Mirzabeyoğlu’ndan: Telegram (Cihazlı
Zihin Kontrolü)
ÖLÜM ODASI: B-YEDİ
Salih Mirzabeyoğlu
- 45. BÖLÜME KADAR
SEÇMELER -
Derleyen: Gülçin Şenel
…Böyle daldan dala tedâilerle
–Ahenk helezonu daralan boynuz–
Döllenir kelimeler kelimelerle
Sura üflenmeden önce soyumuz
1
Sene 1993… Henüz “Hırka-i Tecrid”
bile ortada yok. Bugün, Bolu F-Tipi Cezaevi’nde, durumlarına göre NYMPHA veya
Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu
esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar
tedaî ediyor. Buradaki Telegramcılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam,
Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH
hakikatine vurulacak topyekûn dünya hâlinde bir genişlikte, onlar da son derece
zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay
edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana
hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan
bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her
müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş
şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne
derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı
sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum.
*
Ne yazık ki, NYMPHALAR’dan başka
şâhidim yok: bu esere ÖLÜM ODASI ismini vermemin sebebi, ebcedi MEHDÎ
MUHAMMED’e uysun diye değil… Aynı ebcedte, MESCEN: CEZAEVİ! (1)
2
TELEGRAM VE BU ESER
Mitolojiden, niçin bahsediyorum?
Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram
seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak bir misâl teşkil etmesi
bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve
zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden
“bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme
anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim
çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci
şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası
malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî
olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim.
(…)
NYMPHALAR
Yunan mitolojisinde, herşeyin ona
mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün
kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına
göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul
edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda
nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir
süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş
kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim
BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki
hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma
dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava
basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine
kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su
kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım
kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı
NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte
TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ;
zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz,
elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve
duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri,
tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun
hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî
verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!”
hesabı. Telegramcılar’ın ana sermayesi seks; bunun etrafında uyandırılan korku
ve onu kendi menfaatlerine göre verimlendirmek üzere, şantaj. Bu çerçevede, hiç
iz bırakmadan imha, delirtmek veya istediklerini yaptırabilecekleri bir duruma
sokmak. Hâlimi ve kahramanlığımı anlayana havâle ederek, Bolu’da
Telegramcılar’ın, yaptıkları işe “….. Dosyası hazırlıyoruz” dediklerini
ekleyeyim. Ben, kibarca “Seks Dosyası” diyeyim; ve benim bu hususta ehliyetimin
hangi yüce mevkilere kadar sarktığını, dosyayı hazırlayanların bilhassa
kendilerinin anlatması çabasında olduğumu da söyleyeyim. Söz seksten
açılmışken, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın macerasına da, doğrudan Telegram
davasına bağlı bir mânâ içinde değinme durumum doğmuş oluyor. Hakkım bâki!
(…)
NYMPHALARLA KONUŞMAMDAN
Bana, dişi olmadıklarını yazmamı
hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup
olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan
Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye
yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani,
gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle
YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları zaman,
menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda
kullandığımı göreceksiniz.
NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri
sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:
— “Ben size, daha işin başlarında,
ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola
bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”
Ben bunu söylemeden bir gün önce,
haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni
Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime
Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir
şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey
hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve
elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak,
mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam
eden fikri didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz
üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince,
yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de
değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için
benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek
olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de,
sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir
dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir;
şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu
olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî
tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal
Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din
tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma
şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne
ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki
kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak
başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine
dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki
yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor.
(…)
NYMPHALAR’ın durumunu, daha en
baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine
bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem
onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da
var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye
tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve
şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur
oldum! (2)
3
Daha
ziyâde, insanın günlük hayat problemlerini aşmaya yönelik bir
motivasyon-kabiliyetlerini hedefe doğru kışkırtma işi olarak psikolojik bir
teknik, usûl ve amaç bakımından da pek çok yol ve tavsiye çeşidi olan NLP, araç
ve insanla başkasının dikkatini çekmeden nitelikleri çeşitli zor kullanma ve
kişiyi kontol altına alma ve yönlendirme işi olan TELEGRAM’la, gaye-rıza ve
mahiyetleri ayrı olmakla birlikte, “BEYNİ DÜZENLEME” ve “ISLAH DİLİ
PROGRAMLAMA” şeklinde birbirini tedâi eden yönlerinden dolayı andığımız bir
mevzu… Bir şeyi, bilinen veya daha kolay anlaşılabilecek bir şeye temasla
anlatabilme ihtiyacı. Bu ihtiyaçla ilgili olarak ikaz edelim: Okuldan, bir
meslek öğretmeden, reklâmdan, propagandadan, psikolojiden, tıbtan, doğrudan
beyinle ve onun fonksiyonları ile ilgili nörolojiye, en genel anlamda eğitimden
en özel branşlara kadar herşey, neticede o mevzu ile ilgili beyni düzenleme ve
ona göre ıslah işidir; aklı kullanmak üzere mantık zarureti gibi. Neticede: TELEGRAM’ı anlatırken temas edilen
veya misâl olarak kullanılan mevzularla, bizzat TELEGRAM’ı birbirine
karıştırmamak lâzımdır. Bu, mevzuyu piç etmesinden TELEGRAMCILAR’ın işine
yaramakta, TELEGRAM’a alınan kişiyi anlayanlardan(!) dolayı büsbütün zor duruma
düşürmektedir; en sonu büsbütün sükût, teslimiyet veya delirmek gibi. Cihazın fiziki tesir olarak beyin-vücud
üzerindeki haşmeti bir yana, o yoldan olanları çekmiş ve olabilecekleri de göze
almış şekilde, söz konusu yara üstündeki sinek rahatsızlıklarını kabullenmiş
olarak, tek başıma anlatmaya devam ediyorum: İmdad meselesi bazı dostların
umurunda, ama yetmiyor. Bu izâhlar çerçevesinde, ayağına bir ağırlık bağlanarak
suya atılmış adamın, –o şekilde yaşama müddeti içinde–, suyun altında
gördüklerini ve hissettiklerini anlatmasına benzer, anlatıyorum; ayağımda
ağırlık, suyun içindeyim, hâlimi bildiklerinize kıyas ederek, suyun altında
olduğumu anlayın hesabı. Sakın, “suyun altındaki adam nasıl konuşabilir!” diye
MİSÂL’e takılmayın!
(…)
Telegram;
telegraf demek, haber demek. Zihin kontrol ve yönlendirme işine, TELEGRAM
denilip denilmediğini hâlen bilmiyorum. NYMPHALAR, alaylı bir şekilde,
yaptıkları iş büsbütün esrarengiz bilinsin hevesi de içinde olarak,
uluslararası literatürde böyle denmediğini söylüyorlar. Ben de, “ARAR benle
alay etmek ve alay etsinler diye böyle bir şey söylediyse bile, bu, meseleyi
anlatırken bana yardımı bakımından, benim koyduğum bir isim diye kabulümdür”
diyorum. Alay edilmek bir yana, yaşananı anlatmak bakımından, yakışıklı bir
adama “Cemâl” ismi gibi, tam uygun; ve alay için söyleyeni, kendime hizmet
ettirmiş oluyorum. Yoksa da, bu işe bu isim, literatüre benimle girmiş olsun!
(…)
TELEGRAM
isimli bir kitabım var; malûm. O isim altında, aynı şeyin veya benzer şeylerin,
ayrı ayrı usûllerle gerçekleştirilebilir olduğunu gösteriyorum. O eser, bu
eserin altyapısı hâlinde, “böyle şeyler oluyor” diye bildirmek, onlara kefil
olduğumu, kendimin de bu “zihin kontrolü” denen şeye, en hainane muradları
hâlinde muhatab edildiğimi duyurmak ihtiyacından doğmuştu. Kendi hâlimi
anlatışımda, bana tatbik edileni özellikleriyle daha tafsilatlı malûmatla
aktarmak üzere, gerçek ve tahminlerimi test etmek için malzeme toplarken, ismi
topluma “Dost tarikatı” diye duyurulan şaman türü müsvedde bir anlayışın başı
İhsan Güven isimli kişi ve eşi, öldürüldü. Dolayısiyle, epey engellemelerle
Cezaevi’nden çıkmış ve basıldıktan sonra bizzat yazarının, yâni benim elime
BİLE ikibuçuk-üç ay sonra aynı engellemeleri aşarak geçmiş kitabın arkasından,
anlaşılır sebeblerle bu eserin yazımına başlanılamadı. Bir sene sonra, tek
kişilik hücreye getirildiğimde, ilk ele almaya niyetlendiğim ve kitablık olarak
çalışmaya başladığım bu eser, 30-40 sayfalık bir çap içinde ve Telegram’ın
şiddetlenmeye başladığı bir sırada öylece kaldı. Hastalığı realite olan bir
adamın, bu hastalığını kendi teşhis edemiyor diye yok sayılması mümkün mü?
TELEGRAM bahsinin bu türlü, TELEGRAMCILAR’a sağladığı bir örtülü ödenek -
imtiyaz tarafı var. Sanki, seni hasta eden doktora hastalığını anlatırken o
sırıtıyor ve yanındaki bilen ve bilmeyenler de, hatâ bir yana, gerçeklere de
sırıtıyor. Resmiyet önünde bu işin durumu o. Öyleyse ve benim için aslolan
olarak, bana biçilen ve içine girmemek için direndiğim deli gömleği ve bu
soydan küçük düşürme amaçlı bu işi, ölsem de mühim değil, ama benim durumumun
zannettirmek istedikleriyle alâkası yok niyetine, daha sağlama bağlamak üzere,
akıllı-uslu başka eserlerin arkasına bıraktım. Pek de iyi oldu; yeni TELEGRAM
sayesinde, onlar bende sağlama yaparken, ben de eskisi beraber sağlamayla, daha
aydınlık anlatıma ve şartlarına kavuştum. Yâni, mevzuyu anlatmak, hem benzer
film, kitab, televizyon yayını, basın ve elbette TELEGRAM’la bir altyapı
sağlanmış olduğundan, hem de yeni tecrübelerim ışığında kolaylaştı… Bu arada,
TELEGRAM ismini de açmam, kelimenin tarafımdan niçin tercih edildiğini
bildirmem zarureti doğdu.
(…)
GÖZALTI - YÖNLENDİRME - KONTROLE ALMA
Vefat edeli kaç sene oldu bilmem,
Psikiyatri Profesörü Ayhan Songar, bir televizyon programında, kendi deyimiyle
“lâtif şaka” veya “lâtife”ye misâl olarak, bir gençlik hatırasını anlatmıştı.
Sözkonusu hatırayı, TELEGRAM’da cihaz hüneri ile birlikte, mağdurun çevresinde
bulunan insanların bilerek veya bilmeyerek kullanılması, onun yönlendirilmesi,
şartlandırılması ve KARTAL’daki ismiyle GÖZALTINA ALMAYA da misâl, anlatalım;
kıyasen, benim durumum gibi, GÖZALTI’nın sadece bir yere tıkılma değil, aynı
zamanda dış yüzden normal şartlarda ve en yakınların arasında bile kontrole ve
yönlendirilmeye dair mânâsı anlaşılsın. TELEGRAM’da gözaltı budur, her ne kadar
BOLU’da bilinen tecride GÖZALTI ismi veriliyorsa da. İkisinde de, klâsik polis
sorgulaması gibi sorgu sabit, fazlalıkları anlattığımız ve anlatacaklarımız
gibi “farklı amaçlı”; bu satırları yazarken, “polis sorgulaması gibi” lâfım,
NYMPHALAR’a hava veriyor gibi… Gelelim hâdiseye:
Ayhan Songar ve arkadaşları, henüz
genç bir doktor iken, galiba Bakırköy Akıl Hastahânesi’nde, bir gece
nöbetteler. Bir arkadaşları, deli gömleği giyiyor ve bir koridorun köşesinde
saklanarak, gelmekte olan genç bir hanım doktorun âniden karşısına fırlıyor;
onun zırdeli rolünde çıkardığı gürültü patırtı vesaire, hanım doktor şok
geçirerek başlıyor çığlık atmaya. Gürültüye, hasta bakıcı ve hademeler
yetişiyor, deli rolündeki doktoru kıskıvrak yakalıyorlar. Bu esnada, genç
doktorlardan biri, şakacının rolünü gerçek deli zannedilmesine döndürmek üzere,
adamlara onu tanımamış gibi yapmalarını fısıldıyor. Düştüğü durumdan dolayı
paniğe kapılıp, “ben doktorum!” diye bağırıp çağıran şakacıya, tutanlar, “tabiî
tabiî!” diyorlar ve öbür doktorların direktifiyle onu bir hücreye atıyorlar.
Sahte deli, oldu mu istenen şekilde, kendinin deli olduğu zannedilmesinden
korkan biri!
O, sabaha kadar panik içinde, “ben
filâncayım, doktorum!” diye bağıradursun, ortada şaka olduğunu bilmeyenler
için, bizzat söylediği deliliğin alâmeti; kendini doktor sanan bir deli,
hücrede bağırıp duruyor!
Kimbilir aklından korkuyla neler
geçti? Herhangi bir püften sebeble onu orada unutsalar ve eşek şakasına doğru
nöbet bitiminde Hastahâne’den ayrılsalar, yeni gelen ekip de onun sesini
tanımasa veya orada tanımayanlar görev yapsa? Veya sakinleştirici verme vesaire
derken, o gün yapacak olduğu çok mühim bir işi yapamayacak olmasından dolayı
paniği katlansa?
Bir gece mezarlıkta, bir mezara
girip de ölü defnine mahsus şekilde gömülen ve sadece küçük bir hava deliğinden
gelen havayla yatan adamın duyguları nasıldır?
TELEGRAM’da, Metris hâdiselerinin
hemen akabinde bir linç psikolojisine maruz olarak ve tecrübesizliğimle,
hususen KARTAL ve Bakırköy’de, 2005-2007 arası –bu NYMPHALAR’ın hoşuna gidecek
bir söz olacak!– o başarıyı yakalama çabası içinde BOLU’da, yaşadığım hava
hissediliyor mu? İşe devam edilen bir süreçteyim.
Bir insanı, hangi şartlarda ve ne
zannettirerek, nasıl tecrid edersen et, çevreye karşı gerçekliği o olur; ve bu
gerçeklik, onu oldurulmak istenendir. TELEGRAM’da, ya delirerek geberirsin,
yahut robot olursun işi. Görünüşte herşey normaldir, farkında olmadan belki
yakınların bile yardım zannında iken kullanılan; veya tehdit ve şantaj
vesilesi. (3)
4
Evet; zor günlerdi. Şu ânda
elimde, Avukat Ahmed Arslan’ın getirdiği, 17 Temmuz 2007 tarihli bir gazete
makalesi var: Yazı Güler Kazmacı’nın ve kendi internet sitesinde de
yayınlanmış. Başlığı BEYİN KONTROL. Bizim mevzudaki pek çok uyduruk, yahud
beyin kontrolü adı altında değişik amaç ve mevzulu pek çok şeyin, ona
karıştırılması yüzünden, Güler Kazmacı’nın yazısını benimkine en yakın gördüm
ve o günlerde bir ilâç gibi geldi. Eğer anlatılan ben olsaydım, sorulsaydım,
daha gerçeğe yakın olurdu. Makalenin üstüne, BİR ADAM YARATMAK diye, Üstadım’ın
piyesinin ismini yazmışım: Şimdi NYMPHALAR’ın elektronik dikizi altında bunları
yazarken, hatırladım. 2004 yılında, bu piyesin mahkûmlar tarafından oynanacağı,
bunun için adam seçileceği anons edilmiş, kapalı spor salonu bir seneye yakın
düzenlenme faaliyetlerine mevzu olmuştu. Başkasını bilmem, bizim için haftalık
spor programı askıya alınmıştı. Uzatmayayım: Cezaevi’ndeki gürültülü patırtılı
işleri, o piyesin oynayıcılarına âit bir çalışmaya gidiş gelişler ve salondan
gelen gürültüleri bununla ilgili sanırken, tek kişilik hücreye alınmamdan sonra
bunların, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışmaları olduğunu anladım.
Sözkonusu piyesin oynanmamış olduğunu öğrendiğimde, böyle bir faaliyet yapıldı
diye bir kaset çekimini, çalışma grafiklerini yüksek gösterici diye
edindiklerini sandım: Meğer öyle değilmiş. Miş vezninde bildiğim böyle: Tam
bildiğim, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışması yapıldığı. Piyes
olmasa da, çalışmaya yakışan isim: BİR ADAM YARATMAK. Ve sözkonusu piyes
çalışması kamuflajına bu ismin seçilmesi, benim için espri olurken, onlarda bir
niyet ve alay belirtiyor. Bir insanın alay ediyorum zannederken, alay edilecek
duruma düşmesi ne fena!
(…)
Bizim TELEGRAM diye nitelediğimiz zihin
kontrolünün, elektronik terapi, yahud hipnoz, veya farmakoloji (zihni etkileyen
ilâç tedavisi veya ard niyetli uygulama) ile bir alâkası yok; onlar, ister
karşılıklı konuşma, isterse kendi kendine konuşmayı sağlayıcı olsun, netice
suskun kişinin düşüncesini alabilici bir usul değildir. TELEGRAM’la aralarında
kurulan benzerlikler, ayniyete yorumlan(ma)sın.
(…)
Uzaktan
yapılan “beyin kontrolü”, gayet tabiî ki rıza dışı ve yapılan aleyhine korku ve
şantaj unsuru sağlamak için, yine aynı amaçla temin edilmiş verileri
hatırlatma, sağlamasını yapma, yahut bu yönde yönlendirme –ki, bu yönden elde
edilebilcek verileri, tekrar onun aleyhine kullanma– şeklinde, nihaî amaçları
çeşitli çıkar ve siyasî olan bir iştir. Bunun
duyurulmasına yönelik her iş de, yapılanın anlatılabilememesi yahud anlatmaması
için, maruz kalanın aleyhine olan durumlardır. Peki sen bunları nasıl
anlatıyorsun diyecek olan varsa, onun macerası burada tek başına geçmesin,
bütünün içinde asılla beraber görünsün; kalemimizin keyfiyeti ve “imkânlar”
nisbette.
(…)
Şiddetli bunalım, –majör
depresyon– tedavisinde, bunun en şiddetli biçimlerinde en son başvurulan
tedavi, beyne elektrik akımı verilerek uygulandığından dolayı şok tedavi de
denilen terapidir. Bu metod, genelde “Guguk Kuşu” filminde SADİST bir hemşire
tarafından hastalara boyun eğdirmek veya onları cezalandırmak için kullanılan
iğrenç bir tedavi olarak bilinir. Filmdeki olaylar geçmişte yaşananlara çok da
uzak değildir… Bu anlatılanlarda bizim altını çizmek istediğimiz husus, uzaktan
beyin kontrolünde de, kanundışı bir iş olması ve amaçları bakımından KURBAN
diye nitelenen kişinin, kendisinden istenilen davranışın gerçekleşmesi için,
sözkonusu şoklara uğraması-uğratılması içindir; amaç doğrultusunda yönlendirme
ve ceza niyetiyle… Benim, KARTAL’dan Bakırköy Akıl Hastahanesi’ne, bu işi
gerçekleştirenlerin alayları altında –ki yolda gördüğüm marifetleriyle–
kaldırılmamdan sonra, erkek doktora durumu özetleyici “beyin kontrolü”nden
bahsedince, “sen düşüncenin okunabileceğine inanıyor musun?” dedi; hâliyle
benim anlatacağım bir şey kalmadı. KARTAL’dan daha şiddetli, uzaktan yapılan
Telegram; düşünün Hastahanedeyim, yâni zaten bunalım geçirmiş(!) diye. Bana,
anlatacaklarıma uçuk-kaçık demesinler diye susmam üzerine, ELEKTRO ŞOK yapmak
için, eşimden istenen izin; ve benim bunu gayet tabiî ki tasvib etmeyeceğimi
bildiği için, onun kabul etmemesi. Neticede, feci hâlde hırpalanmış bünyemin
kuvvetlendirilmesini sağlayan bir tedaviden sonra, MAJÖR DEPRESYON teşhisiyle,
işin aslı değil de, aslın neticesi bir yerde değerlendirilebilecek bir
teşhisle, oradan ayrıldım… Bunlar, 2000 senesinin işleri; devamıyla, o günden
bugüne 11 sene geçti.
*
Akıl hastalıkları, beynin fizikî yapısıyla mı, yoksa hafıza ile mi ilgili?
Hafıza, hafıza ve fizikî beyin, fizikî beyin diye, her üçününde mahiyetleri
değişik, veriler bulabiliriz. Her üçü de tıbbın, mustakil veya içiçe geçmiş,
ele aldığı mevzular… Her üçü de, hem bizzat kendi, hem de fizikî veya ruhî
çevre şartları ile de ilgili. Bizim
kendi durduğumuz ruhçu anlayışımızla, mütefekkir ve ilim adamının, verileri
değerlendirmenin nihayetinde durulan noktaya göre olması ve ayrı usullerin aynı
amaca hizmet edebilmesi gibi bir örtüşme içinde görünebilmesi sözkonusu olsun
olmasın, netice insanın beyinde aradığının ve bulduğunun kendi olduğuna
inananız: Bu mânâda, beyin hakkındaki düşünceyi de doğrudan beyin değil, bizzat
beyni düşünce doğurmaktadır. Beyin ve düşünce, ilgileri içinde ele alındığında,
bütün bir vücudu ele alma genişliğine kadar gider. KARTAL’da “yaşadığım”
bakımından bir imân bahsi olarak gördüğüm, BOLU’da da NYMPHALAR’ın
mıncıkladıkları bir mesele olması bakımından, FİZİKÎ tesirle gerçekleştirilen
Telegram’da bunlara temas, benim için bir zaruret: “Sanki burnum, değdi burnuna
yokun!”… LOGOTERAPİ’yi, Nazi kamplarında yaşadığı bir hiç olma içinde varlık
hâlinden tecrübeleri ışığında ortaya koyan Doktor Frankl’ın, oradaki
yaşadıklarını anlatışındaki sadelik, bana verdiği intibâ, benim dışyüzden
anlaşılmaz hâlim ve bulunduğum alelâde yalnızlık içinde, hiç olmazsa
anlaşılabilir bir çile diye, “daha aşkın bir yalnızlık ve çile içindeyim!”
dedirtmiştir… Allah şahidimdir! O’nun, nasılsız ve niçinsiz bizimle beraber
olması, nasılsız ve niçinsiz kurtuluşum hakkında sebeb diye
gösterilen-gösterilebileceğim püftenleri kendine bağlar. Herhâlde Frankl anlar:
Sadece inandığım ve inandıklarımın duası… Dönelim BEYİN ve DÜŞÜNCE
meselesine: Akıl hastalıkları üzerinde dururken, ister istemez bu yönden o
anlatılmaktadır. O zaman da şu misâl, onu gayet güzel gösterici: Eğer akıl
hastalıkları, sadece beyin arazıyla ilgili olsa idi, “akord-düzeltme” oradan
sağlanmaya çalışılır ve ayrıca Psikoloji diye bir ilmin doğmasına lüzum
kalmazdı!
KARTAL’da, kalb atışını hiç
hissetmediğim demlerde, Avukat mahallinde ve ziyaretlerde, pek çok kere,
“kalbimi uyku düzenine getiriyorlar, şu ânda öyleyim!” demişimdir; kalbim uyku
düzeninde de, ben uyanıkım, böyle bir anormallik hissi. Bu arada, hem normal
olduğumu göstermek, hem derdimi anlatmak derdim. TELEGRAM, en çok neye mi
benziyor? HİPNOZ’a… Zihni okuma bir yana, telkin ve yönlendirme, “sünuhat-kalbe
âni doğan mânâlar”, yakaza ve zuhuratı, serabı andıran görüntüler vesaire, hem
uyku ile uyanıklık arası birşeyler.
(…)
Kısaca temas edeyim, şu CİN
mevzuuna da bahaneyle girmiş olayım: Midem ağrıyor. Çektiğim sıkıntı ve
stresten mi, yoksa sıkıntı ve stresin sebebi o ağrı mı? Bu iki sebeb
birbirinden rahatça ayrılabileceği gibi, öyle ân ve durumlar olur ki birbirine
karışır. Menfi bir tesir hâlinde cinlerin kullanılabildiği, ahmaklar için
hariç, malûm bir dava; neticede cinlerle gerçekleştirilen bir zihin kontrolü
de, bir kontrol nevi. Yaraya sinek mi konuyor, yoksa sinek mi yaraya sebeb
oluyor? Bu misâlde, elektromanyetik dalgayla beyne tesir ve yorgunluk, neticede
de cin tesirine müsait hâle gelerek o görüntüler ve konuşmalar mı, yoksa
doğrudan elektrik tesirini andıran cin tesiri mi? Hipnozu andıran durumlarda,
bir takım olup bitenlere cihaz kullananların tam olarak nüfuz sahibi
olamamaları, yahud hiç bilememeleri, böyle düşünmemi de haklı çıkarıyor.
KARTAL’da başlıbaşına bir dert olan bu mesele BOLU’da 2006’da, “yalnız cihaz”
diye neticeye bağlandı. İkisi de kurgu olarak, “o mu, yoksa bu mu?” diye
uğraşmak, başlıbaşına çıldırtıcı bir dava. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin
buyurduğu gibi, “marazın tedavisi için, illetin bilinmesi şart!”… BOLU mu?
Cihaz işi. Cin, oyun ve alay malzemesi niyetine, zannettirilmek istenende
kaldı.
(…)
Hipnoz, TELEGRAM’ın anlatılmasında
en çok malzeme ve imkân veren bir mevzu olarak, başlıbaşına ele alınmalı; öyle
yapacağız. (4)
5
1999 SONRASI
Kronolojik tarih, ona bakan
niyetin muhasebesi mevzu oldu mu, kendini empoze eden taraflarının öne
çıkmasıyla, karakteristik özellikleriyle karakter özelliklerinin harmanı bir
insan karikatürüne benzer. Gerek İBDA olarak bizim, gerekse bunu dünyaya şâmil
bir mânâ olarak görmemiz bakımından, 1999 böyle bir tarihtir. Sözkonusu
tarihten önce, o tarih içinde, o tarihten sonra hep bunu işaretlememiz, gerek
yurt içi ve gerekse dünyada olup bitenler açısından, ne kadar doğru bir tahmin
içinde olduğumuzu gösteriyor. Benim
bugün yaşadıklarım, doğrudan doğruya o tarih ile ve o mânâya set çekme
gayretiyle ilgili; bir yanda Batı ilminin mamulü cihaz ve ahlâksızlığıyla
TELEGRAM, diğer tarafta BÂTIN yolundan gelen kuvvet, iki türlü ZİHİN KONTROLÜ
altında, birincisiyle bana set çekme, ikincisiyle benim onu tasarrufa alma
çabam, 1999’un mânâsını iki yönden de benim için delillendiriyor. Her şeye
rağmen ÜMİTVAR olmam için sebebim var!
(...)
VİCDAN
TELEGRAMCILAR’da olmayan şey;
insanda bulmak istedikleri şey iyi veya kötü, doğru veya yanlış, şu güyâ “ilim
adına” herşey meşrudur mel’unluğu ile zulmü meşrulaştıran bir anlayışın içinde,
akla hayâle gelebilecek her pisliği muhatabında bulabilmek için, zaferi(!) bu
bir vicdansızlık. Devlet adına yapılan
yerde bile, “kapalı çarşı yansa bile, benim oradan kapacağım bir altın için
değer!” anlayışındaki fert karakteri için biçilmiş kaftan bir iş(!)… TELEGRAM
bir yana, kendileri de bir bakıma bir netice olan bu tiplerde, bütün bir ruhî
-sosyal - siyasî düzenin özünü-lübbünü gördüm; her türlü doğru - iyi - güzel’i kendine tâbi kılan, bozan bir asıl.
Bizzat zaferi, neticede toplumu çürüten imâlinde bir muhafızlık. NYMPHALAR’ın,
işin başında “bize toplum düşmanı de!” demeleri, acımasızlık ve gaddarlık
yolundan da olsa bir şey olmak, “dünyada ben de varım - ben varım!” çığlığı
gibi geldi; onlara acıdım, beni yemeye gelen aç sırtlanlara hak verirken,
kendimi onlara yem edemeyeceğim haklılığımla. Bu sadece ekonomik durumla ilgili
değil, varoluş gayesi ve yoluyla ilgili bir dava; ne olmak ve nasıl olmak, nasıl
bir ruh ve heyete bürünmek, nasıl görünmek? Bu, yalnız onların değil, bütün
insanlığın meselesi? Şimdiki dünyada mânâsı kalmamış olsa da, sahib çıkmama ve
sahib çıkılmamaya, başıboşluğa dair malûm bir atasözü var:
“Kızı boş bırakırsan, ya davulcuya
varır, ya zurnacıya!”… Günümüz dünyasında muradına erenlerin hâli bu; ya
eremeyen ezici çoğunluk? NYMPHALAR, onların içinden görünüyor ve “mali güçleri
zayıf” çoğunluğun dibe yakın olanlarından… Bu satırları yazarken, NYMPHALAR,
“bize toplum düşmanı de!” sözlerini, alay için söylediklerini duyurdular; eğer
yaptıkları ve şimdilerde bir hayli zayıflamış olarak yapmakta oldukları “iş”i
birlikte düşünürseniz, alaylarının mânâsının onları daha da düşük kılacağını
anlarsınız. Neyle alay, neyin alayı?
(…)
HEDEF İRADE
En geniş mânâda, zihnin teshirine
girdiği bir şartlanma ve telkin, hipnozdur; TELEGRAM’ın içinde önemli bir yeri
olan hipnoz, ilgili olduğu mevzularla da onun anlatımında büyük imkân sağlar.
Her şartlandırma ve telkin, onu kabul eden için bir HİPNOZ iken, onun
psikolojideki mânâsını ve çeşitlerini birbirinden ayırmak gerek: Meselâ “beyin
dili programı” ile, bir tedavi metodu olarak şuuaraltına ulaşmada kullanılan
usul ve gayeler farklıdır. Bizim TELEGRAM’daki özellikleri bir yana, bir tür
uyku olan ve düşe benzer bir durumu yaşatan hipnoz, bu fasılda rüyâdan,
hatıradan, tahayyüle kadar, ebced tevafukları ile birlikte verildi… Gelecek
sayıda da devam edeceğiz. (5)
6
Ben, TELEGRAM’daki “hipnoz-kendinden
geçme-uyku-yeni bir uyanıklık” hâlini, MÜZ-RİT’ler sözkonusu olduğunda, ŞAMAN
amacındaki gerçekleşmeler gibi görüyorum. Bu, ondaki “bilme”, “görme”, bunların
gerçekleşmesi için gerekli “istigrak-kendinden geçiş” ile ilgili; yoksa onun
tedavî vesair gayeleri bakımından değil. Çünkü TELEGRAM’ın gayesi, içinde
manyaklaştırma gayesi de olan bir yönlendirmedir.
Burada TELEGRAM’la ilgili bir hususa dikkat
çekiyorum: Bir adam, dış yüzden görülmeyen bir şekilde boğulurken hâlini
anlatmaya çalışırken, diğer bir kişi bu görülmemeden istifade ile gûya
boğulduğunu söylemekte, bu da gerçekten boğulan adamın anlatabildiklerini de
onun aleyhine kullanılmak üzere bir malzemeye dönüştürmektedir. Bu bakımdan,
“zihin kontolü” ve “yönlendirme”nin gayesinin belirtilmesi gerekir. Zihin
kontrolü, bir yönüyle yapanın amacına yönelik bir veri edinme yolu, diğer
yönüyle o amaç doğrultusunda irâdeyi kontrol etme işidir; yönlendirme de, buna
nisbetle gerçekleştirilen… Ben, hep kızdırıcı ve kızılan olarak, METRİS’ten
sonra büsbütün kızılan, bir adamı öldürüp diriltmek ve yeniden öldürüp yeniden
diriltmek gibi bir resmî hınca maruz olarak beterden betere bir işkenceye tâbi
tutulur ve dış yüz tesbitiyle benim için binbir ölümden en kötüsü hâlinde,
“yalnız bir yerde tecrid edildiği ve idamla yargılandığı için bunalımına
düştü!” şeklinde küçük ve komik düşürme propagandasına mevzu edilmek
istenirken, şu oldu, bu oldu, TELEGRAMCILAR’ın “Telegram sineği”, benim
TELEGRAM sızıntısı dediğim tezahürlerin devamını yaşamak üzere BOLU F-TİPİ’ne
geldim. TELEGRAM isimli eserim 2003’de basılma safhasında iken, Milliyet
gazetesinde ve ATV televizyonunda bir haber:
— “Salih Mirzabeyoğlu, zihin kontrolüyle terörist
yapıldığını iddia ederek, Adlî tıbba başvuru yaptı!”
Bir bilirkişi(!) de, tatlı tatlı böyle bir şeyin
mümkün olup olmadığının yorumunu yapıyor; bu işin sadece ilâçlarla
gerçekleştirilebilir olduğundan dem vurarak. Başkası için bu, cezadan kurtulmak
üzere tevessül edilen bir yol olabilir. Ama benim için, tam bir suikast
ifâdesi: İşin fos çıkacağı ve TELEGRAM’ın gerçek dışı(!) olmasının tescili, böylece
TELEGRAMCILAR’a bu safhada ve sonrasında rahat çalışma imkânı vermesi bir yana,
asıl mesele, benim güttüğüm davanın “dış güçler”in yönlendirmesi diye
karalanacak olması… Kartal’da, benim kaldığım koğuş, B-7 idi: Daha teferruatına
girmediğim koğuş için, ARAR, “orasının adı ne biliyor musun? Boku yedi koğuşu”
diyordu. O koğuşun koridorlarında, “burası gerçek hapishâne! DELİ! Seni
tımarhâneye yollayacağız!” diye çıplak sesle naralar atan görevliler, sözkonusu
haberi nasıl değerlendirmek gerektiği hususunda da bir kanaat verebilir. (6)
7
“ZİHNİ SİLİNMEDİ Mİ?”
Sene 2006… Aradan geçen 6 aydan
sonra, yanyana üç tek hücrenin tek havalandırmaya açıldığı, yâni üç teklilerden
birindeyim. 5-6 görevlinin geldiği sayımda, beni yaklaşık 9 aydır görmeyen
biri, bana duyurmak üzere yanındakine, “bunun daha zihnini silmediler mi?” diye
soruyor.
Üç çeşit bilmeme var: Birincisi, hiç bilmeme. Gençliğimde Eskişehir’de iken,
Köprübaşı denilen yerde, sıra sıra taksilerin dizildiği bir taksi durağı
bulunuyordu. Orada, vaktiyle Kore’ye asker olarak gitmiş, yaralanmış ve nasıl
yapıldıysa işkence görmüş bir şoför vardı: Yanında “Limon!” derdemez bağırıp
çağırmaya, sonra o lâfı söyleyene köpürüp küfretmeye başlardı. Onun durumunu
bilen arkadaşları veya tanıyanlar, onu bu şekilde kızdırırlar, şaka yaparlardı.
Bunun yanında, iki yönlü şaka olarak, yoldan geçen birine, “şu adamın yanından
geçerken, limon deyin, o kadar!”… Sözkonusu iki veya çok kişi, onun yanından
geçerken, sadece “limon!” der, yahud içinde bu kelime olan bir söz ederler,
adam köpürünce, ya tepkiye şaşarlar, yahud habersiz görünürlerdi. Bu hâdise,
“şartlı refleks”e dair bir misâl. İyi veya kötü, her şeyde her vasıtayı
kullanarak, “şartlı refleks” oluşturmak mümkün. Meselâ Cezaevi’nde: Bir kapı
açıp kapamaya göre şartlı refleks oluşturulursa, benim durumumda olduğu gibi,
vücuduma elektrik verilmesi ve vücudta bir infial, bir heyecan oluşması. Bu
kapı sesinin, sadece sizin bulunduğunuz hücre kapısı ile ilgili olması
gerekmiyor. Sözü getirmek istediğim yer, bana yapılana âlet olanların, bunu
bilip bilmemesi: 2005’den itibaren sıkıntısını en çok çektiğim mesele bu oldu.
O günden bugüne gelen süreçte, büyük nisbette bu handikapı atlattım; çünkü hiç
bilmeyenin de anlayacağı bir duyurmam oldu.
İkinci çeşit bilmeme: Birşey yapıldığını bilir, ama nasıl yapıldığını,
yapılanın ne olduğunu bilmez.
Üçüncü çeşit bilmeme: Yapılanın ne
olduğunu bilir, ama nasıl yapıldığını görmemiştir. Meselâ, uzaktan elektronik
cihazla birşey yapıldığını bilir, ama cihazı görmemiştir.
Dördüncü çeşit bilmeme:
TELEGRAMCILAR’a mahsus. Meselâ, uçağı kullanan pilotun onun mucidî veya
mühendisi olmaması gibi.
“Bunun daha zihnini silmediler mi?” diyen… Herhâlde, ikinci soydandı. Yahud
benim çok üstünde durduğum “cin” mevzuu gibi, “alay” olsun diye öyle söyledi; birşey
yapıldığını biliyor, ama “zihin silme” ona komik geliyordu. Her iki şıkkı da
nazara alarak, ona kızgınlık duymama rağmen, işin sevindirici yanı da vardı:
Demek konuşulan bir mevzu olarak biliniyordu ve bilinen şey bilmemezlikten de
gelinse, bana reaksiyon gösterdiğim bir cihaz hünerini söylediğimde, komik ve
manyağın ben olmadığımın bilinmesi rahatlığını sağlıyordu-sağlayacaktı. Yol
uzun: Gittikçe bulmak, buldukça gitmek gibi. Hâlen devam eden.
(…)
ŞOK
Zihin silme deyince, “Kriminoloji-Suç İlmi” ile ilgili, vakti zamanında
sanıyorum Fransa’da yaşanmış bir hâdise aklıma geliyor: Büyük bir tren
kazasından sonra yardıma gelip ölü ve yaralıları tesbite çalışanlar, hâkimlik
gibi itibarlı bir mesleğe sahib olan birine yakışmayacak hareketlerde bulunan birini
görüyorlar. Adam, ölü ve yaralıların cüzdanlarını ve kollarındaki saatleri
aşırmakla meşgul… Kazada ŞOK geçirmiş adamın şuurlu kimliği-şahsiyeti silinmiş
ve ibtidaî duygusuyla hareket etmektedir. Burada altını çizmek istediğim
mesele: ŞOK… Bunun çeşitli yolları ve sebebleri, şifâ veya maraz doğurma
niyetli olanları var. Ben bunun binbir çeşidini yaşadım. 2000 ve 2001’de
çekilen, morgtan kaçmışa dönmüş hâlimin isbatı resimlerim mevcut… Bu bölümde
ŞOK’tan, HİPNOZ-TELKİN meselesiyle ilgisi kadar bahsediyorum. Alelâde hâdise
nakledicisi olmadığıma dikkat.
KARTAL CEZAEVİ’nde… Devamlı
olarak, kafam ve vücudum, elektronik âletin tesirine maruz, günler ve geceler
böyle geçiyor. Günde birkaç saat, uyudum mu yoksa bayıldım mı belli değil,
kendimden geçmiş yatıyorum. Genellikle sabah namazı öncesi veya sonrası. Tarih
veremiyorum, kalıcı olan neyse, onu anlatma usûlü üzerindeyim. Zaten, eğer
mümkün olsaydı ve günü gününe yazmam mümkün olsaydı bile, bu, gece gündüz
önündeki bir tas suya bakan adamın, suyu tasvir etmesi kadar imkânsız ve
MÂNÂSIZ olurdu. MÂNÂSIZLIK, okuyucu yönünden sıkıcılık, benim yönümden ise,
âdeta eşyalaşmış olmam gibi bir hâl almam kasdıyla. Hâni, “eşya hakkında ne
kadar çok şey bilirsen, HAYAT o kadar mânâsız görünür; bu yüzden, başkasının
bilmediğini bilmekten ibaret trajik bir asaletten başka birşey kalmıyor!” diyen
fizikçinin meyusiyetini ifâde eder bir mânâsızlık hissi gibi. Eşyayı eşya
olarak, kendi kendinden ibaret bir gaye olarak bilmenin tabiî neticesi; bu
bana, cihaz marifetiyle hem yapılan işin fizikî ve ruhî tesiriyle, hem de
mekânın başka bir şeyle meşguliyete imkân vermez şartlarıyla yaşatılan;
etrafımda oynanan yönlendirme işleri filân diye uzatmayayım. Kazandığım ne mi
oldu? Mutlaka ve mutlaka, “yaşanmaya değer hayat hangisi?” sorusunun cevabını
hakikatin hakikati hâlinde vermedikçe, şu hayatın “niçin?” var olduğunun
cevabını bulamadıkça, sözkonusu mânâsızlık bir bedahettir. Buna, “bilinen ve
bulunan aranır!” hakikati çerçevesinde yakîn getirdim, tahkiken-yaşayarak
erdim… Evet; bayıldım mı, uyudum mu bitkinliğinin ardından, yine elektronik
cihazın hüneriyle uyandırıldım. Bana aniden, “küçük kızının ismi ne?” diyen
ARAR’ın konuşması; birden kapıldığım-kaptırıldığım PANİK hissi ve ona eşlik
eden bir hafıza kaybı. Kızımın ismini HATIRLAMIYORUM! Aradan birkaç dakika
geçince, hatırladım; ve aynı panikle, eşimin, çocuklarımın, annemin, babamın,
kardeşlerimin isimlerini küçük not kâğıdına, böyle bir duruma tedbir diye
yazdım. Sonraki günlerde, ezan ve kameti, hatta Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şehadeti…
Aramalarda, gelenlerin karıştırdığı kâğıtlar arasında bunlar da var; özellikle,
askerler bana yapılanı bilmiyorlarsa, kafayı oynattığımın birebir şâhidleri de
olmuş oluyorlar. Bu sıkıntı ayrı.
BOLU F-TİPİ CEZAEVİ… Kapı
çalmalarla ve Telefon’a gidişimde oynanan oyunlarla ilgili olarak, görevlilerle
çıkan tartışma üzerine, Cezaevi Savcısı önündeyim. Oraya gidene kadar vücudum
öyle bir infiale getirildi ki, her tarafım zangır zangır titriyor… İlk
söylediğim şu oldu:
— “Bu benim tabiî hâlim değil, bakın
vücudum - ellerim - kollarım nasıl titriyor…”
O TELEGRAM’ı bilmiyormuş zarureti
içinde olmasına nazaran, benim de bana yapılanı söylemem gerek, NYMPHALAR’ın
bana söylediklerini ve yaptıklarını korku, vesaire, vesaire yüzünden
konuşamıyormuşum gibi olmasın diye. Bunun anlatımı ayrı fasıl. İfâdem
yazılırken, birden aklıma gelen yahud TELEGRAMCILAR’ın telkini ile, anne ve
babamın ismini hatırlayamayabileceğim oldu; birkaç saniye süren bir panik
hissi… Bunlar, küçük çaplı ŞOK misâlleri. Şiddetli ŞOKLAR’ın ardından
HAFIZA-ZİHNİN SİLİNMESİ, bunun şuurlu olarak gerçekleştirilmesinin ardından,
sözkonusu kişiye yeni bir şahsiyet vermek mümkün mü, yahud ne kadar mümkün, her
vakanın kendine mahsus özellikleri olacağına nazaran, ayrı bir dava. Kişiyi
kontrole alma, böyle bir iş olabileceği gibi, ödül ve ceza yollu bir denetime
uygun hâle getirme şeklinde de olabilir. Elektronik cihaz marifetini, bunlar
arasında bir yere yerleştiriniz. Ben, benim yaşadıklarımı anlatırken, bu türlü
genel çerçevelemeleri, hâlimi ilgili oldukları içinde izâh bakımından
yapıyorum.
(…)
TELEGRAM’da, zihni boşaltma,
unutturma, zihin silme; netice olarak kendi amacı doğrultusunda yönlendirme ve
doldurmadan bahsederken, telkin, korkutma, şantaj, bunların paralelinde uyku,
uyku uyanıklık arası ve uyanık, şuurlu veya şuurum zayıflamış durumlarda,
zuhurat veya zuhurat benzeri şeyler, halüsinasyonlar, müzler gördüm.
METRİS ertesi bir intikam ve linç
ortamı ve hazır mahkemelerim de varken, “ya Atatürkçü olursun, veya…” cinsi bir
ikna çabası içinde bütün olup bitenler, imânsız mel’unla, imân sahibi
arasındaki çekişmeyi gösteriyordu.
Yaşadığım
hâdiselerin nakilleri ayrı dava… Duyu verileri yolundan AKIL ÇELİCİ ne olduysa
ve tabiî düşünememem için ne yapıldıysa yapıldı, ama imân ve imân kutbu
kahramanlarına imânım, imânımı kaybetme korkum aşılamadı. Mümkün olduğu kadar
mütevazi bir ifâdeyle söylersem, şu eseri yazarken de KARTAL’da ana hatlarıyla
kavranmış bir mesele olarak, bir nevi imân ile müşahedeyi birleştirme işi
üzerindeyim: Herşeye değerini verip, yerli yerine koyarak. (7)
8
GOG-NYMPAHALAR-NEFS
Gog, İBDA’yı takib edenlerin
yakından tanıdığı, İtalyan yazar Giovanni Papini’nin eserinin, bu eserin
kahramanının ismi. HİPNOZ ile TELEKİNEZİ (eşyayı, temas etmeksizin şuurla
hareket ettirme) arasındaki ilgi, bana hemen GOG’u hatırlattı:
— “Orta Asya’da, bilinmez
tarihlerden kalma bir şehir; Tibet’te olabilir…
Her ne olmuşsa, insanları birden
kaybolmuşlar; şehirde, savaş ve yıkıma, tabiî afete âit hiçbir iz olmadığı
gibi, göç ettiklerine dair bir emare de yok. Sözkonusu medeniyette, insanlar,
koca kayaları, eşyaları, hiçbir araç kullanmaksızın, sadece derin düşünce ile
kaldırıyorlar, idare ediyorlardı. Günümüzde de bunun usûlü öğrenilebilir ve
makine ile gerçekleştirilebilir işler, ona lüzum kalmaksızın yapılabilir!”
En büyük güç, düşünce gücü; bizzat
makine de onun eseri. Makineyi yapan, makinenin yaptığı işi niye yapamasın? Bu
hususu, “ihtimaller âleminde mümkün”den, fantezi çerçevesinde hayâle, HAYÂL’in
en büyük kuvvet ve bir idrak buudu oluşundan, kaskatı hakikate kadar her yönden
ele alabilirsiniz. Bende en kaskatı vakıaları bile gıcıklarken HAYAL ve TELKİN
alma kuvveme başvuran, benim için bir mikroelektrik dalga-frekans yolundan, beş
duyu yolundan tesir eden TELEGRAMCILAR, bir RİT - bir İMAJ, bir HAYÂL-ET
olmaktan başka ne ki? Onlar veya ben, bakılan yere nisbetle, bir nevi ŞAMAN
hayatının ritlerini yaşıyor, yaşatıyor, görüyor, gördürmüyor muyuz?
ZİHİN KONTROLÜ gibi binbir çeşit
mânâsı olan bir genelleme dışında, TELEGRAM denilen işin mahiyetini, HEYULÂ’ya
kadar incelterek ŞAMANİZM’le münasebeti içinde anlatan benim; TELEGRAM’ı
yapanların bile benden öğrendikleri. Suret ve şekilin kendisinden yapıldığı,
ama kendisi o suret ve şekil olmayan, eksilmeyen ve artmayan, içindeki
varlıkların şeklini saran, ama o şekil ve suretin kendi olmayan SU’ya benzer
kara cevher HEBA’yı da anlatan benim.
TELEGRAM, doğrudan bedene ve bir
yönüyle ona, diğer yönüyle ruhun mukabil kutbu hâlinde bedene ilişene, yâni
NEFS’e hitab eden bir iş. Onun için, değer yargısı hâlinde iyi-kötü,
güzel-çirkin, doğru yanlış kaygısı yoktur. Bu hâliyle mitoloji-şamanizm
vesairenin de, Allahçılık ve Allahçı ruhçulukla aykırılığı görülür. Allahçı
ruhçuluk iddiasında olan ve onlarla ilgi içinde ele alınabilen ritleri
mevcutlar, elbette İSLÂM’ın dışındadır. “Bu bir ilim mi, din mi çatışmasıdır!”
diyen DURAN ARAR, kaba bir kâfirdi. Bense, yaptığım ve yapmakta olduğum işten
de belli ki, her şeyin bir ilmi olduğunu, o ilmin hakikat ve değerinin ne
olduğunu, eğrisini doğrusunu gösterenim. İLİM demek, tek başına kendini ifâde
eder bir kavram ve değer değil.
İstihbarat niyetli tarafı bir
yana, meseleyi imân bahsi etrafında çöküntü ve kafayı üşütme işine döndüren ve
pek eğlenen TELEGRAMCILAR’ın, İSTİDRAÇ dedikleri nefse bağlı sahte kerameti
andıran görüntü ve konuşma yolu ile telkinlerini, her türlü ahlâkî yoksunluğu
meşru görüşlerini, kendim için bir NEFS TEZKİYESİ vesilesi kıldığım, tesbit ve
izâhlarımdan da belli değil mi? Yediği kurşunla ŞEHİD olan bir mücahid, İMÂN
bakımından yenilmiş midir ki, ne olursa olur, ben yenilmiş olayım? Ben bu işin
galibiyim!
KARTAL’da, babasının kim olduğunu
aramaya bile hevesi olmayan bir karakter tipi çizer ARAR, birkaç gün, “o
koğuşta kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söve söve gebereceksin!” diyordu;
şimdi bir bana baksın, bir de o günden bugüne gübre üretmeden başka bir işe
yaramamış hâline.
(…)
Bundan 20 sene kadar önce,
televizyon dalgaları yüzünden Bursa’da, orman çapında kestane ağaçlarının,
tepeden başlayarak aşağıya doğru kuruduğunu söylüyorlardı. Bana verilen
elektriği ve benim beyin ve tabiî ki vücudumun hâlini, televizyon vericisi
karşısında televizyon gibi, TELEGRAM cihazı karşısında ben diye bir kıyasla
anlayın. TELEGRAMCILAR karşısında benim durumum, kıyıya çekilebilsin veya
çekilemesin, oltaya yakalanmış bir balığın, misina salınmış olsa da, neticede
oltaya takılı; ve onların keyiflerince bu boşluğu alabilmeleri gibi… Çeşitli
tonlarda ve sözlerine uygun biçimde, devamlı –uykuda bile– bir elektrik tesiri
içindeyim. Sözlerine eşlik eden veya etmeyen, sayısız ELEKTRİK ŞOKU’na uğradım.
Bu kısa izâh, şu üç hâdiseyi nakletmek üzere, yukarıda geçen ELEKTRİK ŞOKU
bahsinin tedaîsi diye:
Namaz, şimdi de olduğu gibi, cihaz
marifetlerinin sergilendiği ve genel olarak belden aşağı sözlerin “rahatça”
tekrarlandığı bir işkence. Namazı kıldım, BOLU’da ölçtüğüm üzere, tanesi 5
milim gelen bir 99’luk tesbih elimde, tesbih çekeceğim. ARAR, devamlı gevezelik
ediyor. İki elim arasında tuttuğum tesbihin aralığı 10 santim civarında; demek
ki iki taraftan sarkarak bitişen kısımlar 20 santim civarında. ARAR, tesbih ile
ilgili, meselâ “dur şimdi, görürsün sen!” diyor, bana telaş verici klâsik
lâflarını ederken, sanki bir el çarptı, nasıl olduysa, tesbih düğüm oldu.
MÜTHİŞ! İki katlı kalın bir ipi alıp, düğüm atın; aynen öyle! Telâşa kapılmadım
ama, bir harika olduğu ortada! Aklıma ilk gelen, “cin yaptı!” oldu. Şimdi siz,
elinize dediğim şekilde tesbihi alın ve sayısız defa sallayarak vesaire,
tesbihin alta sarkan tarafına düğüm atmaya çalışın; göreceksiniz ki, benim
elimde hiçbir sallanmaya maruz kalmayan tesbihin düğümlenmesi hakkında,
söyleyecek sözünüz olmayacak!
KARTAL’da CİN meselesi, yoksa bile
benim nefsimin HADİM teshiri hâlinde temin ettiği bir şey idi. BOLU’da da,
gelişimden başlayarak ve hususen TELEGRAM’ın acabasız olarak açıkça tatbik
edilmeye bağladığı 2005-2006 arasında, başlıca korkum.
Yine KARTAL’da, yine tesbih ile
ilgili… Havalandırmada, buraya gelişimden beri tek meşguliyetim olarak, tesbih
çekip, ağır adımlarla yürüyorum. Şu satırları yazarken nedense, üstümde Metris
Cezaevi’nde giydiğim gri cübbe vardı diye hatırlıyorum ama, mümkün değil.
Hâdiseyi anlatayım: Galiba hava kararmak üzereydi ve ben cinlerin eşliğinde
yürüyor gibiydim. Doğrudan kulağıma gelen, bana yapılan konuşma ki, artık
sıradan bir iş. Aynı zamanda, havalandırmaya çıkışta sağ taraftaki duvarın
dibinden, yeri belirlenemez şekilde, fısıltı bir konuşma: İki kişi, benim gidiş
gelişlerim boyunca, hareketlerimi ölçüyor gibi ve kontrolleri altında olduğumu
gösterici lâfları. Birkaç kere, tesbihin alt kısmına vurma benzeri bir tesirle
yürüme ritmime ters bir sallantı oldu; ama kendime ayrıca bir vehim olmasın
diye, dikkatimi yoğunlaştırmadım ve tesbihin vücuduma çarpmış olabileceğini…
Bir seferinde yine darbe tesiri; ve bu sefer tesbih düğüm oldu.
Yine KARTAL… Tesbihata eşlik eden,
kesiksiz çay ve sigara faslı. Koğuşun içinde turlarken, çay koymak üzere,
elimdeki sayıyla çektiğim tesbihi, kaldığım yeri dikkatlice ayırarak
battaniyenin üzerine bırakıyorum. Aklım onda; sayı karışmasın diye. Arkam dönük
birkaç adım attım atmadım, müthiş kulak hassasiyeti içinde ve müthiş yankılı
koğuşta, “çat!” diye ses; döndüm ve baktım ki, tesbihin taneleri bitişmiş. Kim
nasıl izâh eder bilmem; yukarıda anlattıklarımla birlikte düşünülmesi gereken,
böyle birkaç hâdise oldu. (8)
9
ÇÖP SAYIMI
TELEGRAM’da şuurun hem üstü, hem
altıyla temel mesele, belden aşağı. Tükürük bezini harekete geçirdikten sonra,
eş zamanlıya yakın bir şekilde, fare leşinden kuzu çevirmeye ve insan etine
kadar her görüntüyü beyne yollar veya telkin edebilirsiniz. Hangisi tutar,
hangisi tutmaz ayrı mesele, gûya gerçek sağlaması veya telkin bir arada; şuuru
yokluyorlarmış veya şuur altını yokluyorlarmış!
Kartal’da yeteri kadar yoklandı,
BOLU’da da NYMPHALAR, tesir değil de çeşit olarak, çeşitlenmiş olarak, denediler,
deniyorlar. Şuuraltı hususunda uzun lâflamalarımız olduğu için, ŞUURALTIM’ın(!)
ne kadar zengin olduğunu ve gerek form, gerekse üniform olarak ne zengin bir
çeşidi devşirdiklerini, bana söylediklerinin kıyasını misillerce renkli olarak
aldıklarını KONUŞABİLME CESARETLERİ olduğu zaman inşallah kendileri anlatırlar…
Çöp sayımı dedikleri ve istismar için kullanmayı amaçladıkları bu işi yazmayı
düşünürken, her günkü klâsik çalışma saatleri içinde, uykudan uyanışımdan
itibaren, gecenin bu 0.1 saatine kadar çalışmış ve şu ânda da çalışıyor olan
NYMPHALAR, “günahlarım” hakkında lâf atarken, elbette sadece kendileri için
değil, baştan sona yardımcıları için de şu cevabı aldılar:
— “Siz benim günahlarımla, günahım
olmak için mi ilgileniyorsunuz?”
Kartal’daki “cin” takıntımın,
2005-2006’da burada da “olabilir mi?” anlatımlarımı, tekrarlamak hevesi ve alay
etme niyeti içinde, oyun enflasyonu denecek kadar çok sahneleyen ıslıkçılardan
biri, ben yavru kuşa(!) şu efelenmeyi(!) yapıyordu:
— “Biz bu işi BİTİRİM kahvelerinde,
ağabeylerimizden öğrendik!”
Bir saatlik havalandırma saatinden
sonra kapım kapanır kapanmaz, yan havalandırmada mevzilenen ve zaman zaman sesi
TELEGRAM yolundan da gelen o sümük, kabadayılık babında da, babasından bahisle
(…) Her neyse: Bunlar genel olarak kayıb insanlar, parası olsun olmasın, ve
ENSEST mağdurları içinde iken, bunu kendilerine üstünlük sağlayıcı bir kazanç
yoluna döndürmek isteyen… Kartal’da ARAR, pisliğinin mukabilini benden aldığı
bir seferde, gayet samimi ve tabiî bir sesle, ne dese beğenirsiniz?
— “Bu, Türk kültürünün kendinde
var!”
İlgilenen, NYMPHALAR’ın o günkü
ses kayıtlarından istifade etmeleri gibi, onları bulabilirler… Mevzuumuz,
terörle(!) nasıl mücadele!
(…)
“Çöp sayımı” derken, insanı çöp
hâline getirme, iyi veya ard niyetli NLP ve psikolojide olabildiği gibi, asıl
niyet olarak TELEGRAM’da da var. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, şu-bu demeksizin,
cinsî sapıklık telkinine kadar… KARTAL’da, kurtulmam ve ölmem için en kısa yol
tavsiyesi(!) ve yönlendirmelerinden biri: Tenasül uzvumu kesmem… Bunun yanında
bana “Müz Gülü” ismini takma ve benimsetme çabaları ne ki!
METRİSİ, yaşayanlar biliyor; ya
ben KARTAL’da kaç METRİSİ yaşadım? Homoseksüel ARAR ve ekibi, İDAMLA
yargılandığım süreçte, Metris’te verilen ve hemen orada iğfal edilen DEVLET
SÖZÜ’nün ardından TELEGRAM’ı icra ederken, daha önce söylediğim METRİS’in
tarihî mânâsı hakkında hiç de mübalağa etmediğimi de isbatlamış oluyorlar. Hâlâ
devam eden bir süreç. O şartlar altında, DGM’de yaptığım savunma da, bugün de
aynen imzamı atacağım şekilde sabit.
TELEGRAM’da telkinden bahsederken,
çeşitli “ikna” etme yollarının sadece söz ve buna eşlik eden oyun kurmalardan
ibaret olduğunu sanmayın; asıl önemli olan, söze eşlik eden veya sözsüz olarak,
elektromanyetik dalgalarla beyinde-bedende, istenen duyguya uygun ayarın
yapılması. Meselâ, korku veya heyecan durumunda bedende ne oluyorsa, onu
sağlayarak sözkonusu duyguyu uyandırma gibi. Misâl değil, gerçek: Duran ARAR,
bir lâf söylüyor, kendi kendime konuşur olma sarsaklığım, cevab verip vermeme
arasında ve “sen kimsin ki, sana cevab vereyim!” hiddeti buna eşlik ederken, o
telâş içinde utanma duygusunu desteklemek üzere ensemden yukarıya doğru “ateş
bastı” dediğimiz fizikî etki. Belli ki(!) suçumun tesbitinden o durumdayım.
Böyle, bir-üç-beş derken, müthiş yorgunluğum ve bıkkınlığım sırasında, hani ne
kafam ne de beynim benim, lâfı söyledi ve bende hiçbir düşünce muhalefeti
yokken, ensemden yukarıya doğru hararet yürüdü; foya ortaya çıktı. TELEGRAM’da asıl olan, sözlü lâflamaların
beyin-beden etkilerini ölçme bir yana, kontrolde asıl beyin-bedenden istenen
duyguları uyandırmadır. İşin püf noktası burada.
(...)
KAFA KARIŞTIRMA
Avukatım Ali Rıza Yaman’a,
yazarken genellikle kapkaç türü hızlı kurgu ile yazdığımı, bunun benim için
yeni bir usûl olduğunu, bu yüzden yoğunlaşma isteyen ŞİİR yazamadığımı
söyledim. Şiir yazamama lâfım, şu “ne hoş, ne nonoş, ne yüce, ne asil” gibi bir
yapmacık ve fantastik şiir medhine bağlı bir facia yaşadığımı kasdediyormuşum
şeklinde anlaşılmasın diye, bu izaha gerek duyuyorum. Her kim olursa olsun,
boğulma tehlikesi içindeki bir adamın ilk düşünce ve hedefi, kurtulabilmekle
ilgilidir. Şiir misâlini vermem, benim yoğunlaştığım ânda, NYMPHALAR’ın bana o
mahremiyeti tanımayan birliktelikleri ile beraber, yoğunlaşmama eş bir şekilde
sanki beynimi bloke eden tesirlerini anlatmak için-di. Şimdi epeyce gevşemiş
olan bloke etme işi, daha önceki eserlerimin yazılışı sırasında, yâni nesirde
bile, son yazdığım kelimenin öncesindeki kelimeye uygunluğuna bakmama bile
fırsat vermek istemezcesine işletiliyordu. Hatta, bu yüzden, normal bir insanın
dikkati içinde okuyamıyordum bile. Okuyamayan, ama yazan bir adam; anormallik
ifâde etmesi gereken bu iş, bende ânı ânına düşüncenin aktarılması, bunun için
kelimenin tâyini, buna rağmen düzenli bir akış şeklinde tecelli etti.
TELEGRAM’ın tekrara konmasına, hafızaya geçene konmasına dair bir tesbit. Kafa
karıştırma çeşitlerinden bir çeşit.
*
Kafa karıştırmanın her nevini
içine alabilecek bir misâl: Belirli frekanslarda sinyallerini yayan verici ve
ona nisbetle ayarlı TELEVİZYON cihazı, görüntü ve sesin bu iki unsurla meydana
gelişinin nasıl isbatı ise, ruh ve beden ilgisi içinde görünen şuurlu
benliğimiz de, bu iki yoldan gelen verilerle teşekkül ediyor. İhsaslarımız duyu
verilerine bir şey yollamadan, duyu verileri yolundan gelecek bir şey de
yoktur; ihsaslarımız da, ruh yönünden bakıldı mı ona âit bir keyfiyet.
TELEGRAM’ın fizikî beyine tesirini, düşünce okuma ve ilkânın, beden üzerindeki
tesirlerinin bu yoldan olduğunu söylemiştim. Beynin çalışmasında,
heyecanlanınca, kuvantum seviyesinde şöyle, korkunca böyle olmasını, TELEGRAM
gibi bir dış tesirle sağlamak, yahud bozmak ve karıştırmak, televizyon vericisi
karşısında televizyon âletinin ayarının bozulması gibidir. TELEGRAM’ın
bilinmediği yerde, ona maruz kalanın durumu, eğer muvaffakiyet sağlandı ise,
akıl hastası olmamışsa bile, öyle imiş gibi anlaşılabilir. Böyle anlaşılmamak
için gösterdiğim çaba, çabaların en büyüğü oldu. (9)
11
“NORMATİF ŞUUR HATASI”
Hani banyodan çıkmış, NYMPHALAR’la
atışıyordum ya; lâfın gelişi içinde “normatif şuur hatası”na misâl vermem
gerekti, Freud’un görüşünü seçtim. Yaptıkları iş, “demokratik açılım”, terörle
mücadele filân derken, TELEGRAM’ın “anlam ve önemine” de uygun bir misâl, erkek
çocuğun anaya meyli babında: İnsan ruhunu darmaduman eden bir mantıkla, onun
ana rahminden çıkışından başlayarak, meme emmesine, babasıyla çekişmesinin ve
halihazırdaki bütün davranışlarının geriye doğru takibinde şuuraltı olarak
temelde buna dayandığına dair görüş, çeşitlenmişlikleri ile malûm. Seksin
unsurları belli: Ten teması ve sıcaklığı, karşı cins özellikleri vesaire. Bu
türlü bir akıl yürütme, tabiî olarak aynı cins ve sübyancılığa kadar, sistem
ilkaı rolünü oynar, telkin yerine de geçer. Yılana karşı aşırı korku duyan ve
kabus hâlinde rüyâlarındaki hâkim motif bu olan birinde, unutulmuş bir hatıra
olarak bulunmak üzere, yılan veya ip veya başka bir sembolik varlık arayışı,
neticede gerçek o olmasa bile, telkin yoluyla kişide sebeb yönünden tatmin
duygusu sağlayabilir. Psikolojik telkin mevzuunda, gayet kaba tecrübî misâller
sayısızdır: Başı ağrıyan bir hastaya, inanılan bir kişi veya muayenehâne
dekorunun ve doktor hüviyetinin sağladığı işin erbabı güven verişiyle doktorun
verdiği bir bardak su, aslında hiçbir tıbbî alâkası olmadığı hâlde, iyileşmeye
sebeb olabilir… Psikolojik tahlilde asıl cevabı verilmesi gereken vakalardan
biri şudur: Hiçbir sebeb ve bahane olmaksızın, tedarik etmek istesem de
bulamadığım, ama çevrenin ilgisine nazaran bir sebeb uydurmak zorunda kaldığım
sıkıntılar. İnsanın şöyle demek isteyip de, çevre anlayışsızlığına nazaran
diyemediği: “Ne bileyim ben, neyim var!”… Bu, “oyalanacak birşey bul!”
tavsiyesi çerçevesinde aşılabilecek bir ruhî durum değildir. Böyle bir durumda,
psikoloji ilminin düpedüz felsefeye dönmeden söyleyebileceği birşey yoktur.
Atın tedavisinin, insanın tedavisinden daha zor olmasının sebeblerinden biri de
bu: At, derdinin ne olduğunu anlatmıyor, konuşamıyor. Anasından yeni doğmuş
çocuğun davranışlarını sebeb tutma meselesine gelince, aynı yukarıdaki durum:
Çocuk, hâlini anlatmıyor, konuşmuyor, sen bulunduğun yerden onu
mânâlandırıyorsun, sonra da mantık silsilesi içinde bir mânâlandırmayla,
sözkonusu “normatif şuur hatası”nı hakikat niyetiyle telkine geçiyorsun. Bu
çerçevede, beden üzerindeki tıbbî inceleme ve buluşlar vesaire de, “sen ne
söylersen söyle!”, neticede “hâdiseye yanaşan şuur”a nisbetle kurgulanandır;
son tecrid’te iş, tezahürlerinden tanıdığımız –ruhîliğimiz de buna girer!–,
“RUH NEDİR?” suâlinde ve bu yoldan MUTLAK FİKRİN GEREKLİLİĞİ davasında biter…
NYMPHALAR’ın muziplikleri arasında, onlara söylediklerimin yazı diline
geçirilmiş hâli, okuduğunuz gibi. Son bir not: Hâlini anlatamama bahsinde
söylediklerim, anlaşıldığını tahmin ettiğim üzere, her ihtimâle karşı uyarayım,
asıl olarak “psikolojik rahatsızlık” kasdıyla sınırlı değil. “Hiçbir derdi
yokken pencereden atladı!” türünden haberlerde de, akla hemen “hiç kimseye
belli etmedi!” türünden şablonlar gelmesin: O ânda teshirine girdiği bir
yaşamanın mânâsızlığı hissiyle, bomboş bir ruhîlikle, başı sonu o ândaki sebeb,
pencereden uçmuştur.
*
NYMPHALAR’a: Gerçeklik diye, bana
söylediğiniz “organik işler”i, niçin hiçbir rütbe ve makam gözetmeksizin,
“elbisenin altında ne olduğunu herkes biliyor!” rahatlığınızla, onlar için bana
olduğu gibi söylemiyorsunuz. Yoksa onlarda olmayan bir hakikat mi? Ben, bana
söylenenleri yana yakıla anlatırken REZİL olacağım –ne onlar, ne cihazları
görünmeksizin!–, peki siz kendinizin onlar hakkındaki sözleriniz bir yana,
niçin benim sizin gerçekler ve gerçekliğinize uygun onlar hakkındaki sözlerimi
olsun, ortaya çıkıp da söylemiyorsunuz? Ben, herşeyi, ama herkese tatbik etmek
üzere, ilmî ve fikrî olarak konuşmaya hazırım, yazıyorum da: Bu benim için bir
imkân olduğu kadar, “imkân olduğu hâlde anlatmıyor, anlatamıyor!” şeklinde beni
zora sokucu umudunuzu da yıkmak değil mi? Fikir esası üzerindeyim: Şu gerçek,
bu gerçekçilik derken, hiçbir yere gitmeyen bir verim anlayışıyla, nereye
varılabilir ki? Her işi böyle, bütünlenemeyen, bir bütünlük ihtiyacındaki
memleketim ve dünyanın hâli!
*
Dış yüzden, isterse hayatî çapta
görünsün, günümüzün bütün meselelerini bahane kılan ve siyasetçilerle, siyaset
etrafında organize bir menfaat güruhunu temsil eden meslek grublarının mantık
oyunu oynarken yanaşmadıkları asıl mesele, yukarıda bahsi geçen “BEN, BANA NE
OLDUĞUNU NEREDEN BİLEYİM?” meselesine yanaşmamalarıdır. Anlamamaları bir yana,
anlayanın da işine gelmeyen. NYMPAHLAR’ın siyâsî yönden lâf atma ve
yoklamalarına, hiçbir hileli kurguya ihtiyaçları olmaksızın, benim düpedüz
söylediklerim bu asıl etrafında: Ne Ergenekon davası ve tarafları, ne Kürd
meselesinin tarafları, küçük ve değersiz bir melodinin değişik enstrümanlar,
tertibler, sayı kalabalıkları çerçevesi dışında, dişe dokunur birşey söylüyorlar.
Nitekim iş, döne döne kendi çapına doğru toplanınca, –belki bana öyle geldi!–,
konuşmacılara darlıklarının hissi ve mahzunluk çöktü. İşte tam bu zamanda,
harika(!) meydana geldi ve tedhiş hareketleri başladı: Oh be(!), konuşacak ne
çok şey var… Uzun uzun yazmak isterdim,
ama içinde bulunduğum şartlarda bu kadar. “Gerekli olan bilinmiyorsa,
bilinenlerin de hiçbir kıymeti kalmaz!”… Alâka gerekmiyor, NYMPHALAR’a istim
koyar gibi bir lâtife: Azınlık hakları filân derken, aklıma geldi… “Demokrasi,
yalnız çoğunluğun hakkını değil, azınlığın da hakkını korumaktır!”; başta büyük
iş adamları sınıfı, siyasî, askerî, idarî ve genel olarak “sosyal”
diyebileceğimiz bir sınıflamayla toplumun kaymak tabakası ki, demokrasi ve
“nimetlerini” de onlar sayesinde tadıyoruz(!)
(…)
Yukarıda maddeler hâlinde geçen
hususların hepsi, ufak tefek farklarla bana aynen yaşatılan şeyler… TELEGRAM
etrafında, gerek teknik bilgi, gerekse fantastik olarak anlatılan pek çok şey,
–buna dikkat!–, ortaya çıkmış bir vakıanın mübhemleştirilmesi, işin hayâle
havale edilerek bir yandan kişilere bir üstünlük karşısında duyulan eziklik
duygusu vermek, diğer yandan anlatanı zor duruma düşürmek içindir; yukarıda
maddeler hâlinde geçen hususlara tamamlayıcı ek hâlinde vereceğim aşağıdaki
bilgileri, bu gözle okuyunuz… Ya eski bilgilerin yeni imiş gibi sunulması,
yahut da vakıanın henüz deneme safhasındaymış gibi anlatılmasına da misal:—
“1995 yılında Amerikan Ordusu’nun eski bir mensubu olan Albay Edward Danes,
Amerikan hükümetinin insan beynine istenen fikirleri aşılayabilen bir cihaza
sahib olduğunu iddia etti. UYUYAN GÜZEL olarak adlandırılan bu projenin daha
korkuncu ise, tecrübeye katılanlarda istenene tam ters olarak “psikolojisi
bozuk-çok kişililik” gibi problemlere sebeb olan MONARCH-HÜKÜMDAR isimli proje…
Zihin kontrol silahlarından birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen
MİKRODALGA DUYUMU’dur. Bu metodla beynin duyma merkezine darbeli mikrodalga
sinyalleri yollanarak, kişinin GAİBDEN SESLER duyuyor gibi olması sağlanır. Bu
yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle DUYU, SES VE SICAKLIK DEĞİŞİMİ
HALÜSİNASYONLARINA SEBEB OLUYOR.”Burada, GAİBDEN SESLER duyma ifâdesi, bir nevi
anlaşılması okuyucunun hayâline havale edilen bir “mistik duygu” gibi veya
“kafayı üşütmüşler” kasdıyla söylenmiş sanılmasın; içinde bu da olabilir, ama
asıl olan, sürekli tekrarlarla içi onların yönlendirmelerini tedaî edecek
şekilde doldurulmuş kelimeler boyunca, sağdan soldan gelen, gerçek, lâkin
KURBAN’dan başkasının duymadığı düzgün konuşmalar, yahud anahtar kelimelerin
tedâîsi hâlinde kişinin kafasında şekillenen cümleler, hattâ insan sesi
olmadığı hâlde gelen sesleri öyle anlama şeklinde, bir sürü çeşidi var. Benim,
zihnimden doğrudan aldıkları veya basbayağı konuşmalarımın, sanki cep telefonu
ile gerçekleşiyor gibi olduğunu bilmeyenler, kendi kendime konuşuyormuşum
sanabilirler; gaibden(!) sesler duyuyor niyetine… Bütün bunları, tane tane,
bütün çeşitleriyle anlatacağım.
ZİHİN KONTROLÜ VE…
ZİHİN KONTROLÜ deyince,
TELEGRAM’la, zihin kontrolü adı altında, bir hastahâne veya deneme mekânında
geçen tıbbî ve tecrübî faaliyetleri birbirine karıştırmamak lâzım; bazen
birbirini andırır yönleri olsa da. Bir hastahânede, kafaya yapıştırılan
elektrodlarla, vücudun hastalık ve ihtiyaçlarını beyinden bilgisayara nakille
tesbit etmek, bu mânâda “beyin dili” ve “beyin kontrolü”nden bahsetmekle,
düşüncenin beyinle ilgisi bakımından beyin fonksiyonlarından malûm mânâda
“düşünceyi okumak-beyin kontrolü-zihin kontrolü” farklı farklı şeylerdir.
Birinci, niyet olarak da ikinciye benzemez; çünkü, bir insanın düşüncesini
okuyarak onun hastalığını tedavi sözkonusu olsa, zaten adam o cihazlara lüzum
kalmadan kendisi anlatır. Tıbbî denemelerde yine “zihin kontrolü” ile
karıştırılan bir misâl: Diyelim, sağır ve dilsizler için, onlara yardımcı olmak
üzere, bilgisayar ekranında düşüncelerinin yazılı olarak görülmesi, bu yolla
onlarla karşılıklı konuşma imkânının aranması. Benim düşünceme göre,
TELEGRAM’da, zaten yazılı görüntüye ihtiyaç yok, ceb telefonuyla konuşma
rahatlığı içinde, karşılıklı olarak konuş konuşabildiğin kadar; bunun yerine
ekrandan yazı okusalardı, “ya ben ne okuyorum?” sorusu yanında, onların da 24
saat takibi kabil olmazdı. Bir şeyi benzeriyle anlatmak bakımından, sözkonusu
işlerden şöyle bir misâli verebilirim: TELEGRAM’ı andıran yönü, bir mıknatısa
bitişik bir metal parçasının, mıknatıstan uzaklaşmasına rağmen onun çekim
alanında ne uzaklığa kadar kalabildiğine bakarak, bu misâl üzere, elektrodların
vücudtan uzaklaşmasına rağmen iş gördüğünü farzedin, bunu da “uzaktan kontrol”
denebilecek kadar bir mesafeye kadar kabil düşünün. Böyle bir sistem imâjı.
Mıknatıs misâli, arama cihazından geçerken, aranan şeyi bildiren ışık yanması
yanında, onunla birlikte, TELEGRAM’da “düşünce okuma-kapma”ya da tatbik
edilebilir… Bilmiyorum, ama yarım yamalak duymuşluğum var: Benim, vücuduma,
duyu organları yolundan fizikî tesirle algılamaya benzer şekilde yapılan
“işlemler” gibi, kapalı bir mekânda bir cihaz marifetiyle vücudu yorma veya
dinlendirme yapılabiliyormuş; TANSİYONLA OYNAYARAK… Rahatça anlaşılacağı üzere,
uzaktan zihin ve beden kontrolü ile, onunla ilgili olmayanlar arasındaki fark
belli; farklı olanlar, TELEGRAM’ı anlatabilmek için sadece misâl vezninde işler
anlatmaya devam edeceğim. (10)
12
TELEGRAM - SUN’İ TELEPATİ
“Zihin kontrol silahlarından
birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen MİKRO-DALGA ALGILANIŞI’dır. Bu
yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle, duyu, ses ve sıcaklık değişimi
HALÜSİNASYONLAR’ına sebeb olunur.”
*
TELEPATİ,
beş duyu-hasse dışı idrakin dışındaki vakıalar cümlesi içinde yerini alan bir
ruhî idraktir. Bu vesileyle şunu belirtelim ki, TELEPATİNİN İSBATI şeklinde bir
ifâdeyle ele alınan yapılmış tecrübeler, telepatinin isbatı değil de, bedahet
hâlinde bilinen bir vakıanın sebebini araştırma ve onu pratik amaçla kullanma niyetini
göstericidir. Yâni, “Telepati Mümkün mü?” cinsinden bir yaklaşımla ondan bahis,
komiktir. Telepati etrafındaki araştırmalar, ne icâd, ne keşiftir; onun yeri
tahlilci ilimdir.
*
TELEGRAM’ın “telepati”yi andırır
yanı, başta “beş duyu dışı idrak” ifâdesine çok yakın bir yerde, “hiss-i
müşterek” merkezine yakın hitabıdır. Hani, gözümüzün önünde duran bir
sandalyeye bakıp da, kuvantum seviyesinde işlerin değişik olduğu kasdıyla, “bu
bir sandalye değildir!” demek, şuur seviyesinin değişimi ile hakikatin de
değişeceği hakikatini ifâde etmek gibi; giderek, fiziği kavram dünyasında
izlemek gibi… Gözle gördüğümüzle, kuvantum seviyesinde olanı bir bütün olarak
ifâde, mistik ve bâtın hayatı da sezmeye misâl hâlinde şu olabilir:
— “Tabiatta SIÇRAMA olmaz diyenlere,
sıçrama tabiatta değil, bizim bilgimizde olmaktadır demek lâzım!”
Bu, benden başlayıp bana dönen bir
süreç hâlinde, idrak ve iradeden duyulara birşey gitmeden, duyu verilerinin
idrak edeceği birşey olmadığını da göstericidir. TABİAT’ın “benden”leşmesi
yaşandığı kadar, HALKIN akılda olması anlaşılır; “Alice’in Harikalar Dünyası”
teşbihi çerçevesindeki fantezilerden, RİTLER’den, halüsinasyona ve HAKK’IN
GÖRÜNÜR OLMASI’na, “bir veli mevzuunu bulamaz ki ben desin!” ifâdesindeki
Hak’ta fani olma meselesine kadar, pek çok “beş duyu dışı idrak” davası…
Hakikati olan mahiyet ve hakikati olmayan mahiyet hâlinde, VAHDET SIRRI’nda
hepsini böylece bütünlerken, bunların ayrı idrak seviyelerine âit oluşlarını,
hak veya bâtıl nitelikte oluşlarını birbirine karıştırmamak da, gerçek VAHDET’i
gösterici bir imân meselesidir.
*
TELEPATİ, iki ayrı şahıs arasında,
uzaktan beş duyu dışı idrak hâlinde, birinin düşündüğünü diğeri de düşünmek;
yahud birinin hâl ve durumunun diğeri tarafından eşzamanlı olarak, gayrı irâdi
bilinmesidir. Telepati’nin, sözlü veya sözsüz karşı karşıya “anlaşma”yı andırır
bir tarafı var; anlaşma’ya nazaran onda mesafe hükmü olmaması, tek başına onu
farklılaştırmaz. Kaldı ki telefon,
telgraf vesaire gibi âletler yanında, TELEGRAM da bunu aşmıştır. Öyleyse,
“normal üstü hissî bağ” tâbiri, ânî içe doğuşla birlikte, onu farklılaştırır. TELEGRAM’ın TELEPATİ’yi andırır tarafı,
zihnin tesirinin karşısındakine tecellisini görmek şeklinde, KURBAN’da bu
hissin zihin ve beden tezahürü olarak uyandırılabilmesindedir. Bu, cihazı
kullananın şahsı ile birlikte, sadece cihazın hüneri olarak da yapılabilir.
Daha bol hâdise anlatacağımız bölümlerde, çeşitli tasvirler yapacağız.
(…)
Aynen yaşadım: Pencereye perçinli
eşit büyüklükte yuvarlak küçük deliklerden sızan güneş ışığı, duvarda… Bakınca
şaşırıyorum; yanyana-alt alta dizilmiş hapları andıran, üç buudlu şekiller. Göz
aldanması ve halüsinasyon olabilir mi diye elimle de yokluyorum; evet, üç
buudlu yuvarlak kabartılar dizisi ve sanki deliklerden geçen ışık hüzmeleri tam
tamına onlara uymuş. Ne oluyor? Sakin bir şekilde oturup çayımı sigaramı
içiyorum ve on-onbeş dakika sonra tekrar üst kata çıkıp aynı desene bakıyorum;
güneş ışığının duvarda yuvarlak desenleri dışında, ne göze ne de ele gelen
kabartılar! Bu hâdise, Kartal Cezaevi’nde meşhur “zihin yönlendirme”
operasyonuna tâbi tutulduğum zaman yaşadıklarımdan biri!
Benim Kartal’da yaşadıklarımın,
yapılanların tesirini, onların sözlerini, benim sözlerimi ve hakkımdaki
“dokümanlarının” sağlamasını yapan “amaçları belli” NYMPHALAR, her oluşumu
kendi davasına göre izâh edebilen ve kullanan bana karşı, bu anlattığım
hâdisede de alay niyetli “ciddi” sözler ettiler; en başta, sözkonusu hâdisenin
anlattığım gibi olamayacağından dem vurarak, neticede ise böyle bir kaydın ellerinde
bulunmadığını söyleyerek. Bu hâdise, ne cihaz tesiri telkin dalgasına, ne sözlü
telkine, ne halüsinasyona, ne hipnozun dar ve geniş mânâsı içindeki oluşumlara,
ne müz - ne rit açıklamalarına girmiyor.
Bu hâdise münasebetiyle alâkalı
birkaç açıklama: Şu gördüğünüz satırları yazarkenki kadar tabiî bir şuur
hâlindeyim. Böyle bir şeyi yaşayıp da anlatmaya kalkan adamın karşılaştığı veya
karşılaşacağı zorluk, TELEGRAM’ı anlatmaya çalışan adamın yaşadıklarını
anlatmaya çalışması kadar zor olarak, tıpkı şuna benzer: Herkesin dört köşe
gördüğü bir şekli, sen üçgen olarak görüyorsun ve herkesin dört köşe gördüğünü
bilerek. “İşin aslı ne?” meselesi bir yana, “bu gördüğünüz bir sandalye
değildir!” misâlinde olduğu gibi, üstelik üçgenin dört köşe görüldüğünü de bilerek.
Eşyayı uzaktan hareket ettirme-TELEKİNEZİ bahsinde, Meksikalı meşhur bir sinema
rejisörünün sözleri, muradıma tam uygun:
— “Gençliğimde, telekineziyle
uğraştım: Masayı yerden 25 santim kadar kaldırıyordum ama benden başka kimse
farkına varmıyordu!
(…)
Avukat görüşünden döndükten sonra,
yemek yiyince başlayan o elektriklenme ve “kiril” aklıma geldi. Ama
halüsinasyon, hep yemek yemekle ilgili değil. Malûm, “cin mi, yoksa elektronik
mi?” ikiliği meselesi. Son gördüğüm halüsinasyon da, kantinden aldığım ve
epeydir açık zeytinleri yedikten sonra olmuştu. Deneme yapmaya karar verdim ve
buzdolabını açıp, plastik ambalajı içindeki zeytinlere uzanıyordum ki, açık
kısmının bir bölümünde matlaşmış olmalarına mukabil, diğer kısımda zeytinlerin
yağ dökülmüş gibi ve pırıl pırıl olduklarını gördüm. Evet; yine ben yokken
koğuşa girmişlerdi. Bir parça ekmekle 5-6 zeytin tanesini ağzıma attım; ve
yutmamdan, 5-6 metre ötedeki bahçe kapısına gidene
kadar, tesiri hissettim. Bahçeye çıkmaksızın bir sigara yaktım ve o ânda karşı
duvarda, açık arabalara binmiş geçen silâhlı askerleri silüet hâlinde gördüm.
Sonra, deforme insan suratları falan filân. Duvarda, başkasının alelâde olarak
göreceği tabiî veya kasden atılmış çizgilere, hayâlim kolayından suret
giydiriyordu; ama benim irade ve isteğimle değil. Şuurlu bir şekilde,
etkilenmeden öyle seyrettim. Birkaç dakika sürdü.
Bahçeye adım atmıştım ki, şöyle
bir durum: Yarı belinize kadar denize girdiğinizi düşünün. Dalganın gelişi ve
çekilişi boyunca, siz de ritmik bir şekilde öne arkaya salıncaklanıyorsunuz.
Gözünüzü yumun. Gözünüz yumulu da olsa, denizde olduğunuzu yaşıyorsunuz ve
tahayyülden fazla, denizi görüyorsunuz. Şu ânda oturduğunuz yerde gözünüzü
yumun; çevreden sizde ne var? İşte öyle. Fakat benim anlatmak istediğim, bu
hâlden fazla ve şuur kaybı olmadığı için gerçekten eksik bir görüş. Evet;
bahçeye adımımı atar atmaz, dalgalı bir suya girdim. Suyun geliş gidiş ritmi
içinde, bir-iki adım öne, bir-iki adım geriye, salınıyorum. Burası, bahçe
olduğunu bildiğim için havuz diyorum, ama yaşadığım, deniz… Bu sırada yan
bahçeden, yanımda konuşan birinin ses tonunda, –tabiî ve çıplak ses–, orada
oturan birinin yanına, koğuşa dışarıdan yeni girmiş gibi biri:
— “Ooo! Merhaba. Ne yapıyorsun
yahu sen burada!”
— “İyilik yahu, ne olsun! Balık
tutacağım. Balığı havuza çekmeye çalışıyorum!”
— “Daha girmedi mi?”
— “Biraz önce başladım; girdi ama,
çabuk çıkıyor!”
Ben, müthiş bir şaşkınlıkla,
havuzdan koğuşa çıkmıştım; yani o balık benim! İrademin ellerine geçtiğini,
iyice oyuncak olmaya başladığımı düşünüyorum. En fenası, korku ki, Gayya
kuyusuna gittiniz demektir. Belki onların zihne aşılaması, bilmem, –zaten bütün
sıkıntı, bunu kestirememek!–, merak ve endişe karışımı içinde, yeniden havuza
giriyorum… İkinci gelen:
— “Girdi!”
— “Mücadele etmeye kararlı…”
Beni dolmuşa getirmek için,
ufaktan pohpohluyor. Yaklaşık bir dakika kadar, yükselince göğsüme, çekilince
belime gelen o dalgalı havuzda, neyin ne olduğunu anlamak için kalıyorum. Fakat
beni istilâ etmeye başlayan ürküntü ve büsbütün teslim alınıyorum hissi ile,
şuurlu bir muvazene ve telâşsızlık içinde, kıyıya çıkıyorum. Kıyı? Koğuş
kapısından içeri!
— “Bu kaçtı yahu! Yuh ulan sana!”
— “Tüh, Allah kahretsin! O kadar
uğraştık, boşa gitti!”
Sonradan, Avukat mahallinde ve
ziyaret yerinde, tabiî espiri vezninde, bunu da anlattım. Gabî, o tunduna hâli
içinde, hiçbir şey anlamaz, ama işin künhüne vakıf bir nefs emniyeti “tersine
harika”lığı ile, tepkimden çekindiği için ses çıkarmıyor, ama o boş boş bakan
gözlerinden anlıyorum: İnanmıyor. Bazı arkadaşlar, niteliği hususunda birşeyler
bilmeseler de, seziyorlar ama. İmdad yok. Şöyle benim dışımda beni
anlatabilecek bir şâhid. Herhalde 5-6 ay geçmişti ben Hastahâneden geleli. Tâ
başından beri ellerinden geldiğince bana yardımcı olan üç isim: Ali Osman’ın
hanımı Emel, Ünsal’ın hanımı Nuray, Halis Turan’ın hanımı Esma. Benim öz
kızlarım mevkiinde, 10 seneden fazla geçmiş, neredeyse çocukluktan sonraki
bütün dönemleriyle İBDA’da büyümüş - yetişmiş gençler. 1998’in sonunda
yakalanmamdan önceki 8 sene hiç görmemiş olmama rağmen, o kadar sene sonra aynı
samimiyet ve heyecan içinde gördüğüm. Metrisi geçelim, Kartal’dayız. Onlar,
bizim hanıma başlıca destek olmaları yanında, bir takım şeyleri ikna etme
zorlanmasına ve sıkıntısına girmeksizin kolayca anlatabildiklerim: Anlamaya
çalışıyorlar, ikna edilmeye değil. Ben ne anlatıyorsam, o odur. Hoş, Gabî o
pişkin bilirkişiliği ile bulandırmasa, umumî olarak arkadaşlar budur da.
İşte onlar vasıtasıyla, İnsan
Hakları Derneği’ne, hususen Eren Hanım’a bir takım şeyleri iletmeye
çalışıyorum. Kezâ avukatlarımla. Sadece benimle ilgili değil, genelleşecek olan
şeyleri de; kobay olarak kullanıldım ya. Emel Zor, profesörler ve gazetecilerin
de içinde bulunduğu bir toplantıda, konuşma yapmış. Mevzu F-Tipi cezaevleri ve
hücre tipi cezalandırmayla ilgili ihtimâller. Benim anlattıklarımın, onların
anlayabilecekleri şekilde, dış yüzünden ifadesi şeyler: İsbatı kabil olmayan
işlerin şartlarında bulunmak, elektrik ve su kesilmesi, yemek vermeme, kendisi
istemiyormuş gibi avukat ve ziyaretçi görüşüne çıkarmama, ilâçlarla –en azından
bunu anlarlar!– kabus ve halüsinasyon, falan filan… Emel Hanım, “hepsi alâkayla
dinlediler; F-Tipi’ne karşılar, birşeyler seziyorlar ama, hiçbir şey
bilmiyorlar!” diye anlattı. Benim meselenin, sisler içinde ilerleyen bir
geminin görünmesi gibi, epeyce anlaşılır olduğu ve ilgili arkadaşların bizzat
kitab ve internetten malzeme desteği yaptığı dönem. Gabi hep gabi ve suratının
gölgelenmeye başladığı dönem.
İşte o sıralar, İstanbul Barosu
Başkanı mı idi bilmem, Yücel Sayman’ın televizyondaki bir programda konuşmasını
dinledim… F-Tipi cezaevlerinin mahzurlarını anlatırken, insanların tecrid
edildiği ve sosyal faaliyetlerin bütünüyle kalktığı –ilk proje böyleydi!–
şartlarda, göz bozukluğu, stres falan filân ve kendi kendilerine “kelebek”,
şu-bu görmeye başlayacaklarını söylüyordu. Çok iyi niyetli, iyi bir hukukçu,
ama işin asıl benim yaşadığım esasından habersiz. Zaten “kelebek” benzetmesi
de, o işleri “falan filân”a dair görmesinden; hani insan, aslı olmayan şeyleri
vehmeder. Neden’i kof. Bizim
elektromanyetik havuz ve daha neler, bir yerlerde hâlâ “kelebek” diye
acılandım.
HER İŞDE BİR HİKMET
Yalnızlık edebiyatı yapıyor
değilim. Âlemde her varlık, her oluş, her duruşun, kendine mahsus bir mânâsı var,
hiçbir şey boşuboşuna değil ve Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve kudret yok;
herşey O’ndan. Kartal’da, “Lâ havle…”yi, TELEGRAMCILAR’ın eziyet ve alayları
altında kaç milyon kere tekrarladığımı onlar biliyor. Üstadım’ın hâliyle, benim
hâlim, bütün bir hayat tasviri hâlinde ondan:
— “Bir cümbüştür kopsa da gece
yakamozlarda, — Münzevi balıklarız ayrı kavanozlarda!” (11)
13
“FUHUŞ
ÇETESİ”
Bu akşam, (4 Ağustos 2010),
televizyon haberlerinde, DELTA Serdar malûm asab bozma çalışmalarından biri
hâlinde kafa ütülerken, ben zaten havanın sıcaklığından bunalmışım, 2005 yılına
geri döndüren bir haber patladı:
— “Şantaj amaçlı fuhuş çetesi
yakalandı. İçinde askerler, polisler ve sivillerin olduğu birçok kişinin,
uygunsuz görünüşlerini kameraya alarak, şantaj amaçlı kullanmak üzere…”
Ben, KARTAL tecrübesi ile BOLU’ya
geldiğim için, 2005’de başlayan –kendini belli eden– TELEGRAM safhasında dikkat
ettiğim ve dikkati çekmek istediğimiz başlıca mesele, bu idi. Bir nevi yarı
resmi bir görüntü ile, çete oluşumu. Televizyon haberi, işin resmî tarafı
olmayan gerçekti; benim TELEGRAMCILAR’ı alayla karışık olarak “sauna çetesi”
diye nitelemem, çözümü ne zaman yapılır bilmem veya kayıt dışı hâldeler mi,
ellerinde vardır. Televizyondaki haberi, sözkonusu lâfımın ve BARAN’da çıkan
“Sinyal Muhabbetleri” başlıklı yazılarımın tedaisî olarak anıyor ve NYMPHALAR’a
da hatırlatmış olarak yazıyorum.
Onlar için pek komik, tanecik bir
hatıramı-hatıralarını da yazayım: Vücudumda elektrik verilmesinden gelen bir
infialle, ihtilâm olmuş olarak uyanıyorum. Cihazla gelen alaylı sözler. Sabah
sayımına yarım veya bir saat var. Alelacele, pek sevdikleri tuvalet-banyoya
girip gusül abdesti alıyorum; kış günü ve buz gibi soğuk suyla, kaloriferin de
doğru dürüst ısıtmadığı hücremde. İşin hoş tarafı, ben ihtilâm olduğum ândan
başlayarak, inzale eşlik eden sönük sesli asker düdüğünün tuttuğu ritm idi:
Utanma, şaşkınlık, öfke bir arada, banyoda onların lâf atmaları ve “tesbitleri”
ile yıkandım. Sayım, gülücüklerin eşlik ettiği bir zafer alayı gibi oldu. “Utanma,
şaşkınlık, öfke”; bir kısmında bu duyguları ben onlara aynı şekilde tattırdım
sanıyorum: Utanma olmasa bile. TELEGRAM’ın uzaması sürecinde.
KARTAL VE BOLU’DA
Benim KARTAL’da kendimi kesme ve
asma hikâyem malûm; yalnızlık(!) psikolojisi ve büyük depresyon(!) geçirmem de.
Resmî teşhis bu. Hâlen, elektromanyetik dalgaları şöyle kulağından tutup
yakalayamadığım ve dolayısıyle “elinde delilin var mı?” sorusuna cevab
veremediğim için, o zamanki teşhisi değiştirmem de mümkün değil. Şu satırları
NYMPHALAR’ın birebir almaları şartlarında yazarken, “majör depresyon” teşhisi
hakkındaki ünlem işaretlerim için “görünüşte doğru” hafif yollu protestolarına
da muhatab oluyorum. Açıklık getireyim: Bir şeyin neticesi olarak “büyük
depresyon geçirmem başka şey, sebeb başka şey. Doğru. Benim üzerinde durduğum
mesele ise, ortada depresyon yok; vücudumu güçlendirmek üzere verilen vitamin
vesair hapların dışında, benim psikolojik tedavi görmemiş olmam. Uzatmayayım:
Meselâ karaciğer-dalak bölgesinde elektronik cihazla verilen ağrı, “şuram
ağrıyor!” diye anlatılsa, tabiî olarak tıbbî tedavi kafasıyla düşünülür. Oysa
benim derdim, “kes cihazın çalışmasını, bir şeyim yok”u anlatabilmek. Benim
Bakırköy’de bir taraftan “uzaktan beyin kontrolü” yapılırken gördüğüm yardım,
güçlendirici cinstendir. Beni sıkmadan birkaç sözlü deneme ise, benim hiç
konuşmamam ve onların belki “vicdan” olarak TELEGRAMCILAR’ı yemler gibi olmamak
için “lüzumsuz” konuşmamaları ile geçti. Bu sözlerim onların duruşu ile ilgili,
yoksa yanlarında geçen 5-10 dakika, TELEGRAMCILAR’ın Cehennem zebanisi rolünü
oynadıkları en şiddetli zamandı.
Tek kişilik hücreye alınmamdan
sonra, benim TELEGRAM’a tâbi tutulacağım hakkındaki endişemi, sosyolog
sıfatıyla hücreye gelen Akif’e anlatıyorum; o da bilmez görünüyor. Bakırköy’de
olanlardan bahsediyorum ve iş dönüp dolaşıp, böyle bir şikayet neticesinde
Hastahâne taşınmalarının –bu lâfın bile– TELEGRAMCILAR’a büyük imkân verdiğine
geliyor. Sonradan, ağzından kaçırmış olduğunu anladığım bir söz ediyor:
— “Doğru, boşuna yorgunluk!”
Tek kişilik hücreye alındığım ilk
zamanlar, her gece saat başı, başta ben olmak üzere kapı üstündeki küçük
pencereden, mahkûmların durumlarına bakılıyor. Hattâ bazen yemek benzeri
ihtiyaçların giderildiği ve konuşulduğu mazgal açılıp, moralim iyi mi, bir
rahatsızlığım var mı diye soruluyor: Bolu’ya gelişimden beri, ilk defa bu
muamele… Ben de, özellikle “yalnızlık psikolojisi” kılıfına sığdırılabilecek
operasyonlara fırsat vermeme güdüsüyle, iyi oluşumu mübalağa ile ifâde
ediyorum: “Gayet iyiyim!”… Sayımlar gayet efendice. (NYMPHALAR bu durumu “ŞOK
içindi!” diye açıklıyor.) Aradan birkaç hafta geçince, uzun boylu bir geyik’in
lâfı dikkatimi çekiyor:
— “Çok çalışkanmış, burada yazsın
da görelim!”
Neyse. Fakat sonra, “iyi
akşamlar!” lâfının ardından, o beklenmedik efendiliklerinin ŞOK’u, yerini
birden buna aykırı beklenmedik serkeşliğe bıraktı. Bu hareketlerin ŞOK etkisi,
başkasından ziyâde bende ve TELEGRAM cihazının kullanılması yönünden: Meselâ
sinir bozma, uyku ânında ânî sadmenin tesiriyle yüreğin ağıza gelmesi, uyutmama
amaçlı olarak bu tür işler, başkası için stres-rahatsızlık verme ifâde ederken,
bende, bunların yanında, sinirlenince veya âni kalb çarpması olunca, elektrikî
tesirle kasılma-kramp benzeri veya doğrudan vücuda darbe vurulmuş neticelere sebeb
oluyordu. Yâni, ben o davranışa sinirlenmem veya tabiî vücud refleksim-tepkim
bile, cezalandırılmış oluyordu. Uyuyor-uyandır, uyanık-yatır, sakin-rahatsız
et, rahatsız-sanki yüzümde ağlama hissinin izi, gevşet, bu şekilde bütün gün ve
gece adamı BOZ faaliyetleri. Kendi tayin ettikleri 4 saat veya 2 saat uyuma
zamanında da, kendini kaybedinceye kadar dalmadıkça, cihazdan beyne
“türlü-çeşitli” konuşmalar ve uykunuzun en derin ânında, ŞOK edici bir elektrik
tesirine eşlik eden haber ve cihaz hüneri hâlinde –hâni kötü bir haber duyunca
içiniz boşalır gibi olur ya–, bunun müthiş azdırılmış şekli tatbik ediliyor-du.
Ana maltadan, “bunları korkutalım,
korkutalım!”, “buna dayak lâzım!” cinsinden, benim duyup da başkasının
duyamadığı sözler, –bunlar asıl cihazın dışında, küçük hilelerle veya alıcı
vericilerle gerçekleştirilir veya telegram cihazının dikkatinizi gizlice o
tarafa yönlendirmesiyle olur–, sizi dikkat olarak hep onlarla meşgul edici. Tek
tek tahlili gereken bu tertibleri bir yana bırakalım: Küçücük lâf ve
davranışların nasıl kullanılabildiğini, domino tesirini, herkesin bilerek veya
bilmeyerek rol aldığını veya hedef kişi tarafından öyle zannedildiğini… Ve
gelelim, hipnoz, rüyâ, yakaza, zuhurat, zombi görüntüler vesaire gibi ne
sınıflama varsa, hepsine birden eşlik edebilecek –yanı olan– gerçek birkaç
hâdiseye:
“Bu korku yok mu bu korku, başıma
gelecekten de fena!”; KARTAL’daki TELEGRAM’ın endişesini besleyen, elektrikî
tesirin sızıntısı ve merdivenden yukarı her çıkışımda buna eşlik eden devriye
düdüğü, aynı şekilde eş zamanlı Cezaevi tertibi gibi şeyler, benim “telegram
kaçağı-telegram sızıntısı”, ARAR’ın ise Bakırköy’de bana “telegram sineği”
dediği cinsten oluşlar… 2005’in Ağustos ayında bu soydan tezahürler, 2002’ye
nazaran kat kat arttı; yoğunlaştırılıyorum… Sessiz duruşlu, SİNSİ tavırlı
musallat biri, yeni gelmiş acemi görevliye, kapıyı usulca kapattı diye kızıyor:
“Sana iyi çarp dedik!”. Sonradan öğrendiğime göre, o bendeki infiali sadece
kapı çarpmasından bilerek övünüyormuş; yâni elektronik cihaz marifetinden
haberi yok. Aslında İRRİTE için alt yapı olan bu tasvirleri uzun uzun
anlatmalıyım ama, işin içyüzüne vakıf olmayanların kolayından takıldıkları ve
“seninki de ne ki!”den başlayarak aşinalık taslamaya başlamaları yüzünden, bu
tür “çelebilere işkence!” hâdiselerini –fırsat olursa sonraya bırakarak–
nakletmeyi düşünüyorum. Buradaki yeri tadımlık.
2005’in Temmuz ayından, hemen
hemen Ağustos’un sonuna kadar, uykuda elektriklendim-yakıldım: Bu, kabus, elini
kolunu oynatamama, vücut hâkimiyeti olmama, kan deveranının durması benzeri
yaşanan bir hâdiseyi andırsa da değil. Fakat kendi kendime menfi telkin olmasın
düşüncesi de içinde, kabus’a yoruyorum. Peki CİN tesiri olabilir mi? Fakat RÜYÂ
benzeri işler de dahil, TELEGRAM cihazı ile yapılanların, tabiîlikten ayrı
olduğu hissediliyor. Basbayağı, uyanıkken de yakıyorlar yahu! Tek kişiyim ya:
Avukatlarıma yanık alâmeti olup olmadığını öğrenmek için, sırtımı açıyorum.
Yok!
“Rüyâ gibi” diyorum; rüyâyı
andıran yarım yamalak şeyler görüyorum. ZİHNE AŞILAMA-İLKA ETME aklıma geliyor
ama, zaten bunu yapıyorlarsa, kasıtları da benim bunu takıntı yapmam diye,
kendi kendimi tetikleyici olmamak için es geçiyorum. Müdürün maiyetiyle geldiği
bir günün ertesi, müthiş panik yaşadım: Uykumda, aynı bir gün önceki gibi, Müdür
geliyor, tek sıra hâlinde maiyetindekiler. Koğuş kapısından girip
havalandırmaya açılan kapıyı sayımda yoklamaları gibi, oraya yöneliyor. Ben,
yattığım yerde hücrede bu “yabancıların ne aradıklarını” düşünüp seyrediyorum:
Gözüm açık mı, kapalı mı, uykudan uyanmış gibi olmadığım için bilmiyorum.
Şuurum berrak. Birden, elektriğe kapılmış olarak, vücudum sarsılıyor. Kendimi,
sanki yataktan dolayı imiş gibi, elektrikli alanın dışına çıkma niyetiyle
yataktan atmak için debeleniyorum ama, kalkmak için elimle kavradığım yatak
elektrikli, büsbütün çarpılıyorum. Boğulur gibi sesler çıkarıyorum, kendi
sesimi şuurum yerinde duyuyorum, soluk yetiştiremiyorum. Bu tesir dinerken,
ensemde, ensemin altında bir hayvanın yumuşaklığını hissediyorum, sanki bir
fare; duyu algımla hissediyorum. (BOLU’daki Telegramcılar’ın en yakışıklı
oyunlarından biri bu.) şuurlu hâlden, şuurlu hâle dönüş gibi kendime geldim:
Müthiş bir kalb çarpıntısı, körük gibi inip çıkan göğsüm, havasızlık ve
çırpınmak çabasından sırılsıklam olmuş vücudum. O ânda fark ettim, Allah
korumuş, fareyi eziyorum diye kafamı vurduğum yer, eğer yastığı yükseltmek için
yarısını demirin üstüne gelecek şekilde koymasam veya yastık kaysa imiş, resmî
olarak kaza veya “kendine zarar verdi” teşhisi çerçevesinde, TELEGRAMCILAR’ı
çok yönlü mutlu etmiş olarak, kafamı kıracakmışım.
TELEGRAM kitabında veya bu dizide
anlattığım hâdiseler, TELEGRAM’ı bilmeyen veya hokkabaz tipler tarafından,
psikolojiden tıbba kadar çeşitli yorum ve teşhislerde bulunabilirler. Elbette,
zihin kontrolü ve yönlendirme sözkonusu olduğuna göre, beyin ve bütün vücud
sözkonusu: Psikoloji ve tıbb… Ama bu, baş ağrısının tahlilini yapıp da, benim
“GİYDİRME” tâbirini verdiğim cinsten olarak gerçekleştirileni. Tezahürleri-dalgasını tesbit et, sonra o frekansla o hâli
hedef kişide temin et!
Şu yatağın elektrikli olduğu
hissi: Araştırma-soruşturmaya mevzu olmayacak mekân şartlarında,
aktarıcı-güçlendirici küçük bir âlet olabilir mi diye düşünülebilir. Ama benim
bulunduğum şartlarda, bu türlü bir zan, TELEGRAMCILAR’ın ekmeğine yağ sürme
mânâsına da geliyor. Bunun kaba bir örneğini, KARTAL’da yaşadım: Sayımda, bana
elektrik verildiğini söylediğim Serbaş gardiyan TURAN, gayet pişkin bir şekilde
şöyle bir yatağı kaldırdı ve “ne elektriği, tel-mel yok!” dedi. Ben, ayaktaki
hâlim bir yana, yatakta kafamı patlatacak ve sağ kulağımı ağrıtacak-sağırlık
duygusu verecek kadar şiddetlenen ve basbayağı oda cereyanının vücudta görünür
bir hasar vermediğini farzedin, ona tutulmuşum GİBİ elektriğe maruz kalırken,
yastık ve yataktan şübheleniyordum: Hiç olmazsa, görünür birşey de elde etmiş
olacaktım.
(…)
TELEGRAM
- HİPNOZ - TELEPATİ - RÜYÂ
“Benim gördüğüm
kadarıyla” mı diyeyim, yoksa hakikaten gerçek mi öyle, “beyin kontrolü” ve
“zihin kontrolü” arasındaki fark, yeterince anlatılmıyor; veya tıbta, dahiliye
ve hariciye bölümlerinde, nasıl dahiliyenin hariciye ile veya hariciyenin
dahiliye ile ilgisi gerektiği kadar ele alınıyorsa, beden ilgisi içinde şifa ve
yarar düşüncesi ile “beyin kontrolü” sözkonusu edilirken, dolaylı olarak “zihin
kontrolü”nden bahsediliyor. O da, “insan zihnini okumak kabil olacaktır!”
cinsinden, “elbette insanlar birgün aya gidecektir!” gibi, “zihin kontrolü”nün
çoktan yapıldığından habersiz bir ibtidaîlik içinde. ALFA, DELTA, GAMA, TETA
dalgaları, saniyedeki titreşimler vesaire gibi yoğun ilmî tâbirler altında,
bunları bildikleri kuşkusuz, lâkin meselenin aslını anlayan veya anlatabilen
yok. Ben, yazılanlardan okuduğum kadarıyla, TELEGRAM’dan başka “zihin kontrolü”
cihazı, bunu gerçekleştiren bilgi kadar etraflısı yok. Bir otomobili icâd
edenle, sadece kullanan arasında, mucid ile şoför bilgisi farkı, galiba
TELEGRAM’ın mucidi veya mucidleriyle, kullananları arasında da var. Sadece
NYMPHALAR değil, benim anlattıklarım-tasvirlerim, belki “zihin kontrolü”nden
bahseden genelde tıb çevreleri için de değişik ve yeni. Unsurları tanıyan bir
malûmattarlık nasıl tek başına terkib fikrini doğurmuyorsa, uzaktan yapılan
“zihin kontrolü”nü anlamak da, “zihin kontrolü” adı altında çeşitli mevzu ve
meseleleri sıralamakla olmuyor. Akla şu da gelmiyor değil: Tesadüfen
gerçekleşen ve filân işe yarayan bir icâd, sıra izâha gelince, izâh edilemiyor.
Tıpkı tesadüfî bir keşif gibi, yediğim elma filân derdime şifâ olsa da, benim
onun tıbbî izâhını bilmemem, yapamamam gibi. İşin diğer yönü de şu: Akustik
hesabı-ses yayılması ve düzeni gibi, mimaride, bütün unsurları hesaplar ve
yerli yerince edersin, ya tutar ya tutmaz. Bu mübhemlik, belki TELEGRAM
cihazının “zihin kontrolü”nü nasıl gerçekleştirdiğinde de var. İzâh edilemez
birşey; ama yapabilen. Tıpkı, beş duyu idrakimle yaşarken, onlar hakkındaki
tıbbî, fizikî, kimyevî yapıları hakkında bilgi sahibi olmamam gibi.
*
Telepati bahsi burada, rüyâ ile
“haber” benzerliğinden dolayı, bunların HİPNOZ, tabiî ki TELEGRAM ilgisi içinde
tekrardan ele alınıyor.
TELEPATİ, bana göre eski
bilgilerle, tıb ve bu gaye etrafındaki klinik cihaz yapımı ve tecrübeleri
çerçevesinde anlatılan bir dava. Buna dair tecrübeler, belirlenmiş şartlar ve
unsurlar ile, seçilmiş kişiler arasında yapılıyor. TELEPATİ’nin isbatı
gerekmiyor, o bir bedahet; yapılan tecrübeler ise, BEYİN esasına dayanarak, bu
işin nasıl gerçekleştiğini anlamak ve bunu yararlı olarak kullanmak için.
Tecrübelerin, bir tertib ve ısmarlama işi olması, gerçekleşenin, TELEPATİ değil
de, zihinden zihine bir haberleşme olduğunu gösterir. TELEPATİ’ye benzer yönü,
uzaktan ve haber niteliğinde olmasıdır. Uzaktan haber alabilme, “onu kabul
edebilen bir bünye ve zihin için bir teshir ifâde eden” geniş mânâdaki HİPNOZ’a
girdiğinden, TELEGRAM’ın da mevzuu. TELEGRAM’a “sun’i telepati” yakıştırması,
bu yüzden olsa gerek.
Diğer taraftan;
TELEPATİ’nin, yapmacıksız, zorlamasız, hedef kişi belirsiz, zamanı muayyen
olmayan ve birdenbire doğan bir espri - ruhî hâli gösteren özellikleri,
TELEGRAM’da bir andırıştan ibaret. Cihazın çok amaçlı fonksiyonlarından biri,
kullananların hedef kişinin çokça kullandığı kelimeleri kapmaya dair ayarı veya
kullananın zamanlama hüneri ile bunun gerçekleşmesi. Hedef kişi hakkında
edindiği haberleri sağlamaya mahsus, NYMPHA’nın dalga giydirme, sessiz sözlü
telkin veya doğrudan konuşmayla uyandırdığı duygu ve düşüncenin, cihazla
otomatik olarak veya kullananın hüneriyle anîden kapılması. Bu çerçevede bolca
kullanılan usûllerden biri, TEDAÎCİLİK’tir bilmem anlattıklarımdan, sanki cihazın
karşımda bir canlı varmış gibi kullanıldığı hissedilebiliyor mu? Bu canlılığın
da cin hayâlini besleyebileceği?
Söz KAPMA’lardan
açılmışken: Meselâ, öksürme ânında, buna ayarlı bir kullanma ile, karından
göğüse doğru bir kasılma yapılabilir. Yahud, sizi sinirlendirici onlarla
ilgisiz bir şey veya onlarla ilgili tabiî olarak sinirlenilmiş bir şey, yahud
onların bir tertibi ve hareketi neticesi sinirlenmeniz ânında, vücudunuzun
herhangi bir yerinde, ihtar - tehdit - tedib edici kramplar oluşturulabilir, elektrik
çarpması gibi nokta darbeler vurabilirler. MANKURT gibi itaatkâr olacaksın;
gayesi hukukî olmayan bir arzularının gerçekleşmesi. Kişiliksiz, telkin
ettikleri saptırıcı haberlerle yalnız, bir şebek tipin Telegram’da yeri olmayan
şekilde “beni görünce karşımda önünü ilikleyeceksin!” haysiyetsizliğine
düşürülmüş. Nezaket ve saygı değil de, tahakküm keyifleri dilekleri.
*
HİPNOZ yoluyla RÜYÂ… TELEGRAM
açısından eklemeye değer tek mesele, serbest veya ısmarlanmış şekliyle,
rüyâlarda hissedilen sun’ilik ve rüyâ vakıasının insana nisbet cansız manken
gibi oluşudur; abartılı bir canlılık hissi. (12)
14
Afazî
kelimesinin mânâsı, ruh ve düşünce ile, beyne bağlı “konuşma sistemi-fizik ve
keyfiyeti” arasında, ruh ve düşüncenin, bir işleme bozukluğu olmayan konuşma
sistemi ile gerçekleştiğini, ama her sağlam konuşma sistemi ile bunun
gerçekleşmediğini gösterir: Ruh ve düşünce ile, sözkonusu sistemin aynılığı ve
farklılığı… Bu aynılık ve farklılığı, kendinden geçme müşterekliğinde, her
kendinden geçmenin aynı olmadığına da tatbik edebiliriz: Zikirle kendinden
geçme ile, kendinden geçme denilen herhangi bir hâl… Bu aynılık ve farklılığı,
beyin ve ruh olarak, rüya-hayâl bahsine de tatbik edebiliriz: Her rüyâyı
beyinde titreşim görebiliriz ama, her rüya duyulardan beyne yüklenmişlikle
değildir, TELEGRAM rüyâları gibi ki, bunun da sun’isi.
*
“İnsanda suçluluk geni
bulunmuştur!”; buna benzer şekilde, “şunun geni bulunmuştur, bunun geni
bulunmuştur!” diye haber duyuyoruz. “İnsanda suçluluk geni bulunmuştur ama, bu
gene sahib olan herkes suçlu olacak diye birşey yok!”; bunu, “iyilik geni,
mutluluk geni” vesaireye de tatbik edebiliriz. Bundan kıyasla, İbrahim Hakkı
Hazretlerinin, insanın uzuvlarından karakterini tanımaya dair söylediklerinin
de, “dır ve tır!” diye anlaşılmaması gerektiğini hatırlatabiliriz. Yine bundan
kıyasla, rüyâların yorumlarının kişiye özel mânâsı yanında, “dır ve tır”larla
ifâde edilemeyeceğini.
“MİRZABEYOĞLU DUVARI
DELEREK…”
Bir not, (Kartal Cezaevi ile
ilgili ve TELEGRAM isimli kitabımdan): “Cinsî saldırganlık” deyince, nedense,
televizyonlardan tanıdığımız emekli Orgeneral K.Y. geldi aklıma. Tasviri uzun
sürer yorgun ve bitkin şartlarda, sabaha kadar doğrudan beyne yollanan
“konuşmalar”dan sonra, saat 6.30-7’de kapı açıldı; söylendiği üzere, sorguda
“kaybedilmek” için koğuştan çıkarılıyorum. Tek başıma, havalandırılmamış ve bu
yüzden boğucu ve havasızlıktan ölecekmişim gibi gelen ziyaret yerinde 1 saat
kadar bekletiliyorum. Nihayet oradan alınıyorum ve başlarında Bulgar kırması T.
isimli (soyadı malûmumuz) bir Başgardiyan’ın bulunduğu gardiyan grubu ile çıkış
kapısına geliyorum. Onun “açılın açılın, Kumandan geliyor!” alaycı edasıyla,
askerin arama yaptığı yerdeyim. Ardından, bu haşin görünmeye emirli çocukların
beni arabaya bindirmesi. Araba, hareket etmeden yarım saat kadar sarsıntıyla
çalışıyor; başlarındakinin, “yeteri kadar yorulmuştur, gidelim!” demesinin
akabinde yola çıkıyoruz. Telegram’da, sürekli olarak kurşuna dizilmeye
götürüldüğüm şeklinde konuşmalar; öbür bölümde şakur şukur silâh sesleri,
silahlara şarjör takıp çıkarmalar. Unutmadan: Akşam, koridordan gelen
televizyon sesi - haberlerde, ATV’den A.K.’nın sesiyle, “bu akşam Kartal
Cezaevi’nden koğuşun duvarını delerek kaçmaya çalışan Salih Mirzabeyoğlu,
askerin açtığı ateş sonucu öldürüldü!” diye bir haber geçmişti. Evet; bir yere
geldik. Arabadaki askerler indiler ve kapıyı açık bıraktılar. Dışarıdan, “idam
mangası yerine, marş marş!” komutuyla, 20-25 silâhlı asker hizaya geçti,
verilen ikinci komutta silâhlara mermi sürüldü. Telegram’daki ses, faili meçhul
cinayetleri ve cesedlerin atıldığı çukurları daha önce bana göstermiş olduğunu
hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu
söylüyor. Dışarıda, infaz için birinin beklendiğine ve gelip gelmediklerine dair
konuşmalar. Şu, bu derken, arabaya bindiler, hareket ettik. Olanlara karşı
–sahiden– son derece ilgisiz bir tavır içinde, tevekkülle “Lâ havle…” çekiyorum
ve yerimden kalkıp “nereye geldik?” diye bile küçük pencereden bakmıyorum.
Çarşı içi sesler gibi birşeyler; “aa! Gelin gelin, bakın televizyonda Salih
Mirzabeyoğlu var!”… Gûya görüntümü millete seyrettiriyorlar; küçük çocuk
sesleri, kınayan bir kadın, küfür eden bir erkek. Gerçek olamaz sanıyorum!
Evet; bu konuşmalar, ben koğuştayken koridordan gelen televizyon haberleri
niyetine de dinletilmişti. Kapı açılıyor ve benim için herbir şübheli
kalabalığın arasından, askerin oluşturduğu koridor içinden geçirilerek bir
binaya giriyorum. “Adliye” filân diye yazı gördüm ama, binaya girince koptum.
Tertibat alanlar vesaire derken, büyükçe ve duvarları dosya dolu bir odaya
alındım. Telegram’da, Askerî Mahkeme’ye getirildiğim söyleniyor. O kadar
biteviye bir konuşma ki, bir şeyi düşünmeye, iki şeyi birbirine
münasebetlendirmeye dair gücünüz kalmıyor. Bu Askerî Mahkeme davası, daha
Kartal Cezaevi’ne ilk geldiğimiz geceki müşahede odasında başlamıştı… Duvarları
dosya dolu oda; iki daktilo hanımın bulunduğu iki masa ve köşedeki koltukta bir
maket; evet, başı hafif öne eğik ve “derin duruş bakışı” içinde tecessüsünü gizleyemeyen
Emekli Orgeneral K.Y… Beni getiren askerlerden biri, beni uyarıcı olmak için
ona yöneliyor ve “Komutanım, kahve ister misiniz?” diyor. İlgili görünmeksizin
Hanım’a dönüyorum ve buranın neresi olduğunu soruyorum. O, şaşırmış, gıyabiyi
vicahiye çevirmek için geldiğimi anlatıyor; Pendik imiş. (Neyin gıyabisi
olduğunu o zaman bilmediğim gibi, buna benzer mahkemelerin ne olduğunu, ne olup
bittiğini anlıyor da değildim. Telegram’ın boğazıma kadar, söz, beden, beyin,
ne hüneri varsa beni batırdığı ve boğulmamak için direndiğim o şartlarda,
“kirpiğimde toz var mı?” kabilinden fantezi kalan o “mahkeme mevzuları”, bugün
de bilmediğim şeyler. Şu satırları yazarken bile, NYMPHALAR, idam mahkememi,
“dik duruşumu” eksiltmeye yönelik bir karalama malzemesine çevirme ve bunu
bizzat bana telkin gayretindeler. Şuurum yerli yerinde olduğu her zaman da
söylediğim gibi: Bunda, İĞRENMEDEN doğan ilgisizliğe dikkat edin! Ben,
hâdiselerin akışıyla bir olmuşum; ölümüne bir iddia, ya hep, ya hiçteyim!)
Aradan üç-beş dakika geçmeden dönüp baktım ki, K.Y. yok. Tabiî o zamanlar ben
daha “Dost tarikati” benzeri oluşumları bilmiyorum ve… Bu kadar yeter! (13)
15
TELEGRAM
– YAPMA BEYİN
Betatron: Elektronları hızlandıran
elektromanyetik bir cihaz… Zihin kontrolünde kaba bir yönlendirici uygulama
diye duyduğum, hususen “elektrik veriliyor” dediğim durumlara yakıştırdığım bir
âlet. Özellikle vücudu yakma işlerinde, bir sistem ifâdesi niyetine. 2 metre beton duvarı delip geçtiği,
parçaladığı söylenen çeşitleri de olan. Röntgen ışınları gibi delip geçmeyle,
parçalama ayrı şey; bu bakımdan BETATRON’u, bir sisteme nisbetle
gerçekleştirilmiş, çeşitleri olan bir âlet diye biliyorum. Sanayide de
kullanılan… BETA ve ELEKTRON kelimelerinin birleşmesiyle, BETA-TRON ismini
aldığını zannediyorum. BETA: İlmi sınıflandırmalarda, ikinci bir şeyi ifâde
için kullanılır. Bu ikincilikten kasıd, izâhı bütünüyle fizikî olarak
yapılamayan kasdını da kapsar; sanki, şuur gibi, maddî olanla mânâ arasında bir
kabuk olan. BETATRON: Elektronları hızlandırarak, enerji çoğalımı sağlayan,
azdıran… BATE: Nefesini tutmak, kesmek, azaltmak, tenzil etmek. Bu hususta,
TELEGRAM’da, vücuda verilen elektrikî tesirin marifetlerinden.
ELEKTROMANYETİK: “Makswell, ışık
dalgalarıyla elektromanyetik dalgaları tek bir formül içinde toplamak
istiyordu. Frekansları –dalga uzunluğu– saniyede 300.000
mil kadar yükseldiğinde, bu iki çeşit dalganın birbirinin aynı olduğunu
keşfetmesi onu çok şaşırttı. Böylece ışığın, mekanik bir modelini göstermiş ve
ışığın elektromanyetik bir form olduğunu ispatlamış sayılıyordu.”
Çeşitli ışınların, gözle
görülmeyen ve beynin gördüğü oluşu düşünülürse, “hani ışık nerde?” gibi bir
kabalığa düşülmemesi gereği de anlaşılır.
Betatron kelimesinin değişik bir
kullanımını, Televizyon’da bir doktorun “kanser tedavisi” ile ilgili bir cihaz
bulmuş olduğu haberinde gördüm… Mucidi şöyle anlatıyordu:
— “Duvarın ötesinde olan bir
nesneyi tesbit edebilen BETATRON cihazı gibi, bu cihaz, vücudtaki kanserli
hücreleri tesbit ediyor ve müdahale ediyor!”
*
Bendeki duygu ve düşünce
dalgalarını tesbit ederek, o kelime, duygu ve resim dalgalarını kompoze ederek
bu hususları bana giydirmek: Bu mânâda anlaşılmak üzere TELEGRAM cihazı,
beynimin karşısında sanki bir YAPMA BEYİN olarak, beni teshirine alan-almaya
çalışan. NYMPHALAR, bu tesbitimi bana, insanın robotunun bizzat o insan olması,
o insanın bu mânâda ölümü gibi, korkutucu olarak kullanıyorlar, bunu telkin
ediyorlar. Ben de onlara, “beni korkutucu olmaya çalışmanız bile, bunun tam
mânâsıyla gerçekleşemeyeceğini gösteriyor!” diyorum. Korkuttukları mesele, ben
ne kadar yazar ve konuşursam, onların bunu cihazlarıyla tesbitlerinin o kadar
teferruatlı olacağı bakımından. Oysa insan duygu ve düşüncesine gelen, beylik
klişeler hâlindeki dalgalar bir yana, hep yeni: Ne hissedeceğim ve düşüneceğim,
benim için bile bir GAİB. Kelimeler, dalga olarak tesbit edilebilir, ya kelime
mânâlarına hapis olmayan bir ruhu gösterici ÜSLÛB; meselâ, içinde hiç masa
kelimesi geçmeksizin onu anlatacak olma? Hani, “söylediğimin ne olduğunu
bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu ben nereden bileyim?” diyen ruhun hücceti!
Beyin, düşünen bütün vücudun merkezi; ve beden, ruhun bineği! Kaldı ki,
TELEGRAM, yüzde yüz, hedefi olan BEYİN’e de hükmedemiyor; o, TAM BİR BEYİN
olamayacağını gösteren belirttiğim sebebler dışında, şu hâliyle, bebek esvabına
zorla sığdırılmaya çalışan 100 okkalık insan misâli çerçevesinde iş görüyor…
NYMPHALAR’a söylüyorum:
— Eğer öyle olmasa, doğrudan cihaz
hünerinizi cüz’ileştiren, tehditlere, şantajlara, ISLIKÇI yardımlarına
ihtiyacınız olmaz: Meselâ şu ândaki lâflarınız; yazın verilmeyebilir, asker
şöyle davranabilir, ziyarette şu olabilir, yan hücredekiler böyle yapabilir,
mahkeme, vesaire, vesaire, vesaire…”
NYMPHALAR’ın haklı oldukları
taraf, bu cümleden olsa da şu: Bana dışarıdan, işin aslını anlayıcı hiçbir
yardım gelmediği gibi, benim kendi imkân ve çabamla anlattıklarım da, bizzat
cihazı kullanan NYMPHALAR da dahil, ya anlaşılmayan veya anlaşılır gibi olup
da, işi yine bana bırakan soydan. Hedef olan benim: Bu hususta tesbit ve tahlil,
bunun sıhhatini anlatmak bana kaldığı gibi, buna sebeb tesirin mahiyetini
bulmak da bana kalıyor. Bu ifâdelerde elbette bir serzeniş var: Ama
düşmanlarımı sevindirmemek ve bu kitabın gayesini belirtmek için söyleyeyim ki,
teknik anlatımlarım etrafında ne söylenirse söylensin, neticede bunlar benim
yaşarken zanlarım olarak bir mânâsı olanlardır. İşin temelinde ise, bir
ruh-madde karşılaşması hâlinde, cihazın mahiyetini ikinci dereceye iten bir
nefs murakabesi ve muhasebesi üzerindeyim. Bir zaman çokça üzerinde durduğum
BETATRON meselesini de, bu çerçevede sözkonusu etmiş oluyorum. TELEGRAM’ı
“negativ beyin” olarak gördüğüm de anlaşılmalı.
(…)
BEYİN
DALGALARI
“Sinir hücrelerinin ürettikleri
ELEKTRO-KİMYEVÎ sinyaller, çevreye değişik dalga boylarındaki dalgaların
yayılmasına yol açar. Gözle görülmeyen ve elle tutulamayan bu dalgaların
varlığı, bazı cihazlarla tesbit edilebilmektedir. Kafatasına bağlanan
elektrodlar aracılığıyla, beynin yaydığı dalgalar, elektroensefal denen bir
cihaza gönderilir. Bu cihaz, beynin en zayıf dalgalarını bile tesbit eder.
Beyin, saniyedeki titreşim sayısına –frekansa– göre değişen ALFA, DELTA, GAMA,
TETA ve BETA denilen farklı dalgalar yayar. Fizikî ve zihnî algılama durumunda
yayılan ALFA dalgaları saniyede 7-13 kez salınır. Saniyede 13-60 kez salınan
BETA dalgaları, kişinin kendisini gergin hissettiğinde, stresli olduğunda veya
korktuğunda, yâni alarm durumunda yayılır. TETA dalgaları, saniyede 4-7 salınım
yapar ve şuurun zayıfladığı durumlarda, uykuya geçerken veya uykunun ilk
zamanlarında oluşur. Uykunun derin safhasında ortaya çıkan dalga ise,
DELTA’dır. Saniyede 0.1-4 titreşim yapan bu dalgalar, çok yavaş iletilir ve
şuur tam kaybolduğunda oluşur. GAMA dalgaları saniyede 30-50 kez titreşir. Bu
dalganın, idrak - şuur - düşünce sırasında ortaya çıktığı düşünülmektedir.”
*
TELEGRAM, malûm, uzaktan “beyin
kontrolü” ve “zihin kontrolü”; yukarıda iktibas ettiğim yazıyı, insandan
yayılan dalgaların altını çizmek için, sadece bunun için aldım. TELEGRAM’da,
cihaz ve hedef kişi ilişkisine muhtelif defalar temas ettim; burada bir
benzetmeyle, uçakların radarla, denizde balıkların “sonar cihazı” ile tesbitini
ekleyeyim. Gönderilen dalgalarla cisimlerin tesbitinin aksetmesi hâdisesi; bunu
beyin ve zihin dalgalarının tesbitine ve aksetmesinin de, kemmiyet ve keyfiyet
olarak anlaşılmasına tatbik edin. Bu misâl, enerjinin yoğunlaşması ile maddenin
teşekkülü, AURA-insanı çevreleyen ışık’ın, insan bedenine vücud vermesi
şeklinde “dıştan içe” bir oluş anlayışını çeliyor değil; neticede, içten dışa
bir dalga yayılımı anlayışını çelmez. Burada aklıma, BETATRON’un, enerji
çoğalması-azdırması yaptığı da geliyor. Yaptığım bu izâhın en güzel tepkisini,
kardeşimden aldım: SAÇMA DEĞİL… Galiba TELEGRAM anlatma hususunda en güzel
tabir de bu: Tıpkı, bugün fizik ve tıb ilminin teorilerinin itibarının da, bu
ifâdeye girebildiği kadar olması gibi.
*
TELEGRAM’ı anlatırken, bazı
kişilerin hâdise anlatmamı istediklerini duydum. Kaba-saba hâdise
anlatmalarının, kaba-saba anlayışlar önünde ne hâle geldiği, bizzat benim
yaşadığım dramdan belli değil mi? Meselenin ne gülünç hâle düştüğü? Ben,
“karnıma ağrı veriyorlar!” desem, karın ağrısına tavsiyeden tutun da, “benim de
karnım ağrıyor”a varan, beni büsbütün boğucu olmaya ve TELEGRAMCILAR’ın
ekmeğine yağ sürmeye kadar neler, neler! Onların gülünçlükleri de, bana çıkan
ve anlaşılmayı zorlaştıran bir vakıa. Kaldı ki, sözkonusu teknikle
gerçekleştirilen iş, dünyalar arası hesablaşmayı gerektiren bir mahiyette ki,
bu eserde aslolan, bir nefs murakabesi ve muhasebesidir; hâdiselerin nakli,
buna bağlı ve hukukun hileleşmeden dikkatini uyarmak içindir. En azından, onun
hâlinin ifşâcısı olmak. Hâdise mi? BETATRON’la ilgili küçük bir notu aktarayım:
2006 veya 2007’de, Metris hâdiseleriyle ilgili, usûl yönünden yeniden yapılan
silâh davasına gidişim, arabadan inince, “bana BETATRON veriyorlar!” diye
bağırmam, Mahkeme salonunda kafamın etrafında bir hâle varmış gibi rahatlatıcı
ve melekî bir tesir, bu sırada dinleyiciler arasındaki yakınlarımla
selâmlaşmam, Mahkeme heyetine nisbetle sağ tarafta oturan gazeteciler, o tarafa
bakmamaya mübalâğalı duruşum, buna rağmen birden, “kızlara bakma!” diye tedib
edici, cihazdan verilen ses… Bu, aynı zamanda benim, konuşabilip
konuşamayacağımı da yoklama oluyor: Ben arkadaşlara dönüp, bana BETATRON
verdiklerini söylüyorum. Aynı zamanda, hâkimlere de aktaracağımın sinirlenmiş
hâli; mevzu TELEGRAM değilse bile. O ânda ara veriliyor ve askerler beni,
hücreye götürüyorlar. Kısa bir süre sonra da, orada Mahkeme’nin bittiğini haber
veriyorlar. Bu türlü TELEGRAM faaliyetlerinden ötürü, benim baştan söylediğim
husus hep şudur: Duruşmadan vareste tutulmak istiyorum… BETATRON VERMEK?
Nymphalar, bu ifâdenin yanlış olduğunu söylüyor ki, doğru. Ama bu doğru,
onların alaylarını doğru kılmıyor. BETA-TRON hakkında söylediklerim göz önünde
tutulursa, benim söylediğim doğru olur. Ama cihaz kastedilirse? “İğne
yapıyorlar!” derken de, âlet ve araç kastediliyor anlaşılsa? Demek ki, yarı
yarıya haklıyız; bu bir galat ifâde. Günlük hayatta kullandığımız nice ifâde gibi!
“NUR MU
İSTİYORSUN?”
Kartal Cezaevi’nde… Bir müddettir,
Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ve Üstadım’ı, tam da TELEGRAMCILAR’a yakışan
şekilde, kalbimin üstünde-içinde, vasıf dışı bir ahlâksızlıkla, çizgi film
oynatır gibi gösteriyorlar: TELEGRAM’ın beyne yönelik bir iş olduğunu, herhangi
bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için hatırlatayım. Yine, yarı uykulu yarı
uykusuz, hâlsiz ve “vakit geçirici” olmak için yattığım “sonsuzdan bir günün”,
sonsuz saatlerinden ve giderek sonsuz dakikalarından birinde, kalbimin üstünde,
fotoğraftan çizilmiş resimlerin, çizgi film gibi oynatılması: Eski Cumhuriyet
baloları dekorunda, Atatürk pistte, başkaları da var, vals yapıyor. Ben tamamen
hapı yutmuş olma dehşetiyle yataktan fırlamak üzereyken, KENAN’ı oynayan ARAR,
“nur mu istiyorsun? Al sana nur!” diyor ve o ânda kafamın içinde müthiş bir
şokla ışık patlıyor: Korkuyla –imân korkusuyla– kendimi havalandırmaya
atıyorum. “Nurun ne olduğunu şimdi anladın mı?” diyor. O şaşkınlık içindeyken
devam ediyor: “Şimdi güneşe doğru bak, Atatürk’ü göreceksin!”; zımnen İlâhı…
Bakmayarak mı imânda kalayım? Merak saiki ve çekişme güdüsüyle Güneş’e
bakıyorum; hâliyle fos çıkıyor. Tanrıyı da yaratan, yok. Bir daha da Telegram
süresince, bu türlü lâfları etmiyor. Bir müzün sonu… Anladığım kadarıyla
NYMPHALAR’da, “nur mu istiyorsun?” lâfının dışında, beynimde patlayan ışık
hakkında bir not yok.
(…)
GERÇEK
Mİ - HALÜSİNASYON MU?
Kartal Cezaevi’nde bir ziyaret
günü; sabahtan öğleye kadar ve öğle paydosu ve yemek arasından sonra, tekrar.
Kapalı görüş. Genel olarak sabahleyin, diğer arkadaşların ziyaretçileri
gelmiyor. Ben, henüz ziyaret saatlerinde cihazın tesirini ve konuşmalarını
kendilerinin yavaşlattığını veya tutulan balığın misinasını bollaştırma gibi
bir tutumla beni rahatlattıklarını bilmediğim için, tam ziyaret yerine girince
beden ve beyin olarak rahatlamamı, ziyarette dağılmama bağlıyorum; onun için de
hiç kaçırmıyorum. Sonradan, aynı şiddette ziyaret yerinde de TELEGRAM
işkencesi. Hâlimi seyirci olarak, sebebini bilmeksizin, bütün ziyaretçiler
biliyorlar; hepsi şâhid. Evet; bir sabah ziyareti ve benden başka kimse çıkmış
mıydı, çıkmamış mıydı, hatırlamıyorum. Cihazla –veya cin tesiri diyorum– beni
orada da sıkıyorlar. Ziyaretçiler bölümü ile, açık ziyaretin yapıldığı –salon
gibi diyelim– yer arasında, kapalı görüş koridoru. Açık görüş tarafına açılan
pencereler. O sıkıntıyla, üzeri ondüle kaplı- ışık geçiren malzemeyle kaplı
tavanından dolayı, gayet ferah görünen sözkonusu mekâna bakmak üzere camı
boyalı pencereyi açıyorum. Bir de ne göreyim? Ondüle dedikleri, alt ve üstü
eşit yarım dairelerden müteşekkil kıvrımlı-dalgalı tavan malzemesi üzerinden,
Banknot matbaasından çıkan kağıt paralar gibi, bütün zeminden akan Atatürk
resimleri; hepsi aynı, yandan bir kafa ve çizgiyle yapılma. Klâsik, herkesin
bildiği resim şeklinde. Gördüğüm gerçek ama, ziyaretçime söylesem mi,
söylemesem mi? Onun tavanı görmesi mümkün olmadığı için, bunun sağlamasını
yapamıyorum. Bana inanır mı? Gördüğüm halüsinasyon da olabilir. Beni
rahatlatmaya gelen ziyaretçimi üzmemek için, yarım yamalak ve alelâde bir
şeymiş gibi söylüyorum… Bu tertib: Projeksiyon âletiyle, –çizgileri gölge
renginde resimlerin– tavandan geçirilişi şeklinde olabilir.
Şimdi: Benim hâlimi izâh sadedinde
ilmî ve fikrî İZAHLARIM olmasaydı, kuru hâdise nakillerinden, kim ne anladı ki,
kim ne anlayacaktı? Ben yine KLÂSİK PSİKOLOJİ yorumlarının ayrıca işkencesi
altında, seyircilerin kimi beşuş çehreli, kendi nefs rahatı ve çıkarında, BOK
yolunda olacaktım. Bu ifâdeyi, kızgınlığım olarak alın. “Allah’a malik olan
neden mahrumdur?”; benim bürünmeye çalıştığım mânâ bunun hakikati iken,
seyircilerin anlayacağı, sözkonusu ifâde. Bu benim, yaşama mücadelesi içinde
bir nefs muhasebemdir de; fikri anlamaya ve sevmeye çalışın, kendinize yarar
kılın bu çileyi. Eğlencelik olsun diye yazmıyorum. Dikkat ediyorsanız, sadece
TELEGRAM’ı yazmıyorum, TELEGRAM’la yaşarken, vesile ve tedâî sarmaşıklarıyla
hep TEVHİD’i yazıyorum; niçin yaşıyorsak, yaşamamız gerekiyorsa, onu.
Hâdise mi,
buyurun bir hâdise daha…
YÜRÜYÜŞÜMÜ
AYARLIYORLAR
Hergünkü olağan işlerden olarak, 5 mi 6 mı, uyudum veya bayıldım. Arada
kahvaltı getirme, sayım faslı –saat 8 - 8.30 civarı–, 9.30 - 10 sıralarında da
ayaktayım. Cihaz mı cin mi, kafamı parmakla dürtüp birini kaldırır gibi, yahut
beynimde çalan bir sinyal müziği, veya 15-20 santim mesafeden “haydi kalk
bakalım!” sesiyle; bunlar olmazsa şartlanmış bir şekilde ben kendim kalkıyorum.
Kendim kalktığım zaman, onlar bana musallat oluncaya kadar geçen zaman,
çalınmış bir zaman olarak, iksir gibi.
Öyle salaş, öyle bitkinim ki,
99’luk bir turu bile bitirebilmem mümkün değilken, yarın yine sabaha kadar,
tesbihe sarılmaya mecburum. Çay - sigara faslı ve bahçede yine yürüyüş
başlıyor; onlar başladılar. İşin en korkunç tarafı, bu işin bitecek bir
müddetinin olmaması, sonunun olmaması.
Bahçede turlamam “L” şeklinde;
gayet ağır adımlarla ve yürüyüş tarzım olarak, dizlerimi bükmeden yürüyorum.
Kartal’da bu koğuşa konulduğum ilk 2 ay, Telegramcıların da şaştığı şekilde,
günde 18 saate yakın yürüdüğüm oluyordu.
Yürüyüşümü ayarlamadan önceki
günlere dönelim: “L”nin uzun tarafında yürürken, yarıya geldiğimde üzerimdeki -
ve tabiî ayaklarımdaki tesir, hep aynı noktada çözülüyor ve sanki güneş-gölge
ayırımı gibi, bir alandan öbür ferah alana geçmiş gibi oluyordum. Dönüşte ise,
yine aynı noktada, tesir alanına girmiş oluyordum. Panik yok. “İleri geri gidip
geleyim, bu ne iştir” veya “tesire girmeyeyim” diye sınırdan dönme yok. Hep
aynı şekilde, turuma devam. Çünkü, defalarca olduğu gibi, bir şeyi bir şeye
benzetir ve o şey kafanda özel olarak düşünmesen de, belki onlar tarafından
ilka edilen bir netice olarak şekillenirken, bir zaman sonra bir de bakıyorsun
ki tam tersi bir şey oluyor. Bu, başkasına anlatacağında da, seni, bir
söylediği bir söylediğini tutmaz duruma düşürebilir; zaten kafalarda kalıplar
hazır. Oysa ben, fırsatını bulduğum her ânda hep anlatmalı, niçin orda öyle de
burda böyle dediğimin çözümünü de onlar yapmalıydı. Hâlim, bir taraftan yan,
bir taraftan da hangi kimyevî terkibin yakıt olarak kullanıldığının sıhhatli
tesbitini yap. Yoksa hepten yandın!
O gün, onlar, karnıma –sanki bir
karınca yürüyüşü içinde, termometre cıvası gibi– giren, beni geğirten, derken
kalbime doğru ilerleyen, dinlenmek için çömeldiğimde hemen kalbimi avuçlayıp
sıkan bir tesirden tutun da, omuz başlarıma şiddetli darbelerle canımı yakmaya
kadar bir sürü klâsik numaralarını yaptılar. Tabiî, duvar dibinden gelen,
görünmeyen iki kişinin sesi, biteviye konuşmaları, o yavaş ses tonlarının
büsbütün asab bozması; artık, Kenan mı, aktör mü, bir ara yan havalandırmadan
lâf atan travesti mi, ne olduğu belirsiz, Sisivarî ses ve onun yanındaki
bilgisayarcı, hep başroldedir.
Sağ tarafımdan gelen ve giden
fotoğraflar; çoğu kadın fotoğrafları. Kovmak için gözümü açıp kapama ve alnımı
oynatmaktan perişanım; dışarıdan biri görse, “kafayı üşütmüş!” der ve bende
yerleştirmek istedikleri, kalıcı kılmak istedikleri bir hareket de bu. Birileri
yanımdayken, öyle bir şey aklıma gelir gelmez, tik gibi, gayri iradi olarak o
hareketi yapmış olacağım. Bilgisayarcı uzman sesiyle:
— “Bak
artık zihniyle kovamıyor, kaş göz hareketi yapıyor!”
—
“Korkuyor, korkuyor; ama alışacak!”
Bu minvalde giderken, fark ettim
ki, dizlerimi bükerek, tabiî şekilde ama iradem dışı yürüyorum. Sözkonusu
“L”nin, bahsettiğim orta yerine gelince, yürüyüş şeklim değişiyor; ve dönüşte
aynı noktayı geçer geçmez, kendi yürüyüş şekline dönüyorum.
Bunu yapabilmelerindeki tabiîlik,
yâni hiçbir tesir ve zorlama hissi duymaksızın öylesine benimmiş gibi olan bu
iş, aslında beni ürkütmeliydi; ama onun yerine, cin işi mi elektronik bir iş mi
kısır döngüsünden başka bir şey düşünmeksizin, yoluma devam ettim. Yoluma?
HAFIZA
TAZELEMEK
Hafızadan gelecek olanları,
hatırlamayı, şimdiye açılmış bir mecra olarak görürseniz, TELEGRAM altındaki
mecra, sizin tabiî yaşayışınız içinde olan değil de, onların istedikleri
gibidir. Hani aklına gelen veya getirdikleri, bir köydeki hıyar tarlası olsa,
onlar mecazından bunu senin “şey”e âit hatıran diye işlemeye hazır; beni misâl
alın, hazırladıkları DOSYA’nın mahiyeti gereği. Hele bir de işlediğin mevzu
MEHDÎ ise, anlayın “dosyaları”nın niyetini. Bütün bunları, “kanun sınırlarını
zedelemeden” açıkça yazıyorum, elektromanyetik dalgaları elimle tutup
delillendiremesem de. Yine açıkça söylüyorum, “cihazları önünde görmek
istedikleri zavallı”, BEN BENİM! (14)
16
ŞİMDİ VE ARKADA KALAN
TELEGRAM, “zihin kontrolü ve
yönlendirme” diye birşey var. Böyle birşey mümkün mü, değil mi? Hani bir
gazetecinin, benim bunu ilk duyurduğum 2000 yılında, “Tanrı’nın işi mi
yapılıyor ki, zihin okuma mümkün olsun!” diye yazdığı, sonra birşeyler duymuş
olmalı ki, benim ismimi anmadan, “vay canına, teknik ne kadar da ilerlemiş!”
makamında ilkini çelici makale kaleme aldığı safha gibi. Nihayet, içinde
bulunduğumuz, TELEGRAM kitabımdan bugüne süren, “bu iş nasıl gerçekleşiyor?”
safhası. Hepsi içiçe girmiş bir süreç hâlinde, her safhada başrolde ben.
TELEGRAM vakıasının fantezi veri ve anlatımlar, film vesair hayâli işlemeler
dışında, YERLİ olarak ortaya konulmasının, kamuoyuna duyurulmasının son safhası
olarak da bu yazı dizisi-eser… Böylece, niçin seçme ve hülâsa hâlinde,
kronolojik tarih gözetmeden, serbest ve rahat bir anlatım tarzını uyguladığımı
da izâh etmiş oluyorum: Tam da, içinde bulunduğum şartlarda ancak yapılabilecek
şekilde. Ayrıca, sadece TELEGRAM’ı değil, TELEGRAM altında olmama rağmen devam
eden fikir hayatımı da, içiçe anlatıyorum.
*
25 Ocak 2000’de, Metris
Cezaevi’nde, bir senedir Mahkeme’ye çıkmayı reddetmem üzerine, bu cümleden
olarak 5 Aralık’taki MEŞHUR tarihî hâdiseden sonra, mukabil hareket: 26
Ocak’taki Mahkeme’ye çıkarmak için yapıldığı söylenen, sabahın kör bir saatinde
askerin doğrudan ateş açmasıyla başlayan ve (1) kişinin şehid olması ve 5-9
kişinin yaralanmasıyla neticelenen OPERASYON. (Düzenin bütün organlarıyla
karakterini gösteriyor olması bakımından, yeri geldikçe ATIFTA BULUNACAĞIM o
gün hakkında, vurgu yapmak için, OPERASYON’u büyük harflerle yazdım.)
Operasyonun hukuki olup olmaması bir yana, sadece benim davam ile ilgisi
yönünden bile hukuki midir? Metris Cezaevi Savcısı’nın, mahkemeye çıkıp
çıkmayacağımın cevabını almak üzere geleceğini söylediği 25 Ocak’ın sabahında
gerçekleştirilen bu operasyon? Aslında Cezaevi Savcısı’nın Mahkeme’ye çıkıp
çıkmayacağımı öğrenmek istemesi lüzumsuz; çünkü 26 Ocak’taki Mahkeme’ye
çıkarılmak üzere gelinceye kadar kimsede böyle bir tahmin yürütme yetkisi
yoktur. Oysa bunun bir adım daha ilerisine gidilmiş, işin içine müneccimlik
girmiş ve benim Mahkeme’ye çıkmayacağım kesin kaziye kabul edilerek sözkonusu
operasyon gerçekleştirilmiştir. Ve DGM Savcılığı’nın iddianâmesine hangi
şartlar altında cevab yazdığımın daha iyi takdir edilmesi için arkası:
Yaralıların çıkarılması ve teslim olunması hususunda operasyonu yürüten Albay
Sabri Dikici, (sonradan, hakkında, İstanbul’da olduğu gibi Elazığ’da da çıkar
amaçlı çete davası açıldığını gazeteden öğrendik.), “hiç kimseye kötü muamele
yapılmayacak, Devlet sözü!” diyor. Devlet sözüyse fena!.. "Biz, söz
namustur uhdesine bağlı insanlarız, sizin sözünüze güvenmek isteriz!"
diyoruz, kabul görüyor; ve en son benim çıkmam şartıyla arkadaşları tek tek
alıyorlar. Sıra bana gelince durum değişiyor: Benimle beraber çıkacağını
söyleyen Albay, "tamam!" diyor ve benimle ilgisinin kesildiği o ânda
yüzleri dövüş maskesi gibi bir şeyle örtülü grub, kollarıma giriyor. Askerin
oluşturduğu koridor içinde kim vurduya getirilmek gibi bir durumda olduğumu
anlıyorum. Fakat enteresan; koridor yapan askerlerin içinde, arkadaşlarının
mani olduğu bir hevesli hariç, hiçbirinde bir davranış olmadı; onun arkadan
yarım bir tekmesini yedim. Yine enteresan, koluma giren kasklıların “görevini”
bildikleri için, o ânda saldıracaklar zannıyla görev ve vicdan arasına sıkışmış
mustarib yüzlü birkaç asker, onlara müdahale etmek ister bir davranış
sergilediler: İçi müdahale eden, dışı tutuk tavır. Asker koridoru içinde
ilerlerken, kasklıların kararsız hareketleri, “istersen çök, biraz dinlen!”
gibi mânâsız lâflar ve duraklamalar. Böyle anlattığıma bakmayın, koridorun
uzunluğu belki 30-40 metre. Duraklamada, biri kameraya
çekiyor; yüzümü. O ânda farkettim. Koluma giren grubtan biri, –burası önemli!–
bana, "sen de asker çocuğu imişsin, boyuna askere saldırıyorsun, bu
düşmanlık neden?" dedi. Aslında onun söylediği, istihbarat raporlarından
adlî mekanizmalara ve kamuoyuna kadar istediğini istediği gibi sunan ve tersine
şeylerin karşısında cılız kaldığı basının, "İBDA-C boyuna askere
saldırıyor!" şeklindeki haberi idi. Avamileşince komikleşen bir dava:
Devlet’e karşı olmak başka şeydir, rejime karşı olmak başka şeydir, bu
niyetlere bağlı tutum başka başka mânâlar ifâde eder. YENİ DÜNYA DÜZENİ BENİM
diyecek BAŞYÜCELİK DEVLET ideali ne? Uzatmayalım: Neticede, beni
tepeleyecekleri bir yer telaşesinde orası mı burası mı derken, Metris
Cezaevi’nin dış bahçeye açılan kısmına kadar geldik. (Uzun koridor bitti!) Oradan,
dışarıyı gören kapısı açık bir odanın penceresinden, bahçeye sıraya dizilmiş
arkadaşları gördüm ve hiçbir pratik yararı olmamasına rağmen, el işaretiyle
beni tepeleyeceklerini anlatır bir işaret yaptım. O ânda Albay odadan çıktı ve
“zafer işareti filân yapmak yok; gel şuraya önce güzelce konuşalım!” dedi, beni
bir sandalyeye oturttu, arkadan kollarım kelepçelendi, hemen akabinde dışarı
çıkarıldım. Kasklı grubun içinde, Albay’ın yarım dönük yüzünde, bir göz kırpma
hareketi ve “bak vurursanız, fena olur, fena yaparım!” demesi; o ânda üzerime
üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, yerde yediğim
tekme darbeleri ve alnımın ortasına yediğim bir tekme darbesiyle son
hatırladığım, “Allah’ım!” diyebilmem. Son söz, yalnız O’na: “Allah’ım!”… (O
güne âit notlardan hazır geçirdiğim bu kısmı, o gözle takib edin.) Aradan şu
kadar gün geçmesine rağmen, Kartal Cezaevi’nde beni günde birkaç kere baygınlık
hâline getiren o darbeler; nasıl sağ kalabilmişim, anlayabiliyor değilim.
Neticede; hadisenin vukubulduğu yere koyulmuş bir masa üzerinde ayıltılırken,
patlayan sol kaşıma dikiş atıldı ve masadan indirildim. Ne hâle getirilmiş
olduğumu göstermek için sadece şu sahne yeter: Ayak üstü dikildikten sonra,
rüyâ görür gibi, yaklaşık 10 senedir görmediğim hurdaya çıkmış bir arkadaşla
konuştum, sonra rüyâ içinde rüyâdan uyanır gibi, askerin içinde koridora
dizilmiş 5-6 koğuş arkadaşımı gördüm. Oysa, “acaba?” şübhesiyle 26 Ocak’ta
mahkemeye getirilirken arabada sorduğum arkadaşlar, benim tepelendiğimi görmediklerini
ve kendilerinin bahçede olduklarını söylediler. Şuurum kopuk kopuk: Saçımın bir
asker tarafından berberin yerinde kesilişi, onun alabildiğine tabiî bir
davranış içinde bana rahatlık veren sükûneti… Arabaya götürmek üzere iki kişi
koluma giriyor, herhâlde yürüyemediğim için, yüzüstü sürüklenerek arabaya
götürülürken, bir ayık, bir kayıbım… Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve
uyuşukluk hâkim şekilde, Kartal Cezaevi`ne getirildim. Sol bacağımın üzerine
basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay
ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, beni tepelemek için bir odaya
aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın
üzerindeki gazlı bez veya pamuk söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı:
Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki
"tenbihli" bir adam, bana, "sırtında bir darbe falan yok değil
mi?" dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor...
Acelesini bildiğim Doktor`a, "yüzümde ve kafamda birşey yok değil
mi?" deyince, sanki kendisine farkında olmadığı birşey söylemişim gibi,
"yok!" cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla
Cezaevi`nin müşahede bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ böğrümü
bulan tekmesi... Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları, acıklı bir tasvir olsun
diye değil, koruma ve kolluk görevinden, Cezaevi`ne kadar bir bütünlük teşkil
eden Adalet sisteminin hâlini göstermek için yazıyorum: (1) ölü (9) yaralıyla
neticelenen malûm operasyonun ardından "Devletin itibarı kurtuldu!"
diyebilen Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, evvelâ kendilerinin koydukları
kanunlara saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, Devlet`in
kendi asıl itibarının ADALET olduğunu da göstermiş olurlardı... Neticede: 26
Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil
bacağı gibi bir bacak ve kafam gözüm yaralı hâlde, –tahkir edici davranışlardan
filân vazgeçtim!– karşınızdayım... "Yukarılardan" gelen tenbih
gereği, Mahkeme`de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını
almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, üzerimdeki
yeleğin beni gösterişli yapması sözkonusu edilip, huzurunuza çıkmış olarak...
(Bunlar, mahkeme heyetinin gözü önünde oluyor!)… Dönüşte, arabada anlayışlı
tarafını farkettiğim sivil giyimli ve kendini Kenan diye tanıtan Binbaşı’ya,
yukarıdan beri anlattıklarımdan birkaç çizgiyle bahsettim ve “bu davranışlar
hukuka uygun mu?” diye sordum. “Hukuki değil, psikolojik!” dedi.
*
Yukarıda, müdaafamın girişinden
istifadeyle yazılmış bir bölümü okudunuz. NYMPHALAR’ın beni tahrikiyle, seneler
boyu süren didişmelerimizde, eğer biri hakkında kanaatim iyi ise, onu çapaklı,
eğer kötü ise “cici” gösteriyorlar. Binbaşı Kenan, TELEGRAM isimli eserimde de
ismi geçen, cihazı bizzat kullanan olup olmadığını daha Kartal’dan
karıştırdıkları, 35 yaşından 70-80 yaşına kadar değişen görüntüler ve seslerle
TELEGRAM’ın baş aktörüyken, sonradan Duran Arar’ın rolünü oynadığı olan, benim
şahsî kanaatimin ağırlığına göre de, bilfiil işin içinde olmayan biri idi.
NYMPHALAR, onun Binbaşı değil, astsubay olduğunu söylüyorlar.
*
Hep şimdide yaşıyoruz; geçmiş ve
gelecek hep “şimdi” içinde ve hâlinde. Metris Cezaevi’nde, havalandırmada, hava
soğuk ve yerler ıslak, bahçede turlayan üç kişi. Hatırladığım, sözümün muhatabı
Hasan Kapar:
— “Bak şimdi üç kişi, kanlı canlı,
aranızda sohbet ederek geziyorsunuz. Aradan zaman geçecek dışarı çıkacaksınız
ve belki şu ânı hiç hatırlamayacaksınız! Öyle ki, ben size şu ânınızı
hatırlatsam bile! Hiç olmazsa şu sözümü hatırlayın ve size bir fotoğraf kalmış
olsun, dondurun bu ânı; bana, ben demedim mi dedirtmeyin…”
Onlara lâtifeyle karışık olarak
söylediğim bu sözde, gece-gündüz dışarı çıkma hayâliyle yaşayan mahkum
psikolojisine âit, hayatın hakikati bir ironi de vardı. Çocukluğum diyorsun da,
genel anlatım içinde kalan hiçbir fotoğrafı olmayan yıllar geçmiştir. Günü
gününe tutulmuş günlüklerin, eğer fikir ve muhasebe yoksa, sahibi için bile leş
kokan olması, hatırlasan ne olur, hatırlamasan ne olur intibâı vermesi, bu
yoldan da bir nevi “olmasa da olurlarla beraber mi yaşıyoruz?” dedirtmiyor mu?
Elbette, hiçbir ân boşuna yaşansın diye değil, ama bizde kalan hülâsa kıymeti
ne ve hayatın kıymetini anlıyor muyuz, vaktin kıymetini? Hazret-i Eyüb misâli,
“nereden ne aldığın değil, ne yaptığındır önemli olan!” hikmetiyle, hangi
şartlar içinde neleri nelere vesile kıldığım, 11 senelik TELEGRAM maceram ve 8
senedir verdiğim eserler boyunca, nihayet; “Ölüm Odası”nda görünmüyor mu?
Galiba, bu eserde niçin hâdiselerin hülâsa ve özünü verir, ruhunu işlerken,
klâsik bir “işkence edebiyatı” içinde görünmediğim, öyle bilinmek de
istemediğimi anlatmış oluyorum. Kuru bir vakıa tesbitinin, herhangi birinin
aile albümü kadar sizi enterese etmez bir cansızlıkta kalacağı, tam öyle olmasa
bile, benim Mahkeme’ye çıkışım dolayısıyla aktardıklarımdan belli değil mi?
Meğer ki, kuru vakıa nakli, canın cana bakmasına muhatab olsun da, onunla ilim
ve fikirleşsin. Bu iş ise, sadece nadidelere mahsus; bizim anlatımımız ise,
niyet olarak da umuma.
MÜŞAHEDEDE…
Bu gece, (22 Ağustos Pazar günü — 2010), NYMPHALAR’ın, vücuduma verdikleri
düşük yoğunlukta elektrik ve niteliği çeşitli hafif yollu lâf atmaları altında,
KARTAL’da müşahedeye konulduğumuzda ve geçen benim için 9 günde olup bitenleri
hülâsa edeceğim; çok da hevesim olmamakla beraber. İlerleyen bölümlerde
gerektikçe geri dönüşüm bâki.
*
Arkadaşlar ikişer ikişer hücrelere
yerleştirilirken, ben tek olarak bir hücreye konuyorum. İçerinin, tuvaletten
dolayı leş kokusu. Hâlimin tarifine gerek yok. İlk gece hakkında fazla bir şey
hatırlamıyorum; tam tersi olması gerekirken. Sadece, sağ tarafımdan sol
tarafıma, sol yanımdan sağ yana dönerken, kalbim mi duruyor ne, ışınlanma
hayâline uygun şekilde bir ânda bütün vücudum yanıyor ve ben kayboluyorum;
dönünce yine şuurlu hâlim.
*
Gündüz, müşahede bölümüne geçilen
geniş boşluk diye hatırladığım yerden, Cezaevi personeli veya başkaları da var,
onların olağan sesleri. Bu sesler arasında, benim de ismim ve bahsim geçiyor.
Müddetini kestiremediğim bir zaman içinde, oradan “Savcı geliyor!” diye ses de
karışıyor ve onun bir Mafya lideriyle münakaşası; ve Savcı’nın benim aleyhimde
bağırıp çağırması. Sesler hayâl için kurgu. Arkadaşlar, bu sesleri duyuyorlar
mı? Sanıyorum karşı hücre boş.
*
Tuhaflıklar oluyor. Dışarıdan
gelen seslerden, Savcı’nın Cezaevi personeline, konferans verir gibi konuşması
yanında, doğrudan kafamın içinde silik tonda onunla karışan ses ve konuşmalar.
Arkadaşların arada bir tekbir getirmeleri, birbirlerine hücreden hücreye
seslenmeleri, ihtiyaçlar çerçevesinde konuşmaları, benim işittiklerimden
habersizler gibi geliyor. Zamanla, yattığım yerden duyduğum seslerin, onlar
tarafından duyulmadığını kesin olarak anlıyorum. Duymaları da mümkün değil.
Ranzanın üst kata uzanan içi boş demirinden geliyor gibi. Acaba ranza demirinin
içinden mi? Benim yaklaşıp uzaklaşmamla ses değişmediği gibi, ben bir demire
yaklaşırken, o radyodan gelir gibi olan çok düşük tondaki ses, öbür demir
tarafından geliyor. Orası da değil. Şu ayak ucundaki demirler? Bazen üstümdeki
ranzanın bana tavan olan demirlerinden. Galiba buldum; duvardaki belli belirsiz
hafif çukurdan gibi! Görünürde bir şey yok; sesin frekansı, acaba duvara
gömülmüş bir vericiden dolayı mı? Orada boşluk var mı diye, elimle vurup
yokluyorum; herhâlde yok. Nihayet; sakın cin ve cinler olmasın?
*
Salondan gelen o toplantı
seslerinden biri, bilmem kaç dakika sürüyor, tekrar tekrar kulağımda ve teybe
alınmış bir ses, bilmem nasıl bana veriliyor. O zaman böyle bir düşünce içinde
idim. O konuşmada, benim Askeri Mahkeme’de yargılanacağım söyleniyordu. Yaralı,
hasta ve böyle biteviye başlayıp biten bir konuşmanın kesiksiz tekrarı. Ve
benim, her seferinde, bir hevesle sesin geldiği yeri keşfetme ve sükûtu hayâle
uğramalarım. Kaçıncı gündü bilmem, karşı hücreye Hasan Kapar geldi. Ona
seslendim ve benim hakkımda sürekli konuşulduğunu, duyup duymadığını sordum.
Tahmin ettiğim gibi, duymuyormuş! Benim kantin ihtiyaçlarımı sipariş ettiğini
ve günlük gazeteleri yollarkenki tabiîliği, benim ne bakımdan düşünüldüğümü de
gösteriyor; işittiklerimin nasıl gerçekleştiğini nasıl anlatabilirim ki? Bu
şartlar altında, sayımlardaki olağan gıcık verme hareketleri, sözkonusu işler
için bir katık.
*
Herhâlde ikinci gündü; SANCAR
KARTAL’ın şehid olduğunu haber verdiler. Bu arada arkadaşların tekbir
getirmeleri. Kapının önünden geçen bir gardiyan, “bu tekbir getirmiyor,
korkuyor!” diyor.
*
Hangi gündü bilmiyorum; boş olan
benim yanımdaki hücreye, iki kişi koydular. “Bizi bula bula teröristin yanına
koydular!” diye, şikâyetamiz konuşuyorlar. Ya yalakalık etmek için, yahud beni
rahatsız etsinler diye kasden getirildiler. Bir-iki gece, kantin ihtiyaçlarını
gidermek bakımından garibanlıkları da dahil, ucu teröristle yanyana koyulmaya
bağlanan sızlanmalar. “O burada rahat etsin, bize gelince bir şey yok!”
vezninde. Aklıma gelmişken, ekmeğini “terörle mücadelede” arayan ve yaptıkları
işin ahlâksızlığı kendiliğinden ortaya çıktıkça her seferinde meşruiyetlerini
“terör” diye izâh eden NYMPHALAR’a söylediğimi aktarayım: Doğu’nun ekonomik
berbatlığı terörden değil mi? Bunun yanında, “Batıda da yoksulluk var, niye
terör olmuyor?” diyorlar. Öyleyse, terör olmayan Batı’da, Doğu’da terör için
harcadıkları para gibi, terör olmadan zenginleştirmeyi gerçekleştirsinler;
terör olursa harcayacakları parayı harcasınlar, gerekeni yapsınlar.
*
Bir gün kapı açıldı, kapı önündeki
gardiyanlar beni koridora çağırdılar; aklıma, hücrede arama yapılacak olduğu
geldi. Sigaramı basmak üzere kültablasına hamle ediyordum ki, “gerek yok, yine
gireceksin!” dediler. Herhâlde üst araması gibi bir şey. Sonra, “şurdan
gidelim!” dediler, herhâlde 3-5 metre ötedeki salon gibi açıklıkta
arayacaklar. “Şuraya, şuraya!” derken, elimde sigara, içeride parmak izi alma,
fotoğraf çekme ile ilgili çağırıldığımı anladığım bir küçük oda; beni hücreden
çıkaran efendi, arsız arsız “elinde sigarayla buraya geliyor!” demez mi! Odada,
teğmen ve üsteğmen, bir kişi mi iki kişi mi ve birkaç asker var. Başlarındaki o
söze iltifat etmeden, bana gayet kibar bir şekilde, “Salih Bey, parmak iziyle,
fotoğrafınızı çekeceğiz!” dedi; “sigaranızı duvar dibine koyabilirsiniz!”…
Kraldan çok kralcıyla, kral arasındaki fark. İş bitti, gerisin geri hücredeyim.
*
Dokuzuncu gün, hani akla
gelebilir, 15 gün dolmadan hücreden koğuşa çıkarılıyorum; iltimas yapılıyor
gibi. Tek kişi, 6 kişilik, iki katlı koğuşa. Mahkeme’ye hazırlanayım diye. 15
günün sonunda, yanıma arkadaş da geleceğini umarak. Hâlbuki, o günden
başlayarak, TELEGRAM’ın içli dışlı oyunlarının zenginleşmeye başlaması
sözkonusu. (15)
17
AĞLAMA ÜZERİNE
Bugün 27 Ağustos 2010. Akşam
haberlerinde, Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un veda konuşmasını dinledim.
Sunucu’nun dediği gibi, konuşmasının bir yerinde, kendisine desteğini
esirgemeyen eşini, oğlunu ve kızını anarken, bir duygu yoğunluğu içinde,
ağlayacak gibi oldu, sesi boğuldu, kendini kontrol için sustu, kendini tuttu.
DELTA Serdar, olağan işlerini icra ederek, Avukat dönüşü oradaki konuşmalarla
ilgili olarak, her lâfı alaya döndürücü bir tekrar ve yorum yaparken, bu bana
onların bir seneye yakın zamandır işledikleri - alay ettikleri(!) benimle
ilgili bir hususu hatırlattı: Heyecan, üzüntü vesaire gibi sebeblerle ağlama
hissinin de, insandaki tansiyon inmesi veya binmesi ile bağlantılı olarak
meydana geldiği iddiaları… Ben, bunu hatırlatarak, “şimdi Genel Kurmay
Başkanı’nın durumu, duygu yoğunlaşmasından mı tansiyona bağlanmalı, ağlama
hissinden mi tansiyon ilgisine?” diyorum. NYMPHALAR “durumdan dolayı” diyor.
DURUM, dış şartlar mı, içimin gördüğü mü oluyor. Tansiyonum düştüğü için mi o durumun
verdiği his, o histen dolayı mı o durumda tansiyon düşüyor veya çıkıyor? Her
neyse. (Bu her neyse, tansiyonun indiği mi, çıktığı mı meselesiyle ilgili.)
Neticede: Herşeyi beden-beyin fonksiyonu ile açıklamaya çalışan TIB ve
PSİKOLOJİ anlayışının tersine, RUH bedensiz de VAR; ve ruh-beden ilgisi içinde
teşekkül eden ŞUURLU varlığımız, ruhu beden tezahürü olarak gördüğümüz yerde,
bizzat şuuru izâh edemiyor ki, onu sadece beyne bağlı olarak bilebilelim.
Herşeyi beyin organına bağlı gören PSİKOLOJİ anlayışının çöküşü. Beden ruhun
delilidir.
SİNİR SİSTEMİNE GİRİŞ
NYMPHALAR bana, sistemlerinin
tabiî amacı olarak beni aşağılamak üzere, benim söylediklerimle benim hakkımda
bir kanaatlerini söylüyorlar: “Sende hayâl yok!”… Sistemin amacı aşağılamak da,
bu söyledikleri, ona benzer bir şaka. Ama genelde bu soydan şakalar, tutarsa
benim için ciddi ve tehlikeli, onlar içinse başarı olur. Meselâ KARTAL’da,
ziyaret günü ziyarete çıkmadan evvel, ARAR bana, “seninkiler taksiyle geldi,
şoförün adı NECATİ tatlım; senin küçük kız arabadan inemeden, taksi vınn!”…
Örneğini pek çok görebileceğiniz, söylenen bir isim etrafında malzemesi sizin
hayâlinize tevdi edilen delillendirmelerle pek çok kurgularını yaşadım; sizin
tabiî paniğinizin, frekans ayarıyla öldüresiye azdırılması şeklinde. ARAR’ın,
“tek başına bir yere kapatılan adama ne verirsen, gerçeği o olur!” hesabı;
çünkü, işin gerçeğini sokuşturabileceğin bir durumda değilsin. O günkü
hâdisede, ziyaretçime hemen, “sizi getiren şoförün adı Necati mi?” dedim. Evet;
bir gardiyan veya asker, şoföre o isimle seslenmiş, yâni tanışıyorlar. Hem
korkumun boşluğunun çıkmış olması, hem “tek başına kalırken bunu nasıl
bilebildi?” denilebilecek olmasının memnuniyeti yanında, sözkonusu hâdise
TELEGRAMCILAR’ın taze tuttuğu bir olabilirlik olarak, hep canımı yakan bir
SABİTLİK arzetti. “Yarım doktor candan eder!” hesabı, yakınlarımın güyâ beni
oyalamak adına “üzücü” kurguları da böyle oldu; hani aynı şeyi –TELEGRAM
sabitini– düşünme monotonluğunu kırmak üzere, “hafif gerginlik” olsun niyeti.
Halbuki anlamıyorlar ki, domino
tesirine döndürmek üzere TELEGRAMCILAR’a malzeme oluyor. BOLU’da, kendi derdim
olarak TELEGRAM’ın nasıl yapıldığı hakkında düşünür ve bu arada kurguları
içinde yaşarken, olmayan şey, NYMPHALAR’ın dediği gibi, HAYÂL kurmamam; hiç
kurmamak mümkün değil, ama şuuruna ermiş ve şuurlu olarak, makul haddi
aşmıyorum. KARTAL’da, dış şartlarla beraber beni yakan husus bu oldu: HAYÂL…
Bolu’da ise, en basit olabilir niyetine, “ses nereden, nasıl geliyor?” diye
bile bakmadım: Bunun ne demek olduğunu göreceksiniz. NYMPHALAR’ın benim için
“hayâl kurma” adına söyledikleri, HAYÂL hakikati ve melekesinin ne muazzam bir
şey olduğu hakkında yazdıklarımla ilgili, hani bir çelişki olduğunu belirtme.
Ben de onlara söylediklerimi, şimdi yazarken de bildikleri ve lâflamaları
arasına not edeyim: Doğru, burada bende hayâl yok, çünkü KARTAL’da beni yakan,
hep sonu fos çıkmak üzere bir hayâlin peşinden koşarken yaptığım kurguların,
yorgunluktan öte, bitkinliği, bitirmişliği oldu. BOLU’da, o öldürücü hayâlin
yerine, KARTAL’daki hâlimi de içine alan HAYÂL’in ihya ediciliğini gösterdim,
gösteriyorum - sanıyorum. Kıvamı bozmamak üzere: Meselâ bir oda içinde aranması
gereken bir kayıbı, hayâlin sana açtığı ufukla bütün Cezaevi içinde arıyorsun.
Eğer şuurlu ve sistemli bir arayış içinde isen, onu bulamasan bile, o
genişlikten odana doğru arama alanını daraltırken, –bu teşbihin ne kadar
isabetli olduğunu da göreceksiniz!–, arananın bulunması şansını arttırmanız
yanında, onu bulamasanız bile, sistemli bir düşünmenin verimi hâlinde,
bulunduğunuz yere nisbet bütün bir çevre verilerini tanıyıp işleyebiliyorsunuz.
Hani, kuru bir dalı devamlı sularsanız, o dal yeşermese bile, bir zaman sonra
çevresinin çimen ve çiçekle şenlendiğini görmeniz gibi… İBDA’ya mahsus bir hususiyeti
de işaretleyeyim: Beşerî sistemler, sistemin bir noktasındaki ilmî verilerin
hakikatinin değişmesiyle, SİSTEM-ASIL olarak çökerler. Bunun yanında her soylu
sistem, “en azından söylenişindeki ihtiyaç doğru ya”dan başlayarak, gerilerinde
doğru ve hakikat öbekleri bırakırlar; çökmüş olsalar da. Oysa, bir RUH, ANLAYIŞ
ve SİSTEM ifâde eden BÜYÜK DOĞU-İBDA, Mutlak Fikir’e nisbetle bir VASITA SİSTEM
olduğu için, mahiyetine giren veriler, zaten sistemin kendisine âit bir prensib
olarak, TE’VİL ve TÂBİR’e mevzu olurlar, bu yüzden sistem kendini her ân ihyâ
edebilir. Tıpkı, “İslâm’da idare biçimi yok, bir idare ruhu vardır” aslı gibi.
Her sistemin melûl olduğu yerde, MUTLAK FİKRE NİSBETLE kurulu sistem, her
sistemin arta kalanlarını bu esasla istismar edebilir. Bu mesele, “şuur
seviyesinin her değişiminde hakikat seviyesi de değişir”e sistem çapında tek
alternatifin İSLÂM olduğunu da gösteriyor.
(…)
AĞLAMAK ÜZERİNE
Merkezinde varlığını bâki kılana,
kendi varlığına dair aşk ve korku bulunan, şevk, heyecan, sevgi, endişe, gam,
keder ve sevinç duygularının “bir yerinde”, bunların ifâdesi olan malûm
gözyaşı; ağlamak. Gönlün ifâdesi. Bu genişliğe tercüman olmanın yanında,
yapmacık sulanma, riyâ ve zırlamaya kadar, hattâ mesnedsiz görünüşüne şahid
olduğumuz bir hâl. Nasıl olursa olsun, hep his ve madde cebhesi beraber. Hissin
derinden bir mânâya doğru gittiği yerde, fizikî eşlik olsun olmasın, o,
fikirleşen, fikir olmuş, erimiş fikir bir keyfiyettir.
*
NYMPHALAR bana, hani yana yakıla
hâlini anlatan adama alay etmek için “ağlıyor!” veya “ağla ağla!” dersiniz, hem
bu bakımdan, hem de KARTAL’daki bir takım TELEGRAM kurgularını hatırlatmak
üzere, “ağla, ağla!” diyorlar. Ben de onlara, fikirleşen bir hınç karışımı
hâlinde, okuduğunuz ve TELEGRAM altında yaşarken doğrudan veya dolaylı bu
hâdiseye temas edici, TELEGRAM’ın vesile olduğu 15 eserimi hatırlatarak,
“ağladığım belli olmuyor mu?” diyorum. Doğrudan TELEGRAM’a temas edenler, bu
bütün içinde bir vesile ve parça: Beni, dengesiz bir deli ve manyak durumuna
düşürmek üzere, hainlikle elele yürütülen bir durum içinde, “işte ben!” diyen.
“Vesileye sarılınız!” buyuran Peygamber sözüne riayetle, zehiri bile şifâya
tahvil eden.
*
KARTAL Cezaevi’nde, hastahânelik
olduğum ilk 6 ay içinde, –son birkaç gün hariç yalnızım–, yürürken, otururken,
namaz tabiî olarak, uyurken, velhasıl bütün günüm tesbihatla geçerken, şu sözü
ağızlarına pelesenk ettiler: “Ağlıyor, ağlıyor!”… Cin mi, cihazdan mı derken,
bitişik veya uzaktaki havalandırmadan ve koridordan çıplak sesle, tesbihat ve duanın
ismi, aşağılama niyetiyle, AĞLAMAK.
*
İdamla yargılandığım mahkemelerden
birine gidiyoruz. Ön bölgede üç kişiyiz, herhâlde dört asker de var. Diğer
askerler, arka bölmede. Bizim bölmede, iki bölme arasındaki kapının dibine
çökmüş, Çingene olduğunu zannettiğim bir gardiyan da var. İçerinin havasızlığı
vesaire önemini kaybetmiş bir şekilde, “cin mi tasarruf ediyor, cihazla mı
yapıyorlar?” kararsızlığı içinde, sanki bayılacakmışım gibi, suyumu
çıkarıyorlar. Kararsızlığın başlı başına bir eziyet olması şu yüzden ki,
Sadettin Ustaosmanoğlu’na bana Kur’ân okumasını söylüyorum; ama neye karşılık
olarak? O, cin niyetine okuyor, ben de Ayet-el Kürsi, Felâk ve Nas sûrelerini,
kesiksiz, devamlı. Bu arada, o Çingene gardiyanın, transa girer gibi, tasarruf
eder gibi, gözleri yumulu bir şekilde kasılmaları. Bugün, onun o hâlinin, bana
cihaz dalgası hâlinde verilen telkinle olduğunu anlıyorum. O gün ise, bir Şaman
işi tasarrufa yoruyordum. Böyle, baygınlık kıvranmaları içinde Mahkeme’ye
vardık. Mahkeme’nin ne önemi(!) var! Verilen arada, koridordayız. Bizden
yaklaşık 15 metre uzakta olan şimdi ismini
unuttuğum, –hatırlayınca yazarım–, Teğmen veya üsteğmen ile, Çingene gardiyanın
seslerini-konuşmalarını duydum. Gardiyana, “tüh be, ağlatamadık! Gazetecilerin
önünde ağlasa ne güzel olacaktı!” diyor. Onların konuşmalarını duyup
duymadığını Sadettin’e soruyorum, o duymuyor. Bu türlü, benim işitip de
başkasının işitmediği ses ve konuşmalar, Telegram cihazının başlıca
hünerlerinden biri.
*
BOLU CEZAEVİ’nde, tek kişilik
hücredeyim ve havalandırmada da yalnızım. Yâni, şimdiki gibi, aynı
havalandırmaya açılan üç tek hücre değil. Oyalanmak için, havadan geçecek bir
kuş veya uçak, beklenen kısa bir seyir beklentisi. Çok, çok, çok yükseklerde
uçan, Kartal büyüklüğünde bir kuş; ötmesi, kaba bir karga sesine benziyor.
NYMPHALAR’ın mantıklısı diye gördüğüm, o zaman ismini Orkid koyduğum,
bilgisayarcı olmayı yakıştırdığım birinin lâflamaları arasında, bahsi geçen
kuşun sesi, benle alay etmek üzere, safha safha yakınlaştırıldı ve havalandırma
içinde bana 3-5 metre mesafeden duyuruldu. Tâa
uzaklardaki bir adamın, size birkaç adım öteden gelen konuşması gibi. Bu, cihaz
marifetiyle o sesin size yaklaştırılması mı, yoksa sizdeki sese dönük dikkatin,
siz bir radyosunuz da, sesin kısılıp açılması gibi işitme algınızın ayarlanması
mı? Birinci durum için söylenebilecek olan şudur: Kuşun ötmesi ile eşzamanlı
olarak, kuşun sesi alınır ve cihazla size istenilen mesafede duyurulmak üzere
gönderilir. Doğrudan beyne değil de, radyo veya televizyon sesi gibi dışınızdan
duyacağınız bu türlü marifetlere, “ses indirme” diyorum. Tâbir aklınızda
kalsın: SES İNDİRME. Bunun da, başkasının duyup duymadığı örnekleri var, ama
şimdi mevzuumuz o değil.
*
2005’in Temmuz ayında, iki kişilik
teklilerin bulunduğu bir yerde tek kişi kalmak üzere alındığım zaman, telefona
alındığımda ve ziyaretçilerle görüşmemde, itminana ermiş, temel görevini
bitirmiş biri olarak, hepsiyle helâlleştim. NYMPHALAR’ın çalışma usûllerine
uygun, o zamanki “yoklamacı tahlil gibleri”nde bir alay muamelesi olarak kalan,
benim heyecandan ve hamaset duygularıyla dopdolu, ağlar gibi olmam… Bu husus
da, bütün alay etme niyetleri gibi, onlar aleyhine bir alay malzemesi oldu.
Olması gerektiği gibi. Allah’a şükrederim!
*
Kartal Cezaevi’nde, bütün gözyaşlarım
içime aktı ve Telegramcılar’ı güldürecek hiçbir tezahür olmadı. Süngerin
sıkılıp da suyunun kalmaması bir yana, süngerin kendi sünger olarak bile
varlığını idrakten çıkmaya başladığı demlerde, ARAR’ın yakınlarımla ilgili
“facia” kurguları bile elimden bir şey gelmiyor hissizlik hissinde erirken,
onun “yuh, ağlamıyor bile!” kışkırtmaları karşısında, birden gözyaşımın
kuruduğunu fark ettim; bir uzvun kaybı gibi. Yeminle: Musa Aleyhisselâm
devrinde yaşamış bir adama, ceza olarak “senden dua ve gözyaşını kaldırdık!”
denmesindeki hikmeti sezdim. Yaşadım. Şu farkla ki, bendeki gözyaşı olmaması,
iç değil de, dış yüzüyle ilgiliydi, gözümden yaş akmıyordu. İşte komiklik:
Gözümden yaş geliyor olsa, onu tutmayacaktım. Ama bedenim benden ayrı.
*
“Sefillerin en sefili bir âlemde”,
en sefiller sınıfından insanların(!) meslekî hünerleriyle karşılaştım; ve
meslek ümidi içinde yaptıklarıyla: TELEGRAM’dan bahsediyorum. Her ne olduysa
oldu, her ne oluyorsa oluyor; fikri zikir olarak yaşamaya çalıştığımdan. Asıl
nefret ona; gerisi bahane ve fasarya. Ama, öte âleme nisbetle, bir müminin bu
dünyada olanların “fasarya” olduğu inancını kazanması gerektiğini biliyorum;
iş, oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapabilmekte. Bu yolda yaş olarak
ihtiyarlamak, ama şevk olarak genç kalabilmek; bundan pay sahibi olduğumu
gösterdiğimi biliyorum. Pay sahibi olunması gereken, Allah Sevgilisi’nin
sözüdür: “Benim bildiğimi bilseydiniz, daha az gülerdiniz ve daha çok
ağlardınız!”… Aşk ve korku; her şeyin hedefi ötelerde, öte âlemde. Gerçek kazanç
ve kayıb. (16)
18
Suyu elekten geçirircesine
yaşadığımız günlük hayat talâşesinden, aradan seneler geçince kalan ne? En
entipüften takılmış olanlarıyla beraber, içinde bulunduğumuz ânda
hatırlayabildiklerimiz neyse o. Onlar da, geçmişimizi hülâsalandırmanın dama
taşları.
Aradan 8 sene geçti. Metris
Cezaevi’nde iken arkadaşlara teselli babında sık sık söylediğim ve gerçekten
çocukluktan beri çok derinden duyduğum bir sözü, yağmur altında sırılsıklam tur
atan üç kişiye hitaben söylüyorum:
— “Bakın şimdi, şu şartlar altında
yağmurda ve düşüncenizin kıyısında dışarıda olmak isteği, yürüyorsunuz. Dışarı
çıkacaksınız ve çok büyük bir ihtimâlle şu ânı ve hâlinizi hatırlamayacaksınız
bile. Bak uyarıyorum da; bu ânı unutmayın!”
Canlı adama mezardaki hâlini anlatmaya
davranmak gibi, canlı şimdiye, geçmişini hatırlatmak ve hissettirmek, çoğu
zaman zor oluyor. Nitekim üçü de, bütün hasseleriyle yaşadıkları o ânın
canlılığı içinde, sözüme şübheyle bakarlarken, hiçbirinin sözümü
hatırladıklarını sanmıyorum.
Muhtelif kimselere, muhtelif
defalar söylediğim ve hiçbir resim kalmayan sözümü, sözkonusu üç kişiye bir
resim kalsın diye çok ısrarla telkin etmeye çalıştım; ama biri hariç, ikisinin
ismini ve resmini ben bile unuttum. Mevsim kıştı ve akşamüstü idi, hepsi bu.
Mevsim yine kış ve o günden bugüne
8 sene geçti; yeni yılın 5. günü Cuma gecesi ŞEHİR’deki farelerin verdiği
rahatsızlık altında bu hikâye edişe başlamama vesile kelimeyi buldum:
BELİNOGRAF… Yâni telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı, uzak mesafeye nakleden
cihaz.
*
Konuşma sesleri, çıplak ses
dediğim tabiî bir ses değil de, sanki mikrofondan geliyor gibi; mesafe, ana
koridorun oralar. Bayan Doktor, onlara, “ilginç bir denemeyi berbad ettiniz!”
diyor. Yâni ben, ilginç bir denemenin kobayı oluyorum. Kobay farelerin ortasına
kobay diye bırakılan ben, onları kendime kobay kıldım. Hâlen devam eden bir
süreç. KARTAL’ın sağlamasını da gerçekleştirdiğim ilginç bir deneme oldular
benim için.
*
2007’nin ilk haftasındayız. Bundan
sonra tek tek tarih yazacak değilim; dönüm noktası niteliğindeki tarihler hariç
böyle. Farelerden biri, 2006’nın Temmuz ayında, 13. veya 14. günde kendini
asarak intihar etti. Namazda taciz edilirken hatırlatılan bu hâdise, aslında şu
ânda hepsinde mevcut bir psikolojiye uygun olarak, yanıbaşında bana o farenin
durumunu hatırlattı: “Beni, gazoz şişesinin içine koydular!”… Bu, mevzu olarak,
karikatür tarzında işlenmiş bir şey olmasına rağmen, söylendiği zaman aklıma
gelmediği gibi, gerçek ve olabilir diye yaşadığım-hissettiğim, sıkıcı ve
boğucu, onlar adına güzel bir buluştu. “Cinler, beni gazoz şişesinin içine
koydular!”… Niçin olmasın?
*
Beni, altıma işetmeye, yatağımı
ıslatmaya, aramalarda da bunun böylece görülmesi için epey çaba harcadılar;
cihaz marifetiyle. Bu arada, altını tutamayanlardan birinin, onlardan olduğunu
öğrendim. Bu arada, öğrendiğim başka bir şey, yan hücrede kalan bir mahkûmdan:
İsmini duyduğum ama görmediğim, eskiden çıkan bir karikatür dergisi, porno
muhtevalı çıkan… Bu dergiye mektub yazarken vesaire, mektub arkadaşlığı, derken
Cezaevi’ne ziyarete gelen kızlar; onların erkek mahkûmlara harçlık getirmeleri,
ilerleyen ahbablık ve tabiî ki malûm yakınlaşmalar. Bu yüzden, kimi evli
mahkûmların eşlerinden boşanmaları veya boşamaya karar vermeleri. Bunlardan
biri, 13-14 senedir kendisini bekleyen vefakâr ve cefakâr eşini boşuyor. Sonra,
Nevşehir ve Niğde’ye nakil; ve ziyaretçi kızlardan ortada kimse yok, harçlıklar
da kesiliyor. Kısaca; dejenere edilmiş ve grub arkadaşları tarafından da
dışlanmış, bu suretle “eli mahkûm” hâline getirilmiş, kullanılan mahkûmlar.
Bizim yumurtasız homoseksüeller de, siyâsîleri kendi kullanabilecekleri hâle
getirmenin zavallı piyonları olarak, böyle bir rol üstündeler… TELEGRAM
cihazıyla da, benim üstümde.
*
ŞEHİR’de gördüğüm (2003 veya 2004),
bir fotoğrafla resim arasındaki fark gibi ayırt ettiğim, sun’i bir rüyâ: Çok
güzel, parlak ve kalın kâğıtlı bir kitab. “Özlü Sözler” kitabı gibi ve her
sayfada bir veya birkaç cümle; yerli ve yabancı adamlardan. Bir sayfada,
“Devlet’e ihtiyatlı itimad!” yazıyor ve altında sözün sahibi niyetine: Hacı
Bayram Veli…Başka bir sayfada, “roman okumak gerekmez!” yazıyor; kimin olduğunu
unuttum. Bir başka sayfada da, bir Sosyolog’a âit bir söz. Kitab sanki güzel
sanatlarla ilgili gibi. Sözkonusu lâflar, sayfaların ortasında, köşesinde
vesaire ve süslenerek çerçeveye alınmış gibi, yahud buna benzer figürlerle.
Sözkonusu rüyânın verdiği metalik
duygu bir yana, zihne yollanan bir zorlamadan oluşu, HACI BAYRAM VELİ ADINA
EDİLEN SÖZDEN BELLİ! Sahte ve gerçeği uykuda bile tefrik edici durumumuz,
ŞEHİR’de bize bolca tatbikleri sırasında uykudan ânî kalkışlarımızdan da
anlaşılmıştır herhâlde; yapanlarca!
*
21 Ocak 2007’de, Özgür Gündem
gazetesinde çıkan bir haber: Susurluk soruşturmasında adı ciddi iddia ve
belgelerle gündeme gelen tek asker, MHP’ye yakınlığı ile tanınıyor. JİTEM’in
kurucusu olduğu belirtilen Veli Küçük, Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanlığı
yaptı. Adı ilk kez Hanefi Avcı’nın Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi
Başkan Yardımcısı olduğu dönemde Susurluk Komisyonu’na verdiği ifâde de ortaya
atıldı. Küçük’ün kazada ölen Abdullah Çatlı ile defalarca telefon görüşmesi
yaptığı belirlendi. Avcı’nın suçlamaları üzerine İstanbul DGM, Genelkurmay
Başkanlığı’na suç duyurusunda bulundu. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili
Kutlu Savaş’ın, Susurluk raporunda “YEŞİL” kod adlı Mahmud Yıldırım’ın
kullandığı belirtilen cep telefonu numarasının, Küçük’ün üzerine kayıtlı olduğu
da ortaya çıktı. Küçük, Susurluk hâdisesinde adının geçtiği dönemde Giresun
Jandarma Bölge Komutanı idi. Daha sonra, Çanakkale 116. Jandarma Er Eğitim
Alayı’nda görev aldı. Ağustos 2000’de emekli edildi. Emekli olduktan sonra bir
marketler zincirinin Yönetim Kurulu Başkanı oldu, ancak adı değişik iddialara
karıştı. Küçük, Ağustos 2007’de İran-Azerbaycan ilişkilerinin gerildiği bir
dönemde Bakü’de ortaya çıktı. Azerbaycan’daki darbe girişimine adı karıştı.
AÇIKLAMA
Yukarıdaki giriş yazısını, 2007’de
bir ROMAN üslûbuyla TELEGRAM’ı anlatmak niyetiyle kaleme aldım. Böylece, işin
teknik yönüne dair söyleyemediklerimden de kurtulacaktım. Fakat sonradan
vazgeçtim. Tekniği üzerindeki yanılmalarım da, TELEGRAM’ı yaşayan biri olarak,
zan hükmünde de olsa, bir kıymeti olacağını düşünerek, “şartların elverdiği
ölçüde”, düz şekilde yazmaya karar verdim. Ama o girişi yazmamın pek iyi
olduğunu, şimdi daha iyi anlıyorum. 2007, benim NYMPHALAR’a söylediğim sözlerin
de başlangıcı oldu: 2005-2006 yıllarında; kuru merak saikiyle ve işin aslına
dair anlattıklarım da silinmiş, –gerçekliği hakkında kulis atılmış olduğundan–,
sorulara pek cevab vermedim. Cezaevi’ndeki arkadaşlara, lüzumsuz
konuşmamalarını tenbih ettim. O günler, Kartal’daki ilk günleri ve sonraki
yarım yamalak bilinenleri andırıyordu; ve ağırlık, benim yalnız kalmamdan
mütevellid “psikolojik” durumuma yorulmaya hazır. Ve Mahmud Efendi
Hazretleri’nin, kararıma uygun sözü: KONUŞMASIN… İşe sıfırdan başlar gibi işi
toparlamaya başladım. ISLIKÇILARIN da, bilip bilmediği hususu zamanla netlik
kazanınca, bilmezden gelme sadece hukuka kaldı. Çeşitli çekişmeler içinde,
görevini cihaz başında yürüten NYMPHALAR’a, “zaman aleyhinize işliyor, derdiniz
neyse ortaya çıkın!” diye defalarca söyledim. 2006 Temmuz veya Ağustos’undan
sonra, onlar adına talihsiz bir kaza neticesinde, Müdür ve hamarat birinin
öldüğünü duydum.
NYMPHALAR her ne kadar “çalışkan”
tutumlarına devam ettilerse de, bugün kendilerinin de reddedemediği gibi, bende
hâdiselerin gelişimine dair bir imân oluştu. Bunun, bugünkü ifâdesi şudur:
“Benim kurtulmam için ne olması gerekiyorsa olur!”… Bunu, “ne yapabilirsin ki?”
alaylarına karşılık ve yaprak kımıldamadığı zaman söyledim. Özgür Gündem
gazetesinden o gün yaptığım iktibas, sadece KARTAL’daki YEŞİL kod adlı kişi
için benimle ilgili yaptıkları bir kurgu ile alâkalı olarak, tedâî unsuru diye
kullanmak içindi. Gelişen hâdiseler sonunda, malûm ERGENEKON işleri,
NYMPHALAR’ın pek çok şeyden habersiz olduklarını ve “cahilliklerinden” dolayı
bol kepçe atıp tuttuklarını da gösterdi. Benim günlük ve günübirlik gündemlere
alâkasızlığım ve tabiî ki cihaz tesirindeki hâlime mukabil, “hâdiseleri
raksettiren keyfiyet” hâlinde mücerret fikirlerim-sezgi ifâdelerim,
NYMPHALAR’ın benden almayı umdukları haber nevine uymadığı için, alay
ederlerken, alayları “usûlden bir iş”e döndü. Giriş için yaptığım denemenin ne
kadar isabetli olduğu, TELEGRAM hâdisenin başını ve sonrasını kendine bağlayan
nitelik belirttiği, anlatım kolaylığından da anlaşılacak; bir imkân. Son
olarak: ŞEHİR, Bolu demek. Fareler de, yükü taşıyan olarak NYMPHALAR’a dönüştü.
İLK GÜNLERDEN
Giriş yazısına parelel bir yerde,
Kartal’daki ilk günlerime âit birkaç not düşmek, ona uygun olur.
*
Sabahın erken saatinde, koğuşun
havalandırması içinde gümbürdeyen, çalışan arabaların egzoz sesi ve mahkemeye
gitme ile ilgili konuşmalar. Bu sesler, dışarıdan gelen seslerin bir kuyuda
toplanması gibi havalandırmada yankılanma şeklinde değil de, sanırsın birden
havalandırmada çalışan ve o dar alandan dolayı gümbürdeyen bir ses; konuşmalar
da öyle. Uykudan korkuyla uyandığım oluyordu. 15 gün veya bir ay kadar sonra,
bu sesler kesildi.
*
Ufak tefek, Cezaevi’nin değişik
–uzak– yerlerinden, normal olarak işitmemem gerekirken, koğuşun içinde duymaya
başladığım, benden de bahseden sesler. Daha henüz TELEGRAM hakkında hiçbir şey
bilmediğim günler. Birkaç ay sonra, bir gardiyanın marifetlerini yoklamak üzere
bana söylediği bir söz, o günlerde neye hazırlandığımı da gösterir:
— “Çok gürültü duyuyor musun,
gürültü oluyor mu? Biz hiç duymuyoruz!
Dam üstünde saksağan lâfını
mantığa oturtmak üzere ilâve etti:
— “Bacadan geliyordur!”
Havalandırmaya çıkınca, çatının
ucuna yakın ve ne işe yaradığını anlayamadığım, –NYMPHALAR alayla karışık,
kuşluktur diyor!–, baca benzeri bir şey görüyordum. Soba deliği olmadığına, alt
ve üst kattaki tuvaletlerin bir havalandırması bulunmadığına ve havalandırma
küçük pencerelerden gerçekleştiğine göre? Her neyse; ne içerideki seslerin, ne
havalandırmadan-koğuş avlusundan gelen seslerin bacayla bir ilgisi yok… Mahcub
tabiatlı o gardiyana, sözündeki “yoklama” niyetini anladığımı belirtmek üzere,
“siz ne yapıldığını biliyorsunuz!” dedim. Yüzsüz olamayanlara mahsus bir sükût.
*
Koridordan, 10-15 dakika kadar
arayla devamlı tekrarlanan, –STAR televizyonu haberi olarak–, halk içinde
yapılan konuşmalar. 50 yaş civarında, sanki memur emeklisi, konuşma sesi güzel
bir adam, bir yaşlı kadın vesaire: Benim hakkımda sorulan soruya, menfi
yorumlardan sonra “terörist” diye biten cevablar. Televizyon haberi tamam da,
–o niyetle dinliyorum–, bu sürekli tekrarlar ne? Sonunda, “herhâlde teybe
aldılar, benim koğuşa yakın bir yerde tekrarlıyorlar!” diye düşünüyorum. Bu
türlü haberlerden biri de, benim hakkımda Demirel’e sorulan sanki imâlı bir
soruda, “ben Salih Mirzabeyoğlu’nu ne tanırım, ne bilirim, ne ilgisi var,
pööh…” diyor. Konuşmaları tam net duyamadığım için, tam anlayamıyorum…
Psikolojik baskı ve kafa ütüleme niyetlerinin sebebini o günler henüz
bilmediğim için, TELEGRAM’ın alt yapı oyunlarından biri olduğunu, o günlerde
düşünemiyordum. Zaten yaralı ve hastayım; ruh ve beden direncini içli dışlı
kırma ve beyni iptâle yönelik sair tertibler içinde, ilk 15-20 gün sonra, beni
delirtme niyetlerini sezmiş olarak, mani olamadığım bir sel önünde olduğumu
hissettim ve paniklemeye başladım. Kafamla oynuyorlardı. Ben, şuurlu olarak
işitmemeye çalışsam da, mani olamadığım.
*
Televizyon sesini daha iyi
anlamaya çalıştığım, kapıya kulağımı verdiğim bir seferinde, “bak kapıya
dayandı!” diye, hâlimi birine duyuran, tâ koridorun başından gelen ve normal
olarak işitilemez olan tonda bir ses. Nasıl bilebiliyorlar? Bir gece, koridor
sessiz, koridorun başından mikrofonik ve yine normal konuşma tonunda, ismimin
geçtiği ama tam anlayamadığım aleyhimde bir konuşma duydum, kapının mazgal
deliğine yanaştım; bazen yorulup kapı aralığından duymaya çalışıyorum. O ses,
bu sefer, sanki kapıyı zorlamak için dayanıyormuşum gibi, tedib edici şekilde:
“Bak, bak, kapıya dayanıyor!”… O köşebaşı konuşmalarında, ismimle beraber en
çok anılan kelime, BOLU’da epey az olarak, “terörist!” lâfı. Kartal’daki
kurgulara, bir gece Marmaris’ten oraya, beni görmek üzere gelen ve sabaha kadar
yanındakilerle beni konuşurken, bana hitabeden KENAN EVREN de vardı.
DUVAR – DAVAR
Koğuşa konulduğumdan beri, sayıma
15-20 kişi birden geliyor. Bu, sadece güvenlikle ilgili bir mesele değil; zaman
geçtikçe sebebini daha iyi anlıyorum.
Genellikle bir müdür yardımcısı
her seferinde var; değişebiliyor. Sayımlarda hemen en çok görünen, zayıf ve
uzunca, 25 yaşlarında sandığım Bünyamin var. Bir başka, 45 yaşlarında Bünyamin
daha var ki, o piçe bu bakımdan “Genç Bünyamin” diyeceğim.
Ayrıca, Başgardiyan Selçuk ve
özellikle Turhan, “Genç Bünyamin”le beraber veya doğrudan kendileri, pek sık
gelenlerden.
Baştan pek anlayamamıştım, sonra
sonra pek çok oyuna mevzu oldu: Giriş kapısından sonra, önümde büyük bir masa,
üç sandalye, ben masayı şöyle yanıma almış şekilde ranzaya oturmuş sayımı
bekliyorum.
Sair zamanda da, oturuşum böyle.
Tam karşımda televizyon, kapının öbür kanadında duvara bitişik küçük buzdolabı,
onun arkasında da yerde bir ocak… Buzdolabı ve Televizyon arasından da, lavabo
kapısı.
Kalabalık gelmelerine rağmen,
kapıdan bir-iki kişi giriyor ve buzdolabını arkasına almış, şöyle belli
belirsiz bir selâm verdikten sonra, gözlerini bana değil de, benim sağımdan
arkamdaki duvara diken kişi, elindeki bloknota ciddi bir şekilde işaret koyuyor.
Bunlar nereye bakıyor, niçin
bakıyor derken, sayısız oyuna geldim. Bu, aslında vehim vermek, şundan dolayı
mı bundan dolayı mı derken, zihin yorgunluğuna düşürmek için basit bir figürdü.
Öyle ki, insanda zekâ, hayâl gücü ve bilgi ne kadar fazlaysa, o kadar çok oyuna
geldiğin Telegram’da, bir çarpıcı misâl… Ahmaklığın zaafı ve çarçabuk işi bitme
ayrı.
Aslında en başta anlamam gerekeni,
Hastahâne’den döndükten 4-5 ay sonra farkettim. “Telegram”da, beni şaşkınlıktan
şaşkınlığa düşürür ve “nasıl biliyorlar?” diye çıldırtırlarken, aslında “Tilki
Günlüğü”nden istifade ediyorlardı ya, “duvar” ve “davar” tedaisi içinde, benim
koğuşa “davar” olduğum ihsasını vermek üzere giriyorlardı.
Buluş müthiş(!)… Analarını,
karılarını, mecburen söylüyorum, babalarını çaput gibi ayaklarımın –diyeyim!–
altına serenler, bana böylece hakaret etmiş oluyorlardı. İşin tuhaf tarafı,
bunlarda tatlı tenlerinin incinmesi korkusundan başka, hiçbir ahlâkî ukde
olmamasıydı, haysiyetime dokunur-dokunuyor korkusu, tedirginliği, endişesi,
şeref, haysiyet, namus duygusu bulunmamasıydı. Ey ateş!
Kartal’da bulunduğum bütün zaman
boyunca, onlara biriktirdiğim kine mukabil, hep çoluk çocuklarının evlerindeki
cehennemlik fukara havasını düşündüm, acındım. Evet; onlara yapılabilecek en
büyük iyilik, onları bunlardan kurtarmaktı.
İnşallah!..
MIKNATIS OLABİLİR Mİ?
Sovyetler Birliği dönemi… Ekoloji
ve Yaşayan Çevre Bakanı, bir Rus gazetesine, “Sağlık Bakanlığı ve Federal
Soruşturma Bürosu, bir milyon masum insan üzerinde tıbbî tecrübeler yapıyor;
suya kimyevî şeyler koyuyorlar ve zihnimizi değiştirmek için mıknatıslar
kullanıyorlar. Biz, otoritelere bu iddialarımız yüzünden deli olmadığımızı
isbatlamaya çalışıyoruz!” şeklinde beyanat veriyordu.
“Telegram” kitabında, eskilerin
“istişhad” dedikleri “delil kılma ve şâhid gösterme” usûlüyle o eseri yazdığımı
belirtmiştim.
Bire bir uygun gelen yukarıdaki
hâdise, “deli olmadığımı isbatlamaya çalışma” en zorluğu da dahil, aynen benim
yaşadığım, düşündüğüm:
Bir toplu iğneye yaklaştırılan
mıknatısın çekim dairesine girer girmez onu kapması ve bitişmesi gibi, o
elektrik beni kapıyor.
Bir boşluk hâlinde, şöyle
hafiften, evimi, çocuklarımı düşünmüşüm, yahut o günkü Avukat görüşü, diyelim
“sürü hâlinde giden kargalar, sabah nereye gidiyor, yuvaları nerde?” gibi,
bahçede veya koğuşun içinde turlarken, tesirden çıkmışım hissi içinde iken,
birden elektrikî tesir hissediliyor ve yoğunlaşıyor. Yakalanıyorum.
Malûm; işin çıldırtıcı yanı,
aklına gelen ve rüyâ tabiîliği içinde daldığın ân, acaba onların zihnine ilka
ettiği mi, yoksa gerçekten senin mi?
Hoş, bir insanın aklına ne
geldiğini bilmek için çok fazla zekâ da gerekmiyor. Mekândaki eşya belli, işin
de, meselâ mahkemen var, onunla ilgili; çoluk çocuk, arkadaşların, ziyaret
filân. Duvara bakarsın, sarı, o gün filân ziyaretçi sarı giymiştir, bu
müştereklikte kolayca ilka edersin.
Şu mıknatıs: Sol bacağımı tahta
kırar gibi kırmak istediler ya, yaklaşık 4 ay o bacağım, sırt adaleleri tamamen
liflenmiş ve muhallebi gibi olmuş, sanki bir su torbası. “Acaba oraya ilaçlı
bir şey mi şırınga ettiler?” diye düşünüyorum ve aklıma geldikçe iğne izi
arıyorum. Ama zaten bu kadar zamanda iğne izi kalmaz. Tıbbî olarak mümkün mü
diye soramadığım soru şu: Acaba oraya zerkedilen mıknatısın çekebileceği bir
ilaç olmasın? Kendimi, sanki damarlarında madenî bir şey dolaşan insan gibi
hissediyorum.
Sonra, şu Müdür Yardımcısı
İbrahim’in, 12 Nisan’a gelen Kurban Bayramı kasdıyla, akşam sayımında attığı
“siğil”:
— “Size, Bayram’a kadar müsaade;
Bayram’da bitecek onu söyleyeyim!”
Sayımda gelen kalabalığın içinde,
bana görünmeyen kanatta telegramcılar da var veya ben öyle sanıyorum, onlara
söylüyor. Acaba bacağımdaki mıknatısiyet sağlayan ilâcın, –varsa!– tarihi o
zamana kadar mı? Yâni 12 Nisan’a kadar mı?
Bu mıknatısiyet sağlayan ilâç
meselesi, benim ziyaretçilerime ve arkadaşlarıma, bir ihtimâl, olmazsa benzetme
kasdıyla anlattığım bir şeydi. 6 aya yakın bir zaman sonra Hastahâne’ye
kaldırılışım ve sonra dönüşüm: Gelen kitablar arasında, Sovyetler Birliği
döneminde geçen hâdiseye rastladım… “İşte, anlattığım gibi!”… Anlattığım ona
uygun, ama ilâç meselesi mi, cihaz meselesi mi bilmiyorum; “bana, ilâçsa, nasıl
vermiş olabilirler?”… Bunlar, o günkü sorular. (17)
20
MASAL
Masal: Aslı küçük çocuklar için,
mümkün olmazı yok bir hayâl genişliği içinde, ibret verici hikâye. Gerçekliğe
nisbeti palavra olsa da, çocuk saffetine hitab eden RİTLER’i ile, akıl
tahdidini aşmış, bir bakıma “gerçek” denilenin aslının ne olduğunu sezdiren
edebî bir tür; bu mânâsıyla onu, yetişkinlere mahsus hikâye, roman, tiyatro ve
film türlerine sızmış ve mitoloji kılığında da görüyoruz… Masal kelimesinin bu
kıssa ve mesel mânâsından başka, yazılışı yine “masal” olan bir kelime, bize,
“kendisinden çok az şey bildirilen ruh” hikmetini hatırlatıyor: Az miktar olan
şey… Masale: Sızıntı.
*
Benim hafızamı turşu etmek üzere,
sesi “Aktör” dediğim kimliğe tebdil olmuş Duran, oynayan Kenan niyetine, bazı
geceler sabahlara kadar, görüntülü, masalvarî kurgular hünerini sergiliyor.
Duran, derken Kenan, derken Aktör, derken Mehmed, kim kimdir karışırken, oyunda
geçen gerçek kişiler de, kendi sesleri ve görüntüleriyle, “sunulan” sahne ve
dekor içinde. “Ben Yahya, ben Filistinli Yahya…” diye başlayan, Peygamber’den
Şeyh’e, efsane kahramanına, masal kişiye kadar renkten renge giren bir kurguda,
–oynayan Kenan–, nihayet bitim. Duran, hakkımdaki, o kelime olarak söylemediyse
de, niyeti “salaklığım”, hükmünü bildiriyor: “Bu, masal gibi şeylerin daha çok
tesirine giriyor!”… Bir adamın silâhından korkarsın, o, bu üstünlüğü zekâ
teshiri sanır ya; bunun gibi, cihaz başında ve onun elektriği ile iş gören
adam, kendini gittikçe akıllı ve zeki, beni de başkasına göstermek istediği
gibi “meczub” ve salak saymaya başlıyor. Hem de, aslında beni methettiğini
anlamadan… Dünya’yı bir trajedi olarak gören Shakespeare’in, bir oyununda
kahramanına söylettiği söz: “Bu dünya, baştanbaşa bir aptalın anlattığı
masaldan ibaret!”; doğrusu, dünyayı masal gören abdallardır. Dünyayı masal
görme hakkındaki niteleme farkı… Hakkımdaki hükme gelince: Beni öyle gören ve
göstermek isteyenin salaklığını anlamak için, İBDA külliyatına şöyle bir
bakıvermek yeter. Mevzu dilime girip, bilgisayar marifetiyle bağıntılar kurarak
beni doğru ve yanlışlarıyla şaşırtmaya çalışan NYMPHALAR, bendeki TELEGRAM
gayelerinin ahmaklığı bir yana, zekâ olarak KARTAL avanesiyle kıyas bile
olmazlar. Pislikleri ve benden aldıkları karşılıklar bir yana, bazen espri
kılıklı, “benim hakkımda brifingi siz verin!” diyorum. Şu satırları yazarken
ucuz bir adilik yapıyorlar: Sanki onları pohpohluyormuşum gibi. Oysa ben,
kendimi methediyorum: “Beni tanıdıkça, boşluğunuzu anlar ve yerinizi kaybedersiniz!”…
Bu sözü onlara, beni içyüzümle tanıma gayelerini söyledikleri zaman
söylemiştim. 2005 mi, 2006 yılında mı idi?
(…)
“EVRENİN DİLİ KENAN’IM BEN!”
— Ben Kenan, trikotakim
benim, bir tanem! Ya, ya, Kenan, geçmişini (…) senin, doğru dur, doğru! Ben
konuşurken ayağa kalkacaksın itoğlu it! Kalkacaksın, kalkacaksın, “ehemi mini
mini, bişi mi didiniz, başka emriniz efem!”; bunlar da olacak bunlar da! O
baban olacak adam, bilir beni de, bilmez de, bilir de bilmez; Bilgeşenim ben,
Bilgeş-enim! Salak anlamadı; Bilge şen değil, Bilgeş-enim! Aptal bu aptal!
Ulan, en-boy değil, birleşik, bireşim ulan, bireşimsel; Bilgeşenim ben! En ne
demek? En, en, evren; öküz, (…), anladın mı hayvan! Ziyaret yerinde şikâyet
ediyor, hava da atıyor! Hava, hava, havalizasyonal! Salak, nasyonal anlıyor;
nasyonal değil, evrensiyonal! Si, si, (…) seni! Yaa, ben Kenan’ım; şerefli
ordunun en şerefli subayı, Kenan’ım Kenan! Ben Evren’in diliyim be; Evren’in
dili benim! Ben, Mustafa Kemâl’in oğluyum, oğluyum, oğluyum! Evren o, evrenin
dili o; bütün evren bir dil, o da onun dili, anladın mı tatlım! Anlayacaksın,
anlayacaksın, daha neler anlayacaksın! Evren bir kozmos; geçmişten geleceğe bir
milenyum, milenyumerger! Merger, merger, berger değil; adam olsaydın, berger
sen olacaktın, akılsız! Bir spetikalia, bir merşen, bir mergen, bir bireşim!
İnsan da bir bireşim! Bireşim o! Evren okyanusunda imperetikalim ben,
imperetikal dilim! Dilim ben, ben Mustafa Kemâlim! Herşey bir dil, herşey,
herşey! Alçak, alçaksın sen; senin bu milenyumda yerin yok! Var, olabilir,
anla; anla da ol, ol da anla! Herkes evrenin dilinin bir parçası, sonsuz
milenyumun bir parçası! Yıldızlar, gezegenler, ofomenyüsler, bir dil, bir dilin
noktaları! Bireşimler, bireşe bireşe sonsuza kıvrılır! Bireşimler bir dil!
Bütün diller bir dil, bütün diller bir dildir; dil güneştir, güneş dilidir!
Bütün ışıklar ondan alır ışığını; bütün diller, Mustafa Kemâl’den türemiştir!
Ben Kenan, ben Kenan, ben onun en sadık bir neferi! Ne neferi ulan, ben
Binbaşıyım! Baktım mı, yakarım, sıçarım adamın canına! Tasarruf diyorsun ya,
de, de! 12 Eylül paşaları bile, sıçarlardı beni görünce; bana bulaşmazlar,
bilirler, baktım mı yakarım adamı! Yaa, hepsinin ödü kopar benden! Burası
Cezaevi değil mi tatlım! Değil! Burası hastahâne, tamam mı tatlım, hepinizin
canına sıçacağız! Biz Albaylar cuntasıyız, Türkiye’yi idare eden Albaylar
cuntası! Ulan bütün çeteler bize bağlı, biz ne dersek o olur, tamam mı?
Cuntayız, cunta, sunta değil; …tirme suntanı, cunta cunta! Yakında bütün
Türkiye, bütün dünya buradan yönetilecek; bütün milenyumal koloniler bizim,
bizim olacak! Olacak ulan, olacak; evren biziz, bizim dilimizdir evren! Biz
kurtlarız; kurtlar, evrenselingin kurtları! Ya milenyumun çöplüğüne gideceksin,
ya importınt tingir giremle uzayın uzamında tilligleşeceksin! Tîn, tîn! “Cin,
cin” diyordun ya; tîn, tîn… Cin de tîn; bir müz o, bir müzal! Muz değil, müz!
Formasyonazi müz; spesial alektet! Anlıyorsun değil mi? Spesial alektet! Uuuu;
kurtlar! Kurtlar bir müz; müzler! Milenyumun müzleri! Alegoriksel taraklar!
— Havasını verebildiğimi sandığım,
bu tirbuşonlu konuşmayla karışık konuşma, belki 4-5 saat sürdü ve ben
kendimde(n) geçmiş bir kamaşmadan ayıktım. Malûm, mikroelektrikî dalga,
kirilliyim, belki majik güç, “evrenin dili” filân derken işin uydurukluğunu
farketmemi önleyen bir ruh hâli ve bilmem niye hayâl hânem içinde müthiş bir
etki yaptı bende; etkideki “malûm” tesirler bir yana, onların etkisi de olsa,
Kenan’ın, inişli çıkışlı teatral konuşması ve diksiyonu, beni onun hakkında
“olağanüstü” hükmüne vardırdı. Bayıldım. Şubeci Mehmet, “nasıl?” diye soruyor;
“müthiş!” dedim. Hayâlimde 65-70 yaşlarında, zayıf ve hep nedense paltolu olan
Kenan’ın, görüntüsü ve sesi geldi: “Ne yapıyorsunuz?”… Mehmet: “Senin için,
müthiş diyor!”… Yahu kaç tane Kenan var? Kenan, öfkeyle bana seslendi: “Yağcı!
Sığışma, sığışma! Methedilmekten hoşlanmam!”… “Ben de zaten tam olarak sen
misin değil misin, bilmeden söyledim!”… Mehmet: “Aktörün sizi seslendirdiğini
söylemiştik de!”… Yâni 35-40 yaşlarındaki Kenan, Aktör imiş; daha doğrusu Kenan
diye bana kendini yutturan Aktör varmış!
FURKAN dergisinden, Sinamî
Orhan’ın yazısından bir bölümü aynen iktibas ediyorum ve “Başyücelik Devleti”ne
“Başkanlık palavrası!” diye alay etmeye yeltenen Kenan’a ithaf ediyorum:
Elimizde bir “reçete”, yâni bir
“dünya görüşü” ve “tarih muhasebesi” var, “rotamız”ı, önümüze çıkan bütün
fırtınalara rağmen bunlarla belirleyince, deniz ne kadar dalgalı, azgın olursa
olsun, gemimizi devirmeden, alabora etmeden yol almamızı sağlıyor.BAŞYÜCELİK
DEVLET SİSTEMİ’ne “totaliter bir anlayış” diyerek karşı çıkanlar bugün ABD’nin
“Başkanlık sistemi”ni kopya etmeyi plânlıyorlar. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin,
“Üstad’ın Büyük Doğu fikrine çok benzediği”nden bahsediyorlar!!! “Misak-ı
Milli” diye güzellemeler yapanlar, “Lozan bir prangadır” dediğimizde karşı
çıkıyorlardı, şimdi onlar da, “sınırların genişlemesinden, nüfuzun artmasından”
bahsediyorlar, “Lozan” arada durdukça bunun imkânsız olduğunu bilmeden hem de!
“Kürt meselesi” için “KÜRT MESELESİ” dediğimizde “terör sorunu”, “bölücüler”
diyerek lâfa başlayanlar, bugün “açılım rüzgârları” içine girip, önce Öcalan’ı,
“Bodrum’a tatile gönderilecek bir Paşa” hâline sokuyorlar, ardından rüzgâr yön
değiştirdiğinde de “Öcalan enterne edilmelidir!” diye apaçık bir cinayet
isteğini dillendirebiliyorlar! (Ve savcılar oturuyorlar!) “Federasyon”
dediğimizde “misak-ı milli”den bahsedenler şimdi federasyon’dan bahsediyorlar,
bunun bir “dünya görüşü”, belli bir “idarî yapılanma” içinde olabileceğini ve
öncelikle “Lozan”la işe başlanması gerektiğini düşünmeden! İBDA, BİR TURNUSOL
KÂĞIDI, HEM SÖYLEDİKLERİ, HEM DE KENDİSİNE YAPILANLAR İTİBARİYLE; BUGÜN
“DEMOKRATLAR, LİBERALLER” DENİLENLER İÇİN DE, “AKP’YE, CEMAAT’E VE ABD’YE KARŞI
OLDUĞUMUZDAN SİLİVRİLER’E TIKILARAK SUSTURULMAYA ÇALIŞILIYORUZ!” DİYENLER İÇİN
DE…
*
İdare şekli Başkanlık sistemi
olacak da, onun ruh ve keyfiyetini hangi dünya görüşü-hayat tarzı dolduracak?
Bu cümleyi yazmadan az önce, NYMPHALAR’ın lâf atma niyetine birkaç cümlelik
değişik mevzuları gevelemeleri ve illâ belden aşağı bağlamaları, bu arada
tenasül uzvumu çevirmeleri eşliğinde, –hâlimi düşünün!–, namazımı tamamladım:
Bu, senelerdir yaşadığım bir klâsik. Şimdi: NYMPHALAR’ın cihazları yoluyla
gerçekleştirdikleri hüneri, oynadıklarını, onları görevlendiren bütün müesseselere
ARMAĞAN ediyorum. Bütün varlığımla! (18)
21
DÜŞ VE GERÇEK
Düş yolculuğunun, ŞUUR YERİNDE
OLARAK YAŞANMASI… Dünya’nın ayrılmaz bir biçimde bağlandığı sonsuz bir düş; bu
düşte, gerçeğin temelleri erimektedir. Bu ifâde, Batı dünyasının Avustralya
yerlileri hakkında vaktiyle yapmış olduğu bir tesbittir. Bu dikkate alınırsa,
hayata bakış tarzları olarak, onların gerçekliklerinin bu olduğu da anlaşılır.
Sözkonusu gerçeklik, niteleme farkı bâki, bugün fizik ilmi ve felsefe
bakımından, modern dediğimiz ve araç gereçle ölçtüğümüz dünyanın da gerçekliği
olmuştur. Atom altı parçacıklar fiziği dünyası ile günlük hayat bakışı
arasındaki farktan bahsediliyor ve sade insan şuuru olarak “gerçeklik” günlük
hayat tarafında kalarak o yerlilerden ayrılınıyor sanılsa da, bir çeşit düş
yolculuğu olan modern fizik, matematik, tıb ve genel olarak bitki, hayvan ve
tabiat ilimlerindeki incelik, aynı yollardan edinilmiş çeşitli araçlar hâlinde,
günlük hayatımızda kullanılıyor. Demek ki, gerçek ve düşten anlaşılan şeyler
farklı.
Bir film kurgusunda, filmin
çekiminde rol alanların, yönetmenden, sair elemanlara kadar bir kadro ile, film
seyircisinin karşı karşıya oluşunu gözönünde tutarsanız, hangisi gerçeğe daha
yakındır? İşte TELEGRAMCILAR ve ben… Demek ki, bu teshir farkını dikkate
almaksızın ve cihazlarına katık gerçek kişilerle oyun kurmada benim
aldanmalarımı alaya alarak meseleyi benim zekâ durumuma sirayet ettirmeye
kalkanlar, düpedüz ahmaklardır. Basbayağı, fizikî güç olarak misâl vereyim:
Karşısındaki şu kadar adamı hazırolda tutarken, bunun kendisinde bir devlet
gücünü temsilden doğduğunu gözardı ederek ve kendini gittikçe bu duyguya
inanmaya kaptırarak, pazusunu yoklayan adam gibi, onlar gittikçe akıllı ve
gittikçe salaklaşan da ben… Ama öyle olmadı: Ben neysem oyum, insan olarak
onlar da neyse o. Ve zavallı NYMPHALAR: Bu yazdıklarımı anlıyor olmaları gibi,
“çevre felâketi”ni yaşayacak bir talihsizliğe düştüler. Niyet olarak adi
kurguları karşısında, her seferinde ahmaklıklarını yüzlerine vururken, –meselâ,
şu yazı ne ki?–, bunu anlıyorlar. Tuhaf olan şu: Adi olmak istiyorlar. Bu
satırlar yazılırken düşüncemin alınışı bakımından, benim için zor bir durum.
Onlar için de; tavlanıyor gibi olmamak. Rahatsız edici hafifliklerine bu
yüzden: “Soytarılık yapmayın!”
DÜŞ YOLCULUĞUNUN, ŞUUR YERİNDE
OLARAK YAŞANMASI; Telegram’ın, düş ve gerçeği mezceden niteliği bu. Düş ve
gerçek hakkında yukarıda yazdıklarım da, buna dairdir.
AB-KUR
Kartal’da… Herhâlde Mayıs ayı’nda
idi: Telegramcılar’ın, sağ yanımdan önüme sürüp çektikleri tanıdık tanımadık
kadın fotoğraflarının gösterilmesine karşı, müthiş bir buluş(!) sahibi oldum.
Havalandırmada, malûm olduğu üzere, tesbih çekerek yürüyorum, iki kişinin mevzu
ben olmak üzere yakın mesafeden konuşmaları arasında, bana gösterilip çekilen
fotoğraflar; birden aklıma, eski baskısında “Yemen’de bulunduğu söylenen cinler
şehri” mânâsına da gelen, AB-KUR kelimesi geldi. Yâni, eski devirlerde cinlerin
Başşehri olduğu söylenen AB-KUR. Ben, bir savunma şekli hâlinde, Üstad’ı veya
Efendi Hazretlerini düşünür ve kendimi onların hey’etine bürünmüş hayâl ederek
turlar, her şeye karşı ayakta duruşumu bu hâlime bağlarken, Efendi
Hazretleri’nin “Müslüman cinlerin de şeyhi” oluşunu düşünerek, aklımın bir
köşesinde hep AB-KUR olmuştur. Bana musallat olanlar eğer cin ise, bu işin
oradan kesilmesi ümidi. İşte, eğer bana resmi gösterenler, yahud resimler,
tanıdık tanımadık kişilerin suretine bürünmüş olarak bana oyun ediyorsa,
AB-KUR’daki Efendi Hazretleri’nin heybet ve itibarını hatırlatmak, onları
korkutmak üzere, “AB-KUR!” diyordum; ve der demez de görüntü kayboluyordu.
Hemen düzelteyim: “Ab-kur”
kelimesi ile “Ab-karî” kelimesinin lûgat mânâları başka. Benim niyetim,
“Ab-karî” iken, “Ab-kur” demişim. Bunun farkına, Hastahâne’den döndükten bilmem
kaç ay sonra vardım. Cinlerin lâğım, helâ, bulaşık dökülen yerler, çöplükler
vesaire gibi yerlerde yuvalanan şerlileri ve “hades-pislik”, hele insan
dışkısını yemeleri gibi, duyulan ve okunan bilgiler yanında, ebced ve iştikak
ilgisi içinde mânâların tam tersine dönmesi meselesi, AB-KUR ile AB-KARÎ
arasında zannedilebileceği gibi bir uçurum doğurmasa da, aslının bildirilmesi
gereği, bu izâh, niye “AB-KUR!” dediğim ile birlikte anlaşılıyor sanırım…
Âlemde, zâtı ile iyi ve kötü yoktur; iyi ve kötü, Allah’ın bildirdiği ile
başladı ve vardır; topyekün varlığın kelimelerle ifâdesi ve bunların topyekün
tek bir kelimeye ircaı: Allah. Bütün Resûllerin getirdikleri kendisinde toplu
olan Allah Sevgilisi’nin getirdiği ve gösterdiği yoldan, tevil, tâbir,
tefsirle, O’na ibadet. HAYAT adına yapılan bütün İNSAN faaliyetlerinin olması
gerekeni bu; BİR için, BİRE DOĞRU.
Şu fotoğraf meselesi: Bunu,
hayatınızda derinden yaşadığınız ve “gözümün önünden hiç gitmiyor!” dediğiniz
bir sahnenin, şu veya bu, dışarıdan bir tertible gerçekleştiğini düşünün. Bu tertib,
TERTİB OLMAKLA, sizin tabiî hayâlinizden başkadır, ondan belli belirsiz daha
cismanîleşmiştir. Varlığı; var ama yok, yok ama var gibi. Anlattıklarımı
anlamış da olsanız, daha fazla bir şey söyleyebileceğinizi sanmadığım bir
görüntü. “ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANAN DÜŞ YOLCULUĞU” ifâdesine uygun, bir düş
nevi.
(…)
Uyumama müsaade etmeden önce,
frekans ve sözlü telkin kurgularından biri, yine fotoğraf ile alâkalıydı.
Kalbimin üstüne konulan tanıdık ve tanımadık bir kadın fotoğrafı, sonra o
çekilip bir başkasının konması… Ben, güyâ kalbimin üstüne konulan o fotoğrafı
göremeyeceğimi bile düşünemez bir elektrikî tesir altında, o zaman bilemediğim
bir dikkat çekme ve heyecanımı kontrol etmek için nefesimi ayarlamaya
çalışmanın da onlardan olduğu bir hâl içinde, “gaza gelmiş” bulunuyorum. Bu,
niyeti cinsî arzuyu tesbit etmek olan veya o kişiye duyduğum herhangi bir
yerleşik hissi yakalamaya yönelik tertib, sadece hakikati bulmak ve onu
korkutma-şantaj vesaire gayeli değil, gerek bizzat niyetin ilkaı ve gerekse
“sende olmasını istediklerinin empozesi ve tesbit etmiş gibilikleri” cinsinden
frekans ve söz kurgularıyla abartılı bir iş. Meselâ, sadece şarkıcı Emel Sayın
ve Ayla Algan gibi, beni mahcub etmek için gösterilenler bir yana, erkekler de
olabilirdi. Nitekim, resim tarzında değil de, tahrik, telkin ve seni o hâle
getirebileceklerinin frekans ve sözlü telkinleriyle, kulampara ve ibne rolünde
gerçek kişileri de oyunlaştırdılar. BOLU’da NYMPHALAR’ın talihsizliği, benim şu
sözümde topludur: “Benim edebim üzerine, edebsizliğinizi kurmayın!”… TELEGRAM
hakkında, Kartal ile BOLU arasındaki şuur farkım, anlattıklarımdan belli. Onlar
hangi oyunu yaparlarsa yapsınlar, ben hep ben olarak, ama Kartal’da bir nevi
izâh etmeye çalışırken batma gibi ihtiyaçlara düşmeden, muhatablarıma misliyle
mukabele. “Sen, aşağıda dolaşanları boşver, ben senin en üstünde bulunan adam
var ya, ona müthiş bir şehvet duyuyorum ve onu (…) var!”; uğraşmaya ne hacet,
size ballı bir sansasyon, ben rezil rüsva, sana işe girme - para - şöhret. Yeter
ki, şu cihazınla ortaya çık. “İtirafım”ın kulağıyla duymuş şâhidi çok; bizzat
şu satırlar ne ki!
*
Şu kalb üzerine konan resim
meselesi, KARTAL’da beni şu bakımdan çok heyecanlandıran kurgulardan biri. “Gaz
verme”, şu, bu gibi lâfları tekrarlamadan: TELEGRAM’da, ses ve görüntülerin
bende tezahüründen sonra, hatıra yoklaması ve sağlamasından başlayarak her
tertibte, cihaz teshiri-frekans yolu ve sözlü telkin birbirini tamamlar bir
düzen içinde, hep “kalbin okunması” ve “düşünce okunması” sözleri telkin ediliyordu.
Bende CİN hayâlini besleyen sebeb, bu olmuştur. CİN değil de bilgisayar türü
bir cihazla yaptıkları yolundaki telkinleri ise, bende bir şok etkisi meydana
getirmemiştir. “Nasıl bir şey merakı?” ayrı mesele. Zamanla, onlar kalbi sadece
kan pompalar kıymete düşürüp, sadece beyin üzerinde dursalar da, bu sefer
kalbten beyine ilgi gürültüye gittiği için, meselem İMÂN olmuştur. “Cin”
derken, “imân” davasının çilesi. Kalb mahfuzdur, ama his okunabilir; cin
korkusu derken, doğrudan doğruya KALB HAKİKATİ’ni ve ruhu inkâr eden bir cihaz
teshiri altına girmek? Bu yazı dizisinde, ruh ve beden (beyin), ruh ve madde,
nefs, şuur, kalb ve yürek vesaire gibi meselelere giriş sebebim de, bu.
Herhâlde şunu söylemeye hak kazanmış bulunuyorum: TELEGRAM’ı gerçekleştirenler
ve cihazı tanıyanlar bir yana, bu saatten sonra TELEGRAM’ı inkâr edenler, ikna
olmama ve inkâr etme şartlarına da malik olmayanlardır. Şu satırları yazdığım
sırada NYMPHALAR, Telegram’ı bilen birisini kastederek, “delilin var mı derse
ne diyeceksin?” diyor. Ben de, “o kişiyle karşı karşıya gelir, konuşuruz;
ikimizin arasındaki zekâ farkı kimin lehine ise, o haklıdır!” diyorum. Resmiyet
bir yana, hile yapmak için bile olsa, “isbatın var mı?” deme şartlarına sahib
olunmaması durumunu kasteden bir efelenme.
MİDİLLİ KANALİZASYONLARI
Bir zamanlar, suçlu psikolojisi
ile ilgili olarak, incelemeyi yedi göbeğe kadar yapar, istidat, kusur yahut suç
işlemişler yolundan, son örneğe gelirlerdi: Suç, irsiyetle intikal eden bir
hastalık sayılırdı. Bu görüş, tarih içinde “gemisini yürütmek” ve mevcut rejimi
korumak adına, sadece suçlunun “hasta” oluşuna kadar gerilediyse de, karalama
işlerindeki meselelerde, aynen uyarlandı. Ben, dünyadaki bütün rejimleri ve
kendi koydukları kanunlara uymayanları, hem suçlu, hem de hasta görenlerdenim.
Ruh olarak hastalık ölçüsünün hakikati, başta İslâm’a imân etmemeden başlar.
İslâm’ı bir yana bırakarak, doğrudan doğruya rejime bakış gözüyle bile, bütün
rejimler suç üretme makinesi hâlinde ve hâliyle suçlular tarafından muhafaza
edilip, yürütülmektedir. TELEGRAM’a maruz kalan ben, akrabalarım hakkında da
sayılıp dökülenleri ölçü alarak, TELEGRAM’ı yapanları ve âlet olanları bizzat
suçlu ve hasta saymaktan, aile ve akraba üyelerinden başka, atalarıma doğru
suçlu ve hasta saymakta, haklı mıyım, değil miyim?
Şimdi size, sağlıklı(!) bir ruh ve
kafa ürünü olarak, MİDİLLİ KANALİZASYONLARI kurgularını sunuyorum.
*
Midilli Adası, malûm,
ÇANAKKALE’nin, hâni şu Kartal Cezaevi’ne Müdür Yardımcısı diye gelen, ama maaş
bordrosunda ismi geçmeyen, bu yüzden gardiyanların da kendilerini gözetlemek
için Bakanlık tarafından gönderilmiş biri diye şübhelendikleri adamın (!),
Cezaevi’nde görev yaptığı yerin karşısı.Ben artık iyice tükenmiş durumdayım.
“Cindi, periydi, yalnızlıktı, aklını oynattı” yollu bilirkişilere daha fazla
“masal” cinsi malzeme vermemek için, daha az konuşuyorum.
Koğuştayken, artık beni daha kolay
kapıyorlar. Öyle ki, sanki beynim bir kara tahta, tahtaya ne yazarlarsa onu
düşünüyorum, o psikolojiye giriyorum, o oluyorum, onu yaşıyorum. Sadece birşey
var; kendimi başkası gibi düşünebilmem, seyredebilmem, ona imdad edemesem de
kritik edebilmem. Rahat olmam, korku duymam, heyecanlanmam, sevinmem, hep
TELEGRAM’dan.
Şöyle düşünüyorum: Meselâ,
öfkelenince safra ifrazatı fazlalaşır, bunun beyindeki kısmı uyararak, o
ifrazatı sağlayıp öfkelendiriyorlar. Bunu çok önceden düşündüm. Beni yaktıkları
zaman bütün vücudum kaynamış suyla haşlanmış gibi oluyordu: Tabiî, dış yüzden
hiçbir belirti yok. Bir insan yanınca, ilgili uzuvların beyindeki sinir uçları
hangi bölgede? Herhâlde o bölgeyi uyararak, o yanma tesirini sağlıyorlardı.
Beynim bir kara tahta: O
hapishâneye gideceksin, bu hapishâneye gideceksin tehditlerinin pislik
görüntüleri dışında, herhâlde kanıksamayı kırmak üzere, bu sefer Midilli Adası
kanalizasyonları. Ada, bir nevi açıkhava hapishânesi ve her tarafı –elbette!–
denizle çevrili. Mahkûmlar, hiçbir filmde, film olduğunu bildiğiniz için
algılayamayacağınız kadar korkunç şartların, kanalizasyonların içinde
insanlıktan tamamen çıkmış mahlûklar olarak, çalışıyorlar. Ne çalışması, ne
yapıyorlar? Üstlerinde leş gibi atlet, yırtık pırtık uzun donlar, lâğım
sularının içinde teneke kutu gibi –meselâ!– birşeyleri ordan alıp öbür tarafa
atıyorlar.Konuşmadan çok, hayvanlar gibi öfkeli seslerle, birşeyler
söylüyorlar. Derken, birbirlerinin üzerlerine çullanma. (Herhâlde anladınız!)
Eh, hadi söyleyeyim: O Amerikan
filmlerindeki, yarma tipli canilerin toplandığı hapishâneler görüntüsü var ya,
o vahşi ve acımasız tiplemeleri Türkiye’de ırz düşmanlarının konulduğu
“damatlar koğuşu”nda farzedin. Ve, oraya Duran veya karısının ve ortakları veya
karılarının konulduğunu, peşrev serbest kanunuyla “emanet” edildiğini düşünün!
Bak tatlım, ben yazdım!
Söyleyemeyeceğim, söylesem, kendi kendimi rezil edeceğimi sandığınız şeyleri
yazdım. Hem de sizin beni, hiç çekemeyeceğiniz, çekemediğiniz durumlara,
aslınızı, astarı katmış olarak.
Şimdi mesele: Birisi karşınıza
geçip size küfretse, “canım bu küfür, gerçek değil ki” mi dersiniz, yoksa
öfkelenir ve korkudan ses çıkartamazsanız da müteessir olur ve içiniz içinizi
mi yer?
Mani olamadığınız şartlar altında,
gece gündüz, yerken, içerken, sıçarken, konuşurken, görüşürken, her ân türlü
şekillerde bu türlü taciz altındayken, bir insanın, ama “insan”ın hâli ne olur?
Rica ediyorum, bir de beni ben olarak düşünün?
Kâzım Albayrak’ın, Gabî için,
“insanın şahsiyetine göre yorum yapılır!” demesi gibi. Gabî, o lâf kendisine,
nasılsa anladı, kafası çömeldiği yerde apış arasına doğru eğildi.
O Midilli kanalizasyonları,
telegramcıların içlerinde yaşattıkları hayâl dünyası bakımından, bana öyle
dehşet verdi ki, o tini mini hâlleriyle eşi ve çocuklarıyla, tanıdıklarıyla
muaşeret eden bu adamların, meselâ sofrada oturmuş onlarla yemek yiyor
hâllerini hafsalama sığdıramaz oldum.Bunlara kızıp da hiçbir hayvan sıfatıyla
adlandırılmamalı. Kur’ân söylemiş:
— “Hayvandan aşağı mahlûk!”
Yakılmalı, ama ölmemeli; bu mümkün
olsa, ömrü müddet ateşte tutulmalı.
Allah, ellerinde imkân olsa,
yapmayacakları mel’unluk olmayan bu insanlardan, bu insanların “korudukları”
mukaddeslerden(!), insanları korusun.
Kanun nerede? Dağa kaçtı!
“GERÇEK BELLİ-OLUNMASI GEREKENİ
SÖYLE!”
“Midilli Kanalizasyonları”,
yaşatılan bir düş kurgusuydu; aradan 11 sene geçti ve NYMPHALAR’ın, bir senesi
hazırlık olmak üzere, iş başına geçmelerinin üzerinden, tam 7 sene, üzerimde
oynanan oyunu öz olarak ifade gerekirse, tek kelime ile SEKS; ve bundan umulan
sansasyon kazancı idi. Bu “idi”yi, NYMPAHALAR’ın eskiye nazaran şuur
durumlarının gelişimi diye ekledim. Her ne kadar, biraz sonra belden aşağı
lâflamalar başlayacak olsa da, heveslerinin kırık olduğunu biliyorum; beni
doğrulayıcı gelişen hâdiseler, onların benle dalga geçmeye yönelik seks dışı
“değerlendirmelerini” de çeliyor. Sanki ben yapmışım gibi, benim olmayan
imkânlarla gerçekleşen ve tahminlerimi onların aleyhine ve tabiî olarak benim
lehime doğrulayan gelişmeler, keramet çapında; bu çap, mihrakında Üstadım’ın
bulunduğu, içinde “Son Devrin Din Mazlumları” da olan, İslâm büyüklerinin
himmeti gereği. ÇOCUK hikmeti apaçık görünüyor: Bunu böyle bilmemek, damarımda
dolaşan kanı inkâr edememek gibi, benim elimde değil. Hadisenin tarafları bile,
âlet olduklarının şuuru bakımından, tersinden neyi ihya edici olduklarının
farkında değil. “Aferin çarha ki, yedirdi kuduzu kuduza”; üç senedir gelişen
hâdiselerin söylettiği bu. Son nokta: 10 Eylül 2010 Cuma tarihli, SABAH
gazetesinde manşetten bir haber. Okuyacaksınız. Bu bir ruh: “Anayasa değişimi,
Başkanlık sistemi, Kürt açılımı, özerklik, üniter devlet yapısında ısrar,
mahalli idarelerin güçlendirilmesi” vesaire, tarafların herbiri kendi yönünden
muradına ermiş olsa bile, kim hangi ruh diliyle, aşağıda duyacağınız ruhun
yerine onları doldurabilecek? Hangi sistem ve anlayışla? Gayet veciz bir
şekilde ifâde etmiştim: “Türkiye ne ki, Kürdiye ne olsun?” diye. Bir şey
söyleyin ki, ölü cesedi süsleme cümlesinden olmasın ve şimdiye kadar hangi
taraftan ne yapıldı ise, hepsini birden ibret gözüyle mânâlı kılıcı olsun; bu
sistem ve anlayış, herkesin emeğini gerekli kılan olacaktır. O kimde?
*
Sabah, çok sayıda AMİRAL ve
GENERAL’i kıskaca alan, şantajla DEVLETİN ÇOK GİZLİ BİLGİLERİ’ne ulaşan FUHUŞ
ÇETESİ yapılanmasının ayrıntılarına ulaştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, 1.
Ordu Komutanlığı, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları’nda faaliyet gösteren çete,
ÖZEL ODA olarak tanımlanan hücre tipi yapılanması ile hareket ediyor. Ceb
telefonu kullanmayan çete elemanları, çok özel belge ve görüntüleri, belirlenen
günlerde transfer ediyor. Askerî yapılanmada genç subaylar, sivil bürokrasi’de
ise görevde bulunan kişinin en yakını sağlıyor.
İstanbul Özel Cumhuriyet Savcılığı
talimatıyla gerçekleştirilen operasyonda, çete üyesi olan AMİRAL C.Y.’e âit
olduğu kabul edilen hafıza içerisinde askerî personele âit gizli çekilmiş PORNO
İLİŞKİLERİ, GAY İLİŞKİ PORNOLARI, ÇOCUK PORNOLARI, HAYVAN PORNOLARI, LEZBİYEN
PORNOLARI GİBİ çarpık ilişki ihtiva eden (şantaj malzemesi) video-resim arşivi
tesbit edildi. Bilgisayar kayıtlarında Amiral C.Y.’nin çeteye, üst seviyeli ÇOK
ÖZEL MÜŞTERİ ayarladığını gösterir bilgi ve belgeler de bulunduğu öğrenildi.
İstanbul, Ankara, İzmir ve
Antalya’da faaliyet gösteren çetenin ayrıca kış ve yaz dönemlerine ilişkin
hareket plânları da bulunuyor.
Çete, bütün irtibatları GENÇ
SUBAYLAR ile gerçekleştiriyor. Aracı olarak kullanılacak genç subaylar daha
HARBİYE’de öğrencilik dönemlerinde takibe alınıyor. Harbiye sonrasında genç
TEĞMEN olarak atanan bu kişiler, çete adına hareket etmeye zorlanıyor.
*
Sivil Bürokrasi kanadı:
İstanbul’daki fuhuş çetesinin, Ankara’daki 23 bürokrata özel servis yaptığı
ortaya çıktı. Çetenin müşterileri arasında, İçişleri ve Maliye Bakanlığı, BDDK
ve Sayıştay gibi kamu kurumlarındaki bürokratlar yer alıyor. Çetenin,
İstanbul’da 5, İzmir’de 3, Antalya’da 4, Bursa’da 2, Yalova’da 5 fuhuş evi
olduğu belirlendi. (19)
22
RADYO İLE YAKMA
2007’de BOLU’dan İSTANBUL’a
Mahkeme’ye götürüldüm. Verilen ara: Konulduğum hücrede, yine BOLU’dan
Mahkeme’ye çıkarılmak üzere getirilmiş üç kişi vardı. İkisi ben yaşlarda, biri
uzun boylu, iri ve sportmen yapılı, yakışıklı bir genç. Uyuşturucu kaçakçılığı
ile ilgili imişler. Sözkonusu gencin ismi, galiba Kemâl idi. Beni tanıdılar.
Kılık kıyafeti, konuşması, nezaketi ile dikkatimi çeken genç, orada bana
TELEGRAMCILAR’ın yapabileceği bir “muzibliğe” karşı, benim fizikî davranışımı
etkileyebilecek elektrikî tesir ve konuşmalarına karşı mukabele etme
mecburiyetim durumunda, “kafayı üşütmüş” zannedilmemek üzere, bir imkan olarak
göründü. Tanışma faslında BİLGİSAYAR UZMANI olduğunu söylemişti. “Bana TELEGRAM
İŞKENCESİ uygulanıyor!”… Bu hususta, beylik birkaç şey söyleyince, tek kalmamla
ilgili beylik psikolojik tekerlemeleri sıralamadı. Hele elektromanyetik
dalgalarla; şamanların trans hâlini andırır beden tesiri ve MÜZLER’e âit birkaç
sahne anlatınca, bir takım bilgilerinin bu hususta uyanması, çok hoşuma gitti.
Oh be! İkna olmanın şartlarına malik biri: Paylaşılmak güzel şey! “Zihin
kontrolü nasıl yapılabilir?”… Bu çerçevede, olabilirler cümlesinden olarak,
radyo dalgalarından bahsetti: “Radyo dalgalarıyla uzaktan insan bedenine öyle
şeyler yapılıyor ki, insanın aklı almıyor!”… Mahkemeye çıkma zamanı gelince,
yanımdan ayrıldılar. Bana yardımcı olabilecek bilgilerini yazmasını istemiştim.
Aradan kaç ay geçti bilmiyorum, şimdi KIRIKKALE CEZAEVİ’nde bulunan İsmail
Uysal’ların kaldığı koğuşa mektub yolladı ve haberim oldu; fakat, toplamakta
olduğu bilgilere âit yazacağını söylediği mektub, elimize geçmedi. Uzun zaman
onun kişiliği hakkındaki bilgi, NYMPHALAR’ın alay etmeleri şeklinde oldu.
Bir-iki senedir RADYO DALGALARI ile ilgili pek mevzu olmadığı için, ondan da
bahsetmediler. AKADEMYA’da Ömer Emre Akcebe’nin çalışmasını okurken, NYMPHALAR
radyo ile ilgili bir kurgularını hatırlamam üzerine, matrak geçmelerine onu da
katarak, beni tahrik etmek ve sinirlendirmek görevlerinin ikramiyesi,
neşelendiler. ASIL SAĞLAM OLUNCA, YANILMALARI DA KENDİNE DÖNDÜRMEK ÜZERE
SÜRÜKLER. Ben de, onlarla dalga geçmek üzere, o günden farklı bir sebeble
neşelendim. Radyo dalgaları ile ilgisini bilmem, beni radyo ile yakmışlardı.
*
2005’te, birbuçuk sene sonra bende
geberme tezahürleri başlayınca, dış yüzden hiçbir şey yapılmadığının komşu
şâhidleri de hazır olmak üzere üçlü teklilere henüz konulmadığım bir zamandı:
Mahkûmlar, olağan şekilde, havalandırmalardan birbirlerine sesleniyorlar. Bu
arada, cihaz başındaki NYMPHALAR, koridor, sayım, arama destekli kurgular
yanında, her ses ve konuşmayı, beni sinirlendirmek, korkutmak, heyecanlandırmak
için, benimle ilgili ve “bana imiş”e tebdil etme çalışmalarına devamda. Üçlü
teklilere geçtiğimde isminin Ömer Faruk Gez olduğunu öğrendiğim bir mahkûm,
düzgün konuşma ve gür bir sesle, hem üçlülerde komşum olan Yusuf Akbaba, hem de
“Yılmaz abi” diye seslendiği sonradan kendisini asan biri ile konuşuyor.
Konuşmalarının tınılarında, benden bahis geçtiğini hissediyorum, yahud
zannettiriliyorum. “Yılmaz abiiii! Radyo…” diye bağıran Ömer, işbirliği içinde,
o gün için “zan”, bana “bir görevli”yi tedaî ediyor. Teklilere tek başıma
konulduğum zaman, hücreme ziyarete gelen Mehmed Akif isimli “sosyolog”a,
TELEGRAM’dan bahsetmiş, buzdolabının arkasından gelen radyo sesleri ve
konuşmalardan bahsetmiştim. Benim, “mekâna ses indirme” dediğim şeylerin
tezahürünü anlatırken, o, ilgili ve sessiz dinliyordu: Gûya TELEGRAM diye bir
şeyi bilmiyormuşcasına. Üçlü teklilere geçtiğimde, iki komşum da,
havalandırmada devamlı radyo dinliyorlar; tabiî mecburen ben de. Aklıma,
TELEGRAMCILAR’ın, beni televizyon karşısında ondan elektiriklenmem gibi, bir
kaçındırma psikolojisine sokmak istedikleri geliyor. Komşulara, radyo
çalmamalarını söyleyemem, söylesem de, “tuhaf biri” olurum; korktuklarım
gerçekleşmiyor. Lâkin, geceleri yan hücreden gelen radyo sesi, bazen öyle değil
de, sanki o zaman isimleri NYMPHA olmayan cihaz başındakilerin, kafamın içine
kesiksiz aktarabilecekleri bir işkence usûlü tehdidi olarak görünüyordu. Böyle
gecelerden birinde –ki, iki seneden fazla müthiş bir BETATRON etkisi altında,
hiç derin bir uykuya dalamadan, uyku uyanıklık arası ve NYMPHALAR’ın devamlı
konuşmaları içinde geçen, sanki yorgun da olsa bir uykudan kalktığım bir garib
durumu yaşardım–, onların hünerleri: Birdenbire vücudumu saran, sanılır ki bir
alev sıcaklığı, etrafımda hızla dönen bir şarkı sesi ile şok oluyorum. Şarkı
sesinin kendisiyle yakılıyorum ve aklıma gelen veya getirilen, bunun bir radyo
ile yapıldığı. Etrafımda dönen, radyo mu idi? O ânda uyanıyorum ve NYMPHALAR’ın
kurgularına eşlik eden ses ve lâf atmalarına, keyiflerine, onların “arsız”
demelerine sebeb bir alaylı gülüş ve değerlendirmeyle katılıyorum: “Oyununuzu
beğendim, fena değildi!”… Bundan daha iyi ve gerçek suikast şeklinde “öldüresiye”
yapılan kurgularından biri de, trafik kazası ile ilgiliydi. Ayıldığımda,
basbayağı bir kaza yapmış olmaktan kurtulmuş gibiydim; tesiri öylesine.
Değerlendirmelerine, yılışanı yoktu, ben de katıldım: “Müthişti!”
(…)
HABER-HER YERDE-RADYOAKTİVİTE
Radyoaktiv tebdil: “Radyoaktiv
bozunma” diye kullanılan ifâde yerine, “radyoaktiv tebdil” dedim. Yakıştı mı
bilmem? “Bozunma”, fizikte, şu mânânın karşılığı olarak uydurulmuş: Kararsız
bir atom çekirdeğinin, parçacık ve enerji olarak daha hafif ve kararlı başka
bir çekirdeğe dönüşmesi.
RADİO ve HERCAÎ’nin ebced
tevafukunun tedaîsi hâlinde açılan pencereden görünen manzaradan bir bölüm:
19. yüzyıl, kimyacılara son bir
büyük sürpriz daha hazırlamaktaydı. Herşey, 1896’da Paris’te, Henri
Becquerel’in ışık geçirmez kâğıtlara sarılı bir fotoğraf levhası üzerine
yanlışlıkla koyduğu bir paket URANYUM tuzunu çekmecesinde bırakmasıyla başladı.
Bir süre sonra fotoğraf levhasını çekmeceden çıkardığı zaman, tuzun levha
üzerinde karartıya benzer bir iz bıraktığını görerek çok şaşırdı. Levha adeta
ışığa maruz kalmış gibiydi. Tuzlar bir nevi ışınım salıyor olmalıydı.Becquerel,
bulmuş olduğu şeyin önemi gözönüne alınırsa, çok yadırganacak birşey yaptı:
Mevzuyu araştırması için ihtisas yapan talebesine havale etti. Polonya’dan yeni
göç etmiş olan Madam Marie Curie idi. Kocası Pierre’le birlikte
çalışarak, belli bazı kaya türlerinin SÜREKLİ VE OLAĞANÜSTÜ MİKTARLARDA ENERJİ
SAÇTIĞINI, ÜSTELİK BUNU HACİM KAYBETMEKSİZİN VE FARKEDİLEBİLİR HİÇBİR DEĞİŞİME
UĞRAMAKSIZIN YAPTIĞINI KEŞFETTİ. ERTESİ YÜZYILDA EİNSTEİN, SÖZKONUSU KAYALARIN
AŞIRI ETKİLİ BİR BİÇİMDE, KİTLEYİ ENERJİYE ÇEVİRMEKTE OLDUĞUNU BULDU. Marie
Curie, bu tesiri “radyoaktiflik” diye isimlendirdi; ve çalışma süreleri içinde
eşiyle beraber, “polonyum” ve “radyum” ismini verdikleri iki yeni element
(eleman, unsur) buldular.Ernest Rutherford ve Frederick Soddy ikilisi, bu
maddelerin küçük miktarlarında muazzam saklı enerji bulunduğunu, bu
rezervlerdeki RADYOAKTİV dönüşümün, Yeryüzü’nün sıcaklığının büyük ölçüde
sebebi olabileceğini keşfetti; bunun yanında başka elementlere dönüştüğünü de.
Meselâ, bugün bir uranyum atomu varken, yarın kurşun atomu oluveriyordu. Bu,
hakikaten olağanüstü birşeydi; saf ve basit bir şekilde, SİMYA’nın tâ
kendisiydi. Böyle bir şeyin tabiatte kendiliğinden olabileceğine, kimse ihtimal
vermemişti.
Rutherford, her zamanki tavrıyla,
bunun pratikte değerli bir uygulama alanı bulabileceğini gören ilk kişi oldu.
Her radyoaktif madde örneğinin yarısının değişimi için gereken sürenin her
zaman aynı olduğunu ve bu sabit, güvenilir tebdil hızının bir nevi saat
vazifesi görebileceğini farketti. Bir maddenin şu ânda ne kadar radyasyonu
olduğundan ve hangi süratle değiştiğinden yola çıkarak geriye doğru
hesablanırsa, maddenin yaşı bulunabilir. Rutherford, fikrini bir parça
uranyumlu maden cevheri üzerinde sınadı ve yaşını 700 milyon yıl olarak
hesabladı. Yeryüzü’nün yaşı olarak çoğu insanın kabullenmeye hazır olduğundan
çok daha büyük bir rakamdı bu.Her ilmî buluşun faydaları yanında, buna bakıp da
NAS gibi genel geçerli uygulanışında yanlışa düşülebileceğinin güzel
misâllerinden biri de, YERYÜZÜ’nün yaşının hesablanması bahsinde görülür:
Rutherford, radyoaktiflik sayesinde, artık Kelvin isimli fizikçinin
hesablarının izin verdiği yaştan, yâni 24 milyon yıldan daha yaşlı
olabileceğini hesablamıştı. Kelvin ise, bunu asla kabul etmedi ve termodinamik
alanındaki çalışmalarından çok daha değerli olduğunu kabul etmedi. John Joly
isimli fizikçi, 1930’lara kadar Yeryüzü’nün en fazla 89 milyon yaşında olduğunu
iddia etti ve bu ısrarından ölümüne kadar vazgeçmedi. Ünlü Rus fizikçi
Mendeleyev de, radyasyonun, elektronun ve yeni delillendirilmiş hiçbir şeyin
varlığını kabul etmedi. 1955’de, 101 numaralı elemente, onun hatırasına
izafeten ve tutumuna uygun olması bakımından Mendeleyev ismi verildi: Kararsız
bir elementti bu.
Uzunca bir süre, radyoaktiflik
gibi mucizevî biçimde enerjik bir şeyin mutlaka yararlı olması gerektiği
farzedildi. Yıllarca, diş macunu ve müshil ilaçlarına radyoaktif bir madde
katıldı. En azından 1920’lerin sonuna kadar “radyoaktiv maden suları”nın şifalı
etkileri iftiharla tanıtıldı. Tüketim (istihlâk) mallarında radyoaktiv madde
kullanımı 1938’e kadar yasaklanmadı. 1934 tarihinde, 1900’lerin başından
itibaren radyasyon hastalığının tipik belirtilerini yaşayan Madam Curie, (hafif
kemik ağrıları, kronik kırıklık hissi), lösemiden ölmüştü. Radyasyon gerçekten
de öyle zararlı ve kalıcıdır ki, şimdi bile Madam Curie’nin 1890’lardan kalma
notlarına dokunmak son derece tehlikelidir. Kendisine âit laboratuvar kitabları
kurşun-astarlı kutularda muhafaza edilir ve onları görmek isteyenlerin koruyucu
elbiseler giymeleri gerekir.İlk atom fizikçilerinin, farkında olmadan
girdikleri tehlikeli çaba ve ilim haysiyetine yaraşır büyük ve fedakârca
çalışmaları neticesinde, (benim bu sözleri, TELEGRAM cihazı eşliğinde yazmam ne
tuhaf!), YERYÜZÜ’nün yaşının hesablanması bahsinde iyi bir adım atılması
sağlanmış, yanında pek çok yararlı keşif de gerçekleşmiştir. (Zararlılar da!) (20)
23
TELEGRAM CİHAZI İLE ÇALIŞMA
– Uzaktan kumandalı bir oyuncak
gibi, –bu karikatürize etme olarak bir benzetmedir–, vücudun umumî olarak
elektrikî tesirin tonları altında kalması yanında, organ ve hareketlere
hükmetme şeklinde, bu da çeşitli tonlarda gerçekleştirilebilen, fizikî tesir.
– Fizikî tesire eşlik eden,
konuşma ve TELKİNLER.
– Konuşma ve telkin olmaksızın,
sanki beyne doğuş gibi, konuşma ve telkinin daha önce sizde yuvalanmış veya
yuvalanmamış mânâsının vücut aktivitesine uygun frekansla gönderilmesi.
– Elektrikî tesirin azalması, –ki
bu da sıcak veya soğuk sudan çıkan elin, ikisi ortası bir sıcaklıktaki suya
sokulduğunda, farklı algılanması gibi izâfidir–, buna mukabil niyete bağlı
olarak konuşma ve TELKİN’in asıl olması.
*
Telegram’da, cihazı kullananlar ve
rol alanlarla, hedef kişi arasında, ruhî ve maddî etkileşimin çeşitli durumları
görünüyor. Meselâ, hedef kişi ben: Şuurum, ruh ve beden kanatları arasında,
telkin ve konuşma ile ruhî, cihaz marifetiyle fizikî yoldan, ikna, korkutma,
heyecanlandırma vesaire gibi niyete bağlı olarak, taciz altındayım. NYMPHALAR
da, niyetlerine bağlı kurguları bir yana, cihazın başına geçerken “hâdiseye
yanaşan insan şuuru”nu gösteriyorlar. Benim durumumun, onların davranış ve
kurgularını belirleyen bir yanı da var. Neticede: Kutublaştırarak ifâde edersem,
ben, iradem ile bedenim arasında bir çatışma içinde yaşatılırken, onlar
iradelerine bağlı cihaz ve cihaz hüneri arasında görünüyorlar. BABA isimli
filimden, şık bir misâl: Öz oğul, “Babam onu çabuk ikna etti!” diyor… Ve
“nasıl?” sorusuna cevab: “Kafasına silâhı dayayınca, hemen imzaladı!”… İşte,
iki taraflı olarak, İRADE ve ÂLET’in rolü.
HASAN SABBAH’TAN MÜLHEM…
TELEGRAM cihazı ve koridordan
gelen “görevliler”in konuşma ve sesleri kesiliyor; o sükûnet içinde müthiş bir
rahatsızlık duyuyorum. Tedirgin eden bir sükûnet. Yatmış vaziyette iken, birden
hiçbir suret olmaksızın olağanüstü şuh bir varlığın üzerimdeki tesiri; ve bütün
vücuduma yayılan şehvet hissi. Öyle ki, o ânda bütün bütüne TELEGRAMCILAR’ın
eline düşmenin ve bir ömür bu koğuşta hiçbir yakınını ve arkadaşını görmeden
yaşayabilmenin bile felâket olmadığını, tam tersine “yeni bir hayat”a başlangıç
olduğunu seve seve benimsemeye hazırsın; böyle bir durumdayım. Üstadım’ın,
ölürken bile “demek böyle ölünüyormuş!” demesine eş, neredeyse bayılırken bile
nasıl bayıldığının tahlilinden kaçamayan tabiî hâlimle, işi kavramak için
birkaç saniye uçurum kenarında kaldıktan sonra, saliselik bir zaman diliminde
kendimi ranzadan attım. Bu kurtuluş, o zaman cinin tasarrufundan kurtulmam
mânâsına da geliyordu; o tesiri yorumum buydu. Kurtuldum ve tesirden üzerimde
hiçbir iz mevcut değil. Kulağımın dibinde, “Allah kahretsin, kurtuldu!” diyen
bir ses ve birkaç kişinin kendi aralarındaki hoşnutsuz mırıltıları… Bu hâdise,
KARTAL’da, B.7. koğuşunda yaşandı.
Vurgulamam lâzım: Sözkonusu
hâdisede aslolan taraf, şehvet hissiyle yakalanmak değil, yeni bir hayata
başlangıç kabul ederek, durumunu kullanılacak şekilde seve seve kabullenmek.
Nitekim, aynı bu benimseme şeklinde, içinde seks ve insan olmayan kurgular da
oldu. Yukarıdaki hâdisede geçen seks imajı, bahsettiğim asıl çerçevesinde, olsa
olsa “ödül” sırasında dikkate alınabilecek bir misâldir; benimsetmeye teşvik
için ve benimsedikten sonrasına dair.
RUHÎ ENERJİ
“Her nakışta o mânâ”, merkezî
duruşları olarak, NYMPHALAR’ın, “çeşitli çap ve markalarda” tenasül uzvu ve
işlerini ifâde ediyor. Genel olarak TELEGRAM’da. Hem cihaz, hem sözlü telkin
olarak. Ergenekon sanığı iken tahliye edilen Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un,
şübheli görülenlerin fişlenmesi ile ilgili olarak, “zaaflarının tesbit edilerek
şantaj malzemesi yapılması” yolunda sözlü talimatının bulunduğunu, gazete ve
televizyon haberlerinden öğrenmiştim. Kezâ, Emekli Genelkurmay Başkanı
Büyükanıt’ın, “benim emrimdeki adam, beni dinlemiş; kızımı ve arkadaşlarını…” beyanı.
Sene 2005’in, herhâlde Ekim-Kasım ayları: Bizim NYMPHALAR, “yeni bir işyeri
açmanın” coşkun heyecanı ile, çeşitli geceler içinde beni “sorgular gibi”
konuşmalarına “siz kimsiniz?” demem karşısında muhtelif cevablar verirken,
şımardılar: “Biz Genelkurmay Özel Birliğiyiz!” dediler. Sonra: “Dinlemeye
takıldı” filân değil, dümdüz, Generaller’in bile “…. Dosyasını” çıkardıklarını.
Birkaç kere de, kendilerinin Başbakan’ın “…. danışmanı” olduklarını. Ben
BARAN’ın geçen sayılarında Freud ile ilgili birkaç söz ederken; “sistem ilkaı”
bahsi içinde, tabiî olarak OEDIPUS KOMPLEKSİ’ni misâl vermiştim. Şimdi,
yukarıdaki başlıklar altında geçen meselelere temas etmek üzere; Gustav
Jung’dan tedâîlere başvuruyordum ki, NYMPHALAR belden aşağı lâflarına katık
etmek için o misâlimde “Oedipus Kompleksi” ile “Libido” kelimelerini
karıştırdığımı söyleyerek, alay etmeye başladılar. Doğrusu, OEDIPUS
KOMPLEKSİ’dir; eğer yanlış yazdıysam, düzeltiyorum.
(…)
“TİLKİ GÜNLÜĞÜ”
NYMPHALAR, bir şey yazarken veya
yazıp söylediklerimle ilgili lâf attıklarında onlara cevab yetiştiriyorum. Çoğu
zaman bunu sinirlendirmek için yaparlarken, ayrıca frekansın sinsi telkiniyle
bende, eğer beni sinirlendirmezlerse, aradaki “sun’i telepati”yi ve “zihin
okumayı” gerçekleştiremezlermiş gibi bir his ve düşünce doğuruyorlar. Bu, onlar
ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben sinirlenmeyeyim ve neticede yazdıkları
aynen kalan kara tahtaya döneyim diye bir hile de ifâde ediyor. Şaka ve alay
ise, bahsettiğim durumu bende “kararsızlık” meydana getirmek için; böylece,
sinirlenmem ve cihazın bedenime verdiği acı ile birlikte, bu hafiflik ve
rahatlık, sanki ceza ve ödüllendirme gibi, beni onlara bağımlı kılıcı oluyor.
Ama ne olursa olsun, cihazın başındaki veya başındakilerle “kurban” arasında,
hani fırsat olsa, birbirlerine sigara ikram edebilecekleri bir hâl de olmuyor
değil; söyledikleri ciddi ve iş dışı olarak bir tartışma keyfi doğurduğu zaman
(Ama hedef gayeleri, elbette her hâli hedefe bağlayıcı oluyor). Böyle
durumlarda benim için onlar, bazen “ikna zevki” duyduğum kişiler.
Gerek KARTAL’da, gerekse BOLU’da,
sözlü ve güyâ akıllı lâflar ve cihazın tesiri ile beni sinirlendirdikleri
mevzulardan biri, “Tilki Günlüğü”… “KARTAL’da ne zaman?”… NYMPHALAR, ben bir
hâdise anlatırken, ne olursa olsun, hemen delil isteme niyeti gibi, bu soruyu
soruyorlardı. Aynı şeyi şimdi, ben KARTAL’daki “Tilki Günlüğü” ile ilgili bir
hatıramı düşünürken de sordular. Cevab da alay veya şaka yollu, onlardan:
“Telegram’ın başlamasından bir ay sonra?”… Daha önce, “ne zaman?” sorularına
verdiğim cevab şöyleydi: “Delil niyetine her zaman, ne ve ne zaman diye
sorulmaz! Ben, dün yediğim yemeği bile hatırlamıyorum, sen de bilmiyorsun!
İnanmayacaksınız ama, ben bu yaşa kadar yemek yiyerek geldim!”… Kendilerini
bile, delil kabul edilebilir şekilde delillendirememem hususu ayrı. Evet;
KARTAL’da, Telegram’ın başlamasından herhâlde bir ay sonra, hafızamın silinmesi
gibi bir çaba içinde olunduğunu hissettim ve panikledim. Buna çare niyetine,
“Bütün Fikrin Gerekliliği”ne el attım ve müthiş bir şok: Ben kitabı okurken,
ARAR veya kimse, benle birlikte sesli olarak okuyordu. Daha sonraki günlerde,
hiç olmazsa hergün bir günü olmak üzere “Tilki Günlüğü”nü okuyayım dedim, fakat
onda geçen isimleri belden aşağı yormaya dair telkin yüzünden, bu da gerçekleşmedi.
Geçen zamanla birlikte, “Tilki Günlüğü”nde mevcut rüyâ vesaire hususundaki
yorumları ve cihazın fizikî tesiri eşliğinde, bende, TELEGRAM’ın, “Tilki
Günlüğü”nün esas alındığı bir proje çerçevesinde gerçekleştirildiği hükmü
gelişti. 1990 yılında yakalandığımızda, Şube’de “eylem günlüğü” diye basına
teşhir ve lanse edilen ve Savcılıkta bu yolda ifâdemin alındığı “ruhî romanım”,
2000 yılında “zihin kontrolü ve yönlendirilmesi projesi”ne malzeme oluyordu;
2010’da da, NYMPHALAR’ın, rüyâ ve hâdiseleri “tenasül uzvu ideolojileri”ne göre
yorumlamalarına. NYMPHALAR’ın, onu hemen herkes gibi tatsız ve mânâsız
bulmaları çerçevesinde, –TELEGRAM’ı anlatıyorum ya!–, Gustav Jung’tan birkaç
“benzer” nakledecek olmamla, onların şakalarına –diyelim!– karşı bir zafer tadı
da duymuyor değilim. “İstişhad!” diyorlar; doğru. Yani bir fikri, muteber kişi
ve eserle delillendirme usûlü.
BOLU’da, 2005-2006 arası,
NYMPHALAR’ın kurguları, sanki FURKAN LÛGATI çerçevesinde idi. Aynı ebcedteki
kelimelerden kurdukları, bu kelimelerin geçtiği hâdise tertiblerinde, ben
gittikçe onların kişi ve cihaz ünsiyetine girdiğimi düşünmeden, güya onları
bozuyordum ve cihaz tesiri boşanıyordu. “Ne günlerdi be! Karar sizin, karar
sizin lâflarıyla koridorda kurgularınıza eşlik ediyorlardı!”; bu şaka da
–diyeyim!– benden onlara. (21)
24
RÜYA - HABER - YORUM
Levha: 27 Ağustos 1985… Pasaport
almak için kuyruğa girmişiz… Üst kata çıkıyorum… Mehmed Zekâî Özcan ve Nilgün…
Nilgün gülerek, “o hapları bana ver!” diyor… Veriyorum!
Levha: 5 Eylül 1986… İlkokul ve
lisede beraber okuduğum yakın arkadaşım Mehmed Zekâî Özcan ile kavuşmuşuz… 40
yaşında imiş… Güleryüzlü ve muhabbetli bir hâli var… Evlenip evlenmediğini
soruyorum… “Sonra konuşuruz!” gibi kaçamak cevablar veriyor… Ben ısrar edince,
“girdi, çıkmadı!” diye imâlı bir söz… Şerif Muammer’le ortak iş yapacaklarmış!
Levha: 7 Eylül 1987… Aaa! Mehmed
Zekâî Özcan… Seneler sonra karşılaşıyoruz… Sevinçle birbirimize sarılıp
öpüşüyoruz!
Levha: 2 Ekim 1984… Postahane ve
kahvehane benzeri bir yerde, bizim aile… Şu da kim? Mehmed Zekâî Özcan…
Yanındaki dayısı imiş… Selâm veriyorum… “Demek döndü!” diye bir his içindeyim…
Başka bir masada da, Zekâî’nin Erzurumlu arkadaşı Mehmed… Galiba dargınlar ve
Mehmed Zekâî, Almanya’dan gelmiş gibi… İkisini karıştırıyorum ve toka yaptırıyorum…
Zekâî oldukça irileşmiş ve ensesi kalınlaşmış… Sonra ben, Zekâî ve Mehmed, yer
minderinde oturuyoruz… Adile teyzem masadan bana bakıyor ve muzipçe gülümsüyor…
Durumdan ben de memnunum!
*
Hatıralar, rüyâlar ve hayâller;
düşünceler ve ritler. “Tilki Günlüğü”nden bahsediyorum. Bana yukarıdaki
LEVHALARI yazdıran sebeb de, BARAN dergisinde çıkan Şükrü Sak’ın yazısı:
“İSRAİL ODASI ile ÖLÜM ODASI arasında nasıl bir alâka var?”… Benim HAFİYE
oluşum ve NYMPHALAR’ın benim üzerimdeki “casuslamaları-aramaları” göz önünde
tutulduğunda, sair hâdiselerle birlikte herhâlde bu yazı dizisinin elinizdeki
bölümünü, mizahî bir dille “CASUSLAR SAVAŞI” diye nitelemek gerekecek. TELEGRAM
cihazının hedef kişisi ve bu tesir altında, tabiî hayatı yaşayan ve onun
getirdiklerini İlâhî lütûf eseri ve “kısmeti ayağına gelmiş” gözüyle bakan
benim, hangi harikaları yaşadığıma da şahid olacaksınız.
25 OCAK 2010
Şükrü Sak, bu tarihli VAKİT
Gazetesi’nde manşetten yayınlanan haberi naklediyor:
O haberde, Genelkurmay’ın
“Elektronik Sistemleri”nin, yapılan işbirliği çerçevesinde, tamamen
İsrailliler’in kontrolünde olduğu ve SİYAH LÂLE ismi verilen bir operasyonla
ilgili düzenlenen resmi raporun netice bölümünde, İsrail Genelkurmay
“Elektronik Sistemler” personeli tarafından Türkiye’ye âit kanalları
dinledikleri ifâde ediliyor… Buradan çıkan netice şu; bütün “Elektronik
Sistemler”e hâkim olanlar İsrailliler…
Salih Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM
ODASI’nda, TELEGRAM ile ilgili anlattıkları gözönüne alındığında, şu soruyu
sormak kaçınılmaz oluyor: Genelkurmay’daki İSRAİL ODASI ile, Salih
Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM ODASI’nda anlattığı “elektromanyetik dalgalar” yoluyla
uygulanan TELEGRAM’ın, Telegram işkencesinin bir alâkası var mı?
(…)
DİKKATİMİ ÇEKEN İSİM
Milliyetçi Hareket Partisi Ankara
Milletvekili “Mehmed Zekâî Özcan”, 18 seneden beri hiçbir ülkeye verilmeyen bir
ayrıcalığın, İsrail hükümetine tanındığını iddia etti. Özcan, Genelkurmay
Başkanlığı’nda İsrail’e âit özel bir odanın olduğunu söyledi. Partisi’nin İlçe
teşkilâtını ziyâret eden Özcan:
— “Genelkurmay Başkanlığı
bünyesinde İSRAİL ODASI veya benzer isimlerde İsrail Devleti ile irtibatlı
herhangi bir birim bulunmakta mıdır?”
Mehmed Zekâî Özcan, Meclis’e
verdiği soru önergesinde, gizlilik derecesi taşıdığı gerekçesiyle, kendisine
cevab verilmediğini söyledi.
(…)
Hâdise’ye
işaret eden, VAKİT Gazetesi haberinden sonra, önerge sahibi Mehmed Zekâî Özcan.
BARAN dergisini okuduğumun ertesi günü, Televizyon’da onu gördüm ve yüzünün
karakteristik özelliğini veren burnu, yürüyüşü ve ertesi gün yine Televizyon’da
bu mevzuda konuşurken emin olmak için dikkat ettiğim gövde yapısıyla, “acaba”ya
mahâl olmayacak şekilde, “o” olduğuna kanaat getirdim. O ise, İstanbul Teknik
Üniversitesi’nin “İnşaat Mühendisliği”nde okuyordu ve birbirimizi kaybedeli
aradan tam 37 yıl geçmiş; “acaba şehid mi oldu?” diye seneler boyu hatırıma
gelen o gençlik arkadaşımı görmek, büyük sürpriz oldu. 2 Ekim 1984’deki
LEVHA’daki suret o, asıl ise Üstadım. Neyse; hayata dair ümitlerimiz vardı,
yaşadık o hayatı ve ümitlerimiz mazide kaldı. Onun, ölmeden önce ölmemiş
olduğunu öğrendim - hepsi bu!
(…)
DELGADO’NUN BOĞASI DEĞİLİM…
Ben konuşurken, bir fikir veya
yaptığım şakadaki hatayı edebinden değil de, sinsice kullanmak üzere usulca
yanında götürenlerden bahsediyor NYMPHALAR. Onların niyetlerini söylememe gerek
yok. Onlara bu malzemeyi verenler ve bana karşı kullanılmasına vesile olanlara
gelince, TELEGRAM’da çeşitli tonlarda pay sahibi sui-kasdçiler; kötü
kasıtlılar. Çoğu zaman da şapşal. Meselâ, “ben Mohikanların sonuyum!” diye, çeşitli
vesilelerle yaptığım bir espri var; Amerika’da Mohikan kabilesinin beyaz
adamlara tâbiyetini kabul ettirdiği için, bir yönüyle halkının bütünüyle
imhasını önlemiş, diğer yönüyle efsanevî savaşçı arkadaşının gözünde bir “hain”
olan bir adamın hikâyesi. Filmin adı, “Mohikanların Sonu”. Ben, “Mohikan”
kelimesinin ses olarak bana verdiği “esatiri duygu” ve coşkunlukla, “ben
Mohikanların sonuncusuyum!” niyetine, “Mohikanların sonu!” diyordum. Bu
esprimdeki duyguyu besleyen de, 20. yüzyılda “kökler” deprenişiyle başına
tüyünü ve eline silâhını alan tek bir kızılderilinin hikâyesini anlatan basit
bir filmdi. Neticede ben, “Mohikanların sonu” derken, sadece ismi sözkonusu
ederek, bir tedâî olarak kullanıyorum.
Bu satırları yazma hevesinde
değildim. Yazmak istediğim şuydu: Biz, Delgado’nun kobay boğası değil, mânâda
Necip Fazıl’ın boğasıyız. Her zaman ve her yerde. Şimdi bulunduğum yer de
belli. NYMPHALAR: “Mohikanların Sonu gibi mi?” diyor. Yâni, espri yaparken pot
kırdığım gibi mi? Sözümün anlaşılmasında pürüz kalmasın diye, bu izâhı yapmış
bulunuyorum.
*
Delgado: Beyinde zihnî
aktiviterlerden, idrakten, hislerden, mücerred düşünmeden, sosyal ilişkilerden
ve nahif artistik sanat istidatlarından mesul basit mekanizmalar vardır. Bu
mekanizmalar fizikî ve kimyevî yollarla tesbit, tahlil ve tahkim edilebilir,
bazen de değiştirilebilir. Bu yaklaşım, arzu ve düşüncelerin sadece merkezî
sistemiyle ilgili fenomenler olduğunu öne sürmez; merkezî sinir sisteminin
davranış göstermede mutlak gerekliliğini de kabul eder. (Delgado’nun hayvanlar
üzerinde yaptığı en meşhur tecrübe, arenada üzerine gelen boğaya elektrikî
uyarı kullanarak durdurmasıdır.)
*
1999’da, Metris Cezaevi’nde iken,
HÜRRİYET gazetesinde bir yazı dizisi başlamıştı: “İBDA-C’de Grub seks”. Salih
Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü” ismini verdiği günlüklerini “ele geçirmişler”,
bu yazı dizisi o imiş. Benim 6 cildi de yayınlanmış bulunan TİLKİ GÜNLÜĞÜ’ndeki
rüyâlardan seçmeler yapmış, yazının başlığı aktardığım gibi. Gazete’nin Genel
Yayın Müdürü, Ertuğrul Özkök idi. 14 Ekim 2010 tarihli Sabah Gazetesi’nde çıkan
bir haber:
Gazeteci Ertuğrul Özkök, “Devrimci
Karargâh Örgütü” soruşturması ile ilgili olarak tutuklanan Emniyet Genel
Müdürlüğü Eski “Terörle Mücadele Şubesi Başkanı” ve Eskişehir Emniyet
Müdürlüğü’nden merkeze alınan Hanefî Avcı’nın ofisinden çıkan “ses kayıtları”
ile ilgili, Savcı’ya ifâde verdi. Ertuğrul Özkök, “dinlesinler, benim
saklayacak bir şeyim yok diyemezsiniz. Bazen insan, karısına sevdiğini söyler,
özel konuşur, (…) dersiniz. Karınızla cilveleştiğinizi sanıyorsunuz, meğer GRUB
SEKS yapıyormuşsunuz. 5 kişi daha sizi dinlemiş. Böyle şey olur mu?” dedi… Ses
kayıtlarının saklanması ile alâkalı olarak da: Bir insan ruh hastası değilse,
sapık değilse, niçin bunu saklar? Zamanı gelince menfaat temin etmek için değil
mi? Bugün kendisini güçlü gören insanlara da seslenmek istiyorum. Bunları kim
yaptıysa, kasetleri kim sakladıysa, (imha etmesi gerekirken), bulunmasını rica
ediyorum.
*
Ben, TELEGRAM’ın hedef kişisiyim.
NYMPHALAR, başta Ergenekon davaları etrafındaki hâdiseler olmak üzere, olup
bitenlere, “Devlet bağırsaklarını boşaltıyor!” diyorlar; filâncaya atıfta
bulunarak. Ben de ekliyorum: “Bağırsaklar boşaltılıyor derken, bağırsak
kalmadı!”… Ben haberin habercisiyim.
(…)
SUİKASD - TELEGRAM
TELEGRAM’da durumum: Bir yanda
bedenime ve şahsiyetime suîkasd, diğer taraftan benim suîkasdime hedef
Telegram işi.
(..)
İKNA ODASI - İKNA USÛLÜ
Sapık ses, zaten tek başına
sinirleri oynatıyor… Kenan’ın sesi:
— “Bana bak bana, senin (…)
tamam mı?”
Bu minvalde, cadaloz “ergeg”
sesiyle, artık klâsik olmuş, 5-10 dakika, hadımağası hırçınlığıyla sövüyor,
sövüyor, sövüyor:
— “Tatlım, seninkiler bu akşam
tınnn! Tın oldu lan, yeminle tın oldu! Tüh Allah belanı versin! Ulan tınnn
diyorum be! Tınn, tınnn, uçtular, uçtular! Kaçtılar değil lan, uçtular,
uçtular! Kıçına bakma salak! (…) yerinde, onu boşver lan! Bırak su şişesine
bakmayı, hayvan, he “Taşdelen” yazıyor üstünde! Hayvan, sana söylüyorum, şimdi
geçmişini (…) bana; o karının göğsü kıyak değil mi? (Televizyon spikerini
söylüyor, yâni aynı safta olanların en evvel bakışını!) Bana bak bana,
seninkiler tınnn, bu akşam arabaları içinde tınnn! Yeminle söylüyorum! Yok yok,
yutmadı, yutmaz, daha olmadı, bu gece olacak! Kızkardeşin davet etti,
geliyorlarmış! Mıştırı mıştırı mış! O kadın anahtarı çevirince, uçtular,
uçmadılar, uçacaklar, uçacaklar ulan, uçacaklar! Seninki “mi, mi, mi!” diyor
telefonda! Ulan hayvan, kalk be, bir nara at, karın, çocukların hepsi bu
dünyadan tınnn oldular, yok olmadılar, olacaklar!”
Odada bakabileceğim üç-beş
bellibaşlı eşyadan başka bir şey yok. Zaten onlar anahtara alındıktan sonra,
aslına bakarsanız, kamerayla gözetlemeye filân da gerek yok. Gözün neye değse,
bir de kendini kamera gibi onlar için - onlara bakıyor hissetmişsem, bakışındaki
oyalama niyetli durum, otomatik olarak, meselâ “sandalye” diye zihinde
kelimeleşiyor. “Hee sandalye! Sen şimdi onu bırak da…” diye devam eden fasıl.
Kafanın içinde bir hoparlör,
kafanın kendi sanki bir hoparlör, manyetik alan içindesin, bir müddet sonra, seni
en heyecandan en rahata, en büyük korkudan gönül çelen sükûnete, robot gibi
istediği şekilde oynayan bir akıntıya kapılıyorsun. Oturduğum yerde bir ânda
ayılır olduğum durumda saate bakıyorum ki, aradan belki beş-altı saat geçmiş,
sabah olmuş. O arada kaç çay, kaç sigara içmişim kim bilir. Yarı baygın, yarı
şuurlu geçen saatler. Sözkonusu hâdise: Mustafa Aşık’ın annesi Nezahat Hanım,
kendisi için hep duacı ve minnettarım, bizim Tuzla’daki evde, özellikle kışın,
sayfiye yeri olduğu için etraftaki evlerde kimse bulunmamasından dolayı, hanım
ve çocuklarla beraber kalıyordu. Arabası da var. Pisliklerin bahsettiği araba
da o. Ben, aradan şu kadar sene geçmesine rağmen, onları paniğe sokmamak için,
bu kaygıdan öte içimde yivleşen sıkıntıyı onlara anlatmadım. Sadece, “dikkatli
olun!” yollu endişemi izhar ediyorum, onlar da benim yaşadığım buudun olur ve
olmazlarından habersiz, “merak etme biz iyiyiz, sen kendine bak!” diye beni
teselli ediyorlar. Onları her görüşümde, onlardan veya benden yana bir sonun
içinde olduğumuz duygusuyla, hep bir dahaki ziyarete kadar kahır içindeyim.
“ŞÜBHELİ ÖLÜM!”
– Turgut Özal hayatta iken ona en
yakın isimlerden biri olan ve Başbakanlığı döneminde Özel Kalem Müdürlülüğü’nü
yapan Feyzi İşbaşaran, 22 yıl önce (1988) Özal’ın yaralandığı suikasd
girişiminin perde arkasını anlattı.
– Turgut Özal, bu hâdiseyi
kafasına çok takmıştı: İşin peşine düştükçe, iç ve dış irtibatlarını ve
kimlerin gerçekleştirdiğini isim isim çözdük. Bazı isimler karşısında şoke
olduk. Tam harekete geçecektik ki, parti içinde 4-5 kişiden çok ciddi ikaz
aldık.
– Baskılar yoğunlaştı. Dinlemeyip
devam etseydik, çok büyük savaş çıkardı. Özal, “Hesaplaşırsak ülke karışır”
dedi. Çankaya’ya hazırlandığı için mesele istemiyordu. Dosya kapatıldı.
– Birgün ben ve bazı arkadaşlar,
“hesaplaşalım” dediğimde, “çocuklar çok gençsiniz. Hesaplaşmaya girersek ülke
kaybeder, ülke karışır. Tehdit altındayım, önümüzdeki bir yılı atlatmamız
lâzım. Bizim bu hâdiseyi çözdüğümüzü, bunu yapanlar biliyorlar. Tekrar teşebbüs
edemezler. Can güvenliğinizin teminatı benim. Dertleri beni tasfiye etmek. 292
vekil bunların gözlerini korkuttu. Anayasa’yı değiştireceğimizi düşünüyorlar.
Bu işi unutun ve sakin olun. İçinde bulunduğumuz yılda bunlarla kavgaya
girersek, kaybederiz.”
– (Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17
Nisan 1993’te, köşkte koşu bandındaki yürüyüşünden sonra, yere düşerek bayıldı
ve hastahâneye yetiştirilirken yolda vefat etti. Teşhis: Kalb krizi. O günden
bugüne devam eden iddialar ise, onun öldürüldüğü şeklinde.)
– Feyzi İşbaşaran: Vefatından bir
gün önce, Çankaya Muhafız Alayı Komutanlığı’nın içindeki camide son Cuma
namazını kıldık, bana yanında değil, arkasında durmamı söyledi. Sonradan,
“kendimi iyi hissetmiyorum, namazda sırtüstü düşerim diye endişe ettim.
Ayaklarım tutmuyor, çok hâlsizlik var!” dedi.
– Semra Özal, 12 Ekim 2010
tarihinde katıldığı bir programda, eşinin Başdanışmanı Kaya Toperi’nin
ısrarıyla Bulgaristan Büyükelçiliği’nde katıldığı bir toplantıda içtiği
limonatadan zehirlenmiş olabileceğini söyledi. Kaya Toperi ise, daha önce de
gündeme gelen bu iddiaya ilişkin Aralık 2008’de yaptığı açıklamada, Semra
Özal’ı yalanlamış, “kimin ne içtiğini bilemem, Semra Özal Bulagaristan Elçiliği
diye hatırlıyor. Armoni Galerisi idi” demişti. Toperi, Semra Özal’ın otopsi
istemediğini belrtmişti. Galeriden bir yetkili ise, “Sergi öncesinde Köşk’ün
korumaları geldi, herşeyi inceledi!” dedi.
– Turgut Özal’ın kardeşi Korkut
Özal, bir televizyon programında ağabeyi Turgut Özal’ın zehirlendiğini iddia
etti.
*
Sene 2006… Bolu Cezaevi… Düşler dünyasında
şuurlu yolculuk gibi, bildiğimiz uyanıklık şuuru ile, son derece süratli araba
kullanıyorum; vücudumu âniden kaplayan şiddetli bir elektrikî tesirden sonra.
Direksiyon hâkimiyetini kaybettiğim gibi, yoldan çıkmamak ve takla atmamak için
gaz kesemiyorum. Tabiî olarak fren de yapamıyorum. Araba takla attı atacak
heyecanı, korkusu, telâşı içindeyim ama, uygunsuz bir hareket yapmadan makul
sürate inene kadar gidiyorum. İnanır mısınız, eğer kaza olsaydı, ben gerçek
kaza olmuş gibi ölebilirdim. Kalb krizi mi denirdi. Uyandım. Müthiş bir kalb
çarpıntısı ve nefes nefeseyim. Hücremin havalandırmaya açılan kapı arkasından
sandığım çıplak bir ses, “tüh kurtuldu!” diye hayıflanıyordu… Bu kurguyu, insan
rüyâ görürken bazen rüyâda olduğunu bilir ve “o şuur içinde”, rüyâda iradî bir
rol oynamaya kalkar, ona benzetiyorum. NYMPHALAR, başka bir kurguda, mekânların
film sahneleri gibi olduğu ama gerçek, benim de o hâl içinde şuurlu olarak
dolaştığım “çalışma” yapmışlardı. Tabiî hâlin içinde, hatıra gibi hatırlanan; öylesine
tabiî. Sonradan. (22)
25
HADDİNİ BİLDİRMEK
Allah Sevgilisi, “din, edebtir!”
buyuruyor; edeb de hadlere riayet, kendini belirten kaidelere uymaktır. Bunun
statik bir mânâ belirtmediğini, şekil içinde sonsuzluğa açılış olduğunu
kavramak için, bir Batılı sanatçının şiir hakkında “eski şekil, yeni terkib”
sözünün bundan payı gösterdiğini anlamak lâzım. Hazret-i Ali, o ilim beldesinin
kapısı, “edeb aklın suretidir!” diyor; insan aksiyonunu öne alıcı bir bakışla,
dahilî şeriatı gösteren aklî-ruhîliğin, hadlere riayetini belirten kaideler ve
kurallar… Kural ve kaidelerle ifâdeli edebin, akla nisbet “suret” oluşu bu. O
suret gösteriyor, kimin aklı ne kadar.
HADDİ AŞMAK başlığı altında, hadde
nisbetle bunun her mevzuu ve ilimde müsbet ve menfi mânâya gelir misâllendirmesini
yaptık ve ebced tevafuklarını da verdik. Bu arada, TELEGRAM dolayısıyla “gece
kalkıp onun için DUA ediyorum!” buyuran Mahmud Efendi Hazretleri’nin ismi de
geçti. Bir NYMPHA klasiği olarak onun hakkında “aykırı” lâflar edilirken,
ertesi gün gazetede bir haber: Onun için düzenlenen tören, bir provakasyonmuş…
Sonra BARAN dergisi elime geçti. Haberin tekrarının kalemimden çıkmasının bir
mânâsı olabilir diye ve tedâi usûlüme muvafık düştüğü için, kısaltarak
veriyorum: HİNDİSTAN Haydarabad Al Mahad Ul Aaali Alî İslâmî Üniversitesi ve
Marifet Derneği tarafından düzenlenen ve üç gün süren “Uluslararası İnsanlığa
Hizmet Sempozyumu” sona erdi. 41 ülkeden gelen 300’ü aşkın âlim ve 3 bini aşkın
kişinin katıldığı törende, Mahmud Efendi Hazretleri’ne “Üstün Hizmet Ödülü”
verildi.
NYMPHALAR, sözkonusu törende
ödülün Mahmud Efendi Hazretleri adına Cübbeli Ahmed ismiyle tanınan Hoca’ya
verilecekken, Efendi Hazretleri’nin törene “beklenmedik” şekilde katıldığını ve
ödülü alarak törenden erken ayrıldığını söylüyorlar; yâni oyun bozulmuş oluyor.
NYMPHALAR bu çerçevedeki lâfları, beni yönlendirmek ve “sersem sepet” göstermek
için mi ediyor? Onu bilmem. İşin aslını, tahkik imkânı olanlar bilebilir.
Mahmud Efendi Hazretleri’nin
verdiği cevab, vaziyete hâkim olarak her tarafa haddini bildirici ve törene
katılanlar arasında bulunan bir takım çapaklı görülebilecek kişileri de hadde
davet niteliğinde:
— “Benim bu işlerden haberim var.
Kimse yapmıyor bu işi. Âlimlerin toplanmasını ben istedim. Benim emrimle geldi
biiznillah. Her şeyden haberim var. Beni kimse kandıramaz. Yeni Şafak
gazetesinin yaptığı iftiradır. FİTNELERE sakın ha!” (23)
26
SIFIR NOKTASINDA
Gözalabildiğine dümdüz buzdan bir
zemin; dörtbir yanınız, sonsuzluğa açılan bir yalnızlık hissinden başka hiçbir
şey vermiyor. Şu ânda sıcak odanızda veya Kutub bölgesiyle kıyaslanamaz bir
ortamda bu satırları okurken, sizi üşütmek istiyorum. Hiçbir canlı yaşamaz ve
yön duygusunun kalmadığı o zeminde, küçük bir kaya çıkıntısı ve üzerinde
Rodin’in meşhur “Düşünen Adam” heykelini andıran, eli çenesinde oturan çıplak
bir adam. Bu adamın hâli, sosyal çevresi ve anlatmaya kalkacağı şey, hiçi
yaşarken, onu anlatmak kadar zor ve söze döner dönmez alelâde veya mânâsızlık
diye bakılabilecek soydan şeyleri ihtiva etmekte. O adam bendim. 18-20
yaşlarında yaşadığım ve 30 yaşlarında büsbütün kaybolmadan o döneme âit bir
psikolojiyi ibtidaîliği ve safiyeti ile aktarmak üzere ele aldığım YAŞAMAYI
DENEME isimli romanımda, kahramanım KİM hakkında geçen bir cümle, Kartal
Cezaevi’nde yaşadığım TELEGRAM sürecine pek uygundur:
— “İlk kez duyuyordu yaşamanın da
kahramanlık olduğunu!”
O roman, 30 yaşında artık hamile
bir kadına “doğurma, bekle!” denilemeyecek bir yük hâlinde mutlaka yazılıp
kurtulunması gereken bir mânâ ve bence bir tarih tesbiti hevesini ifâde
ederken, TELEGRAM’da yaşananlar anlatım bakımından daha ziyade Üstadım’ın KAFA
KÂĞIDI’nın sonunu (UFUK’un sonunu) ve FELÂTAT kelimesini gösterir ve ister
duruyor. YAŞAMAYI DENEME, “kadında kâinat muhasebesini hülâsa etme” cümlesinden
olarak bugüne kadar üzerine 57 cilt eser inşa edilmiş bir zeminin has nakışı
iken, TELEGRAM sekâretten dönüşte toplam bir nefs muhasebesini temsil eder
gibi. Hâdisenin vesile olduğu, ama aslı ruha bağlı bir hâdise seçimi.
TELEGRAM ile TİLKİ GÜNLÜĞÜ
arasındaki benzerlik, bir rüyâ görür - yaşarkenki hâlimizi anlatırken, onun
karşımızda bulunan için sinek lekesine dönüşünü görmemizi andırıyor. Bizzat
yanmakla, kâğıt üzerinde “yanmak” kelimesi arasındaki fark. Eğer bir hâli
dinleyenle anlatan arasında müşterek bir vahid-i kıyas olmazsa? “Anlatılmaz” ve
“anlatılması mümkün değil” de buna dahil.
(…)
Telegram’ın, daha arkadan gelecek
olan dehşetlerini yaşamamışken, olup bitenin verdiği şaşkınlık hâllerinde,
onların vermesine lüzûm yok, kendime teselli ve ümit olarak zihnimden geçen
düşünce:
— “Bütün bunlar geçecek ve
yaşadığım değişik bir şeyi yazacağım!”
Mehmed, Kenan, Arar, her kimse,
yaptığından emin ve güzel sesli biri, duvar dibinde gezinen ses:
— “Ha, haa! Şuna bak! Kurtulup
yazacağını düşünüyor!”
Onlara cevab verebilme değil de,
cevabın tafsili şartlarında değilim. Oysa ben, gözle görülür şekiller içinde
olsun olmasın, varlığın yokluğa, bedenimizin nasılsız ve niçinsiz ruhumuza
delil olması gibi, anlattığım ve yazdığım zaman o hâle delil getirmiş oluyorum.
“Tahlil, kritik etmek, benim tabiî yapım!” demem, kendimi “uykusunda bile
düşünen adam!” diye tarif etmem, Kartal gibi, Bolu’daki NYMPHALAR için de
abartılı görünüyor: Çünkü ben, yiyorum, içiyorum, boş duruyorum, helâya
gidiyorum, banyo yapıyorum, uyuyorum, yahud havalandırmaya çıkıyorum, vesaire,
vesaire… NYMPHALAR’ın tekidli iğnelemeleri içinde olduğundan, onlara da cevab
olmuş bir YEVMİYE’yi aktarıyorum: “Bir yazıda kendi kendimizle imtihan hâlinde
olduğumuz için, mütamadiyen beğenmeyiz, yazarız… Farkında olmadığımız şeyler
oluyor hayatımızda, içimizde bir şey pişiyor, biz farkında olmuyoruz, pişiyor,
pişiyor ve birden detay gibi görünen, bir vesileyle patlayıveriyor… Patlama
ânlarının mâziye doğru psikolojik pırıltıları; işte KAFA KÂĞIDIM’da düşündüğüm o!”
TİLKİ GÜNLÜĞÜ, muradım bakımından,
tam 7 sene 24 saatime hâkim örtülü veya açık, mesaimi ifâde eder: “İçimizde bir
şey pişiyor, pişiyor” da, bu dilden kim ne anlıyor ve hayatı böyle mi görüyor?
Eğer, Tilki Günlüğü’nün açtığı yoldan gelen eserlerim olmasaydı, tıbkı
kutubtaki bir kayaya oturmuş, temessülü gitmiş adam hâli, o eserin yazılış
sürecindeki imkânsızı anlatırcasına bir tatsızlıktaki sıkıntım da
anlaşılmayacaktı. TELEGRAM’da yaşadığım hâdiselerin kuru naklinin, bana neye
mâlolduğu malûm. DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ’ne komşu oldum.
Tolstoy’un, “yazdığım şey, yazmak
istediğim gibi olmuyor!” şeklindeki şikâyeti, acaba bahsettiklerim arasında bir
yerde mi?
1960-1970 arası bütün dünyayı
saran Hippilik akımının başucu eserlerini yazmış Carlos Castaneda’nın, Meksika’daki
bir kızılderili kabilesinin ŞAMAN ritlerini modern dünya insanının eleştirisi
ve eksiği gibi sunan “Rüya Görme Sanatı” ve benzeri eserlerinde görünen
renksizliği, TİLKİ GÜNLÜĞÜ’ne benzetirim. TELEGRAM’da, başlıklarını bu esere
tedâî olsun diye benim koyduğum kısımlara, böyle bakılmalı: Suzi Muzü, Işık
Hüzmesi, Cızırtı ve Kaynama Sesi, Uçtu Uçtu, Vücut Isısı.
“Dünyada o kadar az anlatılacak
şey var ki, bu yüzden resim çiziyorum!” diyen bir İngiliz ressamın, silik ve
detaysız kara kalem resimleri… Resme değil de, ressama bakınca, onun da nefsi
donmuş bir heykel imajıyla tasvir edilebileceğini düşünüyorum. “Dünyada
anlatılacak o kadar az şey var ki”; dedikodudan ibaret olanı görmek diye
yorumluyorum. Mesele, susmak veya anlatmak değil; “sır birliğinde bir” olan,
eşyanın hakikatine âit bir idrak buudunda olmak… Anlatan, aynı hâli şöyle
belirliyor:
— “Kırk senedir karaciğeri
inceliyorum, bir şey anlayamadım!”
YAŞAMAYI DENEME isimli romanımı,
bir ruh ve nefs cengi hâlinde ve bahsi
geçen birbirinin aynı iki görüş
arasında, sade ve ibtidaî bir dille yazdım. Onun, hemen hemen üçte biri, roman
kahramanı KİM’in yazdığı ve yarıda kalan KARINCALAR’la ilgili bir romandır.
*
YAŞAMAYI DENEME isimli romanımı,
onun önüne sürecek bir liyakat cesaretim olmadığı için, Üstadım’a arkadaşlarla
yolladım. Ziyaretimde, ondan bahis açtığı ânda, ben ruhu çoktan kaçmış bir taş
heykel; tebessüm başlangıcıyla “Yaşamayı Deneme!” dedi. Saniyelerle ölçülebilir
bir müddet içinde, menfî bir değerlendirme yapmamış olması, rahatlamama yetti…
YAŞAMAYI DENEME: Yaşamayı denemek, deneme, bir hâl… YAŞAMAYI DENEME: Yaşamayı
deneme, yaşa!
İKİ HÂDİSE
(Bugün, 4 Kasım Perşembe, 2010,
saat 14.30 civarı… Rahat bir gece geçirdim; gerek elektrikî tesir ve gerekse
sözlü sataşmalar olmadı. Ancak, sabah saat 8’den, öğle vaktine kadar, NYMPHALAR
hafif bir “çalışma” içinde de olsa, beni uyutmadılar. Belki 1-2 saat uyumuştum
ki, 14.30 civarında TBMM İnsan Hakları üyeleri bizim havalandırmaya gelmişler,
bir gardiyan beni uyandırdı. Bu ziyaret, anladığım kadarıyla, Cezaevi’ndeki
benimle veya beni de ilgilendiren veya benden de duyulmak istenen bir durumla
alâkalı değildi. Sabaha kadar, yukarıda okuduğunuz, anlatsanız da
anlatamadıklarınızla ilgili yalnızlığa bir ek oldu bu ziyaret: Cezaevi’ndeki
durumu sordular, ben “Telegram, zihin kontrolü” vesaire dedim, böyle birşeyi
hiç duymamışlar. Düşünün hiç duymamışlar “zihin kontrolü” diye birşeyi!!! Eh,
sadece nezaket diye addedebileceğim bir ziyaret ve DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ
etrafında söylediklerime ek bir hatıra. Kartal Cezaevi’ndeki TELEGRAM
işkencesinde yaşadığım, beden ve ruhî olarak muazzam bir tesire sebeb iki
hâdiseyi, bu gözle de okuyunuz. Ziyarete gelenler arasında tek kayda değer söz,
“inandırma sorununuz var” diye alınan not. Bilmeme durumlarını da, “bilmez görünme”
zorunluğu içinde olmalarına bağlıyorum, yoksa ayrı gezegenlerde yaşıyormuşuz
gibi olmayı, onların Milletvekili olma haysiyetlerine yakıştıramam!)
*
Yatarken, Kenân’ın lâflamaları ve
tehditleri. Uykuya dalma yorgunluğu içinde, uyuma veya uyumama tercihi bana
bırakılmış gibi klâsik bir numaraları var ki, onun tatbikine mevzuyum. Bu,
tehlikeden kurtulmak için uykusuzluktan çıldırma gibi bir hâle düşmenin
başlangıcı. Ben, uykuyu tercih ediyorum. Üzerinizde bir elektrik gerilim hattı
bulunduğunu düşünün, size olan mesafe ayarı sizin kendinizi salıp salmamanıza
bağlı, sizin iradenize nisbetle çekimine girip girmeme şeklinde bir karar
azabındasınız, neticede gücünüz tükeniyor ve ona yapışık uyuyorsunuz veya neyse
ne. Klâsik bir numara dedim; tecrübelerime binaen mani olunabilir bir şey
olmadığını bildiğimden, kendimi meçhule salıyorum, ne olacaksa olacak.
Âniden, vücudumu sarıcı bir
elektrik ve mıknatısiyet tesiri, ama kapma şeklinde değil. Ranzanın altından
olağanüstü bir hızla birden üzerime atlayan, mukavemetimi önlemek için de
Kenan’ın sesiyle “şimdi kollarını kilitleyeyim de gör!” diyen, keçi gibi üçgen
yüzlü ve uzun kulaklı, kuyruğu kanguru kuyruğu gibi, hayvanca pençeleri - o
görünüş içinde son derece ürkütücü maymun elli, toplam olarak; şeytan tasvirlerinin,
duyu organlarımla idrak ettiğim canlı hâli… Derisi ve ayı tüyünü andıran
tüylerinin rengi, siyaha çalan kahverengi… İsmi de İsmail… Arka yandan, sağ
tarafımdan bana sarılmış, boğuşma hâlindeyiz ama, muazzam kuvvetli ve benle
alay ederek, “hadi kurtul da görelim!” diyor. Bileklerimi yakalayan elleri ve
eklem yerlerinde göze batan kemikli ve uzun biçimsiz parmakları, dikkat çekici;
sadece parmak uçları - tırnak kısmı, insanınkini andırıyor. Avuç kısmına doğru
açılan rengiyle, sanki zenci elini andıran bir el intibaı alıyorum. Kurtulmak
için bütün gücümü kullanmama rağmen mümkün olmayınca, hırsla sağ elini
ısırıyorum; hem de nasıl. Canı yanıyor ve şimşek hızıyla üstümden ranzanın
altına doğru kaçıyor.
Uyanıklıktan uyanıklığa geçmişim
gibi bir hâldeyim. Şimdi dikkat: Bu hâdise, rüyâda şunu gördüm, böyle oldu gibi
bir şey değil, birebir fiziken yaşanan bir hâdisedir. Isırmamla ilgili olarak,
çenemi ve dişlerimi kontrol ediyorum, hani dişlerimin birbirine teması
sözkonusu mu; değil. Can havliyle ve bütün gücümle ısırmamın tadı ve kaçırmış
olmakla rahatlamış olarak, zafer kazanma hissiyle, “nasıl anlatabilirim”i
düşünüyorum. Aslı karartan ve durumu zorlaştırabilecek olan sahte “ben
de”lerden korunmak için. Gece sessizlik devam ediyor. Ben en rahat ve sakin
uykularımdan birine dalıyorum.
*
Kenan’ın tehditleri ve benim
meydan okumalarımın ardından, onun “bu gece içine gireyim de gör!” kızgınlık
ifâdesi. Sözün telkin tesiri ve o zaman bilmediğim için ifâdelendiremediğim
“frekans-dalga” ayarıyla, bekleyiş ürpertisi içindeyim. Koridordan bir ses
gelmediği gibi, içinde bulunulan yerin nereye nisbetle ne mesafede olduğunu da
karıştıran aktarılmış sesler veya ses indirmeler de yok. Sessizlik
neşrediliyoru andıran bir mekân sessizliği. Evet; büyük bir ihtimâlle içime
girecek. “Ne olacak, nasıl olacak?”… Daldım, uyudum: Birdenbire, Kenan’ın
köpürmüş konuşmasıyla içimde, içimi paramparça eden, sanki bir araba motorunun
yatağından çıkmış - daha doğrusu yataksız, dört bir yana savrularak işleyen
pistonların verdiği bir acı. Bu bir benzetme; içimi paramparça eden, cin gibi
içime süzülmüş Kenan, suretsiz bir tesir. O şok edici acıdan sonra, iki katlı
ranzanın enlemesine ortadan üstüme doğru bükülüşü ve aynı ânda benim ranzada,
aşağı doğru. Düz bir kağıdı üstünden kalemle bastırarak bir boruya sokar gibi
bir karmaşa şeklinde, muazzam bir enerjiyle emen boşluğa doğru, ranza, yatak,
ben, daha ne varsa gidiyoruz; yok oluş! Bir ânda olup bitiveren bir hâdise.
Aynı ânda ayıklık ve herşey yerli yerinde. Bu bir rüyâ değil, alelâde soydan
gerçek de değil. Kim ne derse, bir altını sorarım. Böyle benzer izâhtan vareste
hâdiseler, sonradan ilgimi Şaman ritleri ve kuvantum fiziğine döndürdü. 2003
yılında SEFİNE isimli eserimin vesilesi bu. Ondan sonra, umumi olarak
yaşananlarla örtüşebilir usûlleri de ihtiva eder, ÖLÜM ODASI - B. YEDİ’nin
altyapısı niyetine, aynı sene içinde TELEGRAM isimli kitabım. (24)
28
TELEGRAM kelimesi, bildiğim
kadarıyla Batı’da “uzaktan kontrol ve yönlendirme” kasdıyla “zihin kontrolü ve
yönlendirmesi cihazı” marifetine giren iş için kullanılmıyor. Onlarda
kullanılışı, Televizyon ve radyoda “haber bülteni - dış haberler”, haber,
uzaktan gelen-verilen haber mânâsında. Televizyon kelimesinden kıyas ediniz.
TELEGRAM kelimesinin içini dolduran, onu kavramlaştıran, “uzaktan zihin
kontrolü ve yönlendirilmesi” sisteminin ismi olarak koyan benim. KARTAL’da bir
alayla başlayan, ama tarafımdan işin mahiyeti ve metafizik meselelerini
halletme babında benim için son derece elverişli bir niteliğe bürünen bu isim,
NYMPHALAR’ın da alay malzemelerinden biri iken, görün nelere vesile oldu,
oluyor: “Gör takdirin işleri!”
*
NYMPHALAR, cihazların beden
üzerindeki ruhî tesirlerinden mütevellid, “karışık bir iş” olan yerde, hani
ruhu akıl ve aklı da beden fonksiyonu bildirmek, böylece ruh ve imân meselesini
derdest etmek üzere, beni bedenen ve zihnen çok yordukları bir zamanda, bu
mânâyı tazelemek için cihaz hünerleri hakkında, “bu ne?” diyorlar. Ahmak
görünmek istemeyecek kadar açıkgöz olarak, bir “mantık şakası” niyetiyle. Alayı
da bulaşmış. “O mu? Fizikî tesir; tıpkı gözle farkedemediğim ışınların, beyin
tarafından algılanması gibi!” diyorum.
Şehadet âlemi-görünen âlemin bütün
unsurları, hey’et-i umumiyesi, beyin zarında-zihinde toplu; mahbus. Üstadım’ın
bir beyti:
— “Hayat bir zar içinde, hayatı
örten bir zar, — Bana da hayat yeri, Bağlum köyünde mezar!”
Tela: Beyin zarı. Zar… Üstadım’ın
beytinde, hayatın şu görüneninin öte yakası da var; aklın, ruh mânâsı. Bu türlü
ifâdelerde geçen mânâları, tıpkı “şuur ve şuuraltı” derken, evin birinci katı -
ikinci katı kasdına benzer kemmiyet ölçüleriyle karıştırmamak ve ikisinin “sır
birliğinde bir” içiçe keyfiyet olduğunu anlamak gereği gibi, hayat ve ölüm’ün
birliğine, ölümün hâlihazırımızda bulunuşuna da dikkat.
Anlattıklarım çerçevesinde seziliyor
mu bilmem: Beyin zarında sülük NYMPHALAR, işin ötesinde de, mahbusluktan
sıçrayan kıvılcımlar hâlinde “kalbin yolu” gidiş-gelişinden mânâlar. SÜLUK…
İslâm Tasavvufu ile, TELEGRAM teknolojisi hâline dönmüş Batı ilim ve
felsefesinin arasında, BEYİN ZARIM. Bu teknoloji, hesaba dahil edilen ama hâkim
olunamayan “ihtimâl hesabı” keyfiyetinde, tezahürüyle iş görüldüğü
isbatlanabilen bir yapma varlık; ihtimâlin bizzat kendi keyfiyetinde.
(…)
KUŞATILAN - KUŞATAN
İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar
nöron (sinir hücresi) vardır, her sinir hücresi ise yaklaşık 1000 snaps’e
(diğer sinir hücreleri ile bağlantılar) sahibtir. Bu, beyinde 100 trilyon
bağlantı bulunduğu mânâsına gelir. Bunlardan elektrokimyevî impulslar (itici
kuvvet, sevk, uyarı, tesir, ânî his, saik, çok kısa zamanda tesirini gösteren
büyük kuvvet) geçer; fikir, resim, fantezi, kavram, ruh hâli, duygu, arzu,
korku, vizyon-görüntü, içgüdü ve diğer bütün zihne ve akla âit tecrübelerimizin
esasını teşkil eder. Bununla beraber bunlar, beynimizin sadece FİZİKÎ
REALİTE’sidir. Bütünün realitesi nedir? Manevî içgüdülere nasıl sahib oluyoruz?
SEZGİ NEDİR? Zihnî ve akla âit bir resim, bir tasvir, fizikî bir davranışa
nasıl dönüşüyor? Telepatik (uzaktan haberdar olma) veya gaibten haber alacak
şekilde bütün bu bağlantılar-münasebetler, birlikte (hiss-i müşterekte) nasıl
çalışıyor. Öfke nedir? Sevgi nedir?
Beyin, bütün vücuda yaygın
faaliyetlerin merkezidir; VÜCUDUN HER YERİNE AİD OLANIN MERKEZİDİR. Bütün canlı
organizmaların vücutlarını saran bir “elektromanyetik bir zarf”a sahib olduğu
bilinmektedir. Çevreden gelen uyaranlara cevab veren bu zarf, zihne âit
kavramların isimleriyle anılan bir alan olarak kabul edilmektedir. Bu alanlar,
maddenin mânâya delil olması halitası-karışımı gibi bir intiba vermektedirler.
*
Zihne aid kavramların mânâlarını
ihtiva eden alanlar, tek bir alandır.
*
Kısaca belirtmek gerekirse,
atomaltı parçacıkların tamamı “kuantum” olarak değerlendirilebilir. Günümüzde
bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam edilmektedir.
İçlerinde en çok bilinenleri ELEKTRONLAR’dır. Kuantum adı verilen parçacıklar,
artık hepimizin bildiği gibi kâinatın her köşesinde bulunmakta, hareketsiz ve
sabit olarak gördüğümüz bütün maddelerin varlığı, atomlara ve dolayısıyla bu
parçacıklara dayanmaktadır. “Kuantum parçacıklarını nerelerde kullanırız?”
sorusunun cevabı çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Bugün her evde kullanılan
televizyonlar, bilgisayar ekranları, bilgisayar kasa tâbir edilen bölümünün
içindeki parçaların hemen hepsi, telefonlar, radyolar, teybler, kısacası;
elektronik malzeme ihtiva eden bütün cihazlar hep KUANTUMLAR’ın belli dış
etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur.
Televizyonların ELEKTROMANYETİK
DALGA’yı algılayıp bunu görüntüye ve sese çevirmesi hâdisesi, aynen beyinde de
mevcuttur. Beyin de dışarıdaki FREKANS okyanusundan sadece veri tabanına uygun
frekansları algılar.
Algıladığı frekansları gerekli
dönüşümleri yaparak ses, görüntü, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız
oluşumlara çevirir.
*
Televizyon vericisi diye, seçilen
şahsın beynine ayarlı TELEGRAM cihazını, beynimizi de bütün algılarımızı ve
düşüncelerimizi radar cihazına muhatab bir verici gibi düşünürsek, kestirmeden
bir misâlle cep telefonlarıyla karşılıklı haberleşme gibi bir durum: Bir yanda
cihaz, öbür yanda onun bütün duyu organlarınca algılanabilir ve eziyet
edilebilir tesirlerini yaşayan insan. Frekansı elle tutamayacağına göre, İSBATI
KABİL OLMAYAN bir iş; bundan dolayı da kolayından “psikolojik bunalım”
numarasına havale edilebilir!
(…)
Hanefî Avcı’nın kitabında Simon,
örgüt üyelerinin cezalandırılması işini üstüne almış, HÂKİM rolünde biri. Örgüt
üyelerinin şikâyetleri üzerine, kendi kızkardeşi de mahkeme edilenlerden.
Vicdanı ile kurallar arasında, ne kadar kendini kurtarmak için olduğu bilinmez,
Lider’in arzusu galib gelir ve onu da idama mahkum eder. Yine Lider’in arzusu,
kızkardeşi affedilir. Aradan şu kadar sene geçtikten sonra, Yurt içinde ve
şehirde görevli iki kardeş, yakalanırlar. Hanefî Avcı, onlarla görüşür ve merak
ettiği hususu sorar: Her ikisi de, örgüt ilişkilerinin akrabalık ilişkilerinin
önünde olduğunu söylerken, SİMON, idam kararını şimdi olsa da verebileceğini
belirtir… Hanefî Avcı’nın, aynı durumun kendi meslek arkadaşları arasında da
bulunduğu ifâdesinden, benim edindiğim çelişkili intibâ şudur: Kendi meslek
grubundakiler, tarafsız hareket etmektedirler. SİMON, iktidarı elinde tutanın
muktedir adamı olarak, kızkardeşi yönünden ve tabiî kendi duyacağı acı
bakımından, biraz rutin dışı bir iltimasa uğramıştır. Ateş etrafında âyini
andıran “vahşî” görüntü, ceza alan karşısında toplu bir linç çılgınlığı
psikolojisini andırmaktadır; kendi adamlarına karşı da.
NYMPHALAR’a gelince: Kendilerine
yardımcı olanlar, dış yüzden - gören gözler için “normal” davranırken, onlar
TELEGRAM cihazıyla, hikâye etmekte olduğumuz işi gerçekleştirmekte. İktidar
sahibleri, onların karartma çabaları içinde, şu veya bu resmî sınıftan; bu
rutin dışı-kanun dışı işe göz yummakta.
ATEŞ etrafında ayin mi? Onu
KARTAL’da doya doya yaşadılar, BOLU’da ilk iki sene; sonrasında ise, haberli
habersiz herkes, NYMPHALAR’ın beynimde ve ruhumda pislik yapmaya âlet bir hayâl
ve söz malzemesi. (25)
29
NYMPHA - HÜRMÜZ
Erol Bilbilik isimli bir
Binbaşı’nın, “CIA-NATO-AB: İşgal Örgütleri” isimli bir kitabı, Suat Çakıroğlu
tarafından üç sene kadar önce gönderilmişti; kitabını iade ettiğim bu cezaevi
sakininden, unutmuş olduğum yazarın ismini bildirmesini istemiştim. Zihin ve
davranışlarımın “sadık takibçisi” NYMPHALAR, o kitabtaki beylik bir ifâdeyi, sırf
kendi dışımda birinden işaretlemek istediğimi biliyorlardı. Şu: “Beyin kontrolü
yapanlar, buna muhatab olan insanı ailesinden, arkadaşlarından, sosyal
çevresinden kopararak, onu tamamen kendi kontrollarına alırlar ve
kullanırlar!”… Bu hâdise, sizin hatıra ve hayâllerinizin tersyüz edilmesi ve
sadece sizde şantaj yapabileceklerinin kalması, birinciyi de ikinciyi besleme
niyetiyle gerçekleştirilen bir avuca alma metodudur. Şuur süzgecinizin değişimi
ve anahtar kelimelerle istikamet verme. Zerdüşt dininde İYİ ve KÖTÜ
tanrılardan, İYİ tanrı HÜRMÜZ’ü, geçen sayıda yanlışlıkla kötü diye tanıtmış,
idrakime musallat NYMPHALAR’ı “bozgunculukları” bakımından tabiî olarak ona
benzetmiştim. Bütün vücudu kuşatan ve merkezinde beynin bulunduğu, zihin
kavramları ile anılan bir alan bahsi sırasında. Bu sayıda İDRAK’e musallat
hâlleri bakımından o hususa temas etme niyetiyle düşünürken, NYMPHALAR bana
HÜRMÜZ’ü hatırlattılar: NYMPHA ismini pek sevmeyen “hayâletler”, HÜRMÜZ’ü
hatırlatırken, idrakin “dişi” oluşunu hatırlatmak istiyorlardı. Böylece, benim
nitelemem de içinde, “su kenarlarında yaşayan tabiatın dişi esprileri” NYMPHA
ismi, onlar için sanki zordan düze çıkmak olacaktı. Her hakikatin yanıbaşında
bitiveren yanlış ve sahtesi yerine onları koyun ve zaman zaman doğru ve
doğruluklarını da, hakikati karartma gayelerine uygun bir bulandırma işi diye
alın. Beyin ve beden benim, üzerinde onların cihaz ve benim zekâ ağırlığım,
malûm çatışma. İYİ ve KÖTÜ, kendilerini bu vasıfta ortaya koyduktan sonra,
İYİ’nin kötüye ve KÖTÜ’nün iyiye bakan yönlerinde, ortak bir alan oluşuyor. Bu
ortaklık, benim için bir menfilik değil, çünkü beni takiblerinin dikkati
nisbetinde idrak ettikleri mesele dilimle yaptıkları “ille de zıd olmak”,
isteyerek veya istemeyerek muzibliğe dönüşüyor; tahrikten doğan hikmetli
doğuşlara vesile oluyor. Ayrıca şunu da görüyorum: Yaptıkları işten dolayı
mukabil bol küfrüme muhatab durumları olmasa, benden olmalarından değil de,
benden hoşlandıklarından bile bahsedebilirim. “Kusura bakma, ben seni yemek
görevindeyim!” şeklinde bir gariblik… Şu HÜRMÜZ: Onlar bu ismi “idrakin dişi
olması” bakımından canımı sıka sıka tekrarlarken, ben öyle anlamıyorum da,
HÜR-MÜZ, yâni bu buluşuma çanak tutma diye anlıyorum. (26)
30
TELEGRAM - NYMPHALAR
Telegram-zihin kontrolü ve yönlendirilmesi
gayesine matuf olarak, “uzaktan ceb telefonuyla görüşme gibi, karşılıklı
konuşma, hedef kişi konuşmasa da onun düşüncesini algılayabilme, hissini aynı
şekilde ve arzu ettiğini yollama, tansiyonunu yükseltip düşürebilme, ısısını
düşürme veya yakma, düşüncenin vücut verdiği sureti, düşünceden algılama ve
düşünce yolundan muhatabın kendinde şekillendirme”; bütün bu hünerler, tek bir
cihaz etrafında kümelenmiş veya ayrı ayrı bu hünerleri yerine getiren cihazlar,
bahsi geçen gaye etrafında tertiblenmiş. Bilmiyorum; sadece TELEGRAM CİHAZI
dememin, ikisini de kapsayıcı bir tarif olacağı açık.
TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ
ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine
bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan
mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir.
Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle
“mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan
insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi
cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her
türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden
farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki
insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten
farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde
olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden
tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor.
Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende
veya cihazı kulananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî
tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen
bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki
çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan - neşe - korku
gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş
yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir…
İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı
duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan
veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine
canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her
insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı
kadar çeşit.
NYMPHALAR, Bolu’da CİHAZ’ı
kullananlara taktığım bir isim. Onlar vesilesiyle, İDRAK bahsine dair evvelki
sayıda geçen bir hususu aydınlatmak istiyorum: NYMPHALAR, belden aşağı
edebsizlikleri de içinde olmak üzere, kendilerinde bir tutarlılık kaygısı
olmaksızın, benim düşüncemi kuşatan bir AYKIRILIKLA, sanki bendeki dünyayı alt
üst ederek, yerine kendi, anarşi telkinlerini inşâ ediyor çabasındalar. Kaim
kılma işi. Bu, umumî mânâda aşağılama işlerinden olarak, dış destek de
alınarak, “delirtme” veya “deli zannettirme” olabilir. Hafızadaki hatıralar ve
kişi karakterleri karmakarışık edilerek, suretler ve hatıralar unutturulabilir
veya değiştirilebilir. Beş duyu algısında yanıltmalar, meselâ duyduğunuz
herhangi bir sesin yönü hususunda şaşırtabilirler, vesaire. Beni tanımak
hususunda, ne kadar eserlerime başvurdular bilmiyorum ama, benimle beraber
oldukları son 5 sene içinde edindikleri intiba ile, özellikle yazarken bana tam
zıd, bazen muvazene için doğru, harika veya saçmasapan sözler söylüyorlar ki,
dağıtma niyetleri Cihazları’nın diğer fonksiyonları ile değil, doğrudan fikir
çerçevesinde. Bu, gayet uygunsuz şartlar altında da olabilir: Uyumaya
çalışırken, henüz uyanmışken, helâda, yemek yerken, yahud bir mevzuyu yazarken,
başka bir mevzu hakkında ve o hissî uyandıracak şekilde sözsüz olarak. Artık
alıştığım için, içime doğanla sun’i yoldan ilka edileni ayırt edebiliyorum.
Taşı gediğine koyar gibi okkalı
bir söz söylediklerinde, hoşlandıklarını ve keyif duyduklarını biliyorum.
Takdir ettiğim oluyor. Ama karşımda bu hususta havalanmamaları için, sık sık
ikâz da ediyorum: “Siz, neticede benim dilime girerek, oradan ve orada
konuşuyorsunuz; o dili kuran benim, sizin söylediğiniz de, ondan türeme veya
icâd olabilir, ama mustakil ve aynı çapta bir keyfiyet değil!”… Zıd ifâdeleri
de, takdire şayan olarak, benim tıpkı TELEGRAM bahsi çerçevesinde fikir üretmem
gibi, mutlaka hâlletmem gereken sırasına girebilir, girmiştir. Böyle zamanlarda
alçak tabiatleri, bana muzurluk gibi görünüyor: Onları mat etmekten
hoşlanıyorum, anladıkları için. Bu hoşlanma lâfı, TELEGRAM’dan değil ve
birileri için sitem de ifâde ediyor.
Farkındayım ki, düşünce üretimim,
neredeyse TELEGRAM’a özenme uyandıracak nitelikte. Şikayetim ne demek oluyor?
Bu, hayatın bir paradoksu-çelişkili görüntüleri cümlesinden. Bir yakınınız ölse
veya bir trafik kazası geçirerek sakat kalsanız, hâdisenin vesilesi ile iyi bir
yazar olsanız, “iyi ki o sevdiğim öldü!” veya “iyi ki trafik kazasında sakat
kaldım!” diyebilir misiniz? Dava, oluş zorluklarını sıçrama tahtası bilmek
cümlesinden bir marifet olarak, kişinin gereğini yerine getirebilmesinde.
Herkesten fazla sayısız bahane ve mazeret içindeyim ama, ateşin içinde
serinleyen adam gibi, neredeyse NYMPHALAR için bile olağan bir hâldeyim; o
kadar tabiî. Nefretim, takdirim, acı ve sıkıntım, mazeret edinmemem ve rahat
vaktim, hepsinde samimiyim.
Gelelim, bir dile girme
meselesine: Meselâ, bir “zamanüstü idrak” veya “zamandışı şuur”dan
bahsediyoruz. Bir şeyi YAŞAMAK ve onu ifâde etmek ile, ifâde edileni aklî bir
kabul içinde de olsa idrak, yahud kuru sıkı çöpten mantıklarla gevelemek
arasında, sırasında hiç barışamaz cinsten olabilecek farklar var. Bir meselenin
hazır diline girerek, görmediğini tasvire yelteniş ve pay aldığını gösterici
dişe dokunur bir şey üretmeden gevelemek
başka, (NYMPHALAR dilimde üretebiliyor), onda kendi hususiyetini idrak ile
kendi olan bir görünme başka bir şey. Kendimi de dahil ettiğim bu ölçülendirme
bile, başlıbaşına bir nefs muhasebesidir; bana nasıl bakılacağına ve nasıl değerlendirmem
gerektiğine dair. Bahsettiğim farkları birbirinden ayırdedici incelikler, diğer
eserlerimde ve yeri geldikçe işlenmiştir. (27)
31
TELEVİZYON - GÖRME - VURMA - SİĞİL
ATMA
BOLU… “Büyük Mustaribler” isimli
eserimin 4. Cildini yazıyorum. Televizyona bakamamamın üstüne, o zamanlar
“Yumurtasızlar” diye toptan andığım genel ekibin, sonradan NYMPHALAR ismini
alan cihaz başındaki özelleri, yeni bir hünerlerini sergiliyorlar.
Televizyona bakamıyordum; ama bu,
KARTAL’da TELEGRAM’ın başlamasından birkaç ay sonra, her seferinde yeni bir
keşifle(!) televizyonu iptal edişimdeki sebebten başka idi. Orada, aramalarda
götürülen ve bir seferinde 3-4 gün getirilmeyen, bir seferinde de meğerse
gardiyanlar –veya asker– maç seyrettiği için 5-6 saat sonra getirilen televizyonun,
“acaba içine bir dinleyici âlet mi koyuldu?” şüphesinin yanında, ekranının veya
onun bir yanının veya ses, kanal, renk vesair düğmelere âit ışık yerlerinin
aynı zamanda görüntü alabilme rolünü yerine getiren bir özellikte mi şübhesi
eklenince, tarafımdan iptal edilmişti. Kısaca: Acaba gizli kamera rolünü mü
oynuyordu televizyon? Uzun hikâye.
Bolu’da, televizyona bakamıyordum,
çünkü üzerimdeki elektrik tesiri artıyordu. Şöyle düşünüyor ve anlatıyordum:
“Her elektrikli cihazın, kendine mahsus bir elektrik yayması var. Hücrede bu
mesafe, 2-2.30 metre kadar. Bu mesafeden televizyona
bakmak, bana TELEGRAM cihazının verdiği elektriğin üstüne, fazla bir elektrik
almama sebeb oluyor! “… Bir keşifle(!), uzak ve yan durunca, üzerimdeki
elektriğin azaldığını farkettim. Sonradan, bu buluşumu oturduğum yerde
televizyonun ekranını yana çevirmeye tatbik ettim. Bir müddet tesir azaldıysa
da, tekrar artmaya başlayınca, daha yan çevirdim; neticede, benim televizyonum,
arasıra açtığım zamanlarda, benim için bir radyoya döndü. Sayımlarda, benim
hâlimi kendi tutumları sanan olabilir diye, –TELEGRAM cihazını bilmiyor
olabilirler diye–, normal gözükmek için televizyonun duruşunu düzeltiyordum. Bu
soydan bir keşif(!), buzdolabımın da başına geldi: Neticede, buzdolabı adi
dolap olmak ve kantin alışverişinden gelen malzeme, “katılımcılar”ı memnun
etmek üzere doğru çöpe gider oldu. Bu da uzun hikâye.
TELEVİZYON, hiç olmazsa bir-iki
saat henüz ismi NYMPHA olmayan cihaz başındakilerin veya bol gürültülü koridor
katılımcılarının sözlü imâlarından kurtulmak için değişiklik ihtiyacıyla inatla
açtığım. Böyle gecelerden biri ve ben bir taraftan “Büyük Mustaribler”i
yazıyorum. Yüzüme ve gözlerime aldığım elektrikî tesir, burnumdan ve gözlüğün
temasından dolayı. Ben bunun sebebini, gözlüğün metal çerçevesine verilen
elektriğin, derime temasından dolayı olduğunu sanıyorum. Hücrenin
havalandırmaya açılan pencere demirlerine elimi veya alnımı değdirdiğim zaman
hissettiğim, çarpmayan ama tenimde ve beynimde hissettiğim titreme ve hafif vınlama
sesi, kanaatimi güçlendiriyor. Nitekim, burnumla temasını kestiğim ânda,
elektrik kesiliyordu. Yazmam lâzım ya; burnumun orasına küçük bez-kâğıt koyarak
devam ettiysem de, bir müddet sonra aynı şekilde elektrik alıyorum. Bu garib
işin, gözümle bağlantısı olduğunu farketmem(!) üzerine, gözlüğü çarpık bir
şekilde takarak ve hâliyle normal görüşüm bozuk ve gözleri aşırı yorucu şekilde
yazmaya devam ettim. Daha sonra, bunun doğrudan bana verilen elektriğin
burnumun o noktasını uyarması neticesi, gözlükten olabileceğini hatırladım.
Öyle mi böyle mi derken, genel göz yorgunluğuma eklenen bu “ekstra”
hünerleriyle, gözümün hedeflenişini “kaybına kadar” düşünmeye başladım.
2008’de başka bir hünerleri,
sözlerine aldıkları cevabları kesmek üzere, –tedib etmek üzere–, yine yazı
yazarken, sol gözüme içten, sanki bir göze kalemle vurmak gibi bir vuruştu: Bu
acıyı veren bir elektrikî vuruş.
(…)
BOLU… Namaz kılarken, secde yerine
yakın yerden hızla bir fare geçiyor. Gözkırpımı bir zamanda, “fare mi geçti?”
diyeceğim bir gölge varlık. Bu tip hâdiselere, tabiî hayatımızda da
rastladığımız cinsten olduğu için, kıymet vermiyorum. Sözlü telkinleri ve
frekansları sanki fareymiş hissi vermeye çalışsa da.
*
KARTAL… Yatarken birkaç dakika
mecburen dönmelerim hariç, sağ yanımla yatamıyorum. Kalbim, sanki bir damarla
bağlı, sağ yanıma dönünce iple sarkıtılmış ve göğsümün sağına düşecekmiş gibi
bir acı duyuyordum. Bunun yanında, sağ kulağım daha az duyduğu için, –bu, o
zamana mahsus ve demek ki TELEGRAMCILAR’ın hüneri–, koridordan beni uyutmamak
için gelen seslere de mani olmak üzere, devamlı sol tarafıma yatıyordum. 6 ay,
yalnız tek tarafa yatmanın ne olduğunu düşünün. Zaruret eseri sağ tarafıma
döndüm. Ranza’nın ışığı kesmesinden dolayı gölgede kalan (1) metre kadar ötede
bulunan duvarın zeminle birleştiği yerde, gergin olmayan ve beş-altı parmak
düzensiz açılmış bir rulo telin düzensiz kıvrımlarında gidip gelen kıvılcımlar
gibi, yeşil-mavi bir ışık. Sanki, yere atılmış bir barutun tutuşmasıyla oluşan
bir akışa benziyor. Noktalar hâlinde. Şuurum yerinde. Bir fevkalâdelik. Ama ben
gayet sakin seyrediyorum. Kaç dakika sürdü bilmiyorum. (Bu, NYMPHALAR’ın
sorularına bir cevabtır.) Bir keresinde de, kızıl-kırmızı renkte, aynı
hâdisenin tekrarını gördüm. Orada yanıcı bir şey önceden serpilerek yapılmış
olsa, elektrik akışı gibi bir akış görüntüsü ve devamlılığı olmaz. İçimde tel
olabilir hissi, ama tabiî ki tel değil. Benim beynimden-gözümden zannettirilen
bir görüntüden ziyâde, tıpkı “ses indirme” dediğim hâdiseler gibi, dışımda oluşturulan
bir görüntü olduğu kanaatindeydim. Hâlâ nasıl becerilebildiğini bilmiyorum.
Sezdiğim kadarıyla, NYMPHALAR da bilmiyor.
*
KARTAL… Yan koğuşun
havalandırmasıyla bitişik havalandırmada, tesbihatla tur atıyorum. Yüzüm o
tarafa dönük olsun olmasın, duvarın dibinden gelen ama mekânsız ve dolayısıyla
yeri belirsiz bir sahibten geliyor gibi olan, malûm iki kişinin bana lâf atma
cinsinden aralarındaki konuşmalar ve değerlendirmeleri. Bilgisayar gibi bir şey
kullanıyorlar intibaı, artık yerleşik bir hâl; ama bazı bazı, o intibaı veren
cinler diye düşünüyorum. Galiba akşama yakın bir saatti. Beni tehdit edici
lâflar edilirken, silahtan çıkan bir kurşun gibi, duvarın köşeye yakın
tarafından gelen bir ışıkla omuzumdan vuruldum. Işın tabancasından çıkmış, ama
tabanca görülmüyor gibi. Bayağı vuruldum, kemiğim kırılmış gibi bir acı.
Paniklememek için, kaçınıcı bir davranışta bulunmadım; kendi kendimi
azdırmadım. Normal şekilde tesbihata devam. Atıp tutmalar, yavaş sesli
konuşmaların, o tonda yükselmişi gibi devam ederken, bu sefer de sırtım o yöne
dönük olarak, öbür omuzumdan vuruldum. Yine büyük bir acı. Bunlar, genel olarak
TELEGRAM hüneri, faili belirsiz eserlerini sergileme işi. Beni vuran ışığı, bir
seferinde kızıl-kırmızı, diğerinde mavi-yeşil diye hatırlıyorum.
*
KARTAL… “Siğil atma” dedikleri bir
dikkatli bakışla, o ânda gövdemin hedef aldıklarını sandığım noktasından
vuruluyor, acı duyuyorum. Bunu, onların doğrudan nazar atmasına, bu güçte
olduklarına yoruyordum. Kapının açılıp kapanır deliğinden-mazgalından, yemek
geldiği, mektub verildiği, soru sorulduğu zamanlarda, yahud ziyaret yerinin
ziyartçileri ve beni gören pencerelerinden, o koridordan geçerken bana
attıkları bakışta, o tesir. Âlelâde bir bakış değil de, meselâ düz giderken
birden başını çevirip dikkatli bir bakışla yaptıkları iş. Bir ceylânın kurşunla
vurulması gibi. Gayet soysuz şekilde yaptırılanları da oluyordu: Meselâ, yemek
dağıtımında yanlarına yardımcı aldıkları mahkûm çocuklarla. Ya yemek verilirken
o ânda gövdemin bir tarafından vuruluyorum, yahud “ağabey Mahkeme’ye gideceğim,
param yok” veya “sigaram yok!” ihtiyaçlarına cevab vermek üzere onları almaya
giderken arkamdan vuruluyorum. Tek noktadan darbe ve yanma hissi. Acımı belli
etsem veya mukabil bir tavır göstersem, bozacı ve şıracı beraber olmanın
yanında, akabinde isbatı kabil olmayan bir durumdayım; çünkü arkalarındakiler
de, onların bozacı veya şıracı suç ortakları olarak, sadece sırıtacaklar. Malûm
ya, bende denge yok(!)… Mazgalın kapanışından sonra klâsik: “Ağabey sırtından
vurdum!” veya gardiyan yanındaki arkadaşına, “iyi vurdum!”… Ziyaret yerinde,
beni o pencereden görüşe saklamak için, ziyaretçilerimin perde olması, canımın
yandığını bilmeleri ve ürktüğümü görmelerine mukabil, “ne bakıyorsun?” gibi
saçma bir lâf sayılacak tepkinin devamında, neyin iddiası ve isbatında
bulunacaksın? Şimdi isbat gerekmez bir durumda olduğumu bilenler biliyor,
anlayan anladı: Adamın bana baktığını gördüğüm ânda, bunu algılayan TELEGRAM
cihazı işleticisi, ânında BETATRON vuruşunu yapıyor ve sen o hüneri bakan adam
yaptı zannediyorsun. Böyle bir şeyin yapıldığı, en azından benim için, cihazın
varlığını söyleyecek kişilerle isbata lüzum olmadan anlaşılabilir: Öyle ya,
TELEGRAM’ı benden başka anlatan kim? Sanıyorum anlaşıldı: Cihaz, resmî olduğu
kabul edildikten sonra birşey yapılıp yapılmadığı meselesi başka,
mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada
körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor,
çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken,
NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik
dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem.
“Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının
kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.
DÜŞVARİ: 18 KASIM 2010
NYMPHALAR, 5 senedir gece gündüz
beni, ailemi, baba evini, akrabalarımı, komşularımı ve komşularını, tâ küçük
yaşlarıma kadar giderek arkadaşlarımı ne kadar iyi tanıdıklarını, beni bir
kuşatılmışlık hissine düşürmek için sayıp döküyorlar. Son vardığımız nokta, (1)
sene kadar önce şuydu ve hâlâ devam ediyor:
— “Bana Genelkurmay Başkanı’nın
babasının adını söyle!”
— “…….”
— “Bana Jandarma Genel Komutanı’nın
eşinin adını söyle!”
— “……..”
— “Bana filân Bakan’ın babasının
adını söyle!”
— “……..”
— “Bana Emniyet Genel Müdürü’nün
adını söyle!”
— “……….”
Duruma göre, hanımının,
çocuklarının, dede ve ninelerinin, hattâ bizzat filân makamdaki adamın isminin
onlar tarafından bilinmemesi, yine mevzuuna göre onları mat ettiğimin resmidir.
Gece gündüz, beni aşağılamak, şimdilerde şaka olan, “bana öğrettikleri” hâdise
içyüzleri sırasında, zannedersiniz ki Devlet ve işleyişi, en büyüğünden en
küçüğüne kadar öyle dakik bir incelikte zekâ eseridir ki, benim hayatım
baştanbaşa bir zavallılık örneği iken, –istihbaratın dehşetengiz bilgisi
altında beni eziyorlar ya!–, yeri olsun olmasın, sözkonusu zevat en üstten en
küçüğüne kadar karşımda yeri olmayan bir teville, tabiî ki uçuka doğru bir
eksiksizlikle, zihnime servis edilmekte… İşin içinde, spordan, fizikî güçten,
edebiyattan, felsefeden(!), iç ve dış politikadan, akla gelir gelmez neler
neler var. Oradan oraya sekerek, mesele döner dolaşır, belden aşağı buluşlar
hâlinde çevremde odaklanırken, işin içinde devamlı olarak test edilen
cesaretimde düğümlenir. Ben de, baştan beri söylediğim üzere, “benim ahlâkımın
üstüne ahlâksızlığınızı kurmayın!” ifâdeme uygun olarak, ayıptır söylemesi, hiç
fena değilimdir. Her seferinde, yiğitliği bana ısmarlayarak, “yazsana!” derler.
Yazmamam, enayi olmamam değil de, bir demagojiyle beni sinirlendirme malzemesi
olarak cesaretsizliğim diye tekerlenir durulur. Cevabım değişmez, –zaman zaman
bu hayaletlere bağırmak ihtiyacıyla havalandırma penceresinden de seslenerek–,
onlara ortaya çıkmalarını, hattâ hiçbir mazeret ileri sürmeden, onlar ne dedi
ve ben yücelerinden başlayarak onlar hakkında ne dediğimi imzalayacağımı
söylerim. NYMPHALAR’ın kendi mantıklarına bire bir uygun olması bir yana, daha
da sağlam ve işlek bir yoldan “edindiğim bilgiler”dir bunlar. Ayıptır
söylemesi.
*
Hürriyet gazetesinde çıkan bir
haber, NYMPHALAR’ın, meselâ ev halkından birinin giydiği ayakkabı numarasını
bilmelerine kadar herşeyi, terörle mücadele(?) adına sürüsüne bereket
lâflarının komikliğini, bir çırpıda gösteriverdi. “Mânâ ordusunun bir kısım
askerlerinin” dürtüklemesi eseri. Böyle durumlarda yüzlerce defa, Cezaevi’nin
güvenliği ile, benim tek kişilik hücrede kontrolumun ne mânâ ifâde ettiği bir
yana, bu söylediklerinin terörle mücadele ile ne alâkası olduğunu sormuşumdur.
Bilgi ve faaliyetlerin, tehlikeli veya tehlikesiz durumlara nisbetle,
hamaratlık farkını alaya alarak. NYMPHALAR resmî bir iş sahibi değiller; hem
yaptıkları iş, hem meslek açısından. Doğruyu Allah bilir. Belirttiğim sözler
çerçevesinde, ben de, alay-şaka karışımı: “Siz de telefon dinlerken emekli
olacaksınız!”… Bu sözümde, onların karşısında benim durumum da var. Hâni
onları, “telefon sapıklarına!” benzetmem gibi; gece gündüz kafamı ütüleyen.
*
Haber: 4 Haziran 2009’da
Ergenekon’un tutuklu sanıklarından Levent Göktaş’ın avukatı Serdar Öztürk,
Ergenekon örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Avukat Öztürk’ün
bürosunda bulunan İRTİCA İLE MÜCADELE PLÂNI’nın altında Albay Dursun Çiçek’in
ismi ve imzası yer alıyordu. Telefonları dinlenen Dursun Çiçek için, 16 Haziran
2009’da, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından tekrar telefon dinleme gerekçesi Serdar Öztürk’ün
bürosunda bulunan plândı. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinden Tuncay
Aslan, telefon dinleme kararını tasvib etti. Fakat daha önce telefon dinleme
kararlarında ismi bulunan Dursun Çiçek ile, son dinleme kararındaki Dursun
Çiçek’in telefon numaralarından, adresine, kimlik numarasına kadar bütün
bilgileri farklı idi. Sözkonusu kişi bir inşaat işçisiydi ve 6 ay boyunca Albay
niyetine dinlenmişti… Daha önce: Ergenekon iddianamesinde, Albay Dursun
Çiçek’in, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ile toplantı yaptığı, Mazlum Konak
Oteli’nde kaldığı belirtiliyordu. Oysa bu Dursun Çiçek’in, otel müşteri
listesindeki 33 yaşında İŞADAMI olduğu ortaya çıkmıştı.
*
33 yaşındaki İŞADAMI Dursun Çiçek
hakkında, “niye yanlışlık yapıldığı”ndan başlayarak, NYMPHALAR gibi bir sürü
kurgu yapabilirim. (28)
32
NYMPHALAR, arasıra akılları
büsbütün uçuyor ve “falanca” tarafından bana yöneltilebilecek sorulardan
bahsediyorlar. İşin tuhaf tarafı şu ki, en baştan itibaren beni boğuntuya
getirecek diye seçtikleri mevzuların, “ne bakımdan, neyle alâkası var?” tarafını
düşünmemişler… Biraz dişe dokunur bir mevzuları ise, MEHDÎ ve “ben
kimim?”sorusunun tevafuku çerçevesinde, yine “falanca” tarafından bana
yöneltilebilecek, MAHKEME sorusu gibi bir soru ve alayla:
— “Sen kimsin?”
— “Sen söyle! Bak gördün mü aklın
gitmiş, kendin bilmiyorsun!”
Kendinde değilsin mânâsı da
içinde… Devamı, yeni bulduğum tevafukla ilgili:
— “Mehdî Muhammed bin Askerî!”
Askerin oğlu Mehdî Muhammed… Nüfus
kâğıdında isim değil, fikir üretme, bütün eserlerimde mevcut bir keyfiyet işi.
(29)
33
“TELEGRAM” KİTABIMDAN
“Beyin Kontrolü” deyince, çoğu
zaman, “beyinde ne var, ne yok” şeklinde bir hafıza çözümü yapıldığı sanılıyor;
oysa işin daha da önemli tarafı, zihnin yönlendirilmesine dairdir. Bende
uygulanan şekliyle bu operasyonun Amerikan istihbarat örgütleriyle alâkası
nedir bilemem ve ucuz tarafından CIA’ya bağlayacak değilim; bununla beraber,
davam ve mânâm da göz önünde tutulmak üzere söyleyebilirim ki, BENİ TÜKETMEK
VEYA AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMAK İSTEYENLERİN AMERİKAN MAHREÇLİ “YENİ
DÜNYA DÜZENİ” MÜNADİLİĞİ İÇİNDE BULUNMALARI BU MEVZUDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN
ÖNEMLİ BİR HUSUSTUR. (Büyük harflerle yazılı yerler, aynı zamanda Kartal
Cezaevi’ndeki Telegram uygulaması sırasında işlenen bir mevzudur; yâni, “Yeni
Dünya Düzeni” meselesi… Gerisi ise, BOLU’da da baş mesele.)
*
Beynin elektrikle uyarılması
neticesi, nefesin ritmi ve kalb atışı etkilenebiliyor, ikisi arasındaki RİTM
bozukluğundan dolayı boğulma - boğulabilme durumu doğuyor ve hattâ kalb atışı
durabiliyordu; aynı şekilde sair iç organlarımızın etkilenmesi de sözkonusu…
Sağlıklı bir insanda, kaşların çatılması, gözlerin açılıp kapanması - hususiyle
gözkapaklarının kilitlenmişçesine açılamaması, çiğneme zorluğu, esneme, uyuma,
baş dönmesi, sara benzeri hastalıklara ve daha neler ve nelere sebeb oluyordu;
cinsî organların oynanması ve uyandırılmasından, yüz hatlarına ağlama, gülme,
yahud çekik göz ve dudak ifâdeleriyle homoseksüel görüntü vermeye kadar.
*
Basit ses dalgaları doğrudan yer
veya su vasıtasıyla geçirilebilir ve bir araçtan veya az bir yükselmeyle
anlaşılabilir. Basitleştirilmiş dalga ve güvenli ses değişimlerini sağlamak
için sinyal değiştirilerek kolaylıkla kodlanabilir.
*
(Beyin ve zihin kontrolüne âit
değişik tekniklerin sözkonusu edildiği 2. Levha’daki ROBOT KİMLİK başlığı
altında, son olarak bir not): Yukarıdan beri anlatılanlarda ufak tefek ikazlar
hâlinde müdahil görünüyorsam da, daha ziyade hâlime şahidlik edici bir üslubdan
nakil yapıldığı anlaşılıyor. ROBOT KİMLİK başlığını koymamın sebebi de, daha
TELEGRAM’ın başlarında aldığım bir not olarak şudur: Makine cinsinden “robot
insan” hayâllerinin yanında bu, doğrudan doğruya insanı robotlaştırmak işidir
ve bu yüzden hâlimi kimse anlamıyor.
PARMAK İZİ GİBİ…
Netice vermeyen bir açılmış dava:
John Akwei, 1996 senesinde Amerikan Milli Güvenlik Dairesi (NSA) aleyhine bir
dava açtı. Akwei, NSA’nın kendisini sürekli olarak takib ettiğini ve
davranışlarını kontrol ettiğini İDDİA etti. Akwei, mahkemeye bu iddialarını
destekleyecek yüzlerce sayfalık deliller sundu. Kaynak olarak birçok ilmî ve
akademik çalışmanın gösterildiği bu deliller, HÜRRİYET PROJESİ adlı internet
sitesinde yayınlandı.
İddiaya göre NSA, çok gelişmiş
sistemleri aracılığıyla ELEKTROMANYETİK alanları kullanarak istediği kişiyi
dünyanın her yerinde takib edebiliyor, hattâ ELEKTRİK DALGALARI yollayarak
kişinin düşünce ve davranışlarını kontrol edebiliyor. NSA’nın SİNYAL
İSTİHBARATI adı verilen bu sistemi, dünyadaki elektrik taşıyan her şeyin
çevresinde bir MANYETİK ALAN olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar
yaydığı teorisine dayanıyor. Geliştirilen dijital sistemlerle elektrik taşıyan
bütün varlıkları nerede olursa olsun kontrol edebiliyorlar.
Dikkat: HERKESTE FARKLI OLAN VE
3-50 HERTZ ARASINDA DEĞİŞEN ELEKTROMANYETİK DALGA BUUDUNU TESBİT ETTİKTEN
SONRA, O KİŞİNİN DENETİMİ TAMAMEN ELE GEÇİRİLEBİLİYOR. NSA’nın bilgisayarlarına
hedefin dalga buudu girildiği ândan itibaren, bilgisayarlar bu kişiyi uydu
aracılığıyla 24 saat takib ederler.
Dikkat: Gizli merkezlerde
yürütülen bu faaliyetlerin gizliliği ve güvenliği, yapılan uluslararası
istihbarat anlaşmalarıyla koruma altına alınmış durumda. (Bu yakışıklı ifâdeler
yerine, NYMPHALAR’ın veciz sözü ve hâliyle hâllerini söylemek daha yerinde
olur: “Terörle mücadele için herşey meşrudur!”… TERÖR’ün tarifi, herkesin
kendine göre ve yontması ile değişiyor: Bu yurtiçinde de, uluslararası
plânda da böyle… Şu veya bu hususta HAK niyetli ve iddialı her davranış ve
eylemi bir YURTİÇİ potansiyel ve “söylenişindeki ihtiyaç doğru ya!” hakikatine
yaklaştıkça da bir bünyenin ağrı ve sızı gibi sıhhat hususunda alarm diye
görmek, sırasında bir potansiyel göstericisi diye övünme sebebi bile olabilir.
Bu hususta bizim ASİ denilmesi teklifimiz bâkidir. İşin bir raconu ve
vicdanlara hitab eden yönü olmalıdır. Yapan ve yapılan adına, herşeyi meşru
gören bir rezillik, İNSAN kaybı, neticede can kaybını da ahmakça bir “çakıl
taşı” kazancı ve kaybı mânâsına döndürmüyor mu? Demek ki, kendi insanını
aşağılamak, milleti güya onun adına insanlığını hadım etmeye götürüyor. Ben,
kuşatıcı bir bakış içinde olmasam, maruz kaldığım ve duyduğum aşağılıklar
içinde, önüne gelen her hastayı morga yollayan doktor psikolojisinde olurdum.
Ölme ve öldürmenin haklılığından daha ziyâde, ahlâkî ve mânevî katliamlara
dikkat edilse, sinsi ve öldürücü bir hastalığın, onları da doğuran bir şekilde
İNSAN’ı sildiğinin üzerinde durulur… Önce, eşya ve hâdiseyi algılamaya dair
sahici bir DÜNYA GÖRÜŞÜ’n olsun, tartışman da kavgan da onun üstüne olsun.
Halbuki? Bu sözleri, TELEGRAM bahsi içinde söylüyorum, buna da dikkat!)Dikkat:
(Sözkonusu edilecek bütün sözler, birebir YAŞADIĞIM ve YAŞAMAKTA OLDUĞUM bir iş
olarak doğrudur. Şu veya bu sebeble muhatab olduğum Avukatlarım, ziyaretçilerim
veya komşu mahkûmlara, “bana, başkasının duymasını istemediğiniz şeyler söylemeyin;
ben aynı zamanda bir kamerayım!” demişimdir, diyorum. Bana tatbik edilen ZİHİN
KONTROLÜ’nün, doğrudan veya dolaylı yabancıya nakli olup olmadığını bilmem. Ama
bu işin, Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya vesaire gibi gelişmiş
ülkeler tarafından kullanılışı ve tabii ki onların peyledikleri insanların
Türkiye’de ve çeşitli makamlarda bulunuşunu nazara almayan veya bunu bilmeyen
politikacıların hâlini, “Allahlık!” diye vasıflandırmaktan başka çare
kalmıyor.) Şübheli kişideki elektrikî hareketleri analiz eden NSA, kişinin
beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki
elektrik akımının analizi sayesinde hedef kişinin sözleri dahi analiz ediliyor.
Görme merkezi analiziyle, kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor. İki yönlü olarak
kullanılabilen bu sistem aracılığıyla NSA hedef olarak belirlenen kişinin
beynine yolladığı SİNYALLERLE kişinin davranışlarını da kontrol edebiliyor.
Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere yollanan elektromanyetik sinyallerle,
kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi her türlü duygu ve
davranışını etkileyebiliyor ve değiştirebiliyor.
Dikkat: Beyindeki elektromanyetik
dalga frekansı tıpkı PARMAK İZİ gibi her insanda farklı farklı olduğu için
BELİRLİ BİR KİŞİYE GÖNDERİLEN GÖRÜNTÜ, SES VE BENZERİ ŞEYLER, DİĞER İNSANLAR
TARAFINDAN İDRAK EDİLEMEZ. Gönderilen sinyallerin taşıdığı ses ve görüntüler
ancak ona mahsus olduğundan, bu yolla hedef kişi pasif veya aktif bir şekilde
kullanılır.
Genel etkiler: Ateşlenme, bütün
vücutta ağrı, uyuyamama veya âniden uykuya dalma, emirlere karşı gelememe,
mikrodalga yanıklar, elektroşok.
TELEGRAM CİHAZI: NÖRO -
ELEKTROMANYETİK
“Nöro-elektromanyetik; bu silâhla
insanda herşey kontrol edilebiliyor. ELEKTROMANYETİK BEYİN isim ve vasfı, bizim
daha önce BEYİN KARŞISINDAKİ DİŞİ BEYİN nitelememize pek gülen NYMPHALAR’a da
küçük bir gülücüğümüz oldu… Bir radyo vericisine nisbetle radyo cihazının dalga
alıcısının ayarlanmasına mukabil, burada insan beynine nisbetle TELEGRAM
cihazının ayarlanması sözkonusu oluyor; her insanın beyin dalgası başka ya…
Genel bilgi hâliyle ve tarafımızdan doğrulanan marifetleri şöyle:
– Düşünceleri okuyor ve aktarıyor.
– Rüyâlar düşünce olarak
algılanıyor ve rüyâ telkin ediliyor.
– Hayâlî görüntüler oluşturuluyor.
Bu “hayâlî” nitelemesinde, gerçek kişiler ve filmatik görüntüleri de var.
– Mikrodalga işitme
gerçekleştiriliyor. Ceb telefonuyla birebir konuşma gibi konuşulabiliyor. Hedef
kişi sessiz konuşabilir. Hiç konuşmasa ve istemese de, zihninden geçenler
algılanabiliyor.
– Kulaklarda çınlama yapıyor.
– Sırttaki büyük kaslarda
kasılmalar meydana getiriyor. Aynı şekilde, kol, bacak, gövdenin ön yüzünde,
vesaire… Şiddetli kramplar.
– Ayakta kramp, bükme, keza
parmaklarda ve tabiî ki el ve parmaklarda; böyle durumlarda, hücre komşuma ve
ziyaretçilerime de, marifetlerini göstermişimdir.
– Hafıza kaybı ve davranış
bozukluğu ve sakarlığına yol açma.
– Duyulan sesin yönünü, şiddetini
ve muhtevasını - anlamını değiştiriyor. Hem KARTAL, hem BOLU’da sıkça
gerçekleştirilen bir vazife verimleri. Kartal’da ilk yapılışında, sanki
anlattıkları karşısında bütün müdafaa hatları elinden alınmış ve “kafa
kontaklığı” herkes tarafından kabul edilebilir olmak durumuna düşürülmüş gibi
bir panik yaşadım. Gelen sesin yönünü ve mesafesini kestiremediğim gibi, zaten
yalnız kalıyorum, kime sorabilirim; meselâ, kapı mazgalından sesleniliyor, ben
havalandırmaya çıkıyorum gibi. Yahud, meselâ Avukat mahallinde 5-6 kişi, ben
sesin sahibinin ne tarafta olduğunu bilmiyorum tutarsız davranışı… Bu
düşüncelerin verdiği panik. Bereket, sadece koğuşta yapıldı.
– Solunum yollarını denetleyerek,
konuşmayı bozuyor.
– Kalpte çarpıntılara sebeb olma,
kan deveranını hızlandırma, kalbi bloke etme-sıkma; kalbi bloke etme dediğim
hâl, kalb kapakçığına yapılan tesirle meydana geliyormuş.
– Vücudun çeşitli yerlerinde
kaşıntı meydana getirme ve doğrudan tenasül uzvu üzerinde “yakma, iğne batması
hissi ve şişirme”nin, tehdit olarak kullanılması. Bu tür tezahürler normal bir
hastalık tesiri ile karıştırılabilir olduğu için, işin yoksa hem arazla uğraş,
hem de bunun diğeriyle ilgili bir şey olmadığıyla. Bende sadece tehdit olarak
kaldı. Bâki.
*
Dünyadaki herkesin düşünce ve
davranışlarının kontrol altına alınmasından kasıd, istenilen her hedef kişi
mânâsında anlaşılmalıdır; topluluk mânâsında değil. (30)
34
HİPNOZ DAVASI
Üç astsubay’ın hipnozla
ifâdelerini almakla suçlanan Hava Kuvvetleri eski Askerî Savcısı Ahmed Zeki
Üçok’a sivil bir mahkemede dava açıldı ve 36 yıla kadar hapsi istendi. “Üçok ve
Ulugüler’in bilgisi, yetkisi ve isteği dahilinde” astsubayların sorgusuna
girdiği söyleyen hipnoz uzmanı emekli Yarbay Gürol Doğan hakkında da işkence
davası açıldı ve 29 Haziran 2010’da 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
*
Üçok’la görüşme yapıldıktan sonra
gözaltında tutulan mağdur astsubaylarla gece geç saatlerde sırayla görüşmeler
yaptığı kaydedilen Doğan’ın bu görüşmeler sırasında mağdurlara kendisinin
hipnoz uzmanı olduğunu, Üçok tarafından Kayseri’ye çağırıldığını ifâde ederek,
“Doküman Yönetim Sitesi”ne kimin müdahale ettiğini sorduğu aktarıldı. Mağdurların
ilk başlarda Doğan’ın bu sorularına cevab vermedikleri, ancak sürekli uykusuz
tutulan, aç bırakılan ve uygun olmayan şartlarda barındırılan astsubaylar’ın
süreç içerisinde bedenen ve ruhen çökertildikleri vurgulandı.
*
Bedenen ve ruhen zayıf düşen
astsubaylar’ın gece geç saatlerde yanlarına gelerek karşısına oturan Doğan’ın
yaklaşık 30 cm mesafeden mağdurlarla göz teması
kurarak onları yorduğu, bu şekilde yorgun düşen astsubayları istediklerini
itiraf ettirmeye çalıştığı anlatıldı. Astsubaylar’a suçlarını itiraf etmeleri
hâlinde silâhlı kuvvetler tarafından ödüllendirilecekleri yönünde telkinlerde
bulunulduğu belirtildi.
TELEGRAM - MANYETİZMA - MÜZ VE
RİTLER
Telegram’da görüntü, bildik uyanık
hâlimizde meselâ birinden bahsedilirken onun hakkında belirli veya intiba
şeklinde bir suretin şuurumuzda teşekkülü yanında, telefonla konuşur gibi bir
uzaktan haberleşme ile gerçekleştirilen telkin veya belirlenmiş görüntünün
nakli de olabilir. Bu ikinci husus, şuurla düşler âleminde temaşa yanında, unutulmuşların
hatırlatılması hususu veya şuuraltı yoklaması şeklinde, gayeleri ve
gerçekleştirmenin ortamı değişik şartlarda olanları da kapsar. En geniş bir
ifâdeyle HİPNOZ tâbirine giren ve alelâdenin dışına çıktığımız her hâli ifâde
eden bu gerçekleştirmelerden biri de MANYETİZMA denilendir. Manyetizma,
belirttiğimiz üzere, TELEGRAM’ın uzaktan gerçekleştirdiği bir yönü.
*
Uyku veya uyanıklık olarak,
aleladelikten koptuğumuz ve teshirine girdiğimiz her şuur durumu, hipnozdur. Bu
tarifi HADİM, manyetizma vesaire için de aynen yapıyoruz. Aradaki fark? Umumi
insan tarifinden sonra, nasıl ayıran özellikleriyle insanları birbirinden
ayırıyorsak da, o özellikler de üzerinde duruldukça yine umumileşmiyor mu?
Demek ki, kendini diğerinden ayıran özellikler asıl olmak üzere, grinin,
beyazdan siyaha doğru ve siyahın beyaza doğru gidişi içinde oluşumu gibi, bu
fark, müşterekliğin –grinin– oluşumu anlatımında baştan görülebiliyor.
*
Hipnoz uzmanı Emekli Yarbay Gürol
Doğan’ın, hipnozu hangi şartlarda ve nasıl yaptığı anlatıldı. Sorgu
şartlarında, “heyecan, korku, açlık, uykusuzluk vesaire” psikolojisi içinde
olanlara ve göz teması kurularak; psikoloji azdırılıyor, şuur zayıflıyor, irâde
ve irade dışı olarak, kişiler sorulara cevab veriyor. Burada, manyetizma unsuru
olarak altını çizebileceğimiz şey, göz teması. İrâde ile iradeyi, istenen
cevabları vermek üzere teslim alma, yönlendirme. Ama, doğrusunu isterseniz,
irâde sahibinin sadece irade gücüyle görünmeyişi, bana ne tam bir manyetizma,
ne de bunun klâsik hipnoz tarifi içine girebileceğini söylüyor. Sorguyu yapan,
sorgusu yapılanlar; üzerinde durduğum mesele bu değil. Ben, TELEGRAM’la,
başlıkta belirttiğim çerçevede bir karşılaştırma yapmak istiyorum.
*
İradenin iradeyle teslim alınışı,
ister mânevî bir güç, ister göz teması, ister başka bir şekilde vuku bulsun;
bu, dayak, uykusuzluk, işkence vesair usullerle irâdenin kırılmasından ayrı bir
şeydir. TELEGRAM’a gelince, ortalama olarak cihaz marifeti, yorma ve bu yormayı
fizikî işkenceye döndürmekten, doğrudan doğruya şuura müdahale olarak beyne
tesire, bunun iknadan zihni yormaya, telkinden tehdide –ki bu da telkin–,
hipnozdan bütün çeşitlerine ve tabiî ki manyetizmaya kadar herşeyi kapsıyor.
Cihaz dışındaki iradeyi kırma işi ise, KARTAL’da şiddetle ve BOLU’da yaşadıklarımdan.
*
Bir adamın karşısına geçiyorsun ve
gözlerini ayırmadan gözlerine bakmasını istiyorsun. TELEGRAM diye birşey
bilmeyen adam, şuur yorulmuş, beden keza, TELEGRAM’la kendisine yapılan sözlü
ve his telkiniyle, bunu karşısındaki adamdan zannediyor. Böyle sandın mı: Sana
sesli konuşmanı veya düşünmeni veya nasıl davranacağını söylüyor. Ve sen,
saatlerce, onunla konuştuğunu zannede dur, o sadece bir figür; hele sessiz
konuşuyorsan. Adamı, her söylediğine şöyle veya böyle cevab verir hâle cihazla
soktuktan sonra, karşısındaki sorgucu veya doktor veya gösteri yapanın yaptığı
iş, insan gücü hipnoz - hele manyetizma değilken, umumi olarak HİPNOZ ve
gayelerine girebilir. Bunun, ahlâkî, kanunî olup olmaması yanında, sınırı
nedir? Demem o ki, amaç, kendi kurdukları müesses nizâmın kanun ve kurallarına
uygun ise, bunun açıklanmayışındaki “nedenin nedeni, nedendir?”
(Tire içindeki alaycı kısım,
Üstadım’ındır. Ruhu şadolsun.)
*
Hipnoz ve manyetizma üzerinde
dururken, belirli durumlarda birbirini andırır tezahürlerin birbirine
karıştırılmaması gereğinin örneğini de vermiş oluyorum. TELEGRAM, uzaktan
elektromanyetik dalgalarla gerçekleştirilen, zihin kontrolü ve yönlendirilmesi
işidir: Ona dair hipnozdan bahsedilirken hipnozla, manyetizmadan bahsedilirken
manyetizma, ona dair zehirlenme tezahürlerinden bahsedilirken zehirlemeyle,
müzlerden ve ritlerden bahsedilirken, halüsinasyondan bahsedilirken, şuurlu
olarak düş yolculuğundan bahsedilirken, ilâçtan veya şuur iptaline sebeb
uyuşturucu ve gazlara, radyasyon ortamına, yahud sözkonusu gayeli yakın cihaz
tesirlerine kadar çeşitli sebeplerle gerçekleştirilenleri, onunla karıştırmamak
lâzımdır. Mevzu kararmasın. Zihin kontrol ve yönlendirmesine dair, reklâmdan
eğitime, film ve şarkıdan, televizyon ve radyoya, gazeteden resme, düşünme
usullerinden tedhişe kadar herşey, üzerinde konuşuldukça nasıl bu bahise doğru
müşterek çizgiler ihtiva ediyorsa, bunları birbirine karıştırmadığımız gibi,
polis sorgusu ile de karıştırmıyorsak, TELEGRAM’ı da bahsini etmekte olduğumuz
meşhur bilinenlerden birine yamamalıdır. Hastalıktan dolayı kâbuslar gören bir
adam hâline çare ararken, “ben de korkulu rüyâ görüyorum!” pişkinliğinde bir
benzerlikle güya onu teselli yüzsüzlüğü veya resmiyetine girilmemesi için. Bir
ikâz daha: İç organ hastalıklarının tedavisinde bunu sadece dış yüzden bir
teşhis ve tadaviyle yapabilir misiniz? “Evet” diyorsanız, haydi şimdi doğru
kebab yemeye. Hakedilmiştir… TELEGRAM’ın teşhisinin hakkı, cihazın varlığının
kabul edilmesiyledir. Biz, tezahürlerini YAŞAYAN ve YAŞANMIŞLIK olarak
anlatıyoruz; meğer ki, onu söyletecek ve söyleyecek vicdanı bulsun. Sözlerim
bir sızlanma değildir.
*
KARTAL’da Telegram yapılırken,
kendisinden yardım dilemediğim tek büyük, ÜSTADIM’dı. Havalandırmada tesbihatla
turlarken, ARAR benimle istihza etmek üzere, “Üstadının çilesi mi seninki mi?”
dedi. “Üstadım’ınki!” dedim. O, maymunluğuna eş, bunu yapmacık buldu.
NYMPHALAR, görünmez bâtın çilesini şaka zannedenlere nisbetle, benim gövdemi
işaret ederek, “bu duruşum, onların himmetindendir; ve oturduğu yerde kendine
olmadık marifetleri lâyık görenlere nisbetle, beni kendime karşı da
yalancılıktan koruyan bu fizikî imtihandır!” dememi anlamış olarak, kendimi o
mânâyı koruyucu darbe alan kalkan görmemi sezmiş, çilemi birliyorlar. Burada
bana düşen şeref, O’nun isbatçısı olduğum kadarıyla. Lüzumsuz tevazunun
riyâsına da lüzum yok. Evet; ARAR, sözümü yapmacık buldu, oysa beni tam ifâde
edendi. Yardım isteyemedim: Aşıkının karşısındaki lâkaydisi ile onu büsbütün
cezbeden maşuk gibi, onun ömür boyu yaşadığı ve çevreye neşrettiği fikir çilesi
- bu çile yolundan geleni bilmesi, benim için olsa olsa “benim gibi!”
diyeceğini ve bundan da büyük bir keyif duyacağını düşünmemden dolayı idi.
Düşünmeden fazla birşey. Ben burada yanıyorum, o şadolmuş bana bakıyor. Ölçü
olsun: Zâhir veya bâtından ne gelirse, bağlı olduğunun yüzüsuyu hürmetinedir.
Asılda şeyh birdir ve ayrılıklar müridin gözündedir. Biz himmeti gördük; o
zâlimin yüzüsuyu hürmetine ve ondan. Doktor gibi, gerekeni bize vermiş olarak;
istediğimi değil, gerekeni, bize ne istediğimizi sormadan TELEGRAM etrafındaki
müsbete bakan ebced tevafuklarını, bu çerçevede anlayınız. (31)
36
“BEN KİMİM?” MESELESİ
İmâm-ı Âzam Hazretleri, “söz,
kalbten gelince kalbe tesir eder!” diye buyurur; bunun yanında, bir insan hiç
konuşmasa ve katılmasa da, tartışmadaki konuşmaların onun üzerinde mutlaka
tesiri olacağını söyler. Onun, kendi içinde hesabının denkleştirilmesi gereken
bir keyfiyet olduğu açık; bu muhasebe yerine getirilmediği zaman, umumi şuur
içinde menfi bir kayma meydana geleceği anlaşılıyor.
BEN ve NYMPHALAR… Onlar, asıl ve
esasta şeytanî bir zıtlık içinde, beni kafamdan, kalbimden ve bedenimden yana
rahatsız ederken, kısaca şuurumun zıt kısmını temsil yanında, rastgelelik asıl,
dilimin içinden güzel şeyler de buluyorlar. Kendi buluş zevkleri veya beni
şaşırtmak ve takdirimi de almak üzere. Onları genel hatları ile bugüne kadar
anlatabildim sanıyorum: Tek kelime ile menfi ve üzerine serpiştirilmiş müsbet
yönleri. Beni tahrik için ve bu tahrikle çoğu zaman belirli bir mevzu üzerinde
olmaksızın daldan dala geçerlerken, benden çıkanların tadına vardıklarını
hissediyorum; sadece frekans oyunları bakımından değil, gerçekte de böyle. Son
derece güzel hatırlatma ve benim kompozisyonumun tertibinin uygun yerine
yakıştırma bakımından, bazen fevkalâde. Onlarda benimle oynarken, bir
zenginleşme ve değişme görüyorum; kendi zaruret veya niyetleri, illâ menfide
kalmak olsa da, hiçbir zaman eskisi gibi - başlangıçtaki gibi olamayacaklar. Bu
satırları, onların bire bir almaları çerçevesinde yazmamın tuhaflığını belki
takdir edersiniz. Herhâlde aynı şey onlar için de geçerli. Ama takdirlerimi
belirtmem, aynı zamanda bana söylediklerine karşı da bir meydan okuma ve alay
niteliğinde: “Şimdi sana NYMPHLAR yazdırıyorlar derlerse!”… Yâni “marifetim”
onlara hamledilirse? Cevabım net ve emin: “Olsun!”… Benim eserlerimi bilen,
üslûbumu bilen, onlara düşenin –bu da benim söylememle–, “anlıyor” olmaları
olduğunu takdir eder. Aramda onlarla bir “SIR” varmış gibi olmasın diye, onlara
haklarını bildiriyor ve dışlıyorum. Birazdan yine rahatsız etme işleri başlar.
Karşılıklı sövüşme.
Çok hoş: Şuuruma takdim edilen,
iradenin belli bir noktada teksif edilmesi ile ilgili, Profesör Jung’un, diğer
eserlerimde geçen bir misâlinin, kendi durumları niyetine hatırlatılması. Bu
yazının başlığı, “BEN KİMİM” MESELESİ olarak düşünüldükten sonra, “Zan ve
Nisbet”, “Suret ve Mânâ” bahislerinin arkasına bırakıldı. Uzun etmeyeyim: Çok
yorgunum. Mevzuya giremiyorum, aradığımı bulamıyorum. Birkaç kelime ve
frekansla yollanan, sözkonusu hoşluk: Baştan itibaren elbette niyetleri
değilken, benden de olsa olsa kuru yakınma ve aşağılanmama mahsus bahaneler
bulacakları fizikî tezahürler bekleyen NYMPHALAR, neticede benim “kendi kendime
ve kendi kendimi rezil edici” lâflamalarımın ardından, “perde ardında
kalacaklardı” işleri istihaleye uğramış (değişmiş) olarak, benim NEFS
MUHASEBEM’e mevzu bir duruma giren anlatışlarımı tahrik gibi bir role
büründüler. Başlangıç böyle değildi; bu hâl 3-5 aylık. Yollanan, tam da bu…
Afrika’da, bir kabilenin misafiri olarak çalışma yapan Jung’un arkadaşı, bir
gün uzak mesafedeki beyazların bir bürosuna mektub yollamak ister ve durumu
kabilenin şefine bildirir. Onun çağırdığı zenci, kendisine karşı anlamıyormuş
gibi gayet lâkayd bir tavır içindedir. Jung’un arkadaşı bu durumu, onun
isteksizliğine bağlar. Bu arada Şef, elinde içine mektub konulan kalın kamış,
karşısındaki zenciye bağıra çağıra, “bu bir mektub!” diye bağırarak, gideceği
yeri söylemekte, küfürler etmektedir. Bu işe, elinde kamçı, onun sağında
solunda şaklatmalarla devam eder. Zenci birden aydınlanır, yüzü güler ve
anladığını söyler: Garib görünecek bir davranışla, onu postacı kılan irâde
oluşmuştur. Gariblik bize göre. Bizim dünyamızda da, iradeyi istenene nisbetle
teksif edici, içimizden veya dışımızdan, böyle motivasyon teknikleri mevcuttur…
Herhâlde anlaşıldı: NYMPHALAR’ın bana yapıp ettikleri, hani simyacıya altun
yapsın diye çamur yetiştirmek gibi oluyor. Bunu defalarca belirttim; ama
doğrusu, yukarıdaki hâdiseyi hatırlatarak kendilerine biçtikleri rolü çok hoş
buldum. Ama boş bulunmuyorum, yâni tavlama niyetim olmadığı gibi, tavlanmıyorum
da. Bu cümleden olarak ihtiyatlı karşılığım:
— “Dediğiniz doğru, ama benim
marifetim olarak. Yaptığınız iş herkese bu etkiyi yapmayacağı gibi, TELEGRAM’ın
gayesi de bu değildi!”
(…)
TELEGRAM VE PUT
“Suret olmadan, mânâlar ebediyyen
tecelliye gelmez”… Sadece iyi değil, kötü nefslerin de irâdelerini teksif
ederek tasarrufa kadir olmaları gibi, tabiî iradenin teshir gücü yerine ikame
edilmiş sun’i gücü frekans yoluyla ve sözlü telkinle karşı tarafa yönelten,
beden ve akla tesir eden TELEGRAM cihazının eserini - nefsimi ruhuma hâkim
kılma gayesini, “hani kafam dumanlı” derler, düşüncemde teşekkül ettirmeye
çalıştığı suretini hesaba çekememek, benim için bir PUT’u kıramamak olurdu.
Devam eden bir süreçte ve çeşitli suretlerde ihya edilmeye çalışılan bir PUT;
aslı yıkıldı, ama savaş devamda. KARTAL’da bu iş, “din mi ilim mi?” çekişmesi
diye başlatıldı. “Her marifet bir ilimdir” buyuruyor Abdülhakîm Arvasî Hazretleri;
cihazın resim, sözlü ve frekans telkini, beden teshiri marifeti ile
gerçekleştirilenleri benim karşımda MÜŞAHEDE ifâde ettiğine, böyle bir ilim ve
idrak mevzuu olduğuna göre, onu İslâm idraki ile hesaba çekmem, imânımın bir
gereğiydi, gereğidir. KARTAL’da bana söylenen: “Orada kafanı duvarlara vura
vura, Allah’a söveceksin!”… İBDA-C Örgütü’nün Kumandanı olarak İDAMLA
YARGILANIRKEN, düşürülmek istendiğim durum buydu. Aldığım ceza malûm. TELEGRAM
da, üstüne üstlük! (32)
37
DUA
“O koğuşta, kafanı duvarlara vura
vura, Allah’a söve söve gebereceksin!” diyordu Kartal Cezaevi’nde ARAR.
Dışarıda onca okuma ve dua, benim bunca tesbihatımla böyle “korkutucu” alay
ediyordu salak herif. O bir tarafa, duanın mânâsının bilinmediği kişilerde,
bizzat dua itikadla çelişir bir durum arzeder. Duanın kabul edilmemiş olması
yanında, bir de karşı tarafa koz verme kaybedişi. Kendi kırıklığın da yanında.
Ziyaretlerde, ziyaretçilerimden
sadece dua istiyordum; geçen ziyaretten beri “hâlâ” ayakta duruşumu bu sebepten
bilerek. Benim söylememe lüzum yok, hepsi benim için dua üzerindeydiler. Ama
benim günden güne kötüye gidişim, onlarda da “boşuna” hissiyle kırıklığa sebeb
oluyordu. Bire bir TELEGRAM cihazının ve TELEGRAM yandaşlarının kurgusu içinde
gördüğüm hasardan başka, arkadaşların yaşamamış ve bilgisizlikten doğan
durumları da, o gün duacıların müşterek tarafları. Sonradan, yaşamadan ve
bilmeden “bizzat tecrübe edilmiş” gibi anlatımlarının beni zora sokucu oluşu
ayrı bir dava. “Mühim adam olma” rütbesini takınıyor sanma. Takınmıyanlardan,
en yakınımda bulunmuş birinin hâli, KARTAL’daki feci durumumu göstermeye yeter.
Aradan 10 sene geçmiş, yanımdan ayrılışının üstünden de 6 sene, tekrar BOLU
Cezaevi’nde: “Kumandan’a söyleyin ben de TELEGRAM’a inanıyorum!”… Yeni inanıyormuş!”
DUA; bu yüzden ayaktayım. Üstadım,
sık sık vurgulardı: “Allah, kabul etmeyeceği duayı ettirmez, yeter ki istemeyi
bilelim!”… İSTEMEYİ BİLMEK; bütün mesele burada. Meşru olmayan şeyler hakkında
dua edilmez; malûm. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, “duanın kabul edilmemesinden
büyük BELÂ olmaz!” buyuruyor. Hâlimiz fena; iradesi Allah’ın iradesi olmuş
olmayan, ne yapsın, ne eylesin? Bu da, korku ve tereddüd, duadan kaçınıcı,
yahut şaşkın bir psikoloji doğuruyor; hani “aşağı tükürsen sakal, yukarı
tükürsen bıyık!” misâli… Evvelâ, ibadet için yaratıldık ve dua ibadettir;
çeşitli mânâlarıyla. Sonra: Biz samimiyetle dua edelim de, kabul olup olmaması
Allah’ın bileceği iş, hiç olmazsa “O’na sığınıyoruz” şuuru. Bu şuur mühim. En
mühimi de şu: “Allah hakkımızda hayırlı olanı versin!”… Bu şuur da, en başta
lâzım gelen ve her duanın sonunda hatırlanması gereken. NYMPHALAR’a söylediğimi
daha önce yazdım: “Eğer ben FALANCA isem, Allah o şartları verir ve kimse mani
olamaz; eğer değilsem, o zaman da beni sahtesi olmaktan korumuş olur!”…
Kurtuluşum hakkında duanın merkezinde bu var. Hakkımızda hayırlı olanın ne
olduğunu Allah bilir. İmân’dan ayırmasın.
HAYRET: İlmin-bilme’nin ortasına
yerleştirilmiş VEHİM ve TEREDDÜT, tam TESLİMİYET ve HAKKIN RIZASI’ından başka
çare bırakmaz bir ruhî istilâdır. Demek ilimden doğar, bir bilmedir; şapşal
taacüb değil. Çeşitli derece ve mevzulara dağıla dursun, asılda HAYRET budur.
Benim KARTAL’daki hâlim, BELÂ cihetinden bir İSTİLÂ idi; tutulacak ve geçilecek
zamanı olmayan bir hâlde, sonsuza kadar sürecek bir belâyı saniye saniye
yazdım. ÜMİT, sadece “Allah’tan ümit kesilmez!” inancından kopmama şeklinde
“hâlâ yaşıyor olmaktan ibaret bir izâhsızlık”ta; HİÇ’in ortasında birşey, atan
bir nabız. Sadece dua istedim, istiyorum. Gayrı; gerçekleşmesi olsun olmasın,
çaresini de bilerek. Dua ve gereğini yerine getirme şuuru bir arada.
Çeşitli suretlerde Allah’ı idrak
eden ve bu çeşitlilikte hep O’nu-BİR’i idrakin HAYRET’i ile aczini
anlayan-boğulan velinin, O’nun idrak edilemez oluşu içinde silinmesine mukabil,
TELEGRAM meselesi bir yana, benim eşyanın hiçliğini yaşayarak, “YAŞAMAK?”,
cesedimle Allah arasında ruhumun âidiyetini Allah’ta idrakim, bu tercih-bir
imân, yalınız. Bu hâl, eşya ile bütünleşen “zaman dışı” şuurdan farklıdır.
Sonrasına âit korkusu varlıktan yana, cesetsiz bir CAN hissinde, o imân. Galiba
tam sınır. Hani, ümitle korku arasında, günahların sorulacak hesabı korkusu da
içinde, bir hâl-hâlsizlik. Şu bildik hayatı, ne gördün ve bildinse, bir daha
eskisi gibi yaşayamayacaksın. Belirli zamanlarda esintiyle gelip geçen fanilik
hissi, ciğerinde müşahhaslaşmış bir kılçık - o durumun olarak, hep kalacak. Bu
anlattıklarım, o gün yaşanana âit bir şerhtir. O gün anlatılabilecek düşünceye
fırsat NERDEEE!
HİÇ’İ YAŞAMAK; çelişkili bir söz.
Cesedte tecelli etse de, ondan mücerret bir hâle dönen AŞK. İkisi de, yok ve
var olarak farklı keyfiyetler ama, AYNA’da tecelli bakımından bir oluyorlar.
Beşeri aşka dair bir söz: “Aşk, hiçbir zaman pişman olmamaktır!”; doğrusu,
surette tecelli eden keyfiyetin, imân ve ibadete dönüştürecek ASIL’a
âidiyetinin görünüşünde. HİÇ’İ yaşamak; YAŞAMAK, hiçten başka, onu hiçe
bağlamamak. O zaman da, her varlığın yanıbaşında sözü edilen hiçlik, bir
lâfızdan ibaret kalır. Olan, sadece varlık ve kasıd da Allah’ın Sevgilisi’nin nefsi;
YAŞAMAK O’ndan, O’nun YAŞAMASI Allah’tan. Herşeyde görünen O. “Allah’tan başka
herşey bâtıl!” dedikten sonra, kulun durumu? “Nefsini bilen Rabbi de bilir!”…
Nefsini bilen ve Rabbini bilen arasında, MUTLAK TEVHİDİ gerçekleştiremeyen,
idraki bu ikisi arasında ŞEKİLLENEN ve ebediyen kul kalacak olan. (33)
39
CİN Mİ CİHAZ MI?
Üstadım’ın ilk ciddi HAFİYE romanı
olarak takdim ettiği, İngiliz Conan Doyle’un Şerlok Holms isimli roman
kahramanı, bir macerasında “her problem çözüldükten sonra kolay gelir!” der.
KARTAL ve BOLU Cezaevleri’nde, benim TELEGRAM maceram sırasında sözünü ettiğim
CİN tesiri meselesi de, “elektronik bir cihazla mı gerçekleştiriliyor, yoksa
sadece cinler mi kullanılıyor?” ikiliği arasındaki bir kararsızlıkta, beni
ayrıca deli etti. Sonradan iş, ihtimâl olarak, yaranın mikrop kapması mı, yoksa
mikrobun mu yara açması” şeklinden, elektromanyetik tesirin zayıflattığı beyne
cin tesiri olabilir şıkkına döndü. Asıl olan cihaz. Ya cin? Çok uzun zaman,
onun müdahil olduğunu kesine yakın bir kanaatle, belki HADİM tesiri hâlinde
kabullendim. En sonunda, o tesirin halli yolunda benim - yakınlarımın -
arkadaşlarımın okumaları, duaları, hele Mahmud Efendi Hazretleri’nin “muhafaza
edilmem” hususunda 1000 İhlâs sûresi ve 1000 “Arkalarına bakmadan dönüp
gidecekler” meâlindeki âyeti okuyup benim niyetime bırakması - gece kalkıp
benim için dua ettiğini duymam, başlıbaşına MÜJDE, CİN ihtimâlini veya bu
ihtimâlin bendeki korkusunu kaldırdı. 2006 senesinin ortalarıydı sanıyorum.
Ondan sonra, O’nun ve yakınlarımın duaları, çeşitli bakımlardan bereketini
arttırarak, bugünlere geldim. NYMPHALAR, cihaz tesirini CİN tesiri zannıyla
karıştırmam bakımından, KARTAL’daki gibi CİN hususunda kurdukları ve
görevlileri bilerek bilmeyerek âlet ettikleri oyunları, bu husus benim için
açıklığa kavuştuktan sonra, bu sefer “oynanmış oyun”u alay-şaka karışımına
vesile ederek hatırlatır oldular. Divan Şairi Nefî’nin, bu lâkabından önce
“Darrarî” lâkabını kullanması ve zehirli hicivleriyle “şok” edici kızgınlıklara
sebeb olması gibi, NYMPHALAR “Darrarî”, yâni zarar verici söz ve frekans
oyunları ile, daima zıd, ama bende irademi teksif etme hünerime âlet bir role
düştüler. Bu lâfım onların hoşuna gitmiyor. Ama bu, onların başta farkında
olmasalar da, isteyerek veya istemeyerek müsbet katkılarından hisselerine
düşeni de eksiltir. Zorlukların insanı tüketmesi başka şey, zorluklara
dayandıkça güçlenmek başka şey; ikincide, yolda kalmamaya çalışıyorum.
NYMPHALAR, üç senedir beni yavaş yavaş rahatlatan toplumdaki ve dünyadaki
şartların değişimi içinde, zaman zaman kuduruyorlar ve hem zihin, hem bedenim
üzerinde cihazlarının alternatif uygulamalarını sergiliyorlar. Son bir haftada,
hem zihni yorucu uygulama hem de şok beden kramplarını –iki defa– yaşattılar.
Göğsümün yan arka taraflarına doğru. Matematik çözümü sırasında, kuşlara âit
bir özellik meselesini kafanıza sokar gibi, birşey düşünürken, meselâ başka bir
mevzuda geçen bir kavramı söz ve frekans telkiniyle beyninize mıhlamak, böylece
sizi parçalamak nasıl olur? Sıcak bir sudan, âniden buz gibi bir suya
daldırılsanız? Ya uyku rahatlığı içinde iken, uykuda iken, âniden bir telkin ve
tesirle uyandırılsanız? Ahlâksızlıklarına sınır yok; mizaç ve taktik bir
aradadan, taktike dönüşe başlayan bir seyir içindeler gibi olsa da,
yıpratıcı. CİN hakkındaki alay-şaka karışımları, bu süreçte bir çeşni. Onlara,
“asıl siz, cihaz tesirinin cin tesiri zannedilmesini normal karşılamalı değil
misiniz?” diyorum. Okkalı(!) bir lâf; ama doğru. NYMPHALAR, benden lâyık
oldukları karşılıkları alırken, kızgınlığımı alaya alıcı bir lâfımı
hatırlatıyorlar: “Ama işine gelince, benim cinim olur musunuz?”… KARTAL’da
edilmiş bir söz.
(…)
CİNLER - CİNLİKLER
Sol göğsümün dört-beş parmak
aşağısından başlayan ve termometre gibi yukarıya doğru yürüyen-inen, hafif
hafif oynayan, bir tesir; sanki, vücudumun içinde minik bir karınca ve tesiri
dış yüzden engellenemez. Sözkonusu tesir, o zaman bir CİN diye idrak ettiğim ve
henüz frekans tesiri diye bilemediğim, aynı zamanda telkinle gerçekleştirilen,
KALB OKUMA zannı uyandırılan bir oyuna dair. Herşeyin uryan bilinmesi gayesine
matuf gösterilen bu oyun, –o zaman benim için gerçek!–, ödümü koparıyor. “Acaba
ne olabilir?”… Merakınız gıcıklanıyor değil mi? Mukabil savunma sistemimle,
geldikleri yoldan püskürttüğüm NYMPHALAR, bu işin zihne tesir şeklini
işlediler. Gizli duyguların keşfine çalışmak, hırsızlık meselesine benzer;
sadece hırsızlık yapmış olmak değil, öyle muamele görmek ve araştırılmak da
yıpratır insanı. Hele asıl gaye bu ise. Bunun canhıraş karşılıklarını hem
gerçek, hem kıyas olarak, kendi tarafındaki makam ve mansab sahibleri
vesilesiyle gördü NYMPHALAR. Onların korkuları da onlar. KARTAL’dayız; KALB
OKUMA, daha sonra göbek deliği hizasında sanki bir çizgi, aralıklarla
konuşurken mütemadi sağdan sola giden bir tesirde, o çizginin altında veya
üstünde mânâsı değişen bir konuşmaya eşlik eden oyuna dönüşüyor. Yarı uykulu
bir durumda, otururken, bahsi geçen iş, size radyo dinliyormuş intibaı veriyor.
Müthiş(!) bir keşif: “Sen filân işi yaptın…” derken, nefes alışınız sırasında
birden sesin alta indiğini ve “yaptın”ın, “yapmadın” olduğunu farkediyorsunuz.
Orhan Veli’nin, “Bu havalar mahvetti beni” demesi gibi, bu keşifler mahvetti
beni. Gerçi ardı sıra gitmesen ne yapacaksın; davul benim de, tokmak onun
elinde. Hiç olmazsa ses değişsin hesabı, biteviye konuşmayı, üst menfi-alt
müsbet çıkar, hafif göbek kıpırtısıyla lehine çeviriyor olma zevkiyle, akıntıya
kapılmış git. Kafa turşu olmuş. Birkaç gece oynanan bu oyundan nasıl
kurtulmalı? Madem ki mani olamıyorum, öyleyse bir cüret, ayrıca fevkalâde kârım
da olabilir, hafif bir sesle cine soruyorum: “Sen benim cinim olur musun?”… Cin
ya! Sözün mânâsıyla, frekansın azdırıcı tonda uyumu yanında, sözün mânâsının
normal durumda üzerinizde bırakması gereken uyumu, frekansın baskın tesirinde
tersine dönebilir. Mutlu olmayı gerektiren bir lâflarına mukabil, keder
duygusuna kapılmanız gibi; yahud tersi. Benim o soruma cin(!), hem sözlü, hem
de tesir olarak olumsuz, yalak bir alaycılıkla cevab verdi: “Hee, hee, işine mi
geldi…” Kopyada yakalanan talebe gibi, açıkgözlük edeyim derken yakalanmıştım.
Üstadım’ın BAHRİYE MEKTEBİ’nde arkadaşları ile KÜRT hademeye oynadıkları CİN
OYUNU’na mukabil, ben KARTAL’dan BOLU’ya CİN OYUNU’na düşmüş geldim. CİN bahsi
mahfuz, ama TELEGRAMCILAR tarafından asıl olarak hedeflenmiş olmadığı gibi, bu
iş inanç mevzuu değil bir VARLIK mevzuu olsa da, inançları da yok. Bu yokluk,
NYMPHALAR için daha az; biraz inanıyorlar. Kendilerine NYMPHALAR. Cin meselesi,
onların epey kurgularına-alaylarına mevzu oldu. Vesilesi düştükçe, gelecek
sayılarda bahsederiz. Burada, onlara söylediğim şu sözü not edeyim: “Üzerimdeki
tesir, rüyâ hâli vesaire, bir cihazla da gerçekleştirilse, bizzat sizi motive
eden şeyin cinler olmadığını söyleyebilir misiniz?”… Zaman gibi; bildiğimiz,
ama anlatamadığımız şeyleri düşünün. Zihnî bir operasyonla “ileri-geri” hâlinde
eşyada gördüğümüz ve takib ettiğimiz zamanı, böylece eserlerinden biliyor değil
miyiz? Nice mücerretlerin YAŞAYAN ve BİLENİ varken, yaşamayan ve bilmeyenin
olduğunu, bunun yanında bize âit vücuda dair bilginin, bir doktor tarafından
bilinebildiğini anlayamıyor muyuz? Cinler bahsinde hâlimiz. Özellikle
KARTAL’da, TELEGRAMCILAR’ın katkısı olmasa da, onlardan –belki– habersiz,
sadece CİNCİLİK yapıldığını da sanıyorum.
Bir not: KARTAL Cezaevi
tecrübesiyle BOLU’ya geldim. Cihaz mı Cin mi derken geçen aylardan sonra,
yakınlarımı ve arkadaşlarımı kurtarıyor zannında, fiziken büsbütün tükenmiş
hâldeyim, hayatı terke karar verdim. Bu bir şehadet eylemi idi. BOLU’da
tecrübem, tezahürleri beklemem ve “komik” duruma düşmemek için - bu şekilde
istismar edilememek için, konuşacağım zamanı gözledim. Hep gözledim. Bu,
KARTAL’dan farklı bir gelişme: Cinlerle değil, insanlarla konuşuyorum, bu kesin
ya, bu kesinlik içinde olan biteni “kafayı yemiş”e fırsat vermeyecek bir
bilgelikle tebliğ de ediyorum. NYMPHALAR’la karşılıklı konuşmalarımız, “kötü
sözler” dışında, fikir karmaşasına da giriyor, apaçık konuşuyoruz, bildiğiniz
gibi bunu tebliğ de ediyorum. Garib bir durum: Aslolan karşı karşıya duruş, her
türlü kötü söz, bunun yanında benden insicamlı ve düzenli düşünce, onlardan
ciddi veya muzurluk şeklinde mihraksız konuşma. Dövüşen iki insanın
birbirlerine söyledikleri lâflar, tehditler, üstünlük taslamalarının ardından,
hani yorulunca şöyle birer sigara tüttürerek nefeslenmeleri gibi bir rahatlık
içinde sohbet üslubuna girmeleri. İşkence yapanla işkence görenin, birinin
diğerinin hâlini anlaması - haksızlığını hissetmesi, öbürünün onun “iş”inin bu
oluşunu anlayışa doğru bir gariplik içinde, bahsettiğim sohbet üslubunun
doğması. Durum benim için şudur: İsa Aleyhisselâm ve havarileri leş kokulu bir
köpek cesedi yanından geçerlerken, Havariler’in leş kokusundan bahisle
burunlarını tutmalarına mukabil, İsâ Aleyhisselâm’ın “ne güzel dişleri var!”
demesine eş, ben NİSBET SAHİBİ, tersinden ve bu türlü düzünden herşeyi kendi
davam yönünden VAHDET’e tahvil edebiliyorum. Şu hikmet etrafında dönmem bile,
anlattıklarımın bir yeni isbatından başka ne ki?
(…)
İntihar: İdam-ı nefs: 660.
Müsteykin: Yakînen ve kat’i olarak
bilen: 660.
Keramet: Bir velinin, İlâhî lütuf
eseri gösterdiği marifet, harika hâdise. Bir velinin kendi iradesiyle böyle
birşeye davranışı, yine onlar tarafından feci olarak nitelenmiştir. Yine, bazen
bu soydan bir keramet, bir zayıflık sayılmıştır; Allah’ın iradesi dileği olmuş
kişinin, herhangi bir sebeble gayrete gelmesi, bu mânâyı zedelemesi. Küçük
çapta kerametler, menfi kutuplarda da tecelli eden ve “istidraç-sahte keramet”
denilen hâdiselerle birbirine karıştırılabilir; bunlar, nefsi ile nefsi için mücahede
(eden) sırasında meydana gelen olağan dışılıklardır. Bunun en küçüğü de, Şaman
harikalarının andırışı içinde boy gösteren “sun’i telepati” ve “sun’i hipnoz”
yoluyla gerçekleştirilen TELEGRAM zapt ve teshiri içinde olanlardır ki, bu
mânâda TELEGRAM, ruhçuluğun aslı ve astarı hususunda İSLÂM’dan başkasının
kalmadığını isbat eden bir teknolojidir: 661= 1660. (34)
40
TELEGRAM - CİN
HEYULÂ: Zihinde tasarlanan korkunç
hayâl. Maddenin aslı, esir maddesi… Hayalat: Hayâller. Hülyalar… Hayalet?
“Muhayyelâttan terekküb eden
kıyas” bahsi içinde, birbirini andırır keyfiyetlerin hem ayrı, hem birbiriyle
alâkalı oluşuna değindim. Yapılan adına bedenî tesirle beraber tam olarak
hayâle ve hayâlin çevrede müşahhas olarak rol alan ve almayan insanlara biçtiği
ihtimâllere dayanan bir yanıyla zannettirme işi TELEGRAM’da, ona “sun’i
telepati” benzetmesi yapılır da, zihne telkin ve tesirle uyandırdığı ve
kendinden mââda “tesirine girilecek olanı temin” şeklinde bir HADİM davetini
sunî yoldan tahrik ve yuvası hazır cine sadece konması kalmış şartları
oluştururken, bizzat kendisinin bir “sun’i cin” vasıflanmasına girmesi yakışmaz
mı?
Be harfi, Allah’ın LÂTİF ismiyle,
varlıktan cinlerle alâkalı… Lâtif: 129: Salih… “Ne derlerse desinler…” (35)
43
AKŞAMCILAR
Tam bir sarhoş keyfi cıvıklığı
içinde, 35-40 yaşlarındaki Kenan’ın artık iyice sivilleşmiş vıcık vıcık, dili
dolaşık sesi:
— “İyi oldu bee! Bu akşam güzel
güzel şarabımızı içelim!”
— “Ağabey, sen içeride biraz
demlendin galiba!”
— “Biraz cilâladım kafayı ama,
daha sarhoş değilim! Uzat bana şunu!”
Gece, Cezaevi projektörünün benim
havalandırmayı ölü sarıyla aydınlatması; loşluk. Ben tesbihata devamla, kim
bilir arkadaşlar ne havada, havalandırmada çilemi turluyorum. Yan
havalandırmadan, sanki orası deniz kenarı, kıyıyı hafif hafif döven dalga sesi
geliyor. Sonra Kenan’ın, orada çöken birinin yanına gelmesi. Belli ki oyun.
Zaten yanına geldiği de, deniz kenarı zannedecek hâlde olmadığımı biliyor ki,
ona “sen içeride biraz demlendin galiba!” dedi. Şu gerçek, bu oyun, “siğil-uyarıcı
işaret” de oyunu bildiren oyun. RİT.
Belki dikkatinizi çekti: Hem deniz
kenarı olmadığını biliyorum, yâni hipnozda değilim, hem de deniz kenarı
zannettirmelerini salaklık olarak yormuyorum. Bana kala kala “Cin” olmalarının
tahayyülü kalıyor. Aynı ânda, iki ayrı mekân, yâni yan havalandırma ve deniz
kenarı bir arada, bende çelişki duygusunu uyandırmıyor. Bahsettiğim koğuş,
–bileklerimi kestiğim, kendimi astığım, daha sonra Akıl Hastanesi’ne bu
hastahanelik iş(!) diye postalanmam, dönüşte ikamet ettiğim koğuş–, yâni
“sarhoşlar”ın koğuşunun, bana zannettirildiği gibi olmadığını görünce çok
şaşırmıştım. Üst kat merdivenlerinin bitiminde veya arasında, bir tahta kapıyla
birbirinden ayrılan iki oda. Giriş çıkışa nisbetle bu tahta kapının sesi. Benim
banyo tuvalet ve lavabonun bulunduğu kısımda, bilhassa lavaboda abdest alırken,
duvarın hep aynı yerinden bana sataşan ses; o sesi, bir ihtimâl, yan koğuşta
bana mahsus bir yuvadan veriliyor, öyle değilse “cindir!” diye addetmem
vesaire. O koğuşa dair anlatacaklarım bitmedi. Burada kısaca temas etmemin
sebebi, gerçek veya zannettirme oyunlarına uygun olarak tertib edilmiş bir
mekân intibâına sahib olmam idi. Bu deniz kenarı hikâyesinde de, tahta kapının
açılıp sanki koğuş dışından geliniyormuş gibi tuhaflıklar, gayet normal
göründü: Dediğim gibi, gerçek, hayâl, hayâl dediğim deniz kenarı da gerçek, bir
kaos. Bir ayağım hep cinlerin, cinliklerin dünyasında. Kirli mavi dalgalar,
Sarayburnu gibi bir yerde kayaları dövüyor, orada Kenan ve yeni gelen.
NYMPHALAR, “hani gece idi?” diyor. Bu kadar çelişkinin olağanlaştığı bir
zihinde, bir akşamüstü ile gece yarısı çelişkisinin lâfı mı olur? Hem bu
gafiller dikkat etmiyorlar ki, ben işin aslını vermek üzere anlattığım
hâdiselerde, sırf bu kasıtlı lâflara, yâni geçmişi anlatırken insanın isteyerek
olmasa da onu değiştirdiği beylik teşhisine muhatab olmamak için, pek
teferruata girmiyorum. Hani bulunduğum mekânın nazikliğinin de rolü yok değil
ama, heves duymuyorum… Bir şeye daha dikkat çekeyim: Elektromanyetik dalgalar,
betatron, frekans oyunları vesaire tâbirlerini de daha az kullanarak bir
anlatma içindeyim.
Sakin bir gece idi, umulmadık bir
şekilde bozuldu. Tehlike beklentisi içinde olunan ıssız sessiz bir ormanda,
hele gece vakti, her çıtırtının korku ve endişeye sebeb olması neyse, sakinlik
de olsa hakim duygu endişe ve korku iken, o gece ben bıkkında ne endişe ne
korku vardı; beklenti bâki. Deniz kenarındaki sarhoşlar hafif hüznümü fazla
dalgalandırmadılar. Hâlimde fazla bir değişiklik olmaksızın, bekleme sızısı da
bitmiş turlarken, kafam ister istemez onlara yuvalanıyor; istedikleri zanna
girdim. Ne tuhaf! Elbette havalandırmadayım ama, onların kayalara oturmuş ve
yakın mesafede bana da lâf çarptıran muhabbetleri, sarhoşlukları, hayâlin
gerçeğe doğru mayalanması diyesim, beni de o ortamın bir unsuru kıldı. Arada
var olan duvara rağmen, sanki ben de onların az ilerisinde, deniz kıyısındayım
ama, şuurum yerinde havalandırmadayım. Bu işi cinlerin yaptığını sanıyorum. O
zamanlar, binbir işkencesini yaşamama rağmen, frekans oyunlarıyla duygu temini,
düşünce ve suret ilka ve transferi diye birşey bilmiyorum; ve bu yüzden
alabildiğine abartılı şokları, benden menkul bilerek yaşıyorum ki, asıl oyun
bu.
Evet; şuurum yerindeydi. Genel
olarak bilebildiğim Telegram ve Telegramcılarla cinlerin korkuya kondukları
düşüncesiyle, zaman zaman aradaki duvarı hissetme ihtiyacını duyuyorum… Ve
klâsik: Duvar dibinden gelen görünmezlerin sesi; sarhoşlar… İşi oluruna
bıraktığımı onlara da göstermem gerek:
— “S…tir olun gidin, başka yerde
için!”
Bunu, kaya üstündekilere
söylüyorum. Anlattıklarım size bir KAOS olarak görünüyor değil mi? Zaten öyle!
Şu denizden gelen dalga sesi… Cin
ve frekans oyunları meselesi bir yana, kaba bir telkinle gerçekleştirilmiş
olamaz mı? Küçük alıcı-vericiler, cep telefonu vesaire gibi bir şeyle, deniz
kenarından aktarılan sesler, yan havalandırmada bulunan oyun kurucu gerçek
seslerle beslenerek, tam da “sakalan-insan ve cinler” tâbirinin karikatürü bir
oluşum? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu alıcı-verici âlet meselesi, o zaman
muhtelif yerlerde ve muhtelif suretlerde, bazen başka şeyleri de bu
zannettirerek kullanıldı; velâkin sözkonusu hâdisede hiç aklıma gelmedi.
Sonradan da. Sonradan, sanki kaydedilmiş bir ses kullanılmış olabilir diye
düşündüm.
(…)
MECAZ
“Mecaz hakikate köprüdür!”
buyuruyor İmam-ı Rabbanî Hazretleri. Ruhun nefs-bedende tecellisi ile oluşan
şuurumuz neyse, hakikat ile gerçek arasında köprü-berzah olan mecaz da o.
Mecaz, lûgatta, “bir şeyi benzeriyle anlatma” sanatıdır; hakiki mânâsı ile
değil de, ona benzer başka bir mânâ ile konuşmak, istenilene benzer bir mânâ
ifâdesi… Ruhî kendinden geçme-sekr hâline, sevince, şarap ve afyon
sarhoşluğunun teşbih edilmesi gibi. Burada şarab ruhtur, sarhoşluk da ruhîlik
ve hâl. Varlık ve bilgi nesnesi ile, bunlar hangi mevzuya dair ise, bunlarla
benzer addedilen gerçek ve bilgi nesnesi arasında bulunan mecaz, köprü-berzah
rolüyle, bahsi edilen hakikate benzerlik keyfiyeti ölçüsünde, benzer
addedilenin aslî hakikatini de kendinde göstericidir. Mecaz, aklı aşanda veya
akıl yürütme kuralı mantıkta oyalanmaksızın “espri-ruhî” olanı bulanda vücut
bulur. Bu hiza içinde RİT bahsi de hatırlanmalı.
Bizim bu hususa el atma sebebimize
gelince: AKŞAMCILAR başlığımızın, “içki içenler” niyetine kullanıldığı belli -
meşhur ve malûm bir mecaz. Anlattığım hâdiseye gelince; gerçek, hayâl, ikisinin
birbirine girmişi, bir taraftan şuurluyum, bir taraftan aslı tam söylediğim
gibi olmasına rağmen şuursuzmuşum zannedilebilecek anlattıklarım. BOLU’da,
tasavvufta bahsi geçen “oturanı yürüyen, yürüyeni oturan görmek” tâbirindeki
mecaz bir yana, basbayağı bir şekilde kendimi oturan (oturuyordum), içimi
atılan gördüm; ikiliki ayrı ayrı, aynı ânda duyan. Atılan, hayâl değil, bir
ânlık tuhaf bir kopuştu. Bunun benzeri, oturduğumuz yerde malûm hayâl kurmadır;
ama o, bu değil. TELEGRAM cihazı altında, hayâlden daha diri, sözkonusu
ikilik-çokluk yapılabiliyor; bir taraftan bedene tesir, bir taraftan bu
hazırlanmışa dair telkin ve suret sevkiyle, oturduğunuz yerde aslî hâlinize
aykırı bölünme. Meselâ şu ânda okuduğunuz yazıyı yazarken, bir taraftan da feci
küfürler ettiren telkin ve hayâllerin beynime postalanması şartlarındayım.
Artık yüzgöz olduk: Meselâ frekans oyunları ile zihin ve vücudumu korkuyormuşum
hissini telkine hazırlarlarken, ben ruhen kayıtsız kalabiliyorum. Bahsettiğim
tabiî ikilik, bu da değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, AKŞAMCILAR başlığı
altında anlattığım ve benzeri hâdiseler, bir rüyâyı görmekle anlatmak arasında
tamı tamına uygunluğun imkânsızlığını andıran bir nitelik belirtiyor; bu yüzden,
bahsini ettiğim ikilik, sadece hissettirmeye dair. Hiç de sarsıcı ve olağanüstü
olmayan bir tabiîlikte yaşadığım gebertici gerçeklerin söylenebilecek en net
ifâdesi, herhâlde “yaşamayan anlamaz” demekten ibaret; ama ha gayret.
Olağanüstüler, hiç olmazsa olağan dışıya bakış bakımından daha kolay ifâde
edilebiliyor… Bu kadar lâfla muradımı ifâdeye geçişe hiç lüzum yoktu; ama
doğrusu hikmet dolu. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde, gerçek veya gerçek niyetli hâdiseler
“Düşvarî” başlığı altında veriliyor ya; hani dünyadaki suretler, rüyâ suretleri
neviinden ve bu yüzden tâbir ve tevile muhtaç ya. Anlattığım hâdise ne ve nasıl
olursa olsun, bu gözle tâbir ve tevil edildi. Hayra tebdil edildi. (36)
44
CİNLER ŞATOSU
Bu, bir benzetme ile “gerçek”
arasında salınan benim, KARTAL CEZAEVİ’ne yakıştırdığım-gerçek gördüğüm bir
tesbitti. Sayısız git geller arasında oluşan. HAYAT İRADESİ’ni geriden bırakan
ve beş duyu dünyası ötesinde öz benliğimizin suretlerini-sembollerini bir
aynada idrak eden şuurun seviyesinde başlayan sanat, nasıl ki geniş bir alanda
güzel sanatlar - örf ve adetler - mitler - ayinler - törenler vesair şekilde
bir mânâda günlük hayatımıza sinen ve görünen RİTLER hâlinde beliriyorsa,
“Cinler Şatosu” imajı bütün içiyle bana görünen bir RİTLER âlemiydi. Müz: Derin
düşünce. Rit: Fikir. Ahenk… Surette görünen mânâ. Bana mahsus. Ama 2000 senesi
itibariyle, benim için başkalarının farkedemediği gerçek hâlindeydi.
(…)
“Cinler Şatosu” deyince Kartal’dan
ilk aklıma gelen, zaten çoktandır emin bulunduğum “her biri bir cinin emrinde
veya bir cini kontrol ediyorlar” hakikatini(!) yaşatan gardiyanlara âit bir
sahne: Epey zamandır bu hissin istilâsı altındayım ya, koğuşun bulunduğu
koridordan ana maltaya geçince, karşılıklı koridorların giriş kapıları önünde
sandalyelere dikçe oturmuş, hepsi sessiz ve başları oynamaksızın tabiî bir
duruşla karşılarına bakan gardiyanların, bana ruhları çekilmiş
cesetlermişçesine duruşları. Ziyarete mi çıkıyordum, yoksa Avukat görüşüne mi,
şimdi hatırlamıyorum. Hemen anladım: Bana oynanan bir oyun, duruşlarından,
sessizliklerinden belli… Ama bu rol, tertibi cihetiyledir, onların kişilikleri,
benim hayâlime uygun gelmeleri bakımından değil. Bunlar gerçekten de, “Cinler
Şatosu” olan Cezaevi’nin, Cinler idaresindeki elemanlarıydılar. Fazla yoruma hacet
yok sanırım; baştan beri anlattıklarımın ışığında. FİHRİST başlığı altındaki
noktalamalar ise, ebced tevafuku etrafında görünenler ve çalakalem yazmak
yerine, yeri geldikçe anlatılması gerekenlerden.
FİHRİST
Cinler Şatosu: 1057.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: (Şatoda
ben): 2055= 57.
Cünd: Asker. Ordu. Bir kimsenin
yardımcıları. (Sekalân: İnsan ve cinler… Gerek Kartal, gerekse Bolu’da, bilerek
veya bilmeyerek rol alanlarla, Rol almasalar bile bende cin veya cihaz
marifetiyle meydana gelen tesir ve telkin neticesi, gerçekleşmiş diye gördüğüm
bir ittifak; karşılarında YALNIZ ben.): 57.
Külbe: Kulübe. (Müthiş bir huzur
veren, pencereden duvara düşen ışık ile penceresi tamam, gerisi hayâl
ettirilmeye ısmarlanmış bir kulübe… Sarı duvarda, sarı renkli loş bir ışıkla
dikkat çeken penceresi; bu kulübe bana ikinci kata çıkan merdivenlerde göründü.
Halüsinasyon falan değil, basbayağı duvarda alelade bir suret. Vakit
akşamüstüydü. Her ne idiyse, bana telkin edilen huzurun, telkin neticesi
olduğunu bilmeksizin, sanki burada sonsuza kadar yaşayabilirim hissine
kapıldım. Nerede? Böyle bir kulübe olsa duygusu mu, yoksa bulunduğum koğuşta
sanki o kulübe hayâli ile mi?): 57.
Neva: Ahenk, ses, güzel sadâ,
name. Musikide bir makam ismi. İntizamlı hâl. Azık, zâhire. (Duran’ın, benim
müzik zevkim üzerine yaptığı öküzce yorumlar ve Çin müziği niyetine uzaktan
üflenen bir flüt –?– sesi, bahse değer. İslâm’da, musikinin yeri ve değeri
mevzuundaki tartışmada, onun ne kadar tehlikeli de olabileceğini, malûm hâlim
içinde onu duyunca sezdim. Biri, bildiğimiz soydan dümbelek havası içinde içki
ve fuhuş aracı, diğeri insanın bütün varlığını sarıp fareli köyün kavalcısı
hikâyesindeki gibi, gidenlerin meçhule yolculuğu - bu olağanüstü teshir.
Uzatmayalım: Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur. Güzel bazen şaşırtıcı
olabilir. Müzik, sanki doktor nezaretinde içirilen ilâç gibi, mutlaka, ama
mutlaka, zamanüstü yolun yolcuları izini sezen ergin zevklerin sunuşunda
olmalı. Tolstoy, telkinle işlenmiş bir cinayetten dolayı nasıl telkin edici de
mesul ise, masum insan dünyasını bu yoldan yönlendiren ve sayısız iç ve dış
cürme sebeb musikinin de denetimini tavsiye eder. Bu, kaba bir “millî” veya
“millî değil” tasnifi veya “ağız yolunu bilmez, kaşık çalar pilâva” yasakçılığı
değil üstün insan gözcülüğü işidir. Yeminle söylüyorum, o Çin müziğinde, “cin
müziği” çekiciliğini-çekmesini yaşadım. Kafam yerinde ve sükunet içinde.): 57.
Kalbüd: Kalıp, şekil. Gövde,
beden, insan veya hayvan cesedi. (Yattığım ranzanın altında bir ceset gömülü…
Kartal Cezaevi’nin eski devirlerden kalma bir kilise, koğuşların da papazların
yatıp kalktığı, tek başlarına ibadet ettikleri - halvete çekildikleri, sözlü ve
telkinî olarak bana benimsetildi. Kulaklarımın alabildiğine hassaslaşması veya
o zaman için düşünemediğim bir gerçek olarak koğuşun eşya yönünden boşluğu
bakımından, arkadaşlara da hep ifâde ettiğim gibi, müthiş bir yankı var. Bu
yankı da bana, yalnızlık hassasiyetini arttırmak üzere, özel olarak düşünülmüş
gibi geliyor. Benim için, cin tesirini davet niyetiyle mimarinin böyle
plânlandığı düşüncesini doğuran. Papazların mekânı - cinler ve bana
benimsetilen husus; ranzanın altında sonradan kırılan zeminin harçla
doldurulması ile meydana gelmiş bir yama, yama bir cesedi örtüyor… Sözkonusu
ceset, Hıristiyan azizlerinden birine âit imiş. Kim bilir kaç defa, ranza
altında olan o yamayı yoklamışımdır; parmakla vurdukça, içi boş olduğu
anlaşılıyor. Bu bölüm bir FİHRİST ya, tek tek maceralarımı burada
sıralayamıyorum… Kısaca: Varlığı ile yokluğunu bir türlü kesinleştiremediğim ceset
cabası, cinlerle başbaşayım. Duran, bazen benim oraya gömüleceğimi söylüyor.
Devlet himayesi(!) altında, gör ne hâllerdeyim!): 57.
Mucîd: Hazır. İyi edici olan.
Ölüm: 57.
Mühîb: Heybetli. Korkunç.
Azametli. Tehlikeli: 57.
Vâhime: Vehim veren: 57.
Zen: Kadın. (Yan koğuş ve
karşımdaki iki koğuştan gelen, varlığı o zamanın gazetelerinde de çıkan
travestilerin sesi. Gerçek mahkûm. Karşı koğuşun bir pavyon olduğu, gerçek
seslerin duyulmasından. Sonra oranın, genelev olması. Ardından mahkûmların
dövüştürüldüğü bir yer sandırılması. Nihayet; denize giden bir kanalizasyona,
kuyu olarak açılan delikten çöplerin dökülmesi, benim cesedimin de oradan
postalanacağı. –NYMPHALAR, “canlı canlı” diyorlar.– Sene 2000, Kartal.): 57.
Bedan: Kötüler, fenalar.
Yaramazlar, çirkinler: 57.
Bene: İnce urgan, ip. (En
başlarda, çamaşır ipim kasdıyla Mehmed’in, benim “manyak mı ne?” diye düşünmeme
sebeb lâfı: “Hadi erkeksen assana kendini! Sıkıyor değil mi?”… Güyâ cesaret
sınaması. O lâfa, salaklığından dolayı kızıyordum; ciddilik payı yoktu. Fakat
sonradan neler olduğu, teferruatlı olarak anlatılmamış şekilde malûm. Beni
öldürmelere doyamadıkları için uzadıkça uzayan, ölümden ölüme giderken, lütfû
İlâhî ile bir aradan sıyrıldığım ölüm oyunları.): 57.
Endaht: Atmak. İlka etmek. Silah boşaltmak.
(NYMPHA yardımcılarının, mânâsını pek anlayamadığım İZ SÜRME dedikleri bir
operasyonla(!), korkutucu olan(!), benim havalandırma duvarının ardında,
Cezaevi iç bahçesinde gerçekleştirdikleri bir eylem(!)… Birkaç gece, birkaç
mermi atıldı; sonra sopa taktakları, silâh atılıyor niyetine.): 1056= 57.
Hemeze: Vesvese. Kuruntu.
Şeytan’ın desisesi: 57.
İnbac: Münasebetsiz ve lüzumsuz
konuşma: 57.
Külbet: Sıkıntı. Izdırab. Zorluk:
57.
Küul: Alkol. İspirto: 57. (37)
DİPNOTLAR
1- Baran Dergisi, sayı: 175
2- Baran Dergisi, sayı: 176
3- Baran Dergisi, sayı: 177
4- Baran Dergisi, Sayı: 178
5- Baran Dergisi, Sayı: 179
6- Baran Dergisi, Sayı: 180
7- Baran Dergisi, Sayı: 181
8- Baran Dergisi, Sayı: 182
9- Baran Dergisi, Sayı: 183
10- Baran Dergisi, Sayı: 185
11- Baran Dergisi, Sayı: 186
12- Baran Dergisi, 187
13- Baran Dergisi, Sayı 188
14- Baran Dergisi, Sayı: 189
15- Baran Dergisi, Sayı: 190
16- Baran Dergisi, Sayı: 191
17- Baran Dergisi, Sayı: 192
18- Baran Dergisi, Sayı: 194
19- Baran Dergisi, Sayı 195
20- Baran Dergisi, Sayı: 196
21- Baran Dergisi, Sayı: 197
22- Baran Dergisi, Sayı:198
23- Baran Dergisi, Sayı: 199
24- Baran Dergisi, Sayı: 200
25- Baran Dergisi, Sayı: 202
26- Baran Dergisi, Sayı: 203
27- Baran Dergisi, Sayı: 204
28- Baran Dergisi, Sayı: 205
29- Baran Dergisi, Sayı: 206
30- Baran Dergisi, Sayı: 207
31- Baran Dergisi, Sayı: 207
32- Baran Dergisi, Sayı: 210
33- Baran Dergisi, Sayı: 211
34- Baran Dergisi, Sayı: 213
35- Baran Dergisi, Sayı: 214
36- Baran Dergisi, Sayı: 217
37- Baran Dergisi, Sayı: 218