Mirzabeyoğlu Telegram’ın
Faillerini İfşâ Ediyor
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 2’den:
KOMUTA
KADEMESİ
NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri
sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım:
— “Ben size, daha işin başlarında,
ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola
bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…”
Ben bunu
söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir
tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber…
DEVLET
NYMPHALAR’ın
durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var
olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak
istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun
içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve
çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların
durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin
bünyesini okur oldum!
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 5’ten:
DEVLET
TELEGRAMCILAR’da
olmayan şey; insanda bulmak istedikleri şey iyi veya kötü, doğru veya yanlış,
şu güyâ “ilim adına” herşey meşrudur mel’unluğu ile zulmü meşrulaştıran bir
anlayışın içinde, akla hayâle gelebilecek her pisliği muhatabında bulabilmek
için, zaferi(!) bu bir vicdansızlık. Devlet
adına yapılan yerde bile, “kapalı çarşı yansa bile, benim oradan kapacağım bir
altın için değer!” anlayışındaki fert karakteri için biçilmiş kaftan bir iş(!)…
TELEGRAM bir yana, kendileri de bir bakıma bir netice olan bu tiplerde, bütün
bir ruhî -sosyal - siyasî düzenin özünü-lübbünü gördüm; her türlü doğru - iyi - güzel’i kendine tâbi
kılan, bozan bir asıl.
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 6’dan:
HAPİSHÂNE
GÖREVLİLERİ
Kartal’da,
benim kaldığım koğuş, B-7 idi: Daha teferruatına girmediğim koğuş için, ARAR,
“orasının adı ne biliyor musun? Boku yedi koğuşu” diyordu. O koğuşun
koridorlarında, “burası gerçek hapishâne! DELİ! Seni tımarhâneye yollayacağız!”
diye çıplak sesle naralar atan görevliler, sözkonusu haberi nasıl
değerlendirmek gerektiği hususunda da bir kanaat verebilir.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 7’den:
HAPİSHÂNE GÖREVLİLERİ
Sene 2006… Aradan geçen 6 aydan sonra, yanyana üç
tek hücrenin tek havalandırmaya açıldığı, yâni üç teklilerden birindeyim. 5-6
görevlinin geldiği sayımda, beni yaklaşık 9 aydır görmeyen biri, bana duyurmak
üzere yanındakine, “bunun daha zihnini silmediler mi?” diye soruyor.
HAPİSHÂNE GÖREVLİLERİ VE SAVCISI
BOLU
F-TİPİ CEZAEVİ… Kapı çalmalarla ve Telefon’a gidişimde oynanan oyunlarla ilgili
olarak, görevlilerle çıkan tartışma üzerine, Cezaevi Savcısı önündeyim. Oraya
gidene kadar vücudum öyle bir infiale getirildi ki, her tarafım zangır zangır
titriyor… İlk söylediğim şu oldu:
—
“Bu benim tabiî hâlim değil, bakın vücudum - ellerim - kollarım nasıl
titriyor…”
O
TELEGRAM’ı bilmiyormuş zarureti içinde olmasına nazaran, benim de bana yapılanı
söylemem gerek, NYMPHALAR’ın bana söylediklerini ve yaptıklarını korku,
vesaire, vesaire yüzünden konuşamıyormuşum gibi olmasın diye.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 9’dan:
DEVLETİN TERÖRLE(!) MÜCADELESİ
Bunlar
genel olarak kayıb insanlar, parası olsun olmasın, ve ENSEST mağdurları içinde
iken, bunu kendilerine üstünlük sağlayıcı bir kazanç yoluna döndürmek isteyen…
Kartal’da ARAR, pisliğinin mukabilini benden aldığı bir seferde, gayet samimi
ve tabiî bir sesle, ne dese beğenirsiniz?
—
“Bu, Türk kültürünün kendinde var!”
İlgilenen,
NYMPHALAR’ın o günkü ses kayıtlarından istifade etmeleri gibi, onları
bulabilirler… Mevzuumuz, terörle(!) nasıl mücadele!
METRİS’İ YAŞATANLAR
METRİSİ, yaşayanlar biliyor; ya ben KARTAL’da kaç
METRİSİ yaşadım? Homoseksüel ARAR ve ekibi, İDAMLA yargılandığım süreçte,
Metris’te verilen ve hemen orada iğfal edilen DEVLET SÖZÜ’nün ardından
TELEGRAM’ı icra ederken, daha önce söylediğim METRİS’in tarihî mânâsı hakkında
hiç de mübalağa etmediğimi de isbatlamış oluyorlar. Hâlâ devam eden bir süreç.
O şartlar altında, DGM’de yaptığım savunma da, bugün de aynen imzamı atacağım
şekilde sabit.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 11’den:
DEMOKRATİK AÇILIM VE TERÖRLE
MÜCADELE
Yaptıkları iş, “demokratik açılım”, terörle
mücadele filân derken, TELEGRAM’ın “anlam ve önemine” de uygun bir misâl, erkek
çocuğun anaya meyli babında.
SİYASET
Dış yüzden, isterse hayatî çapta görünsün,
günümüzün bütün meselelerini bahane kılan ve siyasetçilerle, siyaset etrafında
organize bir menfaat güruhunu temsil eden meslek grublarının mantık oyunu
oynarken yanaşmadıkları asıl mesele, yukarıda bahsi geçen “BEN, BANA NE
OLDUĞUNU NEREDEN BİLEYİM?” meselesine yanaşmamalarıdır. Anlamamaları bir yana,
anlayanın da işine gelmeyen. NYMPAHLAR’ın siyâsî yönden lâf atma ve
yoklamalarına, hiçbir hileli kurguya ihtiyaçları olmaksızın, benim düpedüz
söylediklerim bu asıl etrafında: Ne Ergenekon davası ve tarafları, ne Kürd
meselesinin tarafları, küçük ve değersiz bir melodinin değişik enstrümanlar,
tertibler, sayı kalabalıkları çerçevesi dışında, dişe dokunur birşey
söylüyorlar. Nitekim iş, döne döne kendi çapına doğru toplanınca, –belki bana
öyle geldi!–, konuşmacılara darlıklarının hissi ve mahzunluk çöktü. İşte tam bu
zamanda, harika(!) meydana geldi ve tedhiş hareketleri başladı: Oh be(!),
konuşacak ne çok şey var… Uzun uzun
yazmak isterdim, ama içinde bulunduğum şartlarda bu kadar. “Gerekli olan
bilinmiyorsa, bilinenlerin de hiçbir kıymeti kalmaz!”… Alâka gerekmiyor,
NYMPHALAR’a istim koyar gibi bir lâtife: Azınlık hakları filân derken, aklıma
geldi… “Demokrasi, yalnız çoğunluğun hakkını değil, azınlığın da hakkını
korumaktır!”; başta büyük iş adamları sınıfı, siyasî, askerî, idarî ve genel
olarak “sosyal” diyebileceğimiz bir sınıflamayla toplumun kaymak tabakası ki,
demokrasi ve “nimetlerini” de onlar sayesinde tadıyoruz(!)
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 12’den:
HAPİSHÂNE GÖREVLİLERİ
Avukat görüşünden döndükten sonra, yemek yiyince
başlayan o elektriklenme ve “kiril” aklıma geldi. Ama halüsinasyon, hep yemek
yemekle ilgili değil. Malûm, “cin mi, yoksa elektronik mi?” ikiliği meselesi.
Son gördüğüm halüsinasyon da, kantinden aldığım ve epeydir açık zeytinleri
yedikten sonra olmuştu. Deneme yapmaya karar verdim ve buzdolabını açıp,
plastik ambalajı içindeki zeytinlere uzanıyordum ki, açık kısmının bir
bölümünde matlaşmış olmalarına mukabil, diğer kısımda zeytinlerin yağ dökülmüş
gibi ve pırıl pırıl olduklarını gördüm. Evet; yine ben yokken koğuşa
girmişlerdi. Bir parça ekmekle 5-6 zeytin tanesini ağzıma attım; ve yutmamdan,
5-6 metre ötedeki bahçe kapısına gidene kadar, tesiri hissettim. Bahçeye
çıkmaksızın bir sigara yaktım ve o ânda karşı duvarda, açık arabalara binmiş
geçen silâhlı askerleri silüet hâlinde gördüm. Sonra, deforme insan suratları
falan filân.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 13’ten:
ŞANTAJ
AMAÇLI FUHUŞ ÇETESİ
Bu akşam, (4 Ağustos 2010),
televizyon haberlerinde, DELTA Serdar malûm asab bozma çalışmalarından biri
hâlinde kafa ütülerken, ben zaten havanın sıcaklığından bunalmışım, 2005 yılına
geri döndüren bir haber patladı:
— “Şantaj amaçlı fuhuş çetesi
yakalandı. İçinde askerler, polisler ve sivillerin olduğu birçok kişinin,
uygunsuz görünüşlerini kameraya alarak, şantaj amaçlı kullanmak üzere…”
Ben, KARTAL tecrübesi ile BOLU’ya
geldiğim için, 2005’de başlayan –kendini belli eden– TELEGRAM safhasında dikkat
ettiğim ve dikkati çekmek istediğimiz başlıca mesele, bu idi. Bir nevi yarı
resmi bir görüntü ile, çete oluşumu. Televizyon haberi, işin resmî tarafı
olmayan gerçekti; benim TELEGRAMCILAR’ı alayla karışık olarak “sauna çetesi”
diye nitelemem, çözümü ne zaman yapılır bilmem veya kayıt dışı hâldeler mi,
ellerinde vardır.
SOSYOLOG
Tek kişilik hücreye alınmamdan
sonra, benim TELEGRAM’a tâbi tutulacağım hakkındaki endişemi, sosyolog
sıfatıyla hücreye gelen Akif’e anlatıyorum; o da bilmez görünüyor. Bakırköy’de
olanlardan bahsediyorum ve iş dönüp dolaşıp, böyle bir şikayet neticesinde
Hastahâne taşınmalarının –bu lâfın bile– TELEGRAMCILAR’a büyük imkân verdiğine
geliyor. Sonradan, ağzından kaçırmış olduğunu anladığım bir söz ediyor:
— “Doğru, boşuna yorgunluk!”
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 14’ten:
ORGENERAL
K.Y. VE DOST TARİKATİ
Bir not,
(Kartal Cezaevi ile ilgili ve TELEGRAM isimli kitabımdan): “Cinsî saldırganlık”
deyince, nedense, televizyonlardan tanıdığımız emekli Orgeneral K.Y. geldi
aklıma. Tasviri uzun sürer yorgun ve bitkin şartlarda, sabaha kadar doğrudan
beyne yollanan “konuşmalar”dan sonra, saat 6.30-7’de kapı açıldı; söylendiği
üzere, sorguda “kaybedilmek” için koğuştan çıkarılıyorum. Tek başıma,
havalandırılmamış ve bu yüzden boğucu ve havasızlıktan ölecekmişim gibi gelen
ziyaret yerinde 1 saat kadar bekletiliyorum. Nihayet oradan alınıyorum ve
başlarında Bulgar kırması T. isimli (soyadı malûmumuz) bir Başgardiyan’ın
bulunduğu gardiyan grubu ile çıkış kapısına geliyorum. Onun “açılın açılın,
Kumandan geliyor!” alaycı edasıyla, askerin arama yaptığı yerdeyim. Ardından,
bu haşin görünmeye emirli çocukların beni arabaya bindirmesi. Araba, hareket
etmeden yarım saat kadar sarsıntıyla çalışıyor; başlarındakinin, “yeteri kadar
yorulmuştur, gidelim!” demesinin akabinde yola çıkıyoruz. Telegram’da, sürekli
olarak kurşuna dizilmeye götürüldüğüm şeklinde konuşmalar; öbür bölümde şakur
şukur silâh sesleri, silahlara şarjör takıp çıkarmalar. Unutmadan: Akşam,
koridordan gelen televizyon sesi - haberlerde, ATV’den A.K.’nın sesiyle, “bu
akşam Kartal Cezaevi’nden koğuşun duvarını delerek kaçmaya çalışan Salih Mirzabeyoğlu,
askerin açtığı ateş sonucu öldürüldü!” diye bir haber geçmişti. Evet; bir yere
geldik. Arabadaki askerler indiler ve kapıyı açık bıraktılar. Dışarıdan, “idam
mangası yerine, marş marş!” komutuyla, 20-25 silâhlı asker hizaya geçti,
verilen ikinci komutta silâhlara mermi sürüldü. Telegram’daki ses, faili meçhul
cinayetleri ve cesedlerin atıldığı çukurları daha önce bana göstermiş olduğunu
hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu hatırlatarak, o mekânda bulunduğumuzu
söylüyor. Dışarıda, infaz için birinin beklendiğine ve gelip gelmediklerine
dair konuşmalar. Şu, bu derken, arabaya bindiler, hareket ettik. Olanlara karşı
–sahiden– son derece ilgisiz bir tavır içinde, tevekkülle “Lâ havle…” çekiyorum
ve yerimden kalkıp “nereye geldik?” diye bile küçük pencereden bakmıyorum.
Çarşı içi sesler gibi birşeyler; “aa! Gelin gelin, bakın televizyonda Salih
Mirzabeyoğlu var!”… Gûya görüntümü millete seyrettiriyorlar; küçük çocuk
sesleri, kınayan bir kadın, küfür eden bir erkek. Gerçek olamaz sanıyorum!
Evet; bu konuşmalar, ben koğuştayken koridordan gelen televizyon haberleri
niyetine de dinletilmişti. Kapı açılıyor ve benim için herbir şübheli
kalabalığın arasından, askerin oluşturduğu koridor içinden geçirilerek bir
binaya giriyorum. “Adliye” filân diye yazı gördüm ama, binaya girince koptum.
Tertibat alanlar vesaire derken, büyükçe ve duvarları dosya dolu bir odaya
alındım. Telegram’da, Askerî Mahkeme’ye getirildiğim söyleniyor. O kadar
biteviye bir konuşma ki, bir şeyi düşünmeye, iki şeyi birbirine münasebetlendirmeye
dair gücünüz kalmıyor. Bu Askerî Mahkeme davası, daha Kartal Cezaevi’ne ilk
geldiğimiz geceki müşahede odasında başlamıştı… Duvarları dosya dolu oda; iki
daktilo hanımın bulunduğu iki masa ve köşedeki koltukta bir maket; evet, başı
hafif öne eğik ve “derin duruş bakışı” içinde tecessüsünü gizleyemeyen Emekli
Orgeneral K.Y… Beni getiren askerlerden biri, beni uyarıcı olmak için ona
yöneliyor ve “Komutanım, kahve ister misiniz?” diyor. İlgili görünmeksizin
Hanım’a dönüyorum ve buranın neresi olduğunu soruyorum. O, şaşırmış, gıyabiyi
vicahiye çevirmek için geldiğimi anlatıyor; Pendik imiş. (Neyin gıyabisi
olduğunu o zaman bilmediğim gibi, buna benzer mahkemelerin ne olduğunu, ne olup
bittiğini anlıyor da değildim. Telegram’ın boğazıma kadar, söz, beden, beyin,
ne hüneri varsa beni batırdığı ve boğulmamak için direndiğim o şartlarda,
“kirpiğimde toz var mı?” kabilinden fantezi kalan o “mahkeme mevzuları”, bugün
de bilmediğim şeyler. Şu satırları yazarken bile, NYMPHALAR, idam mahkememi,
“dik duruşumu” eksiltmeye yönelik bir karalama malzemesine çevirme ve bunu
bizzat bana telkin gayretindeler. Şuurum yerli yerinde olduğu her zaman da
söylediğim gibi: Bunda, İĞRENMEDEN doğan ilgisizliğe dikkat edin! Ben,
hâdiselerin akışıyla bir olmuşum; ölümüne bir iddia, ya hep, ya hiçteyim!)
Aradan üç-beş dakika geçmeden dönüp baktım ki, K.Y. yok. Tabiî o zamanlar ben
daha “Dost tarikati” benzeri oluşumları bilmiyorum ve… Bu kadar yeter!
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 15’ten:
ATATÜRK
Yine,
yarı uykulu yarı uykusuz, hâlsiz ve “vakit geçirici” olmak için yattığım
“sonsuzdan bir günün”, sonsuz saatlerinden ve giderek sonsuz dakikalarından
birinde, kalbimin üstünde, fotoğraftan çizilmiş resimlerin, çizgi film gibi
oynatılması: Eski Cumhuriyet baloları dekorunda, Atatürk pistte, başkaları da
var, vals yapıyor. Ben tamamen hapı yutmuş olma dehşetiyle yataktan fırlamak
üzereyken, KENAN’ı oynayan ARAR, “nur mu istiyorsun? Al sana nur!” diyor ve o
ânda kafamın içinde müthiş bir şokla ışık patlıyor: Korkuyla –imân korkusuyla–
kendimi havalandırmaya atıyorum. “Nurun ne olduğunu şimdi anladın mı?” diyor. O
şaşkınlık içindeyken devam ediyor: “Şimdi güneşe doğru bak, Atatürk’ü
göreceksin!”; zımnen İlâhı…
ATATÜRK
RESİMLERİ
Açık görüş tarafına açılan pencereler. O
sıkıntıyla, üzeri ondüle kaplı- ışık geçiren malzemeyle kaplı tavanından
dolayı, gayet ferah görünen sözkonusu mekâna bakmak üzere camı boyalı pencereyi
açıyorum. Bir de ne göreyim? Ondüle dedikleri, alt ve üstü eşit yarım
dairelerden müteşekkil kıvrımlı-dalgalı tavan malzemesi üzerinden, Banknot
matbaasından çıkan kağıt paralar gibi, bütün zeminden akan Atatürk resimleri;
hepsi aynı, yandan bir kafa ve çizgiyle yapılma. Klâsik, herkesin bildiği resim
şeklinde. Gördüğüm gerçek ama, ziyaretçime söylesem mi, söylemesem mi?
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 16’dan:
BİNBAŞI
KENAN
Binbaşı Kenan, TELEGRAM isimli eserimde de ismi
geçen, cihazı bizzat kullanan olup olmadığını daha Kartal’dan karıştırdıkları,
35 yaşından 70-80 yaşına kadar değişen görüntüler ve seslerle TELEGRAM’ın baş
aktörüyken, sonradan Duran Arar’ın rolünü oynadığı olan, benim şahsî kanaatimin
ağırlığına göre de, bilfiil işin içinde olmayan biri idi. NYMPHALAR, onun
Binbaşı değil, astsubay olduğunu söylüyorlar.
TERÖRLE MÜCADELE
Aklıma gelmişken, ekmeğini “terörle mücadelede”
arayan ve yaptıkları işin ahlâksızlığı kendiliğinden ortaya çıktıkça her
seferinde meşruiyetlerini “terör” diye izâh eden NYMPHALAR’a söylediğimi
aktarayım: Doğu’nun ekonomik berbatlığı terörden değil mi? Bunun yanında,
“Batıda da yoksulluk var, niye terör olmuyor?” diyorlar. Öyleyse, terör olmayan
Batı’da, Doğu’da terör için harcadıkları para gibi, terör olmadan
zenginleştirmeyi gerçekleştirsinler; terör olursa harcayacakları parayı
harcasınlar, gerekeni yapsınlar.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 17’den:
TEĞMEN, ÜSTEĞMEN, GARDİYAN
İdamla yargılandığım mahkemelerden birine
gidiyoruz. Ön bölgede üç kişiyiz, herhâlde dört asker de var. Diğer askerler,
arka bölmede. Bizim bölmede, iki bölme arasındaki kapının dibine çökmüş,
Çingene olduğunu zannettiğim bir gardiyan da var. İçerinin havasızlığı vesaire
önemini kaybetmiş bir şekilde, “cin mi tasarruf ediyor, cihazla mı yapıyorlar?”
kararsızlığı içinde, sanki bayılacakmışım gibi, suyumu çıkarıyorlar.
Kararsızlığın başlı başına bir eziyet olması şu yüzden ki, Sadettin Ustaosmanoğlu’na
bana Kur’ân okumasını söylüyorum; ama neye karşılık olarak? O, cin niyetine
okuyor, ben de Ayet-el Kürsi, Felâk ve Nas sûrelerini, kesiksiz, devamlı. Bu
arada, o Çingene gardiyanın, transa girer gibi, tasarruf eder gibi, gözleri
yumulu bir şekilde kasılmaları. Bugün, onun o hâlinin, bana cihaz dalgası
hâlinde verilen telkinle olduğunu anlıyorum. O gün ise, bir Şaman işi tasarrufa
yoruyordum. Böyle, baygınlık kıvranmaları içinde Mahkeme’ye vardık. Mahkeme’nin
ne önemi(!) var! Verilen arada, koridordayız. Bizden yaklaşık 15 metre uzakta
olan şimdi ismini unuttuğum, –hatırlayınca yazarım–, Teğmen veya üsteğmen ile,
Çingene gardiyanın seslerini-konuşmalarını duydum. Gardiyana, “tüh be,
ağlatamadık! Gazetecilerin önünde ağlasa ne güzel olacaktı!” diyor.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 18’den:
BAYAN DOKTOR
Konuşma sesleri, çıplak ses dediğim tabiî bir ses
değil de, sanki mikrofondan geliyor gibi; mesafe, ana koridorun oralar. Bayan
Doktor, onlara, “ilginç bir denemeyi berbad ettiniz!” diyor. Yâni ben, ilginç
bir denemenin kobayı oluyorum. Kobay farelerin ortasına kobay diye bırakılan
ben, onları kendime kobay kıldım. Hâlen devam eden bir süreç. KARTAL’ın
sağlamasını da gerçekleştirdiğim ilginç bir deneme oldular benim için.
KULLANILAN MAHKÛMLAR
Beni, altıma işetmeye, yatağımı ıslatmaya,
aramalarda da bunun böylece görülmesi için epey çaba harcadılar; cihaz
marifetiyle. Bu arada, altını tutamayanlardan birinin, onlardan olduğunu
öğrendim. Bu arada, öğrendiğim başka bir şey, yan hücrede kalan bir mahkûmdan: İsmini
duyduğum ama görmediğim, eskiden çıkan bir karikatür dergisi, porno muhtevalı
çıkan… Bu dergiye mektub yazarken vesaire, mektub arkadaşlığı, derken
Cezaevi’ne ziyarete gelen kızlar; onların erkek mahkûmlara harçlık getirmeleri,
ilerleyen ahbablık ve tabiî ki malûm yakınlaşmalar. Bu yüzden, kimi evli
mahkûmların eşlerinden boşanmaları veya boşamaya karar vermeleri. Bunlardan
biri, 13-14 senedir kendisini bekleyen vefakâr ve cefakâr eşini boşuyor. Sonra,
Nevşehir ve Niğde’ye nakil; ve ziyaretçi kızlardan ortada kimse yok, harçlıklar
da kesiliyor. Kısaca; dejenere edilmiş ve grub arkadaşları tarafından da
dışlanmış, bu suretle “eli mahkûm” hâline getirilmiş, kullanılan mahkûmlar.
Bizim yumurtasız homoseksüeller de, siyâsîleri kendi kullanabilecekleri hâle
getirmenin zavallı piyonları olarak, böyle bir rol üstündeler… TELEGRAM
cihazıyla da, benim üstümde.
ERGENEKON
21
Ocak 2007’de, Özgür Gündem gazetesinde çıkan bir haber: Susurluk
soruşturmasında adı ciddi iddia ve belgelerle gündeme gelen tek asker, MHP’ye
yakınlığı ile tanınıyor. JİTEM’in kurucusu olduğu belirtilen Veli Küçük,
Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanlığı yaptı. Adı ilk kez Hanefi Avcı’nın Emniyet
Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı olduğu dönemde Susurluk
Komisyonu’na verdiği ifâde de ortaya atıldı. Küçük’ün kazada ölen Abdullah
Çatlı ile defalarca telefon görüşmesi yaptığı belirlendi. Avcı’nın suçlamaları
üzerine İstanbul DGM, Genelkurmay Başkanlığı’na suç duyurusunda bulundu.
Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili Kutlu Savaş’ın, Susurluk raporunda
“YEŞİL” kod adlı Mahmud Yıldırım’ın kullandığı belirtilen cep telefonu
numarasının, Küçük’ün üzerine kayıtlı olduğu da ortaya çıktı. Küçük, Susurluk
hâdisesinde adının geçtiği dönemde Giresun Jandarma Bölge Komutanı idi. Daha
sonra, Çanakkale 116. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda görev aldı. Ağustos 2000’de
emekli edildi. Emekli olduktan sonra bir marketler zincirinin Yönetim Kurulu
Başkanı oldu, ancak adı değişik iddialara karıştı. Küçük, Ağustos 2007’de
İran-Azerbaycan ilişkilerinin gerildiği bir dönemde Bakü’de ortaya çıktı.
Azerbaycan’daki darbe girişimine adı karıştı.
(...)
İşe
sıfırdan başlar gibi işi toparlamaya başladım. ISLIKÇILARIN da, bilip bilmediği
hususu zamanla netlik kazanınca, bilmezden gelme sadece hukuka kaldı. Çeşitli çekişmeler
içinde, görevini cihaz başında yürüten NYMPHALAR’a, “zaman aleyhinize işliyor,
derdiniz neyse ortaya çıkın!” diye defalarca söyledim. 2006 Temmuz veya
Ağustos’undan sonra, onlar adına talihsiz bir kaza neticesinde, Müdür ve
hamarat birinin öldüğünü duydum.
NYMPHALAR
her ne kadar “çalışkan” tutumlarına devam ettilerse de, bugün kendilerinin de
reddedemediği gibi, bende hâdiselerin gelişimine dair bir imân oluştu. Bunun,
bugünkü ifâdesi şudur: “Benim kurtulmam için ne olması gerekiyorsa olur!”… Bunu,
“ne yapabilirsin ki?” alaylarına karşılık ve yaprak kımıldamadığı zaman
söyledim. Özgür Gündem gazetesinden o gün yaptığım iktibas, sadece KARTAL’daki
YEŞİL kod adlı kişi için benimle ilgili yaptıkları bir kurgu ile alâkalı
olarak, tedâî unsuru diye kullanmak içindi. Gelişen hâdiseler sonunda, malûm
ERGENEKON işleri, NYMPHALAR’ın pek çok şeyden habersiz olduklarını ve
“cahilliklerinden” dolayı bol kepçe atıp tuttuklarını da gösterdi.
GARDİYAN
Ufak
tefek, Cezaevi’nin değişik –uzak– yerlerinden, normal olarak işitmemem
gerekirken, koğuşun içinde duymaya başladığım, benden de bahseden sesler. Daha
henüz TELEGRAM hakkında hiçbir şey bilmediğim günler. Birkaç ay sonra, bir
gardiyanın marifetlerini yoklamak üzere bana söylediği bir söz, o günlerde neye
hazırlandığımı da gösterir:
—
“Çok gürültü duyuyor musun, gürültü oluyor mu? Biz hiç duymuyoruz!
Dam
üstünde saksağan lâfını mantığa oturtmak üzere ilâve etti:
—
“Bacadan geliyordur!”
Havalandırmaya
çıkınca, çatının ucuna yakın ve ne işe yaradığını anlayamadığım, –NYMPHALAR
alayla karışık, kuşluktur diyor!–, baca benzeri bir şey görüyordum. Soba deliği
olmadığına, alt ve üst kattaki tuvaletlerin bir havalandırması bulunmadığına ve
havalandırma küçük pencerelerden gerçekleştiğine göre? Her neyse; ne içerideki
seslerin, ne havalandırmadan-koğuş avlusundan gelen seslerin bacayla bir ilgisi
yok… Mahcub tabiatlı o gardiyana, sözündeki “yoklama” niyetini anladığımı
belirtmek üzere, “siz ne yapıldığını biliyorsunuz!” dedim. Yüzsüz olamayanlara
mahsus bir sükût.
KENAN EVREN
Televizyon sesini daha iyi anlamaya çalıştığım,
kapıya kulağımı verdiğim bir seferinde, “bak kapıya dayandı!” diye, hâlimi
birine duyuran, tâ koridorun başından gelen ve normal olarak işitilemez olan
tonda bir ses. Nasıl bilebiliyorlar? Bir gece, koridor sessiz, koridorun
başından mikrofonik ve yine normal konuşma tonunda, ismimin geçtiği ama tam
anlayamadığım aleyhimde bir konuşma duydum, kapının mazgal deliğine yanaştım;
bazen yorulup kapı aralığından duymaya çalışıyorum. O ses, bu sefer, sanki
kapıyı zorlamak için dayanıyormuşum gibi, tedib edici şekilde: “Bak, bak,
kapıya dayanıyor!”… O köşebaşı konuşmalarında, ismimle beraber en çok anılan
kelime, BOLU’da epey az olarak, “terörist!” lâfı. Kartal’daki kurgulara, bir
gece Marmaris’ten oraya, beni görmek üzere gelen ve sabaha kadar yanındakilerle
beni konuşurken, bana hitabeden KENAN EVREN de vardı.
HAPİSHÂNE MÜDÜR YARDIMCISI
Sonra,
şu Müdür Yardımcısı İbrahim’in, 12 Nisan’a gelen Kurban Bayramı kasdıyla, akşam
sayımında attığı “siğil”:
—
“Size, Bayram’a kadar müsaade; Bayram’da bitecek onu söyleyeyim!”
Sayımda
gelen kalabalığın içinde, bana görünmeyen kanatta telegramcılar da var veya ben
öyle sanıyorum, onlara söylüyor. Acaba bacağımdaki mıknatısiyet sağlayan
ilâcın, –varsa!– tarihi o zamana kadar mı? Yâni 12 Nisan’a kadar mı?
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 20’den:
SUBAY KENAN, ŞUBECİ MEHMET
— Ben Kenan, trikotakim benim, bir
tanem! Ya, ya, Kenan, geçmişini (…) senin, doğru dur, doğru! Ben konuşurken
ayağa kalkacaksın itoğlu it! Kalkacaksın, kalkacaksın, “ehemi mini mini, bişi
mi didiniz, başka emriniz efem!”; bunlar da olacak bunlar da! O baban olacak
adam, bilir beni de, bilmez de, bilir de bilmez; Bilgeşenim ben, Bilgeş-enim!
Salak anlamadı; Bilge şen değil, Bilgeş-enim! Aptal bu aptal! Ulan, en-boy
değil, birleşik, bireşim ulan, bireşimsel; Bilgeşenim ben! En ne demek? En, en,
evren; öküz, (…), anladın mı hayvan! Ziyaret yerinde şikâyet ediyor, hava da
atıyor! Hava, hava, havalizasyonal! Salak, nasyonal anlıyor; nasyonal değil,
evrensiyonal! Si, si, (…) seni! Yaa, ben Kenan’ım; şerefli ordunun en şerefli
subayı, Kenan’ım Kenan! Ben Evren’in diliyim be; Evren’in dili benim! Ben,
Mustafa Kemâl’in oğluyum, oğluyum, oğluyum! Evren o, evrenin dili o; bütün
evren bir dil, o da onun dili, anladın mı tatlım! Anlayacaksın, anlayacaksın,
daha neler anlayacaksın! Evren bir kozmos; geçmişten geleceğe bir milenyum,
milenyumerger! Merger, merger, berger değil; adam olsaydın, berger sen
olacaktın, akılsız! Bir spetikalia, bir merşen, bir mergen, bir bireşim! İnsan
da bir bireşim! Bireşim o! Evren okyanusunda imperetikalim ben, imperetikal
dilim! Dilim ben, ben Mustafa Kemâlim! Herşey bir dil, herşey, herşey! Alçak, alçaksın
sen; senin bu milenyumda yerin yok! Var, olabilir, anla; anla da ol, ol da
anla! Herkes evrenin dilinin bir parçası, sonsuz milenyumun bir parçası!
Yıldızlar, gezegenler, ofomenyüsler, bir dil, bir dilin noktaları! Bireşimler,
bireşe bireşe sonsuza kıvrılır! Bireşimler bir dil! Bütün diller bir dil, bütün
diller bir dildir; dil güneştir, güneş dilidir! Bütün ışıklar ondan alır
ışığını; bütün diller, Mustafa Kemâl’den türemiştir! Ben Kenan, ben Kenan, ben
onun en sadık bir neferi! Ne neferi ulan, ben Binbaşıyım! Baktım mı, yakarım,
sıçarım adamın canına! Tasarruf diyorsun ya, de, de! 12 Eylül paşaları bile,
sıçarlardı beni görünce; bana bulaşmazlar, bilirler, baktım mı yakarım adamı!
Yaa, hepsinin ödü kopar benden! Burası Cezaevi değil mi tatlım! Değil! Burası
hastahâne, tamam mı tatlım, hepinizin canına sıçacağız! Biz Albaylar
cuntasıyız, Türkiye’yi idare eden Albaylar cuntası! Ulan bütün çeteler bize
bağlı, biz ne dersek o olur, tamam mı? Cuntayız, cunta, sunta değil; …tirme
suntanı, cunta cunta! Yakında bütün Türkiye, bütün dünya buradan yönetilecek;
bütün milenyumal koloniler bizim, bizim olacak! Olacak ulan, olacak; evren
biziz, bizim dilimizdir evren! Biz kurtlarız; kurtlar, evrenselingin kurtları!
Ya milenyumun çöplüğüne gideceksin, ya importınt tingir giremle uzayın uzamında
tilligleşeceksin! Tîn, tîn! “Cin, cin” diyordun ya; tîn, tîn… Cin de tîn; bir
müz o, bir müzal! Muz değil, müz! Formasyonazi müz; spesial alektet! Anlıyorsun
değil mi? Spesial alektet! Uuuu; kurtlar! Kurtlar bir müz; müzler! Milenyumun
müzleri! Alegoriksel taraklar!
— Havasını verebildiğimi sandığım,
bu tirbuşonlu konuşmayla karışık konuşma, belki 4-5 saat sürdü ve ben
kendimde(n) geçmiş bir kamaşmadan ayıktım. Malûm, mikroelektrikî dalga,
kirilliyim, belki majik güç, “evrenin dili” filân derken işin uydurukluğunu
farketmemi önleyen bir ruh hâli ve bilmem niye hayâl hânem içinde müthiş bir
etki yaptı bende; etkideki “malûm” tesirler bir yana, onların etkisi de olsa,
Kenan’ın, inişli çıkışlı teatral konuşması ve diksiyonu, beni onun hakkında
“olağanüstü” hükmüne vardırdı. Bayıldım. Şubeci
Mehmet, “nasıl?” diye soruyor; “müthiş!” dedim. Hayâlimde 65-70 yaşlarında,
zayıf ve hep nedense paltolu olan Kenan’ın, görüntüsü ve sesi geldi: “Ne
yapıyorsunuz?”… Mehmet: “Senin için, müthiş diyor!”…
BÜTÜN
MÜESSESELER
İdare
şekli Başkanlık sistemi olacak da, onun ruh ve keyfiyetini hangi dünya
görüşü-hayat tarzı dolduracak? Bu cümleyi yazmadan az önce, NYMPHALAR’ın lâf
atma niyetine birkaç cümlelik değişik mevzuları gevelemeleri ve illâ belden
aşağı bağlamaları, bu arada tenasül uzvumu çevirmeleri eşliğinde, –hâlimi
düşünün!–, namazımı tamamladım: Bu, senelerdir yaşadığım bir klâsik. Şimdi:
NYMPHALAR’ın cihazları yoluyla gerçekleştirdikleri hüneri, oynadıklarını,
onları görevlendiren bütün müesseselere ARMAĞAN ediyorum. Bütün varlığımla!
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 21’den:
ERGENEKON VE FUHUŞ OPERASYONLARI
“Midilli Kanalizasyonları”,
yaşatılan bir düş kurgusuydu; aradan 11 sene geçti ve NYMPHALAR’ın, bir senesi
hazırlık olmak üzere, iş başına geçmelerinin üzerinden, tam 7 sene, üzerimde
oynanan oyunu öz olarak ifade gerekirse, tek kelime ile SEKS; ve bundan umulan
sansasyon kazancı idi. Bu “idi”yi, NYMPAHALAR’ın eskiye nazaran şuur
durumlarının gelişimi diye ekledim. Her ne kadar, biraz sonra belden aşağı
lâflamalar başlayacak olsa da, heveslerinin kırık olduğunu biliyorum; beni
doğrulayıcı gelişen hâdiseler, onların benle dalga geçmeye yönelik seks dışı
“değerlendirmelerini” de çeliyor. Sanki ben yapmışım gibi, benim olmayan
imkânlarla gerçekleşen ve tahminlerimi onların aleyhine ve tabiî olarak benim
lehime doğrulayan gelişmeler, keramet çapında; bu çap, mihrakında Üstadım’ın
bulunduğu, içinde “Son Devrin Din Mazlumları” da olan, İslâm büyüklerinin
himmeti gereği. ÇOCUK hikmeti apaçık görünüyor: Bunu böyle bilmemek, damarımda
dolaşan kanı inkâr edememek gibi, benim elimde değil. Hadisenin tarafları bile,
âlet olduklarının şuuru bakımından, tersinden neyi ihya edici olduklarının
farkında değil. “Aferin çarha ki, yedirdi kuduzu kuduza”; üç senedir gelişen
hâdiselerin söylettiği bu. Son nokta: 10 Eylül 2010 Cuma tarihli, SABAH
gazetesinde manşetten bir haber. Okuyacaksınız. Bu bir ruh: “Anayasa değişimi,
Başkanlık sistemi, Kürt açılımı, özerklik, üniter devlet yapısında ısrar,
mahalli idarelerin güçlendirilmesi” vesaire, tarafların herbiri kendi yönünden
muradına ermiş olsa bile, kim hangi ruh diliyle, aşağıda duyacağınız ruhun
yerine onları doldurabilecek? Hangi sistem ve anlayışla? Gayet veciz bir
şekilde ifâde etmiştim: “Türkiye ne ki, Kürdiye ne olsun?” diye. Bir şey
söyleyin ki, ölü cesedi süsleme cümlesinden olmasın ve şimdiye kadar hangi
taraftan ne yapıldı ise, hepsini birden ibret gözüyle mânâlı kılıcı olsun; bu
sistem ve anlayış, herkesin emeğini gerekli kılan olacaktır. O kimde?
*
Sabah, çok sayıda AMİRAL ve
GENERAL’i kıskaca alan, şantajla DEVLETİN ÇOK GİZLİ BİLGİLERİ’ne ulaşan FUHUŞ
ÇETESİ yapılanmasının ayrıntılarına ulaştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, 1.
Ordu Komutanlığı, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları’nda faaliyet gösteren çete,
ÖZEL ODA olarak tanımlanan hücre tipi yapılanması ile hareket ediyor. Ceb
telefonu kullanmayan çete elemanları, çok özel belge ve görüntüleri, belirlenen
günlerde transfer ediyor. Askerî yapılanmada genç subaylar, sivil bürokrasi’de
ise görevde bulunan kişinin en yakını sağlıyor.
İstanbul Özel Cumhuriyet Savcılığı
talimatıyla gerçekleştirilen operasyonda, çete üyesi olan AMİRAL C.Y.’e âit
olduğu kabul edilen hafıza içerisinde askerî personele âit gizli çekilmiş PORNO
İLİŞKİLERİ, GAY İLİŞKİ PORNOLARI, ÇOCUK PORNOLARI, HAYVAN PORNOLARI, LEZBİYEN
PORNOLARI GİBİ çarpık ilişki ihtiva eden (şantaj malzemesi) video-resim arşivi
tesbit edildi. Bilgisayar kayıtlarında Amiral C.Y.’nin çeteye, üst seviyeli ÇOK
ÖZEL MÜŞTERİ ayarladığını gösterir bilgi ve belgeler de bulunduğu öğrenildi.
İstanbul, Ankara, İzmir ve
Antalya’da faaliyet gösteren çetenin ayrıca kış ve yaz dönemlerine ilişkin
hareket plânları da bulunuyor.
Çete, bütün irtibatları GENÇ
SUBAYLAR ile gerçekleştiriyor. Aracı olarak kullanılacak genç subaylar daha
HARBİYE’de öğrencilik dönemlerinde takibe alınıyor. Harbiye sonrasında genç
TEĞMEN olarak atanan bu kişiler, çete adına hareket etmeye zorlanıyor.
*
Sivil Bürokrasi kanadı:
İstanbul’daki fuhuş çetesinin, Ankara’daki 23 bürokrata özel servis yaptığı
ortaya çıktı. Çetenin müşterileri arasında, İçişleri ve Maliye Bakanlığı, BDDK
ve Sayıştay gibi kamu kurumlarındaki bürokratlar yer alıyor. Çetenin,
İstanbul’da 5, İzmir’de 3, Antalya’da 4, Bursa’da 2, Yalova’da 5 fuhuş evi
olduğu belirlendi.
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 23’ten:
SEKS
DOSYACISI SUBAYLAR
“Her nakışta o mânâ”, merkezî duruşları
olarak, NYMPHALAR’ın, “çeşitli çap ve markalarda” tenasül uzvu ve işlerini
ifâde ediyor. Genel olarak TELEGRAM’da. Hem cihaz, hem sözlü telkin olarak.
Ergenekon sanığı iken tahliye edilen Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, şübheli
görülenlerin fişlenmesi ile ilgili olarak, “zaaflarının tesbit edilerek şantaj
malzemesi yapılması” yolunda sözlü talimatının bulunduğunu, gazete ve
televizyon haberlerinden öğrenmiştim. Kezâ, Emekli Genelkurmay Başkanı
Büyükanıt’ın, “benim emrimdeki adam, beni dinlemiş; kızımı ve arkadaşlarını…”
beyanı. Sene 2005’in, herhâlde Ekim-Kasım ayları: Bizim NYMPHALAR, “yeni bir
işyeri açmanın” coşkun heyecanı ile, çeşitli geceler içinde beni “sorgular
gibi” konuşmalarına “siz kimsiniz?” demem karşısında muhtelif cevablar
verirken, şımardılar: “Biz Genelkurmay Özel Birliğiyiz!” dediler. Sonra:
“Dinlemeye takıldı” filân değil, dümdüz, Generaller’in bile “…. Dosyasını”
çıkardıklarını. Birkaç kere de, kendilerinin Başbakan’ın “…. danışmanı”
olduklarını.
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 24’ten:
GENELKURMAY’DAKİ
İSRAİL ODASI
Hatıralar, rüyâlar ve hayâller;
düşünceler ve ritler. “Tilki Günlüğü”nden bahsediyorum. Bana yukarıdaki
LEVHALARI yazdıran sebeb de, BARAN dergisinde çıkan Şükrü Sak’ın yazısı:
“İSRAİL ODASI ile ÖLÜM ODASI arasında nasıl bir alâka var?”… Benim HAFİYE
oluşum ve NYMPHALAR’ın benim üzerimdeki “casuslamaları-aramaları” göz önünde
tutulduğunda, sair hâdiselerle birlikte herhâlde bu yazı dizisinin elinizdeki
bölümünü, mizahî bir dille “CASUSLAR SAVAŞI” diye nitelemek gerekecek. TELEGRAM
cihazının hedef kişisi ve bu tesir altında, tabiî hayatı yaşayan ve onun
getirdiklerini İlâhî lütûf eseri ve “kısmeti ayağına gelmiş” gözüyle bakan
benim, hangi harikaları yaşadığıma da şahid olacaksınız.
25 OCAK 2010
Şükrü Sak, bu tarihli VAKİT
Gazetesi’nde manşetten yayınlanan haberi naklediyor:
O haberde, Genelkurmay’ın
“Elektronik Sistemleri”nin, yapılan işbirliği çerçevesinde, tamamen
İsrailliler’in kontrolünde olduğu ve SİYAH LÂLE ismi verilen bir operasyonla
ilgili düzenlenen resmi raporun netice bölümünde, İsrail Genelkurmay
“Elektronik Sistemler” personeli tarafından Türkiye’ye âit kanalları
dinledikleri ifâde ediliyor… Buradan çıkan netice şu; bütün “Elektronik
Sistemler”e hâkim olanlar İsrailliler…
Salih Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM
ODASI’nda, TELEGRAM ile ilgili anlattıkları gözönüne alındığında, şu soruyu
sormak kaçınılmaz oluyor: Genelkurmay’daki İSRAİL ODASI ile, Salih
Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM ODASI’nda anlattığı “elektromanyetik dalgalar” yoluyla
uygulanan TELEGRAM’ın, Telegram işkencesinin bir alâkası var mı?
BAĞIRSAKLARINI
BOŞALTAN DEVLET
Ben,
TELEGRAM’ın hedef kişisiyim. NYMPHALAR, başta Ergenekon davaları etrafındaki
hâdiseler olmak üzere, olup bitenlere, “Devlet bağırsaklarını boşaltıyor!”
diyorlar; filâncaya atıfta bulunarak. Ben de ekliyorum: “Bağırsaklar
boşaltılıyor derken, bağırsak kalmadı!”… Ben haberin habercisiyim.
Ölüm
Odası: B-Yedi, Bölüm 28’den:
GÖZ
YUMAN İKTİDAR SAHİBLERİ
NYMPHALAR’a gelince: Kendilerine
yardımcı olanlar, dış yüzden - gören gözler için “normal” davranırken, onlar
TELEGRAM cihazıyla, hikâye etmekte olduğumuz işi gerçekleştirmekte. İktidar
sahibleri, onların karartma çabaları içinde, şu veya bu resmî sınıftan; bu
rutin dışı-kanun dışı işe göz yummakta.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 31’den:
RESMİYET
Adamın
bana baktığını gördüğüm ânda, bunu algılayan TELEGRAM cihazı işleticisi, ânında
BETATRON vuruşunu yapıyor ve sen o hüneri bakan adam yaptı zannediyorsun. Böyle
bir şeyin yapıldığı, en azından benim için, cihazın varlığını söyleyecek
kişilerle isbata lüzum olmadan anlaşılabilir: Öyle ya, TELEGRAM’ı benden başka
anlatan kim? Sanıyorum anlaşıldı: Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra
birşey yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de
yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki
durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin
resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf
ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem
ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını
hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin
olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.
İSTİHBARAT,
TERÖRLE MÜCADELE, ERGENEKON
NYMPHALAR, 5 senedir gece gündüz
beni, ailemi, baba evini, akrabalarımı, komşularımı ve komşularını, tâ küçük
yaşlarıma kadar giderek arkadaşlarımı ne kadar iyi tanıdıklarını, beni bir
kuşatılmışlık hissine düşürmek için sayıp döküyorlar. Son vardığımız nokta, (1)
sene kadar önce şuydu ve hâlâ devam ediyor:
— “Bana Genelkurmay Başkanı’nın
babasının adını söyle!”
— “…….”
— “Bana Jandarma Genel
Komutanı’nın eşinin adını söyle!”
— “……..”
— “Bana filân Bakan’ın babasının
adını söyle!”
— “……..”
— “Bana Emniyet Genel Müdürü’nün
adını söyle!”
— “……….”
Duruma göre, hanımının,
çocuklarının, dede ve ninelerinin, hattâ bizzat filân makamdaki adamın isminin
onlar tarafından bilinmemesi, yine mevzuuna göre onları mat ettiğimin resmidir.
Gece gündüz, beni aşağılamak, şimdilerde şaka olan, “bana öğrettikleri” hâdise
içyüzleri sırasında, zannedersiniz ki Devlet ve işleyişi, en büyüğünden en
küçüğüne kadar öyle dakik bir incelikte zekâ eseridir ki, benim hayatım
baştanbaşa bir zavallılık örneği iken, –istihbaratın dehşetengiz bilgisi
altında beni eziyorlar ya!–, yeri olsun olmasın, sözkonusu zevat en üstten en
küçüğüne kadar karşımda yeri olmayan bir teville, tabiî ki uçuka doğru bir
eksiksizlikle, zihnime servis edilmekte… İşin içinde, spordan, fizikî güçten,
edebiyattan, felsefeden(!), iç ve dış politikadan, akla gelir gelmez neler
neler var. Oradan oraya sekerek, mesele döner dolaşır, belden aşağı buluşlar
hâlinde çevremde odaklanırken, işin içinde devamlı olarak test edilen cesaretimde
düğümlenir. Ben de, baştan beri söylediğim üzere, “benim ahlâkımın üstüne
ahlâksızlığınızı kurmayın!” ifâdeme uygun olarak, ayıptır söylemesi, hiç fena
değilimdir. Her seferinde, yiğitliği bana ısmarlayarak, “yazsana!” derler.
Yazmamam, enayi olmamam değil de, bir demagojiyle beni sinirlendirme malzemesi
olarak cesaretsizliğim diye tekerlenir durulur. Cevabım değişmez, –zaman zaman
bu hayaletlere bağırmak ihtiyacıyla havalandırma penceresinden de seslenerek–,
onlara ortaya çıkmalarını, hattâ hiçbir mazeret ileri sürmeden, onlar ne dedi
ve ben yücelerinden başlayarak onlar hakkında ne dediğimi imzalayacağımı
söylerim. NYMPHALAR’ın kendi mantıklarına bire bir uygun olması bir yana, daha
da sağlam ve işlek bir yoldan “edindiğim bilgiler”dir bunlar. Ayıptır
söylemesi.
*
Hürriyet gazetesinde çıkan bir
haber, NYMPHALAR’ın, meselâ ev halkından birinin giydiği ayakkabı numarasını
bilmelerine kadar herşeyi, terörle mücadele(?) adına sürüsüne bereket
lâflarının komikliğini, bir çırpıda gösteriverdi. “Mânâ ordusunun bir kısım
askerlerinin” dürtüklemesi eseri. Böyle durumlarda yüzlerce defa, Cezaevi’nin
güvenliği ile, benim tek kişilik hücrede kontrolumun ne mânâ ifâde ettiği bir
yana, bu söylediklerinin terörle mücadele ile ne alâkası olduğunu sormuşumdur.
Bilgi ve faaliyetlerin, tehlikeli veya tehlikesiz durumlara nisbetle,
hamaratlık farkını alaya alarak. NYMPHALAR resmî bir iş sahibi değiller; hem
yaptıkları iş, hem meslek açısından. Doğruyu Allah bilir. Belirttiğim sözler
çerçevesinde, ben de, alay-şaka karışımı: “Siz de telefon dinlerken emekli
olacaksınız!”… Bu sözümde, onların karşısında benim durumum da var. Hâni
onları, “telefon sapıklarına!” benzetmem gibi; gece gündüz kafamı ütüleyen.
*
Haber: 4 Haziran 2009’da
Ergenekon’un tutuklu sanıklarından Levent Göktaş’ın avukatı Serdar Öztürk,
Ergenekon örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Avukat Öztürk’ün
bürosunda bulunan İRTİCA İLE MÜCADELE PLÂNI’nın altında Albay Dursun Çiçek’in
ismi ve imzası yer alıyordu. Telefonları dinlenen Dursun Çiçek için, 16 Haziran
2009’da, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından tekrar telefon dinleme gerekçesi Serdar Öztürk’ün
bürosunda bulunan plândı. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinden Tuncay
Aslan, telefon dinleme kararını tasvib etti. Fakat daha önce telefon dinleme
kararlarında ismi bulunan Dursun Çiçek ile, son dinleme kararındaki Dursun
Çiçek’in telefon numaralarından, adresine, kimlik numarasına kadar bütün
bilgileri farklı idi. Sözkonusu kişi bir inşaat işçisiydi ve 6 ay boyunca Albay
niyetine dinlenmişti… Daha önce: Ergenekon iddianamesinde, Albay Dursun
Çiçek’in, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ile toplantı yaptığı, Mazlum Konak
Oteli’nde kaldığı belirtiliyordu. Oysa bu Dursun Çiçek’in, otel müşteri listesindeki
33 yaşında İŞADAMI olduğu ortaya çıkmıştı.
*
33 yaşındaki İŞADAMI Dursun Çiçek
hakkında, “niye yanlışlık yapıldığı”ndan başlayarak, NYMPHALAR gibi bir sürü
kurgu yapabilirim.
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 33’ten:
AMERİKAN İSTİHBARATI VE YENİ DÜNYA
DÜZENİ
“Beyin Kontrolü” deyince, çoğu
zaman, “beyinde ne var, ne yok” şeklinde bir hafıza çözümü yapıldığı sanılıyor;
oysa işin daha da önemli tarafı, zihnin yönlendirilmesine dairdir. Bende
uygulanan şekliyle bu operasyonun Amerikan istihbarat örgütleriyle alâkası
nedir bilemem ve ucuz tarafından CIA’ya bağlayacak değilim; bununla beraber,
davam ve mânâm da göz önünde tutulmak üzere söyleyebilirim ki, BENİ TÜKETMEK
VEYA AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMAK İSTEYENLERİN AMERİKAN MAHREÇLİ “YENİ
DÜNYA DÜZENİ” MÜNADİLİĞİ İÇİNDE BULUNMALARI BU MEVZUDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN
ÖNEMLİ BİR HUSUSTUR. (Büyük harflerle yazılı yerler, aynı zamanda Kartal
Cezaevi’ndeki Telegram uygulaması sırasında işlenen bir mevzudur; yâni, “Yeni
Dünya Düzeni” meselesi… Gerisi ise, BOLU’da da baş mesele.)
DEVLET VE BATININ DEVLETTEKİ
AJANLARI
Netice
vermeyen bir açılmış dava: John Akwei, 1996 senesinde Amerikan Milli Güvenlik
Dairesi (NSA) aleyhine bir dava açtı. Akwei, NSA’nın kendisini sürekli olarak
takib ettiğini ve davranışlarını kontrol ettiğini İDDİA etti. Akwei, mahkemeye
bu iddialarını destekleyecek yüzlerce sayfalık deliller sundu. Kaynak olarak
birçok ilmî ve akademik çalışmanın gösterildiği bu deliller, HÜRRİYET PROJESİ
adlı internet sitesinde yayınlandı.
İddiaya
göre NSA, çok gelişmiş sistemleri aracılığıyla ELEKTROMANYETİK alanları
kullanarak istediği kişiyi dünyanın her yerinde takib edebiliyor, hattâ
ELEKTRİK DALGALARI yollayarak kişinin düşünce ve davranışlarını kontrol
edebiliyor. NSA’nın SİNYAL İSTİHBARATI adı verilen bu sistemi, dünyadaki
elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir MANYETİK ALAN olduğu ve bu alanların
elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. Geliştirilen dijital
sistemlerle elektrik taşıyan bütün varlıkları nerede olursa olsun kontrol
edebiliyorlar.
Dikkat:
HERKESTE FARKLI OLAN VE 3-50 HERTZ ARASINDA DEĞİŞEN ELEKTROMANYETİK DALGA
BUUDUNU TESBİT ETTİKTEN SONRA, O KİŞİNİN DENETİMİ TAMAMEN ELE GEÇİRİLEBİLİYOR.
NSA’nın bilgisayarlarına hedefin dalga buudu girildiği ândan itibaren,
bilgisayarlar bu kişiyi uydu aracılığıyla 24 saat takib ederler.
Dikkat:
Gizli merkezlerde yürütülen bu faaliyetlerin gizliliği ve güvenliği, yapılan
uluslararası istihbarat anlaşmalarıyla koruma altına alınmış durumda. (Bu
yakışıklı ifâdeler yerine, NYMPHALAR’ın veciz sözü ve hâliyle hâllerini
söylemek daha yerinde olur: “Terörle mücadele için herşey meşrudur!”… TERÖR’ün
tarifi, herkesin kendine göre ve yontması ile değişiyor: Bu yurtiçinde
de, uluslararası plânda da böyle… (...) Bana tatbik edilen ZİHİN KONTROLÜ’nün,
doğrudan veya dolaylı yabancıya nakli olup olmadığını bilmem. Ama bu işin,
Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya vesaire gibi gelişmiş ülkeler
tarafından kullanılışı ve tabii ki onların peyledikleri insanların Türkiye’de
ve çeşitli makamlarda bulunuşunu nazara almayan veya bunu bilmeyen
politikacıların hâlini, “Allahlık!” diye vasıflandırmaktan başka çare
kalmıyor.)
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 34’ten:
HİPNOZCU SUBAYLAR VE TELEGRAMCI
DEVLET
Bir
adamın karşısına geçiyorsun ve gözlerini ayırmadan gözlerine bakmasını
istiyorsun. TELEGRAM diye birşey bilmeyen adam, şuur yorulmuş, beden keza,
TELEGRAM’la kendisine yapılan sözlü ve his telkiniyle, bunu karşısındaki
adamdan zannediyor. Böyle sandın mı: Sana sesli konuşmanı veya düşünmeni veya
nasıl davranacağını söylüyor. Ve sen, saatlerce, onunla konuştuğunu zannede
dur, o sadece bir figür; hele sessiz konuşuyorsan. Adamı, her söylediğine şöyle
veya böyle cevab verir hâle cihazla soktuktan sonra, karşısındaki sorgucu veya
doktor veya gösteri yapanın yaptığı iş, insan gücü hipnoz - hele manyetizma
değilken, umumi olarak HİPNOZ ve gayelerine girebilir. Bunun, ahlâkî, kanunî
olup olmaması yanında, sınırı nedir? Demem o ki, amaç, kendi kurdukları müesses
nizâmın kanun ve kurallarına uygun ise, bunun açıklanmayışındaki “nedenin
nedeni, nedendir?”
(Tire
içindeki alaycı kısım, Üstadım’ındır. Ruhu şadolsun.)
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 36’dan:
HEM İDAM HEM TELEGRAM CEZASI
“Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye
gelmez”… Sadece iyi değil, kötü nefslerin de irâdelerini teksif ederek
tasarrufa kadir olmaları gibi, tabiî iradenin teshir gücü yerine ikame edilmiş
sun’i gücü frekans yoluyla ve sözlü telkinle karşı tarafa yönelten, beden ve
akla tesir eden TELEGRAM cihazının eserini - nefsimi ruhuma hâkim kılma
gayesini, “hani kafam dumanlı” derler, düşüncemde teşekkül ettirmeye çalıştığı
suretini hesaba çekememek, benim için bir PUT’u kıramamak olurdu. Devam eden
bir süreçte ve çeşitli suretlerde ihya edilmeye çalışılan bir PUT; aslı
yıkıldı, ama savaş devamda. KARTAL’da bu iş, “din mi ilim mi?” çekişmesi diye
başlatıldı. “Her marifet bir ilimdir” buyuruyor Abdülhakîm Arvasî Hazretleri;
cihazın resim, sözlü ve frekans telkini, beden teshiri marifeti ile
gerçekleştirilenleri benim karşımda MÜŞAHEDE ifâde ettiğine, böyle bir ilim ve
idrak mevzuu olduğuna göre, onu İslâm idraki ile hesaba çekmem, imânımın bir
gereğiydi, gereğidir. KARTAL’da bana söylenen: “Orada kafanı duvarlara vura
vura, Allah’a söveceksin!”… İBDA-C Örgütü’nün Kumandanı olarak İDAMLA
YARGILANIRKEN, düşürülmek istendiğim durum buydu. Aldığım ceza malûm. TELEGRAM
da, üstüne üstlük!
Ölüm Odası: B-Yedi, Bölüm 36’dan:
DEVLET
(Yattığım ranzanın altında bir ceset gömülü…
Kartal Cezaevi’nin eski devirlerden kalma bir kilise, koğuşların da papazların
yatıp kalktığı, tek başlarına ibadet ettikleri - halvete çekildikleri, sözlü ve
telkinî olarak bana benimsetildi. Kulaklarımın alabildiğine hassaslaşması veya
o zaman için düşünemediğim bir gerçek olarak koğuşun eşya yönünden boşluğu
bakımından, arkadaşlara da hep ifâde ettiğim gibi, müthiş bir yankı var. Bu
yankı da bana, yalnızlık hassasiyetini arttırmak üzere, özel olarak düşünülmüş
gibi geliyor. Benim için, cin tesirini davet niyetiyle mimarinin böyle
plânlandığı düşüncesini doğuran. Papazların mekânı - cinler ve bana benimsetilen
husus; ranzanın altında sonradan kırılan zeminin harçla doldurulması ile
meydana gelmiş bir yama, yama bir cesedi örtüyor… Sözkonusu ceset, Hıristiyan
azizlerinden birine âit imiş. Kim bilir kaç defa, ranza altında olan o yamayı
yoklamışımdır; parmakla vurdukça, içi boş olduğu anlaşılıyor. Bu bölüm bir
FİHRİST ya, tek tek maceralarımı burada sıralayamıyorum… Kısaca: Varlığı ile
yokluğunu bir türlü kesinleştiremediğim ceset cabası, cinlerle başbaşayım.
Duran, bazen benim oraya gömüleceğimi söylüyor. Devlet himayesi(!) altında, gör
ne hâllerdeyim!)
DERLEYENİN NOTU: Ara başlıklar
bize aittir.