılma gayesini, “hani kafam dumanlı” derler, düşüncemde teşekkül ettirmeye çalıştığı suretini hesaba çekememek, benim için bir PUT’u kıramamak olurdu. Devam eden bir süreçte ve çeşitli suretlerde ihya edilmeye çalışılan bir PUT; aslı yıkıldı, ama savaş devamda. KARTAL’da bu iş, “din mi ilim mi?” çekişmesi diye başlatıldı. “Her marifet bir ilimdir” buyuruyor Abdülhakîm Arvasî Hazretleri; cihazın resim, sözlü ve frekans telkini, beden teshiri marifeti ile gerçekleştirilenleri benim karşımda MÜŞAHEDE ifâde ettiğine, böyle bir ilim ve idrak mevzuu olduğuna göre, onu İslâm idraki ile hesaba çekmem, imânımın bir gereğiydi, gereğidir. KARTAL’da bana söylenen: “Orada kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söveceksin!”… İBDA-C Örgütü’nün Kumandanı olarak İDAMLA YARGILANIRKEN, düşürülmek istendiğim durum buydu. Aldığım ceza malûm. TELEGRAM da, üstüne üstlük! (32)

 

37

 

DUA

“O koğuşta, kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söve söve gebereceksin!” diyordu Kartal Cezaevi’nde ARAR. Dışarıda onca okuma ve dua, benim bunca tesbihatımla böyle “korkutucu” alay ediyordu salak herif. O bir tarafa, duanın mânâsının bilinmediği kişilerde, bizzat dua itikadla çelişir bir durum arzeder. Duanın kabul edilmemiş olması yanında, bir de karşı tarafa koz verme kaybedişi. Kendi kırıklığın da yanında.

Ziyaretlerde, ziyaretçilerimden sadece dua istiyordum; geçen ziyaretten beri “hâlâ” ayakta duruşumu bu sebepten bilerek. Benim söylememe lüzum yok, hepsi benim için dua üzerindeydiler. Ama benim günden güne kötüye gidişim, onlarda da “boşuna” hissiyle kırıklığa sebeb oluyordu. Bire bir TELEGRAM cihazının ve TELEGRAM yandaşlarının kurgusu içinde gördüğüm hasardan başka, arkadaşların yaşamamış ve bilgisizlikten doğan durumları da, o gün duacıların müşterek tarafları. Sonradan, yaşamadan ve bilmeden “bizzat tecrübe edilmiş” gibi anlatımlarının beni zora sokucu oluşu ayrı bir dava. “Mühim adam olma” rütbesini takınıyor sanma. Takınmıyanlardan, en yakınımda bulunmuş birinin hâli, KARTAL’daki feci durumumu göstermeye yeter. Aradan 10 sene geçmiş, yanımdan ayrılışının üstünden de 6 sene, tekrar BOLU Cezaevi’nde: “Kumandan’a söyleyin ben de TELEGRAM’a inanıyorum!”… Yeni inanıyormuş!”

DUA; bu yüzden ayaktayım. Üstadım, sık sık vurgulardı: “Allah, kabul etmeyeceği duayı ettirmez, yeter ki istemeyi bilelim!”… İSTEMEYİ BİLMEK; bütün mesele burada. Meşru olmayan şeyler hakkında dua edilmez; malûm. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, “duanın kabul edilmemesinden büyük BELÂ olmaz!” buyuruyor. Hâlimiz fena; iradesi Allah’ın iradesi olmuş olmayan, ne yapsın, ne eylesin? Bu da, korku ve tereddüd, duadan kaçınıcı, yahut şaşkın bir psikoloji doğuruyor; hani “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!” misâli… Evvelâ, ibadet için yaratıldık ve dua ibadettir; çeşitli mânâlarıyla. Sonra: Biz samimiyetle dua edelim de, kabul olup olmaması Allah’ın bileceği iş, hiç olmazsa “O’na sığınıyoruz” şuuru. Bu şuur mühim. En mühimi de şu: “Allah hakkımızda hayırlı olanı versin!”… Bu şuur da, en başta lâzım gelen ve her duanın sonunda hatırlanması gereken. NYMPHALAR’a söylediğimi daha önce yazdım: “Eğer ben FALANCA isem, Allah o şartları verir ve kimse mani olamaz; eğer değilsem, o zaman da beni sahtesi olmaktan korumuş olur!”… Kurtuluşum hakkında duanın merkezinde bu var. Hakkımızda hayırlı olanın ne olduğunu Allah bilir. İmân’dan ayırmasın.

HAYRET: İlmin-bilme’nin ortasına yerleştirilmiş VEHİM ve TEREDDÜT, tam TESLİMİYET ve HAKKIN RIZASI’ından başka çare bırakmaz bir ruhî istilâdır. Demek ilimden doğar, bir bilmedir; şapşal taacüb değil. Çeşitli derece ve mevzulara dağıla dursun, asılda HAYRET budur. Benim KARTAL’daki hâlim, BELÂ cihetinden bir İSTİLÂ idi; tutulacak ve geçilecek zamanı olmayan bir hâlde, sonsuza kadar sürecek bir belâyı saniye saniye yazdım. ÜMİT, sadece “Allah’tan ümit kesilmez!” inancından kopmama şeklinde “hâlâ yaşıyor olmaktan ibaret bir izâhsızlık”ta; HİÇ’in ortasında birşey, atan bir nabız. Sadece dua istedim, istiyorum. Gayrı; gerçekleşmesi olsun olmasın, çaresini de bilerek. Dua ve gereğini yerine getirme şuuru bir arada.

Çeşitli suretlerde Allah’ı idrak eden ve bu çeşitlilikte hep O’nu-BİR’i idrakin HAYRET’i ile aczini anlayan-boğulan velinin, O’nun idrak edilemez oluşu içinde silinmesine mukabil, TELEGRAM meselesi bir yana, benim eşyanın hiçliğini yaşayarak, “YAŞAMAK?”, cesedimle Allah arasında ruhumun âidiyetini Allah’ta idrakim, bu tercih-bir imân, yalınız. Bu hâl, eşya ile bütünleşen “zaman dışı” şuurdan farklıdır. Sonrasına âit korkusu varlıktan yana, cesetsiz bir CAN hissinde, o imân. Galiba tam sınır. Hani, ümitle korku arasında, günahların sorulacak hesabı korkusu da içinde, bir hâl-hâlsizlik. Şu bildik hayatı, ne gördün ve bildinse, bir daha eskisi gibi yaşayamayacaksın. Belirli zamanlarda esintiyle gelip geçen fanilik hissi, ciğerinde müşahhaslaşmış bir kılçık - o durumun olarak, hep kalacak. Bu anlattıklarım, o gün yaşanana âit bir şerhtir. O gün anlatılabilecek düşünceye fırsat NERDEEE!

HİÇ’İ YAŞAMAK; çelişkili bir söz. Cesedte tecelli etse de, ondan mücerret bir hâle dönen AŞK. İkisi de, yok ve var olarak farklı keyfiyetler ama, AYNA’da tecelli bakımından bir oluyorlar. Beşeri aşka dair bir söz: “Aşk, hiçbir zaman pişman olmamaktır!”; doğrusu, surette tecelli eden keyfiyetin, imân ve ibadete dönüştürecek ASIL’a âidiyetinin görünüşünde. HİÇ’İ yaşamak; YAŞAMAK, hiçten başka, onu hiçe bağlamamak. O zaman da, her varlığın yanıbaşında sözü edilen hiçlik, bir lâfızdan ibaret kalır. Olan, sadece varlık ve kasıd da Allah’ın Sevgilisi’nin nefsi; YAŞAMAK O’ndan, O’nun YAŞAMASI Allah’tan. Herşeyde görünen O. “Allah’tan başka herşey bâtıl!” dedikten sonra, kulun durumu? “Nefsini bilen Rabbi de bilir!”… Nefsini bilen ve Rabbini bilen arasında, MUTLAK TEVHİDİ gerçekleştiremeyen, idraki bu ikisi arasında ŞEKİLLENEN ve ebediyen kul kalacak olan. (33)

 

39

 

CİN Mİ CİHAZ MI?

Üstadım’ın ilk ciddi HAFİYE romanı olarak takdim ettiği, İngiliz Conan Doyle’un Şerlok Holms isimli roman kahramanı, bir macerasında “her problem çözüldükten sonra kolay gelir!” der. KARTAL ve BOLU Cezaevleri’nde, benim TELEGRAM maceram sırasında sözünü ettiğim CİN tesiri meselesi de, “elektronik bir cihazla mı gerçekleştiriliyor, yoksa sadece cinler mi kullanılıyor?” ikiliği arasındaki bir kararsızlıkta, beni ayrıca deli etti. Sonradan iş, ihtimâl olarak, yaranın mikrop kapması mı, yoksa mikrobun mu yara açması” şeklinden, elektromanyetik tesirin zayıflattığı beyne cin tesiri olabilir şıkkına döndü. Asıl olan cihaz. Ya cin? Çok uzun zaman, onun müdahil olduğunu kesine yakın bir kanaatle, belki HADİM tesiri hâlinde kabullendim. En sonunda, o tesirin halli yolunda benim - yakınlarımın - arkadaşlarımın okumaları, duaları, hele Mahmud Efendi Hazretleri’nin “muhafaza edilmem” hususunda 1000 İhlâs sûresi ve 1000 “Arkalarına bakmadan dönüp gidecekler” meâlindeki âyeti okuyup benim niyetime bırakması - gece kalkıp benim için dua ettiğini duymam, başlıbaşına MÜJDE, CİN ihtimâlini veya bu ihtimâlin bendeki korkusunu kaldırdı. 2006 senesinin ortalarıydı sanıyorum. Ondan sonra, O’nun ve yakınlarımın duaları, çeşitli bakımlardan bereketini arttırarak, bugünlere geldim. NYMPHALAR, cihaz tesirini CİN tesiri zannıyla karıştırmam bakımından, KARTAL’daki gibi CİN hususunda kurdukları ve görevlileri bilerek bilmeyerek âlet ettikleri oyunları, bu husus benim için açıklığa kavuştuktan sonra, bu sefer “oynanmış oyun”u alay-şaka karışımına vesile ederek hatırlatır oldular. Divan Şairi Nefî’nin, bu lâkabından önce “Darrarî” lâkabını kullanması ve zehirli hicivleriyle “şok” edici kızgınlıklara sebeb olması gibi, NYMPHALAR “Darrarî”, yâni zarar verici söz ve frekans oyunları ile, daima zıd, ama bende irademi teksif etme hünerime âlet bir role düştüler. Bu lâfım onların hoşuna gitmiyor. Ama bu, onların başta farkında olmasalar da, isteyerek veya istemeyerek müsbet katkılarından hisselerine düşeni de eksiltir. Zorlukların insanı tüketmesi başka şey, zorluklara dayandıkça güçlenmek başka şey; ikincide, yolda kalmamaya çalışıyorum. NYMPHALAR, üç senedir beni yavaş yavaş rahatlatan toplumdaki ve dünyadaki şartların değişimi içinde, zaman zaman kuduruyorlar ve hem zihin, hem bedenim üzerinde cihazlarının alternatif uygulamalarını sergiliyorlar. Son bir haftada, hem zihni yorucu uygulama hem de şok beden kramplarını –iki defa– yaşattılar. Göğsümün yan arka taraflarına doğru. Matematik çözümü sırasında, kuşlara âit bir özellik meselesini kafanıza sokar gibi, birşey düşünürken, meselâ başka bir mevzuda geçen bir kavramı söz ve frekans telkiniyle beyninize mıhlamak, böylece sizi parçalamak nasıl olur? Sıcak bir sudan, âniden buz gibi bir suya daldırılsanız? Ya uyku rahatlığı içinde iken, uykuda iken, âniden bir telkin ve tesirle uyandırılsanız? Ahlâksızlıklarına sınır yok; mizaç ve taktik bir aradadan, taktike  dönüşe başlayan bir seyir içindeler gibi olsa da, yıpratıcı. CİN hakkındaki alay-şaka karışımları, bu süreçte bir çeşni. Onlara, “asıl siz, cihaz tesirinin cin tesiri zannedilmesini normal karşılamalı değil misiniz?” diyorum. Okkalı(!) bir lâf; ama doğru. NYMPHALAR, benden lâyık oldukları karşılıkları alırken, kızgınlığımı alaya alıcı bir lâfımı hatırlatıyorlar: “Ama işine gelince, benim cinim olur musunuz?”… KARTAL’da edilmiş bir söz.

 

(…)

 

CİNLER - CİNLİKLER

Sol göğsümün dört-beş parmak aşağısından başlayan ve termometre gibi yukarıya doğru yürüyen-inen, hafif hafif oynayan, bir tesir; sanki, vücudumun içinde minik bir karınca ve tesiri dış yüzden engellenemez. Sözkonusu tesir, o zaman bir CİN diye idrak ettiğim ve henüz frekans tesiri diye bilemediğim, aynı zamanda telkinle gerçekleştirilen, KALB OKUMA zannı uyandırılan bir oyuna dair. Herşeyin uryan bilinmesi gayesine matuf gösterilen bu oyun, –o zaman benim için gerçek!–, ödümü koparıyor. “Acaba ne olabilir?”… Merakınız gıcıklanıyor değil mi? Mukabil savunma sistemimle, geldikleri yoldan püskürttüğüm NYMPHALAR, bu işin zihne tesir şeklini işlediler. Gizli duyguların keşfine çalışmak, hırsızlık meselesine benzer; sadece hırsızlık yapmış olmak değil, öyle muamele görmek ve araştırılmak da yıpratır insanı. Hele asıl gaye bu ise. Bunun canhıraş karşılıklarını hem gerçek, hem kıyas olarak, kendi tarafındaki makam ve mansab sahibleri vesilesiyle gördü NYMPHALAR. Onların korkuları da onlar. KARTAL’dayız; KALB OKUMA, daha sonra göbek deliği hizasında sanki bir çizgi, aralıklarla konuşurken mütemadi sağdan sola giden bir tesirde, o çizginin altında veya üstünde mânâsı değişen bir konuşmaya eşlik eden oyuna dönüşüyor. Yarı uykulu bir durumda, otururken, bahsi geçen iş, size radyo dinliyormuş intibaı veriyor. Müthiş(!) bir keşif: “Sen filân işi yaptın…” derken, nefes alışınız sırasında birden sesin alta indiğini ve “yaptın”ın, “yapmadın” olduğunu farkediyorsunuz. Orhan Veli’nin, “Bu havalar mahvetti beni” demesi gibi, bu keşifler mahvetti beni. Gerçi ardı sıra gitmesen ne yapacaksın; davul benim de, tokmak onun elinde. Hiç olmazsa ses değişsin hesabı, biteviye konuşmayı, üst menfi-alt müsbet çıkar, hafif göbek kıpırtısıyla lehine çeviriyor olma zevkiyle, akıntıya kapılmış git. Kafa turşu olmuş. Birkaç gece oynanan bu oyundan nasıl kurtulmalı? Madem ki mani olamıyorum, öyleyse bir cüret, ayrıca fevkalâde kârım da olabilir, hafif bir sesle cine soruyorum: “Sen benim cinim olur musun?”… Cin ya! Sözün mânâsıyla, frekansın azdırıcı tonda uyumu yanında, sözün mânâsının normal durumda üzerinizde bırakması gereken uyumu, frekansın baskın tesirinde tersine dönebilir. Mutlu olmayı gerektiren bir lâflarına mukabil, keder duygusuna kapılmanız gibi; yahud tersi. Benim o soruma cin(!), hem sözlü, hem de tesir olarak olumsuz, yalak bir alaycılıkla cevab verdi: “Hee, hee, işine mi geldi…” Kopyada yakalanan talebe gibi, açıkgözlük edeyim derken yakalanmıştım. Üstadım’ın BAHRİYE MEKTEBİ’nde arkadaşları ile KÜRT hademeye oynadıkları CİN OYUNU’na mukabil, ben KARTAL’dan BOLU’ya CİN OYUNU’na düşmüş geldim. CİN bahsi mahfuz, ama TELEGRAMCILAR tarafından asıl olarak hedeflenmiş olmadığı gibi, bu iş inanç mevzuu değil bir VARLIK mevzuu olsa da, inançları da yok. Bu yokluk, NYMPHALAR için daha az; biraz inanıyorlar. Kendilerine NYMPHALAR. Cin meselesi, onların epey kurgularına-alaylarına mevzu oldu. Vesilesi düştükçe, gelecek sayılarda bahsederiz. Burada, onlara söylediğim şu sözü not edeyim: “Üzerimdeki tesir, rüyâ hâli vesaire, bir cihazla da gerçekleştirilse, bizzat sizi motive eden şeyin cinler olmadığını söyleyebilir misiniz?”… Zaman gibi; bildiğimiz, ama anlatamadığımız şeyleri düşünün. Zihnî bir operasyonla “ileri-geri” hâlinde eşyada gördüğümüz ve takib ettiğimiz zamanı, böylece eserlerinden biliyor değil miyiz? Nice mücerretlerin YAŞAYAN ve BİLENİ varken, yaşamayan ve bilmeyenin olduğunu, bunun yanında bize âit vücuda dair bilginin, bir doktor tarafından bilinebildiğini anlayamıyor muyuz? Cinler bahsinde hâlimiz. Özellikle KARTAL’da, TELEGRAMCILAR’ın katkısı olmasa da, onlardan –belki– habersiz, sadece CİNCİLİK yapıldığını da sanıyorum.

Bir not: KARTAL Cezaevi tecrübesiyle BOLU’ya geldim. Cihaz mı Cin mi derken geçen aylardan sonra, yakınlarımı ve arkadaşlarımı kurtarıyor zannında, fiziken büsbütün tükenmiş hâldeyim, hayatı terke karar verdim. Bu bir şehadet eylemi idi. BOLU’da tecrübem, tezahürleri beklemem ve “komik” duruma düşmemek için - bu şekilde istismar edilememek için, konuşacağım zamanı gözledim. Hep gözledim. Bu, KARTAL’dan farklı bir gelişme: Cinlerle değil, insanlarla konuşuyorum, bu kesin ya, bu kesinlik içinde olan biteni “kafayı yemiş”e fırsat vermeyecek bir bilgelikle tebliğ de ediyorum. NYMPHALAR’la karşılıklı konuşmalarımız, “kötü sözler” dışında, fikir karmaşasına da giriyor, apaçık konuşuyoruz, bildiğiniz gibi bunu tebliğ de ediyorum. Garib bir durum: Aslolan karşı karşıya duruş, her türlü kötü söz, bunun yanında benden insicamlı ve düzenli düşünce, onlardan ciddi veya muzurluk şeklinde mihraksız konuşma. Dövüşen iki insanın birbirlerine söyledikleri lâflar, tehditler, üstünlük taslamalarının ardından, hani yorulunca şöyle birer sigara tüttürerek nefeslenmeleri gibi bir rahatlık içinde sohbet üslubuna girmeleri. İşkence yapanla işkence görenin, birinin diğerinin hâlini anlaması - haksızlığını hissetmesi, öbürünün onun “iş”inin bu oluşunu anlayışa doğru bir gariplik içinde, bahsettiğim sohbet üslubunun doğması. Durum benim için şudur: İsa Aleyhisselâm ve havarileri leş kokulu bir köpek cesedi yanından geçerlerken, Havariler’in leş kokusundan bahisle burunlarını tutmalarına mukabil, İsâ Aleyhisselâm’ın “ne güzel dişleri var!” demesine eş, ben NİSBET SAHİBİ, tersinden ve bu türlü düzünden herşeyi kendi davam yönünden VAHDET’e tahvil edebiliyorum. Şu hikmet etrafında dönmem bile, anlattıklarımın bir yeni isbatından başka ne ki?

 

(…)

 

İntihar: İdam-ı nefs: 660.

Müsteykin: Yakînen ve kat’i olarak bilen: 660.

Keramet: Bir velinin, İlâhî lütuf eseri gösterdiği marifet, harika hâdise. Bir velinin kendi iradesiyle böyle birşeye davranışı, yine onlar tarafından feci olarak nitelenmiştir. Yine, bazen bu soydan bir keramet, bir zayıflık sayılmıştır; Allah’ın iradesi dileği olmuş kişinin, herhangi bir sebeble gayrete gelmesi, bu mânâyı zedelemesi. Küçük çapta kerametler, menfi kutuplarda da tecelli eden ve “istidraç-sahte keramet” denilen hâdiselerle birbirine karıştırılabilir; bunlar, nefsi ile nefsi için mücahede (eden) sırasında meydana gelen olağan dışılıklardır. Bunun en küçüğü de, Şaman harikalarının andırışı içinde boy gösteren “sun’i telepati” ve “sun’i hipnoz” yoluyla gerçekleştirilen TELEGRAM zapt ve teshiri içinde olanlardır ki, bu mânâda TELEGRAM, ruhçuluğun aslı ve astarı hususunda İSLÂM’dan başkasının kalmadığını isbat eden bir teknolojidir: 661= 1660. (34)

 

40

 

TELEGRAM - CİN

HEYULÂ: Zihinde tasarlanan korkunç hayâl. Maddenin aslı, esir maddesi… Hayalat: Hayâller. Hülyalar… Hayalet?

“Muhayyelâttan terekküb eden kıyas” bahsi içinde, birbirini andırır keyfiyetlerin hem ayrı, hem birbiriyle alâkalı oluşuna değindim. Yapılan adına bedenî tesirle beraber tam olarak hayâle ve hayâlin çevrede müşahhas olarak rol alan ve almayan insanlara biçtiği ihtimâllere dayanan bir yanıyla zannettirme işi TELEGRAM’da, ona “sun’i telepati” benzetmesi yapılır da, zihne telkin ve tesirle uyandırdığı ve kendinden mââda “tesirine girilecek olanı temin” şeklinde bir HADİM davetini sunî yoldan tahrik ve yuvası hazır cine sadece konması kalmış şartları oluştururken, bizzat kendisinin bir “sun’i cin” vasıflanmasına girmesi yakışmaz mı?

Be harfi, Allah’ın LÂTİF ismiyle, varlıktan cinlerle alâkalı… Lâtif: 129: Salih… “Ne derlerse desinler…” (35)

 

43

 

AKŞAMCILAR

Tam bir sarhoş keyfi cıvıklığı içinde, 35-40 yaşlarındaki Kenan’ın artık iyice sivilleşmiş vıcık vıcık, dili dolaşık sesi:

— “İyi oldu bee! Bu akşam güzel güzel şarabımızı içelim!”

— “Ağabey, sen içeride biraz demlendin galiba!”

— “Biraz cilâladım kafayı ama, daha sarhoş değilim! Uzat bana şunu!”

Gece, Cezaevi projektörünün benim havalandırmayı ölü sarıyla aydınlatması; loşluk. Ben tesbihata devamla, kim bilir arkadaşlar ne havada, havalandırmada çilemi turluyorum. Yan havalandırmadan, sanki orası deniz kenarı, kıyıyı hafif hafif döven dalga sesi geliyor. Sonra Kenan’ın, orada çöken birinin yanına gelmesi. Belli ki oyun. Zaten yanına geldiği de, deniz kenarı zannedecek hâlde olmadığımı biliyor ki, ona “sen içeride biraz demlendin galiba!” dedi. Şu gerçek, bu oyun, “siğil-uyarıcı işaret” de oyunu bildiren oyun. RİT.

Belki dikkatinizi çekti: Hem deniz kenarı olmadığını biliyorum, yâni hipnozda değilim, hem de deniz kenarı zannettirmelerini salaklık olarak yormuyorum. Bana kala kala “Cin” olmalarının tahayyülü kalıyor. Aynı ânda, iki ayrı mekân, yâni yan havalandırma ve deniz kenarı bir arada, bende çelişki duygusunu uyandırmıyor. Bahsettiğim koğuş, –bileklerimi kestiğim, kendimi astığım, daha sonra Akıl Hastanesi’ne bu hastahanelik iş(!) diye postalanmam, dönüşte ikamet ettiğim koğuş–, yâni “sarhoşlar”ın koğuşunun, bana zannettirildiği gibi olmadığını görünce çok şaşırmıştım. Üst kat merdivenlerinin bitiminde veya arasında, bir tahta kapıyla birbirinden ayrılan iki oda. Giriş çıkışa nisbetle bu tahta kapının sesi. Benim banyo tuvalet ve lavabonun bulunduğu kısımda, bilhassa lavaboda abdest alırken, duvarın hep aynı yerinden bana sataşan ses; o sesi, bir ihtimâl, yan koğuşta bana mahsus bir yuvadan veriliyor, öyle değilse “cindir!” diye addetmem vesaire. O koğuşa dair anlatacaklarım bitmedi. Burada kısaca temas etmemin sebebi, gerçek veya zannettirme oyunlarına uygun olarak tertib edilmiş bir mekân intibâına sahib olmam idi. Bu deniz kenarı hikâyesinde de, tahta kapının açılıp sanki koğuş dışından geliniyormuş gibi tuhaflıklar, gayet normal göründü: Dediğim gibi, gerçek, hayâl, hayâl dediğim deniz kenarı da gerçek, bir kaos. Bir ayağım hep cinlerin, cinliklerin dünyasında. Kirli mavi dalgalar, Sarayburnu gibi bir yerde kayaları dövüyor, orada Kenan ve yeni gelen. NYMPHALAR, “hani gece idi?” diyor. Bu kadar çelişkinin olağanlaştığı bir zihinde, bir akşamüstü ile gece yarısı çelişkisinin lâfı mı olur? Hem bu gafiller dikkat etmiyorlar ki, ben işin aslını vermek üzere anlattığım hâdiselerde, sırf bu kasıtlı lâflara, yâni geçmişi anlatırken insanın isteyerek olmasa da onu değiştirdiği beylik teşhisine muhatab olmamak için, pek teferruata girmiyorum. Hani bulunduğum mekânın nazikliğinin de rolü yok değil ama, heves duymuyorum… Bir şeye daha dikkat çekeyim: Elektromanyetik dalgalar, betatron, frekans oyunları vesaire tâbirlerini de daha az kullanarak bir anlatma içindeyim.

Sakin bir gece idi, umulmadık bir şekilde bozuldu. Tehlike beklentisi içinde olunan ıssız sessiz bir ormanda, hele gece vakti, her çıtırtının korku ve endişeye sebeb olması neyse, sakinlik de olsa hakim duygu endişe ve korku iken, o gece ben bıkkında ne endişe ne korku vardı; beklenti bâki. Deniz kenarındaki sarhoşlar hafif hüznümü fazla dalgalandırmadılar. Hâlimde fazla bir değişiklik olmaksızın, bekleme sızısı da bitmiş turlarken, kafam ister istemez onlara yuvalanıyor; istedikleri zanna girdim. Ne tuhaf! Elbette havalandırmadayım ama, onların kayalara oturmuş ve yakın mesafede bana da lâf çarptıran muhabbetleri, sarhoşlukları, hayâlin gerçeğe doğru mayalanması diyesim, beni de o ortamın bir unsuru kıldı. Arada var olan duvara rağmen, sanki ben de onların az ilerisinde, deniz kıyısındayım ama, şuurum yerinde havalandırmadayım. Bu işi cinlerin yaptığını sanıyorum. O zamanlar, binbir işkencesini yaşamama rağmen, frekans oyunlarıyla duygu temini, düşünce ve suret ilka ve transferi diye birşey bilmiyorum; ve bu yüzden alabildiğine abartılı şokları, benden menkul bilerek yaşıyorum ki, asıl oyun bu.

Evet; şuurum yerindeydi. Genel olarak bilebildiğim Telegram ve Telegramcılarla cinlerin korkuya kondukları düşüncesiyle, zaman zaman aradaki duvarı hissetme ihtiyacını duyuyorum… Ve klâsik: Duvar dibinden gelen görünmezlerin sesi; sarhoşlar… İşi oluruna bıraktığımı onlara da göstermem gerek:

— “S…tir olun gidin, başka yerde için!”

Bunu, kaya üstündekilere söylüyorum. Anlattıklarım size bir KAOS olarak görünüyor değil mi? Zaten öyle!

Şu denizden gelen dalga sesi… Cin ve frekans oyunları meselesi bir yana, kaba bir telkinle gerçekleştirilmiş olamaz mı? Küçük alıcı-vericiler, cep telefonu vesaire gibi bir şeyle, deniz kenarından aktarılan sesler, yan havalandırmada bulunan oyun kurucu gerçek seslerle beslenerek, tam da “sakalan-insan ve cinler” tâbirinin karikatürü bir oluşum? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu alıcı-verici âlet meselesi, o zaman muhtelif yerlerde ve muhtelif suretlerde, bazen başka şeyleri de bu zannettirerek kullanıldı; velâkin sözkonusu hâdisede hiç aklıma gelmedi. Sonradan da. Sonradan, sanki kaydedilmiş bir ses kullanılmış olabilir diye düşündüm.

 

(…)

 

MECAZ

“Mecaz hakikate köprüdür!” buyuruyor İmam-ı Rabbanî Hazretleri. Ruhun nefs-bedende tecellisi ile oluşan şuurumuz neyse, hakikat ile gerçek arasında köprü-berzah olan mecaz da o. Mecaz, lûgatta, “bir şeyi benzeriyle anlatma” sanatıdır; hakiki mânâsı ile değil de, ona benzer başka bir mânâ ile konuşmak, istenilene benzer bir mânâ ifâdesi… Ruhî kendinden geçme-sekr hâline, sevince, şarap ve afyon sarhoşluğunun teşbih edilmesi gibi. Burada şarab ruhtur, sarhoşluk da ruhîlik ve hâl. Varlık ve bilgi nesnesi ile, bunlar hangi mevzuya dair ise, bunlarla benzer addedilen gerçek ve bilgi nesnesi arasında bulunan mecaz, köprü-berzah rolüyle, bahsi edilen hakikate benzerlik keyfiyeti ölçüsünde, benzer addedilenin aslî hakikatini de kendinde göstericidir. Mecaz, aklı aşanda veya akıl yürütme kuralı mantıkta oyalanmaksızın “espri-ruhî” olanı bulanda vücut bulur. Bu hiza içinde RİT bahsi de hatırlanmalı.

Bizim bu hususa el atma sebebimize gelince: AKŞAMCILAR başlığımızın, “içki içenler” niyetine kullanıldığı belli - meşhur ve malûm bir mecaz. Anlattığım hâdiseye gelince; gerçek, hayâl, ikisinin birbirine girmişi, bir taraftan şuurluyum, bir taraftan aslı tam söylediğim gibi olmasına rağmen şuursuzmuşum zannedilebilecek anlattıklarım. BOLU’da, tasavvufta bahsi geçen “oturanı yürüyen, yürüyeni oturan görmek” tâbirindeki mecaz bir yana, basbayağı bir şekilde kendimi oturan (oturuyordum), içimi atılan gördüm; ikiliki ayrı ayrı, aynı ânda duyan. Atılan, hayâl değil, bir ânlık tuhaf bir kopuştu. Bunun benzeri, oturduğumuz yerde malûm hayâl kurmadır; ama o, bu değil. TELEGRAM cihazı altında, hayâlden daha diri, sözkonusu ikilik-çokluk yapılabiliyor; bir taraftan bedene tesir, bir taraftan bu hazırlanmışa dair telkin ve suret sevkiyle, oturduğunuz yerde aslî hâlinize aykırı bölünme. Meselâ şu ânda okuduğunuz yazıyı yazarken, bir taraftan da feci küfürler ettiren telkin ve hayâllerin beynime postalanması şartlarındayım. Artık yüzgöz olduk: Meselâ frekans oyunları ile zihin ve vücudumu korkuyormuşum hissini telkine hazırlarlarken, ben ruhen kayıtsız kalabiliyorum. Bahsettiğim tabiî ikilik, bu da değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, AKŞAMCILAR başlığı altında anlattığım ve benzeri hâdiseler, bir rüyâyı görmekle anlatmak arasında tamı tamına uygunluğun imkânsızlığını andıran bir nitelik belirtiyor; bu yüzden, bahsini ettiğim ikilik, sadece hissettirmeye dair. Hiç de sarsıcı ve olağanüstü olmayan bir tabiîlikte yaşadığım gebertici gerçeklerin söylenebilecek en net ifâdesi, herhâlde “yaşamayan anlamaz” demekten ibaret; ama ha gayret. Olağanüstüler, hiç olmazsa olağan dışıya bakış bakımından daha kolay ifâde edilebiliyor… Bu kadar lâfla muradımı ifâdeye geçişe hiç lüzum yoktu; ama doğrusu hikmet dolu. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde, gerçek veya gerçek niyetli hâdiseler “Düşvarî” başlığı altında veriliyor ya; hani dünyadaki suretler, rüyâ suretleri neviinden ve bu yüzden tâbir ve tevile muhtaç ya. Anlattığım hâdise ne ve nasıl olursa olsun, bu gözle tâbir ve tevil edildi. Hayra tebdil edildi. (36)

 

44

 

CİNLER ŞATOSU

Bu, bir benzetme ile “gerçek” arasında salınan benim, KARTAL CEZAEVİ’ne yakıştırdığım-gerçek gördüğüm bir tesbitti. Sayısız git geller arasında oluşan. HAYAT İRADESİ’ni geriden bırakan ve beş duyu dünyası ötesinde öz benliğimizin suretlerini-sembollerini bir aynada idrak eden şuurun seviyesinde başlayan sanat, nasıl ki geniş bir alanda güzel sanatlar - örf ve adetler - mitler - ayinler - törenler vesair şekilde bir mânâda günlük hayatımıza sinen ve görünen RİTLER hâlinde beliriyorsa, “Cinler Şatosu” imajı bütün içiyle bana görünen bir RİTLER âlemiydi. Müz: Derin düşünce. Rit: Fikir. Ahenk… Surette görünen mânâ. Bana mahsus. Ama 2000 senesi itibariyle, benim için başkalarının farkedemediği gerçek hâlindeydi.

 

(…)

 

“Cinler Şatosu” deyince Kartal’dan ilk aklıma gelen, zaten çoktandır emin bulunduğum “her biri bir cinin emrinde veya bir cini kontrol ediyorlar” hakikatini(!) yaşatan gardiyanlara âit bir sahne: Epey zamandır bu hissin istilâsı altındayım ya, koğuşun bulunduğu koridordan ana maltaya geçince, karşılıklı koridorların giriş kapıları önünde sandalyelere dikçe oturmuş, hepsi sessiz ve başları oynamaksızın tabiî bir duruşla karşılarına bakan gardiyanların, bana ruhları çekilmiş cesetlermişçesine duruşları. Ziyarete mi çıkıyordum, yoksa Avukat görüşüne mi, şimdi hatırlamıyorum. Hemen anladım: Bana oynanan bir oyun, duruşlarından, sessizliklerinden belli… Ama bu rol, tertibi cihetiyledir, onların kişilikleri, benim hayâlime uygun gelmeleri bakımından değil. Bunlar gerçekten de, “Cinler Şatosu” olan Cezaevi’nin, Cinler idaresindeki elemanlarıydılar. Fazla yoruma hacet yok sanırım; baştan beri anlattıklarımın ışığında. FİHRİST başlığı altındaki noktalamalar ise, ebced tevafuku etrafında görünenler ve çalakalem yazmak yerine, yeri geldikçe anlatılması gerekenlerden.

 

FİHRİST

Cinler Şatosu: 1057.

Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: (Şatoda ben): 2055= 57.

Cünd: Asker. Ordu. Bir kimsenin yardımcıları. (Sekalân: İnsan ve cinler… Gerek Kartal, gerekse Bolu’da, bilerek veya bilmeyerek rol alanlarla, Rol almasalar bile bende cin veya cihaz marifetiyle meydana gelen tesir ve telkin neticesi, gerçekleşmiş diye gördüğüm bir ittifak; karşılarında YALNIZ ben.): 57.

Külbe: Kulübe. (Müthiş bir huzur veren, pencereden duvara düşen ışık ile penceresi tamam, gerisi hayâl ettirilmeye ısmarlanmış bir kulübe… Sarı duvarda, sarı renkli loş bir ışıkla dikkat çeken penceresi; bu kulübe bana ikinci kata çıkan merdivenlerde göründü. Halüsinasyon falan değil, basbayağı duvarda alelade bir suret. Vakit akşamüstüydü. Her ne idiyse, bana telkin edilen huzurun, telkin neticesi olduğunu bilmeksizin, sanki burada sonsuza kadar yaşayabilirim hissine kapıldım. Nerede? Böyle bir kulübe olsa duygusu mu, yoksa bulunduğum koğuşta sanki o kulübe hayâli ile mi?): 57.

Neva: Ahenk, ses, güzel sadâ, name. Musikide bir makam ismi. İntizamlı hâl. Azık, zâhire. (Duran’ın, benim müzik zevkim üzerine yaptığı öküzce yorumlar ve Çin müziği niyetine uzaktan üflenen bir flüt –?– sesi, bahse değer. İslâm’da, musikinin yeri ve değeri mevzuundaki tartışmada, onun ne kadar tehlikeli de olabileceğini, malûm hâlim içinde onu duyunca sezdim. Biri, bildiğimiz soydan dümbelek havası içinde içki ve fuhuş aracı, diğeri insanın bütün varlığını sarıp fareli köyün kavalcısı hikâyesindeki gibi, gidenlerin meçhule yolculuğu - bu olağanüstü teshir. Uzatmayalım: Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur. Güzel bazen şaşırtıcı olabilir. Müzik, sanki doktor nezaretinde içirilen ilâç gibi, mutlaka, ama mutlaka, zamanüstü yolun yolcuları izini sezen ergin zevklerin sunuşunda olmalı. Tolstoy, telkinle işlenmiş bir cinayetten dolayı nasıl telkin edici de mesul ise, masum insan dünyasını bu yoldan yönlendiren ve sayısız iç ve dış cürme sebeb musikinin de denetimini tavsiye eder. Bu, kaba bir “millî” veya “millî değil” tasnifi veya “ağız yolunu bilmez, kaşık çalar pilâva” yasakçılığı değil üstün insan gözcülüğü işidir. Yeminle söylüyorum, o Çin müziğinde, “cin müziği” çekiciliğini-çekmesini yaşadım. Kafam yerinde ve sükunet içinde.): 57.

Kalbüd: Kalıp, şekil. Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi. (Yattığım ranzanın altında bir ceset gömülü… Kartal Cezaevi’nin eski devirlerden kalma bir kilise, koğuşların da papazların yatıp kalktığı, tek başlarına ibadet ettikleri - halvete çekildikleri, sözlü ve telkinî olarak bana benimsetildi. Kulaklarımın alabildiğine hassaslaşması veya o zaman için düşünemediğim bir gerçek olarak koğuşun eşya yönünden boşluğu bakımından, arkadaşlara da hep ifâde ettiğim gibi, müthiş bir yankı var. Bu yankı da bana, yalnızlık hassasiyetini arttırmak üzere, özel olarak düşünülmüş gibi geliyor. Benim için, cin tesirini davet niyetiyle mimarinin böyle plânlandığı düşüncesini doğuran. Papazların mekânı - cinler ve bana benimsetilen husus; ranzanın altında sonradan kırılan zeminin harçla doldurulması ile meydana gelmiş bir yama, yama bir cesedi örtüyor… Sözkonusu ceset, Hıristiyan azizlerinden birine âit imiş. Kim bilir kaç defa, ranza altında olan o yamayı yoklamışımdır; parmakla vurdukça, içi boş olduğu anlaşılıyor. Bu bölüm bir FİHRİST ya, tek tek maceralarımı burada sıralayamıyorum… Kısaca: Varlığı ile yokluğunu bir türlü kesinleştiremediğim ceset cabası, cinlerle başbaşayım. Duran, bazen benim oraya gömüleceğimi söylüyor. Devlet himayesi(!) altında, gör ne hâllerdeyim!): 57.

Mucîd: Hazır. İyi edici olan. Ölüm: 57.

Mühîb: Heybetli. Korkunç. Azametli. Tehlikeli: 57.

Vâhime: Vehim veren: 57.

Zen: Kadın. (Yan koğuş ve karşımdaki iki koğuştan gelen, varlığı o zamanın gazetelerinde de çıkan travestilerin sesi. Gerçek mahkûm. Karşı koğuşun bir pavyon olduğu, gerçek seslerin duyulmasından. Sonra oranın, genelev olması. Ardından mahkûmların dövüştürüldüğü bir yer sandırılması. Nihayet; denize giden bir kanalizasyona, kuyu olarak açılan delikten çöplerin dökülmesi, benim cesedimin de oradan postalanacağı. –NYMPHALAR, “canlı canlı” diyorlar.– Sene 2000, Kartal.): 57.

Bedan: Kötüler, fenalar. Yaramazlar, çirkinler: 57.

Bene: İnce urgan, ip. (En başlarda, çamaşır ipim kasdıyla Mehmed’in, benim “manyak mı ne?” diye düşünmeme sebeb lâfı: “Hadi erkeksen assana kendini! Sıkıyor değil mi?”… Güyâ cesaret sınaması. O lâfa, salaklığından dolayı kızıyordum; ciddilik payı yoktu. Fakat sonradan neler olduğu, teferruatlı olarak anlatılmamış şekilde malûm. Beni öldürmelere doyamadıkları için uzadıkça uzayan, ölümden ölüme giderken, lütfû İlâhî ile bir aradan sıyrıldığım ölüm oyunları.): 57.

Endaht: Atmak. İlka etmek. Silah boşaltmak. (NYMPHA yardımcılarının, mânâsını pek anlayamadığım İZ SÜRME dedikleri bir operasyonla(!), korkutucu olan(!), benim havalandırma duvarının ardında, Cezaevi iç bahçesinde gerçekleştirdikleri bir eylem(!)… Birkaç gece, birkaç mermi atıldı; sonra sopa taktakları, silâh atılıyor niyetine.): 1056= 57.

Hemeze: Vesvese. Kuruntu. Şeytan’ın desisesi: 57.

İnbac: Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma: 57.

Külbet: Sıkıntı. Izdırab. Zorluk: 57.

Küul: Alkol. İspirto: 57. (37)

 

DİPNOTLAR

1- Baran Dergisi, sayı: 175

2- Baran Dergisi, sayı: 176

3- Baran Dergisi, sayı: 177

4- Baran Dergisi, Sayı: 178

5- Baran Dergisi, Sayı: 179

6- Baran Dergisi, Sayı: 180

7- Baran Dergisi, Sayı: 181

8- Baran Dergisi, Sayı: 182

9- Baran Dergisi, Sayı: 183

10- Baran Dergisi, Sayı: 185

11- Baran Dergisi, Sayı: 186

12- Baran Dergisi, 187

13- Baran Dergisi, Sayı 188

14- Baran Dergisi, Sayı: 189

15- Baran Dergisi, Sayı: 190

16- Baran Dergisi, Sayı: 191

17- Baran Dergisi, Sayı: 192

18- Baran Dergisi, Sayı: 194

19- Baran Dergisi, Sayı 195

20- Baran Dergisi, Sayı: 196

21- Baran Dergisi, Sayı: 197

22- Baran Dergisi, Sayı:198

23- Baran Dergisi, Sayı: 199

24- Baran Dergisi, Sayı: 200

25- Baran Dergisi, Sayı: 202

26- Baran Dergisi, Sayı: 203

27- Baran Dergisi, Sayı: 204

28- Baran Dergisi, Sayı: 205

29- Baran Dergisi, Sayı: 206

30- Baran Dergisi, Sayı: 207

31- Baran Dergisi, Sayı: 207 

32- Baran Dergisi, Sayı: 210

33- Baran Dergisi, Sayı: 211

34- Baran Dergisi, Sayı: 213

35- Baran Dergisi, Sayı: 214

36- Baran Dergisi, Sayı: 217

37- Baran Dergisi, Sayı: 218


Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir